26 Temmuz 2017

Bonucci-Kessie ve 19


Forma numaralarının 1’den 99’a dizilmediği yıllarda ilk 11’in içinde en muteber numara elbette ki 10 oldu her zaman. Ardından santrforun giydiği 9 ve özellikle Manchester United’ın geleneğinin forse ettiği 7 numara. Elbette ki birçok kulüpte 3’ün de 5’in de 8’in de büyük anısı vardır ama söz konusu olan 19 numara ise hikayeyi açmamız ve önce kahramanlarını tanımamız lazım.
Leonardo Bonucci, Juventus’un kale gibi üçlü savunmasında en genç adamdı. Finansal bir problemi olmayan Agnelli Ailesi’nin kulübünden gitmek için gerekli olan da sadece gemileri yakmaktı. Bonucci de yaktı. Sezon içinde Chelsea, Manchester City ve Barcelona’nın 60-70 milyon Euro teklif ettiği yazıldı ama İtalyan kulübü 7 yıldır savunmasının değişmezi olan Bonucci’yi satmaya niyetli değildi. Ne olduysa da bir hafta içinde oldu. Sezon açılışı için paylaştığı fotoğrafı Juventus formalı değil de sivil kıyafetli olanıyla tercih eden Bonucci’nin Milan’a gideceği İtalyan spor gazetelerinin birinci sayfalarında patladı. Ne Juventus taraftarı ne de Milan taraftarı bu zor ama imkansız değil transferi nefesini tutarak izledi. Sezon içinde teknik direktör Massimiliano Allegri ile ters düşen Bonucci, Juventus soyunma odasında takım lideri gibi davranıyor ve hocası bundan rahatsızlık duyuyordu. Şampiyonlar Ligi finalinde Real Madrid’e kaybeden Juventus’ta teknik adam ve oyuncu arasında ipler Mayıs ayında koptu. Allegri’nin İngiltere’den gelen tekliflere “hayır” deyip, Juventus yönetiminin de hocanın takımın başında kalacağını açıkladıktan sonra Bonucci için gemiyi terk etme vakti gelmişti. Daha yüksek yıllık ücret, İtalya içi transferle sırtına yükleyeceği “Hain” damgasından uzak durmak için ülke sınırları dışına çıkabilirdi Bonucci ama bunu yapmadı. Yeterli bir sebebi vardı. Kendisi Juventus forması giyerken bile Torino taraftarlığından vazgeçmeyen oğlunun meşaketli tedavisi için eşiyle birlikte ülkeden ayrılmama kararı almışlardı..
Transfer haberini bazen bir okul müdüründen bazen de bir emlakçıdan alır gazeteciler!.. Bonucci’nin eşi de “Milan’a gidiyor” haberlerinden bir hafta önce Milano’da emlakçıyla ev baktığı ortaya çıkınca Milanlılar “Bu iş bitti” dediler. Juventus 40 milyon Euro karşılığında Bonucci’yi Milan’a sattı. Bir zamanlar Milan’ın ezeli rakibi Inter’in alt yapısında yetişen, Jose Mourinho’nun “İşime yaramaz, verin gitsin” dediği Bonucci, siyah-beyazlı formayı çıkarıp kırmızı-siyahlı formaya giydi. Ortada iki sorun vardı. Juventus’un yeni sezon formaları satışa çıkmış ve Bonucci hayranları onun 19 numaralı formasına 110 Euro ödemişlerdi. Juventus kulübü henüz “Bonucci forması getirene Dybala forması bedava” kampanyası yapmadı ama tüketici mahkemesine açılan davalar bu taraftarların maddi zararının karşılanmasını isteyebilir. Manevi zararın ise ömür boyu bir açık yara olarak taraftar yüreğinde kalacağı kesin…

Peki ya ikinci sorun? İşte şimdi 19 numaralı formaya dönelim. Bu yaz 250 milyon Euro barajını aşıp Avrupa’nın transfer kralı olan Milan, Atalanta’tan aldığı Franck Kessie’nin isteği üzerine Fildişi Sahilli oyuncuya 19 numaralı formayı vermişti. Kessie için 19’un anlamı birden fazlaydı. 19 Aralık doğumluydu, babasını kaybettiğinde ayın 10’uydu ve 21 yaşındaki oyuncu İtalya’ya adım attığında da takvimde gün hanesinde 19 yazıyordu. Bonucci de 19 ile “marka” olmuştu. Adı ve soyadının numerolojiye göre karşılığı 19 olan İtalyan stoperin eşi de ayın 19’u doğumluydu. İtalyan futbol tarihinde son 20 yılda Nesta ve Cannavaro’dan sonra en “baba” savunma transferinin öznesi olan Bonucci de elbette ki 19’u istedi. Çin’de hazırlık kampında olan Milan’da B.Dortmund ile oynanan hazırlık maçında Kessie’nin soyunma odası dolabına 14 numaralı bir forma bıraktılar. Genç oyuncu sesini çıkarmadan 14’ü giyip sahaya çıkabilirdi, yapmadı. 19 numaralı sırtında Kessie yazan formayla çıktı maça...

19 numaralı formanın sahibi Bonucci oldu

16 Temmuz 2017

Transfer Hikayeleri


Her kulübün bir Messi'si olmayabilir ama her kulüp kendi Monchi'sinin yolunu açabilir...Sevilla'nın küme düştüğünde "Gel futbol aklımız ol" dediği futbol direktörü diye takdim etmişim onu 11 ay önce 
İspanyol sportif direktör artık ülkesinden uzakta İtalya'da çalışıyor, bütün yollar Roma'ya çıktığından değil AS Roma kulübü ona inandığından anahtarları ona teslim etti. Monchi, yetenek avcısı, ucuza al, parlat ve sat onun işi.
Türk futbolunun parlayan yeteneği Cengiz Ünder'i de iki yıldır takip ediyordu Monchi. Roma'nın yönetimine "Bu çocuğu almamız" lazım dedi ve İtalyanlar 13 milyon euro'yu kasalarından çıkarttılar. Monchi, Roma'da işe başladığının ilk ayında dört futbolcuyu 100 milyon euro'ya sattı.
Liverpool'a 42 milyona satılan Sallah'ın yerine de 13 milyona Cengiz'i aldı, bir gün onu da 40 milyon üstüne satabilmek için. Tıpkı Las Palmas'tan 3 milyona gelen Vitolo'nun Sevilla'da parlayıp 37.5 milyona Atletico Madrid'e gittiği gibi...

Takma kafana Jorge
Bazı kulüpler oyuncuyu ucuza alıp parlatıp satmak zorunda değildir, Real Madrid gibi... 17 yıl önce Figo'yu Barcelona'dan kopartan ve Real Madrid'de "Los Galacticos" devrini başlatan Başkan Florentino Perez'in ucuz futbolcu sevmediğini herkes bilir.
2002'de dönemin sportif direktörü, takımın aynı zamanda eski teknik direktörü ve futbolcularından olan Jorge Valdano, Perez'e bir futbolcu önerir ve şöyle der: "Başkan, Kaka'nın değeri 12 milyon euro. Dört yıl sonra bu çocuk 60 milyon eder, alalım." Florentino Perez'in cevabı Real Madrid tarihini anlatır aslında: "Takma kafana Jorge, 60 milyon ettiğinde alırız."
Dört değil ama yedi yıl sonra Perez, Milan'a Kaka için 60 milyon öder... Real Madrid'in ufak Portekiz kulübü Maritimo'da oynarken 2 milyon euro'ya teklif edildiğinde almadığı ve üç yıl sonra Porto'dan kopartabilmek için 30 milyon ödediği çiçeği burnunda Pepe gibi...

"Dybala daha büyük takımda oynamalı"
Yine içinden Monchi geçen bir transfer hikayesi ama bu kez baş rolda Dani Alves var. Sekiz yıl Barcelona'nın sağ bekinde oynayıp kazanabileceği her şeyi kazanan Brezilyalı geçen sezon başında arasının iyi olmadığı teknik direktör Luis Enrique yüzünden İspanya'ya veda etmiş ve Juventus'a imza atmıştı. Yine harika bir sezon geçirdi sambacı, şampiyon oldu, Şampiyonlar Ligi finali oynadı.
34 yaşındaki bir defans oyuncusu için Juventus son durak olmalıydı ama Monchi'nin 15 yıl önce iddiası olmayan bir Brezilya kulübünde keşfettiği Dani Alves çenesinin kurbanı oldu. İtalyan gazeteciler bir önceki hikayemizdeki Cengiz Ünder'i "Dybala Turco" diye tanıttılar ülkelerinde.
Dybala da Juventusluların gözbebeği, Dani Alves, "Dybala için daha büyük bir takımda oynamalı" deyince geçen ay, Juventus taraftarının gözünde bitti. Sambacı valizlerini toplamak zorunda kaldı, Barcelona'dan eski hocası Guardiola ona kucak açtı, "Manchester City'ye gel" dedi. O ne yaptı? Gitti Paris Saint Germain'e imza attı. Barselona gibi güzel bir şehirden sonra Torino'ya bir yıl katlanan bir Brezilyalının, Manchester'ın grisi yerine Paris'i seçmesi neden vefasızlık olsun ki...

9 Temmuz 2017

Neden Beşiktaş?


Çeyrek asır önce Gordon Milne doğru hocaydı, Metin-Ali-Feyyaz da okumuş çocuklar, Atom Karınca Rıza gerilerek ortaları keser, Kartal coşardı. Üç yıl arkaya şampiyonluğun ardından Galatasaray’ın dörtlemesiyle sonuna geldiğimiz yüzyıl… 100. Yılda Lucescu ile kazanılan ardından altı yıl daha süren hasret. Beşiktaş, Türk futbolunda bir asırdır yarıştığı ezeli rakiplerinin gerisinde kaldığı son 20 yılın acısını doğru yönetim, doğru teknik adam ve kadro ve yeni stadyumuyla çıkartıyor. Son iki sezonun şampiyonu daha şimdiden yeni sezonun da en büyük favorisi. Peki Kartal’ı yüksekten uçuran nedir?

SONU FEDA İLE BİTEN YILLAR
Galatasaray’ın Rijkaard’lı dönemde başlayan transfer çılgınlığı Fatih Terim’in 3. döneminde hedefi 12’den vuran transfer politikasıyla son bulmuştu. Beşiktaş yönetimi de ilginçtir ezeli rakibinin düştüğü hatayı iki yıl gecikmeli bir deja vu gibi yaşadı ve hikayenin sonunu feda sezonuyla getirdi. G.Saray’ın Drogba ve Sneijder’li süperstar projesinin bir benzerini Beşiktaş, Mario Gomez, Talisca ve şimdi de Pepe transferiyle taçlandırdı. Galatasaray’da Melo ne verdiyse, Atiba da ziyadesiyle yüksekten uçurdu Beşiktaş orta sahasını...

FİKRET ORMAN VE DOĞRU YÖNETİM
Bizim kulüplerimizde gelenektir, son sözü başkanlar söyler, bu yüzden de 15 kişiden oluşan yönetim kurulları iş icraata kalınca söz haklarının olmadığını düşündüklerinden bir zaman sonra sahneden çekilir ve başkanı yalnız bırakırlar. Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’ın son yönetimi sahaya iyi yayılan bir futbol takımı gibi. Herkes elinin taşına altına koyuyor, transferden, sponsorluk anlaşmalarını, iletişime kadar her alanda yetkili olan isimler Kartal’ı biraz daha yüksekten uçurmak için çabalıyor.

VODAFONE PARK BAŞKA SEMTTE OLSAYDI…
Eski stadyumunu yıkıp yenisini aynı arazi üzerinde yapan iki kulüp var yakın geçmişte. İspanya’da A.Bilbao ve Beşiktaş. Vofadone Park bugün İstanbul’un bir başka köşesinde olsaydı Kartal’ın bu tribün atmosferini yakalayabilmesi mümkün değildi. Semt kültürü, dört koldan ulaşım kolaylığı, teknolojinin nimetlerinden faydalanmış, ağzına kadar dolu bir stadyum… Bir futbol takımı sahaya çıktığında dolu ve ateşli tribünlerden başka ne görmek ister ki…

SPONSOR ASLA SADECE SPONSOR DEĞİLDİR
Avrupa’da uzun süreli sponsorluk kontratlarında amaç marka ve kulübün bir kazan-kazan projesi yaratmasıdır. Elbette işin uçunda milyonlar var ama kimse bir kucak dolusu parayı sırf formanın üzerinde adını görmek için vermez. Beşiktaş ve Vodafone arasındaki sponsorluk anlaşması ve üretilen projeler futbol tarihimize örnek olarak geçecek. Arka planda iş geliştirmecilerin, reklamcıların ve iletişim uzmanlarının kafa kafaya verdiği, bir markayla bir kulübün evliliğini mesut kılan, ortaya markayı sevdirirken kulübe de verdiklerini hatırlatan bir anlaşma oldu bu…

TAKIM OMURGAN KADAR KAZANIRSIN
UEFA’nın finansal gözetiminde aldığı kadar satmak zorunda olan bir kulüp nasıl şampiyon olacağı kadroyu kurabilir? Beşiktaş’ı son iki sezonda transfer hovardalığından uzaklaştıran, kiralama formülüyle maliyeti düşüren, sattıklarıyla da (Demba Ba, Sosa, Atınç, Ersan) başarıya koşturan işte bu “yasak” oldu. Futbolda sahadaki onbirinin omurgasının kalitesi kadar sesin çıkar. Maç kurtaran kaleci, oyunu iyi okuyan bir stoper, rakibi bozan bir orta saha, golcünün ardından filmin senaryosunu yazan bir futbol aklı ve rakip filelerin tozunu alan usta bir bitirici. Beşiktaş, omurgasını sağlam kurduğu kadrosuyla iki sezonu da süpürmeyi bildi. Pepe transferi de o omurganın kalitesine yapılan bir enjeksiyondur işte…

HEM YARIŞTIRAN HEM DE YETİŞTİREN HOCA
Oyunun iki yönünü de oynayan yani hem işin savunma tarafında hem de hücumda eşit performans ortaya koyan futbolcular muteber olduğu günümüzde en büyük tartışmalardan biri bazı teknik adamların sadece yetiştiren ve ligin sonunda gülemeyen, bazılarının ise şampiyonluk için doğmuş olduklarıdır. Şenol Güneş’i işte bu ayrım noktasında değerli kılan ikisini de birlikte yapabilmesi. Sadece genç oyuncuları değil, kariyeri tıkanmış futbolcuları da parlatıp tekrar vitrine çıkarmakta usta olan Güneş, son iki sezonda elindeki kadrodan maksimum verim alarak mutlu sona ulaştı. Futbolun yıldızlar değil teknik adamların üzerinden okunduğu son 15 yılda, Beşiktaş’ın en büyük talihi elbette ki doğru hocayı seçmesiydi. Hem Kartal kazandı hem de Şenol Güneş… 

İtalya Serie A 2017-2018
Kombine Fiyatları


Lukaku Sonrası En Pahalı 10 Transfer


5 Temmuz 2017

Pepe


Real Madrid, Pepe için 2007 yazında Porto’ya 30 milyon Euro ödediğinde bir şehir efsanesi dolanır olmuştu İspanyol medyasında. Real kendisine 2 yıl önce 2 milyona önerilen Pepe’yi o gün almamış, aldığında da kulüp tarihinin en pahalı stoperi olmayı başarmıştı. 2005’te Sergio Ramos’a 27 milyon ödeyen İspanyol devi, Pepe’yi aldığı sezon sonraları Beşiktaş’ı da çalıştıracak olan Schuster’in emrine Hollandalı yıldızları da emanet etti. Sneijder için 25 milyon, Robben için 36 milyon ödeyen Real Madrid o sezonu şampiyon tamamladı ama Guardiola’lı yıllarda Pepe’li Real Madrid, Barça’nın gerisinde kaldı..

Temmuz 2007’de, futbol tarihinde Rio Ferdinand, Thuram, Nesta ve Carvalho’nun ardından en pahalı adam olan Pepe, 10 yıl formasını giydiği Real Madrid, partneri kim olursa olsun çizginin altına düşmedi. Oynadığı takımın taraftarı dışında rakip taraftarlar için sevilmeme sebebi çok olan futbolcular vardır, Melo gibi. Pepe de bu derneğin üyesiydi. 2009’da Getafeli Casquero’yu kendini kaybedip tekmelediğinde 10 maç ceza aldı. Jose Mourinho döneminde yangın yerine dönen El Clasico’larda ön liberoda da görev yaptı. Portekizli hoca döneminde birçok Real Madridli futbolcu gibi o da karakter krizi yaşadı ve İspanya’da sevilmeyen futbolcular arasına girdi.


Mahallenin sert ağabeylerinden olduğu doğrudur ama büyük stoperdir Pepe. Rakip santrforu ezen, sindiren oyun yapısı, tekmeye kafa uzatan yüreği ve 10 yıllık Santiago Bernabeu tecrübesi. Real Madrid’den 2 yıllık kontrat istedi, 34 yaşındaydı, Real bunu kabul etmedi. Kırgın ayrıldığını söyleyebiliriz. Çin’e gidip çok daha fazlasını kazanabilirdi, onun hedefi 2018 Dünya Kupası… Beşiktaş son iki yıldaki transfer doğrularına birini daha ekledi ve defans hattını 3 Brezilyalı (Marcelo, Adriano, Pepe(Brezilya asıllı) kurdu.


2 Temmuz 2017

Futbol Tarihinde
En Çok Gol Atan 300 Futbolcu







Rötar Zaten
Fransızca Bir Kelimeydi


Transfer mevsiminin yürek yakan hikayesidir, “geldi geliyor” denilen futbolcunun gelmemesi… "Bu haziran olmadıysa bir sonraki haziran," diye diye ömür geçer, aslan gibi topçu kariyerinin sonuna gelir, film de orada biter. Bu sezon başka bir film izliyoruz ama Türk futbolunda. Yıllardır yolu gözlenen ama bir türlü gelmeyen yıldızların hepsi söz birliği yapmışçasına üstelik de aynı ülkeden, Fransa’dan İstanbul uçaklarına bindiler ama önce o bir türlü gelmeyenleri hatırlayalım. Üç Büyükler'in taraftarlarının yıllarca bekleyip kavuşamadığı üç kült isimle başlayalım. Galatasaraylılar yıllarca Belodedici'yi bekledi. Adı sihirli liberoya çıkmıştı Belodedici'nin. Dönemin başkanı Alp Yalman, onca yıldız transfer etti ama bir tek Belodedici'yi getiremedi. Fenerbahçe de bir başka Rumen yıldızın peşinden koştu,  Dan Petrescu döneminin en iyi sağ beklerindendi. Olmadı, kavuşamadılar. Rivayet odur ki Kluivert "Doğuştan Kartal'ım," demişti (!). Hollandalı kıvırcık santrfor yıllarca İnönü'ye beklendi. İnönü yıkıldı, Vodafone Arena oldu,  Patrick Kluivert gelmedi ama bir gün belki oğlu Justin giyer siyah-beyazlı formayı.  Ronaldinho gelse bir milyon forma sattırırdı. Formaların basıldığı bile yazıldı ama Brezilyalı memleketine döndü. Adriano, alkol batağına saplanmasa Fenerbahçe forması giyerdi. Bir başka Djalminha arıza adamdı, iyi ki gelmedi! Robert Pires uçağa binmişti, bugün olduğu gibi futbolcunun geldiği uçağa internet üzerinde radar sitelerinden takip imkanı olsa; o uçak da inerdi ya İstanbul’a, en fazla içinden Pires çıkmazdı!..

Şimdi gelelim yıllardır adı spor sayfalarının manşetlerinden düşmeyen, gelmeyen, gelemeyen ve geçen hafta İstanbul’a ilk adımlarını atanlara. Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’deki birinci döneminde belki de en çok istediği adamdı Valbuena. Fiyatı iki haneli olunca olmadı transfer. Boyu kısa futbol aklı uzun Fransız, Moskova’nın yolunu tuttu, o günlerde Ruslar büyük harcıyordu, şimdi duruldular. Fransa’da Olympique Marsilya kaptanlığı yapmış bir adamın gün gelip de Olympique Lyon forması giymesi yürek ister. Valbuena’da varmış, Marsilya deplasmanında elbette ki onu iyi karşılaşamadılar ama Valbuena iki sezon boyunca yeni takımının temel taşlarından biri olmayı başardı.  Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’ye dönüşünde yine onu istemesi yıllar sonra kavuşan iki sevgilinin aşk hikayesi gibi. Zaman elbet yerinde durmuyor, Valbuena da genç değil; ama Kuyt da değildi…

Fransız kulübü Montpellier’in başkanı Fenerbahçe’ye Belhanda’yı satmamak için günlerce direndi. Doğrusu sözleri kırıcıydı, unuttuk gitti. Faslı orta saha da kendini Kiev’de buldu. Almanya sonra geçen sezon yine Fransa derken, bu kez Fenerbahçe’nin değil ama Galatasaray’ın teklifi geldi ve Belhanda da yıllar sonra kaderiyle yüzleşti. Bafetimbi Gomis üç yıl önce Florya’ya gelebilirdi ama transfer biraz da kısmet işi. Sende kim oynuyor, istediğin adamın takımında kim var? Fiyatı kaç para, oyuncunun hedefi ne? Galatasaray, Fransız golcüye gecikmeli de olsa kavuştu. Paul Le Guen, O.Lyon’u şampiyon yaptığı yıllarda Avrupa’nın elit teknik adamlarındandı ve piyasası yüksekti. Bir gün neden İskoçya’ya çalışmaya gittiğini galiba kendisi de anlamadı. Galatasaray ile adı çok anıldı, sonra ortalıktan kayboldu, iyi para veren ama hedefi olmayan milli takımlarda banka hesabını büyüttü. İki yıldır da hocalık yapmıyor, yorumculukla vakit geçiriyordu. “Gelmeyen” Paul Le Guen de sonunda geldi ve Bursaspor’un teknik direktörü oldu. Şimdi sırada bir başka Fransız Hatem Ben Arfa var. Ona da büyük şair Cahit Zarifoğlu’nun dizeleriyle seslenelim mi: “Vazgeçtim sen Ekim'de gel. Eylül'de herkes geliyormuş.”

25 Haziran 2017

Eylül'de Gelme
Haziran'da Gel


Haziran ayı, futbolun hem tüketim hem de hasat ayı. Kulüpler alır, satar, yeni fideleri A takımlarına eker, çiçek açmış oyuncularını satmak isteyenler pazar yerini doldururlar. Avrupa futbolunda tranferin profesörü malumunuz Portekiz. Güney Amerika’dan fide yaşında futbolcuları eker, kıtanın her köşesine yolladıkları yetenek avcılarıyla meyve verecek ağaçları ülkelerine getirirler. Biz ne yaparız? Şehrin en pahalı manavında etiketlere bile bakmadan sipariş veren zengin hesabı ya kazığı yeriz ya da akşam pazarına kalmış 30 yaş üstü futbolcuların çürük olanlarını toplar getiririz. Taraftar Haziran ayında kombine alır, yeni sezon formasını dolabına koyar, yönetimler ve kulüp profesyonelleri de har vurup harman savurup, “kolay” gelmiş gibi o parayı kolay harcarlar. Tek gerçek vardır, İstanbul takımlarının toplam borcunun 3 milyar TL’yı aştığı. Barcelona’nın 2109’da elde etmeyi planladığı gelirin de yaklaşık bu rakam olduğu…
İngilizler bir kenara İtalya, İspanya, Almanya ve Fransa’ya baktığınızda bizde şampiyonluğa oynayan takımların kombineleri hepsinden pahalıdır, orijinal bir forma için Avrupa’nın devlerinin yarı fiyatını öderiz ama son yıllarda gelirleriyle  Avrupa Para Ligi’ne girdim diye hava atan hangi kulüplerimiz ise yıl sonunu zararla kapatmayı da ihmal etmezler….
Ne yetiştirmesini biliyoruz ne de güzel ambalajlamayı futbolda. Ne doğru zamanda suyunu veriyoruz, güneşe çıkartıyoruz ne vitrine doğru diziyoruz. Biz Avrupa’ya satınca maksimum 15 milyon Euro olan futbolcuların muadillerinin fiyatları 40 milyondan başlarken, biz kendi ülkesinde bir kazanana üç vererek ikna eder, bunu da yöneticilik başarısı olarak imza töreninde taraftarın gözüne sokarız…
Sora sora gidelim. Bir kulüp talip olduğu futbolcu için neden aracı olarak bir menajeri kullanır. Yabancı futbolcu transferinde Türk kulüplerinin vekalet verdiği menajerlere neden komisyon ödenir? Kulüplerin profesyonelleri ve yönetim kurulu üyeleri yabancı dil mi bilmezler, pazarlık mı yapamazlar, yoksa futboldan mı anlamazlar?

Talip oldukları yabancı futbolcuların neden hemen bir Türk temsilcisi olduğunu öğreniriz? Bu menajer o oyuncunun Türkiye’den teklif almasından kaç saat önce o yabancı futbolcunun transfer haklarına vekalet etmeye başlamıştır?

Türkiye’den bir kulübün talip olduğu futbolcuyu sırf ezeli rekabet adı altında diğer kulüpler neden teklif getirir? Başka golcü, orta saha, sağ bek mi yoktur dünyada? İki Türk kulübünün teklifini gören Avrupalı avuçlarını avuşturmaz mı?
Genç oyuncu buldum deyip neden kulüp tarihinin en yüksek bonservisi daha fide olan ne meyve vereceği belli olmayan bir futbolcuya ödenir? 100 milyona yıldız alan Real Madrid, 10 milyona genç yetenek alır da, bizde en pahalı satışını 15 milyona yapmış kulüpler gidip o yabancı gençlere neden 10-12 milyon yatırır?
İspanya ve İtalya’da oyuncuların büyük bir bölümünün yıllık ücretleri bir milyon Euro altındayken, bizde neden taban ücret bir milyon Euro’dur? Senelik ödenen o büyük büyük rakamların yanında oynadığı maç başına para ödemenin yetmedi maç kazanınca bir de prim vermenin manası nedir?
“Bize X’i al” diye başkanlara tezahürat yapan taraftarlar, X’in gelecekse kendi ceplerinden çıkan parayla geleceğinin farkında değil midir? Fedakar olan yönetimler midir, tribünleri dolduran mı? “Transferler hazırlık kampına yetişecek” diye -olmayacağını bile bile- söz verirken “X de benim size karne hediyem” havasını takınan yöneticilerin transfer görüşmesi için milyon kez gittikleri Avrupa ve Güney Amerika seyahatlerinin faturasını kulüp muhasebesine yollamazlar mı? 
Ve biz bu futbol dramını neden her Haziran ayında izleriz? X ile prensipte anlaşılıp, görüşmelere başlandığı KAP’a bildirilince her şey unutulur mu? X gelirse 40 gol atar mı?


21 Haziran 2017

Menajerler



Mino Raiola ve Adamları


Mino Raiola, Güney İtalyalı bir ailenin oğluydu, babası o bir yaşındayken Hollanda'nın Haarlem şehrine göç etti. Mino'nun ilk işi ailesinin açtığı İtalyan lokantasında garsonluktu. Ticarete kafası yatkın Mino menajerlik şirketinde çalışmaya başladığı zaman 23 yaşındaydı. Üç dil biliyordu ve ağzı iyi laf yapıyordu. Büyüdüğü Hollanda ile doğduğu İtalya arasında transfer köprüsünü kurması çok zaman almadı. Bombayı DennisBergkamp'ı Inter'e satarak patlattı. Pavel Nedved'i Sparta Prag'dan Lazio'ya götürdüğünde piyasadaki itibarı tavan yaptı. Ajax'ta bir İsveçli santrafor, Hollanda liginin savunmacılarının kabusu olmuştu. İhtişamlı fiziği, müthiş tekniğiyle herkesten farklıydı. Ülkeye Brezilyalı Ronaldo'dan beri böylesine klas bir yabancı genç golcü gelmemişti. 9 numaranın adı Zlatan İbrahimoviç, menajeri de elbette ki Mino Raiola idi. Zlatan'ı 16 milyona Juventus'a sattı... Zlatan İbrahimoviç, Mino Raiola'nın Jorge Mendes seviyesineçıkmasının bir numaralı öznesi. Ajax'tan Juventus'a, oradan Inter'e, Barcelona, Milano derken Paris Saint Germain'e ve bu sezon Mourinho'nun çalıştırdığı Manchester United'a... Raiola onu PSG'e götürdüğünde "Paris'e gelenlere Mona Lisa'dan daha iyi eser görmelerini sağladım" demişti. Bu yaz transfer piyasasının bir numarası elbette ki FransızPaul Pogba'ydı. Manchester United'tan bedelsiz Juventus'a gittiğinde Raiola, İtalyan kulübünden 6 milyon Euro komisyon almış, üstüne "Satıldığı takdirde yüzde 20 alırım"demişti. Alex Ferguson'un nefret ettiği Raiola, Pogba'yı Serie A'da büyüttü ve rekor transferine imza attı. Man. United "Bundan olmaz" dediği Pogba için 105 milyon Euro ödedi. Henrikh Mkhitaryan'ı keşfeden bir zamanlar futbol dünyasına Diego Simeone ve Pirlo'yu armağan eden Lucescu değil, ama onda emeği büyük. Şaktar'dan Borussia Dortmund'un yolunu tutan Mkhitaryan son dönemin en büyük yeteneklerinden. Raiola, ondaki ışığı çok önce gördü ve futbolun en güzel yaşında, 27'sinde onu Mourinho'nun Man. United'ına götürdü. Jorge Mendes'in portföyünde İspanyol kaleci David de Gea varsa, Raiola'nın da Gianluigi Donnarumma'sı var. Geçen sezon 16 yaşında Milan kalesini teslim aldı. Kısaca 'Yeni Buffon.' Raiola onu satmak için fiyatının oluşmasını bekliyor ve 50 milyon Euro'dan aşağıya kimseyle masaya oturmayacak. (Ağustos 2016) 

Jorge Mendes ve Adamları


 Mendes, babasının çalıştığı petrol şirketinin takımı Petrogal'de, ardından Vianense'de forma giydi. Video filmlerin kiralandığı bir dükkan açtı ve 30 yaşında futbolubıraktığında parayı, bar ve gece kulübünden kazanacağına karar verdi. Caminha'da açtığı bara gelen bir kaleci tüm kariyerini sil baştan değiştirdi. Guimares forması giyen 22 yaşındaki Santo, Porto'ya transfer olmak istiyordu ama iki takım arasındaki düşmanlıkyüzünden imza çok zordu. Jorge Mendes, Deportivo La Coruna'ya 1996 yılında Santo'yu satmayı başardı. Alt ligden Costinha'yı Monaco'ya, Capucho'yu da Porto'ya sattığındaülkede yeteri kadar tanınmıştı. 2002'de hayatının randevusunu almıştı. Manchester United'ın teknik direktörü Sir Alex Ferguson bekliyordu onu. Lizbon'da havaalanına giderken Porsche'sini parçaladı, doktorlar "Uçağa binemezsin" dedi ama dinleyen kim!Cristiano Ronaldo, Quaresma ile birlikte Barcelona'ya gidebilirdi, Mendes, onu Manchester United'a sattı. Ferguson'un tornasından geçen Portekizli'yi Real Madrid Ada'dan koparmak istediğinde ödemesi gereken bedel 96 milyon 'ydu. Şöhreti, yıldız adayı birçok futbolcunun Mendes ile çalışmasını sağladı. Bir oyuncunun nereli olduğu önemli değildir Jorge Mendes için. Eğer yolu Portekiz'e düşmüş ve yetenekliyse, menajerkokuyu alır. Rus sermayesi Monaco'yu coşturduğunda Porto'dan 40 milyona götürdüğü Kolombiyalı genç yetenek James Rodriguez'i, 2014 Dünya Kupası'ndaki muhteşem golleriyle ambalajlayıp 80 milyona Real Madrid'e sattı. Atletico Madrid'in son beş yıldaki transferlerinde Jorge Mendes'in futbol aklı hep en önde geldi. Arda Turan da dahil olmak üzere kadroda Portekizli menajerle çalışan altı-yedi futbolcu hep vardı. Diego Costa, çoksakatlanırdı, sahada çirkefti ama Atletico Madrid'i şampiyon yapınca Mendes'in çalıştığı Jose Mourinho, Costa'yı Chelsea'ye almak için gözünü bile kırpmadı. Angel Di Maria, Mesut Özil ile birlikte Cristiano Ronaldo'nun eşsiz istatistiklerinin mimarı oldu ama Real Madrid sahnesine hep yeni başaltı solistler lazımdı. Manchester United, Angel Di Maria'yı aldığında, "Premier Lig'in beklerinin baş belası olacak kanat oyuncusu geldi" dediler amao İngiliz kulübünün vatandaşı Veron ile birlikte tarihindeki en büyük hayal kırıklığı oldu. Form geçici, klas kalıcı. Angel Di Maria, Zlatan İbrahimoviç'in kanatları altında Paris SaintGermain'de eski günlerine döndü. Atletico Madrid ve Real Madrid'e çok adam satan JorgeMendes'e hep mesafeli duran Barcelona, bu yaz servet akıttığı Andre Gomes transferiyle Portekizli menajerini ihya etti. Benfica'dan Uzakdoğulu patronunun danışmanlığınıyaptığı Valencia'ya getirdiği vatandaşını,  2016 sonrasında sadece 13 kez milli olmuşken, Messi-Neymar-Suarez'in takım arkadaşı yaptı. (Ağustos 2016)

18 Haziran 2017

Son Çıkan Işığı Söndürsün


Şampiyonluk için ben, sen, o yeter mi? Ev mi kurmak zor kadro mu? Büyük futbolcu olmak için kaç kupa kazanmak gerekir? Bir stadyuma veda ederken kaybettiğimiz nedir? Biraz futbol biraz hayatla sezonun Z raporu..

“BİZ” OLAMADIKTAN SONRA
Savaşta düşmanı yenmek için önce içerden parçala demek için yüksek rütbeli bir subay olmaya gerek. Her takım oyununda olduğu futbolda da teknik adamından futbolcusuna, masöründen malzemecisine herkesin soyunma odasında birbirine güvenmesi ve inanması. Chelsea’da Jose Mourinho’nun sonunu hazırlayan entrikalar neyse tam tersi bu sezon Antonio Conte önderliğinde yaşandı Chelsea’de ve hikaye mutlu sonla bitti. Manchester City’nin dev kadrosu, Pep Guardiola ile içerden parçalanırken, milli takımlar düzeyinde biz de uzun ve ibretlik bir hikaye yazdık. Ne takımın kalitesi ne tarihi ne teknik adamın taktik zekası… İçeride “Biz” olamazdığında sahada “Ben, sen ve o”yu paramparça ediyorlar bu oyunda…

BİR KADRO KURDUĞUNDA BUZDOLABI HANGİSİ?
Futbolda kadro kurmak biraz evi tutup döşemek gibi aslında. Her evin sahibinin bütçesi kadar elbette ama olmazsa olmazlar hep aynı. Buzdolabı olmadan kurutma makinesi olmayacağına göre iki kaliteli golcün varken sıradan iki stoperin de olmamalı bu oyunda. Yeni evin eksiği bitmez derler. Önce sahadaki 11’in omurgası: kaleci, stoper, orta sahayı süpüren, takımın futbol aklı ve topu rakip kaleye vuran santrfor. Buzdolabı, yatak, koltuk, çamaşır makinesi ve ocak gibi… Elbette bir de komşularla iyi geçinen ev sahibi olmak var. Bu ev bu sezon bizim ligimizde Beşiktaş’tı. Şenol Güneş, mikrodalga ve kurutma makinesinin derdisine yine düşmedi. İhtiyaçlar belliydi, evi arada bir havalandırmak gerekti ve yine mutlu son…

KAÇAN BALIKLAR HEP Mİ BÜYÜK OLUR?
Uzun yıllar kullanacağınız ev eşyalarının garanti sürelerini ek ücret ödeyerek uzatanlardan mısınız? Kiraladığınız evi “En az 4 yıl otururum” deyip ona göre masraf yapanlardan mısınız? Cevap evet ise kulüp başkanı olsanız elinizdeki değerli kabul ettiğiniz futbolcularla uzun vadeli kontrat yapar, süre kısaldığında da sözleşmeyi uzatırsınız. Yapmasanız ne olur? Örneğin Galatasaray’ın son 16 yılda gelenler başınıza gelir. Emre Belözoğlu’nun Inter’e kaptırır, 100 bin dolar ödeme yapmadınız diye Ribery diş fırçasını da alır kaçar ve “Gelecekte en az 50 milyon Avro” eder dediğiniz Bruma’yı aldığınız paraya satar, kasaya para koydum diye avunursunuz. Sonuçta kimse buzdolabını üç yılda bir yenilemez, onca masraf yaptığı evden de bir yıl sonra ev sahibi tarafından çıkartılmaz, çıkartılamaz değil mi?


FRANCESCO TOTTİ’DEN AL PACİNO’YA
İlk romanı, albümü, filmi muhteşem olan ama kariyeri boyunca da bu ilki aratan sanatçılar hepimizi hayal kırıklığına uğratır da peki sevmez miyiz onları? Bence severiz, o satırlar, o müzik, o film kareleri hayatımızda yer etmiştir, vedalaşılmaz onlarla… Peki en çok kupa kazanan futbolcu en iyi futbolcu mu, en büyük futbolcu mu? Francesco Totti, 65 bin taraftarını bir saat boyunca ağlatarak ettiği vedasında bize bunun cevabını verdi. Çeyrek asır boyunca her maça gittiğinde gördüğün adam hayatının bir parçası olmuştu ve ortada kupalardan daha çok samimiyet vardı…. Sizce de Al Pacino’nun bazı filmlerinin senaryosu facia değil mi?


GERİDE BIRAKTIĞIN MAHALLEDEN KALANLAR

Son eşyaları da kamyona yükleyip semt değiştirdiğinizde ve hatta başka bir şehre, ülkeye göç ettiğinizde geriye dönüp baktığınızda özlediğiniz o evin dört duvarı ve balkon ve manzarası mı,, yoksa çok daha fazlası mı? O evde yaşanmışlıkları o evde bırakıp gidiyormuş gibi hisseder de insan o hatıralar nakliye kamyonun peşinden koşar gelir. Beki mahalle esnafı, eve giden yollar, binilen otobüsler, minibüslerin hat numarası, kimsenin görmediği hep boş olan bir aracı park edeceğiniz alan, gecenin vakti evde kalmayanın istendiği komşular, top oynanan mahalle arkadaşları… Stadyumlar taraftarın evidir. Beşiktaş, yeni stadını eskisinin yerinde yaptığı için taraftar mahalleden ayrılmadı ama Madrid’de Atletico Madrid taraftarı yeni ve lüks stadyumlarında, yıkılacağı günü bekleyen altından karayolu geçen eski evleri Vicente Calderon’u da çevresini de çok özleyecekler. Maçtan önce 30 yıldır gidilen cafe, restoran, çıkışında buluşulan metro istasyonu, tribüne girmeden önce toplanan apartman bahçesi, nehir kenarında piknik yapılan, futbol konuşulan alanlar…  Bir stadyumdan gitmek sadece bir tribünden, bir koltuktan gitmek değil işte…. 

11 Haziran 2017

Merhaba Baba Nasılsın?


Ne Dünya Kupası ne de Avrupa Şampiyonası’nın olmadığı –evet Konfederasyon Kupası bir ısınma turu- tekli bir yılın sezon finalinde Cardiff’te Real Madrid, Juventus’u ezerek Şampiyonlar Ligi finalini alırken yine öncesinde ve sonrasında insan hikayeleri aktı önümüzden. Bir zamanlar Real Madrid forması giymiş sekiz adamı bir araya getiren fotoğraf karesi kimilerini gençliğine, kimilerini çocukluğuna götürdü. Fotoğrafta Zinedine Zidane ile Cardiff hatırası pozu veren Karembeu, Raul, Roberto Carlos, Mijatovic, Salgado ve Seedorf, kariyerlerinde toplam 21 Şampiyonlar Ligi kazanmışlardı ve hepsi; futbolculuğunda bir, teknik adamlığında geçen sezon bir Şampiyonlar Ligi kazanan Zidane’a destek için oradaydılar. Bu fotoğrafı sosyal medyada paylaştığımda, bir okurun Sergio Ramos, Ronaldo, Casillas-Bale ve Marcelo’nun yer aldığı bir reklam çekiminin fotoğrafını iliştirdiği “Ne var ki; bu karedekiler de 16 kupa kazandılar” cevabı, sorusu ya da serzenişi bu satırları yazdırdı.... İki fotoğraf arasındaki farkı, 140 karakterle anlatamazdım elbette.


Aktif kariyerlerine devam eden futbolcuları sponsor çekiminde bir araya getirmek kolay. Zor olan ise futbolu uzun yıllar önce bırakmış, sonra yalnız kalmış ya da çevresi daha kalabalıklaşmış, başarmış ya da başarısız olup dibe vurmuş, hatırlanan ya da unutulan 40 yaş üstündeki bu adamları, hayatların bu dertleri ve tasalarını bir kenara bırakıp Zidane’ın yanına koşturan duyguyu yaşatabilmek. Atılan ve kaçırılan gollerin, kazanılan ve kaybedilen kupaların yanında futbolculuğun emeklilik döneminde eski dostun başarısı için koşup gidecek kadar anı biriktirmek, iyi hatırlanmak ve iyi hatırlamak…
Peşinen söyleyeyim, fotoğraftaki sekiz adamın en yeteneklisi de Zidane’dı, bugün futbolculuk kariyerleri sonrasında aralarındaki en başarılı insan da Zinedine Zidane. Dışarıdan bakınca kupa sayarsın, teknik adamlığını sorgularsın ama bu onların umurunda mı? Hayır…  
Şampiyonlar Ligi finalinin ardından geride kalan haftada yine insan ilişkilerinin kaosa dönüştüğü, egoların çarpıştığı, kalplerin kırıldığı, onarılmaz yaraların açıldığı, saygının sevginin çöpte arandığı Türk futbolunda işte unutulan budur... Kimin kaç para kazandığı, oynadığı kulübün müzesine kaç kupa eklettiği, nasıl harika ortalar yaptığı, usta golcülüklerinin, belden su alan çalımlarının hikayesi unutulur gider. Çok hatırlamak isteyen de Google’ı tıklar, geçer... Mühim olan iyi anılar, dostluklar biriktirmek değil mi hayatta. Elimizde olsa, geçmişimizi mi değiştirmek isteriz yoksa geçmişte mutlu olduğumuz bazı anların hakkını veremediğimize karar verip o onları tekrar doya doya yaşamak mı isteriz? Bizim futbolumuzda kıranı, kırılanı, yöneticisi, gazetecisi, futbolcusu, taraftarı, çok seveni, nefret edeni posteri asanı, formayı yakanı her kimse; Predrag Mijatovic’in geçen hafta İspanyol gazetesi El Mundo’ya verdiği röportajdan bazı satırlarla yüzleşmeye davet ediyorum ve soruyorum: “Acıları ve sevinçleri anlayabilmek için öznesi siz mi olmak zorundasınız?” Ya da kısaca: “Değer mi?” Söz Real Madrid’e 1997’de Juventus’a attığı golle Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazandıran Predrag Mijatovic’te. Herkesin yeni sezon öncesi hayatının X raporunu alması dileğiyle…


“Bana 1998’te Amsterdam’da Juventus’a attığım ve Real Madrid ile kupayı kazandığım golü soruyorsun. Neyle mi değişirim? Oğlumun sağlığı için o golü feda ederdim diyeceğim ama çok daha fazlası. Hayatta ne kazandıysam, oğlumun yaşıyor olması için verirdim. Andrea iki yaşından itibaren beynindeki rahatsızlık nedeniyle konuşamadı, yürüyemedi, evde bizimle iletişim kuramadı. Biliyor musunuz, bana bir gün “Merhaba baba, nasılsın” demesi için bile her şeyimi verirdim. Futbolu bıraktıktan sonra futbolun yerine bir şeyi koyamadığımız için hayatta zorlandığımızı söylüyorlar. Futbol kariyerimin en güzel yıllarında oğlumun hastalığıyla boğuştuk. Futbol sahasında bazen uçacak kadar formda ve iyi hissedersiniz kendinizi ama ben çocuğumun yanına gittiğimde onun için bir şey yapamadığımdan kendime “Sen bir hiçsin” diyordum. İnsan hastane odalarında gecelerini geçirince kendisine bu soruyu soruyor. “Kimim ben?” diyordum. Cevap, “Kimse” idi. Yıllar boyunca onu hayatta tutmaya çalıştım ama başarılı olamadım.”


Predrag Mijatovic, 48 yaşında. Partizan, Valencia, Real Madrid ve Fiorentina’da 13 sezon forma giydi. Kariyerinde İspanya Ligi şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası, Şampiyonlar Ligi Kupası var. Mijatovic büyük futbolcuydu. Oğlu Andrea, 2009 yılında 15 yaşında hayatını kaybetti…  

4 Haziran 2017

Yollar da Senin
Goller de

Babasından en büyük miras futbol yeteneği, çok çalışmak, okumak, kendi kendine büyümek ve hep hayal kurup, başarmak ise onun karakteri. Enes Ünal gelecek sezon ustalar sofrası İspanya'da Villarreal forması giyecek... Enes'e dair, Enes'li satırlar...

20'SİNDE NERESİNDEYİZ HAYATIN
Yirmi yaşında kim bizden büyük başarı bekler ki hayatta... Derslerine iyi çalış diyen anneler, arkadaşlarını doğru seç diyen babalar, odada gürültü yapma diyen ağabeyler, ablalar, kardeşler. Herkesin hayal kurduğu yaştır yirmi, şaşırmak bir gençlik eylemidir ya, her öğrendiği her yaşadığına şaşırır insan o yaşta. Emeklemenin, ayaklarının üzerinde durmanın bir bebeklik eylemi olduğunu hatırlayıp 20'sinde de insan üniversite anfilerinde, bir iş yerinde emekler ve gün gelir ayakta durur. Kim madalya aldın mı, ödülün var mı diye sorar ki o yaştaki insana. 20 yaşındaki Enes Ünal'ı yaşıtlarından ayıran işte bunlar. 25 yaşındaki futbolcuya "genç" denilen futbol sözlüğümüze baharı da yazı da getirdi bu çocuk. İki onluk olmadan ayaklarının üzerinde durmayı başardı, yetmedi, sıçradı, yetmedi, zıpladı ve hiç yetinmedi. Onu ehliyet aldığı yaşta Manchester City'e götüren, Hollanda'da pişiren ve bugün ustalar sofrası İspanya La Liga'ya oturtan karakterini yoğuran anne ve babası, onu yetiştiren hocaları, ona gol pası veren takım arkadaşları, o gol attığında ekran başında coşan lise arkadaşları... Hepsi biliyor ki, Enes yaptı, yapmaya devam edecek.
BABADAN KALAN EN BÜYÜK MİRAS
Mesleğin babadan oğula geçtiği, ustalık-kalfalık-çıraklık basamaklarının en güzel ve en uzun olduğu bizim topraklarda futbolcu babanın futbolcu oğlu olmak zordur. Çünkü çocuk yaşta futbol, acıdır, ağrıdır, terdir, yırtık krampondur, yokluktur... Şöhrete, paraya giden yollar hep yokuştur futbolcuların hayat hikayelerinde. Oysa ki yetenekli bir futbolcu babadan kalan en büyük miras onun zamanında futboldan kazandığı dairelerin kirası değil, benzeyen kaşı gözü kadar ayaklarına miras bıraktığı yeteneğidir.  Zengin çocuğu futbolcu olmaz derler, çokça doğrudur. Çok çalışıp olmadığında yine çok çalışmak 14-15 yaşındaki çocukların dünyasına zor gelir ama futbolcu Mesut Ünal'ın oğlu Enes Ünal işte bu yüzden özel bir çocuktur. Babası Sakaryaspor'da oynarken başladığı futbol, yeni yetmeliğinde babası Bursaspor'da oynarken sürdü. Biliyoruz ki Enes şımarmadı. Ehliyetinin olmadığı yaşta, taksi parası çok tutuyor diye babasının evinde değil, kulübünün tesislerinde yattı bu çocuk...
ÜNİVERSİTE ANFİSİNDEKİ RAUL'U BEĞENMEK
En okumuş forvet hattımız Metin-Ali-Feyyaz'dı.  Haftada beş gün idman yapan, sezonda 60 maça çıkan bir gencin mühendis, doktor olmasını kimse beklemez elbette ama okumayı unutan, gün gelip de yorumcu olduğunda 150 kelimelik dağarcılıklarıyla konuşan ya da konuşamayan eski futbolcuların yapmadığını yapıyor Enes Ünal. Basit olanı yapıyor, okuyor ve kendi kendini büyütüyor memleketten uzakta. Başucunda her zaman 4-5 kitap olan, ruh haline göre birini seçip, profesyonel dünyasından uzaklaşan, konuşmaya geldiğinde evet yaşından dolayı utangaç ama kelimeleri özenle seçen bir genç var karşımızda. Onunla tek ortak anımız sosyal medyada paylaştığım, Real Madrid efsanesi Raul'un takıma girdiğinde Madrid Üniversitesi'nde girdiği bir sınavda çekilmiş  fotoğraf karesini çok beğenmiş olması. Biliyoruz ki o Raul olmak istiyor ama aynı zamanda okumuş Raul da...
ATTIKLARINI UNUTAN GOLCÜ

Bursaspor alt yapısında, genç milli takımlarda golleri atarken yeteneğine güvenen çocuk, "Yetenek seni bu kapıdan içeriye sokar, çok çalışman burada kalıcı olmanı sağlar" sözünü aklına çok kazıdı. 20 yaşında Hollanda Ligi'ni sadece yeteneğinizle sallayamazsınız. Daha güçlü kaslar, daha hızlı ayaklar, daha gelişmiş oyun zekası ister futbol. Bireysel idman yapmanın, güçlü defans oyuncularıyla ceza sahası içinde kapışırken sadece fizikle değil akılla da ayakta kalınacağını farkında Enes Ünal. Golcünün iyisi maç içinde kaçırdığı pozisyona takılı kalmayandır. Bir öncekini atamadığını düşündükçe atamazsın bu oyunda. Enes, 19 dakikada üç gol attığı maçtan sonra verdiği röportajda, attığını bilen unutan golcü... "Geçmişe değil, geleceğe bakıyorum" diyen 20 yaşında bir gol koleksiyoncusu... İspanya'da Villarreal formasıyla o koleksiyonuna katacağı nadide parçaları hepimiz görmek istiyoruz çünkü biz Enes Ünal'ı  örnek sporcu, genç olduğu için seviyoruz... 

3 Haziran 2017

Pedja Mijatovic





- Finalde attığın golü neyle değişirdin?

+ "Şampiyonlar Ligi finalinde Juventus'a attığım golü değil, her şeyimi oğlumun sağlığı için verirdim. Beynindeki rahatsızlık nedeniyle 2 yaşından itibaren konuşamadı, yürüyemedi ve bizimle iletişim kuramadı. Her şeyimi ama her şeyimi bana bir kere olsun "Merhaba, nasılsın" demesi için verirdim."


Andrea Mijatovic, 2009 yılında 15 yaşında Valencia'da hayatını kaybetti.