13 Mayıs 2018

Çimlerin Büyüdüğünü Duyuyor Musun?


Bir kelime onun doğduğu memleketin tarihini anlatabilir aslında: Saudade. “Geçmişe özlem” diye çevirenler yanılırlar. Saudade, Portekizcenin dünyaya hediye ederken en çok kendine sakladığı yedi harftir. Yüzyıllar boyunca deniz aşırı toprakları fethe giden erkekleri özleyen, gidip de dönemeyenlerin ardından Portekizli kadınların yaktıkları ağıtları anlatan duygudur Saudade. Lizbon’da gecenin bir vakti sokaklara taşan Fado’lar hep bu duyguyu anlatır. O da bu toprakların adamı olarak Saudade’yi iyi bilir ama içinde saklar. İç ve dış dünyasında kurduğu ilk denge belki de budur.

Lizbon yakınlarında Setubal’da doğan Jose Mourinho, ataları gibi sömürgeleri yaptıkları topraklarda kan dökmedi ama İngiltere’de başlayan, İtalya ve İspanya’da devam eden ve bir gün tekrar Portekiz’e dönecek derken yine Ada’nın yağmurunda ıslanan bir adam çıkardı karşımıza. “Ülkemi özlemiyorum, Lizbon’u özlemiyorum. Portekiz Milli Takımı’nı değil ama belki bugüne kadar hiçbir şey kazanmamış bir milli takımı çalıştırabilirim” derken de ruhunun yokuş aşağı koşan o çok insanı zayıflıklarını dengelemesini bilen biri o…

Hasret çekmeyen bir adamın günün birinde futbolu biz icat ettik diye gerinen bir ülkenin topraklarına ayak bastığında medyanın karşısına geçip “Kusura bakmayın, basit ve kolay bir hayat isteseydim Portekiz’de kalırdım. Porto’da en tepede, dizlerim dibinde Şampiyonlar Ligi Kupası. Tanrı, o kulüpte Tanrı’dan sonra ben. Büyük futbolcuları olan bir takıma geldim. Küstah görünüyor olabilir, buradayım çünkü küstah olduğum kadar özel bir teknik adamım da” demesi de su terazisinin bir parçasıydı.

Selefi Ranieri ona şans dilemek yerine “Portekiz gibi bir ligden Premier Lig’e geliyor. İşi zor” demiş o da dakika bir cevabı yapıştırmıştı: “UEFA Kupası’nı ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanırken yendiğim takımlara baksın. Hepsi Portekiz takımı değildi. Aranızda Ranieri’nin telefonu olan varsa, arasın söylesin.”
Kibirli İngilizlerin ilk tanışma partisinde verdiği cevaplar aslında “Altta kalanın canı çıksın” dünyasında “Mütavazı olma inanırlar”ın bir tezahürüydü. “Küçük” ülke Portekiz’den gelen bu genç adam nasıl olur da Sir Alex Ferguson’un, Arsene Wenger’in domine ettiği bir ligde, 50 yıldır şampiyon olamamış bir takımı üç yıl içinde şampiyon yapacağını iddia edebilirdi! Bu iddiasını üç değil, daha ilk senesinde gerçekleştiren “Özel biri”nin iletişim gücünün sahada yaptıklarından çok daha fazla özel olduğunu anlamak için filmi geriye sarmak gerekiyor.


Babasının kaleci ve antrenör, kendisinin yetenekli olmadığından futbolcu olamadığını ve öğretmen annesinin de ısrarıyla spor akademisine gittiğini bilmeyen yok. Baba Felix sayesinde futbol dünyasının içinde kaldığı, insan tanıdığı doğrudur ama “hikayesi” 29 yaşında başlar. Bobby Robson, Sporting Lizbon ile anlaştığında tercümanın aynı zamanda bir futbol antrenörü olmasını şart koşar. O sıradan antrenör ama iyi tercüman Jose Mourinho’dur. Sporting’de çok uzun kalmazlar ama talih bu ya Porto, İngiliz teknik adamı anında kapar, Jose de yanında 10 yıl sonra çok şeyi kazanacağı kulübün kapısından içeri girer. Mütercim tercüman olarak kalsa bugün belki de akademisyen olarak Lizbon barlarında yeni kondisyon tekniklerini tartışan biri olmaktan öteye gidemeyecekti. Robson ile rolleri iyi paylaşır. İngiliz hoca sonuç odaklıdır, antreman bilimini iyi bilen Jose, defansif organizasyon için kafa patlatır.



Barcelona Başkanı Nunez, dört sezon arka arkaya şampiyonluk kazandıran, kulübün 30 yıllık geleceğini de o günden La Masia’yı kurarak garanti altına alan Cruyff ile yollarını ayırdığında Robson’ın kapısını çalar. “Harbi” Ronaldo’nun, Luis Figo’nun olduğu Barcelona… Sporting gibi Barça’da da bir sezon kalabilen Robson ile yollarını ayırdığında takımın başına gelen Louis Van Gaal’in yanında yardımcı olarak kalan Jose Mourinho, “Koca kafalı” Hollandalı’dan çok şey öğrenir. Karşısındaki adam genç Ajax’ıyla iki Şampiyonlar Ligi finali oynamış birini kazanmış birini kaybetmiş, disiplinli olduğu kadar da zor adamdır. Önce Katalan medyası, ardından başkan Nunez sonra taraftar Van Gaal’dan nefret ederken farkında olmadıkları aslında nefret objesinin Mourinho olduğudur.
Portekizli, Hollandalı teknik adamın sözlerini basın toplantılarda eğer büker, sansürler, yeri gelir yumuşatır yeri gelir sertleştirir, Barça’nın “fair play”ini aşan bir sertlik şehirde herkesi rahatsız eder.

Hoş, yıllar sonra ustası Van Gaal ile kapışacak olan Mourinho, taktik kadar genç Guardiola, Xavi’lerin olduğu Camp Nou’daki soyunma odasında insan yönetmeyi öğrenir. Bir zaman sonra takımdaki Hollandalı futbolcular ve Figo dışında dostları kalmaz ikilinin. Kıyamet transfer hamlesiyle Figo, Real Madrid’in yolunu tutarken, Van Gaal de valizi toplar, yerine gelen kulübün eski futbolcusu Serra Ferrer, Jose ile çalışmak istemez. O günü iyi not etmek lazım çünkü istenmeyen Mourinho bir zaman sonra Drogba golü attığında çimlerin üzerinde kayarak Barça’dan intikamını alır. Ertesi gün Katalan spor gazetesi “El Mundo Deportivo “En az Figo’dan nefret ettiğimiz kadar senden de nefret ediyoruz” manşeti atar. Doğruya doğru, flu değil net adamdır Jose Mourinho…

Porto ile UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde kazandığı iki sezonda ortaya koyduğu dizilişlerden önce gelenin takım olma meselesidir. Mourinho’nun takımlarında futbolcuları onun fedaisidir, aslanlar gibi çarpışırlar, deli gibi koşarlar, tekmeye kafa uzatıp kalelerini savunurlar, Andres Villas-Boas rakip analizi yapar, üniversiteden arkadaşı Rui Faria kondisyonu verir, Jose de medyanın karşısına geçip işler kötü gittiğinde iki polemikle takımına paratoner olur.

Monaco ile Şampiyonlar Ligi finalini oynamadan bir sonraki sezon için Chelsea ile anlaştığını öğrenen Porto taraftarının ailesini ölümle tehdit ettiği bilgisi kendisine ulaştığında, kazandığı kupanın törenine katılmayan Mourinho için Londra günlerinde yapılması gereken Ivan Drago’nun topraklarından gelen kulüp patronu Roman Abramoviç’e yenilmeyen ve ağlamayan bir “Ivan Drago” Chelsea inşa etmektir. Mourinho girdiği her soyunma odasında ahengi yakalamak için hep aynı hamleyi yapar. Chelsea’de Ranieri’nin “Serie A” etiketli adamları Crespo, Veron ve Mutu’nun kellesini alır.

Premier Lig’deki ilk döneminde neler yaptığı bir tık uzağınızda. Mourinho’nun Ada’daki 3. Sezonunda karşılaştığı ihanet onun sonrasındaki kariyerini de belirler aslında. Malouda, Cole ve Lampard dışında seveni kalmadığında, Shevchenko ve diğerleri Abramovich’in kellesini almasını istediği günlerde kulüp tarihine geçecek bir cümle kurar: “Beni en çok evinizde maç kaybettiğinizde özleyeceksiniz.” Stamforf Bridge’de maç kaybetmeden giden Jose’nin kapısını ilk çalanın Barcelona olması da ne büyük (!) tesadüftür.

Yıpranan Rijkaard’ın yerine hoca arayan Katalanlar, Lizbon’a ayağına kadar gider ve “Seni istiyoruz ama medya ve Real Madrid ile kavga etmeyecek, Barça’nın etik değerlerine sadık kalacaksın” şartını koşarlar. Aldıkları cevabın en kısa hali “Ben değişmem”dir. O günlerde Camp Nou’da asılan “Frank Si, Mou No” pankartını da görür ve unutmadığını anlatmak için önce yaşaması gereken bir İtalya macerası vardır.

Inter gibi kaybedenler kulübünün başına “Özel biri”nin gelmesi İtalyan medyasının düşen tirajlarını toparlamak için biçilmez kaftandır. “Milan’ın üç televizyon kanalı, Juventus’un gazetesi (Tuttosport) bizim ise sadece kulüp kanalımız var” diyerek hızlı bir giriş yapar ve ortalık yangın yerine döner. Mourinho kaosun, anarşinin adamıdır, dün Wenger’e bugün Conte’ye yaptığını İtalya yıllarında da yapar, rakiplerin teknik adamları çileden çıkarır, çok kazanmanın kibriyle kupası olmayanı “Sıfır Kupa” diye aşağılarken, İnter ile üçte üç yapmanın keyfini de sürer.

Ülkenin en ünlü spor gazetecisi Mario Sconcerti’ye canlı yayında “Mancini senin sofra arkadaşın ben değilim. Benimle doğru konuş” diyen Inter’de kale arkası Curva Nord dışında tribünler takıma yeterli desteği vermediğinde “İtalyan tribünleri iyi diyorsunuz da hiçbiri Atina’dakilerin eline su dökemez” diyen de Jose Mourinho’dur…

Real Madrid’de otoriteyi sağlamak için Raul ve Guti gibi iki yaşayan efsanenin biletini kesen ama gün geldiğinde onların kardeşleri Casillas ve Sergio Ramos’un “Kılıçla gelen kılıçla” gider (*bkz: o meşhur dialoglar) hatırlatmasıyla Madrid’de de valizlerini toplamak zorunda kalan bir benzeri ihaneti Chelsea’daki ikinci döneminde de yaşayan Jose Mourinho için zevk vermeyen futbol oynatan,  kibirli, küstah ve bilumum olumsuz sıfatlarla dolu bir kara portre yazmak kolaydır, yazılmış binlercesi varken…

Lakin usta müzisyenlerden oluşan bir orkestrayı emprovize müzik yaptıklarında verebilecekleri bir gecelik keyfi, bir yıl yaşatabilmek için herkes işini iyi yapsın diyerek orkestra şefliğini soyunan ve ne bir nota eksik ne bir nota fazla isteyen Mourinho’nun nasıl bir şef olduğunu hayal etmek için gözlerinizi kapatın şimdi…
Mourinho orkestrasıyla birlikte süzülen, zarif bir bir şef hiçbir zaman olmadı. Gözlerimi kapadığımda aklıma gelen Leon filminden iki sahnedir: Operasyonun başındaki Stansfield’in (Garry Oldman) koridorda “Fırtınadan önceki bu sessizliği seviyorum. Bana Beethoven’ı hatırlatıyor. Duyuyor musunuz? Hani kafanızı çime koyduğunuzda, çimlerin büyüdüğünü duyarsınız ya, işte onun gibi. Beethoven’ı sever misiniz?” dedikten sonra Leon’un komşusunun evine dalıp kendi maçını başlattığı an… Ve… İşler yolunda gitmediğinde “Bana herkesi getirin” diye bağırdığında “Herkes derken ne demek istedin” diye korkuyla soran yardımcısına “Herkesss” diyerek haykıran Stansfield’ı…


*
Mourinho: Maçtan sonra röportajlarda beni batırmışsınız.
Ramos: Hayır “Mister”, Siz sadece gazetelerin yazdığı kadarını okudunuz. Bizim söylediklerimizin hepsini değil..
Mourinho: Doğrudur, siz İspanyollar, Dünya Kupası kazandınız ve gazeteci arkadaşlarınız sizi kolluyor. Kaleci gibi!!!..
Casillas: (Bu muhabbetten 30-40 metre uzakta diğer kalecilerle çalışıyor). Mister, burada her şey adamın yüzüne söylenir!
Mourinho: Sergio (Ramos), Puyol’un golünde neredeydin?
Ramos: Pique’yi marke ediyordum.
Mourinho: Puyol’u marke etmen gerekiyordu.
Ramos: Evet ama Pique çok boş kalıyordu biz de markajı değiştirmeye karar verdik.
Mourinho: Ne oluyor? Şimdi de teknik direktör mü oldunuz?
Ramos: Hayır ama sahada şartlara göre olur bu değişiklikler. Bazen bunu yapmak lazım. Siz hiç futbolcu olmadığınız için bazen saha içinde ne döndüğünü bilmezsiniz….

Gonçalo Guedes



Bir yıldız adayını tarif etmek için efsane bir futbolcunun ismini alıp, başına “yeni”yi koyduğunuzda hikayenin sonu genellikle hüsran oluyor. “Yeni Pele” Robinho, “Yeni Maradona” Aimar gibi.. Gonçalo Guedes’in de işi zor. Ona “Yeni Cristiano Ronaldo” diyorlar. Haksız da değiller aslında. Adam geçerken, asist yaparken ve son vuruşlarda Guedes daha 20 yaşında geleceğin süperstarlarından birisi olacağını kanıtladı.  Birçok futbolcunun hikayesinde olduğu gibi Guedes’in çocukluğunda fedakar bir baba var. Benavante’de, doğduğu şehirde yeteneği keşfedildiğinde babasının arkadaşları onu büyük kulübe götürmesi için baskı yapıyorlar. Baba endişeli, Guedes daha 10 yaşında. Kendisinden 2-3 yaş büyük çocuklarla maça çıkıyor ve kadife ayaklarıyla sahada dolanırken çoğu sefer bir omuz darbesiyle yerde kalıyor.

 Ronaldo’nun yetiştiği Sporting Lizbon yerine Benfica’ya seçiyor baba Guedes. “Yılda 60 bin kilometre yaptım, kaç araba değiştirdim hatırlamıyorum, oğlumu getirdim götürdüm” diye anlatıyor o günleri. Benfica alt yapısında yine kendinden büyük yaş kategorilerinde oynatıyorlar Guedes’i.  UEFA Youth League’de Paris Saint Germain’e nefis bir voleyle gol attığı Fransızlar onu bir kenara not ediyorlar. Önce Portekiz Kupası maçlarıyla pişiriyor onu Benfica, o günlerde görev yapan Jorge Jesus, Guedes’i şöyle anlatıyor: “Bu çocuk yaşıtlarından hep öndeydi. Çok erken olgunlaştı. Bir futbolcunun değerini sadace top ayağındayken anlamazsınız. Guedes’in oyun görüşü ve saha içindeki psikolojisi mühimdi. Bunlar yeteneğiyle birleştiğinde ortaya bir yıldız adayı çıktı.”
Sağ ayaklı Guedes sol kanatı sevse de teknik adamlar onu forvet arkasında oynatmayı seviyor. Onu sahneye çıkaran gol ise bugün forma giydiği La Liga’nın en iyi kalecisi Oblak’a şimdi tarih olan Vicente Calderon’da attığı gol. Benfica formasıyla Atletico Madrid ağlarını havalandırdığında 18 yaş 305 gün ile Şampiyonlar Ligi’nde gol atan en genç Portekizli olan Guedes, ülkenin bütün yetenekli topçularını kendisine bağlamakta çok da zorlanmayan menajer Jorge Mendes ile çalışıyor.

Paris Saint Germain geçen yıl ara transferde Guedes için Benfica’ya 30 milyon Euro bonservis bedeli ödediğinde “Paris’in yeni prensi” diye manşet atan Portekiz spor gazetesi A Bola, İspanyol teknik adam Emery’nin çok daha fazla şans tanımadığı yarım sezon sonrasında Guedes’in kariyerini yanlış yönlendirdiğini yazmıştı. Angel Di Maria ve Draxler’lı kadroya Mpabbe ve Neymar da gelince A Bola’nın bu tezine kim itiraz edebilirdi ki? Paris Saint Germain’in onu bırakın satmayı kiralamaya bile niyeti yoktu ama transferin son günlerinde gelir-gider balansı yüzünden UEFA ile başının derde gireceğini düşünen PSG, son günü onu satın alma opsiyonunun olmadığı kontratla bir yıllığına Valencia’ya kiraladı. Fransız kulübünün patronu Nasser Al-Khelaifi ve Valencia’nin patronu Peter Lim’in yakın dostlukları ortaya bir kazan-kazan projesi doğurdu. 20 yaşındaki Guedes, Valencia’da pişecek, PSG de 2021’e kadar kontratı olan genç oyuncuyu önümüzdeki sezonlarda 11’ine monte edecekti.

Son yıllarda Avrupa’da en kötü yönetilen kulüp hangisi derseniz, bu sezon başına kadar Valencia derdim. Sekiz yıldır inşaatı duran, beton yığını yeni stadyumu, garip transferler, sürekli teknik adam değişimleriyle eski günlerinin kenarından bile geçmeyen Valencia’ya bir kahraman gerekliydi. Gonçalo Guedes, Superman gibi indi Mestalla’nın çimlerine… 2-3 yıldır maçlara boyunlarında atkı, protesto için ceplerinde beyaz mendille giden Valencia taraftarı Guedes ile hayata döndü. Valencia, La Liga tarihinde en uzun galibiyet serisini onun önderliğinde yakalarken, Portekizli genç İspanya’da sezonun devrimi olarak manşetlere taşındı… Valencia, Real Betis’i deplasmanda 6-3 ile perişan ettiğinde jeneriklik golüyle siftah yapan ardından Mestalla’da Sevilla’ya yine jeneriklik iki gol atan Guedes’in San Sebastian’da Real Sociedad ağlarını havalandıran Zaza’ya sağ ayağının dışıyla yaptığı asistin güzelliğini anlatmak için ise maalesef kelimeler kifayetsiz… (Socrates / Ocak 2018) 

Nerede O Eski Jübileler



“Derbilerde tribünler yarı yarıya ne güzeldi” demeyeceğim, evet güzeldi ama geçti, bitti. Modern stadyumlarda localar varken, stad kapasitesinin yüzde 80’nin sezon başında kombine olarak satıldığı günlere yarı yarıya tribünler kalmaz elbette. Stadyum dışında satılan köfteler de yok artık, var olanlar da kusura bakmasın o eski köfteleri yapamıyorlar artık. Özlediklerim var ama. Sezon açılışları mesela, tesislerde değil de stadyumda yapılan, taraftarın ücretsiz girdiği, tribünleri doldurduğu, yeni transferlerin tanıtıldığı, kurban kesildikten sonra önce toplu koşu ardından sezonun ilk çift kalesi. Yeni transferlerin kumaşını görebilmek, “Bundan olur/olmaz” diyebilmenin ilk günü. Bir de jübileler. Bir takıma mal olmuş, yıllarını vermiş, kaptan olmuş olmamış futbolcuların kramponlarını asmaya karar verdikleri sezonun sonunda yapılan veda maçları. 

Şifo Mehmet’in jübilesinden beri esaslı bir veda akşamına şahit olamadık futbolumuzda. Eski zaman futbolcuları bugünün rakamlarının yanında daha makul yıllık ücretler alırlar; hele de bir de parayı tutmamışlarsa jübilesinin geliri emekli ikramiyesi yerine geçerdi. Sezonda 60 maçı geçen takvimde, Avrupa Kupaları’nın ön elemeleri Haziran ayının sonunda başlarken elbette ki TSYD Turnuvası yapmak hayal ama bir sosyal sorumluluk projesi adına 3 takımı bir akşamda bir araya getirip 3X45 dakika yaptırmak bile aklımıza gelmiyor…
İtalya, jübile geleneğinin sürdüğü bir ülke. Eski ve locasız stadyumları, değişmeyen tribün kültürü ve aidiyet duygusuyla, nostalji bayrağını taşıyorlar gibi eski kıtada, uzaklarda Güney Amerika’da, Arjantin’de de durum farklı değil. Inter, Milan ve Juventus formalarıyla sahada döktüren ve “Maestro” ünvanını sonuna kadar hak eden Andrea Pirlo, kariyerine ABD’de New York City’de son vermişti. Uzun ve özenli hazırlıkların ardından Pirlo’nun jübile programı açıklandı. İtalyan maestronun kariyeri boyunca beraber ya da karşılıklı forma giydiği onlarca efsane 21 Mayıs akşamı Milano’da San Siro’da buluşacak. Bilet fiyatları maç biletlerinin 50 Euro’da başladığı ülkede 12 ile 40 Euro arasında değişiyor. O akşam, 80 bin futbolsever son dönemin en önemli yıldızlarından birine teşekkür etmek tribünleri dolduracak, milyonlar da ekran başında efsane isimlerle hasret gidecek. Taktik yok, skor kimin umurunda… Kaybettiğimiz değil unuttuğumuz jübile geleneği geri gelir inşallah…


Kaleciler: Christian Abbiati, Gianluigi Buffon, Nelson Dida, Marco Storari.
Defans: Daniele Adani, Andrea Barzagli, Daniele Bonera, Leonardo Bonucci, Marcos Cafu, Fabio Cannavaro, Giorgio Chiellini, Billy Costacurta, Giuseppe Favalli, Ciro Ferrara, Fabio Grosso, Marek Jankulovski, Kahka Kaladze, Stephan Lichtsteiner, Paolo Maldini, Marco Materazzi, Alessandro Nesta, Massimo Oddo, Serginho, Dario Simic ve Gianluca Zambrotta.
Orta Saha: Demetrio Albertini, Massimo Ambrosini, Roberto Baronio, Cristian Brocchi, Mauro German Camoranesi, Daniele De Rossi, Alessandro Diamanti, Aimo Diana, Gennaro Gattuso, Frank Lampard, Leonardo, Claudio Marchisio, Simone Pepe, Simone Perrotta, Manuel Rui Costa, Clarence Seedorf, Marco Verratti.
Forvet: Marco Borriello, Antonio Cassano, Hernan Crespo, Alessandro Del Piero, Alberto Gilardino, Vincenzo Iaquinta, Filippo Inzaghi, Alessandro Matri, Alexandre Pato, Fabio Quagliarella, Ronaldinho, Ronaldo, Andriy Shevchenko, Luca Toni, Francesco Totti, Nicola Ventola ve Christian Vieri
Teknik direktörler: Massimiliano Allegri, Carlo Ancelotti, Antonio Conte, Roberto Donadoni, Mauro Tassotti

6 Mayıs 2018

Futbol Gemisinin Birinci Zabitleri



Taktik zekanızın yüksek olması için illa ki futbolcu olmanız gerekmiyor. Kupalar, şampiyonluklar kazanmış bir eski futbolcu olmanız da mecburiyet değil. 57 yaşında Zeljko Buvac, eski Yugoslavya’nın müthiş yeteneklerinin gölgesinde kalmış bir orta saha oyuncusuydu. Kariyerinde bir tek kupa var. Almanya’daki günlerinde bir takım arkadaşıyla yolları 10 yıl sonra kesişti. O adam, Jürgen Klopp’du. Mainz O5’den Borussia Dortmund’a uzanan teknik adamlık kariyerinde Klopp’un sağ kolu Zeljko Buvac’tı. Alman teknik direktör, “Beynim” dediği Buvac’tan Liverpool günlerinde de ayrılmadı ama geçen hafta ani bir kararla Buvac, İngiliz kulübündeki görevinden ayrılıp, ortalıktan kayboldu. Kim bilir belki de Arsenal’e gider tek başına…


Tercüman iken Bobby Robson’un Barça’da ikinci adamı Mourinho’yu anlatmaya gerek var mı? Kulübedeki ikinci adamın varlığının ne kadar önemli olduğunu bilen kulüp şüphesiz ki Barcelona. Frank Rijkaard’ın karanlık yıllardan alıp zirveye taşıdığı dönemde Hollandalı teknik adamın sağ kolu Henk Ten Cate’ydi. Çözülmesi zor maçlarda kulübede Cate’nin futbol aklı devreye girer, Barça oyunu döndürürdü. Bir zaman sonra aynı görevle Chelsea’ye gitti Henk Ten Cate. Onun yerine gelen Neeskens, Hollanda futbolunun efsane isimlerindendi. Kendisinden 10 yaş küçük Rijkaard’ın yanına ikinci adam olarak oturdu, Galatasaray günlerinde de bu ikili beraber çalıştılar…

Galatasaray-Beşiktaş derbisi sonrasında pozisyonlar tartışıldı, teknik adamların 11 tercihleri, yaptıkları değişiklikler masaya yatırıldı ama iki isimden bahseden olmadı. Fatih Terim’in ekibindeki ikinci adam Levent Şahin ve Beşiktaş’ta bu sezon Şenol Güneş’in yanında olmayan Tamer Tuna…
Fatih Terim’in teknik adamlığında ona İmparator unvanını getiren kazandığı başarılardır ve sanılanın ya da öyle olmasını dileyenlerin aksine Terim, çalıştığı kulüpte tek adam değildir. 4 şampiyonluk kazandığı dönemdeki yardımcıları, ikinci kez Galatasaray’ın başına geçtiğinde 15 profesörün danışmanlık hizmeti verdiği Sağlık Kurulu, Profesör Acar Baltaş ile psikoloji dersleri, Terim’in teknik adamlıkta ustalaştığı yıllarda futbolumuza getirdiği yeni vizyondur. 2008’de ABD’den getirdiği kondisyonu uzmanı Scott Piri ile daha sonra Galatasaray’da çalışan; fizyoterapistten diyetisyene kadar ekibini itinayla seçen Fatih Terim, Florya’da 4. döneminde Levent Şahin ile çalışıyor.  Futbolculuk günleri amatör seviyede kalan ama 16 yıldır her kademede antrenörlük ve teknik adamlık yapan Levent Şahin, Gazi Üniversitesi’nde antrenman bilimi üzerine doktora seviyesine kadar çıkmış bir futbol aklı…

Türkiye Kupası’ndaki Fenerbahçe derbisinin ardından yaşadıklarıyla yıpranan ve Galatasaray derbisinde yaptığı değişikliklerle hepimize “Bugün oyunu okuyamadı. Derbide yoktu” dedirten Şenol Güneş’in yalnızlığı, belki de bugün Göztepe’nin başında olan Tamer Tuna’nın Beşiktaş kulübesindeki yokluğudur. Fatih Terim’in artısı ise üçü Galatasaray’ın eski efsanesi olan (Taffarel, Ümit Davala, Hasan Şaş) dört kişilik asistan kadrosundaki Levent Şahin’dir kim bilir..  
Futbol, fırtınalı havalarda gemiyi limana yanaştıran kaptanları kahraman yapar, tarih de onları yazar. Kimse sizden kaybedilmiş bir sezonun fırtınalı günlerinin hikayesini dinlemek istemez. Yönetimi de taraftarı da gemi limana yanaşmış mı, kupa kazanılmış mı, buna bakar. Kaptanlar elbette ki Fatih Terim ve Şenol Güneş, son söz, son karar onların… Lakin her futbol gemisinin bir de birinci zabiti var, onları unutmayalım…

30 Nisan 2018

Iniesta Giderken



Spor gazeteciliği tarihinin en unutulmaz birinci sayfalarından biriydi. Üç büyük turnuvayı arka arkaya kazanan İspanya, 2014 Dünya Kupası’na erken veda edince Marca Gazetesi, 2010’da en büyük kupayı getiren golü atan Iniesta’nın tek başına olduğu ve sırtını dönüp gittiği bir fotoğraf karesinin üstüne “Son” yazmıştı. 44 yıl bir şey kazanamamış bir ülkeye 4 yılda çok şey kazandıran bir kuşağın sonu. 

O fotoğraf karesindeki adam o günleri şöyle anlattı bir zaman sonra: “Dünya Kupası’ndan döndük, kendimi kötü hissediyordum ve neyim olduğunu bilmiyordum. Bana sayısız test yaptılar, sorun yok dediler ama beynim ve vücudum birlikte hareket etmiyordu. Hayatta kötü hissettiğinde neyin olduğunu bilmemek kadar fena bir şey yok. Top her zamandan daha ağır geliyordu bana, kötüydü ve çevrem beni anlamıyordu. Zordu, çok zordu.”
Cervantes’in Don Kişot’unun topraklarında, La Mancha’da ufak bir kasabada doğmuş Iniesta’nın hayatında daha zor günleri olmuştu. İki bin nüfuslu Fuentealbilla kasabasından çıkıp minikler turnuvasında kendisini keşfeden Barcelona alt yapısının teklifini kabul ettiğinde 12 yaşındaydı. Ailesinden ayrılmak istemeyen ve babasına “Ben aslında gitmek istemiyorum ama bu senin hayalin baba, benim futbolcu olmamı istiyor ve bana inanıyorsun” diyen çocuk evine 500 km uzakta yeni bir hayata başladı. Ailesi onu her ziyarete geldiğinde deli gibi sevinen ama uğurlarken de gözyaşlarına boğulan Andre Iniesta, Barça alt yapısı La Masia’da başka bir şehirden gelmiş en ufak yaştaki çocuktu. Camp Nou Stadı manzaralı odasından bir gün o tribünlerin karşısına çıkacağı hayalini kurarken, alt yapıda kendisinden büyük olan Puyol, kaleci Valdes ve Gabri’nin ona ağabeylik yaptığı günleri hiç unutmadı…


Kardeşinin “Alt yapıda bir çocuk var. Mutlaka izle” sözüyle soluğu tesislerde alan Pep Guardiola’nın maçın ardından Xavi’ye söylediği “Bu çocuk hepimizi emekli eder, böylesini görmediğim” dediği Iniesta, gün gelecek Guardiola teknik adam olduğunda “Tiki”Xavi’nin Taka “Iniesta”sı olacaktı.
Zinedine Zidane, bileklerindeki zerafetle futbolun Bolşoy Balesi’ne cevabıysa, Andre Iniesta da, tüm geometri problemlerine sanat katan iki kramponun sahibiydi. Sırtında “8” yazan adamın hangi pozisyonda oynadığını anlatmak yerine ne yapmaya çalıştığının altını çizmek lazım geride kalan 10 yıl içinde. Iniesta, dar ve geniş açılı hayali üçgenlerin bazen uzun bazen kısa kenarını tutan adamdı sahada. Al-ver, basit oyna, önce düşün, topa sahip ol, kaptırdığında vazgeçme geri al… Kariyeri boyunca tek bir kırmızı kart görmeyen ve İspanya’da hangi stadyumda sahaya çıksa alkışlanan, bir gün olsun bir ıslıkla karşılaşmayan Iniesta herkesin kardeşi be bileyim yeğeni ya da komşunun oğlu gibiydi…
“Ben kahraman değilim, bana kahraman diyenleri de anlamıyorum. Kahraman dediği çocuklarını büyütebilmek için doğduğu topraklardan göç eden babalardır. İnsanların hayatını kurtaran doktorlardır. Ben sadece bir futbolcuyum” diyen Iniesta, aralarında 4 Şampiyonlar Ligi ve 8 İspanya Ligi şampiyonluğunun bulunduğu 31 kupalı Barcelona kariyerine gelecek ay son noktayı koyacak. Çin’e gidecek, şu kadar para kazanacak bir gelecek zaman öyküsü. Minik takımında oynadığı Albacete’nin kasasında para kalmayınca 400 bin Euro’yu gözünü kırpmadan gönderen, bütün ticari yatırımlarını doğduğu Fuentealbilla’ya yapıp, kasabayı yeniden ayağa kaldıran bir adam Iniesta…

22 Nisan 2018

Dani Parejo



Avrupa’da futbol alt yapıları kuvvetli ülkeler arasında Fransa, Federasyon’un aklı ve şemsiyesi altında hareket ederken, Hollandalıların avantajı ufak coğrafya. Amsterdam-Rotterdam-Eindhoven üçgeninde yol üç saatten fazla olmayınca, oyuncu da keşfetmek oyuncu yetiştirmenin de lojistik derdi az. Alt yapı üstadı bir başka ülke İspanya’da ise yeteneğin ne olursa olsun kaderini biraz da doğduğu kasaba şehir belirliyor. Iniesta gibi Katalan olmayan bir İspanyol gencinin 12 yaşında Barcelona alt yapısına gelmiş olması gibi istisna örnekler elbette var ama genç futbolcular ağır ağabeylerin ligine genelde doğdukları şehrin takımlarıyla adım atıyorlar. Bu konuda Barselona, Madrid, San Sebastian ve Bilbao şehirleri her zaman bir adım önde. Hikayenin kahramanı da Madrid merkezine 12 km. uzaktaki 100 bin nüfuslı Coslada’da doğmuş Dani Parejo. Yüzde yirmisini göçmenlerin oluşturduğu Coslada’dan iki insan meşhur olmuş. Biri Real Madrid alt yapısına giden Parejo diğeri de aktris Amaia Salamanca… 14 yaşında Real Madrid Akademi’ye adım atan Parejo üç yıllık çabasının ardından A takım hocasının gözüne girmeyi başardı. İspanya’da Barcelona, Atletico Madrid ve Real Madrid’de forma giyecek kadar yetenekli bir Alman orta sahaydı o teknik direktör. Beşiktaş’tan da yolu geçen Bernd Schuster. Yol basitti, Real Madrid B takımında piş, iyiysen Guti’nin de kariyerinin sonuna geldiği günlerde A takımda formayı kap. 19 yaşına geldiğinde zor olanı sundular Parejo’ya. Bir yıl İngiltere’de birinci ligde forma giyecek, tecrübe kazanacak ve geri dönecekti. Queens Park Rangers’da farklı bir futbol iklimine alışayım derken Madrid’den bir telefon geldi. Ada’da sadece yarım sezon kalabilen Parejo’yu Real Madrid acilen takıma çağrıyordu. Kaleci Iker Casillas da ağabeyi yaşındaki iki kaleci sakatlanınca okulda dersteyken telefonla çağrılmış takımla yurt dışı deplasmanına gitmişti bir zamanlar. 

Real Madrid orta sahasında Ruben de la Red ve Diarra sakatlanınca zora düşen teknik kadro, Parejo’ya 5 maçta şans tanıdı ve alt yapıdan yetişen gencin Real Madrid kariyeri o sezon son buldu. Onu Madrid’e yakın bir yere Getafe’ye gönderdiler. Parejo için işler yolunda gitmiyordu, kim Real Madrid’den Getafe’ye gitmek ister ki! 43 kez İspanya yaş altı milli takımlarında forma giymişti, 21 yaşındaydı ve sıradan bir futbolcu olmaya niyeti yoktu. Canını dişine taktı, vasat takımıyla ligde kalmayı başarırken İspanya’da herkes Parejo’yu tanır oldu.


Bütün ülke sizi tanıyorsa telefonunuz transfer için çalar… Yolculuk sıcak, denizli ve güzel bir şehireydi. Valencia’da yaşamak da futbol oynamak da güzeldir İspanya’da. Ülkenin en muteber orta sahalarından biri olmayı başardı ama milli takım kapıları aşırı kaliteli kadro yüzünden ona kapalıydı. Schuster gibi yolu Türkiye’den geçen bir başka teknik adam kariyerinin dönüm noktalarından biri oldu. Galatasaray’da hüsran yaşadıktan sonra gittiği Valencia’da Parejo ile yıldızı barışmayan teknik direktör Cesare Prandelli idi. 

Bir gece diskoda aşırı alkollü vaziyette hocasını eleştirirken, cep telefonu kamerasıyla kayıt yapıldığından habersizdi Parejo… Sadece o değil, babası da ekrana çıktı ve özür diledi. Sonun başlangıcı olabilirdi ama Parejo futbola tutundu. Bu sezon küllerinden doğan Valencia’da kaptanlık pazubandını takan Parejo, sezonun en iyi orta saha oyuncularından biri. Basit oyunu seven yapısı, takımını ileriye taşıyan futbol aklı, serbest vuruş ve penaltılardaki ustalığıyla, en iyi zamanlarındaki Selçuk İnan’ın bir kopyası aslında. 

Geçen hafta içinde (16 Nisan) 29 yaşına giren Dani Parejo, ilk kez İspanyol Milli Takımı’na davet edildi ve hayali gerçek oldu. İspanya’nın Arjantin’i sürklase ettiği maçta oyuna sonradan da girse Parejo da artık A Milli takımın oyuncusuydu. Kariyerinde çok kaybettiği maç var ama o vazgeçmeyenlerden. Kimbilir belki de ileride çocuklarına anlatacak 2018 Dünya Kupası anıları da olur…

Iniesta 31 Kupa Barcelona


Arsene Wenger -Son-


16 Nisan 2018

Fernando Torres: İkinci Veda



Raul gibi Real Madrid formasıyla efsane olmuş ve İspanya Ligi’ni kavurmuş bir golcüyü alt yapı günlerinde ezeli rakibine kaptıran Atletico Madrid bu çocuğun üzerine titriyordu doğal olarak. 90’ların başında Cruyff ve Barcelona fırtınası eserken çocuk mahalle takımının kalecisiydi ve sadece 5 yaşındaydı. Bir gün onu salonda oynanan maçlarda forvete koydular ve olan oldu. Kimse onu durduramıyordu, 11 yaşına geldiğinde Atletico Madrid alt yapısından içeri girdi ve bir sezonda 55 gol attı. 1999’da profesyonel sözleşmeye imza attığında ise sadece 15 yaşındaydı. Araya sakatlık girdi ama daha da önemlisi Atletico Madrid, 60 yıl aradan sonra küme düştü. Takım as oyuncuları formaya veda ederken, çocuğun önü açıldı. Onun da dediği gibi “A takımda bana adımla değil çocuk diye seslenirlerdi.” Vicente Calderon’a alt yapı oyuncuları olarak gittiklerinde tezahürat yapmaktan seslerinin kısıldığı yıllar işte. Atletico, 2.ligdeyken 17 yaşında ilk maçına çıktı. İki yıl aradan sonra 1. Lige döndüklerinde ise Madrid’in kırmız-beyazlı tarafı yeni kaptanını bulmuştu. Kurtlar sofrasında 20’lerin başında bir çocuk 50 bin kapasiteli Calderon’da soyunma odasından en önde çıkıyordu. Atletico Madrid’in geriye dönüp baktığımızda son yedi yılda yaptıklarından çok uzak yıllar. Şampiyonluğa hasret, Avrupa Kupaları’nda başarısız, derbilerde yenik ve her daim talihsiz bir takım.

Fernando Torres zor yılların kaptanıydı. İki kez Chelsea’nin teklifini geri çevirdi ama 2007 yazında Liverpool’a imza attığında 40 milyon Euro bonservis iki takım adına da rekordu. Beyazı eksik kırmızı forma ona çok yakıştı ve İspanyol teknik adam Rafael Benitez yönetiminde yarı İspanyol takımın bitirici vuruşu yapan adamı oldu. Anfield Road, çocuğu çok sevdi ve adı İngiliz medyasında da değişmedi. Fernando Torres hiç büyümüyordu, çocuk Liverpool formasıyla 102 maçta 65 gol attı. Dört yılın ardından “Satmayacağız” dedikleri Fernando Torres’i 60 milyon Euro’ya yakın bir teklif geldiğinde ara transferde elden çıkarmak zorunda kaldılar. Chelsea’nin patronu Abramoviç aradan yıllar geçse de İspanyol santrfora sonunda kavuşmuştu. Londra günlerinde ardında bırakrığı Liverpool taraftarının hüznü mü dersininiz, ne halin varsa gör çığlığı mı, o usta santrfor gitti, saç baş yolduran bir forvet geldi. Torres inanılmaz goller kaçırdı, Torres başı önde oyundan çıktı. 4 yılda 110 maçta 20 gol, Liverpool günleri hatırlandığında Chelsea’da ne kadar da büyük hayalkırıklığı yaşadığını anlatır aslında. Dört ay kiralık formasını giydiği Milan ona Milano havası aldırmaktan başka bir şeye yaramadı. 2015 yılında artık eve dönme vaktiydi. Bıraktığı “kaybeden” Atletico Madrid’in yerinde artık “kazanan” bir takım vardı ama mekanın sahibi Fernando Torres’di. Agüero, Falcao ve Diego Costa’yı parlatıp satan Atletico Madrid’in kapısından 30’unu geçtikten sonra girebilmek için de mekanın sahibi olmak lazımdı. Geride kalan dönemde Atletico’nun bir numaralı santrforu olmayı başaramadı ama takımının 60 yıllık esfane stadyumu Vicente Calderon’a veda ettiği maçta fileleri havalandırmayı bildi.

Bir yaz tatilinde Costa de Morte’de tanıştığı kendisinden bir yaş küçük Olalla Dominguez’den hiç ayrılmadı. Fernando Torres 16 yaşındaydı, Olalla onun peşinden Madrid’e üniversite okumaya geldi, gün geldi beraber Liverpool’a yerleştiler. Atletico Madrid’in stadının yakınında spor salonları zinciri “Nine Fitness”ı açtıklarında Atletico taraftarlarına indirimli üyelik verdiler. Markasının bütün operasyonunu eşine bırakan ve üç çocuk sahibi olan “El Nino” geçen hafta Madrid derbisinde Santiago Bernabeu’da ısınırken belki de son kez Real Madrid’e forma giymeyi hayal ediyordu, olmadı, Simeone almadı onu oyuna. Ağır da gelmiş olabilir, 48 saat sonra Atletico Madrid’in sezon sonunda ayrılacağını açıkladı. 11 yıl önce evden giden “Çocuk” bir kez daha veda etmeye karar verdi. Belki ABD’ye gider, belki Çin’e, kimbilir belki de Türkiye’ye gelir ama Fernando Torres bir gün mutlaka kramponlarına astığında Atletico Madrid’e takım elbisesiyle geri döner. Bunu o da biliyor. Çocuğun bilmediği ise Edip Cansever’in dediği: Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk. Hiçbir yere gitmiyor.” 

8 Nisan 2018

Okan Kardeşim Neredesin?



Formasını bir daha giymemek üzere çıkardığı günden üç yıl sonraydı. Teknik direktörlüğünün ilk zamanlarıydı ve hazırlık kampında çift kale maçlarda oynamaya bayılıyordu. Futbolculuğu kafada bitirmemişti sanki o yüzden sormuştum kendisine: “Hagi, 2-3 sezon daha oynamaz mıydın?” Nefis bir cevap vermişti: “Hafta sonlarında maçları oynardım ama beş gün idman yapacak ne kafa ne de gücüm kalmıştı. O beş gün idmanı yapamayan da oynamayı hak etmez, o yüzden bıraktım.” Zinedine Zidane, 2006’da finalde Materazzi’ye kafayı atıp kramponlarını çıkardığında 34 yaşındaydı. Lig, kupa, Şampiyonlar Ligi ve Fransa Milli Takımı… Bir yılda 60’ın üzerinde maça çıkan Zidane “Artık bu tempoyu vücudum kaldırmıyor” demişti. Uzun yıllar “Ya başarısız olursam” diyerek ertelediği teknik adamlığında ise iki Şampiyonlar Ligi Kupası’nı arka arkaya kazandı, geride kalan haftada da eski takımı Juventus’u sürklase edip bir üçüncü kupanın yolunda yarı final biletini cebine koydu…

Oyunun hızlandığı, güçlü fizikleriyle rakibe acı çektiren defans oyuncularının olduğu, yetenek bir yere kadar önce profesyonel olmalısın günlerinde en tepede olmak isteyenlerin hayatlarından feda ettikleri şeyler var. Messi artık sabaha kadar pizza yemiyor, Güney Amerikalı futbolculara mangal partilerinde uzak durmaları öneriliyor. Her takımda yeni gelen teknik adamın basit kuralıdır. Özgürlüklerden yanayım diye dolananlar, “Vücut sizin, en iyi de siz bakarsınız, ne yerseniz yiyin” ile tesislerin restoranındaki mayonez, ketçap ve gazlı içeceklere yan basmazken, bazıları beslenme uzmanlarıyla çalışıyor. Yılların ezberidir, maçtan bir gün önce kırmızı et ve sebze yenir, maç günü öğle yemeğinde ise tavuk ve makarna… 90 dakikalık efor için protein de karbonhidrat da mühimdir de 25 futbolcunun 25’inin de bedeni, alerjileri, yiyeceklere toleransları bir midir, işte uzmanların devreye girdiği an budur…
Finalde kaybettiği 2014 Dünya Kupası’nın ardından İtalya’nın ufak bir kasabasında yaşayan Doktor Guiliano Poser ile çalışan ve onun öğütlerini telefon ya da e-posta ile almak yerine düzenli olarak ziyaret etmeyi tercih eden Messi’nin sizce o turnuvada 4 kilo fazlası var mıydı? Bence yoktu ama doktor Poser, Arjantinli 10 numaraya yazdığı yemek listesiyle onun bütün yaşam biçimini değiştirdi. Messi, kaslarına zararlı olan şekerden uzak duracak, enerji içeceklerinden içmeyecek, tuz miktarı ne az ne çok olacak ve en önemlisi uyku dışında hareket etmediği zamanın süresi yarım saati geçmeyecekti. Bir futbolcuyu sadece yetenekleriyle değerlendireceksek parmağımızla Messi’yi işaret ederiz ama günlük içeceği su miktarı bile belli olan bu yıldızın uyuduğu uykunun süresinin kontrol altında olduğunu bilmeyebiliriz.


Fransız doktor Patrick Lemoine’e göre birinci şart uyku. Birçok futbolcuya danışmanlık veren Lemoine, futbolcuların her gün aynı saatte uyanması gerektiğini ve uykusu geldiği anda da yastığa kafasını koyması gerektiğini söylüyor. Doğru idman, fitness çalışması, özenli beslenme… Her şey bununla bitmiyor elbette bugünün futbolunda. Adale ağrıları çeken futbolcunun sorunu bacaklarında değil çürük dişinde olabiliyor mesela. Osteopati uzmanları devreye giriyor ve sakatlığı ya da hastalığı bir sonuç olarak alıp hikayeyi başa sarıp koruyucu hekimlik yapıyorlar. Kinesioloji uzmanları hareket eden kaslarındaki enerji akışını kontrol altında tutup, zayıf bölgelere işaret ediyorlar. Fransa’da son yıllarda luminoterapiyle uyku problemi çeken futbolcular için özel ışıklar ve duvar rengi seçimleriyle, sahada ayaklarıyla koşan beyinleriyle iş bitirenlerin mental olarak da sağlıklı olmalarını sağlıyorlar.
Bir eski zaman hikayesidir. Beşiktaş’ın menajerliğini yaptığı dönemde Sinan Engin trafikte takımın yıldız adaylarından Okan Koç’a rastlar ve hemen cep telefonunu çaldırır: “- Okancım neredesin? Evdeyim abi.” Sinan Engin, gereğini yapmıştır elbette.. . 6 yıl önce 30 yaşında futbolu bırakan Okan Koç’a bir soru daha sormaya gerek yok : “Okan kardeşim neredesin demiyorum, biliyorum ki evdesin.”

1 Nisan 2018

Dede-Baba-Oğul

Dede Marcos Alonso İmaz ve oğlu

Kuşaklar boyu aynı mesleği yapan esnafın verdiği bir güven duygusu vardır, ne satıyor olursa olsunlar dükkanlarına girdiğimde bir huzur kaplar içimi. Bir köfteci de olabilir, bir kumaş dükkanı da, bir turşucu da, bir balık tezgahı da. Duvarda aile büyüklerinin fotoğrafı asılıdır, bilirsiniz ki bu aile bu işin erbabı ve bir ömür değil bir asırdır yapıyorlar ve evet para yapan sattıkları ama asıl önemlisi esnaflık itibarları. Sanatkarlığı, zanaatkarlığı kuşaklardan kuşaklara aktardık ama söz konusu spor olunca almamız gereken çok yol var. Dede-baba-oğul milli futbolcu yok mesela spor tarihimizde. Başka spor dallarında da araştırdım, bulamadım, “Biz varız” diyen üç kuşağın hikayesini burada anlatmaya hazırım. Çocuklarının iyi bir eğitim alması için amatör ya da profesyonel spordan bir zaman sonra uzak durmasını isteyen eski futbolcuları da anlayabiliyorum. Vakti zamanında eğitimini bir noktada bırakmış bir çocuğun gelecekteki evladına verdiği sözdür “Oku ve adam ol” fikri. Baba yüreğidir anlarım ama sporda başarının sürekliliği için o güzelim esnaf aileler gibi kuşaklar boyu soyadının bayrağını taşıyacak sporcu ailelere de ihtiyacımız var.
3 Kuşak Forlan
Uruguaylı Diego Forlan, Meksikalı Javier Hernandez, Kuzey İrlandalı Warren Feeney, Mısırlı Hazem Emam, Slovak Vladimir Weiss ve Malta’dan Andre Schembri futbol tarihine dedeleri ve babaları da milli futbolcu olarak geçmiş isimlerdi. Onlara bir isim daha eklendi hafta içinde. İspanya’nın Arjantin’e tarihi bir hezimet (6-1) yaşattığı akşamda Marcos Alonso oyuna girdiğinde İspanyollar da kendi spor tarihlerinde yeni bir sayfa açtılar. Santander’li bir ailenin oğlu olan Marcos Alonso İmaz 1933 doğumluydu ve 22 yaşında İspanya-Fransa maçında ilk kez milli formayı giymişti. 
3 Kuşak Hernandez
Alfredo di Stefano ve Puskas’lı kadrosuyla 5 Şampiyon Kulüpler Kupası kazanan Real Madrid’in defansında değişilmez bir isim olmayı başaran dede Alonso, tarihin en iyi 90 dakikalarından biri olarak kabul edilen Real Madrid-E. Frankfurt (7-3)  maçında da sahadaydı. 158 kez Real Madrid forması giyen Marquitos, 1971’de futbolu bıraktı ve 2012 yılında 79 yaşında hayatını kaybettiğinde torununu Premier Lig’de izlemişti. Baba Alonso 1959 Santander doğumlu. Dede Alonso’nun oynadığı Real Madrid’de yetişti ama doğduğu şehrin takımı Racing Santander’de parladı. Madrid’e tekrar döndüğünde adresi Real değil Atletico Madrid’di. Barcelona 1982 yılında bonservisini almak için 150 milyon pesetas ödediğinde rekor diye not düştü İspanyol medyası. O rekoru birkaç hafta sonra kıran adam Baba Alonso’nun 6 katı fiyata Barcelona’ya gelen Maradona kırdı. Baba Alonso, Katalan kulübünde kanatta forma giydiği yıllarda 11 sezonluk şampiyonluk hasreti sona erdi. İngiliz teknik adam Venables’in favori forvet oyuncusuydu ama o görevinden ayrılınca baba Alonso da kalmadı Barcelona’da ve tekrar Atletico Madrid forması giymeye başladı. 1991’de futbolu bırakan ve teknik adamlığa başlayan baba Alonso, son olarak 2008 yılında Endülüs ekibi Granada’yı çalıştırdı. 


Babasını tribünden izleyemeyen 1990 doğumlu Marcos Alonso, dedesinin efsane olduğu, babasının yetiştiği Real Madrid’de futbola başladı. Los Galacticos 3 projesi Ronaldo ve Benzema ile 2009 yılında start alırken, oğul Alonso kendini 19 yaşında İngiltere’de Bolton’da buldu. Fiorentina formasıyla Serie A’nın da havasını yaşadı ama asıl patlamayı Chelsea formasıyla yaptı. Oğul Alonso, 28 yaşında milli formayı ilk kez bu hafta sırtına geçirdiğinde dede-baba-oğul üçlemesi tamamlandı.

25 Mart 2018

Gitmelerin 1984 Hali



Bin Dokuz Yüz Seksen Dört denildiğinde aklınıza ne gelir önce, eğer siz ya da yakınlarınızdan biri o yıl doğmamışsa… George Orwell’in kült eseri 1984. İngiliz yazarın 1949’da yayınlanan distopya türünün bir numarası olan 1984 alıp uzaklara götürür insanı. Biz şimdi ayaklarımızı yere sağlam basalım ve geleceği anlatmak yerine 1984 yılına dönelim. O yıl doğan çocuklardan bazıları bir zaman sonra hayatımıza girdiler ve 20 yıl boyunca futbol sevgimizi yetenekleriyle şenlendirdiler. Şimdi birçoğu için veda vakti. Aralarında kariyerlerinin sonbaharında ve hatta kışında yolu bizim memlekete düşenler de var. Gelin 1984’lüleri hatırlayalım. Atletico Madrid alt yapısından yetişen, Liverpool, Chelsea ve Milan formaları giydikten sonra kürkçü dükkanına dönen Fernando Torres. O mahallenin çocuğuydu taraftar için, hala da öyle. Kırmızı beyazlı forma altında geri döndüğünden beri hiç birinci tercih olmadı ama onun bir dileği vardı. Atletico Madrid’in yeni stadyumunda forma giymek, başardı da. Ona sorsanız bir sezon daha kalır ama teknik direktör Simeone, gelecek sezon için acı gerçeği açıkladı: “Torres seneye yok.” Madrid’den 600 km ötede bir başka 84’lü vedaya hazırlanıyor. 12 yaşında elini tuttuğu babasıyla Barça alt yapısı La Masia’dan içeriye giren Iniesta, 22 yıl sonra yol ayrımında. Milli Takım için “Olmak için olmam” diyerek Dünya Kupası sonrasında bırakacağını söyleyen Iniesta büyük bir ihtimalle Camp Nou’ya, Barselona taraftarına da veda edecek ve kariyerine Çin’de devam edecek. Real Madrid’in ikinci Los Galacticos döneminin yıldızlarıydı onlar. Sneijder yıllar sonra Milano üzerinden İstanbul’un yolunu tutarken, Robben için belki de hala öyle bir ihtimal var. Bir sağlam bir sakat derken, Bayern Münih ile özdeşleyen Hollandalı da artık sahneden inmek üzere.  Mascherano yaşıtları arasında ışığı söndürüp odadan ilk çıkan oldu belki de. Barcelona’nın şık vedası sonrası çok daha iyi bir emeklilik için Çin’in yolunu tuttu Arjantinli Küçük Şef. 34 yaş futbolu bırakmak için günümüzde erken yaş ama vitrinde kalabilmek için de çok geç.. Geçirdiği 10 ameliyatın ardından İspanyol Cazorla da artık kramponlarını çıkarmak üzere. Carlos Tevez’in çok milyonlu az futbollu kariyeri sonrasında döndüğü Boca Juniors’da bir sezon daha kalacağı meçhul.. 1984 doğumluların yaprak dökümünde yolu İstanbul’dan geçenlere gelelim. Kaleci Kameni’nin gelecek sezon Fenerbahçe’de kalma ihtimali var mı sizce? Bence yok… De Jong futbol oynamadan para kazandığı Galatasaray’dan ayrılıp Bundesliga’ya gitti ama da yolun sonunda. Adebayor ise Başakşehir formasıyla ligi sallamaya devam ediyor, yaşıtları arasında belki de en diri adam… Gelecek sezon oynar mı, oynar elbette.  Beşiktaşlı Adriano da bir sezonu da kaldırır çünkü takım içindeki rakibi Caner Erkin’den sahada daha genç duruyor. Futbol tarihinin en akıllı yatırımcısı ve en zengin futbolcusu ne Messi ne de Cristiano Ronaldo. Fransız Mathieu Flamini biokimya alanına yaptığı yatırımla bugün milyarlarca Euro değer biçilen bir şirketin iki ortağından biri. Keyif olsun diye oynuyor ve o da kramponlarını asacak. İki büyük stoper Juventuslu Chiellini ve Thiago Silva da 1984 doğumlu. Vitrinden düşecekler mi yeni sezon başladığında göreceğiz. Adı transfer haberlerinin manşetlerinden düşmeyen ama bir türlü bizim memlekete gelemeyenlerle 1984’lülere selam ederim: Lichtsteiner, Maxi Lopez, Pazzini ve Muntari… Evet Sabri Sarıoğlu da 1984 doğumlu, bırakır mı peki? Hiç sanmıyorum…

18 Mart 2018

Andre Gomes



Barselona güzel şehir, Akdeniz kıyısında güneşi bol, Gaudi’nin şaheserlerinin caddeleri, parkları süslediği, mutfağı lezzetli bir turist destinasyonu. Peki Barselona’da yaşayanlar mutlu mu? Gören ve bilenler şimdi soru mu bu diyebilir. Plajlarında günde 18 saat insanların spor yaptığı, şehir planlamasıyla Paris ile yarışan, tarihi dokusunu koruyan ve Messi’li Barcelona kulübüne ev sahipliği yapan bir şehirde yaşayanlar gerçekten mutsuz olabilirler mi? Bir adamın mutsuzluğundan eminim sözü ona getireceğim ama milyonlarca turistin geldiği Barselona’nın eski Barselona olmadığından yakınanlar, evlerin turistler yüzünden kiralanması yüzünden banliyöde oturmak zorunda kalan gençlerin protesto kampanyanları ve bir şehrin kimliğini kaybettiğine dair belgeseller arşivlerde. Şimdi mutsuz adamın hikayesine gelebiliriz…
Portekiz’de Porto’ya yakın bir kasabada doğan Andre Gomes, Benfica alt yapısından yetişti ve İspanyol kulübü Valencia onu kiraladığında sadece 21 yaşındaydı. Ülkesinde 14 maç forma giyen bir futbolcu için büyük sınavdı elbette. Gomes o sınavdan tam puan aldı ve kadrosundaki yıldızları kaybetmiş Valencia’nın geçiş döneminde iki sezonda 11’in değişmez oyuncusu oldu. Bir orta saha oyuncusu için uzun boyluydu (1.88 m), forvetin arkasında ve kanatlarda görev yapıyordu. Portekiz Milli Takımı, Euro 2016’yı kazandığında Andre Gomes, milli takımın önemli bir parçası olmayı da başarmıştı.
Barcelona, finallerden bir ay sonra Valencia’nın kapısını çaldı ve genç Portekizli için 35 milyon Euro nakit ve 20 milyon da ileri vadeli bonus ödemek üzere anlaştı. İspanyol medyasına göre Katalanlar kesenin ağzını fazlasıyla açmışlardı ve Iniesta, Rakitic, Busquets’in olduğu orta sahada Gomes ancak iyi bir yedek olurdu. Haklı da çıktılar. Gomes geçen sezon ne zaman şans bulsa top ayaklarına dolandı, en iyi bildiği şeyleri bile yapamaz oldu sahada.. Büyük kulüplerde forma giymek için yetenek yetmez. Hani yüzdeye vursak, yetenek yüzde 50, iyi antrenman yüzde 25 ve kalan 25 de zor günlerde vazgeçmeyecek bir karakter.
Barcelona’da Messi ve arkadaşları sahada güvendiklerine pas verirler, pas verdiklerinde de özgüven ararlar. Mükemmel takımda iyi olmak yetmez, çok iyi olduğunda bir parçası olursun. Andre Gomes bu sezon da kadronun zayıf halkası olmayı sürdürdü. Geçen sezon onu ligin en kötü transferi seçen gazeteler bu sezon da acımasızca eleştirmeye devam ettiler. Barcelona, Andre Gomes’den olmayacak denilen günlerde Coutinho için 160 milyon Euro ödeyince, her yorumcu aynı cümleyi kurdu: “Andre Gomes sezon sonunda gidiyor.”


İki hafta önce Atletico Madrid, Barcelona deplasmanına geldiğinde sezonun en kritik 90 dakikasında Andre Gomes kulübedeydi. Iniesta sakatlandığında 36. Dakikada oyuna girdi. Camp Nou tribünlerini dolduranlar için kredisi dolmuştu, her pas hatasında ve hatta her top ayağına geldiğinde onu ıslıkladılar. Kenarda teknik direktör Valverde, oyuncusunu yuhalayan tribünlere küfür ederken yakalandı kameralara. Andre Gomes’in kariyeri o akşam bitebilirdi ama bir dergi röportajı her şeyi ama her şeyi değiştirdi. İspanya’da yeni nesil spor dergiciliğinin yüz akı Panenka, Gomes ile röportaj için masaya oturdu. Portekizli birçok futbolcunun yapmadığını yaptı, zayıf yönünü ve dibe vurmuşluğunu ifşa etti. “Evimden çıkmak istemiyorum çünkü insanlar bana bakıyor ve o utanç duygusu sokağa çıkmama engel oluyor. Evde de kimseyle konuşmuyorum. Bunları düşünmek beni üzüyor ve kırıyor. Utanıyorum” dedi Gomes...
Barcelona forması giyen, posterlerde dağ gibi duran, ülkesindeki genç futbolcuların idolü birinden bunları duyabilmek kolay değildi. Gomes konuştu, adeta “Vuracaksanız vurun beni” dedi ve kazandı. Geride kalan haftada Barcelona, Chelsea’yi Şampiyonlar Ligi’nden elerken tribünleri dolduran 98 bin taraftar, son yarım saatte oyuna giren Andre Gomes’i ayakta alkışladılar, 10 gün önce yuhalanan genç adam topu her ayağına aldığında tribünlerin de rüzgarını arkasına aldı… En zor günlerinde susan yeri geldiğinde haddinden fazla eleştirilen Galatasaraylı Selçuk İnan’a bu köşeden dört yıl önce (Eylül 2014) bir çağrı yapmış hayatın sakatladığı adamlar sahada daha fazla "ölmesin" diye susmamasını  rica etmiştim. O susmayı tercih etti. Oscar Wilde’ın mısrasını demek ki bilen Andre Gomes’miş… /Herkes öldürebilir sevdiğini /Ama herkes öldürdü diye ölmez.