BIY ADS

4 Temmuz 2015

Frikik

İsmail ve Malika'nın oğlu, Cemal, Ferit, Nurettin ve Lilla'nın ufak kardeşi, Veronique'nin eşi ve Enzo, Luca, Theo ve Elyaz'ın babası: Zeyneddin Zeyan ya da Zinedine Zidane. 23 Haziran'da 43 yaşına bastı. Babası İsmail, 1953 yılında Fransa'ya çalışmaya gelmiş, 10 yıl sonra Cezayir bağımsızlığını ilan edince doğduğu topraklara dönmeye karar vermişti, dönse, dönebilse bu hikaye burada bitecekti. Marsilya limanından bir gemiye binmek üzere geldiği şehirde Malika ile tanıştı ve kendisi gibi Kabiliyeli olan Malika ile evlendi. İsmail o gemiye binse, Fransa, 1998'de evinde Dünya Kupası'nı, iki yıl sonra Euro 2000'i kazanamayacak, Juventus ve Real Madrid formasıyla futbol tarihinin en kadife ayaklarından birini izleyemeyecektik. Materazzi'ye Berlin'de kafa attığından bu yana dokuz yıl geçmiş, iki yıl önce So Foot dergisine başarısız olmaktan korktuğu için teknik adamlık tekliflerini geri çevirdiğini söyleyen Zidane, iki gün önce yaş günü şerefineFrance Football'a verdiği röportajda "Ancelotti'den sonra Real Madrid'in başına ben geçmek isterdim ama teklif etmediler" dedi. İspanyol medyası, 2000'li yılların ilk yarısında Real Madrid formasıyla resital üstüne resital veren Zidane'ı elbette unutmadılar yaş gününde. İşte bu fotoğraf karesi de Zidane'lı yıllardan kalan bir hatıra. Real Madrid Başkanı Florentino Perez'in Figo ile başlattığı ilk Los Galacticos projesinin doruk noktası olan kadro. O yıllarda Real Madrid 11'i benzer kadrajlar verdi ama bu kare bir başkaydı. Kaptan Raul, Figo, Beckham, Ronaldo, Zidane, Helguera, Guti ve Roberto Carlos'tan oluşan sekiz kişilik barajda ortak nokta tedirgin bakışlardı. Talih işte, fotoğrafın kadrajında topa vuran belli değildi. Hikaye de orada başladı işte. 
İlk akla gelen isimler o yıllardan Ronaldinho, Deco idi. Barcelona'nın böyle bir forması yoktu. Kollarda Şampiyonlar Ligi logosu olmadığına göre maç İspanya'da bir lig maçıydı. Tribün görüntüsünden stadyumun Santiago Bernabeu olduğunu çıkartabilmek kolay değildi, iki taraftar da mor renkli atkılar vardı ve bu Real Madrid'in evi Bernabeu olma ihtimalini güçlendiriyordu. Forma numarası, 7, 17, 27 olabilirdi. İspanyollar 1-25 arasını A takım oyuncularına, 25-50 arasını genç oyunculara verilmesini şart koşmuştu. 57, 67, 77... ihtimali yoktu yani. Futbolcunun ismi belli değildi ama adının son iki harfi "-do" ile bitiyordu. Real Madrid'in barajındaki bu sekiz süperstarın gözlerine korku salan futbolcu kimdi? Bu frikiği kim atmıştı? Sosyal medya böyle zamanlarda bunun için vardı. Binlerce futbolsever arasından belki biri çıkar, bize topa kimin vurduğunu söylerdi. Sordum ve cevaplar yağmaya başladı. Ronaldinho, Deco'nun yanında o yılların süper frikikçisi Juninho'nun da ismi tahminler arasındaydı. Sonra bir takipçi en mantıklı cevabı verdi. Forma Real Sociedad formasıydı ve topun başındaki adamın forma numarasına bakarsak 17-Igor Gabilondo idi. İlk yapılması gereken maçın tarihini ve kadrolarını bulmaktı, zor olmadı elbette bu çağda. 5 Ocak 2005 tarihinde muhtemelen buz kesen bir Madrid öğleden sonrasında Real Madrid, Santiago Bernabeu'da Real Sociedad'ı ağırlamıştı. Kalede Casillas, barajda olmayanlar ise sağ bek Michel Salgado ve Arjantinli stoper Walter Samuel. Real Madrid, 42. Dakikada Ronaldo'nun golüyle öne geçmiş, iki sezon önce Ronaldo ile gol krallığında Makaay'ın ardında ikinci olan ve şampiyonluğu Real Madrid'e kaptıran Real Sociedad'ın golcüsü Nihat Kahveci, 73'te skoru 1-1'e getirmişti. Hikayenin başındaki kahraman Zidane 88'de attığı penaltıyla Real Madrid'e üç puanı getirmişti. Bu fotoğraftaki frikik kaçıncı dakikada olmuştu. Soruya benimle birlikte cevap arayan bir futbolsever Twitter'da önce Guti'ye, yetmedi arkasından barajda olup sosyal medyayı kullanan eski Real Madrid'li yıldızlara sordu: "Bu frikikte topa kim vurdu?" Madem takım Real Sociedad, "Bir bilene sormak lazım" dedim ve sosyal medyayı aktif kullanan Nihat Kahveci'ye sordum: "Bu frikikte topa vuran sen misin?" Fotoğrafta tek Real Sociedad'lı vardı ama Nihat vurmuşsa, sağ plase vurmuştur dedik. İki dakika sürmedi, Nihat'ın cevabı geldi: "Büyük ihtimal ben kullanıyordum, barajdakiler biraz kötü değil mi?" Nihat da haklıydı, maçın üzerinde 10.5 yıl geçmişti, "büyük ihtimal" detayını da ortadan kaldırmalıydık. 


İnternet bu, aramaya inanmak lazım. Bu kez bir başka futbolsever, maçın görüntülerinin olduğu linki yolladı. İlk görüntü, soruya cevap arayan yüzlerce insanı yanılttı. Nihat frikiği kullanıyordu ama barajdaki Real Madrid'li sayısı sadece dörttü. Yetmezdi. Yetmedi de. İki dakika sonra Nihat Kahveci bir kez daha topun başında. Fotoğraftaki Gabilondo, onun sağında. Nihat geliyor, sert vuruyor, Casillas'ın ellerinde eriyecek bir top değil, avuç içleriyle çeliyor ve barajda olmayan Samuel topu kornere atıyor. Raul, Figo, Beckham, Ronaldo, Zidane, Helguera, Guti ve Roberto Carlos'tan oluşan bir barajın karşısında topa vurmak için bekleyen Nihat Kahveci'ye, "Bu frikiği kim attı?" sorusuna cevap arayan tüm futbolseverlere selam olsun, Hıncal Uluç usta her zaman hatırlatır: "Fotoğraf altı metinler önemlidir." Nihat Kahveci'siz karenin fotoğraf altında Nihat Kahveci olmalıydı değil mi!... 

22 Haziran 2015

Çelik Blek mi Rodi mi?

Bir zamanlar lig maçlarının oynandığı stadyuma erken gelen taraftarlar, şimdi A2 geçmişte PAF takımı dediğimiz genç oyuncuların maçlarını izler, altyapıdan A takıma yükselmesi muhtemel isimleri gözlerine kestirirlerdi. İki güzel çalım atan, uzak köşeye ağabeyleri gibi plase yapanlar alkışı alır, hafta ortasının futbol sohbetlerinde "Genç takımda bir çocuk var, 10 yıl formayı bırakmaz" cümlesinin öznesi olurlardı. Sabri Sarıoğlu da Ali Sami Yen Stadı tribünlerinde daha A takıma yükselmeden bir şehir efsanesiydi. Çocuk çok iyi, sağ kanatta geçemeyeceği adam yok, çok hızlı, çok çevik, çok, çok... Altyapısından Bülent Korkmaz, Tugay Kerimoğlu, Okan Buruk'u çıkarmış, son pırlantısı Emre Belözoğlu'nu avans istediği başkan odasında "Seni kim alır ki" sözünü duyunca Inter'e gittiğini öğrenen Galatasaray camiası için Sabri "Yeni Emre" idi. Gittiği günden bugüne yolu gözlenen Mircea Lucescu onu A takımla kampa götürdüğünde 17 yaşındaydı ve genç milli takımlarda 71 kez forma giyen Sabri için kampın ilk gününde "İşte yeni Emre" manşeti atıldı. Sabri her mevkide oynayabiliyordu ve Lucescu da onun için "Gelecekte gerçekten müthiş bir yıldız olacak" yorumunu yapmıştı. Sabri ile bir zaman sonra Galatasaray forması giyecek olan Berkant Göktan için de Alman futbolunun bir numarası Franz Beckenbauer "Yüzyılın yeteneği" demişti ama bir zaman sonra Berkant'tan olmayınca "Bayern Münih'te atlaması gereken bir basamak vardı, onu atlayamadı" diyerek bir gerçeğin altını çizmişti. Genç takımlarda parlayan her futbolcu, şaşalı bir kariyere sahip olamaz. Sabri de olamadı aslında. Sağ açık Sabri, Fatih Terim'in Galatasaray'daki ikinci döneminde formayı kaptı, bir zaman sonra sağ bek oldu. Hagi ertesi sezon Florya'da genç takım günlerinden bildiği Sabri'yi oynattı ama Erik Gerets'in tercihi Cihan Haspolatlı oldu. 
2006'da son hafta, 2008'de teknik direktörsüz kazanılan iki şampiyonlukla geçen yıllardan bugüne Galatasaray'dan çok teknik adam geldi geçti, Şampiyonlar Ligi kazanmış Rijkaard, İstanbul'da kariyerinin dibini gördü bir daha kendine gelemedi, Karl Heinz Feldkamp, Galatasaray'a tarihinin en iyi futbolunu oynatan iki teknik adamdan (Fatih Terim) biriydi, yapamadı. Lincoln, helikopter alacaktı, Misimoviç sahada sakız çiğniyordu, Jo, Gürpınar'da garsoniyer tutmuştu hikayelerinin karşı tarafında ise Sabri vardı. Uykusuna, içtiğine yediğine dikkat eden, idmanlarda iyi çalışan ve Galatasaray'ın çocuğu günlerinden Galatasaray'ın kaptanlığına uzanan Sabri... 
Futbol yeteneklerinin farkında olduğunda yararlı bir adamdı aslında. Gökhan Gönül olmasa A Milli Takım'ın son 10 yılında sağ bek onun olurdu, doğrusu bu onun değil; memleketin tüm sağ beklerinin problemiydi. Topu alıp 70 metre sürüp gol attığı da oldu, sol ayağıyla gol atıp mucizelere inananları oturdukları yerden ayağa kaldırdığı da. Kaleci çalıştıran ortalar da yaptı, adrese teslim gol pasları da verdi. Ona kim uzaktan iyi vuruyorsun demişse kariyerine en büyük darbeyi vurmuştu zamanında. Uzaktan hep iyi vurduğuna inandı, tribüne giden toplar onu bir zaman sonra taraftarın gözünde karikatür adam haline getirdi. O bundan rahatsız değildi, kısıtlı yeteneklerinin espri konusu olmasından bile para kazandı, reklamlarda oynadı. Her futbolcudan Hagi, Sneijder, Alex olmasını bekleyemezsiniz. Sabri bir zamanların dört ciğerlisi denilen Rıza Çalımbay'ı andırıyordu. "Atom Karınca" Rıza da orta yapmadan önce topla bir duraklar, kafasını kaldırır ama hiç olmazsa adrese teslim atardı. Hayat bu, yıllar yerinde durmuyor, biyonik Sabri de 30'unu geçince taylıktan terfi etmiş genç kanat oyuncuları karşısında sallanmaya, yetmemeye, ileri gitti mi geri dönmemeye başladı. Formasının arkasına Villarreal maçında "Sarbi" yazılmıştı... "Sarbi" gibi maçlar da oynadı Sabri, eli, ayağı birbirine dolandı. Galatasaray taraftarına üçlü çektiren, şampiyonluk kutlamalarının saha içindeki amigosu, Fenerbahçe derbilerinde Emre, Volkan ile kavga eden sarı-kırmızılı formanın delikanlısı... Bir zaman sonra o karikatür kimliği ona "Sabri Reyiz" lakabını getirdi. O da bunu sevdi ki gitti formanın üzerine ceketi omuzlarına atıp külhanbeyi pozları verdi. Bir takımda altyapıdan yetişmek, uzun yıllar forma giymek kaptan olmak için iyi bir sebeptir ama yeterli neden midir? O kaptanlığa kıdemmiş, askerlikte alt-üst devre, dede-torun hiyerarşisi gibi baktı. Selçuk İnan'ın, Sneijder'in kaptan olmasına bozuldu. İki sezon arka arkaya Melo ile saha içinde kavga etti, Aslında ona sorsanız yıllar boyunca hakkında çıkan tüm olumsuz haberler yalan, eleştiriler haksızdı. Bu "En beyazım" bakışı bile onun özeleştiri eksikliğidir. Diyelim ki Mancini onu izlediği ilk idmanda "İtalya'da ancak 3. ligde oynar" demedi. Diyelim ki, Ünal Aysal, forma üzerine o ceketli pozunu görüp biletini kesmedi. Diyelim ki Prandelli, topu kendisine atıp "Sabri'yi teknik direktör kadro dışı bıraktı" diyen başkanı Ünal Aysal'ı o gün değil de, aylar sonra yalanladı. Diyelim ki kaptanlık pazubandı alınan Sabri, Florya'da hiç sorun çıkartmadı. Diyelim ki Şampiyonlar Ligi maçı kadrosunda olmadığını öğrenince topu hocasına doğru vurmadı. Diyelim; çünkü Sabri böyle mutlu oluyor. Ne kazandığı Galatasaray yönetimini bağlar, kazandığını neye harcadığıysa Sabri'yi... Onu 15 yıl önce genç takımda izleyenler ondan Çelik Blek olacak sanmıştı. O Rodi oldu... 

14 Haziran 2015

Copa America 2015


Tekli yılların yaz aylarında futbola hasret kalır, doğrusu biraz da güzel oyunu özlerdik. Artık ne mümkün. FIFA Konfederasyon Kupası, Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası arasında bir yılı doldururken, uzun yıllar sadece sonuçlarıyla yetindiğimiz Copa America da naklen ekranlara gelince, boş yazımız kalmadı. İki Arjantinli Messi ve Carlos Tevez'in kozlarını paylaştığı Şampiyonlar Ligi finalinden çok değil bir hafta sonra Şili'de Copa America start aldı. Messi bu kez Carlos Tevez ile aynı forma altında Barcelona'dan takım arkadaşı Neymar'a rakip olacak. Geçen yıl düzenlediği Dünya Kupası'nın yarı finalinde akıllara ziyan bir skorla Almanya'ya 7-1 mağlup olan Brezilya ve finalde uzatmalarda Panzerler'e boyun eğen Arjantin, 44. Kez düzenlenen Copa America'nın favorisi ama son şampiyon Uruguay ve 2010 Dünya Kupası'ndan beri iyi bir jenerasyon yakalayan Şili de gözünü kupaya dikmiş durumda. Cuma günü başlayan Copa America, 4 Temmuz gecesi oynanacak finalle son bulacak ve bir soru cevabını 
bulacak: Barcelona ile her şeyi kazanan bu sezon da üç kupayı birden kaldıran Lionel Messi, Arjantin Milli Takımı ile ilk kupasını kazanacak mı? 
Kısa satırlarla Copa America turuna çıkalım isterseniz: Güney Amerika ülkelerinin alfabetik sırayla düzenlediği Copa America'ya 2011'de Arjantin ev sahipliği yapmış ve Uruguay kupayı kazanmıştı. Ev sahipliği sırası Brezilya'da idi ancak 2013 Konfederasyon Kupası, 2014 Dünya Kupası ve 2016 Olimpiyatları'na adını yazdıran Sambacılar bu haklarını Şili'ye devredip, 2019 Copa America'yı aldılar. Güney Amerika'da Ekvador ve Venezuela ile birlikte kupayı kazanamayan üç takımdan biri olan Şili, Copa America'ya 7. Kez ev sahipliği yapıyor. Başkent Santiago iki stadyumla ev sahipliği yaparken, turnuvaya toplam sekiz şehir ev sahipliği yapacak. Her turnuvada 10 Güney Amerika takımının yanı sıra iki milli takımın davet aldığı Copa America'da bu turnuvada Meksika ve ilk kez katılan Jamaika'yı izleyeceğiz. Japonya ve Çin'in geri çevirdiği davete son olarak İspanya da olumsuz yanıt vermişti. İki yıl sonra Rusya'da düzenlenecek olan FIFA Konfederasyon Kupası'na ev sahibi Rusya, Dünya Kupası'nın son sahibi Almanya ve Asya Kupası'nın sahibi Avustralya'dan sonra Güney Amerika'yı temsil edecek takım da bu turnuvanın şampiyonu olacak. Dünya Kupaları'nın doğal favorisi Brezilya, kendi kıtasının en büyük organizasyonunda Uruguay ve Arjantin'in gölgesinde kalmış durumda. Sambacılar sekiz kez kupayı kaldırırken, kıtanın efendisi son kupayı kazanan ve müzesinde 15 Copa America olan Uruguay. Messi'li Arjantin, Şili'de kupayı kazanıp kupa sayısını Uruguay ile eşitleme peşinde. Şili dilinde çalım olan Cachana, Nike'nın Copa America 2015 için tasarladığı top. Topun üzerindeki kırmızı renk, Şili halkını, mavi, Şili'nin gökyüzünü ve beyaz ise And Dağları'nı simgeliyor. Copa America'nın tarihinde ilk galibiyeti Uruguay, bu turnuvaya ev sahipliği yapan Şili'yi 4-0 mağlup ederek almıştı. Turnuvanın en farklı galibiyetine ise Arjantin, 1942'de Ekvador'u 12-0 mağlup ederek adını yazdırmıştı. Peki 12 takımın yedisini Arjantinli teknik adamların çalıştırdığı Copa America 2015'te hikaye nasıl yazılır? A Grubu'nda ev sahibi Şili ile Meksika gruptan rahat çıkar görünüyor. Bolivya ve Ekvador ise zor olanı yapmaya çalışacak. Her turnuvanın bir ölüm grubu vardır, Copa America'da da B Grubu'nda Arjantin, Uruguay, Paraguay ve zayıf halka Jamaika var. Dünya Kupası'ndaki ısırık vakası nedeniyle bu turnuvada forma giyemeyecek olan Luis Suarez'i çok arayacak olan Uruguay, sert savunmacı Paraguay'a takılmazsa yola devam eder. Arjantin'in gözü ise zaten finalde. C Grubu'nda favori Brezilya ile birlikte Kolombiya,, Peru ve Venezuela yer alıyor. Brezilya'da herkes geçen yıl Dünya Kupası'nda sakatlanıp yarı finalde oynamayan Neymar'ın eline bakıyor elbette. Copa America'nın bütün maçları Tivibu platformundan naklen yayınlacak. Gecenin bir vakti bütün maçları takip edemem diyorsanız benim bu hafta için tavsiyelerim: Bu gece Arjantin Paraguay (00:30), Salı 02:30'da Şili- Meksika, Çarşamba 02:30'da Arjantin- Uruguay ve Perşembe 03:00'de Brezilya- Kolombiya... "Messi, herkese karşı" turnuvasında iyi seyirler. 

10 Haziran 2015

Copa America Naklen Yayınlar


Tüm maçlar Tivibu'da
12 Haziran Cuma
Şili – Ekvador, 02.30
13 Haziran Cumartesi
Meksika – Bolivya, 02.30
Uruguay – Jamaika, 22.00
14 Haziran Pazar
Arjantin – Paraguay, 00.30
Kolombiya – Venezuela, 22.00
15 Haziran Pazartesi
Brezilya – Peru, 00.30
16 Haziran Salı
Ekvador – Bolivya, 00.00
Şili – Meksika, 02.30
17 Haziran Çarşamba
Paraguay – Jamaika, 00.00
Arjantin – Uruguay, 02.30
18 Haziran Perşembe
Brezilya – Kolombiya, 03.00
19 Haziran Cuma
Peru – Venezuela, 02.30
20 Haziran Cumartesi
Meksika, Ekvador, 00.00
Şili  - Bolivya, 02.30
Uruguay – Paraguay, 22.00
21 Haziran Pazar
Arjantin – Jamaika, 00.30
Kolombiya – Peru, 22.00
22 Haziran Pazartesi
Brezilya – Venezüela, 00.30
25 Haziran Perşembe
Çeyrek Final 1. Maçı, 02.30
26 Haziran Cuma
Çeyrek Final 2. Maçı, 02.30
27 Haziran Cumartesi
Çeyrek Final 3. Maçı, 02.30
28 Haziran Pazar
Çeyrek Final 4. Maçı, 00.30
30 Haziran Salı
Yarı Final 1. Maçı, 02.30
1 Temmuz Çarşamba
Yarı Final 2. Maçı, 02.30
4 Temmuz Cumartesi
Üçüncülük Maçı, 02.30
4 Temmuz Pazar
Final Maçı, 23.00 

7 Haziran 2015

2014-2015 Sezonu Z Raporu

Şampiyon Galatasaray
Sezon başında Türk futbolunu yakından takip etmeyen birine, "10 puan fark yiyen takımdan Drogba gitti. Farkı atan da kadrosunu koruyup Diego'yu aldı. Kim şampiyon olur?" diye sorsanız "Fenerbahçe" derdi ama teknik direktörünüzün kim olduğu önemli bu oyunda. Aziz Yıldırım'ın "Şampiyonlukları ben kazandırdım" sözünü ispat sezonuydu, Fenerbahçe'nin çocuğu İsmail Kartal olmak Fenerbahçe'yi yönetmeye yeter miydi? İsmail Kartal, yaşlı ama ligin en tecrübeli ve kaliteli kadrosuyla, tercümanına da tercüman gerek Prandelli'yi belki alt edebilirdi ama Hamza Hamzaoğlu farkı belirledi. Evi olmayan ve 34 maçını da deplasmanda oynayan Beşiktaş, adına şarkı yapıldığı günden sonra dökülen Demba Ba ile mayıs ayına kadar geldi. Liverpool zaferi tatlı bir hatıra olarak kaldı ama iş zora girince sahadaki bir santrforunun yanına iki santrfor daha koyarak maç kazanacağını sanan Bilic de valizini toplamak zorunda kaldı. Burak Yılmaz'dan sonra Volkan Şen'e de beyaz sayfa açtıran Şenol Güneş, futbolsevere her hafta "Bursaspor'un maçı kaçmaz" dedirtti, en fazla golü attılar, gol kralını çıkardılar ama sezonun finali evlerinde Galatasaray'a kaptırdıkları kupa oldu. En takım olmayı başaran Başakşehir ile Abdullah Avcı'ydı. Trabzonspor, Halilhodziç'in transfer enkazının altında kaldı, Mehmet Ekici ve frikikleri dışında iz bırakmadı. Üç başkan, iki teknik adamlı sezonu 15 yıl sonra iki kupayla kapatan Galatasaray'ın başındaki Hamza Hamzaoğlu, fırtınalar esen futbol iklimimizde güzel insanlığıyla "İyiler sonunda hep kazanır" dedirtti.
Şampiyon Chelsea
Chelsea'ye 50 yıl sonra şampiyonluğu kazandıran teknik adam oydu. İngiltere'ye geldiğinde "Ben özel biriyim" demiş, hakkını da vermişti. Chelsea'yi şampiyon yapacak o adam Jose Mourinho'ydu. Üç transferi kaleci Courtois, Fabregas ve Diego Costa'dan tam verim aldı. Skandalların adamı yaşlı kurt John Terry belki de kariyerinin en iyi sezonunu geçirdi ve Ada'da şampiyonun rengi sadece ton değiştirdi. Geçen sezonun şampiyonu açık mavi, Manchester City, UEFA'nın finansal fair-play kurallarıyla transferde durulunca, "Forvetler takımı yarışta tutar, defanslar şampiyon yapar" gerçeğine yenildi. Gerrard'ın ayağı kayıp şampiyonluğu kaçırdığı sezonun ardından baş aktörü Luis Suarez'i satan ve 'arıza' Balotelli'yi kadrosuna katan Liverpool beklenildiği gibi yolda kaldı. "Transfer yap" denilen Arsene Wenger tribünleri bu kez dinleyince Mesut ile başlayan Alexis Sanchez ile devam eden ama yine müzmin sakatlıklarla boğulan sezondan bir FA Cup çıkarmayı bildi. Angel Di Maria ve Falcao'yu alan takım şampiyonluğa oynamaz mıydı? Van Gaal, ikisini de kulübeden çıkarmadı ve son 30 yılı 4-4-2 ile geçiren Manchester United'ın kanat oyuncularını bek yapıp, taktik tablosunun karşısında kafası karışık sezonu tamamladı.
Şampiyon Juventus
Takımı üç yıldır şampiyon yapan Conte gidip de Allegri geldiğinde "Bu adam yetersiz" diye tesisleri basan Juventus taraftarı sezon sonunda şampiyon hocalarını omuzlara alıp Berlin'e Şampiyonlar Ligi finaline gittiler. Pirlo yine döktürdü, Carlos Tevez, 9 milyonluk adam nasıl 90 milyonluk futbol oynarı gösterdi. Luca Toni'nin 38 yaşında Icardi ile gol krallığını paylaştığı 'bitmiş' Serie A, Avrupa Kupaları yarı finallerine üç takım yollarken, Milano'nun iki devi Inter ve Milan, şampiyondan +30 puan fark yediler. Salih Uçan, Roma'da idman fotoğraflarından takip ettiğimiz bir sezonu geride bıraktı ve üzdü. Batan Parma, Serie B'nin yolunu tutarken, Avrupa'da yarı final oynayan, ligi de 4. bitiren Fiorentina vitrine döndü.
Şampiyon Barcelona
18 yıl aradan sonra gelen şampiyonluk sonrasında Atletico Madrid kadrosu yağmalanınca yarışın adı doğal olarak yine 'El Clasico' oldu. Guardiola gibi yetiştirilen, gurbet ellerde Roma'da bozguna uğrayan Luis Enrique, Celta Vigo'da yaptıklarının fiyakasıyla döndüğü Barcelona'da artık futbolsevere baygınlık veren tikitaka futbolundan vazgeçti ve dikine hızlı çıkan Katalan ekibi, Messi-Neymar-Luis Suarez üçlüsüyle rakiplerini bayılttı. Xavi, kıtada kramponlarını asarken, Dani Alves de İspanya'da kepenklerini indirdi. Real Madrid başkanı Perez'in Los Galacticos 2 projesi yine duvara tosladı ve 100 milyonluk Bale istenmeyen adam ilan edildi. Şaşalı kadro orta sahada sakat Modric'i aradı, durdu ve 'yapamayan gider' kuralı bu kez Carlo Ancelotti'nin başını yedi. Sevilla arka arkaya iki, toplamda 4. Avrupa Ligi'ni müzesine götürürken, 70 bin Bilbao ve Barcelona taraftarı Kral Kupası'nda İspanyol Milli marşını yuhalayarak sezon finali yaptılar.
Şampiyon Bayern Münih
Şampiyonun kim olacağı baştan belliydi ama 40 yıllık Bundesliga yorumcuları bile ligin ilk yarısı bittiğinde küme düşme hattında olan Borussia Dortmund'a ne olduğunu anlamadılar. Guardiola'nın yarıştaki bir numaralı rakibi Kloop çileli sezonun ardından ayakta alkışlanarak koltuğundan uğurlanırken, Wolfsburg sezonun işine imza attı. 17 maçta sadece 4 gol yiyen Bayern Münih kalecisi Neuer'e 90 dakikada 4 gol attılar. Ülkesindeki Şampiyonlar Ligi finalini göremeyen Bayern Münih'te Guardiola sakatlıkların faturasını efsane doktor Wohlfart'a kesti, doktor gitti ama ligin tarihinde düşmeyen tek takım olan Hamburg, play-out maçında yine bir mucizeye imza atıp ligde kalmayı başardı. Hakan Çalhanoğlu'nun frikikleriyle göğsümüz kabardı. Wolfsburg'lu Kevin de Bruyne-Bas Dost ortaklığı gözümüzü okşadı.
Şampiyon Paris Saint Germain
'Deli' Bielsa, Marsilya ile iyi başladı ama sonunu getiremedi. Sonra devreye o bildik kural girdi. Avrupa'da İbrahimoviç'in oynadığı takım şampiyon olur. Paris Saint Germain, sezonu iki kupayla kapatırken, O.Lyon uzun zaman sonra sahneye döndü. Alexandre Lacazette, yakışıklı adının hakkını verdi ve gelecek yılların en iyi golcülerinden biri olacağını gösterdi. Falco ve James Rodriguez'siz sezonda üçüncülüğü almayı başaran Monaco bu işle iyi hocayla -Leonardo Jardim- olur dedirtti. Berlin'de Şampiyonlar Ligi finalini yöneten Cüneyt Çakır da adını Z raporunun son satırına yazdırdı.

Barcelona: 3 Juventus: 1




Luis Enrique, Guardiola gibi B takımında ısınma turunu atan ama Katalan olmadığı için Roma’ya hava almaya gönderilen Barcelona’nın çocuğu. Allegri iser Conte’nin üç şampiyonluğunun ardından göreve geldiğinde Juventus taraftarının “Bu adam bize yetmez” diye tesisi bastığı teknik adam. İkisi de kurulu düzeni bozmadan Berlin yolunu yürüdüler ve dün finalde buluştular.  Messi-Neymar-Luis Suarez ile bütün sezona kim gelirse gelsin diyen Barcelona karşısında, Pogba-Pirlo-Vidal ile bu oyun orta sahada kazanılır diyen Juventus. İtalyanlar, tarih eğer tekürrürden ibaretse milli takımın dokuz yıl önce Dünya Kupası’nı kaldırdığı stadyumda yine Buffon ile bu kupayı alırız diyorlardı. Barcelona karşısında bir maça erken gol yiyerek başlamak kabustur öyle de oldu.  Katalanlar erken gelen golle ilk yarıda psikolojik üstünlüğü ele aldılar ama oynadıkları oyun vasatlarını aşamadı. Vidal’in varken yokluğunda, maestro 

Pirlo ve defansıyla ayakta kalan Juventus, devre arasından oyuna İtalyan genleriyle döndü.  İtalya ile İspanya liginin farkının ortaya çıktığı dakikalardı. Biraz dayak, biraz can acıtmayla oyunu kabul ettirdiler ve beraberlik golünü buldular.  1-1’den sonrası “Rocky” Juventus ile Ivan Drago “Barcelona”nın maçına dönebilirdi ama hayat dediğin film senaryosu değil. Messi bu, bir kere boş alanı buldu  mu, affetmez, Luis Suarez ile ikiyi bulan Barcelona kalan bölümde bu sezon hücum kadar iyi yaptığı şeyi yaptı: Savunma. Juventus, atabilirdi miydi, atardı ama Carlos Tevez’i oyuna sokamadıkları bir finale Pirlo’nun gözyaşlarıyla son noktayı koydular. Cüneyt Çakır, kariyerinin zirve maçından alnının akıyla çıktı.  Kale arkasındaki yardımcısı Hüseyin Göçek’in yardımıyla iptal ettiği Neymar’ın golü, ilk yarıda Pogba’nın tartışmalı pozisyonu ve Barcelona’nın istediği penaltısı, vs... Guardiola’dan sonra Luis Enrique de Barcelona’ya bir sezonda üç kupayı kazandırdı. Juventus kadrosu ise geçen sezon Galatasaray’a elenen Juventus.  Bu kupanın bizim futbolumuza ne kadar uzak, ne kadar yakın olduğunu ise sizin takdirininize bırakıyorum... 


6 Haziran 2015

31 Mayıs 2015

Sevilla'nın 4. Yıldızı

Tişörtünün arkasında 2006 UEFA Kupası Finali- Eindhoven yazıyor. Varşova'ya daha yaz gelmemiş ama malum biraz da rengini belli etmek için taraftar hafif giyinir. 30'larının başında, Sevilla'dan yola çıktığı dördüncü final ve ilk düdüğe saatler var. "Eindhoven'da bu tişörtü almıştım, uğurlu geldi, ertesi sezon Glasgow'da yenisini almadım, yine bunu giydim, yine kazandık, öyle olunca geçen yıl Torino şimdi de Varşova'da üzerimde" diyor. Her sezon taraftarına üç forma satmaya çalışan futbol endüstrisi için iyi bir müşteri değil bu genç adam. "Kupalar güzel de, bu finalleri izlemek için iyi para harcadı sizin taraftar" diyorum. Gülüyor ve: "2006'da Hollanda'ya Eindhoven'a gittiğimizde tarihimizin ilk finaliydi. Doğrusu ertesi yıl da final oynayacağımız kimsenin aklına gelmedi. Glasgow'a gitmek kolay değildi, yine de takımı yalnız bırakamazdık ama artık akıllandık. Herkes sezon sonunda finale gidecekmiş gibi para biriktiriyoruz. Ben bu kez hazırlıklıydım. Geçen yıl Torino'da kazandık, bu sezon da neden olmasın dedik ve oldu, işte bak buradayız." Ramon Sanchez Pizjuan, İspanya'nın en ateşli stadyumlarından biri ama gelin görün ki Sevilla bu stadyumda tek bir şampiyonluk bile kazanamadı. İspanyol Milli Takımı'nın evinde maç kaybetmediği tek stadyumda Sevilla'nın bir tek kupasını göremeyen taraftarı, geçen çarşamba günü Varşova'ya dördüncü Avrupa Ligi Kupası'nı almak için geldi. 1945-46 sezonunda dünya, 2. Dünya Savaşı'nın bittiği günlerin travmasıyla boğuşurken, eski stadyumları Estadio di Nervion'da kazanılan şampiyonluğa şahitlik etmiş kaç kişi kalmıştır ki hayatta? Euro 2012'ye Ukrayna ile ev sahipliği yapmış Polonya'nın Avrupa Ligi finaline ev sahipliği yaptığı sezonda Sevilla'nın rakibinin bir Ukrayna takımı, Dnipro olması da futbolun ya da hayatın bir cilvesi işte... Tarihinin ilk Avrupa Kupası maçını Trabzonspor ile oynayan Dnipro'nun bu sezon elbette kimse finalde olacağını aklından geçirmemişti. Ama SSCB zamanında ülkenin en büyük futbol aklı Valeriy Lobanovski'nin yarattığı Dinamo Kiev efsanesi öncesinde çalıştırdığı ilk takım olan Dnipro'nun taraftarı da finalden umutlu. 

Varşova'nın göbeğindeki Kültür ve Sanat Sarayı'na büyük bir hayranlıkla bakarken yakalıyorum genç Dnipro taraftarlarını. O günlere tanıklık edecek yaşta değiller ama uzun uzun bakmalarının bir sebebi var. Varşova'nın en yüksek binası, 2. Dünya Savaşı sonrasında Stalin rejiminin, yüzde 90'ı yıkılan Varşova'ya büyük hediyesi. Duvarlar yıkıldıktan sonra, bağımsızlıklarını ilan eden bir ülkenin insanları olarak 50'li yıllarda yeniden inşa edilen Varşova'nın 'eski şehri'nin sokaklarını dolduruyorlar. En eski bina 60 yıllık ama Polonyalılar eski şehri bir maket gibi inşa ederken gezenleri yüzyıl öncesine götürüyorlar ama kabul edelim biraz araftalar. Bir zamanlar Rusya gibiyken, Almanya gibi olmaya çalışmak... 57 bin kapasiteli Varşova Ulusal Stadyumu, içine girdiğinizde bildiğiniz Türk Telekom Arena, fazlası ise dışardan bakıldığında göz okşayan ve beton yığınını gizleyen kırmızı-beyaz kaplamalar... Sevilla taraftarı artık finallerin müptelası oldukları için çok daha organizeler, kırmızı tişörtleri ve müthiş tezahüratlarıyla finali beklerken, Dnipro cephesinde gün boyunca yorulmamış ses telleri devreye giriyor ve İspanyolları bastırmayı başarıyorlar. Hele bir de ilk gol onlardan gelince final tadından yenmiyor. Dokuz yıl önce Eindhoven'da Middlesbrough'u dört golle ezen, ertesi sezon ülkesinden Espanyol'u Glasgow'da penaltılarla geçen, geçen yıl da Torino'da Benfica'yı yine penaltılarla yıkan Sevilla, Jose Antonio Reyes-Ever Banega ve Carlos Bacca gibi 'fazla' futbolcularıyla rakibini devirmeyi başarıyor ve bizim topraklara sadece bir kez gelen UEFA Kupası'nı en fazla kazanan takım olmayı başarıyor. Mayıs 2016'da Avrupa Ligi finalini kim oynar, bunu tahmin etmek zor ama bildiğim Sevilla taraftarının İsviçre'nin Basel şehrindeki final için Varşova dönüşü para biriktirmeye başladığı... 

24 Mayıs 2015

Galatasaray-Beşiktaş
Sezon 57 Bölüm 2

Yavuz Turgul'un, Ömer Kavur'un asistanıymış da, ufak bütçeli filmlerden sonra büyük prodüksiyon için koltuğa oturmuş gibi Hamza Hamzaoğlu. Düşük profil çizmeye çalışan, az ama öz konuşan, film çekse macera değil de uzun bir yol hikayesini Nuri Bilge Ceylan hızında anlatacak gibi duran... 
Fernando Muslera, kıtası Güney Amerika sinemasında senaryo seçmeden her seferinde büyük oynayan karakter oyuncusu. Hiçbir filmin posterinde adı en üstte yazmıyor ama salondan çıkanların kalbinde çoğu zaman başroldeki adam. Sabri Sarıoğlu, Yeşilçam sokağında doğma büyüme karakter oyuncusu. Hiç başrolü yok, olmayacak da, bazen jön kaprisi yapıyor ama sonra sinema aşkı büyük basıyor. Semih Kaya, kolej hikayelerinde kızların önce yüzüne bakmadığı ama son sınıfa gelip takım kaptanlığına yükseldiğinde paylaşılamayan genç. Hakan Balta, her yönetmenin film çekmeye karar verdiğinde mutlaka bir rol ayırdığı, kısa planlarının hakkını veren usta sanatçı. Alex Telles, Brezilya dizilerinde sivrilip, Avrupa sinemasına kapağı attığında yerel bir yıldız olduğuyla yüzleşen aşk filmlerinde kaybeden genç. 
Felipe Melo, sanki Fight Club'ın afişinden futbol sahalarına düşmüş, aksiyon filmlerinin olmazsa olmaz aktörü, "Rol kesmiyor her seferinde kendini oynuyor" denilenlerden. Selçuk İnan, yüz bölüm süren dizilerin değişmez ikinci karakteri, jön değil ama onsuz da senaryo yürümüyor. Onur Ünlü filmlerinin Serkan Keskin'i gibi... Emre Çolak, konservatuvar mezunu büyük yetenek ama verilen her rolü "İşte bu kadar yetenekliyim" diye bağırarak oynayan, senaryoya uymayıp doğaçlamayla çoğu zaman yönetmenini çileden çıkartan genç. 
Yasin, eğitimini yurtdışında alıp memlekete geldiğinde sektörden kimseyi tanımayan, kötü senaryolarda, ufak bütçeli filmlerde kendini gösteremeyen ama vazgeçmeyip sonunda kaptığı rolün hakkını fazlasıyla verip, "bırakıyorum aktörlüğü" tavrının kıyısından dönen gurbetçi. Wesley Sneijder bildiğin Al Pacino. Büyük filmlerin büyük aktörü. Senaryo kötü olsa bile çoğu zaman varlığı filmi kurtarıyor, gişesi her zaman var. İyi senaryo ona zaten Oscar getiriyor. Burak Yılmaz, aktör babanın jön oğlu. Kötü senaryolardan sonra usta yönetmen Şenol Güneş'in kadrajını girince jönlüğe terfi eden Türk futbolunun Kenan İmirzalıoğlu'su.... 
Slaven Bilic, Amores Perros'la ortalığı yıkan Alejandro Gonzalez Inarritu olmak isteyen ama prodüktör bir türlü istediği bütçeyi kendisine vermeyince filmleri senaryo defterinde kalan yönetmen. Inarritu'nun farklı hikayeleri filmin sonunda bir noktada buluşurken, üç hikayenin sonunu getiremeyen Bilic'i gişede yalnız bırakan yanlış senaryo aritmatiği ve role uymayan oyuncular seçimi. 
Cenk Gönen, yanlış mevsimde vizyona giren filmlerin yetenekli ama bir türlü sinema dergilerinin kapaklarına çıkamayan aktörü. Sektördeki büyük aktörlerden kendisine sıra gelmeyince dizini salondaki sehpaya vurup koltuğunda kıvranacak kadar da şanssız bir beyazperde öznesi.  Serdar Kurtuluş, "Benim filmimde Robert de Niro oynayacak" diye hayal kurup yıllarca Çiçek Bar'da sabahlayan yönetmenin, en sonunda motor dediğinde rolü kapan, hakkını da veren ama kimselere yaranamayan aktörü. Sivok, ağır senaryoların, uzun metrajlı filmlerin değişmez karakter oyuncusu, prodüktörler unutsa bile bir zaman sonra yönetmenlerin aklından çıkmayan, rolünün hakkını veren oyuncusu...  Ersan, salon filmlerinin Tarık Akan'ı olma yolunda çıktığı kariyerinde adımlarını kısa atan ve hayal kırıklığı yaratan, jönlüğün kenarından dönen genç. Motta, düşük bütçeli, iki günde senaryosu yazılmış, gece yarısından sonra televizyon kanallarının yayınladığı macera filmlerindeki hiç gülmeyen, kavgası eksik olmayan karakterlerin sahibi.

Atiba, kısıtlı yeteneğinin farkında olan ama sete her seferinde zamanında gelen, yönetmeni can kulağıyla dinleyen, kısa rollerinin hakkını veren festivallerde ödül almasa da başarılı bir sinema emekçisi. Tolgay, Haluk Bilginer'in İngiltere'den geldiği günlerdeki gibi tanınmayan ama şöhretini beraberinde getiren ve bir gün mutlaka Haluk Bilginer'inMasumiyet'teki unutulmaz tiradını tekrarlayacak olan genç yetenek, tabii Zeki Demirkubuz'unu bulursa... Gökhan Töre, İngiliz sineması için doğmuş fiziğiyle macera filmlerinin aktörü. Guy Ritchie'nin yönetmenliğini yaptığı filmlerin vazgeçilmez oyuncusu, geleceğin Jason Statham'ı. 
Hollywood'un teknolojisinin karşısında iyi senaryo, doğru casting ile duran Arjantin sinemasında her seferinde başrol kapacak yetenekte bir oyuncu Sosa. Komedi oynamayacağı kesin ama dramın da mecaranın da hakkını verir. Olcay Şahan, kalabalık yemek masalarından şen kahkahaların yükseldiği Ferzan Özpetek filmlerinde kadınların hayran gözlerle süzdüğü ama bir türlü uzun ilişkilerin adamı olmayı başaramadığından, herkesin biraz mesafeli yaklaştığı, günü gününe uymayan adam rolünün hayattaki karşılığı, belki de Javier Bardem...

Demba Ba, futbolun Hollywood'u Premier Lig'de Brad Pitt, Edvard Norton, Jean Reno gibi büyük aktörlerin yanında Samuel L. Jackson olmayı başarmış ama bir türlü gişe rekortmeni filmlerde yer alamamış usta aktör... 
Her derbi bir dizi filmdir, yönetmenlerini, aktörlerini bildiğimiz... Senaryosu sahada yazılır, kimine iyi kimine göre kötü sonla biter. Galatasaray-Beşiktaş.. Sezon 57 Bölüm 2. Bu akşam 20:00'de. Kaçırmayın...

17 Mayıs 2015

Kajganic'ten Muslera'ya

Geride kalan haftanın kahramanıydı, sezonun altın 11'i sorulduğunda da kale için kimsenin aklına başka bir isim gelmeyecek. Fernando Muslera, Galatasaray'da iyi yabancı kaleciler geleneğinin son halkası. Futbolda "Atanın ve tutanın iyi olacak" derler. İyi yerli forvetlerle tarihini yazan Galatasaray'ı iş kaleye gelince Fenerbahçe ve Beşiktaş'tan da ayıran işte bu marka kaleci tercihleri. Dört yıl önce Copa America'da harikalar yarattığında turnava öncesinde Galatasaray'a imza atmamış olsa kulübü Lazio, onu büyük bir ihtimalle sattığı 12 milyon euro'nun iki katına bir başka kulübe satacaktı. Bu rakam bile Muslera'nın futbol tarihinin en pahalı dördüncü (2011) kalecisi olmasına yetti. 25 yaşında, idolü Oscar Cordoba'nın Beşiktaş formasını giydiği lige Uruguay Milli Takımı kalecisi kartvizitiyle gelmek, kabul edelim kariyeri açısından cesur bir tercihti. Muslera, 2010 Dünya Kupası ve 2011 Copa America'daki süksesiyle Galatasaray'ın yolunu tutarken, sarı-kırmızılı forma altında iz bırakan yabancı kaleciler Florya'ya gelirken ceplerinde hep bir "Zordayım" hikayesi taşıyorlardı.
Zoran Simoviç bugün 60 yaşında. Euro 84'te hayatının fırsatını yakalamıştı. 30 yaşına kadar ülkesi Yugoslavya dışına çıkamamış ve iyi para kazanamamıştı. Nottingham Forest'in listesindeydi ama İngilizler, imzayı turnuva sonrasına bıraktılar. Simoviç için kabus gibi bir turnuva oldu. Bir kapı kapandı bir kapı açıldı. Galatasaray 11 yıldır şampiyonluk hasreti çekiyordu ve yenilenen kadroda kale ona teslim edildi. Kötü başlayan ama iyinin de iyisi biten Galatasaray kariyerinde Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final oynayan takımın kalecisi olarak tarihe geçti.
Claudio Taffarel, ülkesi Brezilya'da İtalyan süt ürünleri markası Parmalat'ın reklam yüzüydü. Şirketin sahibi Parma başkanı Tanzi, kariyerinde tek bir kupa olmayan Taffarel'i İtalya'ya getirip kaleyi teslim etti. İkinci sezonunda Kupa Galipleri Kupası'nı kazanan Taffarel, 1994 Dünya Kupası'nda Baggio topu gökyüzüne dikerken kaledeki efsaneydi. Penaltılarla kupayı kaybeden İtalyanların ligini bırakıp ülkesine döndü. Bir kilise takımında forvet oynayıp kendini eğlendirirken 1998'de kendini Galatasaray'da buldu. Thierry Henry her ne kadar geçen sezon röportajda bana "Taffarel çok daha zorlarını kurtardı. O pozisyon onun için çocuk oyuncağıydı ama siz öyle hatırlamak istiyorsunuz" dese de Brezilyalının sarı-kırmızı forma altında kariyer fotoğrafı, Fransız golcünün UEFA Finali'nde direk dibine vurduğu kafaya uzanan kollarıdır.
Faryd Mondragon da Galatasaray için piyango transferdi. Anne tarafı Lübnan'dan Kolombiya'ya göç etmiş bir ailenin çocuğu olan Mondragon, vatandaşı Oscar Cordoba, Boca Juniors formasıyla yıldızlaşırken, Arjantin'de Independiente taraftarının gözbebeğiydi. Önce İspanya ardından Fransa. Metz kalesinde yılın file bekçisi oldu ama o sezon Fransa Ligi'ni sallayan pasaport skandalında onun da adı vardı listede. Valizlerini toplamak zorunda kaldı ve Galatasaray'ın yolunu tuttu. Fenerbahçe derbilerinde şansının yerinde olmadığı kesindi ama Mondragon da adını Simoviç ve Taffarel'in yanına yazdırdı.


Muslera ile tamamlanan kare as Galatasaray'a çok kupa kazandırdı ama bir isim var ki belki de onun yokluğu bir kulübün tarihini değiştirdi. Fenerbahçe teknik direktörü Kaleperoviç, "Onu değil, Ivanceviç'i istiyorum" deyince Bosko Kajganic, Galatasaray'a imza attı.
Kasım 1977'de Samsun'da penaltı kurtardığı maçın ardından bayram tatilinde ailesini görmek için İstanbul'dan yola çıktı. Selimpaşa'da trafik kazasına kurban gittiğinde 29 yaşındaydı Kajganic. O kaza olmasa, sadece altı maç Galatasaray forması giymese, belki de kulübü 14 yıl şampiyonluk hasreti çekmeyecek, Simoviç bu formayı hiç giyemeyecekti.
24 yaşında Galatasaray'a gelen ve geçen hafta 44 yaşında futbolu bırakan Brad Friedel, bir sezon sonra yollanmasa; ne Taffarel ne de Mondragon'un adı bu kulübün tarihine yazılmayacaktı. Mondragon'u yoran pasaport skandalının bir benzerini Lazio'da yaşayıp tükenen Juan Pablo Carrizo da kaleyi Muslera'ya kaptırmasa, Uruguaylı bugün kimbilir hangi takımın formasını giyiyordu... Hayat... 

10 Mayıs 2015

Adebayor ve Don Corleone Didier Drogba


Hikaye 27 yıl öncesinden. Afrika'da Togo'da bir çocuk. Daha dört yaşında. Doğduğu günden itibaren ilk adımlarını gözleyen ailesi yürüyemeyen çocukları için derman arıyorlar. Nijerja'ya, Gana'ya doktorlara götürüyorlar. Çare bulunamıyor. Annesi; "Artık tek çare dua etmek" diyor. Çocuğu kucağına alıyor ve kiliseye gidiyor. Rahip, kadına yedi gün boyunca dua etmesi gerektiğini söylüyor. Kadın yedi gün dua ediyor kilisede. Yedinci gün, bir pazar günü. Kilisenin önünde top oynayan çocuklardan biri topa abanıyor, top kilisenin kapısından içeri giriyor. Dua eden kadının dizinin dibinde oturan çocuk, topu görünce ayağa kalkıyor ve topa doğru yürümeye başlıyor. Hayatının ilk adımını atıyor. Aradan 21 yıl geçiyor, bir televizyon programında çocukluğunu anlatırken "İnanılmaz gibi geliyor ama doğru. Futbol benim kaderimmiş" diyor. O çocuğun adı Emmanuel Adebayor. O bu hikayeyi 2009'da anlattığında izleyenler için ilginç ve mistik olan bir zamanlar yürüyemeyen çocuğun Arsenal'den Manchester City'e 30 milyon euro'ya transfer olması. Afrika'dan çıkan her yeteneğin zorlu bir hayat hikayesi var sonuçta, kimse gıcır kramponlarla yeşil sahalarda havası kıvamında toplarla futbolcu olmuyor o kıtada. Adebayor'u 15 yaşında Togo'da Fransız Metz kulübü keşfediyor. Takımın Superman'i oluyor Adebayor ama ligde kötü adam çok! Kurtarmaya yetmiyor 13 golü ve Metz küme düşüyor. Monaco o sezon iyi takım, daha Rus sermayesinin gelmesine çok yıllar var. Adebayor'u transfer ediyorlar ve o sezon Şampiyonlar Ligi'nde beklenmedik bir şekilde finale çıkıyorlar. Karşılarındaki takım Jose Mourinho yönetimindeki Porto. Adebayor yedek bekliyor ama yıllar sonra Mourinho, onu Real Madrid'e kiralık olarak transfer ediyor. Arsenal'de Fransız teknik adam için ülkesi bir futbolcu tarlası, ekinler başak verdiğinde Wenger fırsatı kaçırmıyor, ne kadar yetenekli adam varsa koyuyor heybesine Londra'ya getiriyor. Adebayor da onlardan biri. Tabii işi zor, takımda Fransız bir efsane var: Thierry Henry. En güzel plaselerin sahibi Barcelona'ya gidene kadar da esas adamın bir başkası olma ihtimali yok. İki maçta bir gol hiç fena ortalama değil üç sezonda. Manchester City, 2009 yazının transfer obezi, önüne geleni transfer ederken Adebayor da kapıdan içeriye giriyor. 

EN HEYBETLİ AFRİKALI 

Hafif arıza adam Adebayor, yönetilmesi kolay değil, güçlü fiziği 1.91'lik boyuyla hedef santrfor ama aynı zamanda kadife bileklere de sahip olduğundan oyununun incesini de oynayabilen bir golcü. İyi para kazanıyor. Manchester City onu eski kulübü Arsenal'in Kuzey Londra'daki ezeli rakibi Tottenham'a kiraladığında aslında podyumda bir basamak aşağıya düşüyor ama eninde sonunda burası Premier Lig. 2010'da Afrika Kupası'nda Angola'ya giderken Angola Gerillaları adlı grup Togo Milli Takımı'nın otobüsünü tarıyor, ikisi futbolcu dokuz kişi yaralanıyor. Adebayor da o otobüste. 14 yıldır Avrupa'da top peşinde koşturan Togo'lu geçen hafta futbol dünyasında çok az ismin cesaret edebildiği bir şeye imza attı. Facebook hesabından ailesini hedef alan bir metin yayınladı. Parıltılı, çok milyonlu, bol gollü, sırtını sıvazlayanın çok olduğu futbol dünyasında madalyonun öteki yüzünü görebilmemiz için Adebayor'un kaleminden bakalım dünyaya: "Bu hikayeyi uzun zamandır kendi içimde saklıyordum, aile içi problemler dört duvar arasında kalmalı ama artık bu dünyada tüm ailelere benim aileme ne olduğunu anlatma vakti geldi. 17 yaşında futboldan kazandığım ilk parayla aileme ev aldım. Kızım olduğunda annemi aradım, yüzüme telefonu kapadı. Onu defalarca iş yapabilmesi için para verdim ama iş kurmadı bile. Kız kardeşime Gana'daki 1 milyon 200 bin dolar verip ev aldım. Ülkeme geldiğimde kardeşimi ziyarete gittim ama büyük bir şok yaşadım. Evi başka birilerine kiraladığını ve üvey kardeşim Daniel'i de evden kovduğunu gördüm. Bana bunu açıklamasını istediğimde bana küfür etti . Kardeşim Kola, 25 yıldır Almanya'da. Bütün eğitimini üstlendim, benden iş kurmak için kaç kez sermaye isteyip aldığını ben de unuttum. Diğer kardeşim Rotimi'yi Fransa'da futbol akademisine yazdırdım, birkaç ay içinde 27 takım arkadaşından 21 cep telefonu çaldı. Kardeşim Peter öldüğünde kardeşlerime cenazeye gidebilmeleri için para verdim, o gün ortalıkta görünmediler bile. 2005'te aile içindeki olayları çözmek için hepsini topladım ve ne istediklerini sordum. Hepsi kendileri için birer ev yaptırmamı ve kendilerine aylık maaş istediler. Her zaman ihtiyacı olan insanlara yardım etmek istedim. Onlar buna gerek olmadığını ve bunun kötü bir düşünce olduğunu söyleyip karşı çıktılar. Bunları ailemi hedef göstermek için söylemiyorum. Herkesin gerçekleri görmesi için bunları yazıyorum." Adebayor'un bu itirafları sonrasında herkesin aklına Afrika kıtasından çıkmış bir süperstar geldi: Didier Drogba. Adebayor da onun kapısını çaldı ve bu hikayeyi ona anlatıp, yol göstermesini istedi. Drogba'nın cevabı Godfather'dan Vito Corleone repliği gibiydi: "Emmanuel, hayatta seni ne mutlu edecekse, neden keyif alacaksan onu yap ve yaşantından ödün verme. Ailenin bireylerine de bir iş bulmalarını söyle." 

5 Mayıs 2015

87 Dakika / 87 λεπτά


87 Dakika, Sakız Adası’nın Lailapas ve İzmir’in Karşıyaka Spor Kulübü’nün 7 Aralık 1930’da oynamak için bir araya geldiği, ancak aşırı yağmur yüzünden 3.dakikasında iptal olan maçın hikayesidir. 

Yapım: culture multure 
Yönetmen: İlkay Yıldız
Yapımcı: Barış Timurlenk 
Kurgu: Eray İlhan 
Seslendirme: Hakan Gerçek, Okay Karacan 
Animasyon: Eray İlhan, Emek Kalfa
İllustrasyon: Çetin Yıldız 
Grafik Tasarım: Efe Kaptanoğlu


3 Mayıs 2015

Mayweather vs. Pacquiao


Bu sabah ya saati altıya kurup uyandınız ya da hiç uyumadan güneşin doğuşunu izleyip ekran başına kuruldunuz. Eğer böyleyse dünyada milyonlarca insan gibi sizde yüzyılın maçına tanıklık ettiniz. Floyd Mayweather ve Manny Pacquiao'dan birisi kazandı? Nakavtla mı, 12 raund sonunda mı? Ya da yenişemediler... Boks tarihi elbette ki efsane maçlarla dolu ama yaşadığımız yüzyılın en merakla beklenen karşılaşmasıydı bu. Onları karşı karşıya getirmek için menajerler, organizatörler tam sekiz yıl uğraştı ve bu yıl ocak ayında ikili Miami'de Miami Heat-Milvaukee Bucks maçını izlemek için geldikleri salonda ilk kez yüzyüze geldi. Pacquiao, Mayweather'den cep numarasını istedi ve dev maç için düğmeye basıldı. 20 Şubat'ta iki şampiyonun 2 Mayıs'ta Las Vegas'ta MGM Grand'de ringe çıkacakları açıklandı. İşte o günden bu yana Mayweather-Pacquiao ikilisi için binlerce haber yapıldı, maçın akıllara ziyan finansal detayları ekonomi dergilerine manşet oldu, hazırlık döneminin her dakikası, iki boksörün de hayatlarının tüm detayları belgeseller için kayıt altına alınmaya başlandı ve beklenen gün geldi. İşte yarın tüm dünyada spor medyasının birinci manşeti olacak Mayweather-Pacquiao düellosunda ilk gong çalanana kadar yaşananlar. Profesyonel boksta bir maçta kazanılan rakamları bir başka spor dalında kazanabilmek mümkün değil. Tarihi maç için anlaşma sağlandığında kariyerindeki 47 maçı da kazanan (1996 Olimpiyatları'nda Bulgar'a yenilip bronz almıştı) Floyd Mayweather Jr.'un toplam gelirin yüzde 60'ını, rakibi Filipinli Manny Pacquiao'nun ise yüzde 40'ını alacağı açıklandı. Mayweather ringe rakibinden sonra çıkmayı, soyunma odasını seçmeyi de kabul ettirdi. Sonuçta Las Vegas onun evindeydi ve MGM Grand'de 11 galibiyeti vardı. 
 

38 yaşındaki Floyd Mayweather sadece efsane bir boksör değil elbette. O dünyada belki de en çok sevilen ve nefret edilen profesyonel sporculardan biri. Lakabı Money yani Para, aslında karakterinin de özeti. Ring dışındaki hayatında insanları servetiyle dövebileceğine inanan, Justin Bieber'ı gibi bir pop ikonunu yanına alıp magazin manşetlerini süsleyen, 7 milyon dolardan fazla para harcadığı otomobilleri, jetiyle, yatıyla, katıyla 24 saat hava atan bir lümpen. Kiminle karşılaşsa ringin kötü adamı her seferinde Mayweather. Muhammed Ali'den büyük boksör olduğunu söyleyen, 47 maçlık yenilmezlik serisini Rocky Marciano'nun 49'luk rekor serisini solladığında ringlere veda etmeye hazırlanan bir büyük sporcu ama aynı zamanda bir ABD gerçeği. Sabahları 10 dakika dişlerini fırçalayan, yediği her yemeğe barbekü sos döken, her hafta manikür ve pedikür yaptıran ve idmanlarda Rocky'e özenip keseceği kütükleri California'dan getirten ve kimilerine göre her seferinde yenebileceğine inandığı rakipleri seçtiği için bu noktaya gelen bir boksör. Mayweather-Pacquiao düellosunu yüzyılın maçı olarak lanse ettiren sadece iki boksörün farklı sikletlerde rakiplerini paramparça etmesi değil elbette. Parayı çok seven ABD'linin karşısında Hollywood filmlerinin senaristlerinin ağzını sulandıracak bir adamın hikayesi var. Manny Pacquiao, Filipinler'de bir halk kahramanı. Rakibinden iki yaş küçük ve onun gibi yenilmez değil. Kariyerinde 57 maç kazanırken, iki karşılaşmada rakiplerine yenik düştü. 14 yaşında evden kaçan ve Manila'da sokakta fıstık satarken 16 yaşında boksör olmayı başaran Pacquiao'nun Jack Russell Terrier cinsi köpeğine verdiği isim PacMan aynı zamanda bu Uzak Doğu efsanesinin lakabı. Her sabah çıktığı sabah idmanında köpeğiyle birlikte koşan, dünyanın dört bir köşesine onunla seyahat eden Pacquiao'nun günde 8 bin kalori aldığı 5 öğünlük menüsü ise dillere destan. Hayatı boyunca soğuk su içmeyen Filipinli, Mayweather kadar büyük bir servete sahip olsa da daha ucuz hobilere sahip. Satranç oynamayı seviyor ve amatör fotoğrafçı. Gelelim spor tarihinin dönüm noktalarından biri kabul edilen bu maçın ekonomik verilerine. Forbes'a göre maçtan elde edilen gelir 400 milyon doları çoktan geçti bile. Kaybeden kim olursa olsun servetine en az 150 milyon dolar ekledi bile. 

Maçı izlemek için Las Vegas'ya 16 bin 800 kişi kapasiteli MGM Grand'e gelenlerin şanslı bin tanesi 1500 ile 10 bin dolara arasında bir rakam ödediler. Maçın sadece gişe hasılatı 74 milyon dolardan fazla. Bizde maç açık kanalda yayınlandı ama ABD'de 3 milyon hanede bu maçı izlemek isteyenler şifreli kanalı HD yayın için 99 dolar ödedi. Bira markası Tecate, Corona'nın 5.2 milyon dolarlık teklifinin üzerine çıkmak zorunda kaldı ve 5.6 milyon dolar ödedi. Mayweather lakabı "Para"nın hakkını verebilmek için olsa gerek maçta takacağı dişlik için 25 bin dolar öderken, Pacquiao'nunki ülkesinden bir diş hekiminden hediye olarak geldi. Maçın ring hakemi Kenny Bayless milyonların döndüğü maçtan 25 bin dolar kazandı ve bu da bu rekor olarak tarihe geçti. "MayPac", 6 harfli, 6 sıfırlı bir maçtı. Sonunda biri kazandı, biri kaybetti ya da eşitlik hali... Mike Tyson'un unutulmaz sözünü hatırlarsak eğer: "Ağzının ortasına yumruğu yiyene kadar herkesin bir planı vardır." 

26 Nisan 2015

Madrid Yolcusu Kalmasın


Futbol Türkiye'de her zaman en çok sevilen spor ama uzun yıllardır basketbol ve voleybolu daha çok sevenler, futbol tutkunlarına kıs kıs gülüyorlar. A Milli Türk Milli Takımı 2008'den bu yana üç büyük turnuvayı kaçırmış, sıradaki içinse işini mucizelere bırakmış, kulüp düzeyinde beş yılda bir çeyrekyarı final görmüşken, salon sporlarında kazanılan şampiyonluklar olmadı Final Four heyecanları acaba her yıl futbolda da yaşansa toptan delirirmiyiz diye düşünüyor insan. Daha Eczacıbaşı Vitra Kadın Voleybol Takımı'nın şampiyonluk coşkusu bitmeden Fenerbahçe muhteşem bir başarıya imza attı ve basketbolun Şampiyonlar Ligi Euroleague'de Final Four'a kaldı.
2000 yılında bu heyecanı yaşatan Anadolu Efes ise Real Madrid'e elenip son dördün dışında kaldı. Bugünlerde sadece Fenerbahçeli değil tüm basketbolseverlerin dilinde Madrid'de 15-17 Mayıs'ta oynanacak olan Final Four var. Fenerbahçe'nin yarı finaldeki rakibi ev sahibi Real Madrid. Final Four'un diğer eşlemesi ise Olympiakos-CSKA Moskova. Futbolda Barcelona ile yaptığı sponsorluk anlaşmasıyla büyük bir geri dönüş alan THY, Euroleague'in de sponsoru ve Madrid, Final Four zamanında aynı zamanda Turizm Bakanlığı'nın organizasyonuyla Türkiye'nin konuşulacağı bir şehir olacak. 
15 Mayıs Cuma ve 17 Mayıs Pazar günü dört nefes kesecek maça ev sahipliği yapacak olan Madrid Belediyesi Spor Sarayı ya da sponsorlu kısa ismiyle Barclaycard Center, 13 bin kapasiteye sahip ve maalesef finallerdeki dört takımın varlığı yüzünden tarihe tanıklık edecek basketbolsever sayısı Madrid'de 15 bini geçemeyecek. 200-600 euro arasında değişen Final Four biletleri internette satışa çıktığında kısa sürede tükenmişti. Şimdi gözler Fenerbahçe kulübüne gelecek biletlerde. Turnuvanın resmi bilet kanallarından olan Viagogo sitesinde 800 dolara bilet bulabilmek hâlâ mümkün. En pahalı biletlerden söz etmeden olmaz. Parkeye en yakın birinci sırada oturmak isteyen 2.950, ikinci sıra için 2.450, üçüncü sıra için ise 2.150 euro ödemek zorunda. Viagogo sitesinde açık büfenin olduğu VIP biletler için ise 9.950 dolar isteyen var. Final Four'dan bir gün önce ve finalden bir gün sonrasına İstanbul-Madrid-İstanbul uçakları dolu ama THY önümüzdeki günlerde ek seferler koyacağını duyurdu. 
Madrid ulaşım ve konaklama açısından Avrupa'nın en gelişmiş şehirlerinden. Taksi en son ihtiyaç duyulacak ulaşım aracı çünkü Madrid metrosuyla havaalanından otele, otelden müzelere, müzelerden Barclaycard Center'a maçlara gitmek çocuk oyuncağı. Metro ağı yüzünden merkezde fiyatı yükselen oteller yerine Gran Via-Sol Meydanı gibi popüler turistik merkezlerden uzakta oteller tercih etmekte fayda var. Tabii sadece basketbol değil dört gün boyunca Madrid'in de keyfini sürmek istiyorsanız işte kısa notlarım: Başkent Madrid'in kalbi Gran Via Caddesi'nde atıyor. Karaköy-Şişhane- Tünel üçgeni benzer yerler arıyorsanız, Madrid'de Chueca semti tam aradığınız bölge. Ayakkabı tasarımcılarının ağırlıkta olduğu butikler, kafeler bitmek bilmiyor. 
Madrid, başkent olmanın avantajı ve İspanya'da hanedana ev sahipliği yapmanın ayrıcalığıyla görkemli yapılara sahip. Picasso'nun en büyük şaheseri kabul edilen Guernica'nın sergilendiği Kraliçe Sofya'nın adını taşıyan Reina Sofia, Paris'in Louvre Müzesi ile yarışacak kadar iyi olan Prado Müzesi ve en iyi özel koleksiyonlardan birine sahip olan Thyseen- Bornemisza birbirine yürüyüş mesafesinde mutlaka görülmesi gereken üç büyük müze. Madrid'de San Miguel pazarı Avrupa'da son yıllarda trend olan ve nedense bizim Kadıköy ya da Beyoğlu Balık Pazarları'nın sanip olmadığı düzende bir gastronomi cenneti. Ufak dükkanlarda yüzden fazla çeşit tapas, minik hamburgerler ve elbette milli tatlıları.. 
Türk Hava Yolları, Efes, Emporio Armani, Spalding, Adidas, Citroen ve Turizm Bakanlığımızın yer alacacağı Plaza de Oriente'deki Fan Zone (Taraftar alanı) dört gün boyunca amatörlerin beşli, üçlü ve tek tek maçlarına sahne olacak. 202 ülkeden naklen yayınlanacak olan THY Euroleague Final Four'u 500'den fazla akredite gazeteci takip edecek. Turnuvanın Madrid için yaratacağı ekonominin yüz milyon euro'yu bulması bekleniyor. 1998'den bu yana dörtlü final formatında oynanan Avrupa basketbolunun en büyük kupasında 12 ülkeden 17 farklı takım kupayı kaldırmayı başardı.
Fenerbahçe'nin yarı finaldeki rakibi Real Madrid, 1964-1995 yılları arasında aldığı sekiz kupa ile hâlâ Avrupa'nın en büyüğü ama Final Four'lu yılların tartışmasız kralı yedi finalin altısında zafere ulaşan Panathinaikos. Dino Meneghin, Varese ve Olimpija Milano formalarıyla yedi Euroleague şampiyonluğu kazanırken, tarihin en başarılı koçu Madrid'e Fenerbahçe'nin başında dokuzuncu kupasını almaya gidecek Zeliko Obradovic. Partizan, Joventut, Real Madrid'e birer zafer yaşattıktan sonra Panathinaikos'a beş şampiyonluk yaşatan Obradovic tam bir fenomen ve Madrid'de Barclaycard Center'da iki gün boyunca salonun en karizmatik ismi olması şimdiden kesin. 
1998'de ilk Final Four'da Philips Milan'a 90-84 kaybeden Maccabi Tel Aviv, turnuvanın aynı zamanda son şampiyonu. Geçen sezon Real Madrid'i finalde deviren Maccabi bu sezon Obradovic'e çarpıldı ve Fenerbahçe'den maç alamadan 0-3 ile evine dönmek zorunda kaldı. Ev sahibi Madridliler Olympiakos'a elenen Barcelona'nın Final Four'a gelmemesinden gayet mutlular. Barcelona basketbol takımı Madrid'e gelemeyecek ama Euroleague Final Four için İspanya'nın başkentine gideceklere futbolun güzel bir sürprizi var. Yarı final ve final arasındaki boş günde Atletico Madrid, evi Vicente Calderon'da Barcelona'yı ağırlayacak. (SABAH Pazar)

20 Nisan 2015

Uzakların Gerçekleri
Masaldır Buralarda

Galatasaray'ın eski kaptanı, futbol tarihimizin yüzakı adamlarından biri olan Tugay Kerimoğlu, poster olacak bir söz etti yakınlarda: "Orada binalar olması benim Ali Sami Yen'i görmeme engel değil." Kerimoğlu, futbol kitapları denildiğinde herkesin Nick Hornby'nin Futbol Ateşi ile ilk ikiye koyduğu Gölgede ve Güneşte Futbol'da yer alan mektubu okumuş mudur bilinmez ama Mecidiyeköy'de artık tarihe karışan, yıllarca ter döktüğü Ali Sami Yen Stadı'nın belleklerden silinmeyeceğini kısa ve öz ancak bu kadar güzel anlatır bir insan... 

150 yıllık oyunun tarihinde zamana yenik düşen ve yerine yenisi yapılan stadyumların hikayesi tek değildir, binlerce taraftarın, yüzlerce futbolcunun anılarının birlikteliğidir. Arjantinli yazar Osvaldo Soriano bir gün oturup yakın dostu Uruguaylı bir yazara mektup yazdı. San Lorenzo taraftarı olan Soriano, Buenos Aires'de işçi ailelerinin yoğunlukla yaşadığı Boedo'da kulübün borçları yüzünden satılan ve yıkılmak zorunda kalan 75 bin kapasiteli Estadio Gasometro'nun ardından hissettiklerini mektuba döktü. Zarfı açan ondan üç yaş büyük olan Uruguaylı yazar, çocuk yaşta futbolcu olmak istemiş, başaramayıp, iyi bir gazeteci ve edebiyatçı olduğunda kendini kısaca "basit bir futbol dilencisi" olarak niteleyen ve güzel oyunun peşinden koşan Eduardo Galeano'dur. Latin Amerika'nın Kesik Damarları Güney Amerika kıtasının geçmişinde sömürgeciliğin yaralarını ve acıların öğrenmek isteyenlerin başucu eseridir. 

Galeano, 1997 yılında 54 yaşında hayata veda eden Osvaldo Soriano'nun mektubunu Gölgede ve Güneşte Futbol adlı kitabına koyar. "Bir çocuğa mutluluğu anlatmak istiyorsan onun önüne bir top at", "İnsanın bir ağzı, iki kulağı vardır. O yüzden ne konuşacaksan önce iki katı dinlemeyi öğren" diyen Galeano, Avrupa'da yükselen futbol endüstrisinin karşısında duran bir melankolik olmaktan hayatı boyunca vazgeçmedi. Eduardo Galleano, geçen pazartesi günü 74 yaşında hayata veda etti. Ölümünden bir gün önce hastane odasında ona büyük tutkuyla bağlı olduğu Club Nacional'ın lig maçında Ranpla Juniors'u 3-1 mağlup ettiğini söylediklerinde gülümsemiş. Kadim dostu Osvaldo Soriano'ya aynı gün San Lorenzo'nun Independiente'yi 1-0 mağlup ettiği müjdesini onunla buluştuğunda vermiş midir acaba?
Osvaldo Soriano

 Sevgili Eduardo
Geçen gün Carrefour'daydım. Biliyorsun, orası San Lorenzo Kulübü'nün eski stadının bulunduğu yere inşa edilmişti. Oraya, San Lorenzo'da dört yıl arka arkaya gol kralı olan, çocukluk dönemimin kahramanı Sanfilippo ile birlikte gittik. Tencereler, tavalar, peynirler, asılı duran sucuklar arasında dolaşıyorduk. Kasaya yaklaşmıştık ki, Sanfilippo birden kollarını açarak bana şöyle dedi: "Düşün ki, Boca ile oynadığımız maçta Roma'ya golü tam bu noktada atmıştım." El arabasına tepeleme doldurduğu konserveleri, etleri, sebzeleri güçlükle taşıyan şişman bir kadının önüne geçerek konuşmaya devam etti: "Futbol tarihine geçen en hızlı goldü o." Kornerden gelecek topu bekler gibiydi ve heyecanla o anı anlatıyordu: "Takımın gençlerinden 5 numaraya şöyle dedim: 'Düdük çalınır çalınmaz topu bana havadan gönder. Hiç heyecanlanma, seni mahcup etmeyeceğim.' Ben yaşça ondan büyüktüm, çocuğun adı Capdevilla'ydı. Heyecanlanmıştı, beceremeyeceğinden korkuyordu." Sanfilippo mayonez şişelerinin olduğu yeri işaret ederek anlatmayı sürdürdü: "Topu tam oraya yerleştirdi." Etraftaki müşteriler nefeslerini tutmuş, bizi izliyordu. "Top defansın ortasında oynayan adamların arkasına düştü. Hemen fırladım fakat biraz uzağa gitmişti. Şu pirinç torbalarının durduğu yere, görüyor musun?" Alt sıradaki rafı gösteriyordu. Sonra yepyeni lacivert takım elbisesine, gıcır gıcır cilalı ayakkabılarına aldırış etmeden bir tavşan gibi fırladı. "...güm diye bir çaktım topa!" Sol ayağıyla vurmuştu. 30 yıl önce kalenin bulunduğu, şimdi kasanın durduğu yöne doğru çevirdik bakışlarımızı... Hepimiz topun kaleye girişini görür gibiydik. Tam pillerin ve tıraş bıçaklarının dizili olduğu yerden girmişti. Sanfilippo sevinçle kollarını havaya kaldırdı. Müşteriler ve kasiyer kızlar coşkuyla alkışlıyordu. Neredeyse hüngür hüngür ağlayacaktım. O zamanlar Nene takma adıyla bilinen Sanfilippo, 1962'deki golü yeniden atmıştı, sırf ben göreyim diye... Osvaldo Soriano

16 Nisan 2015

Schadenfreude


12 Nisan 2015

Hep Aynı Kente Varacaksın

Feyenoord formasıyla UEFA Kupası’nı kaldıran Pierre Van Hooijdonk, Fenerbahçe’nin yolunu tuttuğunda Hollanda kulübü onun boşluğunu doldurmak için Utrecht’ten genç bir forveti kadrosuna katmıştı. O genç, usta Hooijdonk gibi Feyenoord formasıyla şampiyonluk sevinci yaşayamadı ve şampiyonluğun ne olduğunu öğrenmek için 10 yıl bekledi. Hooijdonk gibi. Fenerbahçe’de ilk şampiyonluk kupasını kariyerine yazdıran Hooijdonk’tan 10 yıl sonra bu kez Dirk Kuyt, sarı-lacivertli forma ile ligi önde göğüsleyen takımın önemli bir parçası oldu. İkisi de kariyerlerinin sonunda kürkçü dükkanına döndüler. Hooijdonk, 2006’da Feyenoord’da bir sezon oynayıp veda ederken, Kuyt da iki gün önce son sezonunu çıkış yaptığı kulüpte geçireceğini açıkladı. 

Liverpool formasıyla şampiyonluk yaşamasa da Premier Lig’in posterlik oyuncularından biri olmayı başarıp gelmişti İstanbul’a. Hollanda bildiğiniz santrfor madeni, bir zaman sonra sağ kanatta ve hatta milli takımında sağ bekte gördük onu. Kadife ayakları yoktu, topla dansedenlerden değildi ama tekmeye kafa uzatanlar kulübü üyesiydi, delişmen, son saniyeye kadar pes etmeyen, koşmayı meslek edinmiş, futbolun takım oyunu olduğunu ilk günden bilen saha içinde müthiş profesyonel ve saha dışında örnek bir adam. Bazı futbolcular televizyon ekranına sığmaz. Oynadıkları futbolun hakkını verebilmek için tribünden izlemeniz gerekir. Top ayağındayken değil, topsuz koşularıyla rakip defansın dengesini bozan adamlardandı Kuyt. Alex’in ayrılığı sonrasında bazen de her şeyi yapmaya çalışırken kendi işini yapamayan adam. Oynadığı son Galatasaray derbisi de Fenerbahçe formasıyla kariyerinin özeti sanki. Topla kendisine göre ters-sol-kanatta buluştu ve 80 dakikası geride kalmış oyunda müthiş bir enerjiyle ayağıyla kapatıp direk dibine vurduğu golle Kadıköy’ü ayağa kaldırdı. Şimdi vefa borcunu ödemek için Feyenoord formasıyla sahaya çıkacak gelecek sezon. 

Kuyt bana futbol dünyasında çıkış yaptığı, yetiştiği kulübü dönenleri hatırlattı bu kararıyla. Atletico Madrid’de genç yaşta kaptan olan, Liverpool ve Chelsea forması giydikten sonra bu devre arasında hatırlanmayacak bir Milan macerasından sonra evi Vicente Calderon Stadı’na dönen Fernando Torres gibi… İspanya’yı Real Sociedad ve Villlarreal formalarıyla kavurduktan sonra Beşiktaş’a dönen ve keşke de dönmeseydi dedirten Nihat Kahveci gibi. Barcelona formasıyla Franco rejimi sonrası Real Madrid’e kafa tutan Johan Cruyff’un 1981’de yetiştiği Ajax’a dönmesi gibi. Flamengo formasıyla harikalar yarattıktan sonra Udinese’ye gelen ve iki yılın ardından tekrar unutamadığı o forma için dört yıl daha ter döken Zico gibi. Boca Juniors’da yetişmemiş olmasına rağmen, aşık olduğu sarı-lacivertli formaya görkemli ve skandalı bol Avrupa yılları sonrasında kavuşan Maradona gibi. 

Çin’de forma giydikten sonra Galatasaray’da 1.5 sezon kalan ve adının yazıldğu pankartın yokluğunda tribünden hiç inmediği Chelsea’ye yeniden merhaba diyen Drogba gibi. 120 gol atıp veda ettiği Liverpool formasından beş yıl uzak kalan ve 2006’da 30 yaşında tekrar kırmızıyı giyen Robbie Fowler gibi. Avrupa’da bir orta saha oyuncusu ne yapmalı dersini yıllarca verdikten sonra babasının da kupalar kazandığı, yetiştiği kulüp olan Estudiantes’e dönüp yine kupa kaldıran Seba Veron gibi. Coritiba'ya dönen Alex de Souzagibi... İspanya ve İtalya’da son 15 yılın en şık golcülerinden biri olan ve bugünlerde Racing Club forması giyen Diego Milito gibi. Liste uzar gider, bu dönmeleri, bu burunda tütmeleri en güzel Konstantin Kavafis’in şiiri anlatır:

"Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca 
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın."
Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde