11 Temmuz 2018

Cristiano Ronaldo @ Real Madrid


438 maç / 450 gol

* 4 Şampiyonlar Ligi
* 2 La Liga şampiyonluğu 
* 2 Kral Kupası
* 2 İspanya Süper Kupa
* 3 UEFA Super Kupa 
* 3 Kıtalararası

78 duble 
36 hat-trick 
6 poker (4) 
2 repoker (5) 

294 sağ 
81 sol 
70 kafa
79 penaltı 
387 ceza sahası içi 
64 ceza sahası dışı 
316 galibiyet 
70 beraberlik 
52 mağlubiyet

10 Temmuz 2018

Ronaldo Juventus'a Giderken



Herşey geçen sezon Neymar’ın Paris Saint Germain’e transferiyle başladı. Fransız kulübü Brezilyalı yıldıza yıllık 37 milyon Euro verince domino etkisi devreye girdi. Messi ve menajeri babasının Barcelona yönetimi karşısında eli kuvvetlenmişti. Masadan 45 milyon Euro’luk yeni kontratla kalktılar. Sıra Cristiano Ronaldo’daydı. Futbol dünyasının bir numaralı menajeri Jorge Mendes, vatandaşı Portekizli yıldız için Real Madrid başkanından randevu aldı. 2021’e kadar kontratı olan Ronaldo, sahnedeki iki büyük rakibi maaşlarını katlamışken, rakamının iyileştirilmesini istiyordu. Real Madrid Başkanı Florentino Perez ne evet ne de hayır dedi ama o gün aldıkları bir karar Ronaldo’nun aklına gitme fikrini koydu. Yılda 21 milyon Euro kazanan Ronaldo, 35 milyon Euro istiyordu. Oyuncuyu satın almak isteyen kulüp ise bir milyar Euro bonservis ödemeliydi. Kurt menajer Mendes o gün istediğini aldı. Sezon sonuna kadar rakamı iyileştirmezseniz, Barcelona ve Paris Saint Germain dışındaki kulüplere bonservis rakamı 100 milyon Euro olsun dedi. Real Madrid bunu kabul etti ama anlaşmayı duyan Ronaldo “Başkan benim sadece 100 milyon edeceğimi kabul etmişse gitmemi istiyor” dedi yakın çevresine..
100 milyon Euro bonservisi ödeyebilecek kulüp sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Bayern Münih topa girmedi. Manchester City’de Guardiola vardı ve Ronaldo ile çalışmazdı. Eski kulübü Manchester United’da ise eski hocası Jose Mourinho. Adını bile anmadı. Paris Saint Germain, finansal fair-play sınırında olduğundan devre dışı kaldı. Artık tek ihtimal vardı, Angelli Ailesi’nin kontrolündeki Juventus….
Büyük yıldızların transferinde gazetecilere yol gösteren ipuçları vardır her zaman. Real Madrid’in yeni sezon forma tanıtımlarında Ronaldo yoktu. Üç kez arka arkaya Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldıran Portekizli yıldız finalin ardından “Geleceğim ilerleyen günlerde belli olacak” deyip kafaları karıştırmış ve Portekiz milli takımıyla Dünya Kupası’nın yolunu tutmuştu.
Zinedine Zidane’nın şok istifasıyla sarsılan Real Madrid Başkanı, Dünya Kupası’na iki gün kala İspanyol milli takımının hocasıyla anlaştığını resmen açıklayınca kıyamet kopmui, teknik adam milli takımdan kovulmuş, İspanyol medyası, Dünya Kupası boyunca oyuncular etkilenmesin diyen Real’e karşı baltalarını toprağa gömmüştü. İspanya da elendi Ronaldo’lu Portekiz de…

Kulisler kaynamaya başladı. 15 yıldır Nike’ın sponsor olduğu Cristiano Ronaldo için Adidas’ın astronomik bir teklif yaptığı ve 3 yıl önce Nike ile anlaşması bittikten sonra Adidas ile çalışmaya başlayan Juventus’un da oyuncunun 30 milyon Euro’luk yıllık ücretini Angelli Ailesi’nin sahibi olduğu FIAT’a ödeteceği konuşulmaya başlandı. Nike’dan yılda 24 milyon Euro alan Ronaldo, İspanya’ya Dünya Kupası’nda hat-trick yaptığı maçın sabahında vergi cezası haberleriyle uyanmıştı. Karar onun için sürpriz değildi. İspanyol maliyesi ile avukatları uzlaşmış, Ronaldo 16 milyon Euro ceza ödemeyi kabul etmişti. Adeta Z raporu alıyordu Ronaldo, Madrid’de…
Juventus’un teknik direktörü Allegri’yi plajdaki şezlongundan kaldırıp Torino’ya getirdiler. İtalyan kulübünün iki yöneticisi sırra kadem bastı. Portekiz medyası, Torino’ya uçak bileti bakmaya başladı. Ronaldo ortalıkta yoktu ama üç ülkenin de basını, Ronaldo’nun annesinin Brezilya’da olduğunu Instagram’dan belirledi. Torinolu emlakçılardan da bir tüyo geldi. Geçmişte Juventus forması giyen Zidane ve Cannavaro’nun kiraladıkları villayı Ronaldo’nun yakınları gezmişti. Juventus’un eski menajeri Moggi, Portekizli starın Münih’te gizlice sağlık kontrolünden geçtiğini iddia etti. Real Madrid’in yönetim katında çalmıyorsa da çalması gereken şarkı bir Ajda Pekkan şarkısıydı: “Kapı açık, arkanı dön ve çık, istemiyorsun artık.” Belki öyle demek istemediler, belki de Ronaldo’nun böyle anlamak işine geldi. İmza mı? Ben bu yazıya son noktayı koymak için imzayı beklemedim. (5 Temmuz 2018 )

1 Temmuz 2018

Davulcu Manolo'nun Hikayesi



Yedi yıl önce tanıştım Manolo ile. Valencia’da Barcelona ile Real Madrid’in Kral Kupası finali öncesinde Mestella Stadyumu’nun karşısında tıklım tıklım kafesinde taraftarların sürekli hatıra fotoğrafı çektirdiği adamdı. “Manolo el del bombo” Davulcu Manolo, İspanya’nın en ünlü taraftarı. Ne Real Madrid’i ne de Barcelona’yı tutuyor, onun en büyük tutkusu İspanyol Milli Takımı. 40 yıldır davuluyla yollara düşüyor ve İspanya’nın oynadığı her maçta tribünde davuluyla mutlaka ekrana geliyor. Manuel Cacares Artesero, İspanya’nın kuzey batısında Aragon bölgesinde Huesca’da doğmuş. “Kasabada davul çalan çok insan vardı, çocukken onlardan etkilendim” diyen Manolo, kasaba takımlarının maçlarında davul çaldıktan sonra İspanyol Milli Takımı’nın peşine düşmüş. 1979’da Kıbrıs ilk deplasmanı.

Asıl hikaye ise ülkesinde düzenlenen 1982 Dünya Kupası. Otostopla maça giden, 16 bin kilometre yapan Manolo cebinde beş kuruş yokken bile bu tutkusundan vazgeçmemiş. Bir gün milli takımla gittiği deplasmandan döndüğünde eşinin çocuklarını alıp onu terk ettiğini öğrendiğinde bile vazgeçmemiş bu sevdasından. Valencia’daki kafesi futbol müzesi gibi. Davulcu Manolo’nun Kral Carlos ile hatıra fotoğrafından, İspanya’nın son 30 yılında milli formayı giymiş futbolcularla karelere, imzalı formalara ve eskiyip duvarlara asılmış davullara bakınıp bekliyor taraftarlar Mestella’daki maçları. Malum İspanya, 2008’e kadar bir başarı olan milli takım değil. Çileli yılların adamı aslında Davulcu Manolo. “İspanya tribününde 20 kişi olurduk en fazla, bazen tek başıma davul çalardım. Şimdi başarılar geldikten taraftar da milli takımın peşine düştü” diye anlatıyor o günleri. 2010 Dünya Kupası’na Güney Afrika’ya giden ve hastalanınca ülkeye dönmek zorunda olan Davulcu Manolo’yu tedavi ettiren de İspanyol Futbol Federasyonu. 40 yıllık serüvenin son döneminde zaten federasyon bütün masraflarını karşılar olmuş Manolo’nun. Milli takımın kamp tesislerine girişi serbest, takımla aynı uçakta yolculuk yapabiliyor ve resmi delegasyon listesinde adı yazılı. 

2010’da tedavinin ardından Madrid’den bir kez daha Güney Afrika’ya uçan ve final maçına yetişen Davulcu Manolo her İspanyol gibi 2014’de Brezilya’daki Dünya Kupası’nda büyük üzüntü yaşamıştı. Gruptan çıkamayan ve erken eve dönen milli takımın 2018’de Rusya’da yine şampiyon olacağına inan Manolo, 15 gün önce yine düştü yollara. Gruptaki ilk maçta, Portekiz-İspanya karşılaşmasında davuluyla birlikte tribündeydi Manolo. Ne olduysa o maçtan sonra oldu. 69 yaşındaki Manuel Cacares Artesero’ya Rus yetkililer davulunu tribüne sokamayacağını söylediler. Davulcu Manolo, davulu olmadan tribüne çıkarmaydı. İki İspanya maçında da Rus yetkililer geri adım atmadı. Manolo gözyaşları içinde televizyon kameraları karşısına geçti ve İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’den Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i arayıp davulu için izin almasını istedi. 

Davulcu Manolo’nun İspanya’da seveni de çok, sevmeyeni de. Birçok İspanyol onun profesyonel bir taraftar olduğunu inanıyor, masraflarının futbol federasyonu tarafından ödendiği için de Davulcu Manolo onlara göre “profesyonel taraftar.” Sevenleri için ise, milli takımın peşinden 8 Dünya Kupası’nda koşturan ve bu uğurda ailesinin dağılmasına bile göz yuman Manolo tutkularından vazgeçmeyen, ülkenin en ünlü animatörü…

Dünya Kupası Notlar #6


VAR’I BEN BULDUM 15 MİLYON EURO İSTİYORUM
VAR, spor dünyası için yeni bir teknoloji değil ama bir elin parmağı kadar ligde kullanıldıktan sonra elbette ki Dünya Kupası ile vitrine çıktı. Seveni var sevmeyeni var ama bir de bu teknolojiye sahiplenen var. İspanya’da biri kişi çıktı ve VAR teknolojisinin patentini aldığını iddia etti ve FIFA’ya tazminat davası açacağına açıkladı. Francisco Lopez, 1999 yılında İspanya’da eğitim ve kültür bakanlığına “21. Yüzyılın futbolu. Hakemlere gelecekte teknolojinin yardımı” başlıklı dosyayı teslim ettiğini ve patentini aldığını söylüyor. Lopez’in FIFA’dan istediği rakam ise 15 milyon Euro. Davayı kazanır mı, hiç sanmıyorum. VAR, “benim aklıma gelmişti” diyen milyonlarca futbolseverin icadı çünkü aynı zamanda…

RUSYA’DA KULÜBE GAZİLERİ 
Dünya Kupası bileti alan milli takımlara seçilmek zor, finallerde forma giyebilmek de bir o kadar daha zor. Rusya topraklarına ayak basmak, formayı kapmanın garantisi değil sonuçta. 23 kişilik kadrolarda bu sezon ortaya çok iyi performans koyan birçok futbolcu 270 dakika boyunca şans bulamadı. Barça kalecisi Alman Ter Stegen ile başlayalım, Roma’nın Arjantinli stoperi Fazio, PSG’de banko oynayan Brezilyalı Marquinhos, Atletico Madrid’in orta sahasındaki dinamosu Saul. Fransızların yükselen yıldızı Thauvin de kulübeden çıkamayan isimlerden. Arjantin’in hocası Sampaoli, orta sahada PSG’li Lo Celso’ya forma vermemek yemin etmişti sanki. Uruguay’da önünde Cavani ve Luis Suarez olduğunda İspanya La Liga’da 21 gol atan Stuani de maçları kenardan izledi.

AFRİKALILAR NEDEN TOPTAN ÜZÜLDÜ?
Sekiz yıl önce Gana kendi kıtasında ilk kez düzenlenen Dünya Kupası’nda Güney Afrika’nın başkenti Johannesburg’da Uruguay ile çeyrek final oynamış ve turnuvaya penaltılarla veda etmişti. Rusya’da 5 Afrika ülkesinde son 16’ya kalamadan otellerini boşaltıp evlerini yolunu tuttular. 36 yıl aradan sonra ilk kez bir Afrika ülkesi gruptan çıkamazken bu fiyaskosunun nedenleri için de kıtanın efsane oyuncuları görüş belirttiler. Bunlardan biri de Fildişi Sahili’nin eski golcüsü Drogba. “Sadece yetenek yetmez, Avrupa ve Güney Amerikalılar ile baş edebilmek için sağlam bir oyun planını ve devamlılığa ihtiyacımız var” dedi Drogba. Hak vermemek mümkün değil ama ekleme yapayım: Afrika futbolunun karakterini yansıtanlar Nijerya ve Senegal’di. Gana ve Fildişi Sahili’nin olmadığı kupada Mısır, Tunus ve Fas’ın yetenekli ayakları vardı ama ne fizik ne de kondisyon olarak sert rakip olamadılar. Sadece Fas’ın pozitif futboluna İspanya ve Portekizli zor grupta yazık olduğunu söyleyebilirim. Kupada silinen Galatasaraylı Belhanda’nın buradan çıkarması gereken bir ders var. Şampiyonlar Ligi’nde aktör olmak istiyorsa Dünya Kupası’ndaki 3-4 katını oynamalı, çünkü Galatasaray’daki futbolu onu Rusya’da ancak figüren yaptı.

Arjantin bu filmi izlemişti

20 yıl önce Arjantin Milli Takımı’nda Passarella görevi bırakmış yerine Marcelo Bielsa gelmişti. İspanya’da Espanyol’da görevdeyken milli çağrıya hayır diyemeyen Bielsa, 2002 Dünya Kupası’nda Arjantin tarihinin en iyi kadrolarından biriyle dibe vurdu. 20 yıl sonra Bielsa’nın öğrencisi Sampaoli ile Tangocular benzer bir bozgunu yaşadılar. Geçen sezon Sevilla’da başarılı bir sezonun ardından Sampaoli de Bielsa gibi milli takımın teklifine hayır diyememişti. Icardi’yi Messi istemediği için kadroya almayan dün milli takım kariyerinde ilk kez sahte 9 (Messi) taktiğiyle sahaya çıkan Sampaoli, Rusya’da Barcelona’nın 10 numarasının anahtarlığındaki şirin maskot olmaktan öteye gidemedi. Kimse onu, Şile’ye Copa America’yı kazandıran teknik adam olarak hatırlamayacak. Sampaoli denildiğinde Fransa’dan 4 yiyip evine dönen dört maçta da ne yaptığını bilmeyen hoca diyecekler…



Dünya Kupası Notlar # 5

Bir dibe vuruş öyküsü
Son Dünya Kupası’nın sahibi Almanya’nın gruptan çıkamayacağını söylemek fazla iddialı bir tahmin olurdu ama bu kadronun yarı final göremeyeceğini söylemek o kadar da zor değildi. 2010-12, iki turnuvayı hedefleyen jenerasyon, İspanyolların çıtaya tavan yaptıkları dönemde istediğini kazanamadı ama 2014, nesil geçişi yaşanırken derin de bir nefes aldırdı. Brezilya’da kupayı kaldırmasalar, bugün Rusya’da olan takımın ağabeyleri turnuvayı evlerinde izlerdi. Joachim Löw burada fazla vefalı ve duygusal davrandı. Rakamlar çok şeyi anlatıyor. 2014 Dünya Kupası’nda 6 şuttan birinde gol bulan Almanlar, Euro 2016’da bu rakamın 17’ye çıkmasıyla hücum hattında tehlike sinyallerini vermişti. Rusya’da Klose gibi bir santrfor olmayınca, bir gol için 33 gol girişimine ihtiyaç duydular. Verimsizlik savunmayı da dibe vurdurdu. 2014 Dünya Kupası’nda Alman defansı 22 gol girişiminde bir gol yerken, Euro 2016’da bu rakam 17’ye düştü ve acı son. Rusya’daki üç maçta Alman kalesine gelen her 7 şuttan biri gol oldu. Şimdi ağabeyler formayı çıkartacak, yeni jenerasyon ne kadar “Alman Milli Takımı” olabilecek, bunu da 2020’de göreceğiz.

Nereye kadar Maradona?
Kariyerinde doping vakası olan, uyuşturucudan kurtulmak için defalarca tedavi gören, İtalya kariyerinde Napoli’de mafya ile yakın ilişkisi yüzünden hep eleştirilen Maradona’nın genç futbolculara örnek olacak bir özelliği yok, hiç de olmadı. Futbol bırakmış bir insan hayat boyu bu sorumlulukla yaşamalı mı, rol modeli olmak için bu Avrupa’da bugünlerde çok tartışılıyor. Maradona olmak, her sabah yataktan dünyanın gelmiş geçmiş en iyisi mi değil mi diye kalkmak kolay değil ama Arjantinli efsanenin, Dünya Kupası’ndaki taraftar hali de en çok sevenlerine bile “Yeter” dedirtti. FIFA, Dünya Kupası boyunca Maradona’ya günlük 11 bin Euro veriyor. Ulaşım, oteller, localar bedava. Maradona bunun karşılığında Arjantin Milli Takımı maçlarında sahadakilerden rol çalıyor, sağlığı iyi değil, refakatçısı olmadan zor yürüyor. Milyonlarca futbolsever bir zamanlar duvarlarına posterini astıkları efsanenin tükenişini izliyorlar. Yazık ve ayıp ediyor Maradona…

Siyah Gözyaşları
2002 Dünya Kupası’nda bizim için en etkileyici fotoğraf karelerinden biriydi. Brezilya ile oynadığımız yarı finalde mağlubiyetin üzüntüsünü yaşayan yüzünü ay yıldızlı bayrağımızı resmetmiş genç kızın gözyaşları hepimizi derinden etkilemişti. Saf bir hüzündü o finalin kapısından dönüldüğü gün. O gözyaşlarının sahibinin Harika Güral olduğunu da kısa bir zaman sonra öğrendik. Almanların, Güney Kore’ye 2-0 yenildiği ve turnuvaya veda ettiği 90 dakikanın ardından bir taraftarın hüznü bana 2002’yi hatırlattı. İki yanağına Alman bayrağını çizdiren genç yazın gözyaşları ve akan boyalar. Latin müziğinin kült şarkılarından biridir “Lagrimas Negras” (Siyah gözyaşları). Fotoğrafa baktıktan sonra Bebe Valdes&Diego el Cigala’dan dinleyin “Lagrimas Negras”ı….

“Plajda görüşürüz Almanya”
İtalya ve Hollanda’sız Dünya Kupası olmasa iyi olacaktı ama kabul edelim iki ülkenin de kadroları son iki yılda dip yaptı. İtalyanların 2006’yı kazanan, Hollanda’nın 2010’da final oynayan kadrolarının kalitesinin yarısı yok bugünkü oyuncu havuzlarında. İtalya turnuva dışında kalınca Roma’dan bir gazeteci not düşmüştü sosyal medyaya: “Bir jenerasyon Dünya Kupası hatırası olmadan büyüyecek. Bu güzelliği çaldık bu çocuklardan” demişti. Okuduğumda “Biz ne yapalım peki?” demiştim. İtalyan halk  tatili Ağustos ayında yapar ama futbolcular Dünya Kupası’na gidemeyince soluğu İbiza’da, Formantera’da aldılar. Corriere dello Sport’un dün Almanların kupadan elenişine dair attığı manşet manidardı. Gazetenin yayın yönetmeni Ivan Zazzaroni kelime oyunlarını seven ve konuşan, konuşulan manşetler atan usta bir gazeteci. “Plajda görüşürüz Almanya” da doğrusu güzel manşetti

Dünya Kupası Notlar # 4


Doğrusu Muslera değil de Muhlera ise?
Her büyük turnuvada futbolcu isimlerinin nasıl telaffuz edildiği konusunda tartışmalar çıkar. 2014 Dünya Kupası’nın bize hediyesi de “Hames Rodriguez” idi. 32 ülkeden 736 futbolcunun geldiği Rusya’da spikerleri zorlayan isimler var elbette. İspanyol Marca gazetesi internet sitesinde güzel bir işe imza attı. Dünya Kupası’ndaki 736 futbolcunun isimlerinin nasıl telaffuz edildiğini öğrenmemizi sağlayan ses kayıtlarını yayınladı. 7 yıldır Muslera dediğimiz Galatasaray’ın Uruguaylı kalecisi Fernando Muslera’ya artık “Muhlera” diyecek miyiz, bizler onu Muslera diye sevdik, böyle mi devam edeceğiz karar siz futbolseverlerin. Ben meraklısı için linki paylaşayım: http://especiales.marca.com/mundial-rusia-2018/pronunciador.html

VAR-Hakem konuşmalarını yayınlayın!
Brezilya medyası, İsviçre maçında 10 faul yapılan Neymar’ın hakemler tarafından korunmadığı manşetlerine atmaya devam ederken, VAR uygulaması için de yeni bir tartışma konusu doğdu. Brezilya Futbol Federasyonu, VAR odası ile maçın hakemi arasındaki konuşmaların kayıtlarını FIFA’dan istedi. FIFA elbette bu kayıtları vermeyecek ama Brezilyalıların iddiası şu: İsviçre’nin golünde Miranda’ya yapılan faulde ve Gabriel Jesus’un penaltı pozisyonunda VAR odasında hakeme çağrı gittiği ancak hakemin ekran başına gelmediği… Oyun gördüğümüz gibi sadece sahada oynanmıyor. İspanyollar, Brezilya Milli Takımı’nın önceki gün Neymar’ın idmanı yarıda bırakmasının bir tiyatro olduğunu ve Sambacıların gelecek maçlarda hakemler üzerinde baskı kurabilmek için Neymar için böyle bir senaryo yazıldığını iddia ettiler.


Soyadı Şeker Mesajı Zehir: Alan Sugar  
Geçmişte büyük turnuvaların en büyük düşmanı holiganlardı. Sadece İngilizler değildi elbette olayları çıkartan. Bugün pasaportu kara listeye alınan farklı ülkelerden birçok taraftar Dünya Kupası’na gidemedi. İyi ki de yoklar, düne kadar meydanlarda, stadyum çevresinde yaşanan bir olay düşmedi ajanslardan. Futbol terörü azalırken son yıllarda yapılan bilinçlendirme kampanyalarına rağmen stadyumlarda ırkçı tezahüratların futbolun güzelliğine leke düşürüyordu. Açıkçası bu konudaki sabıkalı ülkeler var ama Dünya Kupası’nda taraftar profili farklı olduğundan temennim hiçbir futbolcunun böyle aşağılık bir tezahüratla karşı karşıya kalmamasıydı. Rusya’da tribünlerde böyle bir vaka yok ama İngiltere’de ülkenin ilk 100 zengininden birinin sosyal medyadaki mesajı ortalığı ayağa kaldırdı. Tottenham’ın eski sahibi Alan Sugar’ın Senegal Milli Takımı oyuncuları için “Bu insanların bazılarını Marbella’dan tanıyorum” deyip işporta tezgahlarında hayatını kazanmaya çalışan Afrikalı insanlara hakaret eden Lord Sugar, ırkçılıkla suçlandı. Kısa süre sonra “Şakaydı” diyerek tvitini silen ve özür dileyen Alan Sugar binlerce İngilizin protestosuna maruz kaldı. )Irkçı söylem içeren fotoğrafı bu köşede paylaşmıyorum elbette.)

Koş  Golovin koş
Günümüz futbolunda bir takımın 90 dakika boyunca kat ettiği mesafe çok şey ama her şey değil elbette. Dünya Kupası’nda ilk maçlar sonrasında 32 takım ne kadar mesafe kat etti.  En çok koşan takımın 118 km ile Rusya olduğu ilk 90 dakikalar sonrasında toplam mesafe 3 bin 360 km olarak ölçüldü. Bu Moskova ile Barcelona arasını arabayla gitmek istediğinizdeki mesafeden sadece 200 km eksik. İlk maçlarda en yüksek hıza çıkan isim şaşırtıcı değil. Cristiano Ronaldo’nun İspanya maçındaki deparı 33.98 km/s olarak ölçüldü. İlk maçların en çok mesafe kat eden oyuncusu ise ev sahibinden Golovin (12 km 706 metre) oldu.

El Clasico’dan Arjantin-Hırvatistan’a
İzlanda beraberliğinin ardından Arjantin bu akşam grubun kağıt üzerinde ikincilik için en şanslı takımı kabul edilen Hırvatistan karşısına çıkıyor. Gözler elbette ilk maçta penaltı kaçıran Messi’de olacak. Arjantin medyasından onlarca muhabir ve televizyoncu takımın kamp yaptığı tesislerin önünden ayrılmıyor. Sampaoli ve öğrencileri büyük baskı altında. Messi, karşısında takım arkadaşı Rakitic ve El Clasico’lardaki rakibi Real Madridli Modric ve Kovacic’i bulacak. Aklıma geride kalan sezonda Madrid’de oynanan El Clasico geldi. Zidane o gün Messi’yi Kovavic ile adam adama savunmak gibi bir gaflete düşmüş, Barcelona, Real Madrid’i güle oynaya 3-0 devirip, 2018’e girmeden rakibine şampiyonluk yarışında havlu attırmıştı.

Dünya Kupası Notlar #3

Aklıyla oynayanın kalbini kırınca
Almanlar kendi yarattıkları krizde yanmaya devam ediyor. Meksika maçından sonra hedef tahtasındaki isim Mesut Özil. Eski efsane kaptanları Lothar Matthaus’un “Mesut’un Alman Milli Marşı’nı söylememesi benim için problem değil” deyip ardından “Meksika maçında marşın ardından Alman tribünlerini selamlamayan tek futbolcu Mesut’tu” diyerek onu hedef göstermesi de Türk asıllı oyuncuların üzerindeki baskının bir tezahürü. Cezayir asıllı Benzema Fransız Milli Marşı’nı söylemiyordu, sebebi ülke futbolunun efsane ismi Platini ile aynıydı. Michel Platini “Maça çıkıyordum, savaşa değil. Sevgi sözcükleri olsa okurdum” demişti zamanında. Blanc ve Cantona da milli marşı okumazlardı. İtalyan Milli Takımı’nda Arjantin asıllı Mauro Camoranesi de “Bilmiyorum o yüzden okumuyorum. Çocuklarım öğrendi, ben öğrenemedim” demişti. Mesut, marşı okumak zorunda değil, tribünleri selamlamaya gelince, onca gündür süren ıslıklar ve baskının ardından Matthaus’un anlamadığı; futbol aklını Alman Milli Takımı’nın emrine veren Mesut Özil’in bir kalbini olduğu… Kalbini kırdınız, farkında mısınız?

Harry Kane siyah kramponlar gibi
Oyunu icat eden İngilizler, Tunus’u 90+’da geçerken iki golü de atan Harry Kane müthiş gol sezgilerinin yanında sadeliğiyle de farklı bir futbolcu profili çiziyor. İngiliz tabloid medyasında sık sık rastladığımız, aşırı derecede alkol alan, gece kulüplerinde sabahlayan, alkollü araç kullanırken yakalanan, özel hayatlarını yönetemeyen onca yıldızdan sonra Harry Kane tam bir profesyonellik abidesi. Tottenham’nın golcüsü alkol kullanmıyor, gece kulüplerinin yolunu bilmiyor. Ada’nın en popüler erkeklerinden biri, genç, yakışıklı ama lise günlerinde tanıştığı Katie Goodland ile evlilik hazırlığı yapıyor. Publara gitmeyen Kane’nin en büyük hobisi gol ve evinin bahçesinde düzenlediği barbekü partileri. Vücudunda dövme yok ve saç modeli de yıllardır aynı. Son 20 yılda farklı desen ve renklerle üretilen kramponları değil, düz siyah kramponları sevdim ben. İngilizlerin en geç kaptanı Kane’nin karakteri bana o siyah kramponları hatırlatıyor…
Harry Kane’nin zirveye tırmanışı
2011: İngiltere 2. Ligi’nde ilk gol
2012: İngiltere 1. Ligi’nde ilk gol
2014: Premier Lig’de ilk gol
2015: İngiliz Milli Takımı’nda ilk gol
2017: Şampiyonlar Ligi’nde ilk hat-trick
2018: Dünya Kupası’nda ilk gol.

Neden bazen VAR bazen yok!...
VAR teknolojisine karşı olanlar da yavaş yavaş saf değiştirirken sorulması gereken şu: Video hakemler 33 kameranın kaydı üzerinden maçları izliyorlar. Bu yüksek standartı lig maçlarına her ülke getirebilecek mi? İkincisi futbolseverlerin kafasında oluşan soru işaretleri. Birçok maçta VAR odasından hakeme “Gel izle” uyarısı gitmedi. Örneğin İsviçre’nin golünde Miranda’nın itilmesi gibi. Sonuçta sahadaki hakemler inandıkları düdüğü çalıyorlar. Kendi kafalarına göre ya da futbolcuların isteğiyle tekrar izlemek için ekran başına gitmeleri mümkün değil. Burada görev VAR odasındaki düşüyor ama FIFA’nın uyarısı da maçların temposunu kaybetmemesi için mümkün olduğu kadar çok net pozisyonlar için hakeme uyarı yapılması. “Bazen VAR bazen Yok” diyenler bence şimdi haklı.

Ronaldo kötü ev sahibi mi?
Yakın geçmişte futbolu bırakıp yorumculuğa başlayanların anılarını dinliyoruz bu Dünya Kupası’nda. Manchester United’da Cristiano Ronaldo’nun gençlik döneminde takım arkadaşı olan Patrice Evra’nın şu anısını paylaşayım: “Cristiano size evine yemeğe çağırırsa gitmeyin. Ben bir kez gittim, masada salata, haşlanmış tavuk ve su vardı. Meşrubat bile yoktu. Ana yemek olarak et gelir dedim. Gelmedi.” Ronaldo’nun dillere desten müthiş profesyonelliğine dair güzel bir anı bu ancak Patrice Evra’nın bilmediği ama Google’da ararsa bulacağı şudur: Barbekünün başında Ronaldo ve kız arkadaşı… Tavuk ve salata Evra’ya özelmiş…

Dünya Kupası Notlar #2


Kendi çalan kendi oynayan Neymar
Neymar, 222 milyon Euro’ya PSG’e giderken İspanya La Liga’da iki sezon arka arkaya en çok faul yapılan oyuncuydu. Barça’nın çok paslı oyununda onun topla uzayıp gitmesi, artistik çalımları Messi ana yemekse mükemmel bir soğuk başlangıçtı. Taktik disiplin, futbolseverin umurunda değildir, topla adeta rakibin içinden geçen, kadife ayaklarıyla topu uzak köşeye bırakan futbolcuyu izlemek ister insanlar. Teknik adamlar için durum farklıdır. Ortaya bir kazanma stratejisi koyan teknik direktör sahada istediğinin yapılmasını ister. Luis Enrique de Neymar’dan top kayıplarını asla ve asla kendi yarı sahalarında yapmaması gerektiğini söyleyip defalarca fırçalamıştı Brezilyalı yıldız. Neymar kendi yarı alanını topla enlemesine kat ettiğinde ve topu kaptırdığında Barça eksik yakalanıyordu. Neymar’a verdiği özgürlük rakip kaleye 30 metreye kadar uzaklıktaki alandı. İsviçre maçında gördük. Neymar yine kendi çalan kendi oynayan Neymar. Güney Amerikalı futbolcuların eşsiz yeteneğini işleyen ve taktik disiplinle hizaya getiren Avrupalı hocalar kulüplerde başarılı olabiliyor ama Neymar gibi birçok yıldız milli takım formasıyla sahaya çıktığında geldiği yeri ve oyunu hatırlıyor. Hani Zidane’nın Materazzi’ye attığı kafa sonrası denildiği gibi: “Bir adamı gettodan çıkartabilirsiniz ama içindeki gettoyu asla.”

Kaybedince selfi çektiremez ve gülümseyemezsin
Son şampiyon Almanya’nın Meksika karşısında yaşadığı bozgun için ilk akla gelen bu takımda artık Klose ve Podolski gibi bitirici adamların olmadığı. Panzerler de lider oyuncu olmadığının altını çizen Fransız So Foot Dergisi hedefi 12’den vurdu. Oyun içinde takımı ayağa kaldıracak, skor sıkıntılı olduğunda isyan çıkartacak bir lider, karakter yok Alman Milli Takımı’nda. Müthiş özgüvenleri Meksika mağlubiyetiyle öyle bir kırılmış ki o müthiş “Alman teknolojisi” maçtan sonra kafayı mağlubiyette zerre payı olmayan Julian Brandt’a takmışlar. Kaybedilen maçın ardından kendisiyle selfie çektirmek isteyen lise çağındaki taraftarları kıramayan ve uzatılan telefonla bu isteği yerine getiren Brandt’ın gülümsemesi Alman medyasının çok ağırına gitmiş. Alman Milli Takımı’na bunca zamandır hizmet eden Mesut ve İlkay’a karşı yürütülen acımasız kampanyaya sessiz kalanların bir “gülümseme”yi de linç etmesi tesadüf müdür, değildir bence…

Problem teknik direktörler olabilir mi?
Dünya Kupası’nın büyük favorilerinin ilk maçlarda yaşadıkları hayal kırıklığının sebebi oyuncu performansı mı yoksa teknik adamların 23 kişilik kadro, ilk 11, oyuncu değişiklikleri ve soyunma odasındaki iletişim problemleri mi? Bence ikincisi. Fransa kazandı ama Rusya’ya getirdiği kadro, Benzema’nın affedilmemiş olması, Avustralya karşısında topu rakibe bırakan taktik ve Griezmann’ın oyundan alınması hocaları Deschamps’a yazdı. Löw’ün Sane’yi evde bırakması, Mesut’tan ikinci yarıda ön libero yapma çabaları, Brezilya’da Firmino’nun kenarda unutulması, Arjantin’de Sampaoli gibi önemli bir futbol aklının Messi’nin egosuna yenik düşmesi… Cristiano Ronaldo fırtınasına rağmen mağlup olmayan İspanya favoriler arasında ilk maçında en iyi futbolu oynayan takımdı. Oyunun garip cilvesi işte, maça iki gün kala teknik direktörünü değiştiren ve sportif direktör Hierro’yu kulübeye hoca diyen koyan milli takım bu. İlerleyen günlerde bu teknik adam meselesini ve düşük profilli hocalar sıkıntısını tartışmaya devam edeceğiz.

Neden bazen VAR bazen yok!...
VAR teknolojisine karşı olanlar da yavaş yavaş saf değiştirirken sorulması gereken şu: Video hakemler 33 kameranın kaydı üzerinden maçları izliyorlar. Bu yüksek standartı lig maçlarına her ülke getirebilecek mi? İkincisi futbolseverlerin kafasında oluşan soru işaretleri. Birçok maçta VAR odasından hakeme “Gel izle” uyarısı gitmedi. Örneğin İsviçre’nin golünde Miranda’nın itilmesi gibi. Sonuçta sahadaki hakemler inandıkları düdüğü çalıyorlar. Kendi kafalarına göre ya da futbolcuların isteğiyle tekrar izlemek için ekran başına gitmeleri mümkün değil. Burada görev VAR odasındaki düşüyor ama FIFA’nın uyarısı da maçların temposunu kaybetmemesi için mümkün olduğu kadar çok net pozisyonlar için hakeme uyarı yapılması. “Bazen VAR bazen Yok” diyenler bence şimdi haklı.

Dünya Kupası Notlar #1


İKİ YIL ÖNCE MİLLİ TAKIMI BIRAKAN MESSİ VE KAÇAN PENALTILAR
Son 10 yılda aralarındaki amansız rekabetin ikisine de yaradığı ve rekor üstüne rekor kırarken birbirleriyle yarıştıkları ortada. Ronaldo, İspanya karşısında 3 golle şov yaparken ertesi gün İzlanda karşısına çıkan Messi’den bir fazlasını yapmasını bekleyen sadece Arjantinliler değil yüz milyonlarca futbolseverdi. Barcelona’da 12 yılda onca yetenekli futbolcuyla forma giymiş olmasına, Xavi-Iniesta-Suarez-Eto’o-Ronaldinho, say sat bitmez yıldızlarla oynamış olmasına rağmen Katalan kulübü için son 2-3 yılda bir gerçek vardır. Messi bağımlılığı. O olmadığında Barça acı çektiği çok maç oynamıştır. Arjantin kadrosunda Messi’nin pas trafiğinde sadece 3 adam var: Angel di Maria, Agüero ve Biglia. Barça’da oyun sıkıştığında orta saha göbeğine gelip rakibin dar markajından kurtulan, sahayı daha geniş gören, sol beki Alba ile mükemmel uyumu olan Messi, milli takımında her şeyi yapmak zorunda hisseden bir kaptan.  Penaltı bu kaçar ama hatırlanması gereken bir şey var. İki yıl önce Copa America finalinde Şili karşısında penaltı kaçırınca milli takımı bırakacak kadar üzülen ve sonra dönen Messi, İzlanda karşısında da penaltıyı kimseye bırakmadı. Messi’nin problemi Maradona’nın gölgesi değil, maalesef eşsiz yeteneği kadar son dönemde Barça ve Milli takımda “karar veren” egosu.

YAKLAŞAN DRONE VARSA İNDİRİN
Drone ile çekilmiş videoları izlemek büyük keyif, amatörü profesyoneli herkes kullanıyor artık bu teknolojiyi. Elbette günlük hayatta yarattığı sıkıntılar da var. Havaalanların trafik sahasında uçurulduğunda yarattığı tehlikenin herkes farkında. Biz Dünya Kupası penceresinden bakalım. Bilirsiniz milli takımların kamp yaptıkları tesisler büyük koruma altındadır, kuş uçmaz, gazeteciler özel izinle girer, taraftarların idmanları izlemesi imkansıza yakındır. Bütün teknik adamlar bir sonraki maçın taktik hamlelerini rakipten gizlemek için idman sahasında “yabancı” kimseyi istemezler. Ya peki “yabancı” yüksekteyse? Rakip takımın ya da bir tv kuruluşunun idmanları drone ile takip etmesini önlemek için gerekli teknoloji mevcut elbette. İspanyolların kamp yaptığı tesiste bir drone avcısı, drone-savar tüfeğiyle nöbet tutuyor. Drone-savarlar, bir km uzaktan drone’ların radyo sinyallerini bozma, yere indirme ya da kalktığı yere geri döndürme özellikleri var.

FENERBAHÇE, ARAGONES’İN İMZASINI GİZLEMİŞTİ
Dünya Kupası süresince flaş bir transfer haberine rastlamak pek mümkün değildir. Hiçbir teknik adam kadrosundaki futbolcunun turnuva boyunca yeni takımını açıklamasını ve transfer görüşmesi yapmasını istemez elbette. İspanyol Futbol Federasyonu, Real Madrid’in milli takım teknik direktörüyle kupa başlamadan 48 saat önce anlaştığını açıklaması üzerine Lopetegui’nin görevine son vermişti. Burada önemli nüans transferi Real Madrid’in resmen duyurması. 10 yıl öncesine dönelim. Fenerbahçe’de Zico dönemi sona ermiş, Başkan Aziz Yıldırım yeni teknik direktör arıyordu. Anlaştıkları teknik adamın bir şartı vardı, resmi açıklamayı Euro 2008 bittiğinde yapacaklardı. Fenerbahçe sözünü tuttu ama İspanyol gazetecilerin anlaşmanın haberini alıp 17 Haziran 2008’de “Luis Türkiye’ye gidiyor” manşetini attılar. Aragones o turnuvada 44 yıl sonra kupayı İspanya’ya getirdi ve İstanbul uçağına bindi. Lopetegui ve Aragones arasındaki fark budur.

ESKİ YUGOSLAVYA, 2018 DÜNYA KUPASINA GİTSEYDİ…
Rusya’daki Dünya Kupası’na eski Yugoslavya gitse sahada hangi 11’i görürdük. Spor yeteneğinin bereketli topraklarından 2018 Dünya Kupası’nda iki ülke var. Hırvatistan ve Sırbistan. Slovenya, Karadağ, Kosova, Makedonya ve Bosna Hersek’li futbolcuları da katarak yapılan bir ideal 11, çok futbolsevere bu takım yarı final oynar dedirtecek cinsten. Kalede İspanya Ligi’nin en iyi kalecisi Oblak, defans hattında yine iki Atletico Madridli Vrsaljko, Savic, Liverpool’dan Lovren. Orta sahada Real’den Modric, Barça’dan Rakitic, Chelsea’den Matic ve Juventuslu Pjanic, forvet hattında ise Juventus’tan Mandzukic, Roma’dan Dzeko, Inter’den Perisic. Kovacic, Kolarov, Jovetic, Kalinic, Brozovic ve Milinkovic- Savic de yedek kulübesinde…

24 Haziran 2018

Senin Adın Fernando Olsun Çocuk



Polonyalı bir baba ile İspanyol bir annenin oğluydu. İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği yıl Uruguay’da dünyaya geldi. Hayatı boyunca Polca öğrenmedi, Polonya’ya yolu düşmedi ama doğduğu topraklarda efsane bir kaleci olmayı başardı. Ladislao Mazurkiewicz, 1966 Dünya Kupası’nda İngiltere’de, 1970’de Meksika’da ve 1974’te Almanya’da Uruguay kalesindeydi. 1970 Dünya Kupası’nda Pele’li Brezilya’ya yarı finalde 3-1 mağlup olan Uruguay evine dönerken, Mazurkiewicz, Dünya Kupası’nın en iyi kalecisi seçilmişti. 

Futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi kalecilerinden biri olan Lev Yashin’in jübilesinde ikinci yarıda onun yerine kaleye geçmiş, Yashin ona eldivenlerine hediye ederek “Artık en iyi sensin” demişti.
Meksika 1970 Dünya Kupası’ndan 16 yıl sonra bir kez daha ev sahibi oldu. Turnuvayı düzenleyecek olan Kolombiya’nın ekonomisi çökmüş, bir önceki Dünya Kupası da Avrupa’da yapıldığında FIFA, organizasyonu bir kez daha Meksika’ya verdi. Gruplardan çıkan iki Güney Amerika temsilcisi Arjantin ve Uruguay son 16’da eşleştiler. 16 yıl önce 17 Haziran günü evine dönen Uruguay, bu kez 16 Haziran’da Arjantin karşısına yine bir umutla çıktı. 

Pedro Pablo Pasculli, 42. dakikada golü attığında Arjantin’de yer yerinden oynarken yeni doğan bir bebeğin ağlaması Buenos Aires’in bir hastanesinde yankılandı. Ebe, erkek evladını kucağına alan anneye adını Pedro ya da Pablo koymasını önerdi. Anne, ebeye gülümsedi ve “Biz Uruguaylıyız” dedi. Sekiz ay sonra ülkelerine döndüklerinde çocuğa “Fernando” ismini vermişlerdi.  Fernando Morena, Uruguay’ın şöhretli santrforlarından biriydi ve İspanya’da Valencia, Arjantin’de Boca Juniors formaları da giymişti ama ne yaptıysa da Penarol kulübünde yapmıştı.

Pedro Pablo Pasculli
Çocuk, Arjantin vatandaşlığını seçebilirdi ama her zaman Uruguaylı köklerine saygısından dolayı Tangocuların milli takımından genç yaşta gelen teklifleri reddetti. Adı Pedro ya da Pablo da olabilirdi ama Fernando oldu.
Uruguay, efsane kalecisi Mazurkiewicz’i 2013 yılında kaybetti. 2010 Dünya Kupası’nda kalede adı Fernando olan çocuk vardı. Mazurkiewicz gibi efsane kaleciler yetiştiremeyen Uruguay, kalesini 24 yaşındaki Fernando’ya teslim etmişti. Güney Afrika’da Uruguay yarı finalde Hollanda’ya kaybederken, 16 Haziran 1986 doğumlu çocuk 7 maçta kaleyi korumuştu. Ertesi yıl Güney Amerika kıtasının en büyük kupası Copa America’yı Uruguay kazanırken kalede o vardı. 


Turnuvadan sonra Galatasaray’a transfer oldu. 2014’de Brezilya’daki Dünya Kupası’nda 4 maçta Uruguay kalesindeydi, rekor hala uzaktaydı.  Mazurkiewicz, Uruguay kalesini Dünya Kupaları’nda 13 kez korumuştu. 

Fernando’nun rekoru kırmak için 3 maça ihtiyacı vardı ama yol uzundu. 4 yıl daha formda kalması, kaleyi kaptırmaması, her şeyden önemlisi Uruguay’ın 2018 Rusya biletini alması lazımdı. Hepsi oldu. Önce Mısır ardından Suudi Arabistan maçıyla rekoru egale etti, gruptan çıkmayı başardılar. Gruptaki son maç olan Rusya karşılaşmasında da kaleyi korursa, Mazurkiewicz’in 13 maçlık rekoru 14 maçla 86 yazında Buenos Aires’de doğan çocuğun olacak. Arjantin doğumlu çocuğu hepimiz yakından tanıyoruz elbette. 

Yedi yıldır Galatasaray kalesini koruyan Fernando Muslera.  Her Dünya Kupası’nda futbolcu isimlerinin telaffuzu yeni bir tartışma yaratır. Biz 7 yıldır “Muslera” dediğimiz Uruguaylı kaleciye “Muhlera” der miyiz bilmiyorum ama bildiğim bir şey var. Hırvatistan karşısında takımını yakan Arjantinli kaleci Caballero’nun yerinde eğer Muslera olsaydı, bu Dünya Kupası’nın da, son 7-8 yılın da futbol tarihi Güney Amerika’da başka türlü yazılırdı…

18 Haziran 2018

İki Çocuk Bir Yol Ayrımı



Bu hikaye hepimiz için tanıdık, çocukluğumuzdan ya da çocuklarımızdan. Aileler ufak yaştaki çocuklarının spor okullarına yazdırır, kulüplerin seçmelerine götürürler, her anne baba için çocukları birer Messi-Ronaldo’dur. Çocuklar da büyüyünce Michael Jordan-Zidane olmak isterler, bunun hayalini kurarlar zaten. Zordur sporcu olmak, dersler ihmal edildiğinde, idmanlardan yorgun argın dönüldüğünde “Kıyamam ben evladıma” günleri başlar ve kimbilir ne şampiyonların kariyeri başlamadan biter. Kol kırılır, basketbol bırakılır, tekmelerden bacaklar morarır, futbol bırakılır, orta kulak iltihabı ile yatağa düşülür, yüzme, sutopu kariyeri biter. Hepsinin üstesinden gelen, vazgeçmeyenler ise gün gelir isimlerini spor sayfalarında bir ufak haberde görürler ilk kez. Sonrası hayat ve getirdikleri, kimi dokuz sütuna manşet olur, kiminin hakkında kitaplar yazılır. Çocukken ya da çocuklarınızda iyi hatırlayın, iki spor dalı arasında gidip gelinen günler vardır. Atletizmi bırakıp futbolcu mu olsa, tenis oynuyordu da tesis uzakta acaba voleybola mı versek? Kürek takımındayım ama okuldaki arkadaşlarımla aynı takımda basketbol oynamak daha iyi fikir değil mi?
Şimdi anlatacağım biri İspanyol diğeri Fransız iki çocuğun hikayesi. 12 yaşında Fransa’da bir tenis turnuvasında isimleri tabloda yazdığında birbirlerini tanımıyorlardı, bugün hala tanışmamış olabilirler ama ikisi de birbirlerini biliyorlar artık. İspanyol çocuk, Balear Adaları’nda Manacor’da doğmuş, babası Sebastian şehrin zenginlerinden.  Ailenin sporcu geçmişi de sağlam, amcası Mallorca ve Barcelona formaları giymiş döneminin meşhur futbolcularından biri. Bir diğer ise eski tenisçi. Çocuğun birini tercih etmesi lazım, o günlerde kalbi futbola daha yakın Toni Amca’sı sayesinde tenisi seçiyor. 1998 yılında Fransa’ya Open Super 12 D’Auray turnuvasına Morbihan’a geldiğinde, yaş grubunda ülke şampiyonu olan Fransız çocuk da aynı ikilime yaşıyor. Onun da ailesi de zengin ve onun da ailesinde çok sayıda sporcu var. Annesi Marine eski basketbolcu, ağabeyi Erwan yüzme ve bisiklette yetenekli bir sporcu. Babası Christian ise eski bir futbolcu ve çocuk ilkokula başladığında teknik direktör olarak hayatını kazanıyor. İspanyol çocuk gibi o da “Futbol mu tenis mi” diyerek büyüyor. 12 yaşında katıldığı turnuvanın ardından Fransız çocuk tenisi bırakıyor ve futbolcu olmaya karar veriyor. Geride kalan 20 yılda İspanyol çocuğu futbol sahalarında keyif iyi oynarken çok gördük, Fransız olanı da tenisten vazgeçmedi,  oynadığı her kulüpte korta çıkacak bir takım arkadaşı buldu.

İkisi de artık 32 yaşına geldiler. İspanyol çocuk büyüdü, efsane bir tenisçi oldu. Geçen hafta Paris’te 11. Kez Roland-Garros’u kazandığında ağlıyordu. İlk kez kazanıyormuşçasına bakıyordu objektiflere. Tarihin en büyük sporcularından biri olmayı başardı Rafael Nadal… Fransız çocuk, genç takımlarda geleceğin Zidane’ı olarak gösteriliyordu ama yanından bile geçemedi. Forvet arkasında oynuyordu, çok yetenekliydi ama hep bir şey eksikti. İtalya’ya Milan’a transfer olduğunda da, ülkesine Bordeaux’ya döndüğünde de. Büyük transfer diye gittiği O.Lyon’da da. İki yıl önce kürkçü dükkanına, yetiştiği kulübe, Rennes’e döndü ve artık boşta… Nadal ve Gourcuff bir gün bir kortta bir araya gelirler mi bilmem ama geldikleri gün ayak tenisi de oynamadan kortu terk etmeyecekleri kesin…

10 Haziran 2018

2018 Dünya Kupası Notları 2



Cuma akşamı ev sahibi Rusya’nın Suudi Arabistan ile oynayacağı açılış maçıyla start alacak 2018 Dünya Kupası’nda 32 milli takımın kadrosu belli oldu. Finallere katılamayan ülkelerin yıldız futbolcularının yanında 23 kişilik kadrolarda yer bulamayan ve orada olmayı hak ettiğini düşünen onlarca futbolcu da 64 maçı bizler gibi ekran başında takip edecek. Kariyerlerine -bazıları forma şansı bulamayacak olsa d- “Dünya Kupası’ndaydım” yazdıracak 736 futbolcu arasında ufak bir tura çıkalım.  Rusya’daki finallere gelen 736 futbolcudan 186’sı 2014 Brezilya’da forma giymişti. 2010 Güney Afrika’yı kariyerine yazdıran futbolcu sayısı ise 61. 12 yıl önce Almanya’daki Dünya Kupası’nda oynayan 21 futbolcu bugün Rusya’da. Japonya ve Güney Kore’nin ortak düzenlediği Dünya Kupası’nda forma giyip 16 yıl sonra 5. Dünya Kupası’na gelen tek isim ise Meksikalı 39 yaşındaki Rafa Marquez. 5 Dünya Kupası’nda forma giyen tarihte 3 futbolcu vardı. Yine Meksika’dan 50-62 arasında Antonio Carbajal, 82-98 arasında Alman Matthaus ve İtalya, 2018’e gelemeyince 5 Dünya Kupası’yla yetinmek zorunda kalane efsane kaleci Gigi Bufffon. Arjantinli Mascherano ile birlikte Rafa Marquez, Dünya Kupaları’nda en çok (16) forma giyen isimler. İkinci sırada Messi, üçüncü sırada ise 14 maçla Mesut Özil var. Dünya Kupaları tarihinde 16 gol en fazla gol atan isim olan Miroslav Klose artık emekli. Aktif futbolcular arasında ona en yakın isimler Kolombiya’dan James Rodriguez, Arjantin’den Messi ve Higuain ve Uruguay’dan Luis Suarez.
Mısır Milli Takımı’nda gözler Salah’da olacak ama 45 yaş 5 ayla turnuvanın en yaşlı futbolcusu olan Essam El-Hadary büyük alkışıı hak ediyor. Bu konuda rekor tanıdık bir isme ait. Uzun yıllar Galatasaray kalesini koruyan Kolombiyalı kaleci Mondragon, 2014 Dünya Kupası kadrosuna alındığında 43 yaşındaydı. 45 yaşındaki El-Hadary’den genç dört teknik direktör olacak finallerde.Senegal’in 42 yaşındaki hocası Aliou Cisse, Sırbistan’ın 44 yaşındaki teknik direktörü Mladen Krstajic ve Belçika’nın 44 yaşındaki patronu Roberto Martinez. 2018 Dünya Kupası’nda 4 Arjantinli teknik adam görev yapacak. Tangocuların başındaki Sampaoli, Kolombiya’da Pekerman, Peru’da Gareca ve Mısır’da Hector Cuper.
2018 Dünya Kupası’nda forma giyecek en genç oyuncu ise 4 Ocak 1999 doğumlu olan Avustralya’dan Daniel Arzani. Turnuvanın en uzun boylu ismi  2m 1 cm ile Hırvatistan kalecisi Lovre Kalinic. Turnuvanın en kısa boylu üç ismi de 1.65 cm: Panama’dan Quintana, S. Arabistan’dan Yahya al-Shehri ve İsviçre’den Shaqiri. Turnuvanın en kilolu ismi ise Panama defansında. Roman Torres’in kilosu, 99.
2018 Dünya Kupası’nda gelen 736 futbolcunun ortalamasına bakalım: 27.9 yaşında, 1.82 cm boyunca ve 77.1 kilo. Turnuvaya en futbolcu yollayan kulüp 16 isimle Manchester City. Onu, iki İspanyol devi Real Madrid (15) ve Barcelona (14) takip ediyor. Dünya Kupası’nda 55 ülkeden 310 kulüpte forma giyen isimler sahne alacak. İngiliz Milli Takımı’nda ülke dışında forma giyen futbolcu yer almazken, İsveç ve Senegal Milli Takımları’na seçilen 23 futbolcu da ülkeleri dışında futbol oynuyorlar. Turnuvanun en uzun boyulu takımı 186 cm  ortalamayla Sırbistan, en kısa boylu takım ise 177 cm ile Peru. Kilo ortalaması en yüksek takım 82.6 kg ile Danimarka, en hafifi ise 71.5 ortalamayla Japonya.
32 ülke arasında yaş ortalaması en genç takım 25.9 ile Nijerha. Fransızlar, 256, İngilizler, 26 ve Dünya Kupası’nın son iki sahibi Almanya (27.1) ve İspanya ise (28.5) yaş ortalamasıyla Rusya’ya geldi.
Forma sponsorluğunda Adidas 12 milli takımla ilk sırada. Nike 10 ülkeyle ikinci sırada yer alırken, Puma 4 milli takımla üçüncü sırada. New Balance (2), Errea, Hummel, Uhlsport ve Umbro ise birer milli takımın forma sponsoru… Haftaya kaldığımız yerden devam ederiz. Futbolun keyfini çıkartın…

2018 Dünya Kupası Notları 1



Dünya Kupası’na Avrupa’dan 14, Güney Amerika, Afrika ve Asya kıtalarından 5’er, Kuzey Amerika’dan ise 3 ülke katılıyor. Turnuvada 64 maç oynanacak ve kupayı kazanacak olan milli takım için final, 10. Maç olacak.
Finallerde daha önce Dünya Kupası kazanmış 7 ülke var: Arjantin, Uruguay, Brezilya, Almanya, İngiltere, Fransa ve İspanya
Bir ay sürecek futbol bayramı dünyada 3.5 milyar kişiye ulaşacak. Rusya’ya gelmesi beklenen biletli taraftar sayısı 3 milyon. Haziran ve Temmuz ayında Rusya’ya finallerin heyecanını meydanlarda yaşamak için 2 milyon da turist gelmesi bekleniyor.
2018 Dünya Kupası’nın maskotu Zabivaka. İnternette yapılan oylamayla birinci seçilen Zabivaka’nın tasarımı bir öğrenciye ait: Yekaterina Boçarova.
Rusya’nın geniş coğrafyasında 11 şehirde 12 stadyumda oynanacak maçlarda iki stadyum arasındaki en uzak mesafe 3 bin 140 km. Ekaterimburg ile Kaliningrad arasındaki bu mesafe Moskova-Londra yolu kadar…
2018 Dünya Kupası’nın Facebook hesabını takip eden kişi sayısı 40 milyon. Turnuvaya kadar 10 milyon takipçiye ulaşması beklenen Twitter hesabı bugünlerde 5.7 milyonu aştı.
Dünya Kupası’nın tüm yayın haklarından gelecek olan para, 4 milyar 38 milyon Dolar. Sponsorlardan FIFA’nın kasasına girecek olan rakam ise 1 milyar 615 milyon Dolar. Gişe gelirleri ise 631 milyon Dolar olarak hesaplandı.
Rusya’daki 64 maç için satılan bilet sayısı 2.5 milyon. En düşük fiyat ise Rusya ikametgahı olanlar için 16 Euro. Finali iyi bir yerden izlemek isteyenler ise 896 Euro ödediler. 2.5 milyon biletin 300 bin, sponsorların konukları, federasyonlar ve futbolcu aileleri için ayrıldı.
Rusya, Dünya Kupası için 112 farklı ülke vatandaşını gönüllü olarak bir ay boyunca çalışmaları için seçti. Eğitim alan 17 bin 40 gönüllü, turnuva boyunca taraftarlara yardımcı olacak. Gönüllülerin yüzde 64’i kadın ve yüzde 93’ü Rusya’da yaşıyor.
Turnuvanın bonservis rakamları üzerinden en değerli takımı ne Messi’li Arjantin ne de Ronaldo’lu Portekiz. Fransa’nın kadro değeri 1 milyar 70 milyon Euro. Onları 992 milyonla İspanya ve 949 milyon Euro ile Almanlar takip ediyor.
Dünya Kupası tarihinde Güney Afrika (2010) dışında gruptan çıkamayan ve erken veda eden ev sahibi yok. 20 turnuvanın 6’sını ise ev sahipleri kazandı. Düzenlediği turnuvayı kazanan son ülke ise 1998’de Fransa.
Turnuva tarihinde bütün maçlarını kazanıp kupayı kaldıran 3 ülke var. Az katılımla ilk turnuvada 4 maçla Uruguay. 1938’de yine 4 maçla İtalya ve 1970’de altı ve 2002’de bizi de yarı finalde devirip 7 maçını da kazanan Brezilya.
Dünya Kupası tarihinde sadece iki şampiyon bir sonraki turnuvada gruptan çıkamamıştı. 2006’da Berlin’de kupayı kaldıran İtalyanlar, 2010’da, Güney Afrika’da kupayı kaldıran İspanyollar ise 2014 Brezilya’da gruptan çıkamayıp evlerine erken dönmüştü.
Dünya Kupaları’nın olmazsa olmazı İtalyanlar, Rusya’da yok. Gök Mavililer 1958 yılından beri ilk kez turnuvaya katılamıyorlar. Kupa kazanamadan en çok katılan ülke ise Meksika (16 kez)  

Kuş Ölür Sen Uçuşu Hatırla



Finali nefis biten film ya da diziler gibiydi geçen hafta sonu İtalya’da futbol sahasında yaşananlar.  Şampiyonun (Juventus) belli olduğu ligde son hafta Inter, Lazio deplasmanına giderken üç puan gerideydi. Bir hafta önce büyük bir sürpriz yaparak kaybeden Inter, Şampiyonlar Ligi’ne son bileti elinde tutan Lazio’yu mağlup ettiği takdirde o bileti kapacak ve Milano’nun yarısı için film mutlu sonla bitecekti. Üstelik ortada bir de futbol tarihine “5 Mayıs sendromu” olarak geçen unutulmaz maçın iki cephesi karşı karşıya gelecekti. 16 yıl öncesine Mayıs ayına dönelim. O sezon 13 yıldır şampiyonluk hasreti çeken Emre Belözoğlu ve Okan Buruk’lu Inter son hafta Lazio deplasmanına bir puan önde gelmişti. Takipçisi Juventus ise Udinese deplasmanındaydı. Lazio tribünleri, Inter’in şampiyon olmasını istiyor ve anti-Juve tavırlarını hafta boyunca gizlemeden gösteriyorlardı. 5 Mayıs 2002 öğleden sonrasını Interliler hiç unutmadı, unutmayacak da.. Lazio’nun iddiası yoktu ve herkes Inter’in kolay kazanıp şampiyon olmasını bekliyordu. Forvetinde Ronaldo ve Vieri olan Inter o gün sahadan 4-2 mağlup ayrıldı. Lazio’nun gollerinden birini atan Diego Simeone ve rakip takımdaki Emre yıllar sonra Atletico Madrid’de hoca-futbolcu olarak bir araya geleceklerdi, elbette haberleri yoktu. Interli futbolcular o Roma öğleden sonrasında gözyaşlarına boğuldular, Udinese’yi deviren Juventus şampiyon olmuştu. Şimdi geçen haftaya dönelim. Maç öncesinde en çok konuşulan isim Lazio’nun Hollandalı stoperi Stefan de Vrij. Her futbolcu Şampiyonlar Ligi’nde oynamak ister ama Vrij için hesap karışıktı. Gelecek sezon için Inter ile anlaşan Hollandalı savunmacı formasını giydiği Lazio maçı kaybetmezse Şampiyonlar Ligi’ni televizyondan izleyecekti. Üzerinde baskı oluştuğundan Lazio cephesinden “İstersen oynama” teklifi geldi ama Vrij kabul etmedi. Akıllara ziyan bir 90 dakikaydı. Lazio öne geçti, Inter yakaladı, Lazio 2-1 yaptı ve son yarım saatte Inter’e iki gol lazımdı. Inter’in bir penaltısı Video Hakem tenolojisiyle iptal edildi ve sonrası dram. Stefan de Vrij’in ceza sahası içindeki hareketi Inter’e penaltı kazandırdı. Icardi 2-2 yaptı ve 81’de Vecino skoru 3-2 yaptığında Stefan de Vrij sahada yıkıldı kaldı, üç dakika sonra oyundan alındı ve yedek kulübesinde ağlamaya başladı. Inter, 5 Mayıs sendromunu yenmiş, 16 yıllık hesabı kapatmış ve Şampiyonlar Ligi biletini Lazio’nun elinden kapmıştı. Büyük zaferin ardından Milano’ya dönen takımın kaptanı Icardi’nin gözü kulağı artık Buenos Aires’ten gelecek haberdeydi. Ligde 29 gol atıp kral olan Arjantinli santrfor, 2018 Dünya Kupası’nda forma giymenin hayaliyle uyudu o gece. Kara haber tez gelir. Tangocuların, Rusya kafilesine Icardi alınmamıştı. Bu kararın altındaki imza elbette teknik direktör Sampaoli’nindi ama kulislerde çok zamandır konuşulan bir başka Arjantinli futbolcu Maxi Lopez’in eşiyle evlenen Icardi’nin Lionel Messi tarafından kara listeye alındığı ve onu bırakın maç 11’inde kampta bile görmek istemediğiydi.  Arjantin 4 yıl önce de Cambiasso ve Carlos Tevez’i Dünya Kupası’na götürmemiş ve kıyamet kopmuştu. 2006 Almanya’da Zanetti, Veron gibi yıldızlar evlerinde kalmış, 2002’de Riquelme ve Saviola maçları televizyondan izlemişti. Tabii evde kalanların en ünlüsü Arjantin’in ev sahipliğini yaptığı 1978 Dünya Kupası’nda Cesar Menotti’nin kadroya almadığı Diego Maradona idi.. Şimdi Icardi, alt yapısından yetiştiği Barcelona’nın ve Messi’nin karşısına gelecek sezon Real Madrid formasıyla çıkma hesabı yapabilir. Stefan de Vrij’in terine emeğine kimse laf etmedi, gelecek sezon Inter formasıyla Şampiyonlar Ligi’nde oynarken eski takım arkadaşları onu televizyondan izleyecekler. Avrupa Ligi Kupası’nı attığı gollerle Atletico Madrid’e kazandıran Fransız forvet Griezmann, Barcelona’ya imza atabilir. Futbol sezonu bitti, biriktirdiğimiz rakamlar değil hikayelerdi o yüzden  son sözü İranlı şair  Füruğ Ferruhzad söylesin: “Kuş Ölür Sen Uçuşu Hatırla”

3 Haziran 2018

Madrid'den Altınordu Geçti


Bilirsiniz Hollanda bir ekoldür futbol dünyasında, Rinus Michels ve Johan Cruyff’un oyunun taktik tarafındaki eşsiz dehalarına, ülkenin muhteşem alt yapı düzeni eşlik eder. Ajax alt yapısı da 40 yıldır Avrupa’da birçok kulübün rol modeli olmuştur, kimi başardı kimi yarı yolda bıraktı ama 20 yıl önce Newcastle United’ın Amsterdam’a yolladığı antrenörün aldığı cevap çok şeyi anlatır. Ajax alt yapısındaki hocaya “Siz nasıl bu kadar çok santrfor yetiştirebiliyorsunuz” diye sorduğunda İngilizin aldığı cevap “Kek tarifi olsa da versem” idi…
Ben de kek tarifini almak için gitmedim elbette Madrid’e… İspanya’nın başkentine 15 km uzaklıktaki Fuenlabrada’da düzenlenen 17 yaş altı Dünya Kulüpler Şampiyonası’nda bizim memleketin şampiyon çocukları da vardı. Bir tarafta Brezilya’dan Palmeiras, Santos, İspanya’dan Barcelona, Real Madrid, Atletico Madrid, Fransa’dan O. Marsilya ve Japonya’dan Jef United ve bir tarafta da bizim çocuklar, Altınordu. 10-11 yaşında girdikleri alt yapıda basamakları birer birer ve ağır ağır çıkarken sadece iyi futbolcu olmak için aynı zamana iyi birer birey ve iyi vatandaş olmak üzere de eğitilen bizim çocukları sadece sahada değil, uçağa binerken, yemek yerken, otobüste maça giderken de gözlemledim. Pırlanta ustası gibidir alt yapıda görev yapan teknik adamlar. Altınordu U17 Takımı’nın teknik direktörü Hasan Fırat’ın 80 dakikalık maçlarda her dakika yaptığı taktik uyarılardan daha çok beni etkileyen, maçlar bittiğinde oyuncularından yedek kulübesini ve soyunma odasını temizlemelerimi istemeseydi. Onlarla yaptığı toplantılar, gencecik çocukları yüreklendiren cümleleri ve 11 fidandan bir takım yapabilmek çabalarını uzaktan sessizce alkışladım içimden. İlk maçta karşılarında Avrupa’da alt yapı denince akla gelen ilk kulübün gençleri vardı. Pique, Messi, Xavi, Iniesta’nın ve onlarcasının yetiştiği Barcelona’nın gençleri karşısında çocuk yaştan beri oynadıkları 4-2-3-1’den vazgeçmeden büyük bir disiplinle oynadılar. Kim daha yetenekli peşinde değildim, sahaya nasıl yayılıyorlar, hücuma nasıl çıkıyorlar, Hasan hocaları kenardan uyarıda bulunduğunda hatalarını nasıl düzeltiyorlar, bunu görmek istedim. Barcelona’yı 2-1 devirdiklerinde yaşadıkları sevince, gurura, mutluluğa ortak oldum. Bir taraftan eğitim hayatlarına devam eden ama kulübün sporcusu olarak kitap okumak, ondan özet çıkartmak, sosyal aktivitelere katılmak gibi birçok yükümlülükleri olan bu gençlerin, Brezilya’nın efsane kulüplerinden Santos’un alt yapısı karşısında geçtiği büyük teste şahit oldum. Sadece futbolu düşünen bizim efendi çocuklarımız, karşılarında oyunu çirkinleştiren, yere yatıp vakit geçiren, sert fauller yapan yaşıtları karşısında psikolojik olarak nasıl ayakta kalabildiklerini ve onların diliyle konuşmak yerine kendi dilleri kendi öğrendikleriyle cevap verdiklerini gördüm. Santos’a kaybettiler ama tabela mühim değildi. Altınordu Başkanı ve bu ülkenin gururu haline gelen bu alt yapının mimarı Seyit Mehmet Özkan hayallerini gerçekleştiren bir güzel memleket insanı. Altınordu alt yapısında 10-19 yaş aralığında 260 genç futbolu ve hayatı öğreniyor. 105 merkezde ise 7200 çocuk, Altınordu’nun vizyonu altındaki futbol okullarında gelecekte tribünlerin karşısına çıkmayı hayal ediyor.  17 yaş takımı Madrid’de, 13 yaş takımı Almanya’da Stuttgart’ta turnuvada, 14 yaş takımı bu hafta Madrid’e turnuvaya gidiyor… 12 yaş takımı da bayramda Berlin’deki turnuvada olacak. 17 yaş turnuvasının organizatörü Real Madrid’in efsane Akbaba Beşlisi’nin üyesi  ve kaptanı Manolo Sanchis ile bizim çocuklar sahadayken geleceğin futbolunu konuştuk tribünde… “Ben böyle organize bir takım beklemiyordum. Artık sistemli oynuyorsunuz, Türklerin problemi hep buydu” dedi.. Sağ olasın Sanchis ve yolunuz açık olsun çocuklar…

Ben bu yazıyı yazdıktan sonra Altınordu, çeyrek finalde Leganes'i 2-1 mağlup edip yarı finale yükseldi. Rakibi Brezilya'dan Palmeiras... Yarı finalin diğer eşleşmesi Real Madrid-Atletico Madrid 

13 Mayıs 2018

Çimlerin Büyüdüğünü Duyuyor Musun?


Bir kelime onun doğduğu memleketin tarihini anlatabilir aslında: Saudade. “Geçmişe özlem” diye çevirenler yanılırlar. Saudade, Portekizcenin dünyaya hediye ederken en çok kendine sakladığı yedi harftir. Yüzyıllar boyunca deniz aşırı toprakları fethe giden erkekleri özleyen, gidip de dönemeyenlerin ardından Portekizli kadınların yaktıkları ağıtları anlatan duygudur Saudade. Lizbon’da gecenin bir vakti sokaklara taşan Fado’lar hep bu duyguyu anlatır. O da bu toprakların adamı olarak Saudade’yi iyi bilir ama içinde saklar. İç ve dış dünyasında kurduğu ilk denge belki de budur.

Lizbon yakınlarında Setubal’da doğan Jose Mourinho, ataları gibi sömürgeleri yaptıkları topraklarda kan dökmedi ama İngiltere’de başlayan, İtalya ve İspanya’da devam eden ve bir gün tekrar Portekiz’e dönecek derken yine Ada’nın yağmurunda ıslanan bir adam çıkardı karşımıza. “Ülkemi özlemiyorum, Lizbon’u özlemiyorum. Portekiz Milli Takımı’nı değil ama belki bugüne kadar hiçbir şey kazanmamış bir milli takımı çalıştırabilirim” derken de ruhunun yokuş aşağı koşan o çok insanı zayıflıklarını dengelemesini bilen biri o…

Hasret çekmeyen bir adamın günün birinde futbolu biz icat ettik diye gerinen bir ülkenin topraklarına ayak bastığında medyanın karşısına geçip “Kusura bakmayın, basit ve kolay bir hayat isteseydim Portekiz’de kalırdım. Porto’da en tepede, dizlerim dibinde Şampiyonlar Ligi Kupası. Tanrı, o kulüpte Tanrı’dan sonra ben. Büyük futbolcuları olan bir takıma geldim. Küstah görünüyor olabilir, buradayım çünkü küstah olduğum kadar özel bir teknik adamım da” demesi de su terazisinin bir parçasıydı.

Selefi Ranieri ona şans dilemek yerine “Portekiz gibi bir ligden Premier Lig’e geliyor. İşi zor” demiş o da dakika bir cevabı yapıştırmıştı: “UEFA Kupası’nı ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanırken yendiğim takımlara baksın. Hepsi Portekiz takımı değildi. Aranızda Ranieri’nin telefonu olan varsa, arasın söylesin.”
Kibirli İngilizlerin ilk tanışma partisinde verdiği cevaplar aslında “Altta kalanın canı çıksın” dünyasında “Mütavazı olma inanırlar”ın bir tezahürüydü. “Küçük” ülke Portekiz’den gelen bu genç adam nasıl olur da Sir Alex Ferguson’un, Arsene Wenger’in domine ettiği bir ligde, 50 yıldır şampiyon olamamış bir takımı üç yıl içinde şampiyon yapacağını iddia edebilirdi! Bu iddiasını üç değil, daha ilk senesinde gerçekleştiren “Özel biri”nin iletişim gücünün sahada yaptıklarından çok daha fazla özel olduğunu anlamak için filmi geriye sarmak gerekiyor.


Babasının kaleci ve antrenör, kendisinin yetenekli olmadığından futbolcu olamadığını ve öğretmen annesinin de ısrarıyla spor akademisine gittiğini bilmeyen yok. Baba Felix sayesinde futbol dünyasının içinde kaldığı, insan tanıdığı doğrudur ama “hikayesi” 29 yaşında başlar. Bobby Robson, Sporting Lizbon ile anlaştığında tercümanın aynı zamanda bir futbol antrenörü olmasını şart koşar. O sıradan antrenör ama iyi tercüman Jose Mourinho’dur. Sporting’de çok uzun kalmazlar ama talih bu ya Porto, İngiliz teknik adamı anında kapar, Jose de yanında 10 yıl sonra çok şeyi kazanacağı kulübün kapısından içeri girer. Mütercim tercüman olarak kalsa bugün belki de akademisyen olarak Lizbon barlarında yeni kondisyon tekniklerini tartışan biri olmaktan öteye gidemeyecekti. Robson ile rolleri iyi paylaşır. İngiliz hoca sonuç odaklıdır, antreman bilimini iyi bilen Jose, defansif organizasyon için kafa patlatır.



Barcelona Başkanı Nunez, dört sezon arka arkaya şampiyonluk kazandıran, kulübün 30 yıllık geleceğini de o günden La Masia’yı kurarak garanti altına alan Cruyff ile yollarını ayırdığında Robson’ın kapısını çalar. “Harbi” Ronaldo’nun, Luis Figo’nun olduğu Barcelona… Sporting gibi Barça’da da bir sezon kalabilen Robson ile yollarını ayırdığında takımın başına gelen Louis Van Gaal’in yanında yardımcı olarak kalan Jose Mourinho, “Koca kafalı” Hollandalı’dan çok şey öğrenir. Karşısındaki adam genç Ajax’ıyla iki Şampiyonlar Ligi finali oynamış birini kazanmış birini kaybetmiş, disiplinli olduğu kadar da zor adamdır. Önce Katalan medyası, ardından başkan Nunez sonra taraftar Van Gaal’dan nefret ederken farkında olmadıkları aslında nefret objesinin Mourinho olduğudur.
Portekizli, Hollandalı teknik adamın sözlerini basın toplantılarda eğer büker, sansürler, yeri gelir yumuşatır yeri gelir sertleştirir, Barça’nın “fair play”ini aşan bir sertlik şehirde herkesi rahatsız eder.

Hoş, yıllar sonra ustası Van Gaal ile kapışacak olan Mourinho, taktik kadar genç Guardiola, Xavi’lerin olduğu Camp Nou’daki soyunma odasında insan yönetmeyi öğrenir. Bir zaman sonra takımdaki Hollandalı futbolcular ve Figo dışında dostları kalmaz ikilinin. Kıyamet transfer hamlesiyle Figo, Real Madrid’in yolunu tutarken, Van Gaal de valizi toplar, yerine gelen kulübün eski futbolcusu Serra Ferrer, Jose ile çalışmak istemez. O günü iyi not etmek lazım çünkü istenmeyen Mourinho bir zaman sonra Drogba golü attığında çimlerin üzerinde kayarak Barça’dan intikamını alır. Ertesi gün Katalan spor gazetesi “El Mundo Deportivo “En az Figo’dan nefret ettiğimiz kadar senden de nefret ediyoruz” manşeti atar. Doğruya doğru, flu değil net adamdır Jose Mourinho…

Porto ile UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde kazandığı iki sezonda ortaya koyduğu dizilişlerden önce gelenin takım olma meselesidir. Mourinho’nun takımlarında futbolcuları onun fedaisidir, aslanlar gibi çarpışırlar, deli gibi koşarlar, tekmeye kafa uzatıp kalelerini savunurlar, Andres Villas-Boas rakip analizi yapar, üniversiteden arkadaşı Rui Faria kondisyonu verir, Jose de medyanın karşısına geçip işler kötü gittiğinde iki polemikle takımına paratoner olur.

Monaco ile Şampiyonlar Ligi finalini oynamadan bir sonraki sezon için Chelsea ile anlaştığını öğrenen Porto taraftarının ailesini ölümle tehdit ettiği bilgisi kendisine ulaştığında, kazandığı kupanın törenine katılmayan Mourinho için Londra günlerinde yapılması gereken Ivan Drago’nun topraklarından gelen kulüp patronu Roman Abramoviç’e yenilmeyen ve ağlamayan bir “Ivan Drago” Chelsea inşa etmektir. Mourinho girdiği her soyunma odasında ahengi yakalamak için hep aynı hamleyi yapar. Chelsea’de Ranieri’nin “Serie A” etiketli adamları Crespo, Veron ve Mutu’nun kellesini alır.

Premier Lig’deki ilk döneminde neler yaptığı bir tık uzağınızda. Mourinho’nun Ada’daki 3. Sezonunda karşılaştığı ihanet onun sonrasındaki kariyerini de belirler aslında. Malouda, Cole ve Lampard dışında seveni kalmadığında, Shevchenko ve diğerleri Abramovich’in kellesini almasını istediği günlerde kulüp tarihine geçecek bir cümle kurar: “Beni en çok evinizde maç kaybettiğinizde özleyeceksiniz.” Stamforf Bridge’de maç kaybetmeden giden Jose’nin kapısını ilk çalanın Barcelona olması da ne büyük (!) tesadüftür.

Yıpranan Rijkaard’ın yerine hoca arayan Katalanlar, Lizbon’a ayağına kadar gider ve “Seni istiyoruz ama medya ve Real Madrid ile kavga etmeyecek, Barça’nın etik değerlerine sadık kalacaksın” şartını koşarlar. Aldıkları cevabın en kısa hali “Ben değişmem”dir. O günlerde Camp Nou’da asılan “Frank Si, Mou No” pankartını da görür ve unutmadığını anlatmak için önce yaşaması gereken bir İtalya macerası vardır.

Inter gibi kaybedenler kulübünün başına “Özel biri”nin gelmesi İtalyan medyasının düşen tirajlarını toparlamak için biçilmez kaftandır. “Milan’ın üç televizyon kanalı, Juventus’un gazetesi (Tuttosport) bizim ise sadece kulüp kanalımız var” diyerek hızlı bir giriş yapar ve ortalık yangın yerine döner. Mourinho kaosun, anarşinin adamıdır, dün Wenger’e bugün Conte’ye yaptığını İtalya yıllarında da yapar, rakiplerin teknik adamları çileden çıkarır, çok kazanmanın kibriyle kupası olmayanı “Sıfır Kupa” diye aşağılarken, İnter ile üçte üç yapmanın keyfini de sürer.

Ülkenin en ünlü spor gazetecisi Mario Sconcerti’ye canlı yayında “Mancini senin sofra arkadaşın ben değilim. Benimle doğru konuş” diyen Inter’de kale arkası Curva Nord dışında tribünler takıma yeterli desteği vermediğinde “İtalyan tribünleri iyi diyorsunuz da hiçbiri Atina’dakilerin eline su dökemez” diyen de Jose Mourinho’dur…

Real Madrid’de otoriteyi sağlamak için Raul ve Guti gibi iki yaşayan efsanenin biletini kesen ama gün geldiğinde onların kardeşleri Casillas ve Sergio Ramos’un “Kılıçla gelen kılıçla” gider (*bkz: o meşhur dialoglar) hatırlatmasıyla Madrid’de de valizlerini toplamak zorunda kalan bir benzeri ihaneti Chelsea’daki ikinci döneminde de yaşayan Jose Mourinho için zevk vermeyen futbol oynatan,  kibirli, küstah ve bilumum olumsuz sıfatlarla dolu bir kara portre yazmak kolaydır, yazılmış binlercesi varken…

Lakin usta müzisyenlerden oluşan bir orkestrayı emprovize müzik yaptıklarında verebilecekleri bir gecelik keyfi, bir yıl yaşatabilmek için herkes işini iyi yapsın diyerek orkestra şefliğini soyunan ve ne bir nota eksik ne bir nota fazla isteyen Mourinho’nun nasıl bir şef olduğunu hayal etmek için gözlerinizi kapatın şimdi…
Mourinho orkestrasıyla birlikte süzülen, zarif bir bir şef hiçbir zaman olmadı. Gözlerimi kapadığımda aklıma gelen Leon filminden iki sahnedir: Operasyonun başındaki Stansfield’in (Garry Oldman) koridorda “Fırtınadan önceki bu sessizliği seviyorum. Bana Beethoven’ı hatırlatıyor. Duyuyor musunuz? Hani kafanızı çime koyduğunuzda, çimlerin büyüdüğünü duyarsınız ya, işte onun gibi. Beethoven’ı sever misiniz?” dedikten sonra Leon’un komşusunun evine dalıp kendi maçını başlattığı an… Ve… İşler yolunda gitmediğinde “Bana herkesi getirin” diye bağırdığında “Herkes derken ne demek istedin” diye korkuyla soran yardımcısına “Herkesss” diyerek haykıran Stansfield’ı…


*
Mourinho: Maçtan sonra röportajlarda beni batırmışsınız.
Ramos: Hayır “Mister”, Siz sadece gazetelerin yazdığı kadarını okudunuz. Bizim söylediklerimizin hepsini değil..
Mourinho: Doğrudur, siz İspanyollar, Dünya Kupası kazandınız ve gazeteci arkadaşlarınız sizi kolluyor. Kaleci gibi!!!..
Casillas: (Bu muhabbetten 30-40 metre uzakta diğer kalecilerle çalışıyor). Mister, burada her şey adamın yüzüne söylenir!
Mourinho: Sergio (Ramos), Puyol’un golünde neredeydin?
Ramos: Pique’yi marke ediyordum.
Mourinho: Puyol’u marke etmen gerekiyordu.
Ramos: Evet ama Pique çok boş kalıyordu biz de markajı değiştirmeye karar verdik.
Mourinho: Ne oluyor? Şimdi de teknik direktör mü oldunuz?
Ramos: Hayır ama sahada şartlara göre olur bu değişiklikler. Bazen bunu yapmak lazım. Siz hiç futbolcu olmadığınız için bazen saha içinde ne döndüğünü bilmezsiniz….