23 Nisan 2017

A'dan Z'ye El Clasico


Alkış: Real Madrid-Barcelona ezeli rekabetinin tarihi anlarından biri 2005 Kasım’ında Santiago Bernabeu’da yaşanmıştı. Barça’nın 3-0 kazandığı maçta Ronaldinho’nun attığı golü ayakta alkışlayan Real Madrid taraftarı baba-oğul hiç unutulmadı.
Bernabeu: Barcelona’nın Camp Nou’su 98 bin kapasiteli. Real Madrid’in Santiago Bernabeu ise 81 bin. İki stadın atmosferi karşılaştırıldığında Bernabeu tribünleri çok daha ateşli. Hakemin üstüne oynamayı biliyorlar ve son kurbanları Bayern Münih oldu.
Cruyff: El Clasico tarihinde futbolcu ve teknik adam olarak Barcelona’nın tarihini değiştiren bir dahi. Onun forma giyip Barça’nın Madrid’de 5-0 kazandığı maç, teknik adamlık günlerinde Camp Nou’da yine 5 golle Real Madrid’e hezimeti yaşatmıştı Sarı Fare.
Di Stefano: İspanyol futbol tarihinde kendi başına bir bölüm olabilecek kadar önemli bir karakter. Real Madrid ve Barcelona’nın transferi için kapıştığı sonunda Real Madrid’in Katalanların iddiasına göre Franco yardımıyla imza attırdığı dünyanın gelmiş geçmiş en iyi ve çok yönlü futbolcularından.
Eto’o: Bugün Antalyaspor forması giyiyor ama Real Madrid’in yetenek avcılarının keşfettiği Kamerunlu golcü, değerini bilmeyen mor beyazlı kulübü, Barcelona formasıyla attığı gollerle pişman etti. Bir şampiyonluğun ardından Real Madrid aleyhine 100 bin taraftar önündeki kötü tezahüratı İspanya’yı ayağa kaldırmıştı.
Figo: Futbol tarihinde hikayesi daha büyük bir transfer yoktur. Barcelona kaptanı, Real Madrid Başkanı Florentino Perez’e evet dedi ve kıyamet koptu. Katalanlar onun için “Senden nefret ediyoruz çünkü seni çok sevmiştik” dedi Portekizlinin ardından. Figo, futbolu bıraktığında turist olarak bile Barselona’ya gidemedi.
Gamber: Barselona şehrinde bir gazete ilan verip Katalanlar için bir kulüpten öte olan FC  Barcelona’yı kuran İsviçreli. Ülkesinde FC Basel’de de oynadı, FC Zurih’in de kuran isimlerden biri. Hans Kamper ya da Katalanlara göre Joan Gamper…
Hernandez: Alejandro Jose Hernandez Hernandez. 80 bin taraftar, 600 milyon futbolsever ve Bernabeu’daki bin gazetecinin gözü onda olacak. El Clasico’nun hakemi Hernandez 35 yaşında. Geöen sezon Camp Nou’da Real Madrid’in Barcelona’yı 2-1 devirdiği derbide de düdük çalmıştı.
Iniesta: Geçen sezon Barcelona, Santiago Bernabeu’da 4 golle kazanırken onu füzesi de tabeladaydı. Xavi gittiğinden beri boynu büyük ama Barcelona’nın maetrosu eski fizik gücünden uzak olsa da döktürmeye hazır yeteneğiyle yine Katalanların en büyük silahlarından.
Leo Messi: Şampiyonlar Ligi’nde Juventus duvarını 180 dakika boyunca aşamayan Messi için bu El Clasico  -Kral Kupası finale bir kenara- sezon finali.  Barselona şehrinde artık merak edilen iki şey var: El Clasico’nun sonucu ve Messi’nin yeni kontratı ne zaman imzalayacağı…
Manita: İspanyolca “Hermanita"dan, kız kardeşten türeme ve küçük el anlamına geliyor. Bu isimde 5 yapraklı bir çiçekten de futbol dünyasına sızdığını söyleyenler var. Manita, rakibe 5 gol atmak demek. El Clasico tarihinde iki takımın da birbirlerine 5 atıp, medyaya “Manita” manşetleri attırdıkları çok maç var.
Neymar: Real Madrid, El Clasico’ya Barcelona’nın 3 puan önünde ve bir maç eksiğiyle çıkıyor. Bu son 6 haftaya girilirken Barça için son şans demek ve Katalanların 3 forvetinden biri Neymar, bu El Clasico’da cezalı.
Pique: Dünyanın en iyi üç stoperinden biri. Barcelona defansının sigortası, kulübün gayri resmi basın sözcüsü. Madrid medyasının kabusu, geleceğin FC Barcelona başkanı.
Ronaldo: Real Madrid’deki en vasat sezonunda Bayern Münih’i 3 golle uğurladı Santiago Bernabeu’dan. Messi ile büyük kapışmasına bu kez arkasında 80 bin taraftarıyla çıkıyor. Yetenek Messi ise çok çalışmak Cristiano Ronaldo…
Sergio Ramos: 90+’larda attığı kafa golleriyle Real Madrid’e kupalar getiren, Pique’ye verdiği her cevapla Real Madrid taraftarını ayağa kaldıran, yeteneğinden büyük yüreğiyle beyaz formanın içinde güzel oyunun eşsiz bir karakteri
Tenerife: Cruyff’un Altın Jenerasyonu, Barcelona tarihine çeyrek asır önce arka arkaya dört şampiyonluk getirirken, Tenerife’ye çok şey borçluydular. Real Madrid iki yıl arka arkaya ligin son haftasında Tenerife’ye kaybetmiş, Katalanlar şampiyonluk kupasını kaldırmıştı.
Ultras: İtalyan futbol kültürünün İspanya’daki etkisi Franco sonrası yıllarda başladı. Real Madrid’in Ultras  grubu Ultras Sur, Bernabeu’da artık kale arkasında birinci katta değil, üst katlara sürüldüler. Barça cephesinde ise Boixos Nois var ama deplasman kontenjanı olmadığından Madrid’e gelemiyorlar.

Zidane: Yan kulübede Luis Enrique, Barcelona’nın maçında son derbisine çıkıyor. Bir gün döner mi bilinmez. Zidane, ilk teknik adamlık denemesinde Şampiyonlar Ligi kazandıktan sonra şimdi de La Liga şampiyonluğuna koşuyor. 


22 Nisan 2017

El Clasico

REAL MADRİD-BARCELONA
23 NİSAN 2017 21:45
SANTİAGO BERNABEU
beINSPORTS 3
185 ülkede naklen
50 yayıncı
650 milyon izleyici
400 teknik ekip
40 kamera
38 Intel 360 kamera
600 gazeteci








El Clasico'da İhanet
Laporta döneminde Barcelona vs. Real Madrid
Barça ve Kaçan Yıldızlar
Ben Luis Figo

16 Nisan 2017

Orta Saha Hikayeleri


ATİBA’NIN PARTNERİ LİNDEROTH
Türk futbolunda son 10 yılda kazanılan şampiyonluklarda defansif orta sahaların önemi adlı bir tez yazılacaksa eğer giriş cümlesi şu olmalıdır: Mehmet Aurelio-Melo-Mehmet Topal-Atiba. Belin sağlamsa başın dik durur. Golcüler atar, kaleciler kurtarır, Oscar’lar belki onlara gider ama defansif orta sahalar her şampiyonlukta en büyük karakter oyuncusudur bu oyunda. Orta saha hikayelerinin bizden kahramanı Atiba olsun. Beşiktaş geçen sezon şampiyon oldu, bu sezon da şampiyonluğa koşuyor ve Avrupa’da Nisan ayını gördüyse aslan payı Kanadalı oyuncunun terinde emeğinde saklı. Dizinden 18 ay içinde 3 kez operasyon geçirmiş bir futbolcunun 34 yaşında takımının her maçında en çok koşan oyuncu olması sadece kendi başına bir roman da onun geçmişindeki bir isim var ki o da kısa ama acıklı bir öykü. 11 yıl önce Şampiyonlar Ligi’nde Celtic’e karşı Kopenhag forması giyen iki oyuncunun sığdığı bu fotoğraf karesindeki Atiba’nın partneri, deklanşöre basıldıktan altı ay sonra Galatasaray’a transfer olmuştu. Dönemin en muteber defansif orta sahalarından biri olan İsveçli, Atiba’dan 4 yaş büyüktü ve kariyerinde ciddi tek bir sakatlık yaşamamıştı. En verimli çağında, 27’sinde geldiği Galatasaray’da Linderoth 3 sezonda sadece 13 maça çıkabildi, diz sakatlığı kariyerini kararttı ve 31 yaşında futbolu bırakmak zorunda kaldı. Linderoth’un yanında yetişen Atiba ise ondan 6 sezon sonra geldiği Beşiktaş’ta şimdi taraftarına “40 yaşına kadar oynar mı acaba?” sorusunu sordurtuyor.
BEREKETLİ FUTBOLCU LJUBOMİR FEJSA
Sizi ismi spikerleri zorlayan bir futbolcuyla tanıştırmak isterim: Ljubomir Fejsa. Ama onun özel hikayesine gelmeden Zlatan İbrahimoviç’in kulaklarını çınlatmamız lazım. İsveçli santrforun muhteşem kariyerinden altını çizeceğim satır, 2001 yılından beri oynadığı her takımda her sezon mutlaka bir kupa kazanmış olması. Milan’daki bir sezonu dışında Ajax, Juventus, Inter, Barcelona ve Paris Saint Germain ile şampiyon olan Zlatan’a Ljumobir Fejsa nasıl rakip olabilir peki? Sırp oyuncu defansif orta saha ve 29 yaşında, onu özel yapan ise “şampiyonluk garantili” futbolcu olması! Partizan ile 2008-2011 arasında 3 şampiyonluk kazanan Fejsa, Komşu’da Olympiakos’ta da üçleme yapıp 2014’de geldiğinde kariyerine 6 şampiyonluk, 4 Kupa yazdırmıştı. Benfica onu Ocak 2014’te transfer ettinde Sırp oyuncu bereketini Portekiz’e taşıdı. Kariyerinde 19 kupa olan Fejsa bunu sadece 191 maça çıkıp yaptı. 300-400 maça çıkıp bir kupa kazanamayan oyuncu yok mu sanıyorsunuz Avrupa’da…   


REAL MADRİD’İN MAKELELE ÖZLEMİ

İspanya ve İngiltere’de onun oynadığı dönemde futbolcularla yapılan anketlerde “Sizi en çok zorlayan kimdi?” sorusunun cevabıydı. Claude Makelele, ayağında top gördüğü rakibine bir ahtapot gibi sarılır ne yapar eder ya topu kapar ya oyunu bozurdu. İki sezondur Premier Lig’de esen Kante fırtınası işte bu Fransız yapımı filmin bir devamı. Real Madrid’in Barcelona karşısında zorlandığı 2003-2010 yılları arasında Makelele bir referans zirvesi oldu. Katalanlar karşısında Los Galacticos, orta sahadaki savaşçısını Chelsea’ye sattığı günden itibaren hep onu aradı. Alt yapıdan gelen genç Borja Fernandez’den, Pablo Garica’ya, Thomas Gravesen’den omuzlarda Arjantin’den gelen genç yetenek Fernando Gago’ya, Mahamadou Diarra’dan “Tamam aranan adamı bulduk” denilen ve 2009’da imzayı atan Xabi Alonso’ya kadar.. Real Madrid’in bugün de başkanlık koltuğunda oturan Florentino Perez onu sattıktan sonra söyledikleriyle adını futbol tarihinin en talihsiz demeçleri listesine yazdırmıştı: “Makelele’yi özleyeceğimizi sanmıyorum. Tekniği vasat, rakipten top çalıyor olabilir ama topu ya sağına ya soluna veriyor. Kafa toplarında zayıf ve üç metreden öteye top attığını görmedim. Genç oyuncular gelir ve Makelele’yi unutturur.” Fransız orta sahayı izlediyseniz Perez’in bu sözlerini okurken güldüğünüzü biliyorum. Orta saha hikayeleri bir soruyla bitsin: “Atiba, Real Madrid’de oynar mı?” İyi Pazarlar… 

9 Nisan 2017

Olympique Lyon


Avrupa Kupaları’nda Nisan ayına geldiğinde kuranın kolayı olmaz ama Beşiktaş da son sekizdeki rakibi de diğer takımlara bakıldığında en zor kurayı çektiler. İki randevunun taktik savaşı, güncel satırları spor sayfalarındayken biz Pazar günü Fransız kulübünün tarihinde bir yolculuğu çıkalım. 2000-10 yılları arasında Şampiyonlar Ligi’nin gediklisi olan ama bir türlü bu kupada Nisan ayını göremeyen O. Lyon ne oldu da kendini baharın en güzel zamanında Avrupa’nın iki numaralı kupasında Beşiktaş karşısında buldu. 10 spor dalında sporcu yetiştiren, yarışan Beşiktaş adında Jimnastik Kulübü iken futbol dışında şubesi olmayan Olympique Lyon nasıl oluyor da Olimpik oluyor? 1899’a dönmemiz lazım. Rugby takımı olarak kurulan yanına futbolu da ekleyen Lyon Olympique Universitaire Kulübü’nde yarım asır sonra çıkan anlaşmazlık sonrasında futbol şubesi Olympique Lyon olarak yola devam etme kararı aldı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından zorlu yıllarda 1950’da kurulan Fransız kulübü, ülke futbol tarihinde bugün çok önemli bir kulüp ama ilk 50 yılın ezeli rakipleri Saint Etienne’in gölgesinde kaldığı da bir gerçek. İlk kupasını kazanmak için 14 yıl bekleyen O.Lyon, şampiyonluk için ise 52 yıl bekledi.
“BÜYÜK BAŞKAN AULAS”
67 yıllık tarihinde sadece 8 başkanın görev yaptığı kulübü ayağa kaldıran ve Avrupa vitrinine sokan adam ise hala koltuğunda oturan Jean Michel Aulas. 1983’de ikinci lige düşmüş kulübe 1987 yılında başkan olan Aulas, “4 yıl sonra Avrupa Kupaları’na katılacağız” dediğinde Fransa’da çok insan ona gülmüş ama 1991’de bunu başaran Aulas son gülen olmuştu. 1999’da aldıkları bir golcü ve ardından gelen bir 10 numara ise Fransız futbolunda Lyon ambargolu yıllara imza attılar. Sonny Anderson ve frikiklerin efendisi Juninho, 4 Mayıs 2002’de Stade de Gerland’da Lens’i 3-1 devirip O.Lyon’a ilk şampiyonluğu kazandırdılar. Yarım asır sonra gelen ilk şampiyonluğun ardından Fransad’da diğer takım taraftarları için azap dolu yıllar başladı. Yedi yıl arka arkaya şampiyon olan, başarının parayı, paranın da yeni transferlerle başarıyı getirdiği Aulas başkanlığındaki kulüp, Avrupa’nın devlerine parlatıp sattığı isimlerle de Fransa’nı Porto’su oldu. Essien, Govou, Cris, Essien, Abidal, Mahamadou Diarra ve Karim Benzema isimleri O.Lyon’un ihracatını sanırım anlatmaya yeter… Paul Le Guen, Raymond Domenech ve Gerrard Houllier, O.Lyon’da iz bırakan teknik adamlar olarak tarihe geçtiler. Juninho ve genç Karim Benzema’nın ayrıldığı 2008-2009 sezonunda üçüncü olan ve yedi yıllık şampiyonluk serisinin ardından bugüne kadar zirveyi hep rakiplerine kaptıran O. Lyon, Lisandro Lopez, Gourcuff ve Gomis gibi kalburüstü yeteneklerin varlığına rağmen bir daha gülemedi.
60 BİN KAPASİTELİ HİBRİT ÇİMLİ STADYUM
Başkan Aulas’ın 2008’de müjdesini verdiği ve 4 yıl sonra ilk kazmanın vurulduğu yeni stadyumun zemini evet aynı Vodafone Arena gibi hibrit! Geçen yıl 9 Haziran’da yeni evi Parc Olympique Lyonnais’de ilk maçına çıkan Alexandre Lacazette ve arkadaşlarının arkasında 60 bin taraftarlık bir güç var. Euro 2016’da da sahne alan ve 415 milyon Euro’luk maliyetiyle Fransa’nın en modern stadyumlarından biri haline gelen ve 8 Haziran’da ilk büyük konserinde Coldplay’e ev sahipliği yapacak olan Parc O.Lyon’da Perşembe akşamı 10 bini aşkın Beşiktaş taraftarı olacak ama Fransızların iki taraftar grubundan da bahsetmeden olmaz...
TRİBÜNDEKİ “KÖTÜ ÇOCUKLAR”

Bad Gones  (Kötü Çocuklar) 1987’da Başkan Jean Michel Aulas kulübün başına geçtiğinde kurulan ve bugün PSG ve Olmypique Marsilya taraftar gruplarıyla beraber ülkenin en etkili ve sert Ultras oluşumlarından biri. Kuzey Kale arkasını kontrol eden Bad Gones grubunun karşı tribününde ise Cosa Nostra Lyon yer alıyor. İki Ultras grubunun da son 15 yılda Avrupa Kupaları’nda Lyon şehrine deplasmana gelen Avrupa kulüplerine pek iyi evsahipliği yapmadığının altını çizmem lazım. Kimsenin burnunun kanamadığı ama Beşiktaş’ın yarı final için ilk maçta Parc Olympique Lyonnais’den gereken skoru alıp, Vodafona Arena’da bu iş bitirmesi hepimizin ortak dileği… 

2 Nisan 2017

Video Hakem



Direkten dönen top, verilmeyen haklı, verilen haksız penaltı, çıkan-çıkmayan sarı-kırmızı kartlar, canı istemeyince çizgiyi geçmek bilmeyen meşin yuvarlak, bazen pirinç bazen patates tarlasına dönen zeminler, yağmur, kar, çamur, aşırı sıcak, donduran soğuk.. Futbol hiçbir zaman adaletli bir oyun olmadı, düşük skorla biten bir spor her zaman sürprize açıktır, hatasıyla doğrusuyla da futbolu güzel yapan bu ve basit kurallarıdır. Peki teknoloji futbolu daha adaletli bir oyun yapabilir mi? Hakem hataları sıfıra indirebilir mi? Acaba bu kadar mükemmelik bu oyunun doğasını bozar mı? Bütün bunları önümüzdeki sezonlara yaşayarak öğreneceğiz. Gol çizgisi teknolojisiyle top kale çizgisini geçti mi tartışmaları artık tarihe karıştı ama bunun dünyanın tüm liglerinde uygulanması için de çok bekleyeceğiz. Bizim ligimizde de gelecek sezondan itibaren gol çizgisi teknolojisi uygulamasına geçileceği sözü ortadayken şimdi Video Yardımcı Hakem’i konuşuyoruz. Fransa-İspanya maçında iki gol kararında etkili olan Video Hakemi gün gelecek sahadaki hakemden çok daha fazla yetkiyle mi donatılacak? Oyuncular ve teknik adamlar tartışmalı her pozisyon için video hakeme başvurulmasını isteyebilecek mi?
FIFA’nın uygulaması aslında basit. Gol kararı verilen pozisyonlarda ofsayt var ise video hakemin tekrarını izlediği görüntülerden çıkacak kararı beklenecek. Penaltı pozisyonları için de video hakemler devrede olacak. Son iki şık ise, kırmızı kart ve hakemlerin sarı ya da kırmızı kartı doğru futbolcuya verip vermemekte şüpheye düştüğü pozisyonlar. Maçın hakemi, video hakemine başvuracağı gibi, video hakem de sahadaki hakemi uyarıp, kararını değiştirebilecek. İkili arasındaki karar mekanizmasına futbolcu ve teknik adamların müdahil olabilme ihtimali yok. Orta hakem, video hakemle anlaşmazlığa düştüğünde saha kenarına gelip monitörden pozisyonu değerlendirip son kararını verecek. Teniste şahin gözü ve basketbolda tekrar görüntülerle artan oyun kalitesi ve adaleti bakalım video hakemle ile futbola ne katacak? “Video hakemin gözüne gözlük” tezahüratlarıyla mı tanışacağız yoksa artık spor programlarında eski hakemlere “Penaltı/penaltı değil” polemiklerinde söz mü kalmayacak? Almanya gelecek sezon video hakem uygulamasına geçiyor, bu sezon hakem hatalarıyla kaynayan İspanya Ligi ise hedefini Ağustos 2018 olarak belirledi. Bizde ise yeni sezon için hummalı bir çalışma var. Video hakem uygulaması için ortak kanı 2018 Dünya Kupası’ndan alnının akıyla çıkması halinde artık futbolun değişmez bir parçası haline geleceği…


Video hakem geçmişte olsa futbol tarihinde neler değişirdi? İtalyan Corriere della Sera gazetesinin yayınladığı listeye bir göz atalım.
1-    Geçen sezon Milano’da San Siro’da Şampiyonlar Ligi finalinde Sergio Ramos’un Atletico Madrid’e attığı gol ofsayttı, video hakem bu golü iptal ederdi.
2-    Mayıs 2014’te Camp Nou’da 1-1 berabere biten ligin son hafta maçının ardından şampiyonluğunu ilan eden Atletico Madrid’e Messi’nin attığı gole ofsayt bayrağı kalkmıştı. Video hakem olsa, şampiyon Barcelona idi.
3-    1998’te Amsterdam’da oynanan Şampiyonlar Ligi finalinde Real Madrid’e kupayı getiren ve Juventus’u yıkan golü atan Mijatovic ofsayt pozisyonundaydı.
4-    2010 Dünya Kupası play-off’unda Paris’te İsveçli hakem Hansson, Henry’nin İrlanda’ya attığı golde eli görmemiş, Güney Afrika’daki finallere Fransa gitmişti. Aynı stadyumda video hakem hafta içinde Griezmann’ın golünü ofsayt gerekçesiyle iptal etti.
5-    1986’da Meksika’da Maradona’nın İngiltere’ye eliyle attığı golde video hakem olsa kararı vermesi sadece 30 saniyesini alacaktı.
6-    2002 Dünya Kupası’nda Ekvadorlu hakem Byron Moreno, İtalya’yı yakmış, Güney Kore çeyrek finalde İspanya’nın rakibi olmuştu. Mısırlı hakem Gamal Al-Ghandour, İspanyolların iki nizami golünü iptal etmişti.
7-    94 Dünya Kupası’nda İtalya-İspanya maçında İtalyanlar 2-1 öndeyken 90+ dakikalarda İtalyan Tassotti ceza sahası içinde Luis Enrique’ye acımasız bir dirsek atmış, İspanyol oyuncu kanlar içinde kalmıştı. Penaltı skoru 2-2 yapacak ve uzatmalarda İtalyanlar 10 kişi oynayacaktı.

8-    2008-2009 sezonunda Londra’da Chelsea-Barcelona Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Norveçli hakem Ovrebo, futbol otoritelerine göre İngilizlerin 4 penaltısını görmezden geldi. Barcelona finale çıktı. Peki, video hakem olsaydı…. 

Napoli Higuain'i Beklerken





26 Mart 2017

Sözlerimi Geri Alamam


Futbol dünyası “Ağzından çıkan lafa dikkat et, gün gelir hatırlatırlar” hikayeleriyle doludur. Bursaspor’da parlayan ve Fenerbahçe’den Real Madrid’e uzanan bir kariyere sahip olan Baliç’i bir cümle uzun süre peşini bırakmamıştı. Profesyonel futbol bu, bir sezon sonrasında nerede olacağını bilemezsin. Baliç de Galatasaray formasını giydiğinde o meşhur cümleyi hatırlattılar, bizzat bir röportajda sorduğumu hatırlarım: “Baliç, Kefen giyerim, Galatasaray forması giymem” dedin mi? Bosnalı büyük yetenekti, sonraları daha da geliştirdi Türkçe’sini ama bana o gün “Ben kefen kelimesini bilecek kadar Türkçe konuşamıyordum ki o zamanlar ağabey, söylemedim öyle” demişti. Ne diyorsa odur sonuçta… Baliç bu konuda yalnız değil. İspanyollar hatırlattı, onların yakın tarihinde kısa bir tura çıkalım:

GÜİZA: “ÖLÜRÜM DE CADİZ’DE OYNAMAM”
Yolu Fenerbahçe’den geçen ama burada mutlak golü kaçırdıktan sonra kafasını kale direğine yaslamış “Küçük Emrah” bakışıyla hatırlanan Daniel Güiza futbola Xerez takımında başlamıştı. Bir gün “Ölürüm de Cadiz forması giymem” dedi. Cadiz, yetiştiği Xerez kulübünün ezeli rakibiydi. Gün geldi Güiza, 35 yaşında Cadiz’e imza attı. O sözünü unutmayan yeni takımının taraftarı da transfer haberini duyunca sokağa döküldü, Güizz ölüm tehditleri aldı, özür diledi, neyse ki sular duruldu sonra…
INİESTA: REAL MADRİDLİYİM
Iniesta’nın Barcelona tarihindeki önemini anlatmaya gerek var mı? İspanya’nın bir ucundan ailesinin Katalan kulübünün alt yapısı La Masia’ya emanet ettiği Iniesta, 12 yaşındayken kendisine uzatılan mikrofona “Real Madrid’liyim” demişti. Kimse çocuk yaşta ona bunun hesabını sormadı elbette gün geldi o görüntüler tekrar yayınlandı, Iniesta yine sakindi: “Ne var yani, çocukken Real Madridliydim, herkes olabilir” dediğinde Barselona şehrinde kimse sesini çıkartamadı.
MOURİNHO: AVRUPA LİGİ İLE İLGİLENMİYORUM
Jose Mourinho’nun Manchester United’da fikayasının bozulduğu kesin. Rafael Benitez’in Fenerbahçe’nin yarı finalde elendiği Benfica’yı devirip Chelsea ile kazandığı Avrupa Ligi Kupası’na burun kıvıran ve 3.5 yıl önce “Avrupa Ligi beni ilgilendirmiyor. Bizim seviyemizin aşağısında” diyen Portekizli teknik adam, şimdi 180 derece dönüşüyle “Dün, dündür” dedirtti. Manchester United, Beşiktaş ile birlikte Avrupa Ligi’nde son sekize kalan takımlardan biri ve teknik direktörü Mourinho artık “Premier Lig’de dördüncü olacağıma, Avrupa Ligi’ni kazanmayı yeğlerim” diyor.
RAFA MARQUEZ: REAL MADRİD’DE OYNARIM
Rafael Marquez, klas bir stoperdi. Barcelona bugün Pique gibi dünyanın en iyi iki stoperinden birine sahip ama taraftara sorsanız futbolu bırakan tekmeye kafa uzatan kaptanları Carles Puyol ve Rafa Marquez başka adamlardı. Meksikalı savunmacı, 7 sezon Barcelona forması giydi ama arşivden çıkan bir röportaja kendisi de güldü. Barcelona’ya gelmeden ik yıl önce kendisiyle röportaj yapan İspanyol muhabir, Marquez’in eline Real Madrid formasını tutuşturmuş, deklanşöre basmıştı, manşet de hazırdı: Real Madrid’de oynamaya hazır.” Transfer olmadı elbette, hem zaten kim Real Madrid formasını giymek istemezdi ki…
ZİDANE: BARCELONA’DA OYNAMAK KEYİF VERİR
İspanyolların efsane futbol dergisi Don Balon yayın hayatına son verdi ama derginin arşivi elbette ki futbol tarihi için bir hazine değerinde. 1998 Dünya Kupası’nda Taffarel’i iki kafa golüyle avlayan ve o dönemde Juventus forması giyen Zidane’ı Aralık 1998’de kapağına taşıyan Don Balon manşeti de oyuncunun sözünden vermişti: “Zidane bize özel bir itiraf yaptı: “Barcelona’da oynamaktan dolayı büyük keyif alırım.” Zİdane haklıydı, Barcelona’da Figo gibi büyük bir yetenek vardı, herkes onunla oynamaya can atardı ama olmadı, ikili Barcelona yerine Real Madrid forması altında buluştular…
SİMEONE: SADECE REAL MADRİD’E GİDERİM

Jorge Valdano, Real Madrid tarihinde futbolcu ve teknik adam olarak çok önemli bir yere sahip. Kulübün sportif direktörlüğünü de yapan bugünler de naklen yayınlarda yorumcu olan Arjantinli efsane, 90’ların ortasında bir vatandaşına Real Madrid’e getirmek üzereydi. İspanyol medyası hemen oyununun peşine düşüp röportajı patlattı, manşette; “Gidersem bu sadece Real Madrid için olacak” dedi Arjantinli genç ve dediğiyle kaldı. Diego Simeone, Real Madrid değil ezeli rakibi Atletico Madrid’in sembol oyuncularından biri oldu, gün geldi teknik adam olarak takımın tarihini yeniden yazmaya başladı ve 6 yıldır da yazmaya devam ediyor… 

19 Mart 2017

Leonardo Jardim


Beşiktaş’ın 10 kişiyle Vodafone Arena’nın çimlerine serdiği Olympiakos, 21 yıl sonra ilk kez 3 mağlubiyet aldı diye ilk maçtan önce teknik direktörünün görevine son vermişti. Acele etmişler demeyin çünkü aynı kulüp dört yıl önce ligde 10 puan farkla lider olan teknik direktörüne “Valizlerini topla” demişti. Olympiakos, İstanbul’da Beşiktaş’a teslim olmadan 24 saat önce o adam Monaco’nun başında son 10 yılın en başarılı teknik direktörü Pep Guardiola yönetiminindeki Manchester City’yi Şampiyonlar Ligi dışına itti. Yine Portekizli yine futbolculuk kariyeri olmayan biri var karşımızda. Leonardo Jardim, 15 yıl önce Portekiz’in Madeira Adası’nda ismini kimslerin bilmediğii Camacha’da yardımcı hoca olarak başladığı kariyerinde basamakları üçer beşer değil birer birer çıktı. 2009’da Beira-Mar’ı Portekiz Süper Ligi’ne çıkarttığında ülkede artık herkes tanıyordu onu. Teknik adamlar kıyma makinesi Olympiakos ile olan altı aylık hikayesinin ardından Sporting Lizbon’da gençlerle takımı zirve yarışına sokunca ülke dışından da taliplileri çıkmaya başladı. Monaco’ya gelen Rus sermayesinin, PSG gibi bir dev karşısında ezileceğine inananlar çoktu ama Jardim, Fransa’da bütün futbol ezberlerini bozan adam oldu. 2003-2004 sezonunda vatandaşı Mourinho’nun çalıştırdığı Porto’ya Şampiyonlar Ligi finalinde kaybeden ve 13 yıl tek bir kupa bile kazanamayan Monaco bu sezon şampiyonluğa koşarken, Avrupa’nın en çok gol atan takımı da olmayı başardı. Kulübün Rus patronu Dmitri Rybolovlev, Ranieri döneminde akıttığı milyonları Leonardo Jardim döneminde kısmış olmasına rağmen 42 yaşındaki Portekizli teknik adamın cımbızla seçilmiş gibi duran prensleri, Monaco’yu zirveye taşıdı. 18 yaşındaki “Yeni Thierry Henry” denilen Kylian Mbappe, Caen’den sadece 4 milyon Euro’ya alınan, orta sahanın canavarı 21 yaşındaki Thomas Lemar’a menajer Jorge Mendes’in Benfica’dan 16 milyon Euro’ya getirdiği 22 taşındaki Bernard Silva’yı da ekleyelim. Sağ bekten ortaya saha devşirme 23 yaşındaki Brezilyalı Fabinho, solda harikalar yaratan 22 yaşındaki Benjamin Mendy ve yine 22 yaşındaki Timoue Bakayoko’yu aynı kadroda buluşturan futbol aklının, kendisini 10 puan öndeyken kovan Olympiakos kulübüne bir selamı olmalı elbette. Leonard Jardim adını ilerleyen yıllarda çok daha fazla duyacağız, bugüne kadar Mourinho gibi kendine “Special One” (Özel biri) demediğini bu Pazar not düşelim… 

Yerli mi Yabancı mı?


Lig şampiyonluğu için yerli teknik adam mı, yoksa kulübe yeni bir vizyon kazandıracağı söylenen yabancı teknik adamlar mı? Bu soruyu Avrupa’da soran ve cevap arayan tek ülke biz değiliz. Türk futbolunda yabancı bir teknik adamın (Zico/Fenerbahçe) şampiyonluk yaşadığı sezondan bu yana 10 koca yıl geçti. Bu sezon da 18 takımın sadece 5’inde yabancı teknik direktör yapıyor ve bunlardan ikisi şampiyonluk yarışına ilkbaharı görmeden havlu atan Fenerbahçe ve Galatasaray. Soruyu yüksek sesle seslendiren Fransızları sona bırakayım. İngiltere’de 20 kulübün 15’inde yabancı hoca var. İspanyollarda 7 yabancı teknik adam görev yapıyor. Alman kulüplerinden altısı kendini yabancı teknik direkrtörlere teslim etmiş. Bu konuda her zaman tutucu olan İtalyanlar 4 ile yetinirken Fransızlarda 6 yabancı teknik adam var ve bunlardan 3’ü, Portekizli Jose Mourinho modasının rüzgarına kapılıp ufaktan marka olmayı başarmış isimler. Fransızların sorusuna gelelim şimdi: 2013’te İtalyan Carlo Ancelotti’nin şampiyonluğundan önce mutlu sona ulaşan son yabancı teknik adam yine Paris Saint Germain ile, 23 yıl önce Artur Jorge ise gerçekten Fransız futbolunun yabancı teknik adamlara ihtiyacı var mı? İlk maçı 4-0 kazanıp, Barcelona karşısında futbol tarihinin en büyük geri dönüşüne seyirci kalan Paris Saint Germain’in İspanyol teknik direktörü Unai Emery’in basiretsizliği mi bu sorunun cevabı yoksa Manchester City gibi bir devi kupa dışına iten Monaco’nun hocası Leonardo Jardim’in şovu mu?  Fransızların hep bardağın dolu tarafına baktıklarını düşünürsek… 

17 Mart 2017

Xabi Alonso


Miguel Angel Periko Alonso Oyarbide ismi günümüzde futbolseverlere bir şey ifade etmeyebilir. Ancak 40 yaşın üzerindeki İspanyollar, Real Sociedad ve Barcelona formasıyla iki yüzden fazla maça çıkan bu orta saha oyuncusunun yeteneğinden bahsedebilir. Ama Mikel özellikle de Xabi Alonso deyince bugün 10 yaşındaki çocuğun bile hakkında kuracak çok cümlesi vardır.
Periko Alonso'nun iki oğlundan Xabi, yetiştiği Real Sociedad'da zirve yapıp Liverpool'a gitti. 2005'te İstanbul'daki unutulmaz Şampiyonlar Ligi finalinin kahramanlarından biriydi. 2014'te Lizbon'da bir Şampiyonlar Ligi Kupası daha. Kazanılan maçların ardından stadyumu terk etmeden tribünde bir koltuğa oturup ayaklarını uzatıp çektirdiği hatıra fotoğrafları hiç unutulmayacak. Real Madrid'i tüm ısrarlara rağmen bırakıp Bayern Münih'e gitmek de kendisine bir meydan okumaydı.
36 yaşında, zirvede bırakmaya karar verdi. Kramponları elinde bir siyah-beyaz fotoğraf karesinin altına "Yaşadım sevdim. Elveda güzel oyun" yazdı. Son 20 yılın özlenecekler adamlar 11'inin orta sahasına yazdım ben de adını.

Floransa ve Terim


İtalya'da Fiorentina'nın müzesinde Juventus, Milan ve Inter'inki kadar kupa yok ama ülkenin belki de en güzel şehri Floransa'nın takımı, Çizme'nin futbol tarihinde her zaman bir kült olmayı başardı.
Son şampiyonluklarını 1968-69 sezonunda kazandılar, 1982 yılından beri ikinci de olamadılar. Kazandıkları son kupa ise İtalya Kupası, onun üzerinden de 16 yıl geçti.
O kupayı Mancini kazandı diye yazar kariyer istatistiklerinde ama takımı bahar ayına kadar tur atlatıp yarı finale getiren isim Fatih Terim'dir. Floransa halkı 'Grande Terim'i (Büyük Terim) hiç unutmadı. Şimdi 90. yıl kutlamaları var Floransa'da. Mor Menekşeler, İmparator'u bugün oynanacak Cagliari maçına davet ettiler. Bu hafta sonunda Fiorentina'nın 1990-2001 yıllarına damga vurmuş isimleri ağırlıyorlar.
Terim ile birlikte geçen yıl Leicester'e o mucize şampiyonluğu kazandıran Claudio Ranieri de olacak stadyumda. Fiorentina'nın son 30 yılına baktığınızda onlarca İtalyan teknik adam görürsünüz.
İsveçli Sven Göran Eriksson, Brezilyalı Lazaroni, Fatih Terim, Sırp Mihajlovic ve bu sezon takımı çalıştıran Portekizli Paulo Sousa ise bu uzun dönemde görev yapmış teknik adamlar.
Fatih Terim, Fiorentina'ya büyük futbol oynatarak taraftarın kalbini kazanmıştı.
Bugün 90. yıl kutlamalarında özellikle efsane kale arkası Terim'i tribüne çağıracak. İnsanın aklına şu soru geliyor elbette: Fiorentina, kendisini 17 yıl önce çalıştırmış Türk teknik direktörü unutmuyor, 2 bin kilometre uzaktan davetiye yolluyor. Galatasaray kendisine 20 şampiyonluğun 6'sını kazandıran efsane hocası Terim'i iki yıl önce 4. yıldızın takıldığı şampiyonluk törenine davet bile etmiyor. Vefa'nın İstanbul'da bir semt adı olduğu, Floransa'da böyle bir semtin olmadığı da doğrudur...

5 Mart 2017

Ben Yoruldum Hayat
Gelme Üstüme




Paris Saint Germain karşısında yaşadıkları hezimet gözlerinin önünden gitmiyordu. Aslında sezon başında almıştı ayrılık kararını ama artık açıklama vaktiydi. Üstelik işler tam da yolunu girmişken. Şampiyonluk artık çok zor denilen günlerde Real Madrid, erteleme maçında Valencia’ya kaybetmiş, onun takımı Atletico Madrid’i deplasmanda devirmişti. Doğduğu şehrin, alt yapısında yetiştiği kulübü farklı mağlup ettikleri bir maçın ardından “Gidiyorum” demek tesadüf müydü? O ne Cruyff gibi Katalanlaşmış bir Hollandalı ne de Barcelona alt yapısından çıkmış Guardiola idi. Austrias bölgesinde Gijon’da doğmuş üstelik bir zamanlar El Clasico’larda Real Madrid formasıyla Barcelonalı futbolcuların üzerine yürüyen Luis Enrique idi. Barcelona ona B takımını teslim ettiğinde bir geleneğin parçası olduğun söylediler. Futbolu bıraktığı kulübün taraftarı için o artık “Bizim Luis Enrique” idi. Guardiola da futbolculuk günlerinde kulüpte kalbini kırdıklarında soluğu İtalya’da almıştı. Luis Enrique de baktı kendine sıra gelmeyecek Roma’ya evet dedi. Gereksiz cesurdu. Bugün belki evet ama altı yıl önce Totti’yi kulübeye mahkum etmek Roma hukukuna (!) bile aykırıydı o şehirde. Ertesi yıl memleket dönüp Celta Vigo’da yeniden doğduğunda, Real Madrid’i şampiyonluktan eden galibiyeti almış, Barcelona için doğru zamanda doğru insan olmayı başarmıştı. Onu öneren eski arkadaşı Andoni Zubizarreta artık Barcelona’da değil ve O.Marsilya için çalışıyor. Sonun başlangıcı da onun gidişiydi zaten. “Mezarlıkta yatan en zengin adam olmak istemiyorum” diyordu Luis Enrique. Arda Turan transferi için yönetimin karşısına tek başına dikilen, bin günde 8 kupa kazanan ama üç yılda 10 yaş yaşlanan Luis Enrique, Katalan medyasının büyük baskısı karşısında pes etmeyi tercih etti. Önünde kazanabileceği bir şampiyonluk, oynayacağı bir Kral Kupası finali varken. “Gelecek sezon yokum” diyen Guardiola gibi o da kulübün önünü açtı. Pep Guardiola, Barça’daki 4 yılın ardından New York’ta bir yıl kendini dinlemiş ve futboldan uzak kalmıştı. Luis Enrique de kendini nadasa çekip iç hesaplaşmasını yapacak mı, zaman gösterecek. Şimdi Barcelona’nın yeni hocası için fallar açılıyor. En büyük hayali Barcelona’yı çalıştırmak olan ve bu yüzden Avrupa’da ilk teknik adamlık tecrübesini İspanya’da yaşamak isteyen Jorge Sampaoli, belki de Barcelona için doğru zamanda doğru insandır… 

GUARDIOLA'NIN BARÇA'DAKİ DÖRT YILI
Dünyanın en büyük kulüplerinde çalışmanın kariyere yazdırdığı kupalar, banka hesaplarına getirdikleri kadar insan hayatından da götürdükleri de var. Luis Enrique bu fiziksel çöküşü yaşayan ilk teknik adam değil. 37 yaşında, alt yapıda takım çalıştırmaktan başka bir tecrübesi olmayan Pep Guardiola’nın Barcelona’nın başına geçip, dört yıl sonra ayrıldığında yüzünde oluşan çizgiler, kazandığı onca kupadan daha fazlaydı. Süper starlarla dolu bir soyunma odasını yönetmek, sürekli kazanma baskısı altında olmak, her dakikanı her kelimeni takip eden bir medyanın gölgesinde yaşamak. Bayern Münih yılları ve bu sezon Manchester City’deki Pep Guardiola ile 10 yıl önceki adam arasında dağlar kadar fark var. Değişen sadece futbol değil, insanlar da. Daha öfkeli, daha kibirli, daha az uzlaşmacı ve daha az tolerans sahibi yapıyor insanı baskı altında geçen yıllar. 



MOURINHO'NUN REAL MADRİD'DE ÜÇ YILI 
Yılların acımazsızca davrandığı bir diğer isim de Jose Mourinho. Porto’dan Chelsea’ye geldiğinde “Özel biri” diye kendini tanıtan adamdan mütevazi olmasını kimse beklemiyordu elbette. Inter ile üç kupa kazanıp geldiği Real Madrid’de Guti ve Raul gibi iki ikon ismin ipini çeken Mourinho üç yıl kaldığı Real Madrid’de, Guardiola ve Luis Enrique gibi çöktü. Sergio Ramos ve Casillas’ı karşısına almanın bedeli sadece koltuğunu kaybettirmedi, saçları beyazlayan Portekizli, Madrid medyasının keskin kılıçları karşısında gün geldi kendini kaybetti. Muteber bir adam kabul edildiği Londra’ya dönüşü de orada kazandığı şampiyonluğun ardından bir sezon sonra oyuncuları tarafından dışlanmış olması ve koltuğunu kaybetmesi de yüzündeki çizgilerin romanı... Bir şarkının nakaratı Luis Enrique’nin, Pep Guardiola’nın ve Jose Mourinho’nun ortak hikayesi: Ben yoruldum hayat / Gelme üstüme… 

27 Şubat 2017

Sergio Asenjo


11 yıl önce İspanya 17 yaş altı milli takımının kalesini koruduğu günlerde ona “İşte yeni Casillas” diyorlardı. Milli takım hocaları gençliğinde hiç vazgeçmediler ondan. Sergio Asenjo, 19, 20, 21 yaş kategorilerinde tecrübe kazandığında Valladolid’den Atletico Madrid’e gitme zamanı gelmişti. İlk diz sakatlığını Madrid’e gelmeden yaşamıştı, bu sakatlıkların onun kariyerini çizecekti ama elbette ki Asenjo’nun haberi yok. Bir kaleci yeni takımında iyi başlamalı ki tribünün gözünde kredisi olsun. Asenjo’nun talihsiz adamdı. Atletico savunması onu da yaktı ve kaleyi genç David de Gea’ya kaptırdı. 2010’da sağ diz bağları koptu. Zorlu tedavinin ardından sahalara döndüğünde sırtında Malaga forması vardı. Bir yıl geçmişti ki aradan sağ dizi onu yine gözyaşları içinde bıraktı. Yılmadı, geri döndü çok çalıştı ve Villarreal kalesini teslim aldı. O kabus günler geride kaldı derken 2015 yılında yine sağ diz onu yarı yolda bıraktı. Asenjo 3 kez sakatlandığı sağ dizine inat bu sezon La Liga’nın en iyi kalecisi olmayı başardı. Takımı, ligin en gol yiyen kalecisiydi. Real Madrid maçında sol dizinden gelen ses ona o kabus günleri hatırlattı. Bağların kopan sesi kulaklarında yankılandı. Doktor, sezonu kapattığını ve 6 ay futboldan uzak kalacağını söyledi. Sergio Asenjo, 28 yaşında. Geçmişi bizi pes etmeyeceğini söylüyor. Zaten yenildiğinde değil vazgeçtiğinde kaybedersin. Asenjo futbolseverlere vazgeçmediğini çok zaman önce öğretti.

Hayalleri Gerçeklere Kırdıranlar


Eğer adınız Alex Ferguson (24 yıl) ya da Guy Roux (44 yıl) değilse ve mesleğiniz teknik direktörlük ise göreve geldiğiniz takımda işler yolunda gitmeyince, ilk kapının önüne konulan olursunuz. 25 futbolcuyu gönderemeyen başkanlar, teknik adamların biletini keser.
Oyunun kaderini çizen bu adamlar artık kendi kaderlerini kendileri çiziyorlar ve bir kulüpte başarılı olmak onları kesmiyor. Başka coğrafyalarda, başka futbol iklimlerinde kendilerini kanıtlamak için ülke değiştiriyorlar. Guardiola'dan, Ancelotti'ye, Mourinho'dan Antonio Conte'ye bütün kalburüstü teknik adamların kariyer yönetimlerindeki ortak nokta: "Seni başarılı hatırlamaları için önce başarılı ol ve git."
Kloop'un Liverpool'a gidip yapmaya çalıştığı, Diego Simeone'nin yapmaya hazırlandığı, Zinedine Zidane'ın bir gün mutlaka İtalya Ligi'ne teknik adam olarak döneceği gibi... Otto Bariç ile başlayan Advocaat ile devam eden Aziz Yıldırım ve teknik adamları listesini tam kadro buraya yazıp gözlerinizi bozmak istemem. Atletico Madrid'de 17 yılda 39 teknik adam değiştiren, 141 futbolcu transfer eden Jesus Gil'in başaramadığı her şeyi oğlu Miguel Angel Gil başardı İspanya'da.
Yaptığı çok basitti. Doğru teknik adamı buldu. Diego Simeone'ye yıldız transferler hediye etmediler mi, ettiler ama Arjantinli teknik adam geride kalan altı yılda her seferinde bir "takım" yapmayı başardı.
Olympiakos'ta Socratis Kokkalis 17 yılda 20 teknik direktörle çalıştı. Yunanistan'dan zaten başka şampiyon çıkmazken Kokkalis, kaşını gözünü bir zaman sonra beğenmediği teknik adamları kapının önüne koydu. Guus Hiddink'in Türk Milli Takımı'nın başındayken bizlere kurduğu didaktik cümlelerin benzerini şimdi Fenerbahçe'de Advocaat kuruyor. Hollandalılara özgü, o kimi zaman sinir bozucu olan gerçekçilikle, hayalperest olmakla suçlanıyor Türkiye'de futbolsever. Ayaklarımız yere bassın isteniyor. Oysaki taraftar dediğin sürekli hayal kurar. Her maçı kafasında oynar. Biz, iki Hollandalı teknik adam Hiddink ve Advocaat'tan Milli Takım ve Fenerbahçe için "Hasta olmuşsunuz" teşhisini duyduk. Oysa ki biz bu teknik adamlara milyonlarca euro'yu hastalığın teşhisi kadar tedavisi için de ödüyorduk, ödüyoruz. Başarılı teknik adam, taraftarın hayalini gerçek kılandır. Hayalleri, gerçeklere kırdıran, paramparça eden değil...

Gai Assulin Yıldız Olacaktı

Barcelona altyapısında 10 yıl önce Messi'nin ardından hücum hattında iki yıldız adayı çıkmıştı 89-90'lılardan. 17 yaşında fırtınalar estirecek kadar iyiydiler ama kariyer basamaklarında fırtınalara yenik düştüler. Bojan Krkic, Roma, Milan, Ajax formalarını giydi ama Barça için oynamayanlar listesinde kaldı. Giovanni Dos Santos'un yolu Galatasaray'a düştü. İspanya'dan 26 yaşında neden ABD'ye gittiğini kimse anlamadı. 1991'li Thiago Alcantara ise Guardiola'nın prenslerinden biriydi. Hocasıyla 22 yaşında Bayern Münih'e gittiğinde Almanlar onun için 25 milyon euro ödedi. Thiago'nun Barcelona altyapısında en yakın arkadaşı Gai Assulin için işler o kadar yolunda gitmedi. Katalan kulübünün altyapısı La Masia'da 16 yaşında üzerine titrenen Assulin büyük forvet olacaktı. Olmadı. Assulin bu sezon İspanya 3. Ligi'nde Sabadell forması giyiyor. Ligin lideri ise bir zamanlar formasını giydiği Barcelona B takımı...

19 Şubat 2017

Cruyff-Adidas-İki Bant


Johan Cruyff'un 30 yıl sır gibi sakladığı 1978 Dünya Kupası'na gitmeme sebebini futbol dünyası hep Arjantin'deki dikta rejimini protesto etti diye bilmişti. Sarı Fare ailesinin Dünya Kupası'ndan bir yıl önce tehdit edildiğini açıklamak için çok bekledi.
1974'te Hollanda Milli Takımı, Dünya Kupası'na giderken verdiği bir karar ise bir o kadar ilginçti. Futbol tarihinin bugün en kült formalarından biri kabul edilen düz turuncu milli takım forması için Hollanda ile anlaşma yapan Adidas'tı.
Markanın kollardaki üç çizgili formasına itiraz eder Cruyff çünkü o Adolf Dassler'in kurduğu Adidas'ın değil onun kardeşi Rudolph'un kurucusu olduğu Puma ile anlaşma yapmış ve onun kramponlarını giyiyordu. Hollanda Milli Takımı, 1974 Dünya Kupası'na kollarında üç bant olan formalarla çıktı.
Takım kaptanı Johan Cruyff da elbette o formayla sahadaydı, belki gözden kaçan ya da unutulan ise onun formasının kollarında üç değil iki bant olmasıydı. Kazanan Cruyff olmuştu. Dört yıl sonra Arjantin'de Cruyff yokken Rene ve Willy Van de Kerkhof kardeşler de iki şeritli forma giymek istedi. Federasyon izin vermedi çünkü Hollanda'da bir Cruyff vardı...

13 Şubat 2017

15 Bin Dolara Harbi Ronaldo


Cristiano Ronaldo ile Brezilyalı efsane golcü Ronaldo'yu ayırabilmek için ikincisine "harbi" ön eki getiriyorum uzun zamandır. Hikayenin öznesi de Harbi Ronaldo. 24 yıl öncesine gidelim. Ronaldo 17 yaşında genç bir yetenek. Sao Paulo Başkanı'na bir teklif mektubu geliyor. Mektupta kısaca yazan "Rio'lu çok yetenekli bir genç var. Santrfor oynuyor. Bonservisinin yüzde 50'sine 15 bin dolar verin."
Sao Paulo Başkanı Jose Eduardo Pimenta Mezquita teklifi yüksek buluyor, cevabı da kısa oluyor: "7 bin 500 dolar veririm". Anlaşma olmuyor, 15 bin dolarlık Ronaldo, Cruzeiro'nun yolunu tutuyor, 14 maçta 13 gol atıp 3 de asist yapınca Hollanda'ya PSV'ye gidiyor. Sonrasını biliyorsunuz...


Spagetti Alla Ranieri


Alt ligden gelip en üst ligde ilk sezonunda şampiyon olmak mı daha zor ihtimal yoksa şampiyon olduğu üst ligde ertesi sezon küme düşmek mi? İkincisi demek daha akla yatkın geliyor ama söz konusu takım Leicester olunca geçen yıl kazandıkları şampiyonlukta fazla mantık aramamak, zaten mucizeydi demekte fayda var. Şampiyonluğa yürürken 40 puan barajını aştıklarında "Tamam ligde kalmayı garantiledik. Takımın üzerindeki baskı kalktı" derken gayet ciddi olan İtalyan teknik adam Ranieri için bu sezon durum iyi gitmiyor.
Bu düşüşü sadece orta sahalarının dinamosu Kante'yi Chelsea'ye satmış olmalarıyla da açıklayabilmek mümkün değil. Leicester, Premier Lig'de son 14 haftaya girilirken 21 puanla küme düşme hattının sadece bir puan üzerinde ve son dört maçını da kaybetti. Hal böyle olunca "Şampiyon olduğu sezondan bir sonraki sezon küme düşen takım var mı?" sorusu akıllara geliyor.
Futbol tarihinde 1927 yılından bu yana 44 ülkede 68 takım şampiyonluk sevincini yaşattığı taraftarını bir sezon sonra küme düşüp ağlatmış. Bizde böyle bir örnek yok ama Almanya'da Nürnberg (1969), Avusturya'da Tirol (2002), Brezilya'da Fluminense (2013), İngiltere'de Manchester City (1938) bir yıl içinde sevinci de hüznü de yaşayan takımlardı.
Peki mucize şampiyonluğun mimarı Ranieri'nin kurtuluş reçetesi var mı? İtalyan hoca, çok hamburger yiyen futbolcularına yasak getirdi ve "Makarna yiyeceksiniz" emrini verdi. Bakalım, makarna, Liecester City'i kurtaracak mı?

5 Şubat 2017

Gigi Datome ve Mekatronik Mühendisi


Önce eski zamanlarda aynı şehrin farklı insanları sonra  ve İstanbul... Barselona'nın geniş caddelerinden birinde o çok şubeli kahve dükkanının kaldırıma attığı masalarında dört genç oturuyor. Şehrin en pahalı restoranlarında da yemek yiyecek kadar para kazanıyorlar ama ucuz kahvelerini almışlar, kahkahalı bir sohbetin içine düşmüşler. Kaldırımda yürüyenler için çok tanıdık yüzler onlar çünkü hepsi de Barcelona forması giyiyor ya da giyiyorlardı.
Sergio Roberto, şimdi Borussia Dortmund için ter döken Bartra, Valencia'nın yolunu tutan Munir El-Haddadi ve onları ziyarete gelen Bojan Krkic. Ertesi gün Barcelona'nın maçı var, ortalıkta bir imza organizasyonu olmadığından tanısalar da kimse masalarına uğramıyor.
İkinci sahne yine Barselona'nın açık havada masaları olan bir restoranından. Oturanlar bu kez biraz da ağır ağabeyler. Eski kaptan Puyol, bugünlerde pazubantı takan Pique, Busquets... Ertesi gün El Clasico var şehirde. Uzun oturuyorlar ancak masadan kalkarken iki genç çekinerek hatıra fotoğrafı çektiriyor. Kimse "El Clasico ne olur, ne işiniz var burada, ne olacak bu savunmanın hali, yeni transfer var mı?" diye sormuyor...


Gigi Datome, NBA kariyeri de düşünüldüğünde son yıllarda İtalyan basketbolunun en muteber adamlarından biri. İki yıldır  forması giyiyor, neler yaptığı basketbol yorumcularına kalsın; Datome özel bir adam.
Türk kahvesine yerine hala espresso içiyor ama Türkçe'yi de öğreniyor. Sanat tutkusu onu Balat, Karaköy ve Tünel sokaklarına götürüyor. Caferağa'da bir kafenin köşesine ilişip sakin sakin kitabını okuyan, İstanbul'u çok seven ve yaşarken de hakkını veren bir adam Datome. Peki ne oluyor? Bu şehrin güzelliğine ve güvenliğine söz edenlere inat kendini Beyoğlu'nun el ürünlerinin satıldığı bir dükkanına atan ve orada çektiği fotoğraf karesini Instagram hesabında paylaşan Gigi Datome'ye bir taraftar şu mesajı yazıyor: "CSKA maçına odaklan."
İlk iki hikayenin takımı Barcelona "bir kulüpten ötesi" ise, Gigi Datome'nin verdiği cevap da bir üçlükten ötesi oluyor. Mesajı yazan Fenerbahçe taraftarının infosunda mekatronik mühendisliği öğrencisi olduğunu gören Gigi'nin yanıtı bir Final Four finalinin son çeyreği kadar güzel: "Mekatronik mühendisliği hakkındaki tavsiyelerimi dinlemek ister misin?" Burada hayatın denklemi basit aslında. Mühendislik okuyan genç derslerine çalışacak, Gigi idmanlarını yapacak, maçta ter dökecek. Mühendis adayı, Gigi'nin attığı basketlere sevinecek. Gigi de emeklerinin alkışlandığını görünce gidip Balat'ta bir keyif kahvesi içecek.
Fenerbahçe, CSKA Moskova'yı 77-71 mağlup etti. 10 sayı, bir asist, 6 ribaund ile oynayan Gigi Datome galibiyetin kilit adamlarından biri oldu.


3-30 Pique


Bazı futbolcuların çocukluğunda o çok duyduğumuz "zor yıllar" hikayesi yoktur. Babası avukat, annesi sağlık sektöründe üst düzey yönetici olan, yetmedi dedesi şehrin dünyaca ünlü kulübüne ömrünü vermiş eski yöneticisiyse o çocuk hayata da futbola da bir adım önde başlar. Fotoğraftaki sevimli ufaklık Camp Nou'nun çimlerinde babası bu fotoğrafı çektiğinde sene 1990'dı. Onun yıllar sonra formasını giyeceği ve ilk golünü de bize atacağı İspanyol Milli Takımı, İtalya'daki Dünya Kupası'nda gruptan çıktıktan sonra daha ilk turda uzatmalarda Yugoslavya'ya yenilmiş ve evine dönmüştü. Çocuk büyüdü, sıkı futbolcu oldu. Hatta dünyanın en iyi stoperi...
Gerard Pique üç gün önce 30 yaşına girdi. Bir zamanlar kırmızı montuyla poz verdiği Camp Nou'nun çimlerine çocukları Milan ve Sasha ile çıkan bir baba ve Shakira'nın da eşi. "Bir gün Barcelona'ya başkan olacağım" diyor. Üçünde bu pozu veren çocuk bu hayali için 53'ünü beklemez gibi duruyor.


1 Şubat 2017

Gol Çizgisi Teknolojisi



Gol çizgisi teknolojisi (Hawk Eye /Sony... Goal Control /Almanya) kullananlar
PL ve Bundesliga için sezonluk maliyeti 2.5 milyon Euro.

Ocak 2017 Top 10 Transfer


Oscar (SIPG): 60 Milyon Euro
Draxler (PSG): 40 Milyon Euro
Gabriel Jesus (City): 32 Milyon  Euro
Gues (PSG): 30 Milyon  Euro
Payet (Marsilya): 29,3 Milyon  Euro
Ighalo (Yatai): 23,3 Milyon  Euro
Schneirlin (Everton): 22,9 Milyon  Euro
Zhang (HB CFFC): 20,44 Milyon  Euro
Witsel (TJ Quanjian): 20 Milyon  Euro
Pato (TJ Quanjian): 18 Milyon  Euro

29 Ocak 2017

Bir Milan-Terim Hikayesi


Tribünlerin çok sevdiği ve hatta taptığı teknik direktörü yönetimler sever mi? Taraftarın sonsuz güvenini kazanan hocalar bu duyguyla koltuklarını sağlama mı alır, yoksa bu sevgi çok mu göze batar?
Yıllar önce Fatih Terim'in Milan macerasının bitiş nedenleri hakkında çok şey yazıldı çizildi. Inzaghi'nin kaçırdığı penaltı, Beyefendiler Masası'nın lideri kaptan Paulo Maldini...
Yeni olan ne var peki? Bambaşka bir konuda araştırma yaparken Mauro Sumo imzalı bir makale okudum. Mauro Suma 51 yaşında, gazeteci ve 1999 yılında Milan'ın televizyon kanalının başına geçmiş. Yani Milan'ın içinden biri. Bu kartviziti sayesinde de yazdıkları daha da önem kazanıyor...
Tarih 21 Ekim 2001... Fatih Terim yönetimindeki Milan, derbiye çıkıyor. Takım, sezona iyi başlamış, derbi öncesi teklemiş durumda. Fiorentina, Udinese deplasmanı ve Lazio maçlarından 9 puan. Ardından Perugia deplasmanında 3-1 kaybedilen maç. İplerin gerildiği San Siro'daki 1-1 berabere biten Venezia maçı... Milan derbide Inter'i süpürüyor, 4-2 kazanıyor.
Galibiyeti tribünle kutlamak için Fatih Terim, Curva Sud'ün önüne gidiyor. Gitmiyor da aslında çağırıyorlar. İmparator diye yıkılıyor ortalık. Milan'ın taraftar grupları da kulüp üzerinde çok etkili o yıllarda. Mauro Suma, 11 yıl sonra yazdığı bir makalede teknik adam tribün ilişkilerine dair örnek verirken o derbiyi hatırlatıyor.
Suma ertesi gün Milanello'da rastladığı Cesare Maldini'ye "Gördün mü Terim'i? Curva'yı nasıl peşine taktı. Taraftar çok seviyor onu. Ne güzel değil mi?" diyor. Baba Maldini'nin suratının asıldığı verdiği cevaptan belli: "Milan'da böyle işler olmaz. Bize ters" diyor ve tribünlerin Terim'e olan sevgisinden dolayı rahatsız olduğunu ifade ediyor.
Mauro Suma, 11 yıl sonra yazdığı makalede "Ben Cesare ile konuştuktan 15 gün sonra Fatih Terim ile Milan'ın yolları ayrıldı" diyerek çok şey söylüyor zaten...
Suma ve Cesare Maldini arasında geçen konuşma ve bunun sonuçları aslında futbol dünyasında coğrafya gözetmeksizin yönetimlerin teknik adamlara bakışına da ayna tutuyor. Futbolcular da teknik adamların tribünlerin sevgilisi olmalarından rahatsız... Kaybedilen maçların ardından tepkinin kendileri üzerinde yoğunlaşacağının farkındalar. Yönetimler de istifaya çağrılırken, suçu o çok sevilen teknik adamda arıyorlar... Bu hikayenin aktörlerini Ünal Aysal ve Fatih Terim olarak okursanız, Terim'in Galatasaray'daki üçüncü döneminin neden ve nasıl sona erdiğini de anlarsınız...
Hikayenin sonunda ne mi oldu? O sezon Juventus şampiyon oldu. Inter, Lazio deplasmanındaki derbideki skor gibi, 4-2 ile dağıldı ve son hafta şampiyonluğu kaybetti.
Yedi yıl sonra Maldini futbolu bıraktığında Curva Sud, "Sadece Franco Baresi" tezahüratıyla bayrak adamlarını uğurladılar! Maldini ağladı, Curva iki yıl önce kendilerine paralı askerler diyen Paolo Maldini'ye "Paralı asker dediğin tribünden alkış mı bekliyorsun" pankartı açtı, Maldini de "Onlardan biri olmadığım için gurur duyuyorum" diye cevap verdi.

26 Ocak 2017

Bir Fotoğrafın Hikayesi


15 yıl önce Koke ve alt yapıdan 3 arkadaşı Atletico Madrid kaptanı Fernando Torres ile bir fotoğraf çektirir. Sonra.

22 Ocak 2017

Garibanlar Bielsa'sı:
Jorge Sampaoli


Tarihinde ilk kez Güney Amerika Kupası’nı finalde Uruguay’ı devirerek alan Şili’yi zafere taşıyan adamdı o. Kısa bir zaman sonra Uruguay, kupayı kaptırdığı Şili’yi 3-0 mağlup ettiğinde istatistikler maçta yüzde 73 topa sahip olan tarafın Şili olduğunu gösteriyordu. Vardı bu futbolda ve ona sordular. “Topa yüzde 73 sahip olup nasıl 3-0 mağlup oldunuz?” sorusuna Jorge Sampaoli gülümseyerek bir yanıt verdi: “Bakın size bir hikaye anlatayım. Bir akşam çok güzel bir kadınla bir bara gittim. Her şeyden konuştuk, yeni tanışmıştık ama sohbetimiz flört doluydu. Birbirimizi anladık, bütün gece sohbet ettik. Sonra gecenin vakti, barın kapısından giren bir adam o hiç tanımadığı yanımdaki kadını alıp gitti. Üzülmedim çünkü benim için mühim olan o akşamın büyük bir bölümünde benimle beraberdi.”


Çok özel bir adam Jorge Sampaoli. Arjantin futbolunun efsanesi Jorge Valdano onu şöyle anlatır: “Bir gün kardeşim Arjantin’de bizim doğduğumuz kasabaya yakın yerde yaşayan bir adamın benimle görüşmek için çok çabaladığını ve yardımcı olmamı istedim. Tanıdığım biri değildi, evime geldi ve tam yedi saat bana futbol hakkında sorular sordu. Bir iki yıl sonra gazetede fotoğrafını gördüğümde adını unuttuğum adamı hatırladım. Jorge Sampaoli’ydi o adam.”

“Keşke hayatta tutkuyla bağlı olabileceğim ikinci bir spor dalı olsaydı” diyecek kadar çok seviyor futbolu Sampaoli. Bazı teknik adamları diğerlerinden ayıran da budur. Sahaya takım elbiseyle değil, eşofmanla çıkan, 90 dakika boyunca kulübede oturmayan, sürekli maçı yaşayan, hakemle uğraşan, yeri geldiğinde rakip kulübüyle ve tribünlerle gerginlik yaşayan, tutkusuyla çalıştırdığı takımın taraftarının sevgilisi olan, kazanmaktan öte maçın ruhunu yaşayan, kendini kaptırıp giden teknik adamlar... Ne Mourinho, ne de Pep Guardiola uyuyor bu tarife. Ne Zidane ne de Ancelotti... Fakat aklınıza gelen ilk ismin kim olduğunu biliyorum. Elbette ki Marcelo Bielsa. Arjantin’in dünya futboluna hediye ettiği tarihin en iyi teknik adamlarından biri, o çok yakışan “Deli” (El Loco) lakabıyla bilinen Bielsa. 19 yaşında ayağı kırıldığı için futbol kariyeri başlamadan biten Jorge Sampaoli’nin idolü elbette ki Bielsa... Ona Güney Amerika’nın Mourinho’su da diyenler var ama daha güzeli Garibanların Bielsa’sı. 


Çünkü günümüzün en büyük futbol filozoflarından biri olan Bielsa hayatında hiç maddi sıkıntı çekmemiş aristokrat bir aileden geliyor. Dedesi, ülkenin önemli düşünürlerinden, babası baro başkanı bir avukat, annesi tarih profesörü olan Bielsa, Sampaoli için bir rol modeli. Bugüne kadar bir kez olsun idolü için “Deli” lakabını kullanmamış olması ona olan büyük saygısından dolayı elbette. River Plate maçlarını izlemek için Buenos Aires’e hafta sonlarında 12 saat yol yaparak gelen, Bielsa’nın bütün basın toplantılarını kasetlere kaydeden, cüzdanında kaybettiği babasının fotoğrafını taşıyan bir başka “deli”den bahsediyorum size…


Onun kaderini değiştiren maç 1996 yılında oynandı. Genç takımın hocası Sampaoli’yi hakem itiraz ettiği için saha dışına gönderdi. Bir semt sahasından hallice yerde takımından ayrı kalmayı kendisine yediremeyen Sampaoli bir ağaca tırmandı ve oradan direktifler vermeye başladı. La Capital Gazetesi’nden bir muhabirin çektiği fotoğrafı yayın yönetmeni ertesi gün birinci sayfada kullandı. Ağaca çıkmış bir teknik adam! “Bekler hücuma çıkmaz. Kanat oyuncusu yok. Arjantin’deki futbolu izlerken baygınlık geçiriyorum” diyen Jorge Sampaoli, ülkesinde Newell’s Old Boys alt yapısı dışında hiçbir takımı çalıştırmadı. O, onun vizyonuna ve futbol felsefesine inanan takımların peşine düştü. Ona futbol dünyasının “kel Che’si” de dediler. Peru, Şili ve Ekvador Ligleri’ne oynattığı futbolla imza attı. Oyun felsefesi elbette ki usta kabul ettiği Bielsa’dan emanetti. Üçlü defansın önüne koyduğu dörtlü orta rakibin forvet hattını da orta sahasını da imha ediyordu. Çok koşmak lazımdı onun takımında. Gün geldi Şili’de bayrağı Bielsa’dan teslim aldı. Kimse şaşırmadı elbette. İnsan ilişkilerinde zor adam olan Bielsa biraz da aristokrat kimliğiyle geçinilmez kartvizitiyle dolanırken, halk adamı Jorge Sampaoli Şili’de hayal edilenden de fazlasını yaptı. Güney Amerika Kupası’nı kazanan milli takıma veda ederken adı Bielsa gibi Lazio ile anıldı ama İtalyanların futbolunu da sevmiyordu.

Bielsa, futbola büyük bir tutkuyla bağlı A.Bilbao ve Marsilya taraftarının gönlünü fethetmiş ama ayrılıklarıyla da biraz pas tadı bırakmıştı memleketine dönüp inzavaya çekilirken. Sampaoli, kendisi kadar tutkulu bir kulüp ve tribünler arıyordu. Aklınıza Fenerbahçe ve Galatasaray gelmesin. Bielsa, Sampaoli gibi adamların futbolu çok bildiklerini sanan ama zerre anlamayan kulüp yöneticileriyle ilişkisi bir ay bile sürmez bizim futbol iklimimizde. Sampaoli kendine yakışanı yaptı. İspanya’da Endülüs bölgesinin bütün genlerini üzerinde toplayan Sevilla’nın teknik direktörü oldu. Geçen hafta Real Madrid, 40 maçlık yenilmezlik rekoruna son verdi Jorge Sampaoli. 85. dakikada Ramon Sanchez-Pizjuan Stadyumu’nda taraftarı önünde 1-0 gerideydi Sevilla. Yedi dakikada çevirdiler maçı ve kazandılar. Bir zamanlar futbol tutkusunun ağaca çıkardığı Jorge Sampaoli bir dakikasında oturmadığı maçın ardından bir çocuk masumiyetiyle seviniyordu çimlerde… Onun çalıştırdığı takımları karşı maç kazanabilirsiniz ama Sampaoli’yi pes dedirtemez, onu yenemezsiniz…  

Marcelo Bielsa: El Loco