BIY ADS

1 Mayıs 2016

Juventus


10 yıl önce 9 Temmuz akşamı Berlin’de Zinedine Zidane, Materazzi’ye kafa atmış, İtalyanlar adına son sözü, sağına atlayan Barthez’in soluna doksana vuran Fabio Grosso söylemişti. Ertesi gün La Gazzetta dello Sport, yüzyılı aşan tarihinin belki de en unutulmaz manşetiyle çıktı: “Tutto Vero”. (Her şey gerçek. İtalyan Dünya Şampiyonu.) İki milyondan fazla satan 10 Temmuz 2006 tarihli gazetede Dünya Kupası ellerinde yükselen Fabio Cannavaro, o yaz Real Madrid’e transfer oldu. İbrahimoviç, Inter’e gitti. Sezonu şampiyon kapatan Juventus taraftarı ise Dünya Kupası zaferinin sevincini yaşayamadı bile... 


“Calciopoli” skandalı olarak futbol tarihine geçen şike operasyonunun bedelini Juventus büyük ödedi. Kaleci Buffon, Nedved ve Del Piero, ikinci lige düşürülen takımı terk etmediler. Berlin’de son penaltıyı atan Grosso o sezon Inter’e gidip şampiyonluk yaşadı, yolu üç yıl sonra Juventus’a düştü ve beşlemenin ilk ikisinde siyah-beyazlı formayı giydi. Yıllar çabuk geçiyor, o Grosso şimdi Juventus alt yapısında kramponlarını asmış ve antrenörlük hayatının ilk basamaklarını çıkmaya çalışıyor.

2006 skandalına Juventus itiraz etmedi. Eksi puanlarla başladıkları Serie B’den tekrar Serie A’ya yükseldiler. Calciopoli, İtalya’nın ilk şike skandalı değildi ama özelliği bu kez işin içinde maç sonucuna etki eden teknik adam ve futbolcular yoktu. Napoli’yi Maradonalı yıllarda Napoli yapan, ardından Juventus’un genel menajerliğini üstlenen Luciano Moggi, hakem komitesi başkanını ve hakemleri baskı altına almış ve takımın son iki sezondaki şampiyonluğunda kartlar ve düdükler Torino şehri ekibine yaramıştı. FIAT’ın patronu ve İtalya’nın kraliyet ailesi olarak kabul edilen Angelli Ailesi’nin son kuşağından Andrea Angelli bugün bile Calciopoli skandalını kabullenemiyor. Ona göre İtalyan futbolunda herkes herkesle telefonla görüşüyor, hakemleri etkilemeye çalışıyordu ve telefon kayıtlarında yakalanan Juventus olmuştu…

 “Yaşlı Kadın” ( La Vecchia Singora) lakabı Juventus için sık kullanılır. İtalya’nın en eski üçüncü kulübü, “yaşlı” anılmayı hak eder, kadın ise takım kelimesinin İtalyanca karşılığı olan “La Squadra”nın dişi bir kelime olmasından gelir. 1899’da Torino’da Giovanni Angelli tarafından kurulan “Fabbrica İtaliana di Automobili Torino” ya da baş harflerinden doğan kısaltmasıyla tüm dünyada bilinen FIAT, 1923 yılından beri Juventus kulübünün patronu. 


İtalya’da 15 milyonu geçen taraftar kitlesiyle en fazla taraftarı olarak bilinen futbol kulübü olan Juventus, sanılanın aksine kendisine ev sahipliği yapılan Torino şehrinin köklü ailelerinin desteklediği kulüp değil. İtalya’nın kuzey ve güneyi arasındaki kapanmaz ekonomik ve sosyolojik yaraların sarılmasında Juventus, kuzey şehri Torino’da bir tampon bölge aslında. Güneyden FIAT fabrikalarına gelen işçilerin kuşaklar boyunca desteklediği ve ülke içindeki göçlerle taraftar kitlesini kuvvetlendiren Juventus, 32 şampiyonlukla ülkenin iki büyük şehri Milano ve Roma kulüpleri çok ama çok yukarıdan bakıyor İtalyan futbol tarihinde...


Bugün İtalyan Milli Takımı’nın başında, yeni sezonda ise Chelsea’nin başında olacak Antonio Conte yönetiminde 5 yıl önce, son şampiyon Milan’ın önünde ligi zirvede bitirdiklerinde, eski oyuncuları Zlatan İbrahimovic’in “forma giydiği her sezonda şampiyon olan futbolcu” ünvanını tarihe gömmüşlerdi. Mourinho sonrasında çöken Inter, gün gelip Endonezyalı patron Erick Thohir’e satılırken, Milan da 6 yıldır o eski kadrolarını arayınca Berlusconi’yi Çinli milyarderlerle pazarlık masasına oturttu. Yetmedi, Roma ve Lazio da eski zengin ve bonkör patronlarının kurduğu kadroları ararken, “Yaşlı kadın” dört yıl arka arkaya şampiyonluğu kimse kaptırmadı. Üstelik pastanın kreması da o Grosso’nun 10 yıl önce son penaltıyı attığı Berlin’deki Şampiyonlar Ligi finaliydi. Olmadı, Barcelona’ya kaybettiler.

İki yıl önce Milan’dan gelirken taraftarın “Yetersiz, Juventus ayarında değil” diyerek protesto ettiği teknik direktör Allegri, Berlin’de kaybettiği final yetmemiş gibi takımın üç ası Carlos Tevez, Pirlo ve Vidal’e de sezon başlarken veda etmek zorunda kaldı.  Lig tarihinin en kötü başlangıcını yapan ve “Bu sezon şampiyon olamaz, gidenlerin yeri dolmadı” dedirten Juventus, Dybala, Pogba, emektar Chiellini ve Buffon’lu kadrosuyla o kötü grafiğin arkasını 25 maçta 24 galibiyet bir beraberlikle (Bologna) sona erdirdi. Napoli, Roma ve Inter için de “Yaşlı Kadın”a selam durmaktan başka bir seçenek kalmadı.

Arka arkaya 5 şampiyonluk kazandıkları bu dönemde 187 maçın, 136’sını kazanıp sadece 14 maç kaybettiler. 358 gol atıp, 109 gol yediler ve sıkı durun topladıkları 445 puanla, Napoli’ye 92, Roma’ya 104, Milan’a 131 ve Inter’e 157 puan totalde fark attılar. Kulübün başkanı Andrea Angelli ve Türk kız arkadaşı Deniz Akalın, İtalyan futbolunun en popüler çifti… 2006’da takımı terk etmeyen Pavel Nedved ise kulüp yöneticisi olarak Akalın- Angelli çiftinin en yakınındaki isim... Yıldızları Pogba’ya 100 milyon, Dybala’ya ise 80 milyon Euro’luk teklif var...

Torino, hiçbir zaman İtalya’nın en güzel şehri olmadı ama Juventus, ülkenin en iyi yönetilen, patron-kulüp ilişkisini kuran, doğru transferleri yapan kulübü oldu. Onları 1985’de Heysel’de 39 taraftarını kaybeden kulüp olarak da hatırlayabilirsiniz, 2006’daki Calciopoli skandalının baş aktörü olup küme düşen de. Tercih sizin…  


24 Nisan 2016

İtalyansız Serie A Maçı


İtalya Serie A tarihinde bir ilk olduğu için bu 11'ler burada dursun. Inter-Udinese maçında sahaya çıkan 22 futbolcu da yabancı... 

Avrupa'nın Hayalet Stadyumları


Euro 2016’nın açılış maçına 48 gün var ve bu turnuvanın ev sahipliğini elimizden alan Michel Platini ülkesi Fransa’daki Avrupa Şampiyonası’nı futboldan men edildiği için şeref tribününden değil, televizyondan izleyecek. Bir büyük futbol organizasyonuna ev sahipliği yapmak için elbette ki tek kriter modern stadyumlar değil ama bizim yeni stadyum projelerinde biten ve devam edenlerle birlikte Avrupa’da fark yarattığımız da fark attığımız da ortada. İstanbul’da Türk Telekom Arena ve Başakşehir Fatih Terim Stadyumu, Kayseri, Rize, Antalya, Konya, Bursa’dan sonra neredeyse iki yılda üstelik de eskisinin yerinde inşa edilen Vodafone Arena’nın ardından Sivas, Trabzon, Gaziantep, Ankara, Eskişehir, Kocaeli, Sakarya, Samsun, Malatya da yeni stadyumlarına kavuşacak. Üç yıllık vadede 18 stadyum projesi ve 510 bin seyirci kapasitesiyle 2020’den sonra bir Avrupa Şampiyonası ya da Dünya Kupası düzenlememiz için karşımızda bir Platini deği üç Platini dursa fayda etmeyecek. Bu ülkenin gençleri ve çocuklarının böylesine büyük bir organizasyona şahitlik edecek olmaları umudumu hiç yitirmeden yine Avrupa’ya uzanalım. 

Geride kalan haftada Barcelona, sonunda yeni Camp Nou projesini tanıttı. Katalanlar, 98 bin kapasiteli futbol mabedlerini yıkıp yapmak yerine modernize edecekler ve kapasiteyi sadece 6 bin yükseltirken, tek tribünün üstü kapalı stadyumu son teknoloji çatıyla kapatacaklar. Bu proje ise 3 yıllık bir süreye ihtiyaçları var ve yeni mini stadyumla birlikte ancak 2021-22 sezonunu hedef gösteriyorlar. Valencia, 2007 yılında inşaatına başlanan ama kulübün borç batağına batması nedeniyle hayaler proje haline gelen Yeni Mestalla’ya ne zaman taşınacağını bilmiyor. 61.500 kapasiteli yeni Mestalla’nın 2011’de bulunan finans kaynağı da son anda çekilince soğuk ve gri betonlar Valensiya 
şehrinin kabusu haline geldi. 

Madrid’de Real Madrid, Santiago Bernabeu için defalarca yenileme projesi sunarken, şehrin göbeğindeki efsane stadyumun çevresindeki yoğun nüfus yüzünden Madrid Belediyesi bu planları her seferinde geri çevirdi. Madrid’in öteki yakasında ise Atletico Madrid yeni stadı La Peinata’yı bekliyor. Bu sezon başında açılması planlanan ama yıllardır geciken 68 bin kapasiteli stadyumda inşaat son dönemde yine nakit sıkıntısı yüzünden yavaşladı. Atletico Madrid’in gelecek sezon da emektar stadı Vicente Calderon’da olacağı kesin. İspanya’da yeni stadını eskisinin yanında yapan A. Bilbao, Yeni San Mames’i lokasyon zorluğu yüzünden parça parça inşaa etmek zorunda kalsa da bugün İspanya’nın gururu haline geldiler.

İtalya’da Angelli Ailesi’nin patronajındaki Juventus, Dünya Kupası için Alpler’in eteğinde yapılan ve sahaya uzak tribünleriyle taraftarın hiç sevemediği Stadio Delle Alpi yerine 120 milyon Euro’ya 41 bin 475 kapasiteli Avrupa’nın en modern stadyumlarından biri olan Juventus Arena’yı inşaa etti. Çizme’de Udinese de bu sezon yeni stadı, 25 bin kapasiteli Friuli’ye kavuşurken, aynı stadı kullanan Milano ekipleri Milan ve Inter’in yeni San Siro projesi gibi, Roma’da da Lazio ve Roma’nın yeni stadyum hayallerine şimdilik dozer sesi eşlik edebilmiş değil. 

Almanlar, 2006 Dünya Kupası’na ev sahipliğine hazırlanırken yaptıkları yeni stadyumlarıyla sıralarını savarken, Haziran-Temmuz’da Euro 2016’ya sahne olacak Fransa’da Bordeaux, Lille, Lyon ve Nice şehirleri yeni stadyumlarına kavuştu. Ruslar, 2018 Dünya Kupası için en büyüğü 66 bin 800, en küçüğü ise 35 bin kapasiteli yedi yeni stadyum inşaa ederken, futbolun anavatanı İngiltere’de Arsenal ve Manchester City’den sonra Tottenham da 2018’e yetişmesi beklenen 61 bin kapasiteli yeni White Hart Lane’in hayalini kuruyor. 

Ali Sami Yen’in kale arkalarına, Şükrü Saracoğlu’nun Maraton’ununa, İnönü’nün kapalısında iki direk arasına, Hüseyin Avni Aker’in Yattara tribününe selam etmenin vaktidir. Kimbilir belki de bir gün dokuz futbol sahası büyüklüğünde zemine sahip, 220 bin kapasiteli Prag’da Strahov Stadyumu’nun başına gelenlerden bahsederiz.


19 Nisan 2016

Kobe Bryant


 23 Ağustos 1978 Philedelphia'da doğdu. Basketbolcu babası Joe "Jelly Bean" Bryant, müdavimleri olduğu et restoranının adını (Kobe) oğullarına verdiler.
 Babasının kariyeri yüzünden çocukluğu 'da geçti. Çok iyi İtalyanca öğrendi, fanatik bir Milan taraftarı oldu ve "Avrupa'da kalsam futbolcu olurdum" dedi.
 1991'de evine döndüğünde Merion High School'un en parlak öğrencilerinden biriydi.
 NCAA oynamadan direkt liseden NBA'e draft edilen ilk oyuncu oldu. Onu draft eden Charlotte Hornets, Kobe'yi Vlade Divac ile takas edip Los Angeles Lakers'a yolladı.
 1999'da tanıştıklarında eşi Vanessa lise öğrencisiydi. Bryant'ın rap klibinde dansçılardan biri olacaktı ama o şarkı hiç yayınlanmadı. Vanessa ve Kobe 2001 yılında evlendi.  kızları var.
 Evliliğin ikinci yılında Colorado'da bir otel çalışanı tarafından tecavüzle suçlandı. İki yıl süren davanın sonunda suçsuz bulundu ve dosya kapandı.
 Lise yıllarında 33 numaralı formayı giyen Kobe, sonraları İtalya'da ve Adidas'ın ABCD basketbol kampında giydiği 8 numaraya geçti. Kariyerini "Günün her saati insan elinden geleni yapmalı"yı işaret eden 24 ile tamamladı.
 1999 All Star'da 19 yaşında ilk beşte başlayarak bunu başaran en genç basketbolcu oldu. 2008 ve 2012 Olimpiyatları'nda Kevin Durant, Carmelo Anthon ve LeBron James'li ABD kadrosunda yer aldı ve iki altın madalya kazandı.
 Kendi gölgesiyle idman yaparak her sezona hazırlandı. İyi bir sporcunun her çok çalışması gerektiğini gençlere öğretti.
 Çocukluğunda babasıyla birlikte Olimpia Milan forması giyen Mike D'Antoni kahramanıydı. Yıllar sonra onunla Los Angeles Lakers'da bir araya geldi.
 17 yaşında geldiği NBA'de hayali ilk karşılaştığında "Seni birebirde yenerim" dediği Michael Jordan'ı geçebilmekti. 32 bin 292 sayı atan ve 19 yıl forma giyen Jordan'ı, 20 sezon ve 33 bin 643 sayıyla solladı.
 20 yıllık kariyeri boyunca sadece Los Angeles Lakers forması giydi ve çocukluğunun geçtiği İtalya'nın bayrak adamları Maldini ve Totti'ye selam durdu.
 NBA'de 30 bin sayı barajını aşan en genç oyuncu oldu. Kerim Abdul Jabbar, Karl Malone, Jordan ve Chamberlain gibi efsaneleri sollayıp Aralık 2012'de 34 yaş 104 günle 30 bin sayı üstüne çıktı.
 28 Ocak 1997'de ilk maçında Dallas Mavericks'e 12 sayı atmıştı. Kariyerinin son maçında Utah Jazz'a 60 sayı attı ve bu sezonun bir maçta en fazla sayı atan ismi oldu.
 15 kez All Star karmasına seçildi, 11 sezon arka arkaya All Star'da oynadı ve 4 kez en değerli oyuncu seçildi.
 Marco Van Basten, Michael Jackson ve Bruce Lee, Kobe'nin hayran olduğu isimler. Çok sevdiği rap müziği için çok kez stüdyoya girdi ama o ilk albüm hiçbir zaman çıkmadı.
 20 yıllık kariyerinde Los Angeles Lakers ve sponsorlardan 680 milyon dolar kazandı. 2015 yılında geliri 49.5 milyon dolardı. Adidas ile başladığı Nike ile bitirdiği kariyerinde adını taşıyan 16 ayakkabı tasarlandı.
 Lakers ile 5 şampiyonluk elde eden ve 6 şampiyonluğu olan Michael Jordan'ı geçemeyen Kobe Bryant, basketbolseverlere 60 sayı attığı Utah maçının ardından "Mamba out" (Mamba gider)" diyerek veda etti.

10 Nisan 2016

Hakem Olmak İstiyorum Baba

Tribünlerde 98 bin taraftar, 180 ülkeden naklen yayınlanan, 700 milyondan fazla insanın izlediği, 36 kamera ile çekilen, 800'e yakın gazeteci ve televizyoncu tarafından takip edilen bir futbol maçı. O maçı Real Madrid ile Barcelona oynuyorsa eğer, elbetteki bir maçtan ötesidir, tüm dünyaya nam salmış adıyla El Clasico'dur. 22 dünya starı, futbolculuk zamanlarında da birbirlerine rakip olmuş Luis Enrique ve Zidane, bir de elbetteki hakem Alejandro Jose Hernandez. Her tarafından tecrübe ve ustalık akan bu dünya derbisini ilk kez yöneten Hernandez sadece 32 yaşındaydı. Böylesine zorlu bir maç için FIFA kokartını daha iki yıl önce takmış ve Avrupa kupalarında sezon başındaki ön elemeler dışında maç yönetmemiş Hernandez, verdiği kararlarla tüm dünyadaki futbolseverleri çileden çıkardı. Barcelona'nın ofsayt olmayan iki gollük pozisyonunu kesip, Sergio Ramos'u oyundan atmayan Hernandez, Bale'in nizami kafa golünü de iptal etti. "Tecrübesiz hakem verirlerse böyle olur" diyebilirsiniz! Ama Hernandez hiç de tecrübesiz bir hakem değil! İnanılmaz gelebilir ama tam 22 yıldır hakemlik yapıyor. Babası Jerardo Hernandez, Alejandro'nun doğduğu Lanzarote'de halen hakem komitesi başkanlığını yapan eski bir hakem.

11 yaşında elinde bayrak, yardımcı hakemliğe soyunan Alejandro 13 yaşında kendi yaşıtlarının oynadığı finali yönetmişti. O günden bu yana da ömrünü hakemliğe adadı, 2012'de İspanya'da birinci lig hakemi olan Hernandez son dört sezonda 75 maçta düdük çaldı. Hakemlik kariyerinin son hikayesinin gençlere bir ilham kaynağı olmadığının farkındayım. Ama Hernandez'in her çocuğun futbolcu olmak istediği yaşlarda, o tek tip siyah hakem formasını sırtına geçirmiş olması bizim gençlerimize de bir örnek olabilir. Peki 'de bir çocuk İspanyol Hernandez gibi, hakem olmak istese bu mümkün mü? 10 yaşında değil ama 15 yaşında "Evet". 'de hakemlik, birçok başarılı hakeme bakarsak babadan oğula geçen bir meslek gibi. Bunun en parlak örnekleri ise elbetteki Ahmet Çakar ve Cüneyt Çakır . İyi futbolcu olmak için tek şartın yetenek olmadığı malumunuz. Tek haneli yaşlarda altyapılarda futbolcu olmadan önce sporcu olmayı öğrenen ve sonra oyunun gerektirdiği taktik disiplini hafızasına kazıyan çocukların yanına, neden ortaöğretim çağında hakemliğe başlamış çocuklarımızı da eklemeyelim ki? Bugünlerde altyapılarda yetişen her çocuğun hayali Arda Turan gibi Barcelona'da top koşturmak ama kimbilir bazı çocuklarımız da Cüneyt Çakır gibi Şampiyonlar Ligi finali yönetmek istiyordur. Bir de hayatın garip cilvesi: El Clasico'yu yöneten Hernandez'de olsa klasman hakemi bile olamaz, 1.75 m boy barajına takılırdı. Çünkü İspanyol hakemin boyu 1.74 m!


Hakem olabilmek için Türkiye Futbol Federasyonu'nun resmi web sitesinde yer alan Herkes İçin Futbol yani HİF Hakemliği'ne başvuru yapıyorsunuz. Başvuru tarihinde 15 yaşından gün almak gerekli. HIF Hakemliği e-öğrenme dersine girebilmeniz için kullanıcı adı ve şifresi yolluyor. Online eğitimde futbol oyun kuralları öğretiliyor. Eğitimlerin tamamlanması ile birlikte sınavda başarılı olursanız ilinizde TFF HİF Hakemi oluyorsunuz. En fazla 30 yaşında olan, en az iki yıl süre ile HİF hakemliği yapmış ve bu sürede en az 20 defa müsabaka yönetmiş HİF'lerin klasman hakemi olabilmesi için erkeklerde; 1.75 m, kadınlar için 1.65 m boy şartı var. Klasman hakemliği, üst klasman hakemliği derken eğer iyi İngilizce de biliyorsanız ve üst klasmanda 38 yaşını geçmemişseniz yolun sonunda FIFA hakemi oluyorsunuz.

Aylardan Mayıstı Şampiyonduk

Geçen sezon, kümede kalmalarına imkansız gözüyle bakılıyordu, bu sezon şampiyonluğa koşarken, imkansız yerini mucizeye bıraktı. İngiliz futbol tarihinde bırakın 'i, geçmişinde de birinci ligde şampiyonlukları yok, FA Cup finaline dört kez çıktılar, dördünü de kaybettiler, sekiz yıl önce 3. Lig'deydiler,  yıl önce de Premier Lig'e yükseldiler. Sezon başında İngiltere'nin anlı şanlı yorumcularının küme düşme adayları arasındaydılar. Topa en fazla sahip olan takımlar listesinde yoklar, en çok pas yapan takımlardan biri de değiller, son yıllarda futbolu esir alan gerekli gereksiz tüm istatistiklere bir tepki gibi doğdular bu sezon. Yıldız oyuncuları yoktu, kendi içlerinden yarattılar. İngiliz Milli Takımı'nın bile kaderini değiştirdiler, düşünün ki Almanlar, 2-0 önde oldukları maçta 3-2 ile teslim oldular. Teknik direktörleri, takımları gibi birinci ligde şampiyonluk kupası kazanmamış bir isim. Bir insan; Napoli, Fiorentina, Juventus, Roma, Inter, Atletico Madrid, Valencia ve Chelsea gibi takımları çalıştırır da; bir kez olsun şampiyon olmaz mı? Üstelik Yunanistan'ı dört ayda dibe vurdurup Faroe Adaları'na kaybettikten sonra valizini toplayıp gittiğinde ona kucak açar mısınız? Bu sezon Premier Lig'de garip işler oluyor ve bunların altında Claudio Ranieri ve takımı Leicester City'nin imzası var. Bir zamanlar Chelsea'de projesi yarım kalan ve koltuğunu Mourinho'ya bırakan Ranieri yıllar sonra son şampiyon takımın hocası Portekizli'yi mat edip onu koltuğundan ediyor, Manchester City, Manchester United ve Liverpool gibi pahalı kadroları dize getirip, yıllardır dördüncü olursa büyük başarıyla ömür tüketen Tottenham ile büyüklere tepeden bakıyorlar. Leicester City bunu nasıl başarıyor peki? Bu köşeye sığmayacak kadar uzun belki de bir futbol tezi olacak kadar çok cevabı var bu sorunun. Çok koşuyorlar, dikine oynuyorlar ve her maça çıkarken soyunma odasında "Hayatınızda bir daha böyle bir sezon olmayacak, bunu biliyor musunuz" diyen teknik direktörlerine inanıyorlar. Sonunu getirirler mi, bunu bilmek için belki de mayıs ayının sonunu beklememiz gerekmeyecek ama kimselerin aklından geçmeyen ilk şampiyon elbette ki onlar değiller. İşte imkansızı başaranları hatırlamanın vaktidir.


İlk örnek bizden olsun elbette. Trabzonspor'un 1983-84 sezonunda kazandığı şampiyonluktan 26 yıl sonra bir Anadolu takımı, İstanbul'un üç büyüklerine bu sevinci yaşatmadı. Şampiyon kadrosu ve hocası Mustafa Denizli ile Beşiktaş, Alex'li Daum yönetimindeki Fenerbahçe ve Arda'lı Rijkaard yönetimindeki Galatasaray, Bursaspor'un şampiyonluk yangınını söndüremedi. Ivankov, Ömer Erdoğan, Ali Tandoğan, Volkan Şen, Batalla, Ergic, Ozan İpek, Sercan, Turgay'lı kadro, Ertuğrul Sağlam yönetiminde liderlik koltuğuna oturmak için 24 hafta bekledi. 31. haftada kaptırdıkları liderlik koltuğunu o dramatik son haftayla teslim aldıklarında Türkiye futbol tarihi beşinci şampiyonuyla tanıştı. 

İtalya Serie A'da 1984-85 sezonu başlarken şampiyonluk adayları Platini'nin sırtladığı Juventus, Maradona'lı Napoli ve Rummenige'li Inter'di. Osvaldo Bagnoli yönetimindeki Verona imkansızı başardı, iki puanlı sistemde 30 haftalık ligde dört puan farkla şampiyon olurken, Platini'nin takımına da yedi puan fark atmışlardı.

90'lı yıllar İngiliz futbolu için Manchester United ve Alex Ferguson demektir ama bir takım 1994-95 sezonunda olmaz denileni yaptı. Son kupasını 1927-28 sezonunda FA Cup'ı alarak kazanan Blackburn Rovers, 67 yıl sonra Premier Lig şampiyonluğunu kazanırken son hafta unutulmadı. Kenny Dalglish yönetiminde takım son hafta Liverpool'a 2-1 mağlup olurken, Manchster United, West Ham'ı devirebilse, Sutton, Le Saux'lu kadroda Alan Shearer'ın attığı 34 gol istatistik olmaktan öteye gitmeyecekti. West Ham'ın 1-1 ile durdurduğu Manchester United'ın bir puan önünde şampiyon olan Blackburn Rovers, son birinci lig şampiyonluğunu kazandığı sezonda 1. Dünya Savaşı başlamıştı!

1990-1991 sezonu, Federal Almanya kulüpleri arasında oynanan son sezondu. Bir zaman sonra Galatasaray'ı çalıştıracak Karl Heinz Feldkamp ve Beşiktaş'ın golcüsü olacak Stefan Kuntz'lu Kaiserslautern bütün ülkeyi ters köşeye yatırdı. Ligin ağabeyi Bayern Münih, 2-1 kaybettiği maça kadar pek de umursamadığı Kaiserslautern'in üç puan gerisinde kaldı sezon sonunda. 34 maçta 72 gol atan Feldkamp'ın takımı tarihinin ilk şampiyonluk kupasını müzerine götürdü.

1999-2000 sezonuna girilirken İspanya'da herkes yarışın yine Real Madrid ve Barcelona arasında geçeceğine inanıyordu. Şampiyonlar Ligi mesaisi bir Galiçya takımının önünü açtı. Figo, Guardiola, Rivaldo'lu Barcelona'yı eleyen Valencia, finalde Real Madrid'e kaybetti. Üç takım da gözünü lige çevirdiklerinde şampiyon Valencia ve Barcelona'ya beş puan fark atan Javier Irureta yönetimindeki Deportivo La Coruna idi. Garip sezondu, Atletico Madrid ve Sevilla küme düşüp ikinci ligin yolunu tuttular. 


İmkansızı sevenlerin hikayesinde son durak Fransa. 2010-2011 sezonunda yeni patronuyla transferde coşan Paris Saint Germain, son iki şampiyon Lille ve Marsilya, Rene Girard yönetimindeki Montpellier'e diş geçiremediler. 38 haftalık ligin 37 haftasında ilk iki sıradan düşmeyen ve Belhanda ile Giroud'nun sırtında zafere koşan Montpellier, sezona ligde tutunmak için girmişti.

30 Mart 2016

27 Mart 2016

Tut Yüreğimden Ustam


Memleketin her şehrinde işinin erbabı esnaflar, ustalar var elbette, makbulü kuşaktan kuşağa olanlar. İstanbul’da Türk mutfağını layıkıyla yapan birçok lokanta bulabilirsiniz ama insan Üsküdar’da Kanaat Lokantası’nın, Kadıköy’de Yanyalı Fehmi’nin, Eminönü’de Pandeli’nin kapısından içeriye girdiğinde sadece lezzetli bir yemek yemeyeceğinin farkındadır. O dükkanlarda, tarihe tanıklık eder ve güven satın alırsınız. Bilirsiniz ki tarihi yüzyılı aşan müesselerde beş kuşağın temsilcileri o tariflerin değil güven duygusunun temsilcileridir. Lezzet garantidir, servis itinayla yapılır,  çok iş yapınca fiyatları iki katına çıkan restoranlar gibi değildirler. Restorandan, zanaatkarlığı, esnaflıktan, sanatkarlığı kuşaklardan kuşaklar taşınan bu ticaret ahlakı ve bilgisi güzel memleketimin çimentosudur. Kuşaklardan kuşağa bilgi ve tecrübe aktarımını futbol tarihimizde başarabildik mi, işte ondan emin değilim. Luis Enrique, Barcelona ile geçen sezon üç kupa aldıktan sonra bu sezon da üç kupaya koşarken, Katalan kulübünden yetişmiş, ter dökmüş, ekmek yemiş geçmişin futbolcusu bugünün teknik adamlarını sıralamak isteğimi acı bir haber pekiştirdi. Ekim ayında amansız hastalığa yakalandığı açıklanan ve o günlerde bu satırlarla (Dayan Sarı Fare Dayan/ -25Ekim) kariyer yolculuğuna çıktığımız Johan Cruyff’un bu dünyaya veda haberi geldi. Hollandalı efsane futbolcu ve teknik adam olarak her şeyi kazandığı Barcelona’ya en büyük mirası alt yapı organizasyonunu kurarak yapmış ve La Masia, bir futbol fabrikası haline gelince de karşımıza geride kalan 10 yılda sürekli değişen ama devrilmeyen bir takım çıkarmışlardı. 
Futbolculuğu döneminde çalıştıkları efsane teknik adamların idman metotlarını, maç taktiklerini, motivasyon konuşmalarını hafızlarına kazıyan ya da “söz uçar yazı kalır”a inanıp defterlere günlük tutan çok futbolcu hikayesi dinledik. Gün gelecek kramponlarını asacaklar ve ustalardan öğrendiklerini çıraklık döneminde bir teknik adamın yanında fırına verdikten sonra kalfa olduklarında kendilerine genç teknik adam denecek ve fırından çıkanla da taraftarı doyuracaklardı. Her not tutanın, her büyük hocayla çalışanın başarılı bir teknik adam olacağının garantisi yok elbette ama biz yine de armut dibine düşer deyip Barcelona’nın sahada olduğu kadar kulübede de dünya futboluna hükmeden isimlerine bakalım.

İlk sırada elbette Pep Guardiola var. Cruyff’un “Rüya Takım”ının en genç isimlerinden, ön libero mevkisinin atalarından Guardiola. İdolü “Arjantinli deli” Bielsa da olsa, bugün Guardiola, Barcelona ve Bayern Münih’te kazandıklarıyla dünyanın bir numarası olduysa bunda “Sarı Fare”nin tedrisatından geçmesinin büyük payı var. Luis Enrique, Barcelona alt yapısından değil hatta Katalan da değil. Ve hatta Barcelona’ya geldiği kulüp Real Madrid! Roma ve Celta Vigo’nun ardından geldiği Barcelona’da bir başka Barcelona yaratan zamanın hırçın futbolcusu da kulübün B takımını çalıştırırken, Cruyff’un “Bundan olacak” dediği isimlerden. Barcelona'da fazla kalmadı ama klas adamdı Laurent Blanc futbolculuğunda. Ülkesi Fransa’da beş kulüp, Avrupa’da Napoli, İnter ve Manchester United. Futbolu bırakalı 13 yıl oldu ve bir zamanlar La Masia’yı gözlemleyen Blanc da büyük teknik adam oldu. Önce Bordeaux ardından Fransız Milli Takımı ve Paris Saint Germain’in başında lige koyduğu ambargo. Cruyff etkisiyle her zaman Hollandalı futbolcuların sevdiği ve oynamak için can attığı kulüptür Barcelona. Philip Cocu da yeteneğiyle o formayı hak eden isimlerden biriydi. PSV’den yetişmişti, futbolu bıraktığında Barcelona’daki 200 maçtan damıttıklarıyla önce külübün alt yapısında her yaş kategorisinde çalıştı. Şimdi A Takım’ın hocası. Atletico Madrid’e penaltılarla elenirken nasıl bir takım yarattığı futbolseverlerin dilinde. Yolu Galatasaray’dan da geçen “Yabancı değil” Frank de Boer kardeşiyle beraber Barcelona’dan geçmiş isimlerden. Hollandalı da o günlerin tecrübesini teknik adamlığına taşıdı. Ajax’ta marka bir hoca olmayı başardı. Barcelona’ya Şampiyon Kulüpler Kupası’nın getiren efsane frikiği atan Ronald Koeman da Cruyff’un Rüya Takımı’ndan. Barcelona’da yardımcı hocalık yaptı. Valencia’da birinci adamken zorlandı, Ajax, PSV, Feyenoord, ülkesinde üç ası da çalıştırdı ve şimdi Southampton’a Premier Lig’de güzel futbol oynatan adam olarak biliniyor. Michael Laudrup, İspanya’nın gördüğü en büyük yeteneklerden biriydi. Juventus, Lazio, Real Madrid derken Barcelona. Danimarkalı da Barcelona’dan çok şey öğrendi teknik adamlığı için. Ömrünü Barcelona’ya veren ve kariyerinin sonunda Atletico Madrid forması giyen Sergi, çok yetenekli olmasa da büyük yürekli bir defans oyuncusu olan Abelardo (Sporting Gijon’da), Barcelona’da 400 maça yakın oynayan Bulgar futbolunun efsanesi Hristo Stoichkov, Barcelona’da futbolculuğunda efsane olan ama alt yapıda çabuk sıkılıp, Polonya Ligi’ne yolu çıkan Jose Maria Bakero, hem Real Madrid hem de Barcelona forması giyen bugünlerde İspanyol Genç Milli Takımı’nda görev yapan Albert Celades… Kluivert, Juan Antonio Pizzi, Hagi; uzar gider bu liste. Cruyff’u Cruyff yapan da, sadece “14”, “Sarı Fare” olarak anılmamasını sağlayan da bu galiba… Futbolculuğunu anlatmak için kelimelerin kifayetsiz kalmışken teknik direktörlüğü için kitaplar yazdıran adam… Bir Serkan Uçar şiirinden emanet alırsak eğer: Tut yüreğimden ustam tut, tut beni, sür güne…

24 Mart 2016

Johan Cruyff



 Ajax başkanı beni, benden habersiz Real Madrid'e satmıştı. Kazanan ben oldum. Barça'ya gittim.
- Florentino Perez'in ticareti iyi bilmesi futboldan anlaması manasını gelmiyor.
- Real Madrid'e Santiago Bernabeu'da 5 attığımızda rekabetin ne olduğunu kavradım. Hala da anlamaya ve yaşamaya çalışıyorum.
- Başkan Nunez karaktersizdi -poca calidad humana- 8 yıl ve onca kupadan sonra beni kovdu.

20 Mart 2016

Totemsiz Derbi Kazanılır mı?


Rakip takımın santrforu penaltıyı atarken ellerinizi bağlayıp kalecinize güç verir misiniz? O top üst direkte patladığında penaltının kaçmadığına, sizin kurtardığınıza inanır mısınız? Kaleniz ablukaya alındığında, sağlı sollu ortalar ceza sahanıza indiğinde stoperlerinizle birlikte oturduğunuz yerden zıplayıp, topun uzaklaşması için garip sesler çıkarır mısınız? Golcünüzün ayağına top geldiğinde verdiğiniz enerjiyle yedi metrelik kale gözünüzde 17 metre olur mu? "22 adam bir topun peşinden koşuyor" diyenlere garip gelebilir ama taraftarlık, futbol tutkunu olmak böyle bir şey. Tribünde buz gibi havada ya da 40 derece sıcakta 90 dakika durmadan tezahürat yapıp, ertesi gün işe, okula gittiğinizde sesiniz çıkmadığında, kazanılan maça bu ses telleri feda olsun demediniz mi hiç? Bu akşam Galatasaray-Fenerbahçe derbisi var ve milyonlarca taraftar 36 futbolcu iki teknik adamın aklı, yüreği ve terine ne katabilirim hesabını yapıyor yatağından kalktığında. Kimi stadyuma gidecek, kimi arkadaşlarıyla evin salonunu tribüne çevirecek, kimi restoran, kafelerde gol sevincini hiç tanımadığı komşu masadaki renktaşlarıyla yaşayacak, ezeli rakibinin taraftarlarının olduğu masalara ters bakışlar atacak. Derbinin sabahında zaten herkes kafasında 90 dakikayı oynamış olacak, sahaya çıkacak 11, golün atılacağı dakika, rakibe alınacak önlem, oyuncu değişiklikleri hep tamam. Kimse kafasında oynadığı derbiyi kaybetmez zaten. Fakat bir şey daha olmalı... Evet, totemler, uğurlar. Onlar olmadan derbi kazanılmaz elbette. Stadyuma gidenlerden başlayalım o zaman. Kural bir, hayatında derbiye gelmemiş bir arkadaşla asla beraber derbiye gidilmez. Kız arkadaş ve eş, büyük maç atmosferini yaşamak isteyebilir ama takım sevgisi derbi sabahında aşka galip gelir, "Galatasaray'ın, Fenerbahçe'nin maçı var, akşama bekleme beni yar" mesajıyla kapı çekilir. Her sezon yeni forma alıyor, kulübünüze destek veriyor olabilirsiniz ama derbi kazanmış formanın yeri ayrıdır, o forma derbi kaybetmediği sürece sırttan çıkmaz. Derbi kazanılan pantolon, ayakkabı bir kenara not edilir, kış günü giyilen mont derbi kazanmışsa bir sezon sonra derbi mayıs ayına denk düşse bile farketmez, o montla stadyuma gidilir. Derbi kazanılan kıyafetler yıkanmasın diye bir torbanın içine koyup dolabın dibine gizleyenler yok mu, var elbette. Uğurlu atkı vardır, onsuz evden çıkılmaz. Son derbide gol ayaktayken gelmişse bu derbide 90 dakika oturulmaz. Gol gelmediyse yanındakiyle koltuk değiştirilir. Gol yenmişse tribünün bir başka köşesine gidilir ama asla stadyum terk edilmez...


Sıkı totemciler iyi bilir ki derbi kazandıran totem başkalarıyla paylaşıldığında işlevini yitirir. En bilineni, kazanacağına inanıp, kesin kaybedeceğiz, üçlük, beşlik olacağız demektir. Ezeli rakibin galibiyetine ufak bir bahis oynamak da işe yarar kimi zaman. Evde derbi izleyenlerin totemleri say say bitmez. Uğurlu koltuk kimseye kaptırılmaz, derbi kaybetmiş arkadaş eve davet edilmez, gol atıldığında anne ayaktaysa, "Anacım gözünü sevim 30 dakika kaldı, oturma" denir. Baktın ki takımın kötü oynuyor, ekran başından kalkıp arka odaya gittiğinde gol sesi gelirse o derbinin kalanı seyredilmez. 1-0 öne geçince televizyonu kapatıp, yorganı kafasına çekenler, uğurlu kebapçıdan lahmacun söyleyenler, gol olduğunda çay bardağı elinde olup maç boyunca elinden bırakmayanlar, derbi kazanacağım diye tuvaletin yolunu unutanlar, gol olduğunda tuvalette olup, ekran başına dönemeyenler, "Hatırlıyor musun o son derbide çoban salatada maydonoz yoktu, bugün de koyma diyenler..." Bir de ekran başında derbi heyecanına dayanamayıp kendini sokağa atanlar var. Kulağında kulaklık uzun bir yürüyüşe çıkıp, hesapta skordan habersiz 90 dakika geçireceğim deyip, takımının gol attığını mahallenin gürültüsünden öğrenip, koşar adım eve dönenler. Derbi günü şehri terk edenler ve elbette derbiyi kaybetmiş ise ertesi gün işe, okula gelmeyenler, "Ağabey geçen yıl derbiyi kazanırken askerde nöbetteydim" deyip terhisine sevinemeyenler. Prekazi, Aykut Kocaman, Hagi, Alex kokan formalar, Cemil, Metin, Rıdvan, Tanju'yu hatırlatan o eski atkılar... Sneijder'li, Van Persie'li umutlar... Totemci ağabeylere saygılar... Hayırlı pazarlar. Derbi, hayattır... Yaşamasını bilene... 

we

13 Mart 2016

Belki Şehre Bir Kupa Gelir

Bilgiye ulaşmanın imkansız değil ama zor olduğu yıllardı, Internet'in olmadığı yıllar. Biri çıkıp Atletico Madrid'in stadının altından karayolu geçiyor demişti. Yaşadığımız şehirde o yıllarda böyle bir tünel olmadığından merak etmiş, stadın fotoğrafını bulamadığımızdan dolayı da merak ettiğimizle kalmıştık. Madrid'de Manzanares nehrinin kenarından kıvırılan karayolunun Vicente Calderon Stadı'nın bir tribününün altından geçtiğini görebilmek için yıllar geçmesi gerekti. "Atıyor" dediğimiz çocuk haklıymış, hakkını da çok sonra verdik. Barselona'da Gaudi'nin eserlerinden, Dali'nin tablolarından daha çok ziyaretçi çeken bir müze var: Barcelona kulübünün günümüz teknolojisiyle dokuduğu ve sadece spor değil bir şehrin siyaset ve sanat tarihini de gözlerinizin önüne süren efsane müzesi. Gözler derken, günümüz müze ve sergiciliğinde sadece bir duyuya hitap edilmiyor artık. Baktığınız eser hakkında ya karşınızdaki ekrana ya elinizdeki tablete dokunuyor ya da kulaklıktan kendi dilinizde bilgi alıyorsunuz. Bir kupaya yakından bakarken karşı ekranda o kupayı getiren gollerin arşiv görüntüleri dönüyor ve bir başka salonda tezahüratlarla Camp Nou'nun atmosferini yaşıyorsunuz. Bizde Fenerbahçe son dönemde modern müzecilik standartlarını Şükrü Saracoğlu Stadı içinde yakalarken, Galatasaray, tarihini Beyoğlu'nda sergileyip stadyumdan uzak kalmanın sıkıntısını yaşıyor. Beşiktaş ise yeni stadı Vodafone Arena'da çok iddialı bir müze açmaya hazırlanıyor... Futbolu seviyor, izliyor ama hakkında çok okuyor ve tarihinin sayfalarında çok dolaşıyor muyuz emin değilim ama buna niyetlenenler için bugünlerde İstanbul'da doyurucu bir sergi açıldı. Goal Sergisi, Zorlu Performans Merkezi'nde sizi futbolun ilk günlerine kadar götürüyor ve zamanda yolculuk yaparak, Pele'den Maradona'ya, Cruyff'tan Messi'ye uzanan bir tura çıkıyorsunuz. 30 milyon euro değer biçilen ve futbol dünyasının en kapsamlı koleksiyonu olarak kabul edilen World Futball Collection'ın 600 eseri, Euro 2016 için geri sayıma başladığımız bahar ayları boyunca görülebilecek. 5 Haziran tarihine kadar sürecek serginin biletleri 30 TL, öğrenciler ise sergiyi 15 TL'ye gezebilecek. Aynı anda 400 kişinin ziyaretiyle sınırlı tutulan serginin girişinde size teslim edilen tabletlerle her formanın, kupanın, kramponun ya da hatıra eşyası hakkında kapsamlı bilgiye ulaşabiliyorsunuz. İlk durakta Türkiye Futbol Federasyonu'na ayrılan bölüm var. A Milli Takım'ın tarihinden unutulmaz kareler, ilk forma, kupalar derken kendinizi önce yüzden fazla formanın olduğu bir salonda ardından kalecilerle başlayan bir turda buluyorsunuz. Buffon'un Parma yıllardaki forması size defans hattına uğurluyor. Passarella'dan Beckenbauer'e, Roberto Carlos'un Inter günlerinden, Zanetti'nin bir ömür terk akıttığı formasına kadar... Orta sahada yok yok. Rivera'dan Pele'ye, Zico'dan Ronaldinho'ya, Platini'den Zidane'a kadar onlarca efsanenin formaları, kramponları ve dönemin dergi ve gazeteleri size kafanızda o maçları bir daha oynatıyor. 1800'li yıllardan kalma bilinen en eski futbol topundan, ilk Dünya Kupası Rimet'ye, Dünya Kupası'ndan, turun sonunda hatıra fotoğrafı çektirebileceğiniz Inter'in 2010 yılında kazandığı Şampiyonlar Ligi Kupası'na kadar geçen vakit gerçekten de bir futbol tecrübesi bırakıyor insanda. Eve gittiğinizde bütün bu yıldızların gollerini YouTube'dan bulup tekrar izleme isteği, bir zamanlar Vicente Calderon Stadı'nın altından geçen yolu görmek için yıllar boyunca bekleyen çocukluğunuza selam çakıyor, Kemal Burkay'ın Sezen Aksu'nun sesinde hayat bulan "Belki şehre bir film gelir, hadi gülümse" dizesi "Belki şehre bir kupa gelir" diye dönmeye başlıyor zihninizde. Gülümsüyorsunuz... 

6 Mart 2016

Düşüyorum Tut Ellerimden

Çok satan ilk romanın ardından ikinciyi yazdığında "Kendi tarzını yaratamadı" diye edebiyat eleştirmenlerinin topa tuttuğu genç yazar gibi... Marş olan şarkılarının ardından bir sonraki albümü raflarda kalan ve konser teklifi gelmeyen müzisyen gibi... "O senaryodan sonra bu çok basit kalmış, iki saat olmasına gerek yoktu, bu hikaye 80 dakikada da anlatılır" denilen film yönetmeni gibi... Bir sezon ortalığı ayağa kaldırıp, takımını şampiyon yapan, tribünlerin sevgilisi olan, bol sıfırlı yeni kontrata imza atan, siyah arazi aracının yanına kırmızı spor arabayı da ekleyen sonra ertesi sezon dibe vuran, ikametgahında yedek kulübesi ve hatta tribün yazan, "Düşüyorum, tut elimden" diye haykıran futbolcular da var. Güzel oyunda madalyonun öteki tarafına bakmanın zamanıdır o zaman. Yine bizim topraklardan başlayalım. 

 
Beşiktaş orta sahasının vazgeçilmeziydi Veli, bilirsiniz Beşiktaşlı sevdi mi bir acaip sever... Dört ciğerli Veli yaşadığı omuz sakatlığına geçici çözüm olacak operasyonu tercih edince bir koca sezonu heba etti. Geçmeyen ağrılar, kramplar, adaleleri kadar beynini de yordu... Her çırağa bir usta gerek. Semih Kaya'nın da ustası İtalya ve İspanya'da zanatkaar olmuş Ujfalusi'ydi. Ondan çok şey öğrendi, ustası gittiğinde ise kalfalıktan bir adım öteye gidemedi. Borç batağındaki Galatasaray için alt yapıdan yetişmiş adam bulunmaz nimetti. Semih kendine ihanet etti. "Inter'den, Manchester United'dan teklif var" balonları, yere sağlam basmayan ayaklar, yıldız olmadan yıldız gibi şişiren sponsor kaygılı satırlar, son karede kırmızı kart görüp hayatla restleşir gibi soyunma odasına gidiyordu Semih. Takım arkadaşı Yasin, geçen sezonun kahramanlarındandı. Sneijder ile iyi anlaşıyor, Hollandalı'nın pas himayesinde kendini aşıyordu. Menajeriyle birlikte paraya pula taktılar kafayı. 

Menajeri "Masaya yumruğumuzu daha vurmadık" dediği gün futbolcusunun kariyer ipini çekti. "Gidiyorum" diyen futbolcuya "Gitme, kal" diyecek taraftar kalmamışsa, hikaye biraz da "Kendim ettim kendim buldum"dur. İngiltere Premier Lig yıllarında onu izleyenler iyi bilir, Raul Miereles tank gibi adamdı, orta sahada onunla ikili mücadeleye girdiğinizde feleğiniz şaşardı. O sert ağabey, Fenerbahçe'de bu sezon spor sayfalarından daha çok magazin eklerinde alışveriş merkezinden çıkarken elinde torbalarla poz veren tüccar futbolcuya döndü. İdmana giderim, paramı alır, sesimi çıkarmam, keyfime bakarım ile bahar aylarına merhaba dedi Meireles. Geçen sezon frikiklerin efendisiydi Mehmet Ekici. Selçuk İnan'dan sonra Trabzonspor maestrosunu bulmuştu. Elle atsan gitmeyecek köşelere topu itinayla asıyordu Mehmet. Sonra idmanda tartışmalar, tesisi terketmeler, sahada değil hayatta kendi kalesine attığı goller, sakatlıklar derken Trabzonspor'un en önemli silahı Mehmet Ekici de "Aranıyor" ilanı çıkarttırdı kendine. 
O Alman asıllı genç Türk çocuk cılız vücudu ama büyük futbol zekası ve kadife ayaklarıyla Santiago Bernabeu tribünlerini büyülemişti. Adı gibi, mesut günlerdi Real Madrid'de. Ama Real Madrid bu, rahat durmaz; Mesut Özil'i satıp 2014 Dünya Kupası'nın şık gollerini atan bir başka gence tutuklu kaldılar. Ne James Rodriguez ne de İspanyolların altın çocuğu Isco, bir Mesut olamadı Real Madrid'de bu sezon. Bonservislerine 120 milyon Euro ödenen ikilinin yerine şimdi yeni Mesut arıyor Real Madrid. Torres, Agüero, Falcao, Diego Costa... Atletico Madrid santrfor parlatma ve pazarlama vitrinidir. Jackson Martinez de bavulunu alıp geldiğinde iyi yere tezgah açmıştı. Porto formasıyla kalecileri deli eden Martinez, altı ay kaldığı Atletico Madrid'de tribünlerin akıl sağlığıyla oynadı, sonunda Çinliler yetişti imdadına da, tası tarağı toplayıp gitti. Geçen sezon Valencia'nın sahadaki en şık adamıydı Feghouli. Fenerbahçe de istedi ama bir yıllık sözleşmesi kalan Cezayirli kontrat sonunu beklediği sezonda yatmayı tercih etti. 
Messi, Ronaldo'nun ardından üçüncü büyük yetenek diye onun ismini ananların sayısı binlerden milyonlara yürürken Eden Hazard rakiplerinin belinden su alıyor, onları bakkala yolluyor, Chelsea'yi şampiyon yapıyordu geçen sezon. Ligin en iyi oyuncusu, sevenlerine arşivden idare edin dedirtiyor. Galatasaray'da dört harika sezonun ardından İtalya'ya kral gibi dönen ama kırmızı kartlarla kendini yakan Felipe Melo ve "Buyrun size Pogba'nın ikizi, ondan da iyi" diyen pazarlanan ve Inter'de "Çakma Pogba" olmaktan öteye gidemeyen 40 milyonluk genç orta saha Kondogbia gibi... Hayat bu, düz yol değil. Rampası, virajı, asfaltı, toprağı, tek şeridi, kör noktası da var her kariyerin. İngilizlerin ağızda mentol ferahlığı bırakan sakız gibi deyişiyle bitireyim, sahada da sokakta da düşüp dizi kanayanların umudu eksilmesin: "Form geçici, klas kalıcıdır." Ama hayatta herkesin "Düşüyorum, tut elimden" diye haykırdığında uzanan bir ele ihtiyacı var değil mi? 

28 Şubat 2016

Kim Hancı Kim Yolcu?

Yarın akşam Fenerbahçe- Beşiktaş derbisi var ve siz sezon başından beri süren bir papatya falını bugün ve yarın da gazete sayfaları ve televizyon ekranlarında göreceksiniz. Van Persie mi Fernandao mu? Bu bitmek bilmeyen polemiğe "Nefes aldığı sürece Van Persie" diyerek teknik adam- futbolcu ilişkilerine bakalım. 25 futbolcuyu yöneten ve her hafta onlardan 11'ini sahaya süren adam, bu oyuncuların patronu olduğuna göre ilk hatırlanması gereken şey, o 25 futbolcunun teknik adamını sevmek zorunda olmadığı ama saygı duymak mecburiyetini de aklından çıkarmaması gerektiği... Van Persie-Pereira, futbol dünyasında karşı karşıya gelen ilk ve son futbolcu-teknik adam değil. Hollandalı son 10 yılın en büyük golcülerinden biri ve geldiği günden bu yana takımı çalıştıran Portekizli hocayı görkemli kariyerinin gölgesinde bırakıp, "Ben Van Persie'yim" sağnağıyla ıslatıp duruyor. 

Sir Alex Ferguson, Arsene Wenger gibi neredeyse bir ömür bir takımı çalıştırmış teknik adamların hancı, kendisinin ise yolcu olduğunu bildiğinden Premier Lig yıllarında kaçak yapmayan egosu, yarını belli olmayan Pereira'nın canını yakıyor. Canı yanan Portekizli hoca da sahada aldığı başarılı skorlarla büyüyen karizmasını "Uçan Hollandalı"yı kulübede oturtup teşhir ediyor. Kim hancı kim yolcu peki? İkisi de değil. Tek gerçek hanın Fenerbahçe olduğu onların da tarihteki benzerleri gibi bir zaman sonra yolcu olacakları... Bu arada hanın duvarlarından bir şampiyonluk posteri eksik mi kalır, bir yenisi mi eklenir bilinmez ama bu ego savaşlarının geçmişine bir yolculuk yapmanın vaktidir. Çok uzaklara gitmeden bizim topraklardan başlayalım. Heykeli dikilecek kadar büyük futbolcuydu Alex de Souza. Gün geldi yapmışlığının verdiği gücü bir başka Fenerbahçe efsanesi üzerinde denedi, kazanan Aykut Kocaman, kaybedenler ise ikisini de sevenler oldu. Kartlarını açık oynayan Alex, "Elim kuvvetli" diyordu ama oyunun kurallarını koyan sonuçta kulübün başkanıydı. Brezilyalı Lincoln, Hagi'den sonra Galatasaray taraftarını en çok heyecanlandıran yeteneklerden biriydi. Karşısında "Florya topraktı o cesur" ile kulüp tarihine poster olmuş bir bayrak adam buldu. 

Bülent Korkmaz-Lincoln gerilimi, Galatasaray'ın müzesine elbette ki ne kupa ne de senaryo Oscar'ı getirdi. Hagi, yönetilmesi zor bir yıldızdı, teknik adamlığında da taktik dizilişte değil insan yönetiminde zorlanan bir futbol efsanesiydi. Hagi, Ümit Karan'ın ipini çekerken, Ümit de yanlışları listesinde ikinci A4'e geçmişti o yıllarda. Şenol Güneş'in sonraları Güney Amerika'da gayet muteber bir golcü olacak Teofilo ile, Aykut Kocaman'ın Kazım ile, Ersun Yanal'ın Sow ile yıldızı barışmadı. Quaresma'yı da Samet Aybaba hiç sevmedi. Mourinho'nun Chelsea'deki ilk döneminde kuyusunu kazanının Ukraynalı golcü Shevchenko olduğu yazıldı, çizildi. İkinci döneminde de Portekizli hoca soyunma odasında hasımların sayısı bir elin parmaklarını geçince valizini toplayıp gitti. Alex Ferguson'un ellerinde büyüyen David Beckham'ın bir gün aynı ellerden çıkan kramponun suratında patladığı da futbol tarihinin arşivlerinde. İspanya'da son dönemin en büyük teknik adam-futbolcu polemiği elbette ki Pep Guardiola-Zlatan İbrahimovic'tir. Tek başına takım olan İsveçli'nin soyunma odasına sığmayan egosunu Guardiola patlatınca kıyamet kopmuş, sonunda kaybeden Eto'o'yu da gönderen, 50 milyonu da batan Barcelona olmuştu. 1996'da Aime Jacquets, Fransız Milli Takımı'nda Eric Cantona, David Ginola ve Papin'in biletini kesmişti. Almanya'da Bayern Münih taraftarının bir zamanlar bir numarası olan Frank Ribery'e kafayı takmak zaten ancak Louis Van Gaal gibi eli defter tutan delidolu bir teknik adama yakışırdı. Bizler Van Persie-Pereira ile günlerimiz geçirirken İtalyanların da geçen hafta nurtopu gibi polemiği oldu. 

Kendisini oynatmayan hocası Luciano Spalletti'yi eleştiren Roma kaptanı Francesco Totti ertesi gün teknik direktör tarafından kamp yapılan tesislerden evine yollanınca elbette ki kıyamet koptu. Roma maçı kazandı, ertesi gün de idmana çağrılan kaptanla daha fazla uğraşmaması için teknik adamın kulağı çekildi. Roberto Baggio ve Marcello Lippi birbirlerini hiç sevmediler. İtalyan yıldız, hocasına rest çekip kendisine teklif yapan Galatasaray'a evet demişti. Ertesi gün İstanbul uçağına binecekti, yakın arkadaşları bir gece önce saatler süren yemekte Baggio'yu kalmaya ikna ettiler. Yolun sonunda sert bir teknik adamın anısı var. Karl Heinz Feldkamp'a bırakayım sözü: "Kaiserslautern'le anlaştığım dönemde Demir Hotic çok ünlü bir oyuncuydu. Daha kulübün kapısından içeri girer girmez yanıma geldi. 'Hoca benim adım Hotiç. Asla yedek kulübesinde oturmam' dedi. 'Tamam' dedim ve kendisini tribüne gönderdim."