23 Haziran 2022

İki Okan Bir Galatasaray

 Galatasaray camiası için “Hangi Okan Buruk?” sorusuna cevap bulabilmek için geçmişe dönüp iki anı hatırlamak lazım. Torrent ile devam edilmeyeceğinin çok zaman önce bilindiği sarı kırmızılı kulüpte, 21 Nisan’da SABAH Spor Müdürü Murat Özbostan’ın gündemi 12’den vurduğu röportajında “Galatasaray için hazırım” diyen Okan Buruk ile anlaşmak için yönetim neden gecikti, neden bir elin parmakları kadar yabancı teknik adamın ismi manşetleri süsledi. Bunu anlayabilmek için işte o iki maça dönmemiz lazım. 

Büyükçekmece’de büyüyen çocuk yaşta geldiği Galatasaray alt yapısından 90’ların başında A takıma yükselen Okan Buruk aynı zamanda futbolcu ağabeyi Fuat’ın da izinden gidiyordu. Fatih Terim’in 4 şampiyonluk kazandığı ilk döneminde oyunun kalbi orta sahada Emre-Okan-Suat üçlüsü daha 90’larda ortalıkta olmayan oyunun iki yönünü de oynayan topu kırmayan ama dört ciğerli Türk futbolculardı. O iki andan ilkine gidelim. 1998 Aralık ayında A. Bilbao deplasmanı… Galatasaray 1-0 geride ve Şampiyonlar Ligi’ne veda edecek. Sarı-kırmızı formalı bir futbolcu ağır zeminde yerde kaldığı pozisyonda rakibin tekmelerine kafa uzatıp verdiği mücadele hakemin son düdüğüyle gözyaşlarına boğuluyor. Okan Buruk o dönem kaybetse de formasının hakkını veren Galatasaraylı futbolcu…

Çeyrek asırdır meslekteyim, Okan da 30 yılı aşkındır futbol sahnesinde. Tanışmadık, röportaj yapmadım ama “Hangi Okan Buruk?” sorusuna yanıt arayacağımız ikinci anın diğer öznesi Emre Belözoğlu, Newcastle United forması giyerken geldiği İstanbul’da karşıma oturmuş ve çok uzun bir röportaj yapmıştık.  2006 yılında Okan ve Emre Galatasaray taraftarı için kulübe kuruş kazandırmadan giden, 5. şampiyonluğun kazanılmamasındaki anti-kahramanlardı. Emre o gün bana “Başkan Süren ve Ali Dürüst’ün bulunduğu odaya girdiğimde ailemle alacağımız ev için peşinat istediğimde vermediler. ‘Avrupa’dan teklifler var’ dediğimde “Seni kim istiyor ki” yanıtı verdiler. Biz o sezon her zaman olduğu gibi formamız için ter döktük, elimizden geleni yaptık” demişti. 

Lucescu yönetimindeki Galatasaray ligin bitimine iki hafta kala sahasında Ankaragücü’ne yenildiğinde Okan kırmızı kart görmüş, bir hafta önce Kadıköy’de derbiyi kaybetmiş sarı kırmızılı takım şampiyonluğu Mustafa Denizli yönetimindeki Fenerbahçe’ye kaptırmıştı. O ilkbaharda Emre ve Okan’ın Inter için sağlık kontrolünden geçtiğini de ilk yazan bendim ama ne o maç ne de öncesi… Ne Galatasaray sahasında sadece Ankaragücü’ne yenilmemiş ne de o sezon kırmızı kart gören tek futbolcu Okan Buruk’tu… Galatasaray’da yönetimler basiretsizliklerini futbolculara yüklemelerinin ilk örneği değildi ama son da olmayacaktı. Buna en güzel örnek Ribery’nin Marsilya’ya sözde “kaçmasıdır.”

“Hangi Okan Buruk?”tan tercihini sözlü tarih belirledi. Genç kuşaklar biraz da Emre’nin Fenerbahçe’ye imza atması yüzünden A.Bilbao maçında tekmeye kafa atan, Trabzonspor maçında ayağı kırıldığında acısının haykırışı tribünlerden duyulan Okan Buruk’a da soğuk bakar oldular…

Abdullah Avcı’nın yardımcısı rolüyle atıldığı teknik adamlık kariyerinde Okan Buruk’un basamakları ağır ağır çıktığını söylemek lazım. Bir teknik direktör için acı tecrübe olan küme düşmeyi hocalık kariyerinin başında Elazığspor’da yaşadı. Gazientepspor’da 313 gün görev yapmış, 42 maçta 15 galibiyet, 18 mağlubiyet almıştı. Sadece 3 ay kaldığı Sivasspor’un ardından Göztepe’de 33 maç koltukta oturduğunda o büyük tehlike onu bekliyordu. Yerli teknik adamlar havuzunda oradan oraya savrulan sezonda iki takım çalıştıran ya da küme düşme adayı bir takıma bahar aylarında Supermen olarak gelecek bir hoca mı olacaktı. Kendini Akhisar’da buldu. Ege’nin düşük bütçeli takımında 15 ayda galibiyet sayısını mağlubiyet sayısından fazla tutmak bir de üstüne Türkiye Kupası kazanmak onun kartvizitine değiştirdi. Artık kazanan adamdı ve Çaykur Rizespor’a oynattığı futbolla artık “Okan Buruk iyi hoca” olmuştu… 

Galatasaray’a 8 puan öndeyken şampiyonluğa kaptıran Başakşehir’de değişim zamanıydı. Abdullah Avcı, Beşiktaş’ın yolunu tutarken akıllarda kaybettiği sezonda 3 santrforunu kenarda oturtup Robinho-Mossoro ile Napoli’nin Mertens-Insigne formatını uyguladığı sezonun ikinci yarısı vardı. Okan Buruk’un elinde iyi bir kadro vardı ama problem gemi fırtınalar içinden çıkıp limana yanaşacak mıydı? Pandemi nedeniyle lige ara verilmese o sezon Trabzonspor ve Galatasaray’dan biri şampiyon olur muydu sorusunun cevabı tarihte yok elbette ama Okan Buruk, lig tarihine şampiyonluk kazanan bir takım hediye etmişti. 

Yine pandemi yüzünden transferde milyonları saçmayan Başakşehir yönetiminin, lige çok kötü başlayan takımın başında Okan Buruk ısrarını sonuna kadar sürdürdüğünü söylemek lazım.. Okan Buruk yorgundu ve kulüpten ayrıldığında o sezon takım çalıştırmayacağı o günden belliydi. Sonra hayat işte. Uzun zamandır Paris’te yaşıyorsa bunun bir ailevi sebebi var. Okan Buruk paylaşmak isterse sorulmadan anlatır ya da konu hemen çok özlediği futbola gelir… 

Okan-Suat-Emre ile sonra Melo-Selçuk-Sneijder ile şampiyonluklar kazanmış Galatasaray tarihinin en kötü sezonlarından birini geride bırakırken orta sahayı hafife almanın bedelini ödedi. Okan Buruk işte buradan yola çıkacak. Kendisinin de kahramanı olduğu bir hattan… Ortada bir yanlış varsa onu düzeltecek kadar futbolculuk ve teknik adamlık geçmişi var. Galatasaray camiasının sabrı var mı; maç kazandığında “Evlat Okan”, maç kaybettiğinde ise “zaten Inter’e gitmiştin” mi diyecekler, bekleyip göreceğiz…

Pirlo vs. Terim

Türk futbolunda Fatih Terim'in futbolculuk dönemine şahit olanlar bugün 50'lerini çoktan geçti, Galatasaray'daki teknik adamlığının da bir ve ikinci dönemine şahit olmayan kuşaklar bugün üniversite çağında… Onlar büyürken İtalyan futbolunda 2005-2015 yıllarında oynadığı futbolla maestro unvanını hak eden Pirlo'yu izlediler ekranda, her söylediğinin de mühim olduğunu sanabilirler. Pirlo 2020 yılında Pro lisans alabilmek için girdiği sınav sonrasında kariyerinde çalıştığı tüm teknik adamlara teşekkür etti, bir hoca hariç: Fatih Terim… Otobiyografisinde Terim'in futbol bilgisini sorgulayan, kıyafet seçimlerini eleştiren, sigara içtiğine dikkat çeken Pirlo'nun derdi neydi peki? 19 yıl sonra Terim'i unutmak bir lapsus değil elbette, o zaman filmi geri saralım...





Galatasaray ile UEFA Kupası'nda Ali Sami Yen'de Milan'ı 3-2 deviren, Fiorentina ile iki maçta da gole boğan Fatih Terim, Milan'ın yeni teknik direktör adayları listesinde ilk sırada yer aldığında sezon bitmemiştir, Galliani, haziran ayını bekler ve imza atılır. Rui Costa, Terim'in Fiorentina'dan getirdiği yıldızdır. Milan o transfer döneminde Inzaghi, Donati, Guly, Brocchi, Javi Moreno, Laursen, Cosmin Contra ve ezeli rakibi Inter'den Pirlo'yu alır… 15 yaşında Brescia altyapısında başlayan Pirlo, Inter'e geldiği 1998 yılından 2001 yazına kadar sürekli olarak başka takımlara kiralanır. 22 yaşında geldiği Milan'da o meşhur "Beyefendiler Masası"na oturmak için 2-3 yıl geçmesi gerekir. Berlusconi'nin sağ kolu Galliani, Terim'e teslim edilen kadroyu 'Gullit, Van Basten, Rijkaard'lı döneme benzetip sezon başlamadan sinsice baskıyı kurar teknik kadro üzerine. Terim'in imza attığı ayda bile Carlo Ancelotti söylentileri tesislerde dolanmaktadır ama Berlusconi patrondur ve onun tercihi Terim'dir.



Bir futbol takımında 11 çıkmayan her oyuncu hakkının yendiğini düşünür, "Ben yedek olmalıyım, daha iyiler var" diyen daha duymadım, Pirlo da Terim döneminde şans bulamaz. 22 yaşında geldiği Milan'da orta sahanın kendisine teslim edileceğini sanıyorsa da şaşırmak bir gençlik eylemidir deyip geçmek lazım. Yıllar sonra da bu kızgınlığını Terim için kurduğu cümlelerle çıkartır. Evet, Terim şık giyinir. Evet, o yıllarda sigara içer. Peki o günlerde Terim hakkında başkaları ne demiş? Kaptan Maldini, "Terim çalışma biçimi ve oyun bakış açışıyla bana Arrigo Sacchi'yi hatırlatıyor." Milan'ın eski yıldızları Baresi ve Donadoni, "Somut ve izleyenlere keyif veren bir futbol oynatıyor." Terim görevden alındığında bunu karşı çıkan Milan'daki etkili isim Ariedo Braida'dı ama Adriano Galliani galip çıktı… O sezonun kalanında Ancelotti, Terim'den maç başına daha az puan topladı ve ancak 4. oldu. Fiorentina mı? Bir yıl önce Terim ile yolları ayıran Başkan Gori'nin takımı, o sezonu 17. sırada bitirdi, iflas edip iki alt lige düşürüldü…



Önceki gün Pirlo basın toplantısında tercüme hatası olabileceğini, Terim ile kısa süre çalıştığını ve ona saygı duyduğunu ifade etti. O günlerde Terim'in coşku dozu yüksek taktik konuşmaları kelime kelime çevrilmemiş olabilir. Tıpkı önceki gün Pirlo'nun açıklamalarının yüzde 20'sinin tercüme edilmesi gibi! O günlerde Milan'da bazı futbolcular Terim'e karşı mesafeli olmuş olabilir. Tıpkı geçen sezon Juventus'ta bazı futbolcuların Pirlo'ya karşı olduğu gibi…

Sahada Maestro Kulübede Pirlo

İlk teknik adamlık deneyimde ziyadesiyle başarılı olan Volkan Demirel ile yeni sezon takım bütçesinde anlaşamayıp yolları ayırmak ne kadar sürprizse, ondan boşalan koltuğu teknik adamlığı değil ama sahada yaptıkları koskoca bir marka olan Andrea Pirlo’yu getirmek de o kadar sürpriz oldu Karagümrük için. Başkan Süleyman Hurma’nın geçen sezon Viviano ile başlayan, Biglia, Bertolacci ve Borini başta olmak çok sayıda Serie A’ya yıllarını vermiş futbolcuyla oluşturduğu “Küçük İtalya” projesinde iki sezonda da başarılı oldu ama doğrusu bu sezon sonu bu projenin yerini Volkan Demirel’in tercihleriyle dinamik genç bir takım beklentisi vardı. Pirlo tercihiyle Hurma’nın -Bertolacci’nin Kayseri’ye, Biglia’nın Başakşehir’e gitmiş olmasına rağmen- İtalyan tutkusunun devam ettiği aşikar…

Son 20 yılda orta saha oyuncularını sayarken onu en iyi ilk 5’ine almayan yoktur sanırım. Milan, Juventus ve İtalyan Milli Takımı’nın Mozart’ı, Maestro’su ve profesörü, bizim sosyal medyamızda ise Başbaşkan Pirlo olarak İtalyan yıldız forvet arkası olarak başladığı kariyerinde derin orta saha olarak devam etmiş ve oynadığı tüm takımların orkestra şefi olmayı başarmıştı. 

Hedonist ve bohem bir karakterdi Pirlo. Zengin bir ailede dünyaya gelmiş ama futbolculuk yıllarının bir yerinde çelik işi yapan aile şirketi iflasa sürüklenmişti. Emlak yatırımları, üzüm bağları ve farklı yatırımlar yanında İtalya’da bir stil ikonuydu futbolculuk yıllarında.. Baggio gibi futboldan koptuktan sonra teknik adamlığa soyunmayacağına inanan ve İtalyanların “Dolce far niente” (Hiçbir şey yapmananın mutluluğu” bir hayat süreceğini söyleyenler çoktu. 

Pro Lisansı’nı aldıktan sonra ona Juventus B takımını teslim ettiler ama Pirlo bir maça bile çıkamadan kendini A Takım’ın başında buldu. Sarri takımı şampiyon yapmış ancak patron Angelli’nin Şampiyonlar Ligi hayali pandeminin ilk aylarında O.Lyon engeline takılmış, Juventus, Lizbon’da Final 8’i evinden izlemişti..

Guardiola sonra birçok Avrupa kulübü kendi Guardiola’sını aradı. Juventus için de bu isim Pirlo idi. İtalyan medyasının ona saygısı ve sevgisi sınırsızdı ama teknik adamlık başka bir meslekti. 9 yıl arka arkaya şampiyon olan kadroyla sorun yaşadı, oynattığı oyun beğenilmedi ve iki kupa finalini kazanmış olmasına rağmen sahadaki profesör dördüncü bitirdiği sezonun ardından yerini kulübedeki profesör, Juve’ye 5 şampiyonluk kazandırmış Allegri’ye bıraktı. 

Geçen sezon adı İtalya ikinci lig kulüpleriyle anıldı. Karagümrük öncesi Partizan’ya “Hayır” dediği söylendi. Montella’nın geçen hafta verdiği röportajda “Türkiye’ye gel Pirlo. Yeniden doğmak için” cümlesini okumadan önce Karagümrük ile anlaştığı kesin. İtalya’nın en güçlü kadrosuyla Serie A’da yapamayan Pirlo’nun orta sıra bir takımla  devlere kafa tutamayacağı ve “Maestro Pirlo”ya zarar vereceği ortadaydı.. “Kaybedersem de bu kez uzakta kaybederim” demiştir iç sesi Karagümrük’e imza atarken… Montella gibi kazanır ve “Oyundan yine zevk alıyorum” derse ne ala… Penaltı kaçırdığı 2005 Şampiyonlar Ligi finaline ev sahipliği yapan Atatürk Olimpiyat Stadı’nda artık ev sahibi Andrea Pirlo…

1 Mayıs 2022

Daha Güzeli ne ki Hayatta

Şenol Güneş, Kemal, Necati, Şenol Ustaömer, Turgay, Bahattin, Güngör, Turgay Soyak, Hasan Vezir, Hasan Şengün, İskender Günen ve teknik direktör Ahmet Suat Özyazıcı… 1984 yazıydı, okuma-yazmayı bir de çarpım tablosunu öğrenmiş bir de bu kadroyu ezber saymayı öğrenmiştin.  İlkokul bittiğinde baban İstanbul’a gidiyoruz dedi. Okulda yeni arkadaşların vardı ve senin tuttuğun takımı tutan yoktu. Seni çok zaman kızdırıyorlardı ama sen takımından vazgeçmiyordun. Sen Trabzonlu babanın oğluydun, ne demek öyle İstanbul’da bir takımı sevmek! Trabzonspor şampiyon olduğunda memlekette televizyon yayınlarının hepsi artık renkliyliydi. ABD’de Reagan başkan seçilmiş, Michael Jackson, Thriller albümüyle 8 Grammy almış, Sezen Aksu ortalığı yıkıyordu ama senin haberin yoktu, çocuktun... 

Orta, lise hep üzüldün, hep uzaktan baktın. Üniversitenin ikinci yılında yüreğin pırpır atıyordu. Yine olmadı. İstanbul’da ve yakınında ne kadar deplasman varsa hepsini koşturuyordun. O son şampiyonluğun elleriyle getiren Şenol Güneş milli takımla Dünya Kupası’nda tarih yazdığı yaz evlendin. İşin, aşın, huzurun vardı ama hasretin büyüktü. Bir oğlun bir de kızın oldu. Onlar yürüdüğünde Trabzonspor forması aldın. 40’larını geçtiğinde biraz yorulmuş biraz tribünden uzak kalmıştın ama bordo-mavi’nin her kazandığı maçın ertesi sabahı en genç sen uyandın…

Dedenin, nineni toprağa verdin. Babanın hastane odasında başında bekledin. Her memlekete gittiğinde 7 yaşındaki seni hatırladın ve vazgeçmedin… Dün boyunu aşmış oğlunla beraber tribündeydin, şampiyon oldun onca yıl sonra , Özkan Sümer geldi aklına, oğluna sarıldın, ağladın… Bu sabah o sofrada rahmetli babaannenin yaptığı kuymağın tadını hatırlayacaksın… Daha güzeli ne ki hayatta…

17 Ocak 2022

Orta Sahayı Hafife Almak-2

 

Bu bir devam yazısı… Galatasaray özelinde “orta sahayı hafife almanın”  bedelleriyle biten satırlardan sonra şimdi Real Madrid örneğine bakalım. Karşımıza bambaşka bir fotoğraf çıkacak.

Kasım 2015. Santiago Bernabeu’da Luis Enrique yönetiminde Barcelona El Clasico’da Real Madrid’i sahadan silerken tabelada 4-0 yazıyordu. Real Madrid teknik direktörü Rafael Benitez’in Modric-Kroos’lu orta sahasında oyuna başlayan 3. adam James Rodrigues sonradan oyuna giren ise Isco idi. Mesut Özil’li yıllar sonra Real Madrid’in 10 numaraları… O sezon Rafael Benitez-Zidane değişimi yaşandı, orta sahadaki değişimi de Zİdane’nın yaptığı söylenemez ama o günden bugüne Real Madrid’in ideal orta saha üçlüsü Zİdane gidip gelse de ve yine gitse de değişmedi. Madrid medyasının çok defansif bulduğu, şıkır şıkır bir 10 numara olmadan koskoca Real Madrid futbol oynar mı dediği takım, 3 yıl arka arkaya Şampiyonlar Ligi kazandı…

 

Ocak 2022. Real Madrid, İspanya Süper Kupa’nın Final Four formatında Barça’yı devirip finale çıkarken de orta saha aynıydı. Yıllar geçiyor elbette iki yıl sonra bu orta sahayı görmek mümkün olmayacak ama Casemiro-Kroos-Modric’li yıllarda Real Madrid’in rakipleri orta sahayı ne kadar hafife almış sorusunun peşinde koşalım. Modric, Real Madrid’e 30 milyon, Casemiro 13.5 milyon, Kroos ise bonservisi cebinde gelmişti. Üçlüye 43.5 milyon Euro ödeyen Real Madrid’in 2016 yılından beri orta saha oyuncuları için kasasından çıkan para 79 milyon Euro. Akla gelen ilk isimler ise Ceballos, Reinier ve bu sezon kadroya katılan genç Fransız Camavinga…

Şimdi Real Madrid’in büyük sahnedeki rakiplerine bakalım. Barcelona, Andre Gomes’ten Coutinho’ya, Paulinho’dan, Arthur’a, Vidal’dan de Dong’a ve en sonunda Pedri’ye kadar 6 yıllık dönemde orta sahası için 437 milyon Euro harcadı.

Atletico Madrid, Gaitan, Lemar, Rodri, Kondogbia ve de Paul başta olmak üzere 8 orta saha transferine 197 milyon Euro akıtırken, Avrupa sahnesinde Real’in karşısına dikilebilecek esaslı takımlar arasında orta sahaya en az parayı harcayan Paris Saint Germain oldu. Krykowiak, Lo Celso, Parades, Gueye, Pereira, Rafinha başta olmak üzere Ben Arfa ve Lass Diarra’nın da bedelsiz geldiği orta saha operasyonlarının faturası 129 milyon Euro…

İngiltere’ye gidelim. 2016 yılından beri Avrupa’da Barcelona’nın ardından en çok parayı harcayan kulüp Chelsea oldu. Kante, Bakoyoko, Drinkwater, Jorginho, Kovacic, Havertz, Ziyech… Londra kulübünün kasasından 6 yılda 352 milyon Euro çıktı orta saha için. Manchester City bu dönemde 166 milyon Euro harcadı. İlkay, Bernardo Silva, Rodri ilk akla gelenler…

Liverpool, 2016 yılından beri orta saha transferine 192 milyon Euro ödedi. Wijnaldum, Oxlade, Keita, Fabinho ve ve Keita….

Almanya’dan Bayern Münih ile bitirelim. Real Madrid ve Barça’nın hayal kırıklıkları olan Rodrigues ve Coutinho’yu kiralık olarak kullandıklarını hatırlayalım. Orta sahaya 133 milyon Euro harcayan Bayern Münih’in bu dönemdeki en pahalı iki transferi Renato Sanches ve Tolisso’dan beklediğini alamadı. Sıfır bonservisle gelen Goretzka ve 15 milyon Euro bonservisle gelen Sabitzer için ise takdir sizin…

Futbolda 11 istikrarını uzun yıllar sağlayabilmek mümkün değil ancak oyunun kalbinde orta sahada Real Madrid örneği ve tam karşısında ilk yazının öznesi Galatasaray bize şunu anlatıyor… Bir hattını sabitlemeden diğer 2 hattında kat çıkamazsın… Ve elbette, taşıma suyla değirmen dönmez…


Orta Sahayı Hafife Almak-1 

13 Ocak 2022

Domenec Torrent

Guardiola 2007'de Barcelona B Takımı'nın başına geldiğinde yardımcısı olarak belirlediği Torrent'i ertesi sezon A takıma geçtiğinde rakip analiz sorumlusu olarak görevlendirmişti. Pep'in 4 yıl boyunca yardımcısı Tito Vilanova'ydı. Torrent, bu dönemde rakip analiz ve scout pozisyonundaydı. Pep, Barcelona'dan ayrılıp 1 yıl New York'ta dinlendiğinde Torrent için Barcelona'da yine scoutluk pozisyonu önerildi ama İspanyol hoca o sezon Tito ile çalışmadı. Ve ertesi sezon Pep ile Bayern Münih'in yolunu tuttu. Bundesliga yıllarında ve ardından Manchester City ve Arteta 2. adamlığa gelene kadar Guardiola'nın sağ kolu Torrent'ti. 

Guardiola, "Benden önce de teknik adamdı. Ondan çok şey öğrendim. Beraberken de birlikte çok şey öğrendik" diye anlatıyor o günleri. Torrent elbette Guardiola gibi obsesif olarak topa sahip olmayı seven, top rakibe geçtiğinde şok presle geri almak isteyen ve ana planı 4-3-3'ün varyantlarını rakibe göre pozisyon alan bir teknik adam. "Eldeki malzemeye göre mi diziliş, dizilişe göre mi kadro?" sorusuna gelince, bir röportajından alıntı yapayım: "Elimde Romario ve Ronaldo gibi adamlar varsa elbette 4-3-3 oynamam. Ama sadece transferle değil bazen futbolcuları da kendi oyun planı için geliştirebilirsiniz." Domenec'i, New York City'nin başına götüren elbette ki aynı patronun kulübü olmasıydı. David Villa'nın ayrıldığı takımda başarısız olduğu da söylenemez. Flamengo ise iki taraf için de gerçekten ilginç bir tercihti. Brezilya'nın köklü kulübü, 1. adamlığı olmayan Avrupalı bir hocayı göreve getirirken Torrent de bir başka futbolun oynandığı Güney Amerika'da üstelikte KOVİD-19 vakalarının tavan yaptığı dönemde çalıştı. İspanyol futbolunda altyapılarda çalışıp 1. adam olmayı başaran elbette çok sayıda teknik adam var. Torrent "Guardiola'nın yardımcısı'' kartvizitiyle La Liga'dan teklif almazken bu duruma şöyle açıklama getiriyor: "Çok fazla gölgede kaldığınızda La Liga, Bundesliga takımlarının aklına gelmiyorsunuz.'' 

Torrent'i, G.Saray'ın masasına getiren futbol aklı kimdir biliyoruz da kendileri bilmiyorlarmış gibi davranıyorlar. Guardiola gibi çığır açan bir hocayla yıllar boyunca taktik konuşacak seviyede olduğundan, oyuna ait tecrübesini sorgulamak gereksiz. Taktik, oyunun çok şeyi olsa da her şeyi değil. 59 yaşına gelmiş bir hocanın G.Saray'la anlaştığı haberleri İspanyol medyasında üç gazetede 4'er satır kutu haber olarak yer aldı. Torrent için G.Saray'la anlaşmak İspanya'da piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmak gibi bir şey. İngilizcesi zayıf olduğundan Türk yardımcısı kadar İspanyolcaya hakim tercümanın kim olacağı da önemli. Unutmayalım İtalyanca'yı çok iyi bilen ama Türkçesi zayıf bir tercümanla G.Saray, Mancini ve Prandelli gibi iki teknik adamla çalıştı. 

Terim dönemleri sonrasında Lucescu, Hagi ve Mancini ile çalışan G.Saray'ın, Torrent tercihi elbette şaşırtıcı ve ilginç. Son 15 gündür yaşananlardan bir senaryo yazsanız izleyen, bu kadar tutarsızlık ve kötü kurgu olur mu diye televizyonu kapatır. O televizyonu açtıracak olan tek şey Galatasaray'ın alacağı galibiyetler. Domenec Torrent işte bu yükle işbaşı yaptı.

4 Ocak 2022

Orta Sahayı Hafife Almak-1

 

Forvetler yarışta tutar, defanslar şampiyonlar yapar güzel klişedir futbol da, doğruluk payı da yüksektir ama enine de boyuna da baksan bir takımın kalbi de beyni de orta sahadır… Orta sahan kadarsındır ya da orta sahayı hafife aldığında sonuçların ağırlığı biner sırtına… Real Madrid orta sahasının Avrupa’daki esaslı rakipleriyle karşılaştırması bir sonraki yazı konusu olsun, şimdi ülke içinde kalalım ve Galatasaray’ın kazandığı son iki şampiyonluktan üç yıl sonra yarışa yeni yıla girmeden vedasını orta sahasında arayalım…

Bu sezon ile benzer kadro sıkıntılarını yaşandığı 2010-11 sezonunda Galatasaray, taraftarının hafızasına “BAM” olarak geçen Barış, Ayhan, Mustafa Sarp üçlüsüyle oynamış ve sezonu 16 mağlubiyetle tamamlamıştı. Ertesi sezon Fatih Terim geldiğinde Melo ve Selçuk’un devraldığı orta saha iki 10 numara Emre Çolak ve Engin’in kanatlardan göbeğe yardım eden oyunlarıyla iki santrfora yer açmış ve Galatasaray’ın orta sahası 25+ gol üretmişti. Ardından Sneijder’li yıllar ve onun kontratı feshedilmeden 10 numaralı forması teslim edilen Belhanda’lı günler…

Juventus’un dörtlü ya da üçlü defansının, Real Madrid orta sahasının ya da Barcelona ve Liverpool’un forvet üçlüsünün uzun yıllar değişmediği ve kupaların geldiği sezonlarda teknik adamlar değişse de mühim olan oyunun en az bir hattında kadro istikrarını sağlamalarıydı.

Galatasaray 2017-18 sezonundan beri üç bölgede de bir istikrarı sağlayamadığından her transfer döneminde yamalı bohça gibi bir kadrolar kuruldu. Fernando ve Ndiaye ile Melo-Selçuk kadar olmasa da bir çizgi yakalayabilme şansı da Brezilyalının İspanya’da oynama arzusu, Senegalli’nin de yüksek bonservisle satılmasıyla son buldu.

Seri, Nzonzi ve Lemina’nın piyasa değerleri Galatasaray’ın satın alamayacağı kadar yüksekti. Ortada bir paradoks vardı. Bu oyuncular sende başarılı olursa piyasaları yükselecekti, tersi de oldu ama Galatasaray’ın ya parası yetmedi ya da oyuncular için Florya artık cazip bir ev değildi..

 

Forvet hattında Onyekuru mevsimlik pamuk işçisi gibi gidip geliyor, Feghouli’de Valencia’daki son sezonunda kontrat krizindeki boş vermişliğine burada kontratının son iki sezonuna girilirken start veriyordu…

3 stoper için 25 milyon Euro, Diagne için 13 milyon Euro, Falcao için kasasında yılda 6-7 milyon Euro çıkan Galatasaray, oyunun kalbini de beynini de çok hafife aldı. Etebo, Assunça isimleri bu hafiflik nedir sorusunun cevabında öznelerdir. Taylan’ın 6 numaray devşirilmesi bir sezonluk palyatif bir çözüm, fiyat 15+ milyon olduğu günlerde Gedson’u sadece yarım sezonluğuna kiralamak da günü, olmadı 6 ayı kurtarmaktı…

Melo-Selçuk, Mahmut-İrfan Can, Josef-Atiba ile de son 10 yılın X raporu alınabilir. Cevabı basit soru şudur: Taylan-Berkan ikilisi adlarını bu isimlerin yanına yazdırabilir mi?


2 Kasım 2021

Sahilde Bir Bankta Tek Başına

Sürekli teknik direktör değiştirerek başarıyı yakalayacağına inanan bir futbol iklimimiz var. Kadrodaki 25 futbolcunun ismini ezberleyemeden, otel odasından eve çıkmadan, alt yapı takımlarının bir maçını izlemeden kısaca attığı imza kurumadan “yollarımız ayrıldı” ile yüzleşen çok teknik adam var. Önce yakın geçmişe gidelim Avrupa’da sonra bu hafta çekilmiş bir fotoğraf karesinin hikayesinin peşine düşelim…

***

1999'da Fortuna Köln'ün başında tanıdık bir isim vardı, Fenerbahçe'nin efsane isimlerinden kaleci Toni Schumacher... İkinci ligde Waldhof Mannheim ile oynadıkları maçın ilk yarısını 2-0 geride kapadı Schumacher'in takımı. Devre arasında soyunma odasına kulüp başkanı Jean Loering daldı ve Schumacher'e "Dışarı çık," dedi. Hayır, başkan takıma motivasyon konuşması yapmayacaktı, sabrı taşmıştı. Schumacher'e "İkinci yarıya çıkma, stadı da hemen terk et," dedi. Peru'da sezon başı hazırlık kampını bitiren ve ligin ilk hafta maçı için kampa giren Coronel Bolognesi'de teknik direktör Raul Marcovich'in hedefi elbette üç puandı. Sabah takımla birlikte kahvaltı ederken, telefonu çaldı, Başkan "Kahveni iç ve kampı terk et," dedi! 11 yıl önce İngiltere'de yerel ligde (Sussex County Ligi) Chichester City'nin rakibi Redhill'di. 1873'te kurulan kulüp, maça iyi başlamış, ikinci yarıda da oyunu 2-1 önde götürüyordu. Gözü sahadaki oyunda olan teknik direktör Mark Poulton'un yedek kulübesinde otururken cep telefonu çaldı. Ekranda kulüp yönetici Gary Walker'ın ismi yazıyordu. Poulton telefonu açtı ve Walker kısa kesti: "Mark, rahatsız ediyorum ama kovuldun!"

***

İtalya’nın güneyinde Campania bölgesinde, Vietri Sul Mare kasabasının sahilinde bir bankta tek başına oturan 60’larındaki adam emeklilik günlerinin sıkıcılığında boğulmuş bir ifadeyle yakalandı fotoğraf karesinde.. Onu bu üzgün ve düşünceli anında yakalayan –muhtemelen- tuttuğu takımın teknik direktörünü tanıyan bir taraftardı… O adam Fabrizio Castori idi. Takımı Serie A’da 8 hafta sonunda sadece bir galibiyet almış, bir kez berabere kalmış ve 6 kez de sahadan mağlup ayrılmıştı. Salernitana Başkanı, Fabrizio Castori’ye yollarının ayrıldığını söylediğinde, ligi ikinci bitirip 22 yıl sonra Serie A’ya döndüklerinin üzerinden sadece dört ay geçmişti..

Bankacılık kariyerini sona erdirip en alt ligde takım çalıştırmaya başlayan ve 20 yıllık emeğinin ardından Avrupa’nın en iyi teknik adamlarından biri olmayı başaran Maurizio Sarri kadar başarılı olmasa da Fabrizio Castori de benzer yollar geçmişti. İtalya’da amatörden profesyonele ne kadar lig varsa çalışmış, 26 yaşında Belfortese’de başlayan kariyeri onu Çizme’de 40 yıllık hoca yapmıştı sonunda. 8 sezon üçüncü ligde, 16 sezon ikinci ligde takım çalıştıran Fabrizio Castori tam bir alt lig hocasıydı ama Serie A’ya çıkardığı takımları da çalıştırmak elbette hakkıydı. 2014 yılında Carpi onu teknik direktörlüğe getirdiğinde kulübün tek hedefi ligde tutunmaktı. Düşecek takım denilen Carpi sezon sonunda tarihinde ilk kez Serie A’ya yükseldiğinde Castori omuzlardaydı. Düşük bütçeli takımın kurtlar sofrasında işi elbette zordu. 6. Haftada Roma’ya 5-1 mağlup olduklarında omuzlardaki Castori artık odasını toplamış ve evine dönmüştü. Yerine gelen teknik adama 5 hafta dayanabilen Carpi yönetimi Castori’yi yine takımın başına getirdi ama Serie A’da Carpi geldiği gibi gidenler kervanına katıldı sezon sonunda…



Geçen sezon Salernitana ona teklif getirdiğinde 11 yıl sonra döndüğü kulüpte yönetim taraftarın protestosuyla yola devam ediyordu. Yeterli transfer yapmamışlardı ve görevi bırakmaları isteniyordu. Fabrizio Castori sezon sonunu görebilecek miydi ki! Castori, Carpi’den sonra Salernitana’da da zoru başardı. Ligin en iyi ikinci defansını kurdu, 69 puan toplayan takım ligin son 9 haftasında 7 galibiyet alırken attığı son dakika golleriyle manşetlere çıktı ve mutlu son… Fabrizio Castori kariyerinde 10. kez bir takımı üst lige taşıdı… Geride kalan haftada Salerno Limanı’nda tek başına otururken ne mi düşünüyordu… Futbolda geride bıraktığı 41 yılı ve çalıştıracağı yeni takımı… Kimbilir belki Carpi gibi Salernitana da sezon içinde onu yine göreve çağırır…

17 Ekim 2021

Atletico Madrid Alt Yapısı

 

İspanya La Liga’nın 60. sezonuydu. Beş yıl arka arkaya şampiyon olan Real Madrid’in serisine son veren Barcelona’da Johan Cruyff, Katalan kulübünün tarihini değiştirecek adımları atıyordu. Kulübün alt yapısı La Masia onun futbol aklıyla beyaz sayfa açmıştı. O sezon ligi Barça’nın ardında ikinci sırada bitiren Atletico Madrid’de başkan Jesus Gil, 15 yaş takımının başarılarıyla övündüğü televizyon programında taraftarlarını kızdırmıştı. Atletico tribünleri şampiyonluk bekliyordu ama iki puanlı sistemde Barça’nın 10 puan gerisinde kalmışlardı. Atletico’nun 15 yaş takımı rakiplerini ezmiş ve 22 maçta 264 gol atmıştı. Programda başkan Jesus Gil, ufak tefek bir çocuğu işaret etti: “Bakın bu bizim kaptanımız. Gelecekte büyük bir star olacak. Bu sezon 55 gol attı.”

Jesus Gil haklı çıktı, Madrid’in yoksul bir mahallesinden gelen ve sıkı Atletico Madrid taraftarı olan çocuk futbolu bıraktığında adını efsaneler arasına yazdırdı ama bir başka formayla… Atletico Madrid o günlerde batık bir kulüptü ve başkan Jesus Gil, yıllık bütçesi 80 milyon pesetas (500 bin Euro) olan alt yapıyı kapattı! Çocuk başının çaresine bakmak zorundaydı. Real Madrid alt yapısına gitti, 1994 yazında onu yaz turnuvası kadrosuna almadıkları için gemileri yaktı ve gönül bağı olan Atletico Madrid’e dönmek için Real Madrid’in tesislerinden ayrıldı. Arjantinli efsane Jorge Valdano onu ikna etti, Real Madrid’de kalırsa A takıma yükseleceğine inandırdı ve çocuk 17 yaşında Zaragoza deplasmanında ilk kez A takım formasını giydi. Ertesi hafta kariyerinin ilk golünü attığı takım, alt yapısından yetiştiği Atletico Madrid’di… Hayat işte…

O çocuk büyüdü ve Real Madrid formasıyla 550 maçta 228 gol attı. Atletico Madrid başkanı Jesus Gil’in kapattığı alt yapıda oynayan onlarca çocuk ortada kaldı, hepsi o çocuk gibi şanslı değildi… Raul Gonzalez, Real Madrid’in kaptanı olmayı başardı.

Renkli ve bir o kadar karanlık hayatının sonuna geldiğinde Jesus Gil, 71 yaşındaydı. 2004 yılında hayatını kaybettiğinde Atletico Madrid yeni başkanı Enrico Cerezo ile yola devam ediyordu ve yanında Jesus Gil’in oğlu vardı. Evlatlar, babalarının hatalarından ders çıkarmalı, öyle de oldu. Jesus Gil 17 yıl süren başkanlığında 39 teknik direktörle çalışmış, 141 futbolcu transfer etmişti. Oğul Miguel Angel Gil’in başında olduğu Atletico Madrid, Diego Simeone ile 10 yılı devirdi bugünlerde. Peki ya altyapı? Babasının 500 bin Euro maliyeti var diye kapattığı Atletico Madrid’in futbol akademisine ayırdıkları para geçen sezon 16 milyon Euro idi. Beşiktaşlı Montero’nun da yetiştiği Atletico Madrid alt yapısından A takıma yükselebilmek kolay değil, 100 çocuktan sadece 3’ü A takıma gelebiliyor çünkü Atletico alt yapısında 1235 kız-erkek çocuğu eğitim görüyor. Akademide 49’u erkek, 17’si kadın futboluna oyuncu yetiştiren 66 takım var. 175 antrenör eşliğinde geçen sezon 1309 maça çıktılar, 245 turnuvaya katıldılar. Altyapıda 22 kondisyon antrenörü, 12 analist, 12 kaleci antrenörü, 46 sağlık çalışanı ve 27 idareci görev yapıyor. 

Yüzlerce çocuğun yetiştiği Atletico Madrid Akademi’de herkes bir zamanlar Raul’un olduğu gibi Madrid doğumlu değil. Beşiktaşlı Montero da ülkenin güneyinden Sevilla’dan Madrid’e gelenlerden. Montero gibiler için Atletico Madrid’in tesislerinde 72 yatak kapasiteli bir “ev” var. O tesiste cep telefonları  günde yarım saat ailelerini aramak için açık kalabiliyor ve 16 yaşından küçük futbolculara internet yasağı var. 15 yaşından küçüklerin tek başına şehirde gezmeleri yasak, bunu ancak üst yaş gruplarındaki ağabeylerinin refakatinde yapabiliyorlar. İki liseyle özel anlaşması olan Atletico Madrid kulübünün “ev”inden son 7 yılda 145 futbolcu çıktı. Çok azı A takıma yükselmiş olabilir ama yolu İstanbul’a düşen Montero da dahil hiçbiri “ev”ini unutmuyor.

Mbappe Bey ve Oğulları

Dört yıl önce Falcao’nun forma giydiği Monaco, Paris Saint Germain’in dört sezonluk şampiyonluk serisine son verdiğinde tüm dünya Kolombiyalı santrforun partneri konuşuyordu. Paris’in banliyösünde Bondy’de büyüyen çocuk 13 yaşında Monaco alt yapısına gelmiş ve 16 yaşındayken babası kulübün sportif direktörünün kapısını çalmıştı. “Oğluma şans vermiyorlar, yeni kontrat yapmayacağız.” Onu ikna eden Portekizli sportif direktör Luis Campos’tu. Monaco şampiyon olduğunda kulüpten ayrılmış olan Campos bir başka projenin peşindeydi. Onun kurduğu Lille, PSG’nin bu kez üç şampiyonlukla rakipsiz olduğu ligde mutlu sona ulaştı. Evet, Campos bu kez de kutlamalarda yoktu ve kulüple bağlarını altı ay önce koparmıştı. Portekizlinin futbol aklıyla kazanılan iki şampiyonluk kadar önemli olan ise o gün babasını ikna ettiği Kylian Mbappe’nin o sezonun ardından PSG’e 180 milyon Euro’ya transfer olmasıydı.

Jorge Mendes ve Mino Raiola gibi süperstar menajerlerin kontrolünde olan Avrupa futbolunda aile şirketiyle yola devam eden yıldız futbolcular da var elbette. Büyük komisyonlar ödemek yerine devreye giren babalar ve ağabeyler.. Messi, Neymar ve Mesut Özil’in (Real Madrid günlerinde) babaları, Sergio Ramos’un ağabeyi kulüplerle pazarlık masasına oturuyor. Kylian Mbappe geride kalan transfer dönemi kapanana dek dünyanın en pahalı futbolcusuydu. Paris Saint Germain ile bir yıl kontratı kalan Fransız forvet sezon sonunda istediği kulübe bedava gidebilir ve onun peşini bırakmayan Real Madrid de bir numaralı adres… Peki Mbappe’nin kariyerini yönetenler kimler?

Kamerun’dan çocuk yaşta Paris’e gelen Wilfrid Mbappe’nin futbolculuk hayali amatörden öteye gidemedi ama yeşil çimlerden kopamayan babanın bugün iki oğlu da futbolcu. Bondy’de gençlerin kötü alışkanlıklardan uzak tutmak için spora teşvik eden ve aralarında büyük oğlunun da bulunduğu çocuklarla idman yapan Wilfrid Mbappe bugün 51 yaşında. Sadece oğlu değil İkone, Saliba ve Corchia gibi yıldızlar da onun gözünün önünde futbolcu oldular. Oğlunun saha içi performansı için tatil günlerinde onunla ekstra idmanlar yapan, sürekli maç izleyip oyun analizlerini paylaşan Wilfrid, işin finans kısmına ise uzak duruyor. Ne oğlunun isim hakkını pazarlanması ne de sponsorlarla yapılan toplantılarda baba Mbappe yok…

Mbappe’in kariyer yolculuğunda bir diğer önemli isim annesi Fayza Lamari. Cezayirli bir ailenin kızı olan Fayza eski bir hentbolcu. Oğlunun iletişim ve hukuk işlerinden sorumlu. Kontrat görüşmelerinde o da var ve Mbappe’nin kurduğu vakfın da başında. Öğretmenlik yapmasa da üniversite de aldığı eğitimle iki çocuğunun da kariyer basamaklarını tırmanırken psikolojik desteği veren ekibin aklı 48 yaşındaki Fayza Lamari. Ekipte kimler var derseniz… 22 yaşındaki Mbappe’nin bir kineziterapi uzmanı, iki fizyoterapisti, bir masörü, bir özel aşçısı, diyetsiyeni, özel şoförü, özel güvenliği bir de asistanı var. Bu kadar mı! Hayır değil, Mbappe’nin markasını yöneten ekipte avukat ve finans uzmanları da var.  Yeni kontratları, sponsorluk anlaşmalarını hazırlayan ise 50 yaşındaki avukat Delphine Verheyden… Spor sektöründe tecrübesi olan ama bir futbolcu ile daha önce çalışmamış olan Verheyden’i sekiz aday arasında seçen ise anne Fayza Lamari… Kylian’ın “Benden çok farklı bir karakter. Üzerinde her zaman soyadımızın baskısı olacak” dediği 14 yaşındaki kardeşi Ethan da Paris Saint Germain alt yapısında forma giyiyor…

Paris Saint Germain’de kalsa da Real Madrid’e gitse de gelecek sezon Kylian Mbappe muhtemelen futbol dünyasında en yüksek ücreti olacak gibi görünüyor. Peki Kamerunlu bir baba ile Cezayirli bir annenin oğlu, Fransa Milli Takımı’nın bir numarası Mbappe’nin adına kurulan vakıf ne yapıyor? 1998 doğumlu Mbappe, 98 çocuğa burs veriyor, engelliler için tekerlekli sandalye,  ekipman alıyor ve imza attığı her sponsor şirketten vakfa bağış yapma şartını koşuyor… Mart 2017’de ilk kez milli takım formasını giydiğinde verdiği sözü de tutuyor: Milli takımdan kazandığım her Euro’ya vakfa aktaracağım.. 2018 Dünya Kupası zaferinden hesabına yatan 400 bin Euro’nun da içinde bulunduğu 4 yılda kazanılmış 1.5 milyon Euro prim bugün vakfın kasasında… Sonunda bir futbolcu sahada yaptıklarıyla hatırlanır ama Mbappe gibilerini o burslarla büyüyenler hiç unutmuyor.. Unutmayacak da…

3 Ekim 2021

Cordoba Mucizesi'nden Yalnız Çocuğa



İspanyol medyası Barcelona’ya transferini sayfalarına taşıdığında Yusuf Demir için attıkları manşet, “Krankl’dan 40 yıl sonra Barcelona’ya transfer olan Avusturyalı genç oyuncu” idi. Yeni bir Mesut Özil vakasıyla karşı karşıya olduğumuzun farkında değildik ama şimdi filmi geriye saralım ve Arjantin’e gidelim. 1978 Dünya Kupası’na…

21 Haziran 1978 günü öğle saatlerinde Arjantin’nin Cordoba şehrinde oynanan 90 dakika futbol tarihine “Cordoba mucizesi” olarak geçti ve o günün kahramanı Hans Krankl’dı. Avusturya, Brezilya’ya kaybetmiş olmasına rağmen gruptan lider çıkmış ve karşısında 47 yıldır galibiyet sevinci yaşayamadığı -büyük rakibi mi yoksa en yakın dostu mu tartışılır- Batı Almanya’yı bulmuştu. 1974 Dünya Kupası’nın sahibi Almanlar iki golsüz beraberlikle şaşırtmış, gruplarından ikinci çıkmışlar ve ikinci tur grubunda her şey son maça kalmıştı: Avusturya-Batı Almanya…

Kalesinde efsane Sepp Maier, defansında Berti Vogts, uzaktan şutların adamı Rainer Bonhof, yolu bir zaman sonra Galatasaray’dan geçecek olan Abramczik ve forvetlerin hası Karl Heinz Rummenigge’li Almanya, kalesinde Koncilia, orta sahasında Prohaska ve forvet hattında Krankl olan komşusu Avusturya karşısına büyük favori olarak çıktı. Avusturya o gün maçı 3-2 kazanırken, 87. dakikada galibiyet golünü atan Hans Krankl ülkesinde kahraman ilan edilirken, evine dönen Almanlar’da Helmut Schön görevi bırakmak zorunda kaldı ve yerine Jupp Derwall geldi. 78 Arjantin, Hans Krankl’a Barcelona’nın kapılarını açtı. Rapid Wien’de yıldızı parlayan Krankl, Barcelona’da ilk sezonunda 29 golle La Liga’nın gol kralı olurken, 3 yıl sonra döndüğü eski takımı Rapid Wien’de 5 yılda 107 gol daha attı. İşte tam da o günlerde Trabzon’da bir çocuk geleceğinde Avusturya’ya göç edeceğinden ve orada evlatlarından birine “Yeni Messi” denileceğinden habersizdi elbette…

Cordoba mucizesinden 4 yıl sonra rövanş zamanıydı. Euro 1980’i kazanan Almanlar yine karşılarında Avusturya’yı buldular. Şehrin ana dili yine İspanyolcaydı ama bu kez Arjantin’de değil, İspanya’da Gijon’daydılar. El Molinon Stadı’nda Almanlar gruptan çıkmak için kazanmak zorundaydılar ama bir ya da iki farklı galibiyet Avusturya’yı da bir üst tura taşıyacak, Almanları devirmiş Cezayir bu hesapla evine dönecekti. Hesabı iyi yaptılar. Almanlar o gün maçı tek golle kazanırken, iki takım “Gijon anlaşması” diye tarihe geçen kendi sahalarında top çevirmeyle son düdüğü beklediler…

Gijon’da 82 yazından 21 yıl sonra Viyana’da gurbetçi bir aile çocuklarına Yusuf ismini verdiler. Hans Krankl o günlerde Avusturya Milli Takım teknik direktörüydü. Trabzonlu her çocuk futbolcu doğar ama Yusuf bir başkaydı. Kuzenleri Berke ve Kerim de futbolcu olan, kardeşi Furkan da bugünlerde Rapid Wien alt yapısında oynayan Yusuf, 10 yaşına geldiğinde kendini Hans Krankl, Ernst Happel, Prohaska ve David Alaba’nın yetiştiği kulübün idman tesislerinde buldu. Babası garsonluk yapan, annesi süpermarkette çalışan Yusuf basamakları üçer üçer tırmandı adeta. 15 yaşına geldiğinde ilk profesyonel kontratını imzaladığında yanında olan menajeri onu ilk kez izlemesi için çağıran babasına önce olumsuz yanıt vermiş ama izlediğinde de “Böyle bir yeteneğin mutlaka menajeri olmalı” diyerek oyuncunun haklarını almıştı…

Top ayağına yapışan ve elbette yakışan 1.73 boyundaki Yusuf boyundan büyük işlere soyunma kararlıydı, 17 yaşında Avusturya futbol tarihinde gol atan en genç futbolcu ünvanını Gerd Wimmer’dan aldı. Geçen sezon Gent ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçında gol attığında Yusuf’un peşinden üç yıldır koşan kulüpler ellerini çabuk tutmaları gerektiğinin farkındaydı. İş milli takımı gelince biz yine kaybeden taraftık. Avusturya Milli Takımı ile maça çıkan Yusuf Demir işte tam da bu yüzden o maçtan 4 ay sonra Barselona’da “Krankl’dan sonra ikinci Avusturyalı” diye takdim edildi…

Avusturya’nın genç milli takımlarında kaptanlığa kadar yükselen Yusuf Demir çocukluğunda taraftarı olduğu Rapid Wien’den 16 yaşında da ayrılabilirdi ama alt yapı hocalarının sözlerine bakılırsa Trabzonlu genç çocuk vefalıydı ve doğru zamanı bekliyordu. Yetenek avcılığı söz konusu olunca Barcelona’nın Avrupa’da çok rakibi vardı ama efsane alt yapısı La Masia’ya bir genci kazandırma kozu her zaman Katalan ekibinin büyük kozuydu. O alt yapıdan yetişmiş ve kariyeri beklenenin uzağında kalmış bir isim Yusuf Demir’in transferi için sportif direktör Eric Abidal’ı aradığında pandeminin ikinci ayıydı ve futbol ara verilmiş, İspanya her ülke gibi virüsle mücadele ediyordu. Almanya’da Sindelfingen’de Mercedes Cup’da izlediği Yusuf için Bojan Krkic, işi ağırdan alan Eric Abidal’dan sonra devreye kulübün efsane isimlerinden Josep Mari Bakero’yu soktu. Barcelona B takımına yeni yetenekleri kazandıran Bakero ikna olmuştu. Bir yıl boyunca Yusuf’un özel hayatı da dahil sahadaki her yaptığını mercek altına aldılar. Ve mutlu son… Rapid Wien’e gelen teklif Yusuf’a iletildiğinde Trabzonlu gencin idolü olan Messi ile bir gün birlikte forma giyme hayali gerçek olacaktı.. Ama hayat başka işte.. Barcelona onu genç takımına transfer edip pişmesini bekleyecek ve performansına bakıp gelecek sezon kadroya alacaktı… Barselona’da 2021 yazı sıcak geçti! Yusuf Demir bir yıllığına kiralanmış ve gelecek sezon için 10 milyon Euro’ya bonservisinin alınması için Rapid Wien ile imzalar atılmıştı. Yusuf Demir, A takımının hocası Koeman’ın hazırlık döneminde gözdesi olmayı başardığında Messi’nin yeni kontratı için ter döken Barcelona yönetimi zorunluk ayrılık kararını açıkladı. Messi gidiyordu ve “Yeni Messi” mi olacak dedikleri genç Trabzonlu, A Takım kadrosuna yazıldı…

Messi hayranı Yusuf Demir, Arjantinli gidince “Yalnız çocuk” mu oldu, hayır ama ondan 43 yıl önce Barcelona’ya imza atan Hans Krankl futbolculuk günlerinde aynı zamanda müzisyendi ve listelerde iki numaraya kadar yükselen en meşhur şarkısı “Lonely Boy” (Yalnız çocuk) du…

Bir Başka Barselona

Turizm rehberlerinde mutlaka görülmesi gereken şehirler listesinde belki hiçbir zaman Paris, Londra ve Roma’nın önüne geçemedi ama Barselona dünyanın dört bir köşesinden gelen gençlerin favori adresi olmayı başardı. Gaudi’nin eserleriyle dolu caddelerinde dolaşan, Dali’nin şaheserlerini görebilmek için Figueres kasabasının yolunu tutan, dünyanın bir numaralı restoranı El Bulli’de Ferran Adria’nın sanat eseri tabaklarındaki lezzetleri tatmak için bir yıl önceden rezervasyon yaptıran 40 yaş üstü gezginler hep vardı ama gençlerin ajandasında Barselona bir başkaydı. Müzik festivalleri, sokak lezzetleri, plajlar ve elbette Camp Nou’da Barcelona maçı izlemek, dünya gözüyle Messi’yi görmek, kulübün müzesinde kupalar ve sanat eserleri arasında dolanmak ve Arjantinli 10 numaranın formasını almadan kulüp mağazasından ayrılmamak…

Barselona şehri, pandemi öncesinde turiste doymuş, yerel halk kalabalık turist gruplarından rahatsızlığını şehrin dört bir köşesine astıkları pankartlarla göstermeye başlamıştı. Genç turistler pahalı oteller yerine kendi kuşaklarının favori sitesi Airbnb üzerinden daire buluyorlar, Barcelona maçı izlemek istediklerinde ise kulüp üyelerinin kombinelerini sezon başından kendilerinden satın alan karaborsacılardan bir maçlığa giriş için o kombineleri kiralıyorlardı. Şehir merkezindeki apartmanlarında ellerinde valizlerle girip çıkan turistlerle bir arada olmaya itirazları vardı Barselona halkının, ortada bir güvenlik problemi vardı ve airbnb simsarı şirketlerine astronomik fiyatlarla evlerinin kira yönetimini teslim eden yaşlı kuşak yüzünden şehirde çalışan genç beyaz yakalılar ev bulmakta zorlanıyordu. Camp Nou’da Uzakdoğu’dan gelen zengin turistler ise karaborsacılara bir Barcelona-Real Madrid derbisini izleyebilmek için iki bin Euro’yu gözden çıkartıyorlardı…

Turistlere “Defolun” pankartları açan Barselona halkının onları her zaman sevindiren bir futbol takımı ve Messi’leri vardı. O, bir zamanlar Barça forması giyen Maradona’ya benzemiyordu. Arjantinli efsane gece hayatı ve saha içindeki kavgalar yüzünden Napoli’nin yolunu tuttuğunda şehirde sadece iki yılı geride bırakmıştı. Messi öyle miydi? Çocuk yaşta geldiği Barselona onun evi gibiydi ve evinin üzerinden geçen özel uçakların rotası bile o uykusunda rahatsız olmasın diye değiştirilmişti. 


 
Pandemi güzel bir rüyadan uyandırdığı Barselona halkını dünyanın dört bir köşesinde olduğu gibi kabus dolu günlere sürükledi. Yaş ortalaması yüksek ülkede personelin terk ettiği huzur evlerinde yalnız bırakılan yaşlı insanlar hayatlarını kaybediyor, ülkenin başkentinde buz pisti salonu geçici olarak morg görevi görüyordu. Messi kulüpten ayrılmak istediğini resmi evrakla yönetime yolladığında binlerce turistin yürüdüğü Barselona’nın geniş caddelerinde yerel halk kapanan dükkanları sayıyordu… Barcelona, Camp Nou’da maça çıktığında tribünlerde artık 98 bin taraftar yoktu.

2020 yılında bir milyar Euro gelir barajını aşmak için bir önceki yıla göre 100 milyon eksiği olan Barcelona kulübü profesyonelleri hedeflerine ulaşacaklarından emindiler. Pandemiyi kim hesaba katmıştı ki? Katalan kulübü bir yıl içinde yüzde 30 gelir kaybına uğramış, kasaya giren para 300 milyon Euro eksilmiş, takım, Bayern Münih’ten 8 gol yemiş, şampiyonluğu golcüsü Luis Suarez’i gönderdiği Atletico Madrid’e kaptırmış ve yönetim kurulu istifa etmişti.

Messi ve Barcelona birbirlerini çok seven ama beraber oldukları her dakika birbirlerine zarar veren iki sevgili gibiydiler. Ayrılmak bir tercih değil zorunluluktu, Arjantinli, Paris uçağı için kiralık tabelalarıyla dolu caddelerden geçip havaalanının yolunu tutarken Barcelona kulübü başının çaresine bakmak zorundaydı.

Akdeniz kıyısında bir şehir şimdi yaralarını sarıyor, “Defolun, sizi istemiyoruz” dedikleri turist kafilelerinin sayısı bugünlerde arttıkça keyfi yerine gelen esnaf, Camp Nou’da bir başka Barcelona izleyeceğinin farkında. Xavi, Iniesta, Neymar, Messi’li yılların hatırası artık akşam 10’da oturulan sofralarda yaşatılıyor… Pırlanta Barcelona, bugünlerde kristal gibi, her maçı kaybedilecek kadar kırılgan ama genç oyuncuların parlayacağına da inanan bir kulüp… O gençlerden ikisi Türk ve tesadüfün böylesi, ikisinin de soyadı Demir… Avusturya’da yaşayan Trabzonlu gurbetçi ailenin oğlu Yusuf ve Kayseri’den Emre… Haftaya Yusuf Demir ile devam etmek üzere iyi pazarlar…

Kayan Yıldızların Peşinde


Bir transfer dönemi daha kepenk indirdi ve geriye dönüp bakma vaktidir. Avrupa’da son 10 yılda havalarda uçan yüz milyonların, çılgın harcamaların bir gün son bulacağına ve “Böyle gitmez” diyenler haklı çıkacağına inanan çoktu ama bunun sebebinin pandemi olacağına ya da sokaktaki ekonomiyi de vuran koranavirüsün futbola da derin bir yara açacağından elbette ki herkes habersizdi.

10 yıl önce beş büyük ligde yaz transfer dönemi sona erdiğinde dönen para 1 milyar 730 milyon Euro iken, artan yayın gelirleri, sponsorluklarla bu rakam her yıl yukarı koşarak büyüdü. 2017 yazında 5 milyar Euro barajını aşan kulüpler 2019 yazında önlerindeki sezonun ikinci yarısında stadyumların boş kalacağına, sokağa çıkamayan insanların mağazalarına uğramayacağını bilseler 6 milyar 185 milyon Euro’yu kasalarından çıkarır mıydı! Pandemi ilan edildiğinde futbolcuların yıllık ücretlerinden indirim isteyenler, zora koşanlar, yüzbinlik stadyumları boş kalınca idman tesislerinde maça çıkanlar… Herkes hazırlıksız yakalanmıştı. Herkes kasaya girenden fazlasını harcamış, borçlar uzun vadeye yayılmış, borçsuz kulüp mü var diyenler frene basmadan yeni futbolcuyla imza töreninde poz veriyordu. Yolun sonuna gelindiğinin herkes farkındaydı ama tüm Avrupa’da “Feda sezonunu” pandemi başlattı. Geçen yaz transfer döneminde harcamların yarı yarıya düştü. Futbol ekonomisi altı yıl geriye gitmiş ve total harcama 3.5 milyar Euro’ya düşmüştü.

UEFA’ya isyan bayrağını açan ve Avrupa Süper Ligi projesi için bir araya kalan 13 kulüp 48 saat içinde projeleri tarihe karışınca acı gerçek ortaya çıktı. Sadece bu kulüplerin 6.5 milyar Euro borcu vardı ve ABD’den yatırım fonları bu borçları 10 yıl vadeye yaymazsa ellerindeki yıldızları yok pahasına göndermek zorunda kalacaklardı. 2021 yazının hikayesi de böyle yazıldı. Projenin destekçisi üç kulüp kaldı geriye: Barcelona, Real Madrid ve Juventus… Dünya futbolunun iki büyük starı Messi ve Ronaldo’yu kadrosunda bulunduran Barcelona ve Juventus ile üç transfer dönemini de boş geçen ve iki büyük yıldızın ardından geleceğin bir numarası olan Mbappe’yi kadrosuna katmak isteyen Real Madrid…

Süper Lig projesinde Paris Saint Germain ve Bayern Münih, UEFA’nın yanında er almasa futbol tarihi başka yazılacaktı. İki kulübün duruşu, transfer döneminin de hikayesini yazdı. Dört yıllık son kontratının Barcelona’ya maliyeti vergiler dahil 550 milyon Euro olan Messi bir yıl önce kulüpten bedelsiz ayrılmak istediğinde ona izin vermeyen başkanı sezon içinde istifa ettirmiş ardından kulüpte kalmak istediğini söylemişti. Acı gerçek, Barcelona’nın artık Messi’nin istediği rakamı ödeyemeyecek olmasıydı. Sadece Arjantinli yıldız değil, bonservisine 120 milyon Euro ödedikleri Griezmann’ı da yollamak zorunda kaldı Katalanlar. Onların Süper Lig’de en büyük destekçisi Juventus yıllık 60 milyon Euro maliyeti olan Cristiano Ronaldo’nun gitmesi için İtalyan medyasını kullandı. Portekizli star, kendisini CR7 yapan eski kulübü Manchester United’a dönerken, Lionel Messi’nin PSG forması çoktan satışa çıkmıştı…

Real Madrid’in 200 milyon Euro’luk teklifine Paris Saint Germain “Evet” dese 2021 yazı, zirvedeki üç starın kulüp değiştirdiği sezon olarak tarihe geçecek ve eşsiz olacaktı ama Paris bir yıl sonra bedavaya kulüpten gidebileceği oyuncusunu kadrosunda tuttu.

Beş büyük ligde 3 milyar Euro barajının altına inen futbol, 2014-15 sezonu seviyesine düşürken bu yedi yıllık vadede bir milyar Euro kazanan Messi ve Ronaldo, onlara sahneyi veren kulüplerinden sosyal medyada daha fazla takipçisi olan süper starlara dönüştüler.  İnstagram’da 339 milyon, Facebook’ya 149 milyon ve Twitter’da 94 milyon takipçisi olan Ronaldo ve 262 milyonu İnstagram’da, 104 milyonu Facebook’ta peşinden sürükleyen Messi, yeni kulüplerinde kazandıklarından çok daha fazlasını sponsorlardan ve sosyal medya reklamlarından kazanıyorlar… Olan Barcelona ve Juventus’a oldu... İki star ile yollarını ayırdıklarında sosyal medyada kaybettikleri takipçileri artık Paris Saint Germain ve Manchester United’ın peşindeler…

4 Eylül 2021

Beni Hatırladın mı?

Temmuz ayıydı, İtalyan gazetelerinde transfer haberi ufak kalmıştı ama bizim için büyük transferdi. Salih Uçan, Francesco Totti ile idmana çıkacak artık Roma forması giyecekti. Buca’dan yetişen Fenerbahçe’de vitrine çıkan 20 yaşındaki Türk gencini İtalyanlar kadrolarına kattıklarında önlerindeki 1-2 yılın da hesabını yapıyorlardı. O.Lyon’dan aldıkları Bosnalı oyuncunun değeri artıyordu ve onu yedekleyecek o gittiğinde de onun formasına talip olacak bir genç lazımdı. O sezon orta sahaya bir canavarı, Nainggolan’ı ve defans hattına komşudan Manolas’ı transfer eden Roma’da Salih için işler yolunda gitmedi. Roma-Lazio derbisi için şehire gittiğimde onu sorduğum fanatik Roma taraftarı taksici “Hiç göremedik ki sahada, yetenekli olduğunu duyduk. Sen bana anlat” demişti…

İki yıl kaldığı Roma’da bir de sakatlıklar peşini bırakmayınca Fenerbahçe’ye dönen Salih Uçan, İtalyanlar bonservisini almayınca zor yılların içinde yuvarlandı. İsviçre’de Sion, İtalya’da Empoli formalarını giydi ama her seferinde döndüğü Fenerbahçe’de istenen Salih olamadı. Alanya beyaz sayfa açan, yeniden çıkışa geçen futbolcuların kulübüydü. Salih Uçan iki yıl kaldığı Alanya’da ayakları yere sağlam basan, oyunu domine eden bir orta saha oyuncusu oldu ve daha 27 yaşındaydı. Trabzonspor ve Galatasaray da onu istiyordu ama o yapamadığı İstanbul’da yapmaya kafasına koymuştu. Roma’da 7 yıl önce “Miralem Pjanic giderse B planımız hazır” dedirten Salih, Beşiktaş’a imza attığında yollarının Pjanic ile bir kez daha kesişeceğinden elbette habersizdi.

***

Çocukluğu Lüksemburg’da geçen göçmen bir ailenin çocuğuydu Miralem. Alt yapısında yetiştiği Metz küme düştüğünde Fransa Ligi’nin geleceği parlak gençleri arasında parmakla gösteriliyor ve adı Milan, Inter, Barcelona ile anılıyordu. Bir gün Barcelona’ya gideceğinden habersizdi elbette. O.Lyon’un kurt başkanı Aulas ülkenin en iyi futbolu bilen patronuydu. Sıkı bir transfer pazarlığı sonrasında Pjanic, O. Lyon’a imza atarken Fransa’da herkes takımı 7 yıl arka arkaya şampiyon yapan Juninho’nun halefi olarak görüyordu. Pjanic da iyi frikik atıyordu ama fiziksel gelişimi ve oyun görüşü için önünde uzun yıllar vardı.

***

Yıllar çabuk geçti… Barcelona teknik direktörü Koeman geçen hafta “32 futbolcuyla çalışamam. Miralem Pjanic ve Umtiti başını çaresine bakmalı” dediğinde gözler Bosnalı yıldıza çevrildi. Barcelona’da daha bir yılı geride bırakmıştı ve hocası gitmesini istiyordu. Hayali Messi ile birlikte forma giymekti. O bir yılın sonunda Messi takımdan ayrılmış, Griezmann eski kulübü Atletico Madrid’e dönmüş, maaş bütçesini düşürmek için debelenen Barcelona’nın içi boşalmıştı. Hollandalı teknik adam, Avusturya’dan gelen Trabzonlu bir ailenin evladı Yusuf Demir’in de A takımda kalmasını isteyince, Pjanic’e yol görünmüştü. O.Lyon’dan transfer olduğu Roma’da Serie A’nın en iyi orta sahalarından birine dönüşen ve Juventus onu kadrosuna kattığında ligi domine eden takımın rakiplerinin kabusu olmaya devam edeceğini yorumculara söyleten Miralem Pjanic yorumları haksız çıkarmadı. 4 yılda 4 şampiyonluk kazandığı takımdan ayrıldığında oynadığı son maç Fransa’da onu zirveye çıkaran O.Lyon’du. Fransızlar, Şampiyonlar Ligi’nde Ronaldo’lu Juventus’u son 16 turunda pandeminin gölgesinde elemiş, İtalya ayağa kalkmıştı.

***

Messi’nin isyan bayrağını açtığı, yönetimin sallanıp sonunda istifa ettiği geçen sezonda cadı kazanına dönen Barcelona’da Koemann’ın “Gitmeli” sözünün ardından Miralem Pjanic’in fazla vakti yoktu. Sosyal medyada siyah-beyaz fotoğrafını paylaştığında transferde son iki güne giriliyordu ve eski takımından başta kaptanlar Bonucci ve Chiellini olmak üzere çok sayıda futbolcu o fotoyu “like”layıp dönüş yolunu açtılar ama Barça gibi maaş bütçesini düzeltmek için Ronaldo’dan vazgeçen Juventus kapıyı aralamadı. Roma’da Jose Mourinho da son gün önüne gelen teklifi geri çevirince, transfer kapanmış ve Miralem Pjanic istenmediği Barça’da kalmıştı. 31 yaşında Avrupa’nın en iyi orta saha oyuncularından birinin sezonu boş geçireceğini düşünmek fazla saf olurdu ama transfer tahtası açık sadece iki ülke vardı. Beşiktaş dakikaların mühim olduğu bir operasyonla onu İstanbul’a getirdiğinde Miralem Pjanic ve Salih Uçan’ın yolları bir kez daha kesişti. “Tam bir “Beni hatırladın mı?” hikayesi işte… Roma’ya onu yedeklemek için giden Türk genci, Bosnalı ağabeyiyle bir kez daha forma rekabetini girecekti ve kaybeden Roma günlerinde onların takım arkadaşı olan Adem Llajic’ti… Yedi yıl önce “Bütün yollar Roma’ya çıkıyordu.” Peki bugün….