
Yazılacak yazılar vardı. Okul yıllarındaki gibi yaptım her nedense. Sabah 4'e saati kurup fransız edebiyatı, felsefe çalışırdık, kopya hazırlardık gün ağırırken. Babam olsaydı beraber giderdik cenazeye. Hrant'ı uğurlamaya. 3 gündür diz ben menisküsüm galiba diye bağırıyor. Saat 9'da Kadıköy iskeleye zor attım kendimi. Her zamankinden farklı bir kalabalık 9:15 vapuruna. Biz Hrant'ı uğurlamaya gidiyoruz kalabalığı bu. Kurtarılmış bir ilçe burası. Kadıköy'ü bu yüzden seviyorum işte. Sosyal demokratlar çok sigara içer, vapurun açık kısmı hıncahıç dolu. Çay söylüyorum, 2 sigara içiyorum. Yaşlı bir amca ayakta, gazete okuyor. Buyrun sıkışalım diyorum. Sabah sabah vuruyor kalbimden: "Bugünlerde ayakta kalmak lazım oğlum." Dizimin ağrısını unutuyorum bir anda. Beşiktaş'tan tarihçi abiyi arıyorum, kafa kağıdı ofiste kalmış. Neme lazım! Divan Oteli önünde iniyoruz taksiden. Tuğrul Eryılmaz oturmuş bir banka, yakmış bir sigara soluklanıyor. 3 adım önümde Cüneyt Özdemir yürüyor. Konseptçinin ortağı. Sağır Oda'nın yapımcısı Cüneyt. İnsanda biraz yüz olur bu cenazeye gitmeye!. Kurtlar Vadisi'nin konsept danışmanı yok ortalıkta, fotoğraf vermezler ortalık yerde kendileri. Bayramın 3. günü babamın mezarından çıkmışım, Feriköy-Kurtuluş yürümüş, Hrant Dink'in katledildiği yerde durmuşum. Gözlüklerin vitrinde olduğu dükkanın tam önünde. Bu kez oraya ulaşamıyoruz. Rumeli'nin köşesindeki Yapı Kredi'nin önündeki elektrik direğine yaslanıyorum; dizimin ağrısı hafifliyor biraz. Duduk nasıl bir çalgıdır kardeşim, otur ağla. Sarı gelin çalıyor Türkçe, Ermenice. Hrant Dink'in vasiyeti gereği slogan atmayın demişler ama buna da pek inanasım gelmiyor. Kalabalık artıyor, yükselen sesler çok uzaklardan gelmeye başlıyor. Şişli Camii'ne kadar uzuyor kortej. İşin siyaseti, sosyolojisi, tarihi umurumda değil. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Babasızlık nedir biliyorum. Babasız kalanları düşünüyorum sadece. Taksim'e doğru yavaş adımlarla yürüyoruz. Tarihçi abiyle birlikte alkışa katılıyoruz sadece. Havada helikopterler uçuyor, yüksek binaların tepesinde özel tim nöbet tutuyor. Sadece Hrant da mı? Herkes de bir güvercin tedirginliği. Herkes biraz ürkek, herkes çokça öfkeli. Dizime küfrediyorum. Slogan atanlara tepki verenlerin Alin Taşçıyan ve Gülay Göktürk olması ne garip. Özgürlükten mi bahsedecekler yarın köşelerinde. Yok biri zaten sinemaya yazıyor. Rutkay Aziz, Tarık Akan, en hüzünlü gülen Sumru Yavrucuk (niye kürk giymişşe bu havada), Aslı Erdoğan geçiyor. Ne zaman bir aydın ölse bu ülkede; biz peşi sıra yürüyoruz. Vuruyorlar, biz yürüyoruz. Yarın da Uğur Mumcu'nun ölüm yıldönümü diyor tarihçi abi. Taksim'e bir kala yine geldiğimiz noktada Divan Oteli'nin önünde sıyırıyoruz kendimizi kalabalıktan, hafif mahçup, yarıda bırakmanın tedirginliğiyle. Pangaltı-Taksim hüznünde bir apartmanın 3. katına asılmış pankartı düşünüyorum: Elektrik mühendisleri odası asmış. "Türkiye karanlıkta kalmasın. Elektrik özelleştirilemez."
"Türkiye'nin hala elektrikle mi aydınlanacağını düşünüyorlar" diyorum tarihçi abiye...
Bir aydın toprağa giderken..
photo: Scream/Edvard Munch
music: shepherd's call and mountain girl/Djivan Gasparyan