25 Haziran 2017

Eylül'de Gelme
Haziran'da Gel


Haziran ayı, futbolun hem tüketim hem de hasat ayı. Kulüpler alır, satar, yeni fideleri A takımlarına eker, çiçek açmış oyuncularını satmak isteyenler pazar yerini doldururlar. Avrupa futbolunda tranferin profesörü malumunuz Portekiz. Güney Amerika’dan fide yaşında futbolcuları eker, kıtanın her köşesine yolladıkları yetenek avcılarıyla meyve verecek ağaçları ülkelerine getirirler. Biz ne yaparız? Şehrin en pahalı manavında etiketlere bile bakmadan sipariş veren zengin hesabı ya kazığı yeriz ya da akşam pazarına kalmış 30 yaş üstü futbolcuların çürük olanlarını toplar getiririz. Taraftar Haziran ayında kombine alır, yeni sezon formasını dolabına koyar, yönetimler ve kulüp profesyonelleri de har vurup harman savurup, “kolay” gelmiş gibi o parayı kolay harcarlar. Tek gerçek vardır, İstanbul takımlarının toplam borcunun 3 milyar TL’yı aştığı. Barcelona’nın 2109’da elde etmeyi planladığı gelirin de yaklaşık bu rakam olduğu…
İngilizler bir kenara İtalya, İspanya, Almanya ve Fransa’ya baktığınızda bizde şampiyonluğa oynayan takımların kombineleri hepsinden pahalıdır, orijinal bir forma için Avrupa’nın devlerinin yarı fiyatını öderiz ama son yıllarda gelirleriyle  Avrupa Para Ligi’ne girdim diye hava atan hangi kulüplerimiz ise yıl sonunu zararla kapatmayı da ihmal etmezler….
Ne yetiştirmesini biliyoruz ne de güzel ambalajlamayı futbolda. Ne doğru zamanda suyunu veriyoruz, güneşe çıkartıyoruz ne vitrine doğru diziyoruz. Biz Avrupa’ya satınca maksimum 15 milyon Euro olan futbolcuların muadillerinin fiyatları 40 milyondan başlarken, biz kendi ülkesinde bir kazanana üç vererek ikna eder, bunu da yöneticilik başarısı olarak imza töreninde taraftarın gözüne sokarız…
Sora sora gidelim. Bir kulüp talip olduğu futbolcu için neden aracı olarak bir menajeri kullanır. Yabancı futbolcu transferinde Türk kulüplerinin vekalet verdiği menajerlere neden komisyon ödenir? Kulüplerin profesyonelleri ve yönetim kurulu üyeleri yabancı dil mi bilmezler, pazarlık mı yapamazlar, yoksa futboldan mı anlamazlar?

Talip oldukları yabancı futbolcuların neden hemen bir Türk temsilcisi olduğunu öğreniriz? Bu menajer o oyuncunun Türkiye’den teklif almasından kaç saat önce o yabancı futbolcunun transfer haklarına vekalet etmeye başlamıştır?

Türkiye’den bir kulübün talip olduğu futbolcuyu sırf ezeli rekabet adı altında diğer kulüpler neden teklif getirir? Başka golcü, orta saha, sağ bek mi yoktur dünyada? İki Türk kulübünün teklifini gören Avrupalı avuçlarını avuşturmaz mı?
Genç oyuncu buldum deyip neden kulüp tarihinin en yüksek bonservisi daha fide olan ne meyve vereceği belli olmayan bir futbolcuya ödenir? 100 milyona yıldız alan Real Madrid, 10 milyona genç yetenek alır da, bizde en pahalı satışını 15 milyona yapmış kulüpler gidip o yabancı gençlere neden 10-12 milyon yatırır?
İspanya ve İtalya’da oyuncuların büyük bir bölümünün yıllık ücretleri bir milyon Euro altındayken, bizde neden taban ücret bir milyon Euro’dur? Senelik ödenen o büyük büyük rakamların yanında oynadığı maç başına para ödemenin yetmedi maç kazanınca bir de prim vermenin manası nedir?
“Bize X’i al” diye başkanlara tezahürat yapan taraftarlar, X’in gelecekse kendi ceplerinden çıkan parayla geleceğinin farkında değil midir? Fedakar olan yönetimler midir, tribünleri dolduran mı? “Transferler hazırlık kampına yetişecek” diye -olmayacağını bile bile- söz verirken “X de benim size karne hediyem” havasını takınan yöneticilerin transfer görüşmesi için milyon kez gittikleri Avrupa ve Güney Amerika seyahatlerinin faturasını kulüp muhasebesine yollamazlar mı? 
Ve biz bu futbol dramını neden her Haziran ayında izleriz? X ile prensipte anlaşılıp, görüşmelere başlandığı KAP’a bildirilince her şey unutulur mu? X gelirse 40 gol atar mı?


21 Haziran 2017

Menajerler



Mino Raiola ve Adamları


Mino Raiola, Güney İtalyalı bir ailenin oğluydu, babası o bir yaşındayken Hollanda'nın Haarlem şehrine göç etti. Mino'nun ilk işi ailesinin açtığı İtalyan lokantasında garsonluktu. Ticarete kafası yatkın Mino menajerlik şirketinde çalışmaya başladığı zaman 23 yaşındaydı. Üç dil biliyordu ve ağzı iyi laf yapıyordu. Büyüdüğü Hollanda ile doğduğu İtalya arasında transfer köprüsünü kurması çok zaman almadı. Bombayı DennisBergkamp'ı Inter'e satarak patlattı. Pavel Nedved'i Sparta Prag'dan Lazio'ya götürdüğünde piyasadaki itibarı tavan yaptı. Ajax'ta bir İsveçli santrafor, Hollanda liginin savunmacılarının kabusu olmuştu. İhtişamlı fiziği, müthiş tekniğiyle herkesten farklıydı. Ülkeye Brezilyalı Ronaldo'dan beri böylesine klas bir yabancı genç golcü gelmemişti. 9 numaranın adı Zlatan İbrahimoviç, menajeri de elbette ki Mino Raiola idi. Zlatan'ı 16 milyona Juventus'a sattı... Zlatan İbrahimoviç, Mino Raiola'nın Jorge Mendes seviyesineçıkmasının bir numaralı öznesi. Ajax'tan Juventus'a, oradan Inter'e, Barcelona, Milano derken Paris Saint Germain'e ve bu sezon Mourinho'nun çalıştırdığı Manchester United'a... Raiola onu PSG'e götürdüğünde "Paris'e gelenlere Mona Lisa'dan daha iyi eser görmelerini sağladım" demişti. Bu yaz transfer piyasasının bir numarası elbette ki FransızPaul Pogba'ydı. Manchester United'tan bedelsiz Juventus'a gittiğinde Raiola, İtalyan kulübünden 6 milyon Euro komisyon almış, üstüne "Satıldığı takdirde yüzde 20 alırım"demişti. Alex Ferguson'un nefret ettiği Raiola, Pogba'yı Serie A'da büyüttü ve rekor transferine imza attı. Man. United "Bundan olmaz" dediği Pogba için 105 milyon Euro ödedi. Henrikh Mkhitaryan'ı keşfeden bir zamanlar futbol dünyasına Diego Simeone ve Pirlo'yu armağan eden Lucescu değil, ama onda emeği büyük. Şaktar'dan Borussia Dortmund'un yolunu tutan Mkhitaryan son dönemin en büyük yeteneklerinden. Raiola, ondaki ışığı çok önce gördü ve futbolun en güzel yaşında, 27'sinde onu Mourinho'nun Man. United'ına götürdü. Jorge Mendes'in portföyünde İspanyol kaleci David de Gea varsa, Raiola'nın da Gianluigi Donnarumma'sı var. Geçen sezon 16 yaşında Milan kalesini teslim aldı. Kısaca 'Yeni Buffon.' Raiola onu satmak için fiyatının oluşmasını bekliyor ve 50 milyon Euro'dan aşağıya kimseyle masaya oturmayacak. (Ağustos 2016) 

Jorge Mendes ve Adamları


 Mendes, babasının çalıştığı petrol şirketinin takımı Petrogal'de, ardından Vianense'de forma giydi. Video filmlerin kiralandığı bir dükkan açtı ve 30 yaşında futbolubıraktığında parayı, bar ve gece kulübünden kazanacağına karar verdi. Caminha'da açtığı bara gelen bir kaleci tüm kariyerini sil baştan değiştirdi. Guimares forması giyen 22 yaşındaki Santo, Porto'ya transfer olmak istiyordu ama iki takım arasındaki düşmanlıkyüzünden imza çok zordu. Jorge Mendes, Deportivo La Coruna'ya 1996 yılında Santo'yu satmayı başardı. Alt ligden Costinha'yı Monaco'ya, Capucho'yu da Porto'ya sattığındaülkede yeteri kadar tanınmıştı. 2002'de hayatının randevusunu almıştı. Manchester United'ın teknik direktörü Sir Alex Ferguson bekliyordu onu. Lizbon'da havaalanına giderken Porsche'sini parçaladı, doktorlar "Uçağa binemezsin" dedi ama dinleyen kim!Cristiano Ronaldo, Quaresma ile birlikte Barcelona'ya gidebilirdi, Mendes, onu Manchester United'a sattı. Ferguson'un tornasından geçen Portekizli'yi Real Madrid Ada'dan koparmak istediğinde ödemesi gereken bedel 96 milyon 'ydu. Şöhreti, yıldız adayı birçok futbolcunun Mendes ile çalışmasını sağladı. Bir oyuncunun nereli olduğu önemli değildir Jorge Mendes için. Eğer yolu Portekiz'e düşmüş ve yetenekliyse, menajerkokuyu alır. Rus sermayesi Monaco'yu coşturduğunda Porto'dan 40 milyona götürdüğü Kolombiyalı genç yetenek James Rodriguez'i, 2014 Dünya Kupası'ndaki muhteşem golleriyle ambalajlayıp 80 milyona Real Madrid'e sattı. Atletico Madrid'in son beş yıldaki transferlerinde Jorge Mendes'in futbol aklı hep en önde geldi. Arda Turan da dahil olmak üzere kadroda Portekizli menajerle çalışan altı-yedi futbolcu hep vardı. Diego Costa, çoksakatlanırdı, sahada çirkefti ama Atletico Madrid'i şampiyon yapınca Mendes'in çalıştığı Jose Mourinho, Costa'yı Chelsea'ye almak için gözünü bile kırpmadı. Angel Di Maria, Mesut Özil ile birlikte Cristiano Ronaldo'nun eşsiz istatistiklerinin mimarı oldu ama Real Madrid sahnesine hep yeni başaltı solistler lazımdı. Manchester United, Angel Di Maria'yı aldığında, "Premier Lig'in beklerinin baş belası olacak kanat oyuncusu geldi" dediler amao İngiliz kulübünün vatandaşı Veron ile birlikte tarihindeki en büyük hayal kırıklığı oldu. Form geçici, klas kalıcı. Angel Di Maria, Zlatan İbrahimoviç'in kanatları altında Paris SaintGermain'de eski günlerine döndü. Atletico Madrid ve Real Madrid'e çok adam satan JorgeMendes'e hep mesafeli duran Barcelona, bu yaz servet akıttığı Andre Gomes transferiyle Portekizli menajerini ihya etti. Benfica'dan Uzakdoğulu patronunun danışmanlığınıyaptığı Valencia'ya getirdiği vatandaşını,  2016 sonrasında sadece 13 kez milli olmuşken, Messi-Neymar-Suarez'in takım arkadaşı yaptı. (Ağustos 2016)

18 Haziran 2017

Son Çıkan Işığı Söndürsün


Şampiyonluk için ben, sen, o yeter mi? Ev mi kurmak zor kadro mu? Büyük futbolcu olmak için kaç kupa kazanmak gerekir? Bir stadyuma veda ederken kaybettiğimiz nedir? Biraz futbol biraz hayatla sezonun Z raporu..

“BİZ” OLAMADIKTAN SONRA
Savaşta düşmanı yenmek için önce içerden parçala demek için yüksek rütbeli bir subay olmaya gerek. Her takım oyununda olduğu futbolda da teknik adamından futbolcusuna, masöründen malzemecisine herkesin soyunma odasında birbirine güvenmesi ve inanması. Chelsea’da Jose Mourinho’nun sonunu hazırlayan entrikalar neyse tam tersi bu sezon Antonio Conte önderliğinde yaşandı Chelsea’de ve hikaye mutlu sonla bitti. Manchester City’nin dev kadrosu, Pep Guardiola ile içerden parçalanırken, milli takımlar düzeyinde biz de uzun ve ibretlik bir hikaye yazdık. Ne takımın kalitesi ne tarihi ne teknik adamın taktik zekası… İçeride “Biz” olamazdığında sahada “Ben, sen ve o”yu paramparça ediyorlar bu oyunda…

BİR KADRO KURDUĞUNDA BUZDOLABI HANGİSİ?
Futbolda kadro kurmak biraz evi tutup döşemek gibi aslında. Her evin sahibinin bütçesi kadar elbette ama olmazsa olmazlar hep aynı. Buzdolabı olmadan kurutma makinesi olmayacağına göre iki kaliteli golcün varken sıradan iki stoperin de olmamalı bu oyunda. Yeni evin eksiği bitmez derler. Önce sahadaki 11’in omurgası: kaleci, stoper, orta sahayı süpüren, takımın futbol aklı ve topu rakip kaleye vuran santrfor. Buzdolabı, yatak, koltuk, çamaşır makinesi ve ocak gibi… Elbette bir de komşularla iyi geçinen ev sahibi olmak var. Bu ev bu sezon bizim ligimizde Beşiktaş’tı. Şenol Güneş, mikrodalga ve kurutma makinesinin derdisine yine düşmedi. İhtiyaçlar belliydi, evi arada bir havalandırmak gerekti ve yine mutlu son…

KAÇAN BALIKLAR HEP Mİ BÜYÜK OLUR?
Uzun yıllar kullanacağınız ev eşyalarının garanti sürelerini ek ücret ödeyerek uzatanlardan mısınız? Kiraladığınız evi “En az 4 yıl otururum” deyip ona göre masraf yapanlardan mısınız? Cevap evet ise kulüp başkanı olsanız elinizdeki değerli kabul ettiğiniz futbolcularla uzun vadeli kontrat yapar, süre kısaldığında da sözleşmeyi uzatırsınız. Yapmasanız ne olur? Örneğin Galatasaray’ın son 16 yılda gelenler başınıza gelir. Emre Belözoğlu’nun Inter’e kaptırır, 100 bin dolar ödeme yapmadınız diye Ribery diş fırçasını da alır kaçar ve “Gelecekte en az 50 milyon Avro” eder dediğiniz Bruma’yı aldığınız paraya satar, kasaya para koydum diye avunursunuz. Sonuçta kimse buzdolabını üç yılda bir yenilemez, onca masraf yaptığı evden de bir yıl sonra ev sahibi tarafından çıkartılmaz, çıkartılamaz değil mi?


FRANCESCO TOTTİ’DEN AL PACİNO’YA
İlk romanı, albümü, filmi muhteşem olan ama kariyeri boyunca da bu ilki aratan sanatçılar hepimizi hayal kırıklığına uğratır da peki sevmez miyiz onları? Bence severiz, o satırlar, o müzik, o film kareleri hayatımızda yer etmiştir, vedalaşılmaz onlarla… Peki en çok kupa kazanan futbolcu en iyi futbolcu mu, en büyük futbolcu mu? Francesco Totti, 65 bin taraftarını bir saat boyunca ağlatarak ettiği vedasında bize bunun cevabını verdi. Çeyrek asır boyunca her maça gittiğinde gördüğün adam hayatının bir parçası olmuştu ve ortada kupalardan daha çok samimiyet vardı…. Sizce de Al Pacino’nun bazı filmlerinin senaryosu facia değil mi?


GERİDE BIRAKTIĞIN MAHALLEDEN KALANLAR

Son eşyaları da kamyona yükleyip semt değiştirdiğinizde ve hatta başka bir şehre, ülkeye göç ettiğinizde geriye dönüp baktığınızda özlediğiniz o evin dört duvarı ve balkon ve manzarası mı,, yoksa çok daha fazlası mı? O evde yaşanmışlıkları o evde bırakıp gidiyormuş gibi hisseder de insan o hatıralar nakliye kamyonun peşinden koşar gelir. Beki mahalle esnafı, eve giden yollar, binilen otobüsler, minibüslerin hat numarası, kimsenin görmediği hep boş olan bir aracı park edeceğiniz alan, gecenin vakti evde kalmayanın istendiği komşular, top oynanan mahalle arkadaşları… Stadyumlar taraftarın evidir. Beşiktaş, yeni stadını eskisinin yerinde yaptığı için taraftar mahalleden ayrılmadı ama Madrid’de Atletico Madrid taraftarı yeni ve lüks stadyumlarında, yıkılacağı günü bekleyen altından karayolu geçen eski evleri Vicente Calderon’u da çevresini de çok özleyecekler. Maçtan önce 30 yıldır gidilen cafe, restoran, çıkışında buluşulan metro istasyonu, tribüne girmeden önce toplanan apartman bahçesi, nehir kenarında piknik yapılan, futbol konuşulan alanlar…  Bir stadyumdan gitmek sadece bir tribünden, bir koltuktan gitmek değil işte…. 

11 Haziran 2017

Merhaba Baba Nasılsın?


Ne Dünya Kupası ne de Avrupa Şampiyonası’nın olmadığı –evet Konfederasyon Kupası bir ısınma turu- tekli bir yılın sezon finalinde Cardiff’te Real Madrid, Juventus’u ezerek Şampiyonlar Ligi finalini alırken yine öncesinde ve sonrasında insan hikayeleri aktı önümüzden. Bir zamanlar Real Madrid forması giymiş sekiz adamı bir araya getiren fotoğraf karesi kimilerini gençliğine, kimilerini çocukluğuna götürdü. Fotoğrafta Zinedine Zidane ile Cardiff hatırası pozu veren Karembeu, Raul, Roberto Carlos, Mijatovic, Salgado ve Seedorf, kariyerlerinde toplam 21 Şampiyonlar Ligi kazanmışlardı ve hepsi; futbolculuğunda bir, teknik adamlığında geçen sezon bir Şampiyonlar Ligi kazanan Zidane’a destek için oradaydılar. Bu fotoğrafı sosyal medyada paylaştığımda, bir okurun Sergio Ramos, Ronaldo, Casillas-Bale ve Marcelo’nun yer aldığı bir reklam çekiminin fotoğrafını iliştirdiği “Ne var ki; bu karedekiler de 16 kupa kazandılar” cevabı, sorusu ya da serzenişi bu satırları yazdırdı.... İki fotoğraf arasındaki farkı, 140 karakterle anlatamazdım elbette.


Aktif kariyerlerine devam eden futbolcuları sponsor çekiminde bir araya getirmek kolay. Zor olan ise futbolu uzun yıllar önce bırakmış, sonra yalnız kalmış ya da çevresi daha kalabalıklaşmış, başarmış ya da başarısız olup dibe vurmuş, hatırlanan ya da unutulan 40 yaş üstündeki bu adamları, hayatların bu dertleri ve tasalarını bir kenara bırakıp Zidane’ın yanına koşturan duyguyu yaşatabilmek. Atılan ve kaçırılan gollerin, kazanılan ve kaybedilen kupaların yanında futbolculuğun emeklilik döneminde eski dostun başarısı için koşup gidecek kadar anı biriktirmek, iyi hatırlanmak ve iyi hatırlamak…
Peşinen söyleyeyim, fotoğraftaki sekiz adamın en yeteneklisi de Zidane’dı, bugün futbolculuk kariyerleri sonrasında aralarındaki en başarılı insan da Zinedine Zidane. Dışarıdan bakınca kupa sayarsın, teknik adamlığını sorgularsın ama bu onların umurunda mı? Hayır…  
Şampiyonlar Ligi finalinin ardından geride kalan haftada yine insan ilişkilerinin kaosa dönüştüğü, egoların çarpıştığı, kalplerin kırıldığı, onarılmaz yaraların açıldığı, saygının sevginin çöpte arandığı Türk futbolunda işte unutulan budur... Kimin kaç para kazandığı, oynadığı kulübün müzesine kaç kupa eklettiği, nasıl harika ortalar yaptığı, usta golcülüklerinin, belden su alan çalımlarının hikayesi unutulur gider. Çok hatırlamak isteyen de Google’ı tıklar, geçer... Mühim olan iyi anılar, dostluklar biriktirmek değil mi hayatta. Elimizde olsa, geçmişimizi mi değiştirmek isteriz yoksa geçmişte mutlu olduğumuz bazı anların hakkını veremediğimize karar verip o onları tekrar doya doya yaşamak mı isteriz? Bizim futbolumuzda kıranı, kırılanı, yöneticisi, gazetecisi, futbolcusu, taraftarı, çok seveni, nefret edeni posteri asanı, formayı yakanı her kimse; Predrag Mijatovic’in geçen hafta İspanyol gazetesi El Mundo’ya verdiği röportajdan bazı satırlarla yüzleşmeye davet ediyorum ve soruyorum: “Acıları ve sevinçleri anlayabilmek için öznesi siz mi olmak zorundasınız?” Ya da kısaca: “Değer mi?” Söz Real Madrid’e 1997’de Juventus’a attığı golle Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazandıran Predrag Mijatovic’te. Herkesin yeni sezon öncesi hayatının X raporunu alması dileğiyle…


“Bana 1998’te Amsterdam’da Juventus’a attığım ve Real Madrid ile kupayı kazandığım golü soruyorsun. Neyle mi değişirim? Oğlumun sağlığı için o golü feda ederdim diyeceğim ama çok daha fazlası. Hayatta ne kazandıysam, oğlumun yaşıyor olması için verirdim. Andrea iki yaşından itibaren beynindeki rahatsızlık nedeniyle konuşamadı, yürüyemedi, evde bizimle iletişim kuramadı. Biliyor musunuz, bana bir gün “Merhaba baba, nasılsın” demesi için bile her şeyimi verirdim. Futbolu bıraktıktan sonra futbolun yerine bir şeyi koyamadığımız için hayatta zorlandığımızı söylüyorlar. Futbol kariyerimin en güzel yıllarında oğlumun hastalığıyla boğuştuk. Futbol sahasında bazen uçacak kadar formda ve iyi hissedersiniz kendinizi ama ben çocuğumun yanına gittiğimde onun için bir şey yapamadığımdan kendime “Sen bir hiçsin” diyordum. İnsan hastane odalarında gecelerini geçirince kendisine bu soruyu soruyor. “Kimim ben?” diyordum. Cevap, “Kimse” idi. Yıllar boyunca onu hayatta tutmaya çalıştım ama başarılı olamadım.”


Predrag Mijatovic, 48 yaşında. Partizan, Valencia, Real Madrid ve Fiorentina’da 13 sezon forma giydi. Kariyerinde İspanya Ligi şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası, Şampiyonlar Ligi Kupası var. Mijatovic büyük futbolcuydu. Oğlu Andrea, 2009 yılında 15 yaşında hayatını kaybetti…  

4 Haziran 2017

Yollar da Senin
Goller de

Babasından en büyük miras futbol yeteneği, çok çalışmak, okumak, kendi kendine büyümek ve hep hayal kurup, başarmak ise onun karakteri. Enes Ünal gelecek sezon ustalar sofrası İspanya'da Villarreal forması giyecek... Enes'e dair, Enes'li satırlar...

20'SİNDE NERESİNDEYİZ HAYATIN
Yirmi yaşında kim bizden büyük başarı bekler ki hayatta... Derslerine iyi çalış diyen anneler, arkadaşlarını doğru seç diyen babalar, odada gürültü yapma diyen ağabeyler, ablalar, kardeşler. Herkesin hayal kurduğu yaştır yirmi, şaşırmak bir gençlik eylemidir ya, her öğrendiği her yaşadığına şaşırır insan o yaşta. Emeklemenin, ayaklarının üzerinde durmanın bir bebeklik eylemi olduğunu hatırlayıp 20'sinde de insan üniversite anfilerinde, bir iş yerinde emekler ve gün gelir ayakta durur. Kim madalya aldın mı, ödülün var mı diye sorar ki o yaştaki insana. 20 yaşındaki Enes Ünal'ı yaşıtlarından ayıran işte bunlar. 25 yaşındaki futbolcuya "genç" denilen futbol sözlüğümüze baharı da yazı da getirdi bu çocuk. İki onluk olmadan ayaklarının üzerinde durmayı başardı, yetmedi, sıçradı, yetmedi, zıpladı ve hiç yetinmedi. Onu ehliyet aldığı yaşta Manchester City'e götüren, Hollanda'da pişiren ve bugün ustalar sofrası İspanya La Liga'ya oturtan karakterini yoğuran anne ve babası, onu yetiştiren hocaları, ona gol pası veren takım arkadaşları, o gol attığında ekran başında coşan lise arkadaşları... Hepsi biliyor ki, Enes yaptı, yapmaya devam edecek.
BABADAN KALAN EN BÜYÜK MİRAS
Mesleğin babadan oğula geçtiği, ustalık-kalfalık-çıraklık basamaklarının en güzel ve en uzun olduğu bizim topraklarda futbolcu babanın futbolcu oğlu olmak zordur. Çünkü çocuk yaşta futbol, acıdır, ağrıdır, terdir, yırtık krampondur, yokluktur... Şöhrete, paraya giden yollar hep yokuştur futbolcuların hayat hikayelerinde. Oysa ki yetenekli bir futbolcu babadan kalan en büyük miras onun zamanında futboldan kazandığı dairelerin kirası değil, benzeyen kaşı gözü kadar ayaklarına miras bıraktığı yeteneğidir.  Zengin çocuğu futbolcu olmaz derler, çokça doğrudur. Çok çalışıp olmadığında yine çok çalışmak 14-15 yaşındaki çocukların dünyasına zor gelir ama futbolcu Mesut Ünal'ın oğlu Enes Ünal işte bu yüzden özel bir çocuktur. Babası Sakaryaspor'da oynarken başladığı futbol, yeni yetmeliğinde babası Bursaspor'da oynarken sürdü. Biliyoruz ki Enes şımarmadı. Ehliyetinin olmadığı yaşta, taksi parası çok tutuyor diye babasının evinde değil, kulübünün tesislerinde yattı bu çocuk...
ÜNİVERSİTE ANFİSİNDEKİ RAUL'U BEĞENMEK
En okumuş forvet hattımız Metin-Ali-Feyyaz'dı.  Haftada beş gün idman yapan, sezonda 60 maça çıkan bir gencin mühendis, doktor olmasını kimse beklemez elbette ama okumayı unutan, gün gelip de yorumcu olduğunda 150 kelimelik dağarcılıklarıyla konuşan ya da konuşamayan eski futbolcuların yapmadığını yapıyor Enes Ünal. Basit olanı yapıyor, okuyor ve kendi kendini büyütüyor memleketten uzakta. Başucunda her zaman 4-5 kitap olan, ruh haline göre birini seçip, profesyonel dünyasından uzaklaşan, konuşmaya geldiğinde evet yaşından dolayı utangaç ama kelimeleri özenle seçen bir genç var karşımızda. Onunla tek ortak anımız sosyal medyada paylaştığım, Real Madrid efsanesi Raul'un takıma girdiğinde Madrid Üniversitesi'nde girdiği bir sınavda çekilmiş  fotoğraf karesini çok beğenmiş olması. Biliyoruz ki o Raul olmak istiyor ama aynı zamanda okumuş Raul da...
ATTIKLARINI UNUTAN GOLCÜ

Bursaspor alt yapısında, genç milli takımlarda golleri atarken yeteneğine güvenen çocuk, "Yetenek seni bu kapıdan içeriye sokar, çok çalışman burada kalıcı olmanı sağlar" sözünü aklına çok kazıdı. 20 yaşında Hollanda Ligi'ni sadece yeteneğinizle sallayamazsınız. Daha güçlü kaslar, daha hızlı ayaklar, daha gelişmiş oyun zekası ister futbol. Bireysel idman yapmanın, güçlü defans oyuncularıyla ceza sahası içinde kapışırken sadece fizikle değil akılla da ayakta kalınacağını farkında Enes Ünal. Golcünün iyisi maç içinde kaçırdığı pozisyona takılı kalmayandır. Bir öncekini atamadığını düşündükçe atamazsın bu oyunda. Enes, 19 dakikada üç gol attığı maçtan sonra verdiği röportajda, attığını bilen unutan golcü... "Geçmişe değil, geleceğe bakıyorum" diyen 20 yaşında bir gol koleksiyoncusu... İspanya'da Villarreal formasıyla o koleksiyonuna katacağı nadide parçaları hepimiz görmek istiyoruz çünkü biz Enes Ünal'ı  örnek sporcu, genç olduğu için seviyoruz... 

3 Haziran 2017

Pedja Mijatovic





- Finalde attığın golü neyle değişirdin?

+ "Şampiyonlar Ligi finalinde Juventus'a attığım golü değil, her şeyimi oğlumun sağlığı için verirdim. Beynindeki rahatsızlık nedeniyle 2 yaşından itibaren konuşamadı, yürüyemedi ve bizimle iletişim kuramadı. Her şeyimi ama her şeyimi bana bir kere olsun "Merhaba, nasılsın" demesi için verirdim."


Andrea Mijatovic, 2009 yılında 15 yaşında Valencia'da hayatını kaybetti. 

Juventus-Real Madrid




Real Madrid Soy Ağacı

Bye Bye Barcelona

28 Mayıs 2017

Francesco Totti



Senin En Güzel Düşmanların


Sinema tarihinin eşsiz başyapıtlarından “Godfather”da Vito Corleone’nin unutulmaz repliğini hatırlayın: “Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım.” Bu repliği getirip şimdi futbol dünyasına uyarlayalım. Çin futbolunun ödediği akıllara ziyan rakamlar bir tarafa futbolda artık tek takım formasıyla bir kariyeri noktalamak fedakarlıktan çok daha ötesi. İki renge sadakat, İtalyan futbolunun çimentosu gibi. Alessandro Del Piero ve Paolo Maldini’den sonra Son Mohikan olarak kalan Francesco Totti’nin ölümsüz Roma aşkına bugün Roma Olimpiyat Stadı’nda son nokta konulacak ama Totti futbol oynamaktan vazgeçmeyeceği için filmin sonunda bir başka formayı göreceğiz onun üzerinde...
 Çocuk yaşta gelip yetiştiği Roma’da 786. maçına bugün çıkacak olan Totti’yi özel yapan ne kazandığı altı kupa ne de attığı 307 gol. O İtalyan futbol tarihinin en önemli derbilerinden biri olan Roma derbisinde “Seviyorum” diyen sarı-kırmızı tribünlerin ikonu. O aynı zamanda “Nefret ediyorum” diyen mavi-beyazlı Lazio tribünlerinin de nefret objesi. Lazio’nun en önemli taraftar grubu Irrudicibili geçen hafta onu tribünden “Büyük düşmanımızsın ama seni selamlıyoruz” pankartıyla uğurladı, yetmemiş olacak ki bir de açık mektup yazdılar Totti’ye. Milano’da 37 yıllık taraftar grubu “Fossa dei Leoni” kendini fesh ettiğinde Milan’ın ezeli rakibi Inter’in bir taraftarının dediğini hatırlayalım önce: “25 yıldır sizden nefret ediyorum. Fakat şimdiden özledim sizi. San Siro’da tezahüratlarınızı duymadığım bir derbi, nasıl olur bilemiyorum? Bildiğim derbiler artık eskisi gibi olmayacak...  Şimdi, çeyrek asır boyunca sahadaki varlığıyla Lazio taraftarını çileden çıkartan, attığı gollerin ardından onlara medya aracalığıyla sert mesajlar yollayan, bir başka kulübü gitmeyerek sadakatiyle aynı zamanda saygı uyandıran Francesco Totti’ye bakın Irrudicibili grubu nasıl seslenmiş:



“Seninle ilk karşılaştığımızda 6 Mart 1994’tü. Oyuna sonradan girmiş, yalandan bir penaltı kazandırmıştın. İyi rol kesmiştin doğrusu, tarihini uydurma penaltılarla yazan bir takım için oynuyordun sonuçta. Bizim sevdiğimiz takımla hep uğraştın, bir reklamda oynarken de San Remo’da sahneye çıktığında bile. Sen bunları yaparken biz şampiyon olduk, Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nın, Süper Kupa’yı kazandık. Beş İtalya kupasını da aldık, hatta birinin finalinde sen de sahadaydın, ne büyük keyifti senin olduğun takımı yenip o kupayı almak.
Real Madrid seni çok istedi... Oraya gitseydin kaç kupa kazanabilirdin, bunu kimse bilemeyecek ama kabul ediyoruz ki Real Madrid’in istediği ve almayı başaramadığı tek şampiyon da sendin. Totti, Real Madrid’e gitmedin ama onlar sensiz 5 Şampiyonlar Ligi, 7 şampiyonluk ve başka kupalar kazandılar. Senin gibi büyük futbolcu için az(!) mı dersin?
Yine de her şartta özellikle de bu değişen dünyada duruşun ve geldiği noktada saygıyı hak ediyorsun. O saygıyı kendi taraftarından hiçbir zaman gördüğüne inanmıyoruz. Roma camiasının da sana saygı duymadığını gördüğümüzü bütün samimiyetimizle söylememiz lazım, bizi affet. Senin gibi bir futbolcu bizim takımda olsaydı, Roma yönetiminin sana davrandıkları gibi davranamazdı. Sana yapılan saygısızlıkları sessizce takip ettik. Şimdi seni kimse korumuyor Roma’da, kusura bakma biz de bunu yapamayız.
Bize karşı yaptıklarını hiçbir zaman unutmayacağız. Bunlar olması gerekendi. Roma’dayız, rakibiz ve derbi, ezeli rekabet böyle yürüyor.
Yine de Roma şehrinin futbol sahnesinden düşerken bunca yıl sonra sana el uzatan rakip taraftarın senin en iyi düşmanın olduğu hiç unutma.”
İmza: Irrudicibili Lazio/ Senin en güzel düşmanların…