17 Ocak 2021

Cam Adamlar Derneği

Pandemi gölgesinde başlayan sıkıştırılmış sezonda üç günde bir maça çıkacak olan futbolcuların çok sakatlık yaşayacağını söyleyebilmek için Lazio’dan Inter’e, Manchester City’den Galatasaray’a bir çok takımda kondisyonerlik yapmış olan Ivan Carminati olmaya gerek yok ama İtalyan ustanın hakkını vermek lazım. Carminati 5 ay önce “Bu tempoyu ne adaleler ne de dizler kaldırır” demişti. Lig, Avrupa Kupaları ve milli takım düzeyinde sezonda 60+ maça çıkmasının istenilen futbolcular arasında işi en zor olanlar ise elbette çabuk ve sık sakatlananlar. Kısaca cam adamlar ya da kristal futbolcular… Onların dünyasında bir turlayalım. Diego Perotti, Roma’dan Fenerbahçe’ye gelirken “Cam Adamlar” derneği üyesiydi, 4 maça çıktı ve sonra önce adale ardından diz sakatlığı. Radamel Falcao’nun sakatlık yüzünden forma giymediği maç sayısı Galatasaray’da oynadığı maç sayısını sollarken, Gökhan Töre de ikinci Beşiktaş macerasında sakatlık yüzünden ortalıkta görünmüyor. Türk futbol tarihinde “Cam adam” denilince ilk akla gelen isim elbette Gökhan Zan. En hazin hikayelerden biri ise omuzundaki sakatlık yüzünden 26 yaşında kramponlarını asan Veli Kavlak.. Geçmişin en çok hatırlanan cam adamı ise Rıdvan Dilmen.. Hamit Altıntop’un Galatasaray kariyeri sakatlık yüzünden silik kalırken, Emre Belözoğlu da tüm kariyeri boyunca eli çeken adalesinde kenara gelirken çekilen fotoğraf karelerinin öznesi oldu. Mehmet Ekici, Serdar Aziz de bu derneğin üyelerinden. Galatasaray kariyeri sakatlıklarla geçen İsveçli orta saha Tobias Linderoth’u da anmadan olmaz elbette..

Kimse elbette cam adam olarak gelmiyor dünyaya. Sürekli adale sakatlıkları yaşayanların yanında geçirdikleri operasyonlar başarısız olduğu için komplikasyonlar yaşayanlar ya da bir diz operasyonun ardından zayıflayan adalesinin kurbanı olan çok futbolcu var tarihte.. Listenin başında ise önce diz ardından bileğinden geçirdiği operasyonlarla futbol kariyerine 30 yaşında son vermek zorunda kalan tarihin en büyük golcülerinden biri olan Marco Van Basten var. Eşsiz bir yetenek olan Robben de vatandaşı gibi kariyeri boyunca revirden çıkmayanlardan. Diz bağlarının kopması her futbolcu için en büyük kabus, bir üstünde ise çok daha az rastlanan aşil tendonunun kopması var. Diz sakatlığı deyince ilk akla gelen isimlerden biri İtalyanlar için hep genç santrfor kalan Giuesppe Rossi. Real Madrid’den Milan’a geldiğinde büyük umut olan Arjantinli şık orta saha Fernando Redondo dört yıl içinde üç diz ameliyatıyla kariyerine son vermek zorunda kalmıştı. 1998 Dünya Kupası finaline baskıyla sakat sakat çıkmak zorunda kalan Ronaldo’nun Inter yılları da bir dram. Kasım 1999’da dizinden operasyon geçiren ve 12 Nisan 2000’de kimilerine göre gereğinden erken sahalara dönen Ronaldo maçın daha 6. dakikasında yerde kalmış ve bir yıl daha doktor kapılarında dolaşmıştı. Kariyerinin başında daha 18 yaşında diz bağları kopan Roberto Baggio’yu sakatlıklar 16 yıl boyunca peşini bırakmadı. O yıllarda menisküs ameliyatlarından bir ay sonra sahaya dönmek mümkün değildi ve Baggio, 86 sonbaharında Fiorentina’da sezonu kapadı, Juventus’ta 5 ay evindeydi. 2002’de Brescia’da dizinden sakatlanıp 77 gün sonra kendini sahalara attığında takımını küme düşmekten kurtardı.

Sebastian Deisler, Alman futbolunun 2000’li yıllarının başında arayıp da bulamadıkları türden yetenekte bir orta sahaydı. Milli takımın beyni olacaktı ama Deisler’in 19 yaşında diz bağı koptu. 27 yaşında futbolu bıraktığında sadece 62 maça çıkmış ve hastane odalarında geçen günler yüzünden depresyon tedavisi görüyordu. Owen Hergreaves, Manchester United için 2008-2009 sezonunda büyük umuttu. 2011 yılına gelindiğinde forma giydiği dakika sadece 9’du. Dizi onu bütün kariyeri boyunca ihanet etti, oyundan koptuğunda 31 yaşındaydı.

Cam Adamlar Derneği üyeleri kimi zaman doktor kimi zaman da kondisyoner kurbanı oldular. Maldini, Costacurta gibilerini 40’larına kadar oynamasında büyük pay sahibi olan Milan’ın futbol dünyasında kült olmuş sporcu sağlığı merkezi Milan Lab, Alexander Pato’yu “bitirmek” ile suçlandı. İngiliz futbolunda cam adamlar denildiğinde ilk akla gelen kulüp Arsenal. Jack Wilshere ve Abou Diaby’nin sakatlık haberleri Arsenal sayfalarının demirbaşıydı. Liverpool’un Raul’ü, Michael Owen, Real Madrid’in Raul ile Madrid’de buluştu ama İngilizlerin büyük yeteneği Newcastle United’a döndüğünde sahadan çok revirdeydi. Jonathon Woodgate’i Real Madrid taraftarı cam adam olarak hatırlar. Barcelona taraftarı için ise Samuel Umtiti ve Vermaelen geldikleri günden bu yana yaşadıkları 10’dan fazla sakatlıkla kabus oldular. Ve elbette Real Madrid kariyerinin yarısını doktor kapısında ve golf sahasında diğer yarısını sahada geçiren 100 milyonluk Gareth Bale ve son iki sezonda onun yerini alan ama kafasını sakatlıklardan kaldıramayan Eden Hazard.. Barça’da hücum hattında 150 milyonluk Dembele de idmanların yarısını sakatlık diğer yarısını da alarmı kurmayıp geç kaldığı için kaçırıyor…

Aaron Ramsey, Robin Van Persie, Rafinha, Fazio, Marco Reus, Rosicky, Sturridge… Liste uzar gider de…

10 Ocak 2021

2021 Spor Takvimi

 40 yıldır takımının iç saha maçlarını tribünde eksiksiz izleyenler, deplasmana gitmek en büyük keyfi olanlar, akraba-dost nikahlarını, davetlerini “Maçımız var” diye kaçıranlar, Haziran-Temmuz’da futbol var, tatile Ağustos ayında çıkalım diyenler, askerlik dışında maç kaçırmadım diye tutkusuyla gurur duyanlar… Pandemi çok şey alıp götürdü hayatımızdan, taraftarın da hikayesi eksik kaldı. Çok maç kaçtı, takım yalnız kaldı. Boş tribünler önünde oynanan her maçı evdeki ekran ne kadar büyük olursa olsun hep bir eksik izledi sporseverler. Hayat varsa umut vardır. 2021 spor takvimine başlarken dileğim tribünlerde taraftarların fotoğrafları yerine kendilerini göreceğimiz günler.. Futbolla başlayalım. Ocak ayında dev derbi gelecek hafta: Beşiktaş-Galatasaray. 27 Ocak’ta Başakşehir ve Trabzonspor, Süper Kupa finalinde karşı karşıya gelecek. Şubat ayının ilk haftasında ise Fenerbahçe-Galatasaray derbisi var. Yılın ikinci ayında biz yokuz ama Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’nde eleme turları başlayacak. 2020 Avrupa Şampiyonası’nı oynamadan milli takımlar 2022 Dünya Kupası eleme grubu maçlarına çıkacaklar Mart ayında. 24 Mart’ta Hollanda’yı konuk edeceğiz, 3 gün sonra Norveç deplasmanına çıkacağız ve 30 Mart’ta da Letonya ile evimizde oynayacağız. 42 haftalık Süper Lig, Mayıs ayının ikinci haftası sona erecek ve ligin son 3 maçı bir hafta içinde oynanacak. 26 Mayıs’ta Gdansk’ta Avrupa Ligi finali var ve elbette en mühimi 29 Mayıs’ta İstanbul’da oynanacak olan Şampiyonlar Ligi finali. Pandemi yüzünden 2020 yazında üç büyük organizasyon 2021’e ertelenmişti. Takvimlerde 2021 yazacak ama turnuva futbol tarihine Euro 2020 olarak geçecek. 11 Haziran’da İtalya ile Roma’da Euro 2020’nin açılış maçını oynayacağız. 16 Haziran’da Galler ile, 20 Haziran’da ise Bakü’de ev sahibi gibi çıkacağız sahaya. Euro 2020’nin finali 12 Temmuz akşamı Londra’da Wembley’de. Haziran ayında Güney Amerika kıtası da futbola doyacak. Copa America 11 Haziran’da başlayacak ve 10 Temmuz’da sona erecek. Milli Takımın Dünya Kupası elemelerinde sonbahardaki rakipleri 1 Eylül’de evimizde Karadağ, 4 Eylül’de deplasmanda Cebelitarık ve 7 Eylül’de deplasmanda Hollanda. Ekim ve Kasım aylarında 4 maçla bitecek gruptan hayırlısıyla 2022 biletini alacağız.



Dört yıl boyunca çalışan Olimpiyat vizesi almak için ter döken sporcular 2020’deki erteleme kararını aldıklarında bir yıl sonranın bilinmezliğiyle karantina günlerinde çalışmaya devam ettiler. Tokyo, 23 Temmuz ve 8 Ağustos tarihleri arasında Olimpiyatlar’a ev sahipliği yapacak. Paralimpik Oyunlar ise 24 Ağustos ve 5 Eylül tarihleri arasında Tokyo’da…

Teniste 4 Grand Slam’in ilki olan Avustralya Açık, 8-21 Şubat tarihleri arasında. Geçen yıl ertelenip sonbaharda oynayan Roland Garros ise 23 Mayıs- 6 Haziran arasında… 2020’de ıssız kalan Wimbledon kortları 28 Haziran-11 Temmuz tarihleri arasında dolacak. Son büyün turnuva olan ABD Açık ise 30 Ağustos-12 Eylül arasında.

2020’de Formula 1’e ev sahipliği yaptık ama 2021 takviminde yokuz. Yılın ilk yarışı 21 Mart’ta Avustralya’da. Bize en yakın yarış ise 6 Haziran’da Bakü’de. Formula 1 sezonu 5 Aralık’taki Abu Dhabi’deki Grand Prix ile son bulacak. Motorseverler için ajandaya not edilmesi gereken ilk tarih, 28 Mart’ta Katar’daki Grand Prix. Takvimin son yarışı 14 Kasım’da Valencia’da.

Basketbolda elbette beklenen, Köln’de Euroleague final 4’ü. 28 ve 30 Mayıs, Euroleague F4 için ajandaya yazılması gereken tarihler. NBA’de 72 maça düşürülen normal sezonda maçlar başlarken, play-off takvimi 22 Mayıs’ta açılacak ve 6 Temmuz’a sona erecek. NBA final serisi ise 8-22 Temmuz arasında.

Her yıl en çok izlenen spor organizasyonlarından biri olan Super Bowl, 7 Şubat’ta Florida’da. Bisiklet tutkunları için en önemli tarih 26 Haziran. Tour de France, 18 Temmuz’a kadar sürecek. Yaz aylarında bizden iki tarihi ve mühim organizasyonu da not düşeyim. Gazi Koşusu 27 Haziran’da koşulacak ve Kırkpınar Yağlı Güreşleri 2-4 Temmuz tarihleri arasında. En kısa zamanda bir daha hiç boş kalmasın dediğim tıklım tıklım tribünleri görmek dileğiyle, İyi pazarlar… 

3 Ocak 2021

Diego Costa Diye Çıktığım Yolda

 

Altı yıl önce İspanya’da nefeslerin tutulduğu Mayıs ayı. Barcelona ve Real Madrid’in şampiyonluk yarışına Atletico Madrid’in de katıldığı sezon. Üç takım Nisan ayına Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline de birlikte geliyorlar. Çeyrek finalde Atletico Madrid’in rakibi Barcelona olunca yarı finalde 3 İspanyol ihtimali ortadan kalkıyor. Final Lizbon’da ve ev sahibi Portekiz’in final için seçtiği elçi Luis Figo.. Herkes Barça’nın Real Madrid ile oynayacağı finalde “Hain” Figo’nun vereceği fotoğrafları hayal ediyor ama gerçekler başka.. Bir dönem Barça’nın belalası olan Atletico’nun Simeone döneminde şansı dönmüş, Katalanlara karşı maç kazanamıyorlar ligde. Sonra Fenerbahçe’ye gelecek olan Diego’nun golüyle beraberlikle Camp Nou’dan çıkan Atletico Madrid rövanşta Koke’nin golüyle kazanıp kendini yarı finale atıyor. Takımda bir başka Diego var ki o sezon fırtına gibi esiyor. Brezilyalı ama İspanyol milli takımını tercih etmiş ve adını Diego Maradona’dan alan Diego Costa, anlayacağınız hikaye karışık…

Galatasaray’ın Juventus’u karlı bir İstanbul öğleden sonrasında eski bir Real Madrid’li Sneijder ile yıkıp gruptan çıktığı sezon. Real Madrid de aynı grubun lider olarak yürüdüğü yolda önce Manchester United ardından Bayern Münih gibi iki devi yıkıp Lizbon biletini alıyor ama ezeli rakibinin işi zor. Yarı final ilk maçında şimdi yıkılmış olan Vicente Calderon Stadı’nda Chelsea ile golsüz berabere kalıyorlar. Herkes Londra’da Chelsea fişi çeker derken Diego Costa, Adrian ve Ardan Turan üçlüsü İngilizleri Stamford Bridge’in çimlerine seriyor, Chelsea’nin tek golü ise Atletico Madrid’in evladı Fernando Torres’ten…

O Mayıs ayında La Liga’da çok şey oluyor. Barça’nın bitime 3 maça kala beraberliğine sevinen Atletico Madrid 24 saat sonra Levante deplasmanında kaybediyor. Son hafta fikstür de yapacağını yapmış, Barcelona-Atletico Madrid maçı var. 37. Haftada Barça bir daha intihar ediyor, berabere kalıyor, Elche deplasmanında kazansalar son hafta Atletico maçında bir puan şampiyon olmalarına yetecek. Atletico rahat durur mu onlar da sahalarında Malaga ile berabere kalınca ligin son haftası Şampiyonlar Ligi finalinden bir hafta önce İspanya Ligi finaline sahne oluyor. Camp Nou’da 98 bin kişi Barça’nın galibiyetiyle gelecek şampiyonluğu kutlamaya hazır. 18 yıldır şampiyon olamayan, Real Madrid’in Şampiyonlar Ligi şampiyonu, Galatasaray’ın UEFAKupası’nı kazandığı yıl küme düşüp iki yıl sonra geri dönen Atletico Madrid 16. Dakikada sakatlanan santrforu Diego Costa’ya yanarken 7 dakika sonra Arda Turan’ı da kaybediyor. Yetmiyor 11 dakika sonra Barça öne geçiyor. 17 Mayıs 2004 öğleden sonrasında Diego Godin 49’da kafayı vurdu ve Atletico Madrid şampiyon oldu.

Üç gün sonra Madrid-Lizbon trenindeydim. Arda’nın finale yetişmesi çok zor ve deli santrforları Diego Costa yollara düşmüş Belgrad’da at plasentası ile tedavi olup 6 gün sonraki maça yetişmek için koşturuyor.. Gece treninde Atletico Madrid’in oynadığı son Şampiyon Kulüpler Kupası finalinin kadrolarına bakıyorum. 40 yıl geçmiş üzerinden… 1973 yılının sonbaharında Galatasaray ile Madrid’de golsüz biten maçla çıktıkları yolda İstanbul’daki maçı uzatmada kazanıyorlar İstanbul’da. Galatasaray kalesinde Yasin Özdenak, santrforu Gökmen Özdenak, hocası Brian Birch. İspanyollarda 35 yıl sonra Fenerbahçe’yi çalıştıracak Luis Aragones kadroda.. Salcedo atıyor 100. dakikada golü. Finale geldiklerinde karşılarında kalede Sepp Maier, defansta Breitner, Beckenbauer, forvette Hoenes, Gerd Müller’li Bayern Münih’i buluyorlar karşılarında. O yıllarda uzatmaların sonunda penaltı atışları yok. Final berabere biterse tekrarlanıyor. Öyle de oluyor. Final, o günden 11 yıl sonra Juventus-Liverpool finalinde bir faciaya sahne olacak Brüksel’deki Heysel Stadyumu’nda. 1-1 bitiyor, Atletico’nun golünü Luis Aragones atıyor. İki gün sonra, yani Atletico’nun Barça’dan şampiyonluğu kopardığı 17 Mayıs 2014’den tam 40 yıl önce Bayern Münih, yorgun İspanyolları sahadan siliyor.

Lizbon’dayım ve şehir İspanyol istilasında. Arda finale yetişmiyor, Diego Costa ise oynamak için Simeone’ye baskı yapıyor. Arjantinli teknik adamın sezonun gol yükünü çeken deliyle uğraşacak hali yok, yazıyor onu 11’e… Yolları Türkiye’den geçecek olan Jose Sosa ve Diego, Atletico Madrid kulübesinde. Yıllar sonra Atletico forması giyecek olan Morata ve Beşiktaş’a gelecek olan Pepe de Real Madrid kulübesinde. Diego Costa’nın Şampiyonlar Ligi finali sadece 9 dakika sürüyor, sakatlanıp kenara geldiğinde hocası Simeone oynattığı için bir pişman… Bir hafta önce Barça’yı yıkan Godin yine vuruyor kafayı ilk yarıda. Luz Stadı’nda kırmızı beyaz Atletico tribünleri yıkılıyor. Hakem 90+ dakikaları gösterdiğinde Atletico tribünleri 40 yıl sonra gelecek olan kupayı kutlarken Sergio Ramos çıkıp vuruyor kafayı, uzatmaya gidiyor final. Atletico bu kez tutunamıyor uzatmalarda, Diego Costa’nın erken oyundan çıkışıyla bir değişiklik hakkını boşa harcayan Simeone’nin takımının koşmayı bırakın yürüyecek hali yok, dağılıyorlar, 3 gol birden yiyorlar 10 dakikada..

6 yıl sonra bugün… Diego Costa, Atletico Madrid’den ayrılmak istediğini söyleyip kulübü ikna ediyor. Adı, o gün finali tribünde izlemek zorunda kalan eski takım arkadaşı Arda’nın kaptanı olduğu Galatasaray ile anılıyor. Atletico kalesindeki Courtois artık Real Madrid kalecisi. O finalden Simeone birlikte kalan tek isim Koke.. İkili, ligde ilk kez Barça’yı bu sezon mağlup ediyorlar. İstanbul’da 46 yıl önce 100. dakikada golü atan İgnacio Salcedo ise 73 yaşında ve Madrid’de yaşıyor…  

27 Aralık 2020

Bir Şehir Bir Adam Bir Ömür

Maçı izlemese de anlatabilenlerin dünyası artık, kim kaç orta yapmış, hangi takıma topa ne kadar sahip olmuş, golün asisti kimden gelmiş, hangi taraf daha sert oynamış, kaç top direkten dönmüş… O soğuk istatistik tablosunda yazıyor hepsi, olmadı üç dakikalık özeti izliyorsun, acelen var, yetişmen lazım. Kaçırdıkların ne bilmiyorsun, belki bir çalım, belki uzun topa depar atmayan forvetin yorgunluğu belki de ilk maçına çıkmış bir gencin gözle görülür heyecanı, umudu, hayalleri…

Ne ile ölçüyoruz biz başarıyı futbolda? Kazanılan kupalar, atılan goller, şurada sadece 15 yıldır tutuluyor asist yapanların isimleri.. Öncesinde kendi kendine gol mü atıyormuş santrforlar.. Kaç top kurtarmış kaleci, kaç atağı kesmiş orta saha oyuncusu, kaç ortayı auta atmış kanat oyuncusu, kaç kafa topunu almış stoper… İşte tam da bu yüzden golcüler üzerinden yazılır çokça futbol tarihi. Oynadığı maç sayısı attığı gol… Buna bakıp anlarsın ne kadar büyük futbolcu olduğunu, söz konusu bir kaleci bir stoper ise anlatacak bir baba bir ağabey lazım… Ya kenardaki teknik adamlar? Kaç kupa kazandıkları yazıyor özgeçmişlerinde… Ya kazanamadıkları, ikinci oldukları, üçüncü oldukları… Kendinden başka kim hatırlar ki o maçı kazansa, o top direkten dönmese bir kupa daha kazanacağını… En çok kupa kazananlar büyük hocalardır da ya peki çok kupa kazanılmasının önünü açanlar, o kupaları kazandıran futbolcuları yetiştirenler, keşfedenler… Bir ömrü futbola adayanlar…

Hayat boyu en çok öğreten insanların hayranı oldum ben.. Karşısında tut ki bir bedeli yazsa da paha biçilemez bir eylemin öznelerini yazdım hatırama.. Okulda bir öğretmen, işte bir usta, hayatta yol gösteren bir bilge.. En çok da öğretirken bildiğiyle kalmayan, durmayan, kendini yenileyen, her gün yeni bir şey öğrenen ve bildiğini kendine saklamayan, paylaşan bunun yorgunluğuyla kafasını yastığına koyanları sevdim… Işıktır onlar, önümüzü, geleceğimizi aydınlatırlar…

Trabzonspor ışığını kaybetti. Efsane, duayen, usta, bilge, tüm bu kelimelerin içinin boşaldığı, birilerine çok kolay yakıştırıldığı bu dünyadan, hepsini ve hatta çok daha fazlasını hak eden bir adam geçti… Özkan Sümer önce yalın ayak, sonra kramponlarıyla ve makosenleriyle, önce terli atleti, sonra forması ve kravatı, ceketi, pardesüsü, gözlükleri, içi renk renk kalemlerle aldığı notlarla dolu çantasıyla bir topun peşinden koştu 80 yıl…

Doğduğu şehrin futbol takımında forma giymiş çok insan var, sonra o takımın teknik direktörü olan da.. Tüm bunların üstüne o kulübe başkan seçilenler de.  Yaş aldıkça bir üst kattaki odaya geçmek, daha geniş bir makam odasına sahip olmak var da, kaç başkan var ki bu dünyada, odasından yine kendini toprak sahaların kenarındaki bir sandalyeye atıp 12 yaşındaki çocukların maçını seyreden… Yeni bir yetenek bulmak için belki de o çok sıkıcı 90 dakikaları büyük sabırla izleyen, uçağa atlayıp dünyanın öbür ucunda takımına ucuz ama yetenekli yabancı futbolcu arayan, bulduğunda kıran kırana pazarlığını yapıp tutup kolundan getiren…

Özkan Sümer, Trabzonspor’a kazandırdığı kupalarla bir şehrin kaderini değiştiren adamlardan çok daha fazlası… O, Dünya Kupası’nda milli takımı üçüncü yapan Şenol Güneş’i ağabeyi, o bazuka gibi frikiklerin sahibi Hami’nin, çalımlarıyla baş döndüren Gökdeniz’in, “ne güzel golcüydün sen” Fatih Tekke’nin ve onu çok sevip çok kızdıran Lemi’nin, Özkan Babası… O, San Siro’da Milan’a hat-trick yapan Yusuf Yazıcı’nın, Trabzonspor’un üç direk arasını koruyan Uğurcan Çakır’ın dedesi... Özkan Sümer, Karadeniz’de ekmeğini futboldan kazanmış, aile kurmuş, geleceğini kurtarmış onlarca eski futbolcunun, teknik adamın hakkını ödeyemeyecekleri futbol bilgesi..

80 yıl önce Trabzon’da başlayan bir hayat yine Trabzon’da bitti. İlk ve son nefes arasında gidilen onca yol, yaşanan onca sevinç, üzüntü, hayal kırıklığı, kupalar, ödüller, diplomalar var… Mühim olan o soğuk istatistik tablolarında ismin yanında yazan attığın gol, kazandığın kupa sayısı değil… Kaç kişinin hayatına dokunabildin? Kaç kişinin yoluna ışık oldun? Sana “Ağabey, usta, baba, dede, üstad” diyen kaç insan biriktirebildin hayatında?

80 yıllık ömrünü bir meşin yuvarlağın bir şehre, bir ülkeye vereceği mutluluk için tüketen bir insanın kaybının onu çok sevenlere verdiği hüznün, onun geride bıraktığı onurlu ve dolu dolu yaşanmış hayatın verdiği gurura kaybetmesi dileğiyle… Sağ ol Özkan Ağabey, Baba, Amca, Dede…. Sağ olun Özkan Bey…

20 Aralık 2020

Kıştı Adana'da Yağmur Yağıyordu

İstanbul aktarmalı Adana yolculuğuna çıktığında yine kimseye haber vermemişti. Ne Fransız medyası ne de çalıştığı kulüp nereye ne amaçla gittiğinden habersizdi. Fransa’dan başlayan yolculuk Adana’da son bulduğunda 53 yaşındaki Portekizli ertesi gün öğle saatlerinde oynanacak Adana Demirspor-İstanbulspor maçını izlemeden önce otel odasında yine bilgisayarına gömüldü. Onlarca futbolcunun yer aldığı raporların arasından ertesi gün izleyeceği oyuncunun dosyasını açtı. 26 Şubat 2018 günü Adana’da sağnak yağmur vardı. Adana Demirspor, İstanbulspor’u 2-1 mağlup etti. Portekizli maçı tribünde izledi, İstanbulspor’da oynayan Fransa doğumlu Kubilay Aktaş’ın ismini bir kenara not etmişti, hayır peşinde olduğu oyuncu o değildi. Onun aracılığıyla bir takım arkadaşına ulaşmaya çalışıyordu. İşi kendi bitirmeyi severdi. 

Maçtan sonra Lille yöneticisinin kendisiyle görüşmek istediğini Kubilay’dan duyan Zeki Çelik için Luis Campos ismi bir şey ifade etmiyordu: “Onu tanımıyorum, yorgunum, takımla İstanbul’a döneceğim” dedi. Hayatının fırsatı ayağına kadar gelmişti ve Zeki bundan habersizdi. Luis Campos elbette ki çekip gitmedi. Türkiye, Süper Lig’de hiç forma giymemiş bir oyuncunun Fransa Ligi’ne transfer olduğunu öğrendiğinde Luis Campos ismi yine haberlerde yoktu. Campos, gölgede kalmayı severdi. O sezon Lille küme düşme potasına yapışmış, Zeki de büyük bir ihtimalle ertesi sezon bir alt ligde oynayacak takıma gitmek istememişti başta. Lille, ligin bitimine iki hafta kala küme düşme potasındaki Toulouse’u deplasmanda mağlup etti ve ligde kalmayı başardı. Deli dahi Marcelo Bielsa ile başladıkları, çılgın transferlerle girdikleri sezonun sonunu Saint Etienne’in eski hocası Galtier ile getirmişler ve ucuz kurtulmuşlardı. Zeki Çelik teklifi kabul etti. O artık Lille forması giyecekti. Peki kimdi bu Luis Campos?

Önce kötü futbolcuydu, profesyonel futboldan para kazanamayacağını anlayınca tutkuyla bağlı olduğu oyunun içinde kalabilmek için Porto Üniversitesi’nde spor bilimi okudu… Buraya kadar olan hikayesi kendisinden bir yaş büyük olan bir vatandaşını hatırlatıyor elbette: Jose Mourinho… O “özel biri”ydi, peki Campos! Hiçbir zaman büyük bir teknik direktör olamadı. Ne Porto’yu, ne Sporting’i ne de Benfica’yı çalıştırabildi. 27 yaşında Leiria teknik direktörü olmayı başarmıştı ama alt liglerde bir takımdan diğerine giderken adı Portekiz medyasında satır aralarında kalıyordu. 40’larına yaklaştığında Portekiz 1. Ligi’nde takım çalıştırır olmuştu ama ona gazetecilerin taktığı lakap sinirlerini bozuyordu. Çalıştırdığı Vitoria de Setubal, Varzim ve Beira Mar küme düştü. Campa, Portekizce’de mezar demekti ve onun adı artık Luis Campos değil, Luis “Campa”s’dı gazete sayfalarında… Teknik direktörlük döneminin en güzel hatırası 27 maçtır yenilmeyen Porto’yu Gil Vicente’nin başındaki devirmesiydi. Evet, Porto teknik direktörü Jose Mourinho idi. Mourinho olamamıştı ama olsun onu bir kez olsun mat etmişti. Mourinho da bunu yazdı bir kenara elbette..

2005 yılında hep güzel futbol oynatan ama kazanamayan teknik adam rolünü çıkardı hayatından, Esposende kasabasının sahilinde bir restoran açtı ve futbol kariyerinde de başka bir yola saptı.. Americo Magalhaes kendisi gibi eski bir teknik direktördü. Mourinho, İngiltere’de fırtınalar estirirken, bu ikili “Mourinho Tactical Board”u piyasaya sürdüler.. Bilgisayar programı yazdırmışlar, idman ekipmanları geliştirmişler, Avrupa’nın dev kulüplerine bunları pazarlayan bir şirketin sahibi olmuşlardı…

Yedi yıl sonra futbol sahnesine döndüğünde Real Madrid’de rakipleri analiz etmesini isteyen Jose Mourinho idi. Avrupa futbolunun bir numaralı menajeri vatandaşı Jorge Mendes ile zaten hep dirsek temasındaydı. 2013 yazında hayalindeki teklif geldi. Monaco kulübünü satın alan Rus işadamı Dmitry Rybolovlev’in bir futbol aklına ihtiyacı vardı ve evet o adam Luis Campos’tu. Önce Falcao, James Rodriguez  ve Moutinho gibi büyük transferlerle başladılar ama Luis Campos’un projesi bu değildi. O, ucuz ve genç isimleri bulup sahnedeye çıkardıktan sonra rekor fiyata satan adam olmak istiyordu. Oldu da… Lemar, Bernardo Silva ve Bakayoko’dan büyük paralar kazandı Monaco ve en önemlisi alt yapıdaki bir çocuğun ailesini yeni kontrat için ikna etti. Çocuk oynamıyordu ve gitmek istiyordu. Mbappe yeni kontrata imza atmasa, Campos kulüpten ayrıldıktan sonra Monaco onu nasıl 180 milyon Euro’ya PSG’ye satabilirdi ki…

Fransa’da son 10 yılda PSG’nin şampiyonluk serisinin arasına girebilen tek takım onun yaptığı transferlerle şampiyon olan Monaco oldu ama Luis Campos, artık Lille’i satın alan işadamı Gerard Lopez için çalışıyordu…

Pepe ve Osimhen’i tek rakamlı milyonlara alıp, 80 ve 70 milyona satan, Zeki’yi sadece 2 milyona Lille’e getiren, Lazio ile girdiği transfer düellosundan galip çıkan ve Yusuf Yazıcı’ya Fransa kapılarını açan, Burak Yılmaz’ı 35 yaşında Avrupa futboluyla tanıştıran da elbette Luis Campos oldu…

Campos şimdi Lille'de yolun sonuna geldi... Lille’i elden çıkartmak isteyen patron Gerard Lopez pazarlık masasında... Kulübü attıkları gollerle sırtlayan Zeki-Yusuf ve Burak her gün Fransız medyasının manşetlerinde... Zeki’nin bir zamanlar forma giydiği Karacabey ile hafta ortasında kupada karşılaşan Fenerbahçe dün akşam Gaziantep ile karşılaştı… Gaziantep’te kim forma giyiyor? Zeki’ye yağmurlu bir kış günü Adana’da tercümanlık yapan Kubilay Aktaş… Hayat işte…

13 Aralık 2020

Önce Ölmek Var mıydı Paolo?

 

Sokakta futbol oynuyorduk, asker ağabeyler geldi, çocuklar evinize gidin, sokağa çıkma yasağı var” dedikleri günden 12 gün sonra İzmir Atatürk Stadyumu’nda İzlanda’nın bizim milli takımı 3-1 mağlup ettiğini tek golümüzü de penaltıdan Fatih Terim’in attığını bana arşivler hatırlattı. Dünya Kupası’nın ne olduğunu biliyorduk ama biz hiç gitmemiştik ya da gittiysek de babalarımız bile hatırlamıyordu.

1982 Dünya Kupası, İspanya’da yapılacaktı. Sovyetler Birliği, Çekoslavakya, Galler, İzlanda ile aynı gruptaydık ve 8 maçı da kaybettik ve "top ağlarımızda" diyen spiker ağabeyler bunu 22 kez dediler, bir gol atabildik, o gol de Fatih Terim’in penaltısı…

1970’te Pele’li Brezilya’ya kaybeden İtalyanlar 48 yıl sonra Dünya Kupası’na gidemedikleri 2018’de dönüp geçmişe baktıklarında 12’nin büyüsünün bittiğini kabul ettiler. 70’te final oynamışlar, 82’de kupayı kazanmışlar, 94’te Baggio penaltıyı kaçırmış, kaybetmişler, 2006’da Zidane kafayı atmış ama onlar kupayı almışlardı, 2018 Rusya’da da final oynayacaklardı, 12’nin sihri buydu. Olmadı, biz zaten hep gidemiyorduk da onlar gidemeyince anılara sarılmışlardı o günlerde. 1982 yazı, ne yazdı ama…

Eleme grubunda Yugoslavya’nın ardından Dünya Kupası biletini alan İtalyanlar şike skandalıyla sarsılan futbollarını kurtarmaya çalışıyorlardı İspanya’ya giderken. 24 yıl sonra Almanya’daki finaller öncesinde de şike skandalı patlak verdiğinde yine mi kupa kazanacağız diye acı acı gülümseyenler elbette ki 82 yazını unutmayanlardır…

Polonya’nın Kamerun’u 5-1 yendiği maç dışında grupta bütün maçlar berabere bitti. İtalyanlar üç beraberlik alırken sadece iki gol atmış ve 3 beraberliğini bir gol atıp alan Kamerun’u averajla sollayıp adını bir üst tura yazdırmıştı. İtalyan medyası Totonero bahis skandalı sonrasında milli takımlarından umudu kesmişti. Muhteşem Brezilya, genç Maradona’nın olduğu Arjantin, Fransız ve Almanlar varken nasıl kupayı kazanabilirlerdi ki?

Çok şey oldu 1982 yazında… Gijon’da Almanya ve Avusturya 80 dakika top çevirdiler, Cezayir’i kupanın dışına attılar, o günlerde grupların son maçları aynı gün saatte oynanmıyordu işte… Sevilla’da Schumacher’in Battiston’a uçan tekmesi, unutulmaz Batı Almanya-Fransa yarı finali… O günlerde grup maçlarının ardından ikinci tur da 3 takımlı gruplarla oynanırdı. İtalya daha ne kadar zorlu bir gruba düşebilirdi ki… Brezilya ve Arjantin, Güney Amerika’nın iki devi karşılarında kabus gibi duruyordu.. Barselona şehrinde bugün Sarria Stadı’nın yerinde dev apartmanlar yükseldi ama 82 yazının hatıralarını dozerler de yıkamadı. 40 bin kapasiteli Sarria, 120 binlik Camp Nou’nun yanında neydi ki! 

Sarria’nın çimlerinde İtalyanların boğduğu ilk takım Arjantin oldu. 2-1 kazandılar. Brezilya da Arjantin’i 3-1 mağlup edince son maç 70 finalinin erken rövanşı oldu. Socrates, Zico, Eder, Falcao’lu Brezilya karşısında Zoff, Cabrini, Antognoni, Tardelli, Bruno Conte ve Paolo’lu İtalya… 5, 25 ve 74’te üç kez yıktı Paolo Brezilya kalesini, Socrates ve Falcao’nun golleri yetmedi sambacılar.. İtalya çıldırmış, Arjantin ve Brezilya evine dönüyordu.

1934 ve 1966’dan sonra ilk kez Dünya Kupası yarı finalinde dört Avrupa ülkesi vardı. İtalya’nın rakibi ilk grubu önünde bitiren Polonya, Batı Almanya’nın karşısında ise Fransa… 8 Temmuz günü öğleden sonra hayat durdu İtalya’da.. İki kez sallandı ülke, Paolo, Polonya filelerini havalandırmış, İtalyanlar delirmişti. Medyanın ne işi var bu formsuz haliyle Dünya Kupası’nda dediği Paolo’ya inanan hocası Bearzot takımıyla Madrid’deki finale gidiyordu..

Dünya Kupaları’nda ilk penaltı atışlarının uygulandığı finallerdi. Tarihin en unutulmaz maçlarından birine sahne oldu Sevilla’daki Ramon Sanchez Pizjuan Stadı.. 90 dakikada Littbarski ve Platini’nin karşılıklı golleri, uzatmalarda önce Tresor ile öne geçen Fransa Giresse ile 98’te skoru 3-1’e getirdiğinde iş bitti denmişti ama Almanlar son sözü söylediler, önce Rummenigge sonra Fischer’in golleri ve penaltı atışlarında Six ve Bossis kaçırınca yıkılan Fransa… 70 bin kişi Batı Almanya’yı Madrid’deki finale uğurluyordu İtalya-Polonya maçından dört saat sonra..

11 Temmuz akşamı Madrid’de Batı Almanya’yı yıkan ilk gol yine Paolo’dan geldi. Tardelli ve Altobelli ile üçü buldular, Breitner’in tek golü kaybedenin sayısı olarak geçti tarihe.. Santiago Bernabeu’nun tribünlerinde 90 bin futbolsever Dünya Kupası’nı kaldıran, turnuvanın en iyi oyuncusu ve gol kralı olan Paolo’yu alkışlıyordu…

Paolo artık tüm İtalyan erkeklerinin kardeşiydi, ağabeyiydi, oğluydu. Ferrari, Armani ya da Umberto Eco- Luchino Visconti ne ise Paolo da öyleydi artık, bir ülke yeni markasını, efsanesini yaratmıştı… 38 yıl sonra iki kızıyla gittikleri tatilden döndüklerinde eşine sırtının ağrıdığını söyledi… Gittikleri doktor onu görünce “Oooo Signor Rossi” diye ayağa fırladı. Hastalıkla savaştı ama başaramadı.. Paolo Rossi dört gün önce eşinin kollarında hayata veda etti. 64 yaşındaydı… Herkes güzel konuştu ardından ama en güzelini 81 yaşındaki teknik direktör Giovanni Trapattoni söyledi: “Futbolcular, hocalarından önce ölmemeli...”



6 Aralık 2020

Medyada Yeni Haller
Tribünde Hoyratlığın Yakın Tarihi


Spor sayfasını okuyup telefona sarılan ve gazetenin spor servisini arayan okurun telefonuna cevap veren kuşaktanım. Evet o günlerde de e-posta vardı ama tercih edilmez, bazı okurlar uzun mektup da yazardı ama sosyal medya daha keşfedilmişti. Övmek ya da haberin, köşe yazısının güzelliğine iki kelime iltifat etmek isteyenler evet her zaman azınlıktaydı ama okurun ne düşündüğü mühimdi. Yazan insan için, okurun yokluğu ölümdür. Sabırla söyledikleri dinlenir, not alınır, ilgili kişiyi iletilecekse iletilir, telefonun diğer ucundaki eğer hakaret etmiyorsa eleştiriler kulağa küpe olurdu. Bazen tuttukları takıma sayfalarda az yer ayrıldığını söyleyenler arar, bazen mühim bir bilginin yanlış aksettirildiğini söylerler bazen de köşe yazarlarıyla aynı futbol görüşüne sahip olmadıklarını belirtip, kendi kafalarındaki oyun analizini anlatırlardı… Her zaman işimiz çoktu ama dinlerdik…

Sosyal medyanın özellikle de Twitter’ın yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir futbolsever ve taraftar tarifi çıktı karşımıza. İster öğrenci olsun ister bir meslek sahibi, karşısındaki kişiyi futbol bilmemekle suçlayan, kendi fikrinden başkasına tahammülü olmayan ve yaktıkça, yaraladıkça, kısaca linç ettikçe mutlu olan bir taraftar kitlesi…

Geçmişte tuttuğunuz takım maç kaybettiğinde kazanan taraftarı ne dediği okul, iş arkadaşları, akrabalarla sınırlıydı. Derbi kaybeden pazartesi okula gitmez, kazanan işe formayla gider, en fazla telefonlara çıkılmaz, en fanatik olanı ise evinin perdelerini, panjurlarını kapatır kendini 2-3 gün karantinaya alırdı. İnsanlar birbirlerini takılır, dalgasını geçer sonunda illa ki bir gazoz bir demli çay içerdi..

Senin tuttuğun takımdan nefret edenlerin ne düşündüğünü, ne söylediğini bilmez, dolayısıyla sen de karşı bir nefrete sahip olmazdın. Futbol dünyası kendi başarılarını başkalarının başarısızlıklarının üzerinden anlatan “şampiyon”larla dolu değildi… Facebook, Twitter, Instagram derken karşı tarafın ne düşündüğünü öğrendikçe kendi kendini bileyen bıçak gibi dolaşmazdı insanlar sokakta…

 

Muhabirlik çok mühim meslekti, haber atlatmak, ertesi gün çıkacak gazetedeki imzalı haberine hayranlıkla bakmak, özenle manşet atmak paha biçilmezdi. Gazeteci haberini yorumunu gazetesinde, televizyon ekranında yapar, önce sosyal medyaya yazmazdı. Kurumun başarısı, ekip çalışması, servis ruhu, sosyal medyadaki takipçi sayısı, beğeniden önce gelirdi.

“Yazdıklarım çalıştığım kurumu bağlamaz” uyarısı sosyal medyayla peydah oldu. Bir gazetecinin imza attığı haberi, yaptığı yorum çalıştığı kurumu bağlamıyorsa, o kurumun neden ona maaş ödemeye devam ettiğini de kimse sorgulamadı…

Taraftar her başarısızlıkta kurban arıyordu ve kesimhane Twitter’dı. Bir futbolcunun sosyal medya hesabının altına hakaretleri saydırmak kaybedilen maçın diyeti oldu. Nice teknik adamlar, ne güzelim futbolcular o linçe kurban gittiler. Onlar kaybedince, kendini iyi hisseden bir taraftar kitlesi doğdu…

Tribünlere oynamak eylemi futbolculara aitti. Onlarla sınırla kalmadı. Kulüp başkanları, yöneticiler, sahada formanın hakkını vermeyen ama sosyal medyada taraftarın kalbine oynayanlar, takipçi peşinde koşan bir gün kendi medyasını kuracağına inanan ama kendisi medyanın harbi bir parçası olamayanlar…

Çeyrek asır önce sosyal medya olsaydı nice yıldızlar 30’una gelmeden futbolu bırakırdı. Zaten hepsi “kazma”ydı denir, dipsiz çukura atılırdı. Zamanın önünde elbette ki kimse duramaz. Internetin nimetleri de sosyal medyanın çok sesliğini de gazeteciler ve futbolseverler için bereketli topraklar. Ekmesini de hasatı etmesini de bilenlerin elbette ki karnı doyuyor..

Lakin gazetecilik ciddi bir iş, bir takımı tutkuyla sevmek de yürek meselesidir. Bir twitter hesabı açınca kimse muhabir olmuyor, yüz futbolcunun ismini yazınca en fazla transfer duyumcusu olunuyor. Onun da ömrü en fazla iki ay… Bir yazı yazınca köşe yazarı olunmadığı gibi dörtlü defansı üçlü defanstan ayırabilen de futbol analizcisi olmuyor. Herkes yaşadığı şehrin takımı tutmak zorunda değil dolayısıyla stadyuma da gitmesi mecburi değil ama hayatında sabahın köründe kalkmadan, kuyrukta beklemeden, çıplak gözle atılan yenilen bir golü görmeden, kazanınca şampiyon kaybedince dünyanın sonu gelmiş gibi eve dönmeden de taraftar olunmuyor…

Kazanınca İnstagram hikayelerinde ver coşkuyu, kaybedince Twitter’da iki cümleyle yık dünyayı.. Ne yarının kalsın, ne geleceğin, yansın bu takım, batsın bu arma..

Kısa cümlelerle anlatmak zorundasın bugünün gençlerine kendini, bir maç 90 dakika olabilir ama onların sadece 3 dakikalık özete vakitleri var. Gazeteciliğin etik değerlerini hiçe sayıp, yarım asırlık kurumlarda tutunamayanlar için gazeteciymiş gibi oyun oynayacakları park alanları da var sosyal medyada… Yolun sonunda su akar yolunu bulur ama meşin yuvarlak da patladı, kalemler de, klavyeler de… Sosyal medya fenomenleri derseniz, fenomen eskiden pozitif bir kelimeydi ama pozitif de 2020 dünyasında artık yeni negatif…

29 Kasım 2020

Adın Şiir Gibiydi Sen Bir Roman

Güzel oyun diyorlar futbola... Çocukluk kadar güzel… Sonra büyüdüğünde hayatın güzel olduğu kadar acımasız; sevinçler kadar hüzünler, kahkahalar kadar gözyaşlarıyla dolu olduğunu tecrübe ettiğinde futbolun hayata benzediğini görüyorsun… Bir zamanlar peşinden koştuğun topu bir koltukta hiç bıkmadan televizyon ekranında ya da tribünde izlediğinde ilk aşkının tutkuya dönüştüğünü fark ediyorsun. Okuma yazmayı daha öğrenmediğin günlerde vurduğun meşin yuvarlak ağır, ayağında acıyı hissediyor, büyüdükçe daha uzağa vurduğun için gurur duyuyorsun kendinle, hele bir de yetenekliysen üç direğin arasına istediğin köşeye vurabiliyorsan o işte senin ilk şampiyonluğun oluyor…

Çoklukla babanın tuttuğu takımı tutuyorsun, sahadaki her futbolcu baban yaşında, hani görsen amca diyeceğin adamlar... Hayat renkli ve tasasız ama televizyonlar siyah beyaz ekran. Adını ansiklopedilerde gördüğün bir ülkede Dünya Kupası düzenleniyor. Tribünlerden konfeti niyetine tuvalet kağıdı atan Arjantinlileri hayran hayran izliyorsun, sen daha çocuksun o da 18 yaşında bir genç, o da ekran başında…

Yakana kırmızı kurdele takıyorlar okumayı öğrendiğin için, ağabeyin ablan var, ya da senden ufak kardeşlerin, okuldan gelip çantayı atıp topun peşinden koşturuyorsun. “Adamın gol diyor” ile ne kavgalar kopuyor, o zamanların VAR hakemleri topa iyi vuramayan kenarda bekleyen mahalle arkadaşların. Ter kan içinde eve döndüğünde annen sırtına tülbent koyuyor sen üşütme diye…

Kafamıza anne terliği yediğimiz, çok çalışan babalarımızı az görüp özlediğimiz, hayatımızın ilk ezeli rekabetini kardeşlerimizle yaşadığımız, kalbimize ilk heyecanın düştüğü yılların kahramanıydı o… 60’ların ortasından, 70’lerin sonuna kadar dünyaya gelmiş her çocuk onun adını ezbere bilirdi. Daha güzel futbolcu ismi mi olurdu, şiir okur gibi okurduk adını… Diego Armando Maradona… Adın şiir gibiydi, hayatın ise bir roman…

Büyüdüğünü anladığın günü futbolda arıyorsan, bir gün senin yaşında bir futbolcunun tuttuğun takımada sahaya çıktığı günü hatırla… Sen ortaokul lise sıralarında kopya çekerken, o eliyle gol atıyordu. Sen takdir belgesini koşarak eve götürürken o Dünya Kupası’nı kaldırıyordu. İlk aşk kalbine düştüğünde onunla bir ömür geçirmeyi hayal eden binlerce kadın vardı. Sen sınıfta kalıyordun, o şampiyonluğu kaptırıyordu; sen üniversite sınavını kazanıyordun, o Napoli’yi şampiyon yapıyordu… Senin ne yaptığından elbette haberi yoktu ama onun senin hayatına neler yaptığını yıllar içinde öğrenecektin…

Artık çocuk değildin, hayat seni bekliyordu… İyilikler de kötülükler de evin kapısının dışındaydı. Buenos Aires’te de, Napoli’de de, İstanbul’da da, Madrid’de de böyleydi. Sonra cenazelerle tanıştın, deden ninen ölüyordu, artık bir kürek toprağı atacak kadar güçlenmişti kolların... Şiirle, romanla müzikle zenginleşen hayatının salonunun baş köşesinde yine futbol oturuyordu… Ne olacağım telaşının takvimlere düştüğü yıllarda, onun da çıktığı en yüksek tepeden yokuş aşağı koşmaya başladığını gördün… O yuvarlanıyor, düşüyor, kanıyordu, sen de seviyor, seviliyor, ayrılık acısı çekiyor, işini kaybediyor sonra belki daha iyisini buluyordun…

Gün geliyordu tuttuğun takımın en yaşlı futbolcusuyla aynı yaşta olduğunu fark ediyor ve durgunlaşıyordun.. Artık genç değildin, o futbolu bıraktığı gün artık kendi hayatını kurmalı, kendi evinde oturmalıydın…

Maradona’nın futbol sahasında yaptıklarını o yılların takvimleri duvarlarında asılıyken izleyenler için ölen sadece Maradona değil... Milyonlarca insan sadece Arjantin doğumlu eski bir futbol yıldızının bu dünyadan göçüp gitmesine ağlamıyor, üzülmüyor. Maradona hayatın ta kendisi(ydi)… Belki o terliği atan annen yok hayatta, belki o çok çalışan baban, belki ortaokulda kopya çektiğin için pişmansın, belki de daha çok çalışsaydım da tıpı kazansaydım diyorsun. Sevip ayrıldıkların geliyor aklına, sevip de gidenlerin gittiği yollardan geçmediğini hatırlıyorsun. 

Evinin saten boyalı duvarlarına artık gençliğindeki gibi futbolcu posterleri asmadığın için kızgınsın kendine.. Bir tarafta “Çocukluk hiç bitmez gökyüzü gibidir” aklından çıkmıyor. Bir taraftan da Maradona ölünce çocukluğunun öldüğüyle yüzleşiyorsun… Maradona’ya mı ağlıyorsun, bir daha geri gelmeyecek o güzel günlere mi?

Sahada rakiplerine attığı çalım kadar hayata da çalım atmışlığı olan bu adamın 60 yaşında kalbini durduran her ne ise, yıllar önce Bilbao Kasabı Andoni Goikoetxea’nın ona attığı acımasız tekmeye benziyor... Maradona, hepimizin hayatının dört yapraklı yoncasıydı… Bir futbol topuyla kimse daha çok mutlu olmamıştır bu dünyada ve hiç kimse milyonlarca çocuğu bir gün Maradona olacağım hayaliyle yatağında bir futbol topuna sarılıp hayal kurdurtmamıştır… Her şeyi vardı onun, bir ömür aradığı huzurdu… Buldu...





22 Kasım 2020

Her Yerde Maç Var...


 
Hollanda’da 2004 yazı… Yeni sezonun hazırlık kampında sahada futbolculuk günlerinden kopamayan, meşin yuvarlağa sevdalı bir teknik direktör var. Takımı kadar idman yapıyor her gün, frikik atıyor, kalecileri uzaktan avlamaya devam ediyor ve çift kale maçlarda kendini de oyuna atıyor. Röportaj için karşıma oturduğumda ilk sorum elbette “3 yıl önce futbolu bıraktığına pişman mısın, en azından bir yıl daha oynamayaz mıydın?” oluyor. Hagi bir duraklıyor ve o hiç unutmadığım yanıtı veriyor: “Haftada bir maçı oynardım ama hafta içinde 4-5 gün idman yapacak kafam kalmamıştı. O idmanların yarısından kaçsam içim rahat etmezdi.”

36 yaşında futbolu bırakan Hagi, kariyeri boyunca oynadığı kulüp ve milli takım formalarıyla her sezon maksimum maça çıkan yıldızlarda biri oldu. İyi, en iyi olmanın bedeli buydu. Dinlenemezdin, rotasyon da o günler futbol dünyasına uzak bir terimdi. İdman, maç, idman, yolculuk, maç, idman… Her gün belirli bir saatte tam da zamanında olma gerekliliği, kazanma baskısı, kaybettiğinde çöken psikoloji…

Madrid’de 2006 ilkbaharı… Futbolseverler Almanya’daki Dünya Kupası için gün sayarken, Real Madrid, Zidane’nın futbolu bırakacağı açıklaması sonrasında Fransız yıldıza vedaya hazırlanıyordu. Santiago Bernabeu’daki Villarreal maçında 80 bin taraftar tribündeydi ve maçı çeken kameralar haricinde belgesel projesi için ayrı bir ekip de Zidane’nın peşindeydi. O akşam o ekip sadece Zidane’ı çekti saha içinde.. Fransız efsane 34 yaşındaydı ve Dünya Kupası’ndan sonra kramponlarını çıkartacağını söylemişti. “Neden?” diye sorduklarında cevabı kısa ve netti: “Bir yılda 60 maçı artık vücudum kaldırmıyor.” Berlin’de finalde Materazzi’ye kafayı attı ve gitti Zidane…

 İstanbul’da 2020 sonbaharı… 23 Ağustos’ta Lizbon’da Bayern Münih ile Şampiyonlar Lig finalini oynayan Paris Saint Germain, bu kupanın yeni sezonunda gruptaki ikinci maçı için İstanbul’a geliyor, kadroları geniş ama takım sakatlıklardan kırılmış durumda. Fransa Ligi, pandemi yüzünden yarı kalmış, diğer liglerden 11 maç eksik oynamış olmalarına rağmen Paris Saint Germain’in çıktığı maç sayısı 50’nin üzerinde, ki kadronun büyük bir çoğunluğu milli takımlarında da oynadığından biz buna 60 diyelim.. Mbappe de öyle dedi zaten. Muhabir “Yeni sezonun 10. maçı…” diye sorusunu sormaya hazırlanırken Fransız yıldız lafını böldü: Hayır yeni sezonun 10. Maçı değil, geçen sezonun 60. Maçı. Çünkü hiç dinlenmedik…”

 ***

Mbappe haklı, her hafta neredeyse 2-3 futbolcunun uzun sürecek sakatlıklar yaşadığı bu sonbaharda en çok da o idmanlara çıkan, her maç 10 km.nin altında koşarlarsa eleştirilen oyuncular haklı. Toni Kroos’un dediği gibi futbolcular birlik olabilse Avrupa Uluslar Ligi için bu sonbaharda üç ara verilmez, milli takımlar 8-9 maça çıkmazdı… FIFA ve UEFA uzun yıllardır oyunun aktörlerinin insan olduğunu unuttu. Daha çok maç diyen global sponsorların derdi elbette ki her maçta bir formanın göğsünde, bir panoda televizyon ekranında görünmek.. Evet dünyanın en popüler oyunu futbol, evet pandemi döneminde milyarlarca insan Belarus Ligi’nde iki dakikasına katlanamayacağı bir maçı yeri geldi 90 dakika izledi ama ya sonra?...

İtalyanlar, 10 lig maçının altısını Pazar günü yerel saatle 15:00’te oynatırlar. Yıllar önce taraftar olmayı tarif eden, futbol tutkusunu anlatan güzel bir reklamın sloganı vardı: “Biz her Pazar aşık oluruz.” Bir hafta beklerdin sevdiğini ve her gördüğünde o iki rengi sahada, bir kez daha aşık olurdun.. Oyun çok zamandır böyle değil, teknoloji sayesinde dünya da.. Z kuşağı artık sadece kendi ülkesinden bir takıma aşık değil, her ülkeden sevilecek, takip edilecek, transferlerini, taktiklerini tartıştıkları  bir takımları var. Artık haftanın yedi günü futbol var. Hafta sonları ekran başına oturduğunda kesintisiz gece 01:00’e kadar izleyeceğiniz onlarca maç var ekranda.. İnsan en sevdiği yemeği bile yedi gün arka arkaya yemez.. “İzlemezsin, olur biter” diyebilirsiniz ama ya oynayanlar, kenardaki teknik adamlar, bir takım için emek harcayanlar…

***

“Çok maç var” tartışması 2020’de ortaya çıkmadı elbette. Hagi, Zidane, Mbappe ve Toni Kroos dışında da isyan eden çok futbolcu var geçmişte... FIFA ve UEFA, 200 ülkede binlerce sinema salonunda vizyona giren büyük bütçeli bir Hollywood filmi sanıyor futbolu… Oysa ki futbol, o film gibi banttan değil… Bir tiyatro oyunu bir konser gibi performans sanatı ve elbette bunların hiçbiri futboldaki gibi bir haftada 3 maç oynayıp neredeyse bir maraton mesafesi koşmanızı gerektirmiyor… “Her yerde maç var” kulağa hoş gelebilir ama çok sevmek için bıkmak arasındaki görünmez çizgi çoktan aşıldı bile… Üstelik tüm bu maç sağanağı, virüs yüzünden kırılganlaşan, pozitif çıkan testlerinin ardından karantinaya girip idman yapamayan, çok değil 7 ay önce iki ay boyunca evlerinde oturmak zorunda kalan futbolcuların üzerine yağıyor… Sırılsıklam oldular ve bu acı gerçek, yağmur yağdığında kahveyi alıp pencere kenarına oturup dışarı izlemenin tatlı tarafıyla karşı karşıya geldiğinde sadece bedenler değil akıllar da sakatlanıyor…

15 Kasım 2020

Toto Wolff

Çocukluk yıllarımızın hayat bilgisi kitabından soba başında toplanmış aile bireylerinin yediği kestanenin kokusunu alırdık. Mutluluk bu kadar basit, başarı ise bir o kadar uzak ve bilinmezdi. Her insanın çocukluğunda olmadı kardeşinde kırılan bir kol, düşülen bir bisiklet, patlayan bir dudak, kanayan bir burun, sürtülmüş bir diz, burkulmuş bir bilek vardır. Kaşımız yarılır, elimiz yanar, bıraktıkları izler insana yol gösterir. Daha dikkatli olmayı, daha çok çalışmayı, daha iyi olmayı keşfettiğin yeni yetmelik yılları. Hayat bilgisi kitabında geçmez ama bazı çocuklar babalarına doyamadan veda ederler… Toto gibi..

Toto babasının beyin kanseri olduğunu öğrendiğinde 8 yaşındaydı. Anestezi uzmanı olan annesi eşini kaybettiğinde orta sınıf ailenin iki çocuğunun eğitim hayatı tehlikeye girmişti. Toto yıllar sonra kendisini zirveye taşıyan prensipler neyse bunu çocukluğunda öğrendi. Bu dünyada en güçlüler değil yeni şartlarını en çabuk kabullenen ve uyum sağlayanlar ayakta kalırlar. İster şehrin kanunu değil ister ormanın. 40 yıl sonra dediği gibi en çok şeyi en zor zamanlarında öğrendi Toto. Anneleri zor olanı tercih etti, çocuklarının iyi eğitim alması için özel okula yolladı onları, fatura ilk günden kabarıktı. Hayata veda etmiş Romanya kökenli bir babanın ve Polonya asıllı bir annenin Viyana’da özel Fransız Lisesi’ne giden çocukları. Toto 12 yaşındaydı ve bir gün onun okul idaresinden çağırdılar. Okul taksitlerinin uzun zamandır ödenmediğinden dolayı müdür, eşyalarını toplayıp evine gitmesini söyledi. Bu yaşananlar hayat bilgisi kitaplarında geçmez ama yaşanır işte. O yaşta bir çocuğun parası yok diye dolabını boşaltıp okuldan kovulmasını elbette bir yere yazmıştır Toto…

Gidilecek bir başka okul, okunacak başka kitaplar, öğrenilecek başka diller vardı elbette hayatta. Ehliyetini aldığında annesinden onu yarış pilotluğu kursuna göndermesini istedi. 9 Ocak doğumlu Toto’ya yılbaşı-doğum günü hediyesi kursun hiç de az olmayan faturasıydı. Oysa ki Toto o yaşına kadar otomobillere ilgi duymamış tek bir yarışı izlemeye bile gitmemişti. Arkadaşlarıyla dağıtmak için gittiği kısa Amsterdam tatili dönüşünde yakın arkadaşı Philipp Peter’in Formula 3’teki yarışını izledi Nürburing’de. Walter Lechner Yarış Okulu’ndan mezun olduğunda kendini modern bir gladyatör olarak hissediyor ve yarış pilotu olmayı hayal ediyordu. 20’li başların yaşında herkes kendini en iyi hisseder, Toto da öyle hissetti ama önce Seat ardından Ford ile katıldığı yarışlarda kendisinden küçük pilotların çok daha iyi olduğunu kabul etti. Alex Wurz ve Nick Heidfeld yükseliyordu ve Toto, 22 yaşında sponsorlarını kaybetti…

 

Gençlik yıllarında ilk kazandığı parayı unutmadı. Viyana’da ırkçılığa karşı bir protesto yürüyüşü yapılacağını öğrendiğinde gidip yüzlerce mum satın aldı. Akşam saatlerinde büyüyen kalabalık, Toto’nun cebini doldurmuştu. Finans mezunu bir gencin demir çelik fabrikasında satış pazarlama bölümünde çalışması normaldi ama hayata mum satarak başlayan Toto, internetin emeklediği yıllarda bütün parasını sanal dünyadaki projelere yatırdı. İlk internet şirketini kurduğunda 26 yaşındaydı, onu büyütüp ikincisini kurduğunda ise 32..

 

Formula 1, 9 yıl aradan sonra İstanbul’a döndü. Bugün Intercity İstanbul Park da mum satan çocuk da Toto da olacak. “Başından beri tribünde izleyici olmaktansa işin yönetici kısmında olmayı hayal ettim” dediği Formula 1’de son 6 sezonda markalar şampiyonluğunu kimselere bırakmayan ve kimilerine göre rekabeti bitiren Mercedes AMG Petronas’ın yarış direktörü, CEO’su ve yüzde 30 ortağı olduğunu elbette ki yarış severler biliyor. Ülkesi Avusturya’dan çıkmış bugün hayatta olmayan ve Mercedes takımının bugünlere gelmesinde büyük payı olan efsane pilot Niki Lauda’nın Toto’nun ilk eşinin akrabası olduğu detayı ise sıkı Formula 1 takipçilerinin dağarcığındadır ancak..

58 tur, 5.338 km uzunluğundaki pist, efsane sekizinci viraj, 309  km’lik yarış… Torger Christian Wolff ya da kısaca Toto Wolff 48 yaşında, eşi eski bir yarış pilotu Susie Wolff. İkisi ilk evliliğinden üç çocuk sahibi bir baba… Kazancı 500 milyon Euro’yu aşmak üzere. Birkaç yüz Euro okul taksiti ödenmediği için Fransızca öğrenmesine engel olunan çocuk büyüdü… İngilizce, İtalyanca, Lehçe ve evet Fransızca biliyor…