21 Mayıs 2017

Valdano'dan Michel'e


Jorge Valdano’nun ağlattığı bir eski futbolcu bu akşam Jorge Valdano’yu anlayabilecek mi ya da onun yaptığını yapabilecek mi? Bu sorunun cevabını bulmak için çeyrek asır öncesine gideceğiz ama önce bugünün anlam ve önemi. İspanya’da şampiyonluk düğümü bu akşam 21:00’de oynanacak iki maçla çözülüyor. Barcelona evinde Eibar karşısında net favori. Üç puan önündeki Real Madrid ise Endülüs bölgesine Malaga deplasmanına gidiyor. 35 kez şampiyonun son hafta belirlendiği İspanyol futbol tarihinde “Tenerife’de Mayıs sıkıntısı” Valdano’nun başrolünü oynadığı bir dram filmiydi, çok tutuldu ki ertesi sezon ikincisi çekildi. Önce o günleri hatırlayalım. Cruyff yönetimindeki Barcelona’nın şampiyon olması için son hafta Real Madrid’in Tenerife deplasmanında kaybetmesi lazım. Tenerife’nin teknik direktörü Jorge Valdano, Real Madrid’in eski yıldızı. Arjantinli efsane o gün zor olanı yaptı ve Tenerife kazandı. Sahayı ağlayarak terk eden ve bu bir film olsa afişinin fotoğraf karesindeki isim ise Michel. Dedim yu bu dram çok tuttu, ertesi yıl ne hesap değişti ne de aktörler. İnanılmaz ama yine Tenerife, Real Madrid’i yıktı ve Barcelona şampiyon oldu…

Valdano sonra Real Madrid teknik direktörü oldu. Raul’a ilk formayı veren isimdi. Bugünlerin en çok konuşulan hocası Sampaoli onun konuşabilmek için Arjantin’deki evinin kapısında beş saat beklediğini açıkladı yıllar sonra. Valdano oyunun filozofu adamdır, çok okur, çok tartışır, yorumculuğu kadar gazeteciliği de birinci sınıftır, bugün İspanyol futbolunda en çok konuşulan röportajlara imza atan da Valdano’dur… Şimdi Valdano’nun Tenerife’de ağlattığı o futbolcuya gelelim…



Jose Miguel Gonzalez Martin del Campo resmi evraklarda yazar ama futbol dünyası onu kısaca Michel diye bilir. 27 yaşında bir trafik kazası sonrasında futbolu erken yaşta bırakmak zorunda kalan bir babanın yetenekli oğlu Michel. Madrid doğumlu yetenekli bir çocuğu Real Madrid alt yapısının kaçırması düşünülemezdi o yıllarda. Butragueno, Pardeza, Martin Vasquez ve Manuel Sanchis ile birlikte Real Madrid’in efsane Akbaba Beşlisi’nin ve aynı zamanda kadife ayaklı futbolcular derneğinin üyesiydi. Doğduğu şehirden teknik adamlığının ilk yıllarında da ayrılmadı. Rayo Vallecano, Real Madrid B takımı, Getafe… İspanya’nın başkenti onun için yuvaydı. İlk kez uzaklara, dört yıl önce Endülüs bölgesine gitti, Sevilla’ya. Sonra komşuya Olympiakos ve sürpriz bir şekilde Marsilya’ya… İspanya’nın güneyinden onu ikinci kez çağırdıklarında işi zordu. Malaga’nın zor günleriydi ama takımı toparlamayı başardı. Barcelona’yı devirdiğinde Madrid’de spor gazeteleri için o “Eski Real Madrid’li Michel, Barça’nın önünü kesti” yazdılar. Hafta içinde Real Madrid erteleme maçı için Vigo şehrine gittiğinde Barselona’da yayın yapan iki spor gazetesi El Mundo Deportivo ve Sport aynı manşetle çıktılar: “Força Celta”. Tek dilekleri Celta Vigo’nun sezon ortasında Kral Kupası’nda elediği Real Madrid’in şampiyonluk yolunu bir taş koymasıydı. Olmadı, Real 4-1 kazanmayı başardı.

Şimdi yine aylardan Mayıs, bu akşam Malaga’nın La Rosaleda Stadyumu’na Real Madrid şampiyon olmak için çıkacak. Tek puan yetiyor Zinedine Zidane ve öğrencilerine. Karşılarında son dönemin en formda takımı ve başlarında Michel olacak. Çeyrek asır önce Tenerife’de son dakikada kaybettiği şampiyonluğun ardından ağlayarak soyunma odasına giden adam, -zor ama- bakalım Jorge Valdano gibi yıllarını verdiği Real Madrid’i gözyaşlarıyla tanıştıracak mı? 

14 Mayıs 2017

Lorca Flamenko Tapas
Granada ve Futbol


Real Madrid ve Barcelona’ya, Ronaldo ve Messi’ye sahip bir lig neden kendini daha fazla tanıtma ihtiyacı duyar? Dünyanın en çok izlenen lig maçıyla- El Clasico (Real-Barça)- 200 ülkeye ulaşan İspanyollar neden daha fazlasını anlatmak isterler ve yılda 18 kez düzenledikleri “La Liga Experience” (La Liga Deneyimi) programıyla dünyanın dört bir köşesinden İspanyol futbolu tutkunu taraftarları ve gazetecileri ülkelerine davet ederler? Çünkü futbolun 90 dakikadan ibaret olmadığını, bir hayatı, bir sokağı, bir efsaneyi, bir tabak yemeği, güneşi, yağmuru paylaşıp futboldan ötesini göstermek isterler. Bunu İspanya’nın güneyinde Endülüs bölgesinde Granada’nın ülkenin ve edebiyat tarihinin en büyük şairlerinden birinin Federico Garcia Lorca’nın adını taşıyan havaalanına adım attığında anlıyor insan. Lorca’nın unutulmaz dizeleri “Akar Guadlkuivir/ Portakal ve zeytin bahçelerinin gölgesinde/ Senin iki nehrin Granada/Düşer karlardan, vadilere /Ah sevda /Geri gelmez bir daha” ile yüz yüze geldiğinizde daha bir hafta önce küme düşmüş şehrin takımı Granada’nın şampiyonluğa koşan Real Madrid ile oynayacağı maçtan çok daha fazlasını vaad ettiklerini anlıyorsunuz. Anlatmak, anlaşılmak ve konuşulmak istiyor İspanyollar. Geride kalan yüzyılın yarısında kendini Avrupa’ya kapamış bir ülke bugün sadece Çin’de 52 milyon tv ekranında izleniyor, Türkiye’de 7.2 milyon futbolsever, tv’dan, 6.9 milyon insan ise özet görüntüler ve programlarla bir ligin peşinden koşuyorsa bunun arkasında koskoca bir organizasyon ve modern dünyanın pazarlama ve reklam teknikleri var.


Elhamra Sarayı’na bakan bir tepede Flamenco ezgileri eşliğinde size İspanya’nın bin yıllık tarihini özetleyen, Endülüs bölgesinde çekilen acıları ve sevinçleri paylaşan İspanyol yerini bir zaman sonra Taraftarlar Birliği Başkanı’na bırakıyor. 60 yaşın üstünde emekli insanların maça 6-7 saat kala geldikleri stadyum çevresindeki kafelerde futbolu nasıl yaşam biçimlerine çevirdiklerini, bu tutku sayesinde ömürlerine ömür kattıklarını görüyor, futbolda şiddeti azaltmak için son 10 yılda neler yaptıklarını dinliyorsunuz. Taraftar dernediğinin yöresel ve mütevazi sofrasında “Granada neden düştü? Siz Türkiye’den nasıl görüyorsunuz?” diye soran boynunda kırmızı beyaz Granada atkılı yaşlı amcaya “Bir takım 11 yabancıyla sahaya çıkarsa kimliğini kaybeder. Tony Adams da teknik adam olarak kötü tercih” dediğinizde aranızdaki mesafelerin kısaldığını ve sohbetin artık İspanya’nın mutfağına kaydığını görüyorsunuz.


22 bin 500 kapasiteli Estadio Nuevo Carmenes’i dolduran Granada halkının küme düşmüş takımlarının gelecek sezon yine bu lige geri döneceği inancının yanında, en üst ligdeki geliri bir alt ligde bulamayacak olan kulüp yönetiminin işten çıkartabilme ihtimali gözlerine yansımış çalışanlarla tanışıyor ve modern futbolun bir yüzünü de daha tanıyorsunuz. İspanyolların, ligleri için Türkiye’de yaptıkları araştırmalarda futbol taraftarı sayısını 27 milyon olarak belirlemişler. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın 25 milyon söylemlerinden çok daha gerçekçi elbette bu rakam. 27 milyon aktif futbol izleyicisinin 14 milyonu La Liga’yı Beinsports kanallarında takip ediyor.


Liga Santander Experience (Liga deneyimi)dan bize kalan nedir peki? Yıllardır derbilerimiz bile Avrupa’da seyredilmiyor, ligimiz düzenli olarak yayınlanmıyor ile kaybettiğimiz vakti hatırlatıyor bana. Bir ülkenin futbolu tanıtabilmek için sadece Messi ve Ronaldo’nun yeterli olmadığını İspanyollar keşfetmişse biz neden yerimizde sayıyoruz ki? Muhteşem bir tarih, o tarihin ülkenin her köşesine bıraktığı miras, harika bir doğa, saygı duyacakları bir futbol tutkusu, her köşesinden ayrı lezzetlerle eşsiz bir mutfak, yeni stadyumlarıyla Türkiye de kendini daha fazla anlatmak zorunda değil mi sizce? Bu akşam Gaziantepspor-Galatasaray maçı var. Bizim de Gaziantep’e gelip, o eşsiz eserleri barındıran Zeugma Müzesi’ni gezecek, katmer ve kebabın tadını bakıp maç izlediğinde bir şehri bir tutkuyu, bir ülkeyi kendi memleketinde anlatacak futbol tutkunlarına, futbol yazarlarına ihtiyacımız yok mu gerçekten?

9 Mayıs 2017

Don Carlo


İtalyan futbolunun bir geleneğidir. Ülke dışından teklif alan futbolcular, milli takıma tekrar seçilememe korkusuyla “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” der ve Çizme’nin sınırları dışına çıkmazlar. Elbette bu da teknolojiye yenik düşmüş bir gelenektir ama Totti’nin, Del Piero’nun kariyerilerinde bir köşede hep hatırlanır. Teknik adamlık denildiğinde parmakla gösterilen, yüksek taktik bilgileriyle rakiplerini mat eden İtalyanların zirveyi gören ilk ismi değil o ama gidişata bakılırsa en iyisi ve durmaya da niyeti yok. Carlo Ancelotti’den bahsediyorum. Ülkesi İtalya’dan sonra İngiltere ardından Fransa’da şampiyon olan Ancelotti, geçen hafta Bayern Münih’i de şampiyon yapıp Avrupa’nın dört büyük liginde şampiyon olan teknik adamlar listesine adını yazdırdı. Oyunun tarihinde garip tesadüfler vardır. Juventus, Barcelona’yı 3-0 devirdikten sonra hatırlatılan bir Avrupa Kupası maçı gibi. 1980’da Roma, Carls Zeiss Jena’yı 3-0 devirir ilk maçta, kadroda takıma bir yıl önce gelen Ancelotti de vardır. Rövanşı Roma 4-0 kaybeder ve futbol tarihinde 3-0’dan turu veren tek İtalyan takımı olma ünvanını sürdürür. Kaderin böylesi, 12 yıl önce yine bir Mayıs akşamında İstanbul’da 3-0 öne geçtiği Şampiyonlar Ligi finalini Liverpool’a penaltılarla kaptıran Ancelotti, yıllar sonra bir gazetecinin benzer skor sonrası ne hissettiği sorusuna “Bir maçta 3-0 öne geçtiğimizde kazanmış olmadığımı ben İstanbul’da öğrendim” der. Öğretenler mühim elbette hayatta. O zaman filmi geri saralım.
Ufak kasabaların toprak sahalarında topun peşinden koşan çocuklardan 1959 yılında İtalya’da Reggiolo’dan doğanlardan Carlo Ancelotti. 16 yaşında Parma formasını giydiği Parma o günlerde bir üçüncü lig takımıydı, gün gelecek bu genç o Parma’ya tarihinin en büyük başarısını yaşatacaktı. Çalıştığı teknik direktör de kariyerini yönetti Ancelotti’nin. Milan’ın efsane kaptanı Paolo Maldini’nin babası Cesare Maldini, onu forvet arkası oynatıyordu, beraber bir üst lige çıktıklarında Inter ve Roma çaldı kapıyı. 1979’da kazanan taraf Roma oldu ve Ancelotti, bir başka futbol dehası Liedholm ile birlikte orta sahanın merkezine yerleşti. Gün gelecek bir 10 numara olan Pirlo’yu defansın önüne çekip Milan’da hocalarından öğrendiklerini tekrar edecek ve zaferler kazanacaktı. Roma ile şampiyonluk kazandı, sakatlık yüzünden gidemediği Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde gülen taraf penaltılarla Liverpool’du. 24 yıl sonra bu kez kulübede İstanbul’da yine Liverpool’a kaybedecek, hesabı iki yıl sonra Atina’daki finalde kapatacaktı. Elbette ki haberi yoktu ilk maçından sonra utangaç tavrıyla RAI muhabirine “Ben Ancelotti, çift değil tek ‘L’ ile yazılıyor” diyen genç adamın. Roma formasıyla geçen 8 yılın ardından, geldiği rakamın sekiz katına Milan’a gitti. Milan ile iki şampiyonluk, iki Şampiyon Kulüpler Kupası…
Teknik direktör olmak isteyen futbolcular için doğru adamın yanında yetişmek mühimdir. Ancelotti, 1992-1995 yılları arasında bir futbol profesörünün yanında asistandı. Arrigo Sacchi’nin İtalyan Milli Takımı’nda yardımcı hoca olmak hocalık kartvizitini bastırdı ama Seria A için bu yetmezdi. Reggina’yı bu lige çıkarması rüştünü ispat etmesi demekti. Kürkçü dükkanı erken döndü, yetiştiği Parma’ya kazandırdığı ikincilik kulüp tarihinin en büyük başarısıydı. Lippi’den teslim aldığı Juventus’taki koltuk, Roma ve Milan geçmişi yüzünden taraftar desteği bulmadı. Torino şehrinde sevilmedi Ancelotti… 16 yaşında Parma’da kendisine forma veren Cesare Maldini onun Fatih Terim’in yerine Milan’a hoca olması için kulis yaptı ve başarılı oldu. Old Trafford’da eski takımı Juventus’u Şampiyonlar Ligi finalinde devirdiğinde iki kere Milanlı olmuştu artık. İstanbul’da hüzün, Atina’da bayram derken yurt dışına ilk adımını Chelsea için attı. Londra kulübünde kazanılan şampiyonluk ardından televizyonda futbol yorumculuğu derken 2013’da Paris Saint Germain ile Fransa şampiyonluğu. Yedi yıl önce teklifini geri çevirdiği Real Madrid’e bu kez “Hayır” diyemeyen ve dördüncü büyük ligde şampiyonluk yaşamak için İspanya’ya koşan ama kaderin cilvesi Liznon’da  Şampiyonlar Ligi Kupası kazanıp, Real Madrid ile şampiyonluğu kariyerine yazdıramayan Ancelotti. Bir üst kuşaktan ustaların ustası Trapattoni’nin, İtalya, Almanya, Portekiz ve Avusturya’da şampiyonluğu vardı. Jose Mourinho, Portekiz, İngiltere, İtalya, İspanya şampiyonluklarıyla çıtayı yükseltti. Zorluk derecesine bakarsak, Ancelotti, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya dörtlemesiyle (Yugoslavya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, Fransa ve Portekiz’de, 5 farklı ülkede şampiyon olan Tomislav İvic’i unutmadan)  zirveye bayrağını dikti.

İtalya, İspanya ve Güney Amerika’da “Don” ünvanı, İngilizler’in Sir ünvanı gibi verilmez. Toplumun içinde sivrilen başarılı ve saygınlık kazanmış kişiler için halk “Don” ünvanını soyadı değil; ismin önünde kullanır. Ancelotti’lerin Carlo’su da işte tam bu yüzden: “Don Carlo”

30 Nisan 2017

Bir Buenos Aires Romanı

“İyiymiş” dedi takımın en uzun boylusu. Sezonu yeni açmışlar, aralarına yeni katılanları ilk idman öncesinde soyunma odasında süzüyorlardı. Herkes herkesi sahadan tanıyordu ama önemli olan dört duvar arasında nasıl bir adam olduğunu öğrenmekti. Soruyu soran “İyiden fazlası olmalı bu adamda. Bu takımın iyiye değil çok iyi top atacak adama ihtiyacı var. Geldiği yerde ilah olması beni hiç ilgilendirmiyor, bakalım burada formayı nasıl kapacak” diye devam etti. Hiç hoşlanmamıştı yeni 10 numaradan. Sessiz ve biraz da kibirli gibiydi, aynı dili de konuşmuyorlardı, üstelik yeni transfer kendi dilinin konuşulduğu bir yabancı ülkeye gelip ondan bir adım öne geçmişti.  Onun idman sevmediğini anlamak için çok fazla beklemelerine gerek kalmadı. Başka kıtanın 10 numarası, düz koşu yapmayı sevmiyor, fitness salonuna da pek uğramıyordu ama sahada dört gözü olan bir canavardı. Top ayağına geldiğinde ikiye bir yapmayı seviyor ve santrforun önüne lokum gibi paslar atıyordu. Lig, takım için iyi başlamadı. Yeni 10 numaraya da teknik direktör kafayı taktı. Sabah idmanlara uykusuz geliyor ve kondisyonunu bir türlü takım seviyesinde tutamıyordu. Kulüp özel hayatını takip etmesi için bir adamını görevlendirdi ama 10 numara, bar kapısı bile bilmiyor, idmandan sonra evinin geldiği günden beri kaldığı otelin yolunu tutuyordu. Bir deplasman dönüşü kaybedilen üç puanın hıncını 10 numaradan çıkardı teknik direktör: “Sahada ayakta duracak halin yok. Burada tutunamazsın.” Söylediklerini 20 yıl önce de o uzak ülkede bir başka teknik adam söylemişti ama ne büyük takımın hocası bundan haberdardı ne de 10  numaranın kendisi..  

Doğduğu şehrin esaslı takımlarından birini alt yapısında başlamıştı futbola. Hocası onun yeteneklerine hayrandı ama çözemediği de bir sorun vardı. 10 numara idmanlara yorgun geliyor, üstelik izin gününden sonraki ilk idmanda çok daha yorgun görünüyordu. Bir gün idmandan sonra çocuğun peşine düştü. 10 numara, toprak sahada minyatür kale maçta takımını toparlamıştı. Sahanın uzak köşesine çekildi teknik direktör ve büyük bir şaşkınlıkla çocuğu izlemeye başladı. 10 numara deli gibi çalışıyordu sahada, kenardaki kalabalık dikkatini çekti, ellerinde paralar, kendi yaşındaki adamlar sahaya direktifler yağdırıyordu. Şehirde bilinen bir kumar türüydü. Bahis çocukların maçlarına oynanıyor ve kazanan takım da bahislerden yüzde alıyordu. Çok kazanmak istiyorsan, sahayı kaybetmemek için sabahtan akşama kadar maçları almak zorundaydın ve 10 numaranın babası da o ufak çaplı bahis medyasının adamlarından biriydi. Çocuk koşmak zorundaydı çünkü akşamları bazen hayat onun için zorlaşıyordu...

Juan Roman Riquelme, 39 yaşında... Avrupa kariyerinde formasını giydiği Barcelona ve Villarreal’de koşmadığı için eleştirildi. Alt yapısında yetiştiği Argentinos Juniors’da futbolu bıraktı. O “10”u çok özlüyor, sevenleri de onu.. 


Riquelme İçin

Sahada bazıları A noktasından B noktasına gitmek için dört şeritli otobanı kullanırlar. Riquelme’nin yolu ise taşlıdır ama manzarası güzeldir. Siz muhteşem köy görüntülerinin olduğu bir yolculuğa çıkartır çimlerde… (Jorge Valdano/Arjantinli futbol efsanesi)
Ona bir gün belki beni anlamayacaksın ama söylemem lazım dedim. Gabriel Garcia Marquez der ki: “Bacakları kesilmiş insanlar bacakları varmış gibi kramplar, acılar hissederler.” İşte ben de sen futbolu bıraktığından beri böyle hissediyorum. Yoksun ve yokluğunun acısı var bende. (Gezim Qadraku /Yazar)
Roman Riquelme’yi beğenmiyorsun futbolu da sevmiyorsun demektir. (“Harbi” Ronaldo /Brezilyalı efsane golcü)
Futbolu bıraktığım maçta Riquelme’nin forması elimde soyunma odasına gitmiş olmak benim için büyük onurdu. (Zinedine Zidane)
Top ayağındayken sen dünyanın en iyi futbolcususun ama sende değilken biz hep 10 kişi bırakıyorsun. (Van Gaal /Hollandalı teknik adam)
River Plate forması giyeceksen ne stadyuma gelirim ne de televizyonda izlerim maçını. (Baba Riquelme)

Maradona, Milli Takım’ın ve hainlerin idolüydü. Sen bizim en büyük idolümüzsün. Seni seviyoruz Roman (Boca Juniors tribünündeki pankart) 

Riquelme'den


Futbolu herkes başka hisseder. İnsanlar bana yıllarca sahada neden hiç gülümsemediğini sordular. İşimi yapıyordum. Ben, Zidane’ı da hiç gülerken görmedim karşımda.
Futbolu bıraktığım gün futbol oynamaktan keyif almadığım gündü. O gün anneme gidip beraber çay içeceğimize söz vermiştim ve içtik.
Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Arsenal’e karşı kaçırdığım sadece bir penaltıydı. Ben o gün kimseyi öldürmedim.
Boca Juniors’u hep sevdim. Yoksa neden burada bedava oynayayım ki. Bu kulüp için bedava çalışan tek manyak bendim. Kimsenin bana gelip sorumluluklarım hakkında öğütler vermesine izin vermedim.
Babamın bana bir gün de iyi oynadın dediğini hatırlamıyorum. Gazeteler “Roman iyiydi” yazardı, babam gelip bana hatalı verdiği pasları sayardı.
Top bana her şeyimi verdi. Küçük kız çocukları nasıl bebeklerine sarılırsa benim de en sıkı sarıldığım oyuncağım futbol topuydu. Bu oyunu icat eden bence dünyanın en büyük kahramanı.”

Sırtımda yazan 10 sadece bir numaraydı. Futbol oynarken dönüp hiç geriye bakmadım. 

23 Nisan 2017

A'dan Z'ye El Clasico


Alkış: Real Madrid-Barcelona ezeli rekabetinin tarihi anlarından biri 2005 Kasım’ında Santiago Bernabeu’da yaşanmıştı. Barça’nın 3-0 kazandığı maçta Ronaldinho’nun attığı golü ayakta alkışlayan Real Madrid taraftarı baba-oğul hiç unutulmadı.
Bernabeu: Barcelona’nın Camp Nou’su 98 bin kapasiteli. Real Madrid’in Santiago Bernabeu ise 81 bin. İki stadın atmosferi karşılaştırıldığında Bernabeu tribünleri çok daha ateşli. Hakemin üstüne oynamayı biliyorlar ve son kurbanları Bayern Münih oldu.
Cruyff: El Clasico tarihinde futbolcu ve teknik adam olarak Barcelona’nın tarihini değiştiren bir dahi. Onun forma giyip Barça’nın Madrid’de 5-0 kazandığı maç, teknik adamlık günlerinde Camp Nou’da yine 5 golle Real Madrid’e hezimeti yaşatmıştı Sarı Fare.
Di Stefano: İspanyol futbol tarihinde kendi başına bir bölüm olabilecek kadar önemli bir karakter. Real Madrid ve Barcelona’nın transferi için kapıştığı sonunda Real Madrid’in Katalanların iddiasına göre Franco yardımıyla imza attırdığı dünyanın gelmiş geçmiş en iyi ve çok yönlü futbolcularından.
Eto’o: Bugün Antalyaspor forması giyiyor ama Real Madrid’in yetenek avcılarının keşfettiği Kamerunlu golcü, değerini bilmeyen mor beyazlı kulübü, Barcelona formasıyla attığı gollerle pişman etti. Bir şampiyonluğun ardından Real Madrid aleyhine 100 bin taraftar önündeki kötü tezahüratı İspanya’yı ayağa kaldırmıştı.
Figo: Futbol tarihinde hikayesi daha büyük bir transfer yoktur. Barcelona kaptanı, Real Madrid Başkanı Florentino Perez’e evet dedi ve kıyamet koptu. Katalanlar onun için “Senden nefret ediyoruz çünkü seni çok sevmiştik” dedi Portekizlinin ardından. Figo, futbolu bıraktığında turist olarak bile Barselona’ya gidemedi.
Gamber: Barselona şehrinde bir gazete ilan verip Katalanlar için bir kulüpten öte olan FC  Barcelona’yı kuran İsviçreli. Ülkesinde FC Basel’de de oynadı, FC Zurih’in de kuran isimlerden biri. Hans Kamper ya da Katalanlara göre Joan Gamper…
Hernandez: Alejandro Jose Hernandez Hernandez. 80 bin taraftar, 600 milyon futbolsever ve Bernabeu’daki bin gazetecinin gözü onda olacak. El Clasico’nun hakemi Hernandez 35 yaşında. Geöen sezon Camp Nou’da Real Madrid’in Barcelona’yı 2-1 devirdiği derbide de düdük çalmıştı.
Iniesta: Geçen sezon Barcelona, Santiago Bernabeu’da 4 golle kazanırken onu füzesi de tabeladaydı. Xavi gittiğinden beri boynu büyük ama Barcelona’nın maetrosu eski fizik gücünden uzak olsa da döktürmeye hazır yeteneğiyle yine Katalanların en büyük silahlarından.
Leo Messi: Şampiyonlar Ligi’nde Juventus duvarını 180 dakika boyunca aşamayan Messi için bu El Clasico  -Kral Kupası finale bir kenara- sezon finali.  Barselona şehrinde artık merak edilen iki şey var: El Clasico’nun sonucu ve Messi’nin yeni kontratı ne zaman imzalayacağı…
Manita: İspanyolca “Hermanita"dan, kız kardeşten türeme ve küçük el anlamına geliyor. Bu isimde 5 yapraklı bir çiçekten de futbol dünyasına sızdığını söyleyenler var. Manita, rakibe 5 gol atmak demek. El Clasico tarihinde iki takımın da birbirlerine 5 atıp, medyaya “Manita” manşetleri attırdıkları çok maç var.
Neymar: Real Madrid, El Clasico’ya Barcelona’nın 3 puan önünde ve bir maç eksiğiyle çıkıyor. Bu son 6 haftaya girilirken Barça için son şans demek ve Katalanların 3 forvetinden biri Neymar, bu El Clasico’da cezalı.
Pique: Dünyanın en iyi üç stoperinden biri. Barcelona defansının sigortası, kulübün gayri resmi basın sözcüsü. Madrid medyasının kabusu, geleceğin FC Barcelona başkanı.
Ronaldo: Real Madrid’deki en vasat sezonunda Bayern Münih’i 3 golle uğurladı Santiago Bernabeu’dan. Messi ile büyük kapışmasına bu kez arkasında 80 bin taraftarıyla çıkıyor. Yetenek Messi ise çok çalışmak Cristiano Ronaldo…
Sergio Ramos: 90+’larda attığı kafa golleriyle Real Madrid’e kupalar getiren, Pique’ye verdiği her cevapla Real Madrid taraftarını ayağa kaldıran, yeteneğinden büyük yüreğiyle beyaz formanın içinde güzel oyunun eşsiz bir karakteri
Tenerife: Cruyff’un Altın Jenerasyonu, Barcelona tarihine çeyrek asır önce arka arkaya dört şampiyonluk getirirken, Tenerife’ye çok şey borçluydular. Real Madrid iki yıl arka arkaya ligin son haftasında Tenerife’ye kaybetmiş, Katalanlar şampiyonluk kupasını kaldırmıştı.
Ultras: İtalyan futbol kültürünün İspanya’daki etkisi Franco sonrası yıllarda başladı. Real Madrid’in Ultras  grubu Ultras Sur, Bernabeu’da artık kale arkasında birinci katta değil, üst katlara sürüldüler. Barça cephesinde ise Boixos Nois var ama deplasman kontenjanı olmadığından Madrid’e gelemiyorlar.

Zidane: Yan kulübede Luis Enrique, Barcelona’nın maçında son derbisine çıkıyor. Bir gün döner mi bilinmez. Zidane, ilk teknik adamlık denemesinde Şampiyonlar Ligi kazandıktan sonra şimdi de La Liga şampiyonluğuna koşuyor. 


22 Nisan 2017

El Clasico

REAL MADRİD-BARCELONA
23 NİSAN 2017 21:45
SANTİAGO BERNABEU
beINSPORTS 3
185 ülkede naklen
50 yayıncı
650 milyon izleyici
400 teknik ekip
40 kamera
38 Intel 360 kamera
600 gazeteci








El Clasico'da İhanet
Laporta döneminde Barcelona vs. Real Madrid
Barça ve Kaçan Yıldızlar
Ben Luis Figo

16 Nisan 2017

Orta Saha Hikayeleri


ATİBA’NIN PARTNERİ LİNDEROTH
Türk futbolunda son 10 yılda kazanılan şampiyonluklarda defansif orta sahaların önemi adlı bir tez yazılacaksa eğer giriş cümlesi şu olmalıdır: Mehmet Aurelio-Melo-Mehmet Topal-Atiba. Belin sağlamsa başın dik durur. Golcüler atar, kaleciler kurtarır, Oscar’lar belki onlara gider ama defansif orta sahalar her şampiyonlukta en büyük karakter oyuncusudur bu oyunda. Orta saha hikayelerinin bizden kahramanı Atiba olsun. Beşiktaş geçen sezon şampiyon oldu, bu sezon da şampiyonluğa koşuyor ve Avrupa’da Nisan ayını gördüyse aslan payı Kanadalı oyuncunun terinde emeğinde saklı. Dizinden 18 ay içinde 3 kez operasyon geçirmiş bir futbolcunun 34 yaşında takımının her maçında en çok koşan oyuncu olması sadece kendi başına bir roman da onun geçmişindeki bir isim var ki o da kısa ama acıklı bir öykü. 11 yıl önce Şampiyonlar Ligi’nde Celtic’e karşı Kopenhag forması giyen iki oyuncunun sığdığı bu fotoğraf karesindeki Atiba’nın partneri, deklanşöre basıldıktan altı ay sonra Galatasaray’a transfer olmuştu. Dönemin en muteber defansif orta sahalarından biri olan İsveçli, Atiba’dan 4 yaş büyüktü ve kariyerinde ciddi tek bir sakatlık yaşamamıştı. En verimli çağında, 27’sinde geldiği Galatasaray’da Linderoth 3 sezonda sadece 13 maça çıkabildi, diz sakatlığı kariyerini kararttı ve 31 yaşında futbolu bırakmak zorunda kaldı. Linderoth’un yanında yetişen Atiba ise ondan 6 sezon sonra geldiği Beşiktaş’ta şimdi taraftarına “40 yaşına kadar oynar mı acaba?” sorusunu sordurtuyor.
BEREKETLİ FUTBOLCU LJUBOMİR FEJSA
Sizi ismi spikerleri zorlayan bir futbolcuyla tanıştırmak isterim: Ljubomir Fejsa. Ama onun özel hikayesine gelmeden Zlatan İbrahimoviç’in kulaklarını çınlatmamız lazım. İsveçli santrforun muhteşem kariyerinden altını çizeceğim satır, 2001 yılından beri oynadığı her takımda her sezon mutlaka bir kupa kazanmış olması. Milan’daki bir sezonu dışında Ajax, Juventus, Inter, Barcelona ve Paris Saint Germain ile şampiyon olan Zlatan’a Ljumobir Fejsa nasıl rakip olabilir peki? Sırp oyuncu defansif orta saha ve 29 yaşında, onu özel yapan ise “şampiyonluk garantili” futbolcu olması! Partizan ile 2008-2011 arasında 3 şampiyonluk kazanan Fejsa, Komşu’da Olympiakos’ta da üçleme yapıp 2014’de geldiğinde kariyerine 6 şampiyonluk, 4 Kupa yazdırmıştı. Benfica onu Ocak 2014’te transfer ettinde Sırp oyuncu bereketini Portekiz’e taşıdı. Kariyerinde 19 kupa olan Fejsa bunu sadece 191 maça çıkıp yaptı. 300-400 maça çıkıp bir kupa kazanamayan oyuncu yok mu sanıyorsunuz Avrupa’da…   


REAL MADRİD’İN MAKELELE ÖZLEMİ

İspanya ve İngiltere’de onun oynadığı dönemde futbolcularla yapılan anketlerde “Sizi en çok zorlayan kimdi?” sorusunun cevabıydı. Claude Makelele, ayağında top gördüğü rakibine bir ahtapot gibi sarılır ne yapar eder ya topu kapar ya oyunu bozurdu. İki sezondur Premier Lig’de esen Kante fırtınası işte bu Fransız yapımı filmin bir devamı. Real Madrid’in Barcelona karşısında zorlandığı 2003-2010 yılları arasında Makelele bir referans zirvesi oldu. Katalanlar karşısında Los Galacticos, orta sahadaki savaşçısını Chelsea’ye sattığı günden itibaren hep onu aradı. Alt yapıdan gelen genç Borja Fernandez’den, Pablo Garica’ya, Thomas Gravesen’den omuzlarda Arjantin’den gelen genç yetenek Fernando Gago’ya, Mahamadou Diarra’dan “Tamam aranan adamı bulduk” denilen ve 2009’da imzayı atan Xabi Alonso’ya kadar.. Real Madrid’in bugün de başkanlık koltuğunda oturan Florentino Perez onu sattıktan sonra söyledikleriyle adını futbol tarihinin en talihsiz demeçleri listesine yazdırmıştı: “Makelele’yi özleyeceğimizi sanmıyorum. Tekniği vasat, rakipten top çalıyor olabilir ama topu ya sağına ya soluna veriyor. Kafa toplarında zayıf ve üç metreden öteye top attığını görmedim. Genç oyuncular gelir ve Makelele’yi unutturur.” Fransız orta sahayı izlediyseniz Perez’in bu sözlerini okurken güldüğünüzü biliyorum. Orta saha hikayeleri bir soruyla bitsin: “Atiba, Real Madrid’de oynar mı?” İyi Pazarlar… 

9 Nisan 2017

Olympique Lyon


Avrupa Kupaları’nda Nisan ayına geldiğinde kuranın kolayı olmaz ama Beşiktaş da son sekizdeki rakibi de diğer takımlara bakıldığında en zor kurayı çektiler. İki randevunun taktik savaşı, güncel satırları spor sayfalarındayken biz Pazar günü Fransız kulübünün tarihinde bir yolculuğu çıkalım. 2000-10 yılları arasında Şampiyonlar Ligi’nin gediklisi olan ama bir türlü bu kupada Nisan ayını göremeyen O. Lyon ne oldu da kendini baharın en güzel zamanında Avrupa’nın iki numaralı kupasında Beşiktaş karşısında buldu. 10 spor dalında sporcu yetiştiren, yarışan Beşiktaş adında Jimnastik Kulübü iken futbol dışında şubesi olmayan Olympique Lyon nasıl oluyor da Olimpik oluyor? 1899’a dönmemiz lazım. Rugby takımı olarak kurulan yanına futbolu da ekleyen Lyon Olympique Universitaire Kulübü’nde yarım asır sonra çıkan anlaşmazlık sonrasında futbol şubesi Olympique Lyon olarak yola devam etme kararı aldı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından zorlu yıllarda 1950’da kurulan Fransız kulübü, ülke futbol tarihinde bugün çok önemli bir kulüp ama ilk 50 yılın ezeli rakipleri Saint Etienne’in gölgesinde kaldığı da bir gerçek. İlk kupasını kazanmak için 14 yıl bekleyen O.Lyon, şampiyonluk için ise 52 yıl bekledi.
“BÜYÜK BAŞKAN AULAS”
67 yıllık tarihinde sadece 8 başkanın görev yaptığı kulübü ayağa kaldıran ve Avrupa vitrinine sokan adam ise hala koltuğunda oturan Jean Michel Aulas. 1983’de ikinci lige düşmüş kulübe 1987 yılında başkan olan Aulas, “4 yıl sonra Avrupa Kupaları’na katılacağız” dediğinde Fransa’da çok insan ona gülmüş ama 1991’de bunu başaran Aulas son gülen olmuştu. 1999’da aldıkları bir golcü ve ardından gelen bir 10 numara ise Fransız futbolunda Lyon ambargolu yıllara imza attılar. Sonny Anderson ve frikiklerin efendisi Juninho, 4 Mayıs 2002’de Stade de Gerland’da Lens’i 3-1 devirip O.Lyon’a ilk şampiyonluğu kazandırdılar. Yarım asır sonra gelen ilk şampiyonluğun ardından Fransad’da diğer takım taraftarları için azap dolu yıllar başladı. Yedi yıl arka arkaya şampiyon olan, başarının parayı, paranın da yeni transferlerle başarıyı getirdiği Aulas başkanlığındaki kulüp, Avrupa’nın devlerine parlatıp sattığı isimlerle de Fransa’nı Porto’su oldu. Essien, Govou, Cris, Essien, Abidal, Mahamadou Diarra ve Karim Benzema isimleri O.Lyon’un ihracatını sanırım anlatmaya yeter… Paul Le Guen, Raymond Domenech ve Gerrard Houllier, O.Lyon’da iz bırakan teknik adamlar olarak tarihe geçtiler. Juninho ve genç Karim Benzema’nın ayrıldığı 2008-2009 sezonunda üçüncü olan ve yedi yıllık şampiyonluk serisinin ardından bugüne kadar zirveyi hep rakiplerine kaptıran O. Lyon, Lisandro Lopez, Gourcuff ve Gomis gibi kalburüstü yeteneklerin varlığına rağmen bir daha gülemedi.
60 BİN KAPASİTELİ HİBRİT ÇİMLİ STADYUM
Başkan Aulas’ın 2008’de müjdesini verdiği ve 4 yıl sonra ilk kazmanın vurulduğu yeni stadyumun zemini evet aynı Vodafone Arena gibi hibrit! Geçen yıl 9 Haziran’da yeni evi Parc Olympique Lyonnais’de ilk maçına çıkan Alexandre Lacazette ve arkadaşlarının arkasında 60 bin taraftarlık bir güç var. Euro 2016’da da sahne alan ve 415 milyon Euro’luk maliyetiyle Fransa’nın en modern stadyumlarından biri haline gelen ve 8 Haziran’da ilk büyük konserinde Coldplay’e ev sahipliği yapacak olan Parc O.Lyon’da Perşembe akşamı 10 bini aşkın Beşiktaş taraftarı olacak ama Fransızların iki taraftar grubundan da bahsetmeden olmaz...
TRİBÜNDEKİ “KÖTÜ ÇOCUKLAR”

Bad Gones  (Kötü Çocuklar) 1987’da Başkan Jean Michel Aulas kulübün başına geçtiğinde kurulan ve bugün PSG ve Olmypique Marsilya taraftar gruplarıyla beraber ülkenin en etkili ve sert Ultras oluşumlarından biri. Kuzey Kale arkasını kontrol eden Bad Gones grubunun karşı tribününde ise Cosa Nostra Lyon yer alıyor. İki Ultras grubunun da son 15 yılda Avrupa Kupaları’nda Lyon şehrine deplasmana gelen Avrupa kulüplerine pek iyi evsahipliği yapmadığının altını çizmem lazım. Kimsenin burnunun kanamadığı ama Beşiktaş’ın yarı final için ilk maçta Parc Olympique Lyonnais’den gereken skoru alıp, Vodafona Arena’da bu iş bitirmesi hepimizin ortak dileği… 

2 Nisan 2017

Video Hakem



Direkten dönen top, verilmeyen haklı, verilen haksız penaltı, çıkan-çıkmayan sarı-kırmızı kartlar, canı istemeyince çizgiyi geçmek bilmeyen meşin yuvarlak, bazen pirinç bazen patates tarlasına dönen zeminler, yağmur, kar, çamur, aşırı sıcak, donduran soğuk.. Futbol hiçbir zaman adaletli bir oyun olmadı, düşük skorla biten bir spor her zaman sürprize açıktır, hatasıyla doğrusuyla da futbolu güzel yapan bu ve basit kurallarıdır. Peki teknoloji futbolu daha adaletli bir oyun yapabilir mi? Hakem hataları sıfıra indirebilir mi? Acaba bu kadar mükemmelik bu oyunun doğasını bozar mı? Bütün bunları önümüzdeki sezonlara yaşayarak öğreneceğiz. Gol çizgisi teknolojisiyle top kale çizgisini geçti mi tartışmaları artık tarihe karıştı ama bunun dünyanın tüm liglerinde uygulanması için de çok bekleyeceğiz. Bizim ligimizde de gelecek sezondan itibaren gol çizgisi teknolojisi uygulamasına geçileceği sözü ortadayken şimdi Video Yardımcı Hakem’i konuşuyoruz. Fransa-İspanya maçında iki gol kararında etkili olan Video Hakemi gün gelecek sahadaki hakemden çok daha fazla yetkiyle mi donatılacak? Oyuncular ve teknik adamlar tartışmalı her pozisyon için video hakeme başvurulmasını isteyebilecek mi?
FIFA’nın uygulaması aslında basit. Gol kararı verilen pozisyonlarda ofsayt var ise video hakemin tekrarını izlediği görüntülerden çıkacak kararı beklenecek. Penaltı pozisyonları için de video hakemler devrede olacak. Son iki şık ise, kırmızı kart ve hakemlerin sarı ya da kırmızı kartı doğru futbolcuya verip vermemekte şüpheye düştüğü pozisyonlar. Maçın hakemi, video hakemine başvuracağı gibi, video hakem de sahadaki hakemi uyarıp, kararını değiştirebilecek. İkili arasındaki karar mekanizmasına futbolcu ve teknik adamların müdahil olabilme ihtimali yok. Orta hakem, video hakemle anlaşmazlığa düştüğünde saha kenarına gelip monitörden pozisyonu değerlendirip son kararını verecek. Teniste şahin gözü ve basketbolda tekrar görüntülerle artan oyun kalitesi ve adaleti bakalım video hakemle ile futbola ne katacak? “Video hakemin gözüne gözlük” tezahüratlarıyla mı tanışacağız yoksa artık spor programlarında eski hakemlere “Penaltı/penaltı değil” polemiklerinde söz mü kalmayacak? Almanya gelecek sezon video hakem uygulamasına geçiyor, bu sezon hakem hatalarıyla kaynayan İspanya Ligi ise hedefini Ağustos 2018 olarak belirledi. Bizde ise yeni sezon için hummalı bir çalışma var. Video hakem uygulaması için ortak kanı 2018 Dünya Kupası’ndan alnının akıyla çıkması halinde artık futbolun değişmez bir parçası haline geleceği…


Video hakem geçmişte olsa futbol tarihinde neler değişirdi? İtalyan Corriere della Sera gazetesinin yayınladığı listeye bir göz atalım.
1-    Geçen sezon Milano’da San Siro’da Şampiyonlar Ligi finalinde Sergio Ramos’un Atletico Madrid’e attığı gol ofsayttı, video hakem bu golü iptal ederdi.
2-    Mayıs 2014’te Camp Nou’da 1-1 berabere biten ligin son hafta maçının ardından şampiyonluğunu ilan eden Atletico Madrid’e Messi’nin attığı gole ofsayt bayrağı kalkmıştı. Video hakem olsa, şampiyon Barcelona idi.
3-    1998’te Amsterdam’da oynanan Şampiyonlar Ligi finalinde Real Madrid’e kupayı getiren ve Juventus’u yıkan golü atan Mijatovic ofsayt pozisyonundaydı.
4-    2010 Dünya Kupası play-off’unda Paris’te İsveçli hakem Hansson, Henry’nin İrlanda’ya attığı golde eli görmemiş, Güney Afrika’daki finallere Fransa gitmişti. Aynı stadyumda video hakem hafta içinde Griezmann’ın golünü ofsayt gerekçesiyle iptal etti.
5-    1986’da Meksika’da Maradona’nın İngiltere’ye eliyle attığı golde video hakem olsa kararı vermesi sadece 30 saniyesini alacaktı.
6-    2002 Dünya Kupası’nda Ekvadorlu hakem Byron Moreno, İtalya’yı yakmış, Güney Kore çeyrek finalde İspanya’nın rakibi olmuştu. Mısırlı hakem Gamal Al-Ghandour, İspanyolların iki nizami golünü iptal etmişti.
7-    94 Dünya Kupası’nda İtalya-İspanya maçında İtalyanlar 2-1 öndeyken 90+ dakikalarda İtalyan Tassotti ceza sahası içinde Luis Enrique’ye acımasız bir dirsek atmış, İspanyol oyuncu kanlar içinde kalmıştı. Penaltı skoru 2-2 yapacak ve uzatmalarda İtalyanlar 10 kişi oynayacaktı.

8-    2008-2009 sezonunda Londra’da Chelsea-Barcelona Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Norveçli hakem Ovrebo, futbol otoritelerine göre İngilizlerin 4 penaltısını görmezden geldi. Barcelona finale çıktı. Peki, video hakem olsaydı…. 

Napoli Higuain'i Beklerken





26 Mart 2017

Sözlerimi Geri Alamam


Futbol dünyası “Ağzından çıkan lafa dikkat et, gün gelir hatırlatırlar” hikayeleriyle doludur. Bursaspor’da parlayan ve Fenerbahçe’den Real Madrid’e uzanan bir kariyere sahip olan Baliç’i bir cümle uzun süre peşini bırakmamıştı. Profesyonel futbol bu, bir sezon sonrasında nerede olacağını bilemezsin. Baliç de Galatasaray formasını giydiğinde o meşhur cümleyi hatırlattılar, bizzat bir röportajda sorduğumu hatırlarım: “Baliç, Kefen giyerim, Galatasaray forması giymem” dedin mi? Bosnalı büyük yetenekti, sonraları daha da geliştirdi Türkçe’sini ama bana o gün “Ben kefen kelimesini bilecek kadar Türkçe konuşamıyordum ki o zamanlar ağabey, söylemedim öyle” demişti. Ne diyorsa odur sonuçta… Baliç bu konuda yalnız değil. İspanyollar hatırlattı, onların yakın tarihinde kısa bir tura çıkalım:

GÜİZA: “ÖLÜRÜM DE CADİZ’DE OYNAMAM”
Yolu Fenerbahçe’den geçen ama burada mutlak golü kaçırdıktan sonra kafasını kale direğine yaslamış “Küçük Emrah” bakışıyla hatırlanan Daniel Güiza futbola Xerez takımında başlamıştı. Bir gün “Ölürüm de Cadiz forması giymem” dedi. Cadiz, yetiştiği Xerez kulübünün ezeli rakibiydi. Gün geldi Güiza, 35 yaşında Cadiz’e imza attı. O sözünü unutmayan yeni takımının taraftarı da transfer haberini duyunca sokağa döküldü, Güizz ölüm tehditleri aldı, özür diledi, neyse ki sular duruldu sonra…
INİESTA: REAL MADRİDLİYİM
Iniesta’nın Barcelona tarihindeki önemini anlatmaya gerek var mı? İspanya’nın bir ucundan ailesinin Katalan kulübünün alt yapısı La Masia’ya emanet ettiği Iniesta, 12 yaşındayken kendisine uzatılan mikrofona “Real Madrid’liyim” demişti. Kimse çocuk yaşta ona bunun hesabını sormadı elbette gün geldi o görüntüler tekrar yayınlandı, Iniesta yine sakindi: “Ne var yani, çocukken Real Madridliydim, herkes olabilir” dediğinde Barselona şehrinde kimse sesini çıkartamadı.
MOURİNHO: AVRUPA LİGİ İLE İLGİLENMİYORUM
Jose Mourinho’nun Manchester United’da fikayasının bozulduğu kesin. Rafael Benitez’in Fenerbahçe’nin yarı finalde elendiği Benfica’yı devirip Chelsea ile kazandığı Avrupa Ligi Kupası’na burun kıvıran ve 3.5 yıl önce “Avrupa Ligi beni ilgilendirmiyor. Bizim seviyemizin aşağısında” diyen Portekizli teknik adam, şimdi 180 derece dönüşüyle “Dün, dündür” dedirtti. Manchester United, Beşiktaş ile birlikte Avrupa Ligi’nde son sekize kalan takımlardan biri ve teknik direktörü Mourinho artık “Premier Lig’de dördüncü olacağıma, Avrupa Ligi’ni kazanmayı yeğlerim” diyor.
RAFA MARQUEZ: REAL MADRİD’DE OYNARIM
Rafael Marquez, klas bir stoperdi. Barcelona bugün Pique gibi dünyanın en iyi iki stoperinden birine sahip ama taraftara sorsanız futbolu bırakan tekmeye kafa uzatan kaptanları Carles Puyol ve Rafa Marquez başka adamlardı. Meksikalı savunmacı, 7 sezon Barcelona forması giydi ama arşivden çıkan bir röportaja kendisi de güldü. Barcelona’ya gelmeden ik yıl önce kendisiyle röportaj yapan İspanyol muhabir, Marquez’in eline Real Madrid formasını tutuşturmuş, deklanşöre basmıştı, manşet de hazırdı: Real Madrid’de oynamaya hazır.” Transfer olmadı elbette, hem zaten kim Real Madrid formasını giymek istemezdi ki…
ZİDANE: BARCELONA’DA OYNAMAK KEYİF VERİR
İspanyolların efsane futbol dergisi Don Balon yayın hayatına son verdi ama derginin arşivi elbette ki futbol tarihi için bir hazine değerinde. 1998 Dünya Kupası’nda Taffarel’i iki kafa golüyle avlayan ve o dönemde Juventus forması giyen Zidane’ı Aralık 1998’de kapağına taşıyan Don Balon manşeti de oyuncunun sözünden vermişti: “Zidane bize özel bir itiraf yaptı: “Barcelona’da oynamaktan dolayı büyük keyif alırım.” Zİdane haklıydı, Barcelona’da Figo gibi büyük bir yetenek vardı, herkes onunla oynamaya can atardı ama olmadı, ikili Barcelona yerine Real Madrid forması altında buluştular…
SİMEONE: SADECE REAL MADRİD’E GİDERİM

Jorge Valdano, Real Madrid tarihinde futbolcu ve teknik adam olarak çok önemli bir yere sahip. Kulübün sportif direktörlüğünü de yapan bugünler de naklen yayınlarda yorumcu olan Arjantinli efsane, 90’ların ortasında bir vatandaşına Real Madrid’e getirmek üzereydi. İspanyol medyası hemen oyununun peşine düşüp röportajı patlattı, manşette; “Gidersem bu sadece Real Madrid için olacak” dedi Arjantinli genç ve dediğiyle kaldı. Diego Simeone, Real Madrid değil ezeli rakibi Atletico Madrid’in sembol oyuncularından biri oldu, gün geldi teknik adam olarak takımın tarihini yeniden yazmaya başladı ve 6 yıldır da yazmaya devam ediyor… 

19 Mart 2017

Leonardo Jardim


Beşiktaş’ın 10 kişiyle Vodafone Arena’nın çimlerine serdiği Olympiakos, 21 yıl sonra ilk kez 3 mağlubiyet aldı diye ilk maçtan önce teknik direktörünün görevine son vermişti. Acele etmişler demeyin çünkü aynı kulüp dört yıl önce ligde 10 puan farkla lider olan teknik direktörüne “Valizlerini topla” demişti. Olympiakos, İstanbul’da Beşiktaş’a teslim olmadan 24 saat önce o adam Monaco’nun başında son 10 yılın en başarılı teknik direktörü Pep Guardiola yönetiminindeki Manchester City’yi Şampiyonlar Ligi dışına itti. Yine Portekizli yine futbolculuk kariyeri olmayan biri var karşımızda. Leonardo Jardim, 15 yıl önce Portekiz’in Madeira Adası’nda ismini kimslerin bilmediğii Camacha’da yardımcı hoca olarak başladığı kariyerinde basamakları üçer beşer değil birer birer çıktı. 2009’da Beira-Mar’ı Portekiz Süper Ligi’ne çıkarttığında ülkede artık herkes tanıyordu onu. Teknik adamlar kıyma makinesi Olympiakos ile olan altı aylık hikayesinin ardından Sporting Lizbon’da gençlerle takımı zirve yarışına sokunca ülke dışından da taliplileri çıkmaya başladı. Monaco’ya gelen Rus sermayesinin, PSG gibi bir dev karşısında ezileceğine inananlar çoktu ama Jardim, Fransa’da bütün futbol ezberlerini bozan adam oldu. 2003-2004 sezonunda vatandaşı Mourinho’nun çalıştırdığı Porto’ya Şampiyonlar Ligi finalinde kaybeden ve 13 yıl tek bir kupa bile kazanamayan Monaco bu sezon şampiyonluğa koşarken, Avrupa’nın en çok gol atan takımı da olmayı başardı. Kulübün Rus patronu Dmitri Rybolovlev, Ranieri döneminde akıttığı milyonları Leonardo Jardim döneminde kısmış olmasına rağmen 42 yaşındaki Portekizli teknik adamın cımbızla seçilmiş gibi duran prensleri, Monaco’yu zirveye taşıdı. 18 yaşındaki “Yeni Thierry Henry” denilen Kylian Mbappe, Caen’den sadece 4 milyon Euro’ya alınan, orta sahanın canavarı 21 yaşındaki Thomas Lemar’a menajer Jorge Mendes’in Benfica’dan 16 milyon Euro’ya getirdiği 22 taşındaki Bernard Silva’yı da ekleyelim. Sağ bekten ortaya saha devşirme 23 yaşındaki Brezilyalı Fabinho, solda harikalar yaratan 22 yaşındaki Benjamin Mendy ve yine 22 yaşındaki Timoue Bakayoko’yu aynı kadroda buluşturan futbol aklının, kendisini 10 puan öndeyken kovan Olympiakos kulübüne bir selamı olmalı elbette. Leonard Jardim adını ilerleyen yıllarda çok daha fazla duyacağız, bugüne kadar Mourinho gibi kendine “Special One” (Özel biri) demediğini bu Pazar not düşelim… 

Yerli mi Yabancı mı?


Lig şampiyonluğu için yerli teknik adam mı, yoksa kulübe yeni bir vizyon kazandıracağı söylenen yabancı teknik adamlar mı? Bu soruyu Avrupa’da soran ve cevap arayan tek ülke biz değiliz. Türk futbolunda yabancı bir teknik adamın (Zico/Fenerbahçe) şampiyonluk yaşadığı sezondan bu yana 10 koca yıl geçti. Bu sezon da 18 takımın sadece 5’inde yabancı teknik direktör yapıyor ve bunlardan ikisi şampiyonluk yarışına ilkbaharı görmeden havlu atan Fenerbahçe ve Galatasaray. Soruyu yüksek sesle seslendiren Fransızları sona bırakayım. İngiltere’de 20 kulübün 15’inde yabancı hoca var. İspanyollarda 7 yabancı teknik adam görev yapıyor. Alman kulüplerinden altısı kendini yabancı teknik direkrtörlere teslim etmiş. Bu konuda her zaman tutucu olan İtalyanlar 4 ile yetinirken Fransızlarda 6 yabancı teknik adam var ve bunlardan 3’ü, Portekizli Jose Mourinho modasının rüzgarına kapılıp ufaktan marka olmayı başarmış isimler. Fransızların sorusuna gelelim şimdi: 2013’te İtalyan Carlo Ancelotti’nin şampiyonluğundan önce mutlu sona ulaşan son yabancı teknik adam yine Paris Saint Germain ile, 23 yıl önce Artur Jorge ise gerçekten Fransız futbolunun yabancı teknik adamlara ihtiyacı var mı? İlk maçı 4-0 kazanıp, Barcelona karşısında futbol tarihinin en büyük geri dönüşüne seyirci kalan Paris Saint Germain’in İspanyol teknik direktörü Unai Emery’in basiretsizliği mi bu sorunun cevabı yoksa Manchester City gibi bir devi kupa dışına iten Monaco’nun hocası Leonardo Jardim’in şovu mu?  Fransızların hep bardağın dolu tarafına baktıklarını düşünürsek… 

17 Mart 2017

Xabi Alonso


Miguel Angel Periko Alonso Oyarbide ismi günümüzde futbolseverlere bir şey ifade etmeyebilir. Ancak 40 yaşın üzerindeki İspanyollar, Real Sociedad ve Barcelona formasıyla iki yüzden fazla maça çıkan bu orta saha oyuncusunun yeteneğinden bahsedebilir. Ama Mikel özellikle de Xabi Alonso deyince bugün 10 yaşındaki çocuğun bile hakkında kuracak çok cümlesi vardır.
Periko Alonso'nun iki oğlundan Xabi, yetiştiği Real Sociedad'da zirve yapıp Liverpool'a gitti. 2005'te İstanbul'daki unutulmaz Şampiyonlar Ligi finalinin kahramanlarından biriydi. 2014'te Lizbon'da bir Şampiyonlar Ligi Kupası daha. Kazanılan maçların ardından stadyumu terk etmeden tribünde bir koltuğa oturup ayaklarını uzatıp çektirdiği hatıra fotoğrafları hiç unutulmayacak. Real Madrid'i tüm ısrarlara rağmen bırakıp Bayern Münih'e gitmek de kendisine bir meydan okumaydı.
36 yaşında, zirvede bırakmaya karar verdi. Kramponları elinde bir siyah-beyaz fotoğraf karesinin altına "Yaşadım sevdim. Elveda güzel oyun" yazdı. Son 20 yılın özlenecekler adamlar 11'inin orta sahasına yazdım ben de adını.

Floransa ve Terim


İtalya'da Fiorentina'nın müzesinde Juventus, Milan ve Inter'inki kadar kupa yok ama ülkenin belki de en güzel şehri Floransa'nın takımı, Çizme'nin futbol tarihinde her zaman bir kült olmayı başardı.
Son şampiyonluklarını 1968-69 sezonunda kazandılar, 1982 yılından beri ikinci de olamadılar. Kazandıkları son kupa ise İtalya Kupası, onun üzerinden de 16 yıl geçti.
O kupayı Mancini kazandı diye yazar kariyer istatistiklerinde ama takımı bahar ayına kadar tur atlatıp yarı finale getiren isim Fatih Terim'dir. Floransa halkı 'Grande Terim'i (Büyük Terim) hiç unutmadı. Şimdi 90. yıl kutlamaları var Floransa'da. Mor Menekşeler, İmparator'u bugün oynanacak Cagliari maçına davet ettiler. Bu hafta sonunda Fiorentina'nın 1990-2001 yıllarına damga vurmuş isimleri ağırlıyorlar.
Terim ile birlikte geçen yıl Leicester'e o mucize şampiyonluğu kazandıran Claudio Ranieri de olacak stadyumda. Fiorentina'nın son 30 yılına baktığınızda onlarca İtalyan teknik adam görürsünüz.
İsveçli Sven Göran Eriksson, Brezilyalı Lazaroni, Fatih Terim, Sırp Mihajlovic ve bu sezon takımı çalıştıran Portekizli Paulo Sousa ise bu uzun dönemde görev yapmış teknik adamlar.
Fatih Terim, Fiorentina'ya büyük futbol oynatarak taraftarın kalbini kazanmıştı.
Bugün 90. yıl kutlamalarında özellikle efsane kale arkası Terim'i tribüne çağıracak. İnsanın aklına şu soru geliyor elbette: Fiorentina, kendisini 17 yıl önce çalıştırmış Türk teknik direktörü unutmuyor, 2 bin kilometre uzaktan davetiye yolluyor. Galatasaray kendisine 20 şampiyonluğun 6'sını kazandıran efsane hocası Terim'i iki yıl önce 4. yıldızın takıldığı şampiyonluk törenine davet bile etmiyor. Vefa'nın İstanbul'da bir semt adı olduğu, Floransa'da böyle bir semtin olmadığı da doğrudur...

5 Mart 2017

Ben Yoruldum Hayat
Gelme Üstüme




Paris Saint Germain karşısında yaşadıkları hezimet gözlerinin önünden gitmiyordu. Aslında sezon başında almıştı ayrılık kararını ama artık açıklama vaktiydi. Üstelik işler tam da yolunu girmişken. Şampiyonluk artık çok zor denilen günlerde Real Madrid, erteleme maçında Valencia’ya kaybetmiş, onun takımı Atletico Madrid’i deplasmanda devirmişti. Doğduğu şehrin, alt yapısında yetiştiği kulübü farklı mağlup ettikleri bir maçın ardından “Gidiyorum” demek tesadüf müydü? O ne Cruyff gibi Katalanlaşmış bir Hollandalı ne de Barcelona alt yapısından çıkmış Guardiola idi. Austrias bölgesinde Gijon’da doğmuş üstelik bir zamanlar El Clasico’larda Real Madrid formasıyla Barcelonalı futbolcuların üzerine yürüyen Luis Enrique idi. Barcelona ona B takımını teslim ettiğinde bir geleneğin parçası olduğun söylediler. Futbolu bıraktığı kulübün taraftarı için o artık “Bizim Luis Enrique” idi. Guardiola da futbolculuk günlerinde kulüpte kalbini kırdıklarında soluğu İtalya’da almıştı. Luis Enrique de baktı kendine sıra gelmeyecek Roma’ya evet dedi. Gereksiz cesurdu. Bugün belki evet ama altı yıl önce Totti’yi kulübeye mahkum etmek Roma hukukuna (!) bile aykırıydı o şehirde. Ertesi yıl memleket dönüp Celta Vigo’da yeniden doğduğunda, Real Madrid’i şampiyonluktan eden galibiyeti almış, Barcelona için doğru zamanda doğru insan olmayı başarmıştı. Onu öneren eski arkadaşı Andoni Zubizarreta artık Barcelona’da değil ve O.Marsilya için çalışıyor. Sonun başlangıcı da onun gidişiydi zaten. “Mezarlıkta yatan en zengin adam olmak istemiyorum” diyordu Luis Enrique. Arda Turan transferi için yönetimin karşısına tek başına dikilen, bin günde 8 kupa kazanan ama üç yılda 10 yaş yaşlanan Luis Enrique, Katalan medyasının büyük baskısı karşısında pes etmeyi tercih etti. Önünde kazanabileceği bir şampiyonluk, oynayacağı bir Kral Kupası finali varken. “Gelecek sezon yokum” diyen Guardiola gibi o da kulübün önünü açtı. Pep Guardiola, Barça’daki 4 yılın ardından New York’ta bir yıl kendini dinlemiş ve futboldan uzak kalmıştı. Luis Enrique de kendini nadasa çekip iç hesaplaşmasını yapacak mı, zaman gösterecek. Şimdi Barcelona’nın yeni hocası için fallar açılıyor. En büyük hayali Barcelona’yı çalıştırmak olan ve bu yüzden Avrupa’da ilk teknik adamlık tecrübesini İspanya’da yaşamak isteyen Jorge Sampaoli, belki de Barcelona için doğru zamanda doğru insandır… 

GUARDIOLA'NIN BARÇA'DAKİ DÖRT YILI
Dünyanın en büyük kulüplerinde çalışmanın kariyere yazdırdığı kupalar, banka hesaplarına getirdikleri kadar insan hayatından da götürdükleri de var. Luis Enrique bu fiziksel çöküşü yaşayan ilk teknik adam değil. 37 yaşında, alt yapıda takım çalıştırmaktan başka bir tecrübesi olmayan Pep Guardiola’nın Barcelona’nın başına geçip, dört yıl sonra ayrıldığında yüzünde oluşan çizgiler, kazandığı onca kupadan daha fazlaydı. Süper starlarla dolu bir soyunma odasını yönetmek, sürekli kazanma baskısı altında olmak, her dakikanı her kelimeni takip eden bir medyanın gölgesinde yaşamak. Bayern Münih yılları ve bu sezon Manchester City’deki Pep Guardiola ile 10 yıl önceki adam arasında dağlar kadar fark var. Değişen sadece futbol değil, insanlar da. Daha öfkeli, daha kibirli, daha az uzlaşmacı ve daha az tolerans sahibi yapıyor insanı baskı altında geçen yıllar. 



MOURINHO'NUN REAL MADRİD'DE ÜÇ YILI 
Yılların acımazsızca davrandığı bir diğer isim de Jose Mourinho. Porto’dan Chelsea’ye geldiğinde “Özel biri” diye kendini tanıtan adamdan mütevazi olmasını kimse beklemiyordu elbette. Inter ile üç kupa kazanıp geldiği Real Madrid’de Guti ve Raul gibi iki ikon ismin ipini çeken Mourinho üç yıl kaldığı Real Madrid’de, Guardiola ve Luis Enrique gibi çöktü. Sergio Ramos ve Casillas’ı karşısına almanın bedeli sadece koltuğunu kaybettirmedi, saçları beyazlayan Portekizli, Madrid medyasının keskin kılıçları karşısında gün geldi kendini kaybetti. Muteber bir adam kabul edildiği Londra’ya dönüşü de orada kazandığı şampiyonluğun ardından bir sezon sonra oyuncuları tarafından dışlanmış olması ve koltuğunu kaybetmesi de yüzündeki çizgilerin romanı... Bir şarkının nakaratı Luis Enrique’nin, Pep Guardiola’nın ve Jose Mourinho’nun ortak hikayesi: Ben yoruldum hayat / Gelme üstüme… 

27 Şubat 2017

Sergio Asenjo


11 yıl önce İspanya 17 yaş altı milli takımının kalesini koruduğu günlerde ona “İşte yeni Casillas” diyorlardı. Milli takım hocaları gençliğinde hiç vazgeçmediler ondan. Sergio Asenjo, 19, 20, 21 yaş kategorilerinde tecrübe kazandığında Valladolid’den Atletico Madrid’e gitme zamanı gelmişti. İlk diz sakatlığını Madrid’e gelmeden yaşamıştı, bu sakatlıkların onun kariyerini çizecekti ama elbette ki Asenjo’nun haberi yok. Bir kaleci yeni takımında iyi başlamalı ki tribünün gözünde kredisi olsun. Asenjo’nun talihsiz adamdı. Atletico savunması onu da yaktı ve kaleyi genç David de Gea’ya kaptırdı. 2010’da sağ diz bağları koptu. Zorlu tedavinin ardından sahalara döndüğünde sırtında Malaga forması vardı. Bir yıl geçmişti ki aradan sağ dizi onu yine gözyaşları içinde bıraktı. Yılmadı, geri döndü çok çalıştı ve Villarreal kalesini teslim aldı. O kabus günler geride kaldı derken 2015 yılında yine sağ diz onu yarı yolda bıraktı. Asenjo 3 kez sakatlandığı sağ dizine inat bu sezon La Liga’nın en iyi kalecisi olmayı başardı. Takımı, ligin en gol yiyen kalecisiydi. Real Madrid maçında sol dizinden gelen ses ona o kabus günleri hatırlattı. Bağların kopan sesi kulaklarında yankılandı. Doktor, sezonu kapattığını ve 6 ay futboldan uzak kalacağını söyledi. Sergio Asenjo, 28 yaşında. Geçmişi bizi pes etmeyeceğini söylüyor. Zaten yenildiğinde değil vazgeçtiğinde kaybedersin. Asenjo futbolseverlere vazgeçmediğini çok zaman önce öğretti.

Hayalleri Gerçeklere Kırdıranlar


Eğer adınız Alex Ferguson (24 yıl) ya da Guy Roux (44 yıl) değilse ve mesleğiniz teknik direktörlük ise göreve geldiğiniz takımda işler yolunda gitmeyince, ilk kapının önüne konulan olursunuz. 25 futbolcuyu gönderemeyen başkanlar, teknik adamların biletini keser.
Oyunun kaderini çizen bu adamlar artık kendi kaderlerini kendileri çiziyorlar ve bir kulüpte başarılı olmak onları kesmiyor. Başka coğrafyalarda, başka futbol iklimlerinde kendilerini kanıtlamak için ülke değiştiriyorlar. Guardiola'dan, Ancelotti'ye, Mourinho'dan Antonio Conte'ye bütün kalburüstü teknik adamların kariyer yönetimlerindeki ortak nokta: "Seni başarılı hatırlamaları için önce başarılı ol ve git."
Kloop'un Liverpool'a gidip yapmaya çalıştığı, Diego Simeone'nin yapmaya hazırlandığı, Zinedine Zidane'ın bir gün mutlaka İtalya Ligi'ne teknik adam olarak döneceği gibi... Otto Bariç ile başlayan Advocaat ile devam eden Aziz Yıldırım ve teknik adamları listesini tam kadro buraya yazıp gözlerinizi bozmak istemem. Atletico Madrid'de 17 yılda 39 teknik adam değiştiren, 141 futbolcu transfer eden Jesus Gil'in başaramadığı her şeyi oğlu Miguel Angel Gil başardı İspanya'da.
Yaptığı çok basitti. Doğru teknik adamı buldu. Diego Simeone'ye yıldız transferler hediye etmediler mi, ettiler ama Arjantinli teknik adam geride kalan altı yılda her seferinde bir "takım" yapmayı başardı.
Olympiakos'ta Socratis Kokkalis 17 yılda 20 teknik direktörle çalıştı. Yunanistan'dan zaten başka şampiyon çıkmazken Kokkalis, kaşını gözünü bir zaman sonra beğenmediği teknik adamları kapının önüne koydu. Guus Hiddink'in Türk Milli Takımı'nın başındayken bizlere kurduğu didaktik cümlelerin benzerini şimdi Fenerbahçe'de Advocaat kuruyor. Hollandalılara özgü, o kimi zaman sinir bozucu olan gerçekçilikle, hayalperest olmakla suçlanıyor Türkiye'de futbolsever. Ayaklarımız yere bassın isteniyor. Oysaki taraftar dediğin sürekli hayal kurar. Her maçı kafasında oynar. Biz, iki Hollandalı teknik adam Hiddink ve Advocaat'tan Milli Takım ve Fenerbahçe için "Hasta olmuşsunuz" teşhisini duyduk. Oysa ki biz bu teknik adamlara milyonlarca euro'yu hastalığın teşhisi kadar tedavisi için de ödüyorduk, ödüyoruz. Başarılı teknik adam, taraftarın hayalini gerçek kılandır. Hayalleri, gerçeklere kırdıran, paramparça eden değil...

Gai Assulin Yıldız Olacaktı

Barcelona altyapısında 10 yıl önce Messi'nin ardından hücum hattında iki yıldız adayı çıkmıştı 89-90'lılardan. 17 yaşında fırtınalar estirecek kadar iyiydiler ama kariyer basamaklarında fırtınalara yenik düştüler. Bojan Krkic, Roma, Milan, Ajax formalarını giydi ama Barça için oynamayanlar listesinde kaldı. Giovanni Dos Santos'un yolu Galatasaray'a düştü. İspanya'dan 26 yaşında neden ABD'ye gittiğini kimse anlamadı. 1991'li Thiago Alcantara ise Guardiola'nın prenslerinden biriydi. Hocasıyla 22 yaşında Bayern Münih'e gittiğinde Almanlar onun için 25 milyon euro ödedi. Thiago'nun Barcelona altyapısında en yakın arkadaşı Gai Assulin için işler o kadar yolunda gitmedi. Katalan kulübünün altyapısı La Masia'da 16 yaşında üzerine titrenen Assulin büyük forvet olacaktı. Olmadı. Assulin bu sezon İspanya 3. Ligi'nde Sabadell forması giyiyor. Ligin lideri ise bir zamanlar formasını giydiği Barcelona B takımı...