BIY ADS

31 Ocak 2016

Ne Kazanıyorsan İki Katı

Bazen bir film ya da dizi bile bir spor dalının kaderini değiştirebilir. Beyaz Gölge ile büyüyen kuşakların okul ve semt sahalarındaki -hele bir de filesi varsa- tadından yenmeyen tek pota maçlarından az mı oyuncu yetişti bu ülkede? Futbol bizde de Güney Amerika'da da hala ve çokça sokakların, mahalle sahalarının, plajların apartman boşluklarının oyunu. Bir ülkede futbol ve tribün kültürünün yerleşmesi zaman alır. Bu sevda naklini ne parayla ne de büyük yıldızlarla 1-2 yılda yapamazsanız. Bir kuşak biraz sever belki ama bir sonraki kuşakta atılan tohumlar yeşerir. Geçmişte ABD'de ve Japonya'da, son yıllarda ise Çin'de olduğu gibi. Japon futbol animelerinin "güzel oyunu" sevdirme projelerinde nasıl başrol oynadığını anlatmaya gerek yok galiba. Japonların çizgi film karakterleri futbolu sadece Uzakdoğu'da değil tüm dünyada da daha sevilir ve oynanır bir oyun haline getirdi. 

ABD'nin 40 yıl önce bütün veteran starları Cosmos çatısı altında topladıkları projenin bugün yükseltilmiş versiyonu ABD Futbol Ligi. Avrupa kıtasında her şeyi kazanmış, kariyerlerinin sonuna gelmiş yıldızlar (Henry, Gerrard, Beckham) ve şaşırtıcı derecede erken yaşta Amerikan rüyasının büyüsüne kapılan yetenekler (Giovinco, Giovani dos Santos), son Dünya Kupaları'nın artık esaslı takımı mertebesine erişmiş ABD'nin yolunu tutuyorlar. ABD'de alt yapı çalışmaları, kadın futbolunun gelişimi bu sayfalara sığmaz ama dünyanın en güçlü ekonomisi artık Avrupa kıtası dışında kendine ciddi bir rakip buldu. 1.5 milyara koşan nüfusuyla dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin ve onun sadece 12 yıllık tarihe sahip olan Süper Lig'i. ABD ve Çin arasındaki fark ise ABD kulüpleri kariyerinin sonundaki yıldızlara bonservis ödemeyip, büyülü dünyanın bir parçası olmaya davet ederken, Çin kulüplerinin futbol ekonomisini bilenler için akıllara ziyan bonservis bedellerini gözden çıkartıp, futbolculara "Kulübünde ne kazanıyorsan iki katı" diyerek baştan çıkarmaları. Yılda 10 milyon Euro'ya Çin'e giden Drogba ve Anelka çabuk sıkılıp döndüler kıtaya ama bu ara transfer dönemi de gösterdi ki, Çin kulüpleri hem finansal olarak zordaki Avrupa kulüpleri için oksijen tüpü, hem de yıldızları astronomik rakamlarla ayartan bir oyunbozan. 

Chelsea'de oynayıp Brezilya Milli Takımı forması giyen 28 yaşındaki Ramires'in Premier Lig'den ayrılıp Çin'e gitmesinin arkasında Londra'da kazandığının iki katı olması dışında başka ne olabilir ki? Geçen sezon Beşiktaş taraftarının pamuklara sardığı, duvarlara poster olmuş Demba Ba için gelen teklife hangi taraftar hayır diyebildi? Ya da Beşiktaş'ı çok seven Demba Ba, şampiyonluk hedefini bırakıp neden Çin'e gitti? Sevilla'dan ayrılan Mbia neden Trabzonspor'a gelmişti. Çünkü Sevilla'nın verdiğinin iki katını vermişti Trabzonspor. Çin'de 2004 yılında futbol ligi kurulduğunda Ahmet Dursun,Tarık Daşgün ve Semavi Uzun uzaklara futbol oynamaya giden ilk Türk futbolcular olmuş, Ahmet Dursun kısa zamanda pes edip geri dönmüştü. O günlerden sonra Çin'e futbolcu ihraç edemedik ama görünen o ki UEFA'nın finansal kıskacında boğulmak üzere olan tüm kulüplerimiz bir iki yıl içinde Çin'e futbolcu satmak için ellerinden geleni yapacaklar. 2004 yılında 12 takımla oynanan lig, 2014 yılında adını Çin Süper Ligi olarak değiştirdi ve artık 16 takımla yola devam ediliyor. Ülkenin en büyük emlak ve inşaat gruplarından Evergrande'nin desteğini arkasına alan Guangzahou'nun adını artık dünyada bilmeyen yok. Son 5 sezonda şampiyonluklara ambargo koyan ve son 3 yılda iki kez Asya Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kazanan Guangzahou Evergrande'yi Brezilyalı teknik adam Luis Felipe Scolari çalıştırıyor. Chelsea kaptanı John Terry'nin de gelecek sezon bu ülkede forma giymesi bekleniyor. Golcü Asamoah Gyan'dan, teknik adam Sven Goran Eriksson'a, eski Trabzonsporlu Paulo Henrique'den, Avustralya'nın en klas topçusu Tim Cahill'e, Inter'den ayrılan Guarin ve Roma'dan Pekin uçağına binen Gervinho'ya kadar birçok yıldız Avrupa'da üç sezonda kazandıkları milyon Euro'ları bir sezonda banka hesaplarında görebilmek için Çin'in yolunu tutuyor, tutmaya da devam edecekler. 12 yılda seyirci ortalamasını 10 binden sadece 22 bine getirebildiler ama gelecek sezon yayın hakları sezon başına bir milyar 200 milyon Euro'ya satılan Çin Lig takımlarının mottası, "Baba" filminden Vito Corleone'nin unutulmaz "Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım" repliğinden başka ne olabilir ki? 

24 Ocak 2016

Biraz Pirlo Biraz Tevez
Ama O Paulo Dybala


 Dört yıl arka arkaya şampiyon olmuş, son şampiyonluğunun sezonunda da Şampiyonlar Ligi finali oynamış bir takım omurgasındaki üç önemli adamı kaybederse yeni sezonda başına ne gelirse Juventus'un başına fazlası geldi. İtalyan futbol tarihinin en başarılı en çok şampiyonluk kazanmış takımı sezon başında küme düşme hattının kenarında dolanıyor tarihinin en kötü başlangıcını yaptığı sezonda maç kazanamıyordu. Carlos Tevez gibi bir adamı elbette kadroda tutmak isterlerdi ama Apaçi'nin memleket hasreti kabarmıştı, gidene dur denmezdi. Maestro Pirlo ise artık İtalya Ligi için kendini yorgun hissediyordu, ABD'de futbol oynamayı kafasını koymuştu. Orta sahanın delisi Vidal'a ise Bayern Münih 40 milyon Euro teklif etmişti. Hepsi valizlerini toplayıp ayrıldılar Torino'dan. Dört sezonu süpürmüş kadronun omurgasından geriye takım küme düştüğünde bile kulübü terk etmeyen kaleci Buffon bir de emektar Chiellini kalmıştı, bedava gelen Pogba ve evlat Marchisio'yu da yazarsak yanlarına, doğrusu geriye kalanlar figüran. 
 Agnelli Ailesi'nin elini cebine atmakta zorlandığı son beş yılda, bonservisi elinde yıldızları Juventus armasının büyüsüyle ikna eden kulüp yönetimi, 15 yıl önce Zidane'dan gelen parayla yürüttükleri transfer kampanyasının bir benzerini sahneye koydular. Real Madrid'i Zidane'ı sattıkları sezonda Parma'dan aldıkları genç kaleci Buffon'a tarihlerinin en büyük rakamını ödemişlerdi: 52 milyon Euro. Yetmemiş Lazio'dan Pavel Nedved ve Parma'dan Lilian Thuram için de kulüplerine 41 milyon Euro havale etmişlerdi. Bugünün futbol ekonomisinde bile büyük ama 15 yıl öncesi için akıllara ziyan rakamlardı. Capello has adamı Emerson'u 28 milyona getirdiğinde yönetim sesini çıkarmadı. Juventus'un rekor transferleri arasına yolları sonra Türkiye'ye çıkacak Felipe Melo ve Diego da girdi. Diego'ya 27, Melo'ya 25 milyon ödediler ama istediklerini alamadılar. Di Vaio'ya ödenen 26 milyon da ziyan oldu ama 23 milyona alınmış Trezeguet, milyonların hakkını verdiler. Juventus tarihinin en pahalı transferi olmayı başaran "Çocuk"a 32 milyon Euro+8 milyon bonus önerdiklerinde Palermo Başkanı bir kez daha parlatıp satmış olmanın keyfiyle purosunu yakıyordu sezon başında. Yıllar önce Arjantin'den Cordoba'dan genç bir orta sahayı getirmiş, vitrine çıkarmış ve onu Paris Saint Germain'e satmıştı. Javier Pastore gibi Paulo Dybala da Cordoba'dan yetişmiş bir gençti, onu ülkesinden kopartırken az çekmemişti Palermo Başkanı Zamparini. 
19 yaşında İtalya'ya getirdiği çocuğa Arjantin'de mücevher lakabını takmışlardı ama birinci ligde bir takım forması bile giymeden, ikinci ligde iki sezonda sadece 38 maça çıkmış Dybala, doğrusu işlenmemiş elmas gibiydi. İtalya Batistuta, Crespo gibi efsane Arjantinli santrforlar görmüştü ama başkanın "Yeni Sergio Agüero" dediği Dybala bir ikinci lig topçusu olarak kapalı kutuydu. Birçok Arjantinli gibi onun ailesinin kökleri de Avrupa'ya dayanıyordu. Dedesi Polonyalıydı, annesinin ailesi ise Arjantin'e İtalya'dan göç etmişti. Babası onun elinden tutup Cordoba'daki Instituto kulübüne götürdüğünde 10 yaşındaydı. Birinci ligden Newell's Old Boys'un yetenek avcıları onu istediğinde babası "Hayır" dedi. Paulo'yu ağabeylerinden ayıramaz, uzaklara yollayamazdı. Haftanın altı günü evlerinden bir saat uzaktaki Cordoba'ya oğlunu getirdi götürdü baba. Çocuk 15 yaşına geldiğinde kulübün tesislerinde kalmaya başladı, onu artık idmanlara götürecek bir babası yoktu. Sendikanın belirlediği asgari ücret olan 900 Euro'yu verdi kulübü profesyonel olduğunda. Palermo onu İtalya'ya getirdiğinde ise 500 bin Euro'ya imza attı. İkinci ligden gelen Dybala, Palermo'da ikinci sezonunda kendini ikinci ligde buldu. Takım küme düşmüştü, üstelik bu lig yangın yeriydi. Palermo ertesi sezon tekrar Serie A'ya çıkarken Dybala'nın kartvizitinde Palermo formasıyla sadece 8 gol yazıyordu. 
Ne olduysa geçen sezon oldu. 34 maçta 13 gol attığı sezonda İtalya'nın transferdeki bir numaralı yıldızı oldu ve Carlos Tevez'i kaybetmiş Juventus, Mandzukic ve Simone Zaza gibi iki önemli golcüyü kadrosuna kattığı sezonda onun için 40 milyonu Palermo başkanının önüne serdi. Juventus'ta frikikleri ve kornerleri Pirlo, golleri de Carlos Teez atardı. Sezon başında "Bu sezon bunlardan birşey olmaz" denilen Juventus'u ayağa kaldıran Dybala oldu. Frikikleri attı, biraz Pirlo oldu, golleri attı, atmaya devam ediyor, biraz Carlos Tevez oldu ama çokça da Paulo Dybala oldu. Sözü ona bırakmanın vaktidir: 
"Durup dururken ağlarım ben. Babam aklıma gelir ve ağlarım. O öldüğünde 15 yaşındaydım. Pankreas kanseri olmuştu, annem benden saklamıştı, onun hep iyileşeceğine inanmıştım. Beni idmanlara hep götürür getirirdi. Üç kardeşiz, iki ağabeyim de futbolcu olamadı. Oysa ki babam hep bir oğlunun iyi bir futbolcu olmasını isterdi. Babam öldüğünde kulüpten izin alıp bizim kasabanın takımında altı ay oynadım. Kulüp tesislere pansiyon yaptırıp beni çağırdığında ailesinden uzak, 15 yaşında bir yetimdim ve tuvalete kapanıp ağlardım ama futboldan vazgeçmedim. Babamı çok özlüyorum ama bugün İtalya'da oynarken onun benimle gurur duyduğunu biliyorum."

17 Ocak 2016

Atla Gel İstanbul'a
Bir Çay İçeriz, Geçer

Çocukluğumuzun sosyal bilgiler kitaplarında aile, babaanne ve çocuklardan oluşur satırlarının hemen yanında resmedilmiş mutlu aile portresine onun albümünden bir fotoğrafı yerleştirilebilirdiniz. Büyük bir aşkla flört ettiği ve evlendiği eşi, İstanbul'da geçen güzel yıllar ve iki erkek evlat... İtibarlı ve başarılarla dolu bir kariyer, geleceğini garanti altına almış eski bir sporcu. Doğduğu toprakların en büyük yazarı Gabriel Garcia Marquez'i okumamış olma ihtimali var mı? Elbette ki yok ama her okuduğumuz satır ihtiyacımız olduğunda aklımıza geliyor mu ki? "Kişisel bir tavır olarak alma. Hayatın sahte olduğunu öğrendikten sonra sadece seni değil, kimseyi umursamıyorum, hepsi bu" diyen Marquez'e kulak verseydi o son dakika haberiyle belki de uzak diyarlardaki sevenlerinin yüreklerini burkmazdı. O zaten sevenlerinin üzülmelerini istemezdi. Oldu ama bir kere. Cali'de doğdu Kolombiya'da. Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazdığı yıldan (1967) dört yıl sonra... Marquez, Kolera Günlerinde Aşk'ı okurlarına sunduğunda o Cali'de alt yapıda çok iyi bir kaleci olmaya çalışıyordu. Kolombiya'da iyi kaleci olmak yetmiyordu, Higuita ve Cordoba gibilerin yanında sıradan kalmak istemiyorsun çok çalışmalıydın. 90'ların ortasında Kolombiya'dan Arjantin'e futbol oynamaya gitmek iyi fikirdi, sadece kariyer için değil, hayatta da kalabilmek için... Argentinos Juniors, Independiente tribünleri çok sevdi onu. İspanya'da Real Zaragoza'da işler yolunda gitmediğinde bir oyuncunun kariyerindeki kilit yaştaydı: 28. Ya yokuş aşağı koşacaktı, ya da son bir umutla tırmanacaktı. Onu İstanbul'a getiren kulüp Kopenhag'da UEFA Kupası'nı kazanırken, o ülkesine dönmek yerine ikinci vatanı gibi sevdiği Arjantin'e kürkçü dükkanına Independiente'ye gitmişti. 
Fransız kulübü Metz onu tekrar Avrupa'ya getirdiğinde 30 yaşındaydı. 15 yıl öncesine dönersek kaleci bile olsanız futbolda son kontrat demekti 30 yaş. O pasaport meselesi olmasa Fransa'da kalır, olmadı İspanya-İngiltere'ye giderdi ama kısmet işte Galatasaray onu İstanbul'a getirdi. Altı yıl forma giydiği sarı-kırmızılı forma altında Taffarel'i unutturdu ama bir gün valizini toplayıp gittiğinde taraftarlar Muslera gelene kadar yıllar boyunca her gol yediklerinde hep onu andı. Ondan geriye kalan, iyi ve mert bir adam olduğuydu. Tesis çalışanlarına her bayramda harçlık veren, kendisine yardımcı olan bir çocuğun dişlerini Florya'nın sosyetik dişçisinde yeniden yaptıran, evinden tesise, tesisten evine giden, maçlardan önce soyunma odasında uzun uzun dua eden bir adam. İstanbul'dan sonra Köln, oradan ABD'de bir sezon... 40'ına geldiğinde ise başladığı yere dönme kararı alan ve Deportivo Cali'ye imza atan efsane bir kaleciydi o yaptıklarıyla. Brezilya'daki Dünya Kupası'nda rekor için sahaya adım attığında ondan mutlusu yoktu dünyada. Dünya Kupası'nın en yaşlı forma giyen futbolcu ünvanını Roger Milla'nın elinden almış, altı Dünya Kupası'nın eleme gruplarında oynayarak eldivenlerini çıkarmıştı elinden. 10'lu yaşlardaki oğullarının elinden tutup Cali'de futbol okuluna götüren eski bir futbolcuydu o. Sosyal sorumluluk projeleri peşinde koşan, arada sırada ekranlarda yorumculuk yapan çokça da gözlerinin içi gülen bir adam. Öyle değilmiş... Üzülmüş, üzmüşler onu... "Hayatımı sadece ben yargılarım. Başkaları tarafından söz hakkı verilmeden yargılanmaktan sıkıldım" mesajını paylaştıktan iki gün sonra aldığı aşırı dozda antidepresanlar onu ölümün kıyısına taşıdı. Zamanında müdahaleyle hayata döndü ve ilk işi anne ve babasıyla fotoğraf çektirip sevenlerine sosyal medyada "İyiyim" demek oldu. Gabriel Garcia Marquez'den "Anneme söyleyin, insan öleceği zaman değil, ölebileceği zaman ölür" de diyebilirdi aslında. Benim diyeceğim ise: "Atla gel İstanbul'a Mondragon. Bir çay içeriz, geçer." 

10 Ocak 2016

Arda Turan Röportajı

"Beni tanıyan herkes bilir, futbol mantalitem her zaman Barcelona'ydı. Messi mi, Ronaldo mu dediklerinde fikrim hep belliydi. Hep Iniesta'ya hayrandım. Iniesta, Xavi, Busquets… Atletico Madrid'de oynarken bile onların futbolunu övdüğüm, onlara yönelik sözler söylediğim bir sürü röportajım var. PlayStation'da oynarken bile Barcelona'yı alıyordum. Çocukluğum değil de PAF takımdan A takıma geçerken, profesyonel olurken Frank Rijkaard dönemi vardı: Ronaldinho, Eto'o, Giuly… Sonradan Henry geldi, David Villa geldi. Messi kanattan santrfora geçti... Atletico Madrid'de iyi gittikten sonra Barcelona'yı hayal etmiştim. Tabii hayatta hiçbir şey Galatasaray hayaliyle kıyaslanmaz. O bizim çocukluk aşkımızdı, sevdamızdı. O ayrı. Atletico'da çok iyi performans sergilersem Barcelona'ya, biraz daha altında kalırsam Arsenal'e giderim diye düşünüyordum. Atletico'daki misyonum Şampiyonlar Ligi'ni 1 dakikayla kaçırdığımızda tamamlanmıştı. Bir sene daha kulübün sahibi Miguel Angel Gil'le konuşup devam ettik ama harika bir dört sezon geçirdim. Atletico muhteşem bir kulüp. Yaşadıklarım inanılmaz, her düşündüğümde tüylerim diken diken oluyor ama şöyle bir şey var, benim de Atletico'ya kattıklarım ortada. Diego Simeone'nin oyuncuları olarak Atletico Madrid formasını tekrar yukarı taşıdık, önem sahibi yaptık. Orada 10 numarayı bana iyi top oynamam getirdi. İlk gittiğim sene herkes şüpheyle bakıyordu, 12-13 milyon Euro büyük paraydı. Fabregas ve Falcao'dan sonra en maliyetli transferdim o sezon. Bir önceki sezon Galatasaray'da çok az maç oynamıştım, sakatlıklarla boğuşmuştum. O yüzden zordu, insanların fikirleri, bakışları… Sonradan kendimi kanıtladım, ilk sene muhteşemdi, Avrupa Ligi'ni aldık, sonra ben de özellikle sezonun ikinci yarısında iyi oynadım. Hemen her şeyi kazanmıştım. O yüzden Barcelona'da herkes bana saygı gösteriyor. Onlar ne kazandıysa aynılarını kazanmıştım ben de. Onların sahasında şampiyonluk kazandım. Real Madrid'in sahasında Copa Del Rey'i aldık. Allaha şükür, kazandığımız her kupanın arkasında destansı bir hikaye var. Bernabeu'da 50 bin Real Madrid taraftarı önünde Copa Del Rey'i almak ne demek, yıllar sonra… İspanya'da gördüğüm saygıyı hak ettim. Sahada ne kadar işimi yaparsam burada bu kadar saygı görüyorum. Ben Messi'nin takım arkadaşı böyle oldum. Çalışarak, tırnaklarımla kazıya kazıya... Her gün başka bir mücadele verdim. İlki inancım ve futbol sonra aile sonra sevdiklerim. Simeone ilk geldiğinde beni kulübeye oturttu, pozisyon almayı bilmiyorum diye.Hep sıfırdan başladım... Galatasaray'da Rijkaard geldi, ilk maç kulübedeydim. Skibbe geldi, kulübedeydim. Feldkamp geldi, kulübedeydim. Hep çalışmak zorundaydım. Euro 2008'de kulübedeydim ilk Portekiz maçında. Arda hep inandı, çalıştı, kazandı. Messi'ye her zaman çok saygı duydum. Benim için tarihin en iyi oyuncusu. Iniesta'ya, Xavi'ye, Pique'ye. Onlara karşı oynarken en iyisini oynadım ama. İnanç, savaş sonuna kadar. Eğer ben burada Barcelona'da başarırsam futbol tarihinde Türk çocukları için bir sürü hayal olacak. Bugüne kadar yapabildiklerim çocuklar için hayal değil mi? Ben sadece futbolculara örnek değilim ki... Benim hikayem herkese örnek olabilir. 
Yırtık tendonla oynadım!
Milli Takım için yaptıklarım çok saygıyı hak ediyor aslında. Hiç kimse göstermese bile annem ve babam bu konuda bana saygı gösteriyor, benim kıymetini biliyorlar. Hele son yaptıklarım… Letonya maçında yırtık tendonla oynadım. Kimsenin haberi yok, tendonum yüzde 70 yırtıktı. Acıbadem'de Mesut abi tedavi etti. Aslında yaptığım bir serzeniş değil, daha çok bir eleştiri… Şundan dolayı: Skorla ölçüyorlar yaptıklarımı. Benim yaptıklarım skorla ölçülmemeli. Tıpkı performansımın asist rakamlarıyla vs. ölçülemeyeceği gibi. 
Alves bana 'Patron' diyor
Barcelona'yı seçip diğer kulüpleri reddederken hiç çekincem olmadı. Şuna inandım, ben burada yedek olmayacağım. Rotasyon oyuncusu, takım oyuncusu olacağım. Benim mevkimdeki oyuncular kadar maç oynayacağım. Ben 30 maç oynarım, öteki de 30 maç oynar. Daha fazla koşabilirim. Zaten Şampiyonlar Ligi kazanmış bir takıma gelmişim. Burada farklılık yaratmaktan çok uyum sağlamaya çalışacağım. Hoca ve takım arkadaşlarım çok iyi yaklaşıyor, onlara çok teşekkür ediyorum. Iniesta'yı çok seviyorum. Busquets'in yakınlığı, Pique'nin her şeye yakın olma çabası, Dani Alves'in bana hissettirdiği o saygı. Bir defa şaka yaparken bile 'Boss' (Patron) diyor bana, patron. Düşünsenize Atletico'dan gelmişsin, sana "Patron" diyor adam. Sevgisi ve saygısı var. Herkesin farklı karakteri var. Andres Iniesta o sahada gördüğün adam. Iniesta'yı görünce insan saygı göstermek istiyor, ki o benim idolüm. Aramızda 3 yaş olması bir şey değiştirmez, benim futbolcu olarak idolüm o. 
G.Saray'ın 87 jenerasyonu nerede?
Uluslararası bir futbolcu olarak artık yardım alıyorum. Evde iki tane asistanım var. Birçok değerli isimden de sürekli fikir alıyorum... 
Benim en büyük merakım şu: Galatasaray 1987 jenerasyonuna ne oldu? 40 maç yenilmeyen, Fabregas'ları yenen, çoğunluğunu G.Saray'ın oluşturduğu o milli takıma ne oldu? 
İstediğin kadar paran olsun. Bir kültürün, saygınlığın olacak. Değerlerin uğruna skorlardan, kupalardan vazgeçeceksin. 1 sene, 2 sene, 3 sene… Sonra bak bakalım ne oluyor! 
Benim rolümde Iniesta'nin dışında, Rakitic oynuyor. Hazard benden daha hızlı ama o da benzer oynuyor. Verratti yetenekli ama onun oyun stili başka. 
Barcelona'da antrenör Carlos var, 30 senedir kulüpte. Atletico Madrid'in malzemecisi 35 senedir çalışıyor. Bir başkası 40 senedir. Kulüp dediğin işte böyle olur.
Evi, stadyuma 10 dakikada
Madrid'de şehirden uzak La Finca bölgesinde 4 yıl oturan Arda Turan, Barselona'nın da sessiz, gözlerden uzak nezih bir semtinde yaşamayı tercih etti. İki evin tek farkı Barselona'daki villada futbol sahası olmaması...
Hırvatlara karşı yıkıldım
Benim de başarısızlıklarım var, mesela Milli Takım'ın 3 turnuvaya gidememesinde sorumluluğum var. Aslında bireysel performanslarım inanılmaz, kariyerimdeki en iyi maçları hep Milli Takım'da oynamışımdır ama takımı başarıya götüremezsen sorumluluğu almak zorundasın. Hırvatistan, play-off maçında sarı kart görüp cezalı duruma düştüm ya, "Takımı yalnız bıraktı" diyorlardı. Orada mesele şuydu; Hiddink dönemi boyunca o kadar çok çalıştım ki, o kadar çok istedim ki… Uyardım, takım arkadaşlarımla paylaştım ama o kadar hata yaptık ve ümidimiz kalmamıştı 3-0 sonrası. Senin umudun var mıydı? Ben dürüst adamım, yoktu. O emeğimin öyle gitmesine çok üzülmüştüm.
Madalyalar > istatistikler
Benimle ilgili İspanya'da da en çok dile getirilen eleştiri gol sayımın azlığı… Atletico Madrid'de de "Daha fazla gol atmalı" diyorlardı. İstatistiklere bakarsan iyi bir oyuncu gibi bile görünmeyebilirim, evdeki madalyalara göre hiç de öyle değil. Bir sürü altın madalyam var! (gülüyor) Atletico'nun müzesinde terimin olduğu kupalar var. Ayrıca ben atılması gereken yerlerde hep attım golleri. Real Madrid'e deplasmanda attım, Porto'ya attım, Milan'a, Chelsea'ye… Bence takımı yönlendirmek, oyunu yönetmek daha önemli. Benim oynadığım stilde oynamak çok zevkli.

TFF Başkanlığını istiyorum
Futbol sonrası federasyon başkanı olmak istiyorum. Teknik direktörlük de olabilir ama benim hocalığım Türkiye'de zor. Ben futbolculuğumdaki gibi teknik direktör olacağım. Haksızlık karşısında kavga eden… İnandıkları için yaşayan. Biraz Simeone, biraz Fatih Terim, biraz Luis Enrique, biraz Hagi, biraz Hiddink, biraz Rijkaard. Hepsinden bir şeyler öğreniyorum. Sadece hafızamda değil, çok not aldım. Fakat isimlerle değil, fikirlerine inandığım insanlarla devam edeceğim. Mesela bizim Mert Çetin'i yanıma alacağım. Onu, zekasını kullanacağım. Bir gün bir yerlerde bir şey olursam yöneticiler sadece tebrik etmek için, başarı dilemek için gelebilir. Yönetici holding yönetsin, inşaat yapsın. Kulübün maddi işini yapsın. Sportif tarafı işi bilene bıraksın. Yönetici teknik direktörden, spor akademisi bitirmiş adamdan nasıl anlar? Biz şimdi kuma, tuğlaya karışsak bozulmaz mı adam? Bunu değiştirmeli Türkiye… 
Benim ruhumda kaybetmek yok
Benim ruhumda kaybetmek yok. Lus Enrique'ye bak, o da futbolcuyken böyleymiş. Luis Enrique hep dişlerini sıkan, savaşan bir oyuncuymuş. Bana bir dışarıda bak, bir de içeride. Bu benim tarzım. Barcelona'da olmak çok özel bir duygu, bu anlatılmayacak bir duygu. Ben bu hayali kendim için yaşamalıydım, ailem için, sevdiklerim için yaşamalıydım. Ülkem ve ülkemdeki çocuklar için de yaşamalıydım. İnan bana… Geçen gün bir mesaj gördüm. "Arda abi, senin kitabını okudum ve bazı kararlar aldım. Her şey benim için çok iyi gidiyor" diyor. Benim Marcel Desailly'nin kitabını okuduğum gibi o da benim kitabımı okuyor. Benim için Desailly'nin 'Kaptan' kitabıdır rehber. İlk başta sıkılıyorsun ama sonra dedim ki, Desailly benim dertleri çekiyor, Mülayim'le Cafer benden önde gidiyor. Daha çok A takıma çıkıyorlar. Deschamps'ı alıyor ya önce, Desailly'yi almıyor. Geliyorsun, aynı şey. Milan'da beyefendiler masası var, Barcelona'da aynı şey. Geliyoruz, ilk Atletico Madrid'e gidişimi, onun Marsilya'ya gidişi gibi düşün. Benzer hikaye. Milli Takım kaptanlığı… Çok şey kattı bana o kitap. Diego Simeone'nin idmanları hayatımdaki en ağır çalışmalardı. Ersun Yanal da ağır çalıştırırdı ama. Bu hocadan hocaya değişir. Ersun hoca Simeone gibi çalıştırırdı, Fatih Terim de Luis Enrique gibi çalıştırıyor. Tarzlar değişik olabilir, farklı antrenman teknikleri ama şunu söyleyebilirim, Türkiye'den az ya da çok diye bir şey yok... Türkiye'de de çok iyi idmanlar var. Bu oyuncunun kalitesiyle alakalı.Antrenör sana 20 dakika 5'e 2 oynatıyor, ortada sıçan. Bunu sen istekli, tempolu, top kaptırmamak için ciddi oynarsan koordinasyonuna, çabukluğuna, oyun görüşüne, her şeyine faydası var. Aynı idmanla 20 dakika laylaylom yapıp streching'e de geçebilirsin. Bu oyuncunun karakteriyle, yapısıyla alakalı… Hayatta benim kadar eğlencelisi yoktur, bilirsin, çok şen şakrağımdır. Komiğimdir, yeri geldiğinde sert, giderli de olurum ama antrenman, maç… Herkes bilir, ne tavlada kaybetmeyi severim ne PlayStation'da kaybetmeyi severim ne de antrenmanda maç kaybetmeyi... İdmanda tekme de atarım yani. Bazısı aman sakatlanmayayım der. Futbolcu ya maçta sakatlanır ya da antrenmanda… 
Oyunu Simeone öğretti 
Hocanın değişmesi takımın kaderini etkiledi bence. İyi oyunculardan kurulu bir takımdık. İvmemiz yükseliyordu ama defans konusunda sıkıntılarımız vardı. O arada dünyanın en iyi defans yaptıran hocalarından biri geldi: Diego Simeone. Oynamamız gereken oyunu öğretti bize, haddimizi öğretti. Çok çalışmak lazımdı ama çok. Koke, ben, Raul Garcia ve kenardaki oyuncuların bu sistemdeki görevi çok zordu.
Barcelona'yı benden gizledi!
Barcelona gerçekten sürpriz oldu. Ahmet Ağabey (Bulut) beni bilir, ben dostlarıma yalan söylemem. Dostlarıma yalan söylemek zorunda bırakmamak için Barcelona'ya transferimi bana söylememiştir. Fatih hocayı gördüğümde ne diyebilirdim? Saffet Ulusoy'a, Serdar Özkan'a ne diyebilirdim? Sen sorduğunda ne diyebilirdim? Evde otururken, annem babam, ben... Ahmet Ağabey aradı. "Beni dünyanın en iyi kulüplerinden biri istiyormuş, ona götürecekmiş" dedim. Annem ağlamaya başladı. Annemin hissiyatından bu işin olacağını anladım. Annem çünkü Atletico'dan ayrılmamı hiç istemiyordu. Ailem örf, adet ve geleneklere düşkündür. Altyapıdayken Galatasaray ile herkes pazarlık yaptı, babam ise 3 dakika konuştu. 30 saniyesi imza, 2.5 dakikası nasılsın iyi misin faslıydı. Sonra Atletico'ya imza… Babam hep der: "Ekmek yediğin yere saygı göster." Atletico için de iyi bir opsiyondu. Bir gün menajerim Ahmet Bulut iftara geldiğinde kağıt düştü yere, ben armayı gördüm. Dedim bu ne, o da böyle böyle dedi. Teklif dedi.Çok arzulular dedi. Sonra İbiza'ya, kulübün sanibi Miguel Angel'i görmeye gittim. Orada konuştuk. Madrid'e geldim, gizli sağlık kontrolü, sonra da Barcelona'ya imza... 
Fatih Hoca bana çok şey kattı. 
Hocaya cezalı olduğum Hollanda maçı öncesinde, "Hollanda'ya kaybetmeyin, gerisini bana bırakın" demiştim. Allah büyük, Fransa'dayız.
Mucize deniyor ama biz çok çalıştık o mucize için. Bir sene önce 1 puanımız vardı, bittiğinde 18 puan. Hak ettik. Şimdi de aslan gibi, çatır çatır oynayacağız.
EURO 2016 benim için çok önemliydi. Milli takımlarda bireysel performansım hep iyiydi ama 3 turnuvaya gidememenin sorumluluğunu hep hissettim. Fatih Hoca'ya cezalı olduğum Hollanda maçı öncesinde, "Hollanda'ya kaybetmeyin, gerisini bana bırakın" demiştim. Allah büyük. Hoca belki de tarihte hiçbir oyuncusuna inanmadığı kadar inanmıştır bana. Allah'ı var, Fatih Terim'in futbol hayatımın, mantalitemin gelişmesine çok yardımı oldu. Çok zeki bir defa, futbolu çok iyi biliyor. Mucize deniyor ama biz çok çalıştık o mucize için. 1 sene önce 1 puanımız vardı, bittiğinde 18 puan. Sence hak etmedik mi? Son akşam İspanya, Ukrayna'ya yenilmez mi, yenilmez. Kazakistan yener miydi, yenebilirdi. Valla ben İzlanda'yı yenemeyeceğimizden korkuyordum esas! Hocanın lafı vardır, hedef turnuvalara gideceğiz, korkmadan oynayacağız. Biz de şimdi aslan gibi, çatır çatır oynayacağız. Olursa olur.
İÇİMDEKİ TEK UKDE ŞAMPİYONLAR LİGİ
Hayatımdaki tek ukde Şampiyonlar Ligi. Onu da inşallah burada kapatacağız. Atletico Madrid'de bunu yaşamama 1 dakika 20 saniye vardı. Unutmuyorum. Aslında ben dönüş treninde anlamıştım finalde oynayamayacağımı. Simeone yanıma gelip "Oynayabilirsin, merak etme" demişti. O kadar çok denedim ki oynamayı. Son saniyelere kadar… İğneler, tedaviler ama olmadı.
OKAN'IN OSCAR ALMASINA GEREK YOK
Annesine babasına hayırlı olmayan evlattan hiçbir şey olmaz. Ailem o kadar iyi niyetli ki ne kadar kazanıyorsun, ne kadar primin var demediler bir kere. Babam mahalledeki çocuklar kötü alışkanlıklara düşmesinler diye Altıntepsi'nin başında. Kardeşim Okan, atv'deki Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz'da oynuyor. İzliyorum, gurur duyuyorum. Bunu twit atınca 'Torpil' diyorlar. Ben onun oyunculuğundan yazmıyorum ki onu, adam 95 kilodan 80'e inmiş. Sabah akşam çalışıyor, erkenden kalkıyor. Kardeşim aslan gibidir. Çalışıyor, annesine bir şey getiriyor. Saygılıdır. Yoksa gidip bana Hollywood'da Oscar mı alacak? Bayrampaşa'ya az gidebiliyorum. Kendimi en çok arkadaşlarımla rahat hissederim.
MESSİ, ALLAH'IN BİR MUCİZESİ
Top ayağıma gelirken 3 pas alternatifini görüyorum Barcelona'da. Burada herkes öyle, belki bir tek Messi 10'dur! Ben Leo gibi bir şey görmedim. Allah'ın bir mucizesi… O bir şey yapınca hoşuma gidiyor. Kıskançlık değil ama, o bacak arası atınca mutlu oluyorum mesela. Luis Enrique'nin beni Barcelona'ya isteme sebebi az top kaybetmem, kazanma hırsım ve mücadelem… Beni bu yüzden istediğini söyledi. Onun beni neden istediğini inşallah sahada herkese göstereceğim. Bugünlerde Ahmet Ümit'in Elveda Gönlüm'ünü okuyorum. Ayrıca Allah kabul ederse her gün Kur'an okuyorum. Anlayarak okumaya çalışıyorum, mealiyle. Ruhumu dinlendiriyor. Ego, şöhret çok yüksek olunca inançlı olmalıyım ki kendimi frenleyebileyim. Yoksa dünyevi şeylerde kaybolup gitmemek imkansız. Tokyo'ya gidiyorsun, adamda Arda forması var. Japonya'da rahat yürüyebilmek için şapka takıyorum. İşte bu Arda senin çocukken tanıdığın Arda...Ben hep aynı Arda olduğuma inanıyorum.
EMRE ÇOLAK'A KIZGINIM

Ben Emre Çolak'a araba aldım. Neden aldım peki? Dinlensin, uyusun, öyle gitsin diye. Ona çok kızıyorum. Şundan dolayı; çok iyi futbolcu. Bütün hocalarım bana şunu anlattı: Sahayı üçe böl, ilk iki bölgede basit oyna, üçüncü bölgede ne yeteneğin varsa göster... Beni orta sahada çalım atarken hatırlıyor musun? Çolak bir kalıbın içinde kalıyor. Büyük, önemli bir oyuncu olabilirdi Galatasaray'da.Yine olabilir, şansı var. Doğru zamanda basit oynayacak. 
(5 Ocak 2016 /Barselona) 


Postere Bakar
Hayal Kurardık


Çocuk yaşta hepimizin büyüklerimizden duyduğu sorudur: "Büyüyünce ne olacaksın?" Kimi doktor, kimi avukat der, kimi de ünlü bir müzisyen, futbolcu, basketbolcu olmak ister. Ne olmak istiyorsan, yeni yetmeliğinde aklına, kalbine düşen bir idolündür vardır. Yazarsa kitapları başucunda durur, gazeteci olmak istiyorsa köşe yazılarını biriktirir, futbolcu olmak istiyorsa kahramanının posterini yatağının baş köşesine asar. Akşam yastığa kafanı koyduğunda idolün gibi çalım atar, sıfıra inip orta keser ve hatta abartıp kendi ortaya uçarak kafa atarsın. Çocukken kimsenin şutu auta gitmez, hiçbir çocuk kapattığı köşeden gol yemez, hiç yedek beklemez. Sonra hayatın yokuşlu yılları başlar, hayallerini gerçekleştirmek için çok çalışanlar, vazgeçmeyenler kendilerinden sonra gelen kuşakların duvarlarına poster olurlar. Arda Turan gibi.. Hafta içinde ilk kez Barcelona forması giyen Arda'nın da bir idolü vardı. Bugün Barcelona orta sahasında beraber forma giydiği Andreas Iniesta. Atletico Madrid gibi bir takımda 10 numaralı formayı giyip, ilah olmuş, Iniesta'nın evi Camp Nou'da şampiyonluk kupasını kaldırmış Arda, "İdolüm Iniesta" derken de tevazu dolu duruşundan bir adım geri atmıyor. Iniesta da takım arkadaşının idolü olduğunun farkında. Futbol dünyasının kronolijisi böyle yürüyor. Her büyük yıldızın bir idolü var ve aralarında bazıları gün geliyor o idolü kariyeriyle soluyor. Lionel Messi gibi. Messi'nin idolü Pablo Aimar. Arjantin'de Maradona'dan sonra "Yeni Maradona" diye lanse edilen onca isimden biri ama Valencia formasıyla yaptıklarıyla da İspanya'da star olmuş bir isim Aimar. Messi hep onun gibi oynamak istemiş, Aimar, River Plate formasıyla fırtına gibi eserken de Messi onun maçlarını kaçırmıyormuş. Zlatan İbrahimoviç gibi egosu yüksek ve kimsenin kendisinden iyi olmadığına inanan bir star bile idolü açıklamaktan çekinmiyor. İsveçli santrforun idolü Brezilya'lı efsane golcü Ronaldo. İkisi de kariyerlerinde Inter, Milan, Barcelona forması giydiler. Zlatan İbrahimoviç'in genç yaşta odasında çekilmiş bir fotoğrafında duvardaki Ronaldo posteri her şeyi anlatıyor aslında. Arda'nın idolü Iniesta. Peki İniesta'nınki kim? Elbette ki Pep Guardiola. Iniesta, Barcelona alt yapısı La Masia'da A takımın hayalini kurarken, izlediği ve hayran olduğu isim ön Guardiola. İkili aynı forma altında büyük başarılar imza attılar ve Iniesta da gelecekteki teknik adamlık kariyeri için Guardiola'dan çok şey öğrendi. Real Madrid'in yeni teknik direktörü Zinedine Zidane'ın idolü Enzo Francescoli. Bu öyle bir hayranlık ki Zidane'ın 4 oğlundan birinin adı Enzo. Zidane, Fransa'da kendisinden sonra gelen jenerasyonun kahramanı ama bir Belçikalı genç var ki çocukluğu Zidane'a imrenerek geçmiş. O gencin adı Eden Hazard. 20'li yaşların başında Atletico Madrid kaptanı olan Fernando Torres'in idolü ise kulübün eski golcüsü Kiko. "Hep Kiko gibi olmak istedim" diyen Torres'in kariyeriyle Kiko'yu solladığı da bir futbol gerçeği. Dokuz dakikada 5 gol atan bir golcünün idolü kim olabilir ki? Ondan daha iyi bir olmalı. Evet, Lewandowski'nin idolü Arsenal ve Barcelona formasıyla şık ağabey sıfatını hak eden goller atan Thierry Henry. Kayınpederi Maradona olan Sergio Agüero, bir 10 numarayı idol olarak görmemiş çünkü o bir golcü. Tam da onun fiziğinde bir adam Arjantinli santrforun kahramanı olmuş. Agüero bugün Manchester City forması giyiyor ama "Liverpool taraftarıydım ve Michael Owen gibi golcü olmak istiyordum" derken sözünü sakınmıyor. Real Madrid'in efsane santrforu Raul onu Real Madrid'de A Takım'a çıkartan zamanın teknik direktörü Jorge Valdano'nın adını ilk çocuğuna, Meksikalı golcü Hugo Sanchez'in adını da ikinci oğluna vermişti. 

9 Ocak 2016

Atletico Madrid üniversiteydi
Barcelona yüksek lisans

Futbol kariyeri, eğitimle geçen yıllar gibiyse eğer, ilk öğrenimini Galatasaray altyapısında alan Arda'nın talihi, ortaokul yıllarında efsane bir öğretmen ile karşılaşmasıydı: Fatih Terim. Bazı hocalar size sadece dersi değil, hayatı da öğretir.Manisaspor'da Ersun Yanal ile çalıştığı kısa dönemi ise yurt dışında öğrenci değişim programı Erasmus gibi görün. Kısa sürede başkalaştı ve lise yıllarında Galatasaray ve A Milli Takım ile büyüdü Arda Turan. Kendi memleketinizde ne kadar iyi öğrenci olursanız olun, yurtdışında üniversite okumak zordur. Sizi zorlayan sadece sınavlar değildir, başka bir ülke, başka bir şehir, ilk kez tanıdığınız insanlar, yeni bir dil, yeni yemekler ve bilinmezler... Arda, Atletico Madrid'de üniversiteyi okurken tüm bunların üstesinden geldi. Parlak bir öğrenci olmayı bırakın, bölümünün en iyi not ortalamasını da tutturdu.Barcelona ise yüksek lisans yapılacak kulüp. Bu kulüpte doktorasını vermiş Busquets, Rakitic, Alba gibilerin yanında artık profesör olmuş Messi, Iniesta ve Luis Suarez var. Oynamaya da öğrenmeye de çalışmaya da doymayan bir Arda geldi Barselona şehrine. Madrid'de 4 yıl boyunca kurduğu düzeni Barselona'ya taşıdı. Geniş bir ev, bireysel idmanlarını yapabileceği bir spor salonu, İspanya'da her işini kolaylaştıran yardımcısı Ata ve Bayrampaşa'dan çocukluk günlerinden beri hiç ayrılmadığı arkadaşları.
Atletico Madrid, Barcelona'dan farklı bir kulüp. Tarihi ve tribünleriyle kalbiyle düşünen bir his takımı Atletico. Arda bu yüzden Atletico'yu çok sevdi, Atletico'nun taraftarı da onu. Barcelona ise aklın ön planda olduğu, duygulardan çok geleneklerinin peşinden giden ve mükemmel organizasyona inanan bir kulüp. Arda'nın hem saha hem de saha dışında Barcelona'dan öğreneceği ve kimbilir bir gün Türk futboluna öğreteceği çok şey var.
Arda, Atletico'da Diego Simeone'den çok şey öğrendi. Simeone, emeğe saygı gösteren ve performansı oyuncunun akıttığı terle ölçen bir teknik adam. Luis Enrique ise bir başka fikrin adamı. Ceza nedeniyle sahaya çıkamadığı 6 ay içinde Arda, Luis Enrique'nin bu yönlerini gözlemledi. İki teknik adamın da idmanları farklı, oyun planları farklı. Arda da başka bir Arda olmalı artık.
İspanya'dan Türkiye'ye geldiğinde ülke futbolunun en popüler ismi olmasından dolayı magazin medyasının ona ilgi göstermesi doğaldır ama genç kuşakların Arda'yı 2-3 günlük İstanbul tatillerinde gezen eğlenen bir yıldız futbolcu olarak tanıması da insafsızlık. Messi gibi sıfatlara sığmayan bir adamla verkaça gireceksiniz çok çalışmanız lazım, idolüm dediği İniesta kadar akıl dolu futbol oynamak istiyorsa kafasını sadece futbola vermeli. Arda da bunları yapıyor, 4.5 yıldır İspanya'da. Hiçbir şey tesadüf değil. Her şey emek, aile hasreti, acı, gözyaşı ve kazanılan kupalarla gelen mutluluk ve huzur...
Ağustos 2011'de İspanya'ya gittiğinde "Atletico Madrid'de oynayamaz" diyenler, Arda Barcelona formasıyla Camp Nou'ya çıkıp idolü İniesta ile paslaştığında da "Arda, Barcelona'da oynayamaz" diyebilir, diyorlar da... Futbol bu, herkes her şeyi diyebilir ama önce Barcelona maçı izlerken uzandıkları koltuktan doğrulup mutfağa gidip bir bardak soğuk su içmeleri gerekiyor. Arda Turan "Hayal ettiğin kadar da çalışırsan" a inanan bizim toprakların çocuklarının idolüdür. Onun ve bizim çocuklarımızın yolu; futbol sahasında da hayatta da açık olsun.

2016 Spor Takvimi

OCAK:
Süper Lig'de ikinci yarı 17 Ocak'ta başlayacak ama öncesinde 10 Ocak'ta atv, ahaber ve A Spor ekranlarından naklen yayınlanacak Türkiye Kupası maçları var. Yeni yılın ilk ayının en önemli organizasyonu 18 Ocak'ta başlayacak olan Avustralya Açık. 25-31 Ocak tarihleri arasında ise Slovakya'da Avrupa Artistik Patinaj Şampiyonası var. Ayın son gününde Arda Turan, Barcelona formasıyla eski takımı Atletico Madrid'i yeni evi Camp Nou'da ağırlayacak.
ŞUBAT:
Avrupa Ligi'nde Fenerbahçe, Lokomotif Moskova ile 16 Şubat, Galatasaray ise 18 Şubat'ta Lazio ile ilk maçını oynayacak. Fenerbahçe- Beşiktaş derbisi ise 28 Şubat'ta. Euroleague'de Fenerbahçe, Anadolu Efes, Darüşafaka Doğuş'un Final Four mücadelesi sürecek. 50. Super Bowl finali 7 Şubat'ta yine tüm dünyayı ekran başına toplayacak. 14 Şubat'ta NBA All Star Game elbette ki kaçmaz. All Star, ilk kez ABD dışına gidiyor: Kanada Toronto'da..
MART:
Bu ayın en büyük heyecanı tartışmasız 20 Mart'taki G.Saray-F.Bahçe derbisi. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde de heyecan Mart ayı boyunca yükselecek. Formula 1'de 20 Mart'ta motorsporları sevenlerin gözü Avustralya Grand Prix'sinde olacak.
NİSAN:
Dünyanın en çok izlenen lig maçı, El Clasico, Barcelona ile Real Madrid'in kapışaması 3 Nisan tarihinde. Formula 1'de Bahreyn ve Çin Grand Prix'leri nisan ayında. Futbol ve basketbolda Avrupa'da finaller yolunda işler bu ayda kızışacak.
MAYIS:
Euro 2016 nedeniyle Avrupa'da futbol sezonu mayıs sonuna sarkacak, son düzlük mayıs ayının ilk 15 gününde koşulacak. Galatasaray- Fenerbahçe derbisi 8 Mayıs'ta. Türkiye Kupası finali 25 Mayıs akşamı Antalya'da olacak. Şampiyonlar Ligi finali 28 Mayıs akşamı Milano'da San Siro'da oynanacak. Avrupa Ligi finali ise 18 Mayıs'ta Basel'de. Formula 1, mayıs ayında Rusya ve İspanya'da olacak. Avrupa basketbolunun zirvesi Final Four ise 12-15 Mayıs'ta Berlin'de. 6-29 Mayıs arasında ise İtalya Bisiklet Turu var. Teniste Fransa Açık, 22 Mayıs'ta başlayacak.
HAZİRAN:
Haziran ayında önce Copa America ardından Euro 2016 var. 100. yılının şerefine ilk kez Güney Amerika dışında, ABD'nin ev sahipliğini yapacağı Copa America Centenario, 3-26 Haziran tarihleri arasında. Euro 2016, 10 Haziran'da Fransa-Romanya maçıyla açılacak. Fatih Terim önderliğinde A Milli Takım'ın gruptaki sınavları, 12 Haziran'da Hırvatistan, 17 Haziran'da İspanya ve 21 Haziran'da Çek Cumhuriyeti ile. Atletizmde, Olimpiyatlar öncesinde iki Grand Prix de haziran ayı spor takviminde. Le Mans'daki 24 saatlik heyecan bu yıl 18-19 Haziran ve 23 Haziran'da. NBA'de haziran ayında başlayacak olan final serisi, temmuz ayına sarkacak
TEMMUZ:
10 Temmuz'da Paris'te Euro 2016 finali var. Wimbledon'da finaller de aynı hafta sonunda oynanacak. Formula 1'de Avusturya, Azerbaycan ve Almanya Grad Prix'leri temmuz ayında gerçekleşecek. Futbolda 19 yaş altı Avrupa Şampiyonası genç yetenek avcılarının radarında olacak. Turnuva, 11-24 Temmuz tarihleri arasında Almanya'da. Avrupa Atletizm Şampiyonası ise 6-10 Temmuz tarihleri arasında Amsterdam'da. Bisiklette bir klasik olan Fransa Bisiklet Turu, 2-24 Temmuz tarihleri arasında.
AĞUSTOS:
2016 Olimpiyatları'nın açılış töreni 5 Ağustos tarihinde Rio de Janerio'da yapılacak. 21 Ağustos'a kadar Olimpiyat heyecanı dünyayı saracak. Avrupa'da futbol heyecanında yeni sezon ağustos ayında başlayacak. İngilizlerin efsane organizasyonu Community Shield, 7 Ağustos'ta Wembley'de. UEFA Super Kupa finali 9 Ağustos tarihinde Norveç'in Troondheim şehrindeki 21 bin kapasiteli Lerkendal Stadyumu'nda oynanacak. Teniste son Grand Slam, Amerika Açık, Olimpiyat heyecanı bittikten bir hafta sonra start alacak ve 12 Eylül tarihinde son bulacak.
EYLÜL:
Rio'daki Olimpiyat Oyunları'ndan sonra eylül ayının 7'sinde aynı şehirde 11 gün sürecek olan 2016 Paralimpik Yaz Oyunları var. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde her yıl olduğu gibi bu yıl da gruplarda ilk maçlar eylül ayında. 2018 Dünya Kupası eleme grubu maçları da bu ayda başlayacak. Amerika Açık'ta final 12 Eylül tarihinde oynanacak. Formula 1'in eylül ayı takviminde İtalya, Singapur ve Malezya Grand Prix'leri var.
EKİM-KASIM-ARALIK:
Yaz aylarında Copa America, Euro 2016 ve Olimpiyatları'ın ardından doğrusu yılın son üç ayında sporseverlerin temposu biraz düşecek. Elbette ki futbol ve basketbolda lig ve Avrupa Kupaları'nda takvim büyük heyecan yaratacak. Formula 1'de sırasıyla Japonya, ABD, Meksika Grand Prix'lerinin adından kasım ayında pilotlar Brezilya'nın yolunu tutacak. Yılın son yarışı ise 25-27 Kasım'da Abu Dabi Grand Prix'si.

27 Aralık 2015

2015 Türkiye-Avrupa
5X4 Z Raporu


Kazananlar 

FATİH TERİM
Bazı sözler güzeldir, altı doldukları takdirde ise çok güzel. “İmkansız diye bir şey yoktur mucizeler zaman alır” gibi. Euro 2008’de bize masal gibi bir turnuva yaşatan takımın mimarı Fatih Terim, 8 yıl sonra milli takımı Fransa’ya götürüyor.  2015’te maç kaybetmeden, “biz bitti demeden bitmez” ile çıkıyoruz Euro 2016 yoluna. Hem zaten bizim olmadığımız turnuvalarda başka ülkeleri tutmaktan sıkılmadık mı?
FERNANDO MUSLERA
Onca transfer yanlışı yapan Galatasaray’ın son 10 yıldaki en doğru kararı Muslera’ya 2011’de yıldızlaştığı Copa America öncesinde imza attırmak olabilir. Geçen sezon kazanılan şampiyonlukla gelen 4. Yıldızda en büyük emek onun ellerinden geldi. 2015’in ikinci yarısında hatalı goller de yedi, zaman zaman vasat da oynadı ama taraftarın ve futbolseverin gözündeki kredisi bir maç değil birkaç sezonluk.
ATİBA
2015’i yarıladığımızda Beşiktaş ile yolları ayrılabilirdi. Mario Gomez harika transfer ama Atiba’nın takımda kalması ondan da büyük transfer. Altı yıllık şampiyonluk hasretine son vermek isteyen Beşiktaş’ın orta sahasında dört ciğer, 10 ayak, 10 kol ile oynuyor sanki.  Melo, Galatasaray’da 4 yıl bu mevkide ne yaptıysa onu yapıyor. Düğünde davul da çaldığına göre artık bizim Atiba diyebiliriz.
SELÇUK İNAN
2014 onun içi iyi geçmemişti ama 2015’te Galatasaray ve A Milli Takım için kader adamı oldu. A Milli Takım onun attığı muhteşem frikikle Euro 2016 biletini aldı. Bir golü Galatasaray’ın  Avrupa Ligi’nde devam etmesini sağladı. Son 5-6 yılda ondan daha iyi yerli orta saha oyuncusu yok, onun da haksızlıklara karşı dili yok. Az konuşan, çok iş yapan, kazanmak için doğmuş adam Selçuk İnan.

CÜNEYT ÇAKIR
Başarısında yardımcıları Bahattin Duran ve Tarık Ongun’un da payı büyük ama başrol onun elbette. 2015 Şampiyonlar Ligi finalini yöneten Cüneyt Çakır, Euro 2016’da da görev yapacak. Fransa’da finali yönetmemesi tek dileğimiz! Türkiye’de kafasında kırk tilki ile maç yönetiyor ama Avrupa arenalarında çaldığı düdüklerle itibarı en yüksek hakemlerden biri.


Kaybedenler
DURSUN ÖZBEK
Şampiyon bir kadroyu teslim alan Galatasaray başkanı, altı aylık süre içinde taraftarını sabır testine soktu. Garip transferler, faks cihazına takılan imzalar derken Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’ne veda etti, ligde de Beşiktaş’ın 9 puan gerisine düştü. 2015’in ikinci yarısındaki Dursun Özbek’i Dursun Özbek de beğenmemiştir zaten.
BURAK YILMAZ
Son 5-6 sezonun tartışmasız uzak ara en iyi yerli forveti ama santrfor dediğin biraz gamsız olur. Burak Yılmaz her şeyi kafaya takan, eleştirileri de tribünü de gereğinden fazla dinleyen bir golcü. Üstüne bir de bitmek bilmeyen adale sakatlıkları gelince, hazır olmadan sahaya koşan Galatasaray’ın golcüsü 2015’i unutulacak bir yıl olarak kariyerine yazdırdı. Ayağa kalkması lazım çünkü Euro 2016’da ona ihtiyacımız var.
İSMAİL KARTAL
Fenerbahçe’de çalışmak her olmasa da çok teknik adamın rüyası ama İsmail Kartal bu rüyayı 2015 yılında taraftarın kabusu yapmayı başardı. TT Arena’daki Galatasaray derbisine giderken “Haddimizi bilerek oynayacağız” dediğinde aslında film kopmuştu ya. Ersun Yanal’dan aldığı büyük mirası tüketirken hovardaydı. Eskişehir’deki teknik adamlık fiyaskosunu hatırlarsak geriye söylenecek tek şey kalıyor: Bazen hep ikinci adam olmak iyidir.  
RECEP BÖLÜKBAŞI
Haziran ayında Galatasaray ile Kupa finali oynayan Bursaspor kadrosunu koruyup, kaleci-stoper-golcü takviyesi yapsa bu sezon Şenol Güneş yönetiminde şampiyonluk yarışı verebilirdi. Şenol Güneş gitti, kaptan Volkan Şen ve 3 arkadaşı Fenerbahçe’nin yolunu tuttu. Bursaspor Başkanı Recep Bölükbaşı, geçen sezonun en renkli futbolunu oynayan takımı erirken izlemekle yetindi.
 DENİZ ÇOBAN
İki damla gözyaşı görsek, empati kuran milletiz biz. İyi ki de öyleyiz ama bazen kantarın topuzu kaçıyor. Kasımpaşa-Rize maçında hata yaptığına inanıp özür dileyen ve hakemliği bırakan Deniz Çoban’ın vasat kariyerinden gelecek nesillere örnek olacak bir hikaye çıkmazdı maalesef. “ Yakında kesin yorumcu olur” diyenler haklı çıktı, Çoban yorumcu oldu.

Avrupa kazananlar
MASSİMILIANO ALLEGRI
Barcelona’ya Şampiyonlar Ligi finalini kaybetmiş olabilir ama Allegri, Juventus’u Berlin’deki finale getirirken ve İtalya şampiyonluğunu kazanırken teknik adamlık dersi verdi. Milan’ı batıran hoca için 2015 unutulmayacak bir yıldı.
LEWANDOWSKİ
9 dakikada 5 gol atılabileceğini üstelik de bunu  sıradan bir takıma değil Wolfsburg’a atarak gösteren Lewandowski, 2015’in bir numaralı golcüsüydü. Euro 2016 elemeleri, Şampiyonlar Ligi, her yerin kralı Polonyalı santrfor, 2016 yazının transfer döneminde Real Madrid’in bombası olabilir.

RİYAZ MAHREZ
2014 yılında bonservisine 500 bin Euro ödenen bir futbolcu nasıl olur da şimdi 40 milyonluk adam olur. Mahrez, bir yıl önce ligin son sırasında olan Leicester’ın bu sezon Premier Lig’de liderlik koltuğunda oturmasında takımın golcüsü Vardy’den de büyük paya sahip.

MESUT ÖZİL
Sahada buz gibi, sıfır duygu, dünya umurunda bile değil. Top onun ayağındayken onun maçı, top ayağından çıktığında ise takımının. Premier Lig’de yarım sezonda 15 asist yapan Mesut Özil rekora koşuyor. Arsenal şampiyon olursa sezon almanağının kapağında en önde o olur.
GONZALO HIGUAIN
Napoli’de birileri futbol tarihine adını yazdıracaksa bu Arjantinli olmalı. Maradona’dan çok yıllar sonra bir başka Tangocu, İtalya güneyinde şampiyonluk ateşiyle kavrulan tutkulu Napoli tribünlerinin duvarındaki posteri olmayı başardı. Gonzalo Higuain atarsa Napoli kazanıyor. 2015’teki seriyi 2016’ya taşırsa, Napoli şampiyon olabilir, neden olmasın…


Avrupa kaybedenler 
SEPP BLATTER-MİCHEL PLATINI
Fransız Liberation Gazetesi, ikilinin skandalı patladığında unutulmaz bir birinci sayfaya imza atmış ve İtalyan mafyasını hatırlatan “FIFA NOSTRA” manşetini atmıştı. Blatter ve Platini, yolsuzluklar yüzünden 8 yıl futboldan men cezası aldılar. Futbol temiz mi bilmiyoruz ama bildiğimiz onlar olmayınca daha az kirli.

JOSE MOURİNHO
“Özel biriyim” diyor, nevi şahsına münhasır bir insan olduğu kesin. Şampiyon Chelsea’nin teknik direktörü de o, beş ay sonra küme düşme potasına sürüklenen de. Hikayesi uzun ama kısası, soyunma odasını kaybedersen, sahada da yenilirsin. Manchester United’a gidip bizlere intikam sıcak yenen bir yemektir hikayesi izletebilir.

RAFAEL BENİTEZ
Real Madrid’den teklif alınca bırakıp gittiği Napoli’de onun adını iyi anan yok. Real Madrid’de de cezalı oyuncu oynatıp Kral Kupası’ndan ihraç edildiğinde Barcelona’dan yediği 4 goldekinden daha fazla yüzü kızardı İspanyol teknik adamın. Yerine her gün birini yazıyorlar. Zinedine Zidane eşikte bekliyor, Rafael Benitez için Madrid’de  çanlar çalıyor.

WAYNE ROONEY
Alex Ferguson yönetiminde dört farklı jenerasyonla Premier Lig’in şampiyonluklarına ambargo koyan Manchester United’ın kaptanı için 2015, yaşanmasa da olur bir yıldı. Dünyanın en çok kazanan forvet oyuncularından biri ama Hamza Hamzaoğlu’nun Umut Bulut için dediği gibi: “Golcü ama gol atamıyor.” Rooney, Düşler Tiyatrosu’nun kaybeden kaptanı.

FELİPE MELO
Her yaz açtığı kalacak-gidecek papatya falından “Gittim” çıkan Felipe Melo, 2015’i ağzında pas tadıyla bitirenlerden. 5 yıl önce Hollanda maçında yaptıklarıyla milli takım kapısı ona kapanmıştı. İtalya’da yılın son maçında penaltı yaptı, takımını yaktı, rakibine uçan tekme attı, kendini yaktı. 2016’da ayağa kalkmaya çalışacak ama “Sertlik istemeyen gitsin tenis izlesin” dediği insanlar için bile artık inandırıcı değil.



20 Aralık 2015

Ben Gerard Pique


Adım Gerard Pique Bernabeu, 2 Şubat 1987’de Barselona’da doğdum. Soyadım size Real Madrid’i ve onun eski başkanının adının verildiği Santiago Bernabeu Stadı’nı hatırlatabilir ama ben “Bernabeu” denildiğinde, Amador Bernabeu’yu bilirim. Kendisi dedem olur. Barselona’nın eski direktörlerinden, onun sayesinde doğduğum gün beni Barcelona kulübüne üye yapmışlar, oğlum Milan doğduğunda onu da kulübe yapan dedemdir. Babam avukat, annem ise özel bir hastanede üst düzey yönetici. Size yoksul mahallede yetişmiş bir futbolcu hikayesi anlatamayacağım, üzgünüm. Futbola elbette ki Barcelona alt yapısında başladım, en iyilerin olduğu yerde. Dedem bir gün teknik direktör Louis Van Gaal’ı evimize yemeğe çağırmıştı. “Torunum Barça alt yapısında oynuyor” dediğinde onun bana “Barça’da oynamak için çok zayıfsın” dediğini hiç unutmadım. Alt yapıda Fabregas ile birlikte büyüdük, aynı yaştayız, ben de o zaman orta saha oynuyordum. Fabregas, Arsenal’e gittiği için mi ben de Barcelona A takımında oynamadan Manchester United’a gittim. Bence bu bir  tesadüf. Hayat hikayemi uzun uzun anlatma niyetinde değilim bugünlerde başım yine tutamadığım dilim yüzünden belada. Kısaca özetleyeyim geride kalan 10 yılı isterseniz… Man. United’da Cristiano Ronaldo takım arkadaşımdı ama şimdi en büyük rakibim. Bir yıl Zaragoza’da kiralık oynamasam bence bugün Barcelona’da olamazdım. Man. United’a bedava gittiğim için bana çok kızgın olan başkan Laporta, 4 yıl sonra benim İngiltere’de mutsuz olduğumu annemden öğrenip aradığında bunun bir şaka olduğunu sandım. Tabii ki kabul ettim ve yuvama döndüm. Shakira’yı tanımayan var mı aranızda? Yoktur elbette, onunla 2010’da tanıştık, aynı gün doğmuşuz, tamam yıllar farklı... İki çocuğumuz var Milan ve Sasha. Gelin size içinde bol bol Real Madrid geçen vukuatlarımı anlatayım. Sondan başlayalım isterseniz... Real Madridli Arbeloa da İspanya Milli Takımı’nda. Onun arkadaşım olmadığını sadece tanış olduğumuzu söylediğimde medya bana çok kızdı. Tamam “conecido” (tanış) derken, “cone” (bok) kısmını vurgulamış olabilirim ama hakaret etmek gibi bir niyetim yoktu, sadece arkadaş değiliz, anlayın işte. Sergio Ramos’un ne dediği çok umurumda değil, milli takımda Barselonalı gazeteci sorusuna Katalanca cevap vermemi istediğinde araya girip bana fırça attığını ve “İspanyolca konuş” dediğini hatırlarsınız, orada ses çıkarmamıştım. Santiago Bernabeu’da bundan birkaç yıl önce El Clasico’nun ardından Real’li oyunculara “Şimdi gidip kralınızın kupasını alacağız” demiş olabilirim. Onları 5-0 yendiğimiz maçta beşinci golden beş parmağımı-ki bizim memlekette “manita” derler- gösterdiğimde tribünlerin hoşuna gitmediğinin de farkındaydım. Madrid’de bana çakmak attıklarında bunu hakeme göstermek istediğimde kaptanım Puyol ortalığı germemek için çakmağı elimden alıp saha dışına atmıştı. O artık futbolu bıraktı ama ben hala Barcelona’da kaptan değilim, takım içi oylamada dört kaptan listesine adımı yazan çok az arkadaşım var galiba. 2010 Dünya Kupası’nı aldığımızda Madrid’de otobüsle turlarken yuhalandığım doğrudur, ne yapayım ben Katalanım. İbrahimovic, Barselona’da oynarken otoparkta çekilmiş fotoğrafımı yıllardır konuşuyorsunuz ama hayır orada öpüşmüyorduk. İyi poker oynarım, Manchester’da Pazartesi akşamları Rooney, Vidic ve Ferdinand ile iyi bir karemiz vardı. Soyunma odasında her zaman beklenmedik şakalar yaptığım doğrudur. İki yıl önce Helsinki’ye gittiğimiz uçakta koku bombasını evet ben attım, pakette iki tane vardı, bir diğerini de gazetecilerle röportaj yaptığımız yerde patlattım, evet herkes dağıldı. Real Madrid, kupada cezalı oyuncu oynattığını öğrendiğimde Twitter’dan kahkaha atan ve dalga geçen emojileri yazan da benim, size bilgisayarım açık kalmış, bunları da kuzenim yazmış demeyeceğim. Ama ne yapayım çok komikti. Geçen yıl Brezilya’da Dünya Kupası’nda boşboğazlık yapıp Fabregas’ın Chelsea’ye transfer olduğunu söylemiş olmamla kupaya erken veda etmemiz arasında ne alaka var. Real Madrid bizden 4 gol yedikten sonra Ronaldo doğum günü partisi verip o partide Kevin Roldan şarkı söylerse ben de şampiyon olduğumuzda “Her şey seninle başladı Roldan, teşekkür” derim, bunda ne var. Milli takımla İspanya’da bir çok stadyumda yuhalanıyorum, Lion’da, Oviedo’da ıslıkladılar, çok fazla takılmıyorum buna. Benim için atılan en güzel manşet “Piquenbauer” olabilir çünkü dedem Beckenbauer büyük futbolcu diye anlatırdı bana.  Aklıma gelenler bunlar, bende bu çene olduğu sürece yeni hikayelerimi yakında spor sayfalarında okursunuz zaten… 

15 Aralık 2015

Beşiktaş: 2 Galatasaray: 1


GÜNAY                     10/5
Moralsiz Tolga'nın "beli" ağrıyınca kaleyi devraldı, Fevzi'yi hatırlatan hatayı yaptığında dünyası karardı ama Gomez onu ayağa kaldırdı. Olcan'ın plasesi dışında Galatasaray zaten onu zorlayacak futbolu oynamadı.
BECK                10/7
Gösterişli futbol oynamadığı kesin ama tam bir görev adamı, risk almayı sevmiyor, hücuma desteği eksik denebilir ama karşısında oynayan Yasin'i fiziğiyle ezdi. İki kez pas arası yapıp, defansı rahatlattı.
RHODOLFO                           10/7
Rakip sahada çoğalamayan bir takip karşısında sezonun belki de en rahat maçını oynadı. Kayseri ve Akhisar maçlarında bile çok daha fazla efor sarfetmiştir. Umut kendi kendini tuttuğundan ona iş düşmedi.
ERSAN                      10/7
Onun yokluğunda Beşiktaş iki maç kaybetti, bu maçlarda kalesinde 5 gol gördü. Sakatlık dönüşü, fizik olarak hazırdı ama derbide partneri Rhodolfo gibi karşısında rakip bulamayınca duran toplarda gol peşinde koştu.
İSMAİL                     10/8
Galibiyeti getiren goller Gomez ve Töre'den gelmiş olabilir ama dün hırsın ve mücadelenin adı İsmail idi. İlk yarıda net bir gol de kaçırdı ama kanadında 70 metreye adeta tren rayları döşemiş gibiydi, gitti, geldi, gitti, geldi.
ATİBA                           10/8
Beşiktaş'ta oynadığı futbolun ligde karşılığı yok. Son haftalarda artık yoruldu yorumlarının kenarından dolandı ve derbi motivasyonuyla yine her zamanki gibi orta sahaya damgasını vurdu. Devre arası tatilini dört gözle bekliyordur.
OĞUZHAN                 10/6
İlk yarıda çok daha etkili paslar atabilirdi, Galatasaray'ın top kayıplarında dengesiz yakalanan savunma karşısında top kayıpları yaptı. Skora gol ve asistle katkı yapmayı alışkanlık haline getiren bir aktör için sıradan bir filmdi.
OLCAY                      10/5
Beşiktaş'ın çözülemeyen adamı. Gününde olduğunda tabelayı değiştirir ama dün geceki gibi olduğunda kenardan tabelanın kalkmasını bekler. İsabetsiz şutlar, pas bağlantılarında dengesizliği. Forması artık hiç garanti değil.
SOSA                           10/6
Maçın başında gollük şutunu Muslera nefis çıkardı, her zaman klas ama kondisyonu 60 dk. Dün maçın adı derbi olunca limitlerini zorladı, sahadaki muadili Sneijder gol atmış olabilir ama oyun içinde daha fazlasını yaptı.
QUARESMA                           10/6
İlk yarıda Galatasaray kalesini abluka aldıkları dakikalarda arka arkaya şut denemelerinden sonuç alamadı. Beşiktaş'ın tabelayı ilk yarıda değiştiremediyse biraz da onun oyun içindeki gel-gitlerinden. Yerini galibiyeti getiren Töre'ye bıraktı.
GOMEZ                     10/8
Büyük maçları büyük oyuncular alır. Fenerbahçe'den sonra Galatasaray'ı da mat etmeyi başardı. Muslera'yı avladığı şutuyla geçen sezon Kuyt'ın attığı gole selam çaktı. Bu lig için her zaman fazla santrfor, şampiyonluk inancının da baş aktörü.
KERİM FREİ            10/8
Lizbon dönüşü hem fizik hem de moral olarak dipteki Beşiktaş'ın derbide 60'dan sonra düşeceği tezine Şenol Güneş'in ürettiği anti-tezin iki aktöründen biri. Galatasaray'da olsa banko oynar, Beşiktaş'ta yedek. Galibiyet golünün ortası ondan geldi.
GÖKHAN TÖRE                 10/8
Lizbon'da yoktu, derbiye saklandı, hatta fazlasıyla saklandı ki yedek kulübesinde başladı. Beşiktaş bu sezon şampiyon olacaksa Gomez-Töre-Oğuzhan ile olacak diyen birinin kaleminden çıkan bu satırlarda galibiyeti getiren golü atan adamdı.
NECİP                          10/?
Sezon başından beri Sosa çıkar Necip girer Beşiktaşlılar için bir deja vu. Bu genelde 60'lı dakikalarda olurdu, dün Sosa biraz canını dişine takınca Necip ancak 87'de girdi, 7 dakika koştu, derbi bitti. Galibiyet sevinirken daha çok yorulmuştur.
GALATASARAY
MUSLERA                10/8
7 net kurtarış yapıp, bu sezon en iyi performansını ortaya koyduğu derbide Gomez'in golünde hatalıydı derken bile insan iki kere düşünüyor. Muslera için "Ben daha ne yapayım" 90 dakikasıydı. İki golde de top sağından filelerle buluştu.
SABRİ           10/3
En olumlu hareketi Töre oyuna girdiği ilk pozisyonda kademeye girip mutlak pozisyonu önlemesi. 4 milyon TL'yı feda ettiği için yönetimin sempatisini kazandı, iyi niyetle oynansa bu oyun bir 15 yıl daha oynayabilir.
SEMİH                          10/4
Chedjou'dan ön libero olur mu sorusundan önce sorulması gereken Semih, Chedjou'nun yerine oynar mıydı? Hatalı çıkışlar, pas hataları, ikinci golde kafasından seken top. Ona "artık" güvenen bir hocası var(mış) ama güvendiği dağlara kar yağdı.
HAKAN                     10 /5
2-3 hafta öncesine kadar Galatasaray adına sezonun en iyi adamı olan Hakan Balta yorgunum diye bağırıyordu ama sanki inadına ondan sol bek de yarattılar. Dün savunma göbeğinde bunaldı, Muslera 7 top kurtarmışsa, Balta nasıl iyi olsun ki!
OLCAN                      10 /6
Maça sol bekte başladı, ikili mücadelelerde motiveydi, Selçuk ile birlikte kendini paralayan iki isimden biriydi ama önünde oynayan üflesen uçacak Yasin ile ne yapabilirdi ki? Bir şutunu Günay çıkardı.
SELÇUK                     10/8
Galatasaray'ın kaptanı sahada tek başına savaştı. Takım arkadaşları tel tel dökülürken ayakta kalan tek isimdi. Aslında bu haftaların ezberi. Yanında oynayan Chedjou bile hayran hayran onu seyretti evet seyretti...
CHEDJOU                10/4
Veli Kavlak'ın sol bek oynamasından daha kötü ne olabilir? Chedjou'nun ön libero oynaması. Nerede duracağını bilmeyen, ağır bir adamı sırf fiziği iyi diyen orta sahanın göbeğine dikerseniz yapacağınız şey sulamaktır.
PODOLSKİ               10/4
Derbi öncesinde Galatasaray taraftarının en güvendiği isimdi ama onun işi üçgeni kurmuş arkadaşlarından son topu alıp gol vuruşunu yapmak. Dün Galatasaray'da bunu yapabilecek kimse yoktu. O da sesi kısık solist gibiydi.
SNEİJDER      10/5
Hamzaoğlu gidince bol bol konuştu ama biraz da aynaya bakması lazım. Bu kadar top kaybıyla dünyada forma giyebileceği bir üst düzey takım yok. Günay'ın hatasında o uzaklıktan topa vurmak onun için elbette çocuk oyuncağı.
YASİN                          10/3
Galatasaray'da eğer kendini büyük futbolcu sanıyorsa Hasan Şaş'ın ya da Arif Erdem'in eski maçlarını izlesin. Özgüveni bu kadar yüksek bir futbolcu bir o kadar güçsüz olursa ortaya bu çıkıyor. Tabela kalkıyor, Yasin oyundan çıkıyor.
BURAK                      10/3
Denizli geçen hafta onun adalesini tartarak oynadığının sinyalini vermişti. Güçsüzlüğü tekrar sakatlanmamak adına kendini fazla zorlamamasından. Dün bir kez "hata"ya düştü, kısa bir depar attı ve kenara beni değiştirin dediğinde dakika 35'ti.
UMUT                          10 /3
Beşiktaş, güzel oyunuyla hak ettiği derbiyi kazanamayabilirdi. Umut Bulut, Olcan'ın önüne düşen topu ceza sahası içinde büyük bir soğukkanlılıkla usta bir stoper gibi kontrol edip Beşiktaş ceza sahası dışına çıkardı. Sorun onun Galatasaray'ın santrforu olmasıydı.
TARIK           10 /5
Hamza Hamzaoğlu'nun favorisi Bilal'ı Mustafa Denizli unuttu. Hamzaoğlu'nun unuttuğu Tarık'ı Denizli hatırladı. Galatasaray'a geldiğinden beri formaya yabancı, bir derbide sonradan oyuna girip skora etki edeceğine kendisi de inanmıyordur.
ŞENOL GÜNEŞ 10/8
Tolga krizini iyi yönetemedi ama derbiye takımı iyi hazırlamış. 60'tan sonra Kerim ve Gökhan Töre'yi yedek batarya olarak kullandı ve oyunu tuttu. İki sezon derbi kazanamayan Biliç'ten sonra Olimpiyat'ta ikide iki yapmak şık teknik adamlık.
MUSTAFA DENİZLİ           10/ 1
Chedjou'yu ön libero oynatan, Burak sakatlandığında Podolski'yi öne atıp, bitik orta sahaya Bilal'i almayan Mustafa Denizli'yi yorumcu Mustafa Denizli yerden yere vururdu. Bize de laf düşmezdi. İnandıklarını yapmadığı sürece kaybettiği sadece bir derbi ve 3 puan değil.