7 Mart 2020

Yıkım Ekibi Atalanta


Mayıs 2001'di, Milano'daki  Stadı'nın kale arkası tribününde ikinci kattan sahaya atılan şey alışıldık 'yabancı madde'lerden biri değildi. Milano'ya 60 km mesafedeki Bergamo şehrinden deplasmana gelen  taraftarlarının yolunu kesen ve bir taraftarın Vespa motoruna el koyan Interli taraftarlar motoru tribünden sahaya atmış,  dünyası bu görüntüleri izlediğinde "Yok artık" demişti...
O gün Vieri ve Recoba'nın golleriyle mağlup olan ve evlerine üzgün dönen Atalanta taraftarları için hayat Serie A'da hep zordu. 112 yıllık kulüp tarihinde bir kez olsun şampiyonluk sevinci yaşamamışlardı ama tribünleri Çizme'nin en ateşli taraftar gruplarından birine ev sahipliği yapıyordu. 1907'de Bergamo'da İsviçreli öğrenciler tarafından kurulan ve adını Yunan mitolojisindeki kadın atlet Atalanta'dan alan kulüp, 110 yılda en iyi derecesini 1948'de yapmış ve Serie A'yı beşinci sırada bitirmişti. Altı kez küme düşmelerine rağmen her seferinde bir sonraki sezon Serie A'ya dönen ve tüm kupa hasretine rağmen, 'da büyük şehir takımları dışında en üst ligde en fazla mücadele eden takım ünvanına sahip olan Atalanta 'Kaybedenler Kulübü' ünvanından son iki sezonda sıyrıldı. Kuzeyin parlayan yıldızı artık onlar, İtalya'nın futbol ekonomisinde başarıları parmakla gösterilen ve altyapısı, Avrupa'da ilk altıda olan Atalanta'nın son dönemine bir mercek tutalım...

Dört yıl önce göreve gelen teknik direktör Gian Piero Gasperini ile ilk sezonunda dördüncü olmayı başaran ve o dönemde İtalyanlar, Şampiyonlar Ligi'ne üç takım yolladığı için Avrupa Ligi'ne giden ve son 32'de Alman devi B. Dortmund'a elenen Atalanta ertesi sezon da Avrupa biletini almış ve İtalya'da ezberleri bozmuştu. Geçen sezon Gasperini'nin takımı için kabus gibi başladı, ilk sekiz haftada bir galibiyet alan Atalanta için "Yine düşeceği tuttu" diyenlerin sesi yükselirken, Bergamolular çılgın bir futbol oynamaya başlayan takımlarını alkışlamaya başladılar.

, Inter ve 'nin ardından Şampiyonlar Ligi'ne giden dördüncü takım olmayı hayal eden Roma ve Lazio sezon sonunda Atalanta gerçeğiyle yüzleşti. Gasperini'nin takımı, Devler Ligi'nde ilk kez mücadele edecekti. Şehirdeki stadyum yeterli olmadığından Milan'ın cezalı olduğu sezonda Inter ile birlikte San Siro stadını kullandılar Şampiyonlar Ligi'nde..
İki yıldır en keyif veren futbolu oynayan Atalanta, Kupa 1'de ilk üç maçta üç mağlubiyet aldığında elbette söylenen "Tecrübesiz takıma Şampiyonlar Ligi ağır geldi" idi.  deplasmanında tarihinin ilk puanını alan Atalanta kalan iki maçını kazanıp kendini bir anda son 16'da buldu. Bu arada ligde Milan'a beş, Torino'ya yedi gol atan Gasperini'nin öğrencileri, İspanyol  karşısına çıktıklarında genel beklenti maçın yine Rus ruleti şeklinde geçeceğiydi. Iliçiç önderliğindeki takım İspanyolları dört golle uğurlarken, şehri ve ve yakın bölgeleri Korana virüsü vurmaya başladı. Atalanta şimdi 10 Mart'taki rövanşa Korana virüsüne önlem olarak belki de taraftarsız Valencia deplasmanına gidecek. Peki üçlü defans ve geçiş oyununun en klasını oynayan bu takımın sırrı nerede?

Atalanta'nın kontratlı futbolcu sayısı 103... Evet, yüz üç! A takım'da 22 futbolcu bulunduran İtalyan kulübünün B takımında (19 yaş altı) 27 genç oyuncu var ve 54 futbolcusu kiralık olarak İtalya ve başka ülkelerde forma giyiyor. Sıkı durun bu 54 futbolcunun 34'ü 23 yaş altında ve 17'si de 20 yaş altında. Serie A'da sadece iki oyuncuları 30 yaşında kiralık olarak baş takımlarda. Atalanta anlayacağınız pişirmesini iyi bilen takım. Kulusevski'yi 35 milyona Juventus'a, Conti ve Kessie'yi toplam 43 milyona Milan'a satan Atalanta'nın kadrosunda en fazla ücreti kazanan Zapata 1.8 milyon euro alıyor. Takımın her şeyi kabul edilen Iliçiç 'sadece' 1.5 milyon kazanıyor ve Valencia'yı ilk maçta iki golle yıkan Hateboer'in yıllık kazancı 500 bin euro...
Şimdi bu Atalanta ders mi alır, ders mi verir, siz söyleyin...

28 Şubat 2020

İki Aile Bir Asist ve Bir Gol

Şampiyonlar Ligi geri dönmüş, hepimiz iki maç akşamında aynı şeyi düşünmüş olabiliriz: "Atletico Madrid- Liverpool maçında İspanyolların hocası Simeone oyunu kilitleyecek, diğer kanalda B.Dortmund-Paris Saint Germain maçında hiç olmazsa bol gol izleriz." İlk yarı bittiğinde sahayı birbirlerine dar etmişti Alman ve Fransızlar.
İkinci yarıda ise her şey sekiz dakikada oldu. Almanlar genç Norveçli ile öne geçtiler. Neymar, sıkışan oyunu açan harika bir verkaç sonrasında neredeyse 'touchdown' yapıp Amerikan futboluna selam yolladı ve sonra bir ABD'li genç çocuğun pasını alan Norveçli, B.Dortmund'u öne geçirdi. Farklı iki ülkeden futbolcunun eseri bir golden hikaye çıkmaz elbette ama bu iki genç, İngiltere'de aralarında 120 km olan Leeds ve Sunderland'de doğmuş iki futbolcunun oğullarıydılar. Babaları hiç aynı takımda oynamadı ama aynı yollarda yürüdüler. Pası veren çocuğun hikayesiyle başlayalım...

Arjantin'de Independiente altyapısında futbola başlayan ve pek de parlak bir kariyeri olmayan Miguel, ABD'ye göç ettiğinde duvarlarda 1968 takvimi asılıydı. Dört yıl sonra dünyaya gelen oğlu Claudio'nun elbette ki futbolcu olmasını istedi, çocuk yetenekliydi. 1994  öncesinde genç yetenek manşetlerdeydi ama sakatlığı yüzünden finallerde forma giyemedi. Almanlar onu  ettiğinde 21 yaşındaydı.
Claudio Reyna, ilk kulübü 'de tutunamadı ama kiralık gittiği Wolfsburg'da kendini buldu. Fransa 98 ile birlikte artık  dünyasının yakından tanıdığı bir futbolcuydu. Bir sonraki durağı İskoçya'ydı. 'dan 'nu alan G.Rangers, sezon sonunu beklemeden nisan ayında Reyna'ya imza attırdı. O yıl Claudio yıllar sonra dinmeyecek bir acıyla hayatına devam edecekti.
Beyin kanserine yakalanan büyük oğlu Jack, 13 yaşında hayatını kaybetti.
Sunderland'e geldiği sezonun ilk yarısında diz bağları koptu, ikinci oğlu Giovanni o sakatlıktan bir ay sonra dünyaya gelmiş, Claudio oğluna G.Rangers günlerinden çok sevdiği arkadaşı Hollandalı Giovanni Von Bronckhorst'un adını vermişti. İki yıl sonra kapısını çalan ise  idi. Defanslarında bir oyuncunun futbol kariyeri bitmiş ve savunmalarına onun gibi sert ve karakterli bir oyuncu arıyorlardı... O oyuncu, geride kalan haftada Claudio'nun oğlunun asistiyle golü atan Erling Haaland'ın babası Alf Inge Haaland'dı.
***
Alf Inge Haaland, Leeds United'a geldiği ilk sezonda celladını tanımıyordu.
Eylül 1997'de Leeds United'ın ev sahibi olduğu maçta Manchester United'ın kaptanı Haaland'a çelme takmış ve kendini yere bırakmıştı, acılar içinde kıvranıyordu.
Haaland, rakibinin kırmızı karttan yırtmak için numara yaptığını düşünüp Keane'e laf atarken, İrlandalı kopan diz bağının acısıyla kenara geldi. O sezon Keane'nin yokluğunda Manchester United, şampiyonluğu Wenger yönetimindeki Arsenal'e kaptırdı. Bundan iki yıl sonra "2000'lerin takımı" olarak anılan Leeds United, İstanbul'da  Kupası yarı finali ilk maçında Galatasaray'ın rakibiydi. Haaland, G.Saray finale yükselirken iki maçta da yedek kulübesindeydi.
2000 yazında Alf Inge Haaland'ın oğlu Erling dünyaya geldi ve Norveçli oyuncu Manchester City'nin transfer teklifini kabul etti. İrlandalı celladı, o günü bekliyordu. Manchester derbisinde intikam soğuk yenen bir yemektir diyen Roy Keane çıktı sahneye ve futbol tarihinin en acımasız tekmelerinden birini Haaland'ın dizine attı. Haaland'ın futbol kariyeri 29 yaşında bitti...
Claudio Reyna bugün 46 yaşında.
Ülkesinde Austin kulübünde sportif direktörlük yapıyor. Kaybettiği oğlunun ardından üç çocuk sahibi oldu. Giovanni'yi Almanya'da B.Dortmund altyapısına emanet etti. Alf Inge Haaland ise 47'sinde.
Oğlu Erling, sakatlığı sonrası döndüğü ülkesinde yetişti ve babasının kulübü Leeds'i geri çevirip Avusturya ekibi RB Salzburg'a gitti. B. Dortmund onu geçen ay kadrosuna kattı. Sunderland doğumlu 17 yaşındaki Giovanni Reyna pası verdi, Leeds doğumlu 19 yaşındaki Erling Haaland vurdu... Gol oldu...

Referansım Jose Mourinho

 Bugüne kadar Portekiz futbolu dediğimizde, üç büyük kulüp Porto, Sporting ve 'nın sportif başarıları kadar transferdeki güzel esnaflıklarını da konuştuk. 10 milyon nüfusa sahip ülkenin kendi içinden yetiştirdikleri kadar  kıtasından gelen gençleri parlatıp vitirine koyma becerisi üzerine çok yazıldı çizildi. Bir euro'luk sardalyayı, sanat eseri gibi ambalajlara sahip konserveler içinde 10 euro'ya satma becerisine sahip Avrupa'nın en batısındaki bu ufak ülke futbolun bir başka ezberini de bozuyor son dönemde.  deyince ilk akla gelen, bizim futbolumuzun gelişimine de Derwall ile büyük katkı veren Almanya. Liverpool'da Klopp, 'de Tuchel ülkelerinde başarılı olup Avrupa'yı ülkeleri dışında sallayan teknik adamlar. Altyapı dediğimizde Hollanda ve İspanya'nın parmağı "Burada" deyip kalkıyorsa bunda elbette Cruyff'un payı büyük. Hollandalı  efsanesinin Barcelona'nın altyapısı La Masia'da gerçekleştirdiği futbol devriminin bir benzerini kulübede bugün belki eski günlerini arayan, artık çok daha huysuz olan ve saçıyla başıyla uğraşan Portekizli bir teknik adam gerçekleştirdi. 'nun Porto ile UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi kazandıktan sonra futbolun doğduğu topraklara "Ben özel biriyim" diyerek üst perdeden giriş yapmasının üzerinden neredeyse 20 yıl geçti. Mourinho, Chelsea, Inter,  ile çok şey kazandı, kulüplerin müzelerine çok kupa hediye etti ama bu dönemde herkes onun Portekiz futboluna bir gün yapacağı katkının geciktiğinden bahsetti. Mourinho, Porto'ya dönebilir, Portekiz 'nı çalıştırabilirdi, bir gün döneceği kesin ama gurbetteki başarısının açtığı kapıdan giren ülkesinin teknik adamlarının sayısını görünce, bu adamın emeği ödenmez diyor insan. Peki nasıl? Önümüze bakalım.

Bu hafta Avrupa Ligi'nde son 32 turunun ilk maçları oynanacak ve bizim Başakşehir dışında temsilcimizin olmadığı kupada dört Portekiz takımı kupanın hayalini kurmaya devam ediyor. Porto, SportingBenfica ve Braga, Avrupa Ligi'nde ne yaparlar sorusunun bizi ilgilendiren tarafı Sporting'in Başakşehir'in rakibi olması, bunun cevabını da spor sayfalarına bırakıp bu pazar sabahı bir başka sorunun peşine düşelim diyorum. Son 32'de kaç Portekizli teknik adam var? Dört Portekiz takımının da yerli teknik adamla çalıştığını düşünüp cevabın dört olduğunu söylemek kolay elbette ama Avrupa Ligi'nde yola devam eden 32 takımın sekizinde Portekizli teknik adamlar çalışıyorsa işte burada Mourinho'ya şapka çıkartmak lazım. Onun yarattığı büyüden ve referansından faydalanan Portekizli hocalar bugün bir zamanlar İtalyan teknik adamların yaptığı gibi Avrupa futbolunda ipleri ellerinde tutuyorlar. Elbette onların yabancı kulüplerde çalışıyor olması Portekiz'in futbolcu ihracatına tavan yaptırıyor. Porto'da Sergio ConceiçaoBenfica'da Bruno LageSporting'de Jorge Silas ve Braga'da önce Ricardo Sa Pinto ve şimdi de Ruben Amorim görev yapıyor. Ülke dışında  peşinde koşanlar ise Roma'da Paulo FonsecaWolverhampton'da Nunu Espirito SantoOlympiakos'da Pedro Martins ve Shakhtar Donetsk'de Luis Castro...


Türk futbolunda yabancı futbolcu sayısını her gün tartışıyoruz ama ıskaladığımız Avrupa'daki Türk teknik adam sayısıdır... Jose Mourinho'nun bugün bu sekiz adamın yolunu açtığına sanırım kimse itiraz etmez, o zaman bir gerçeğin altını çizmemiz lazım. 'in önce Fiorentina ardından Milan ile açtığı kapıdan kaç Türk teknik adam girebildi Avrupa'nın beş büyük ligine? Kaç teknik adam doğru menajerlerle çalışıp başarılı oldukları dönemlerden ufak büyük fark etmez bir Avrupa takımının liderliğine soyundu? Kaç Türk teknik direktör yabancı dil biliyor ve kaçının hedefi bir gün Avrupa'da bir takım çalıştırmak?  ve  denemediler ama inanıyorum bugün Avrupa'daki tek Türk takımının hocası , Türkiye Kupası'nda Alanya'yı yarı finale taşıyan ligde de zirveye oynayan Erol Bulut ve Göztepe'de çıkışına devam eden İlhan Palut deneyecekler... İşte o gün futbolumuzda büyük değişim başlayacak...

Maldini Hanedanı


Geçen hafta 'da Milan taraftarına saç baş yoldurup Verona ile 1-1 berabere kaldığında, son düdüğün ardından konuşulan oyunun analizi değil, 90. dakikada oyuna alınan genç bir futbolcuydu. Zlatan İbrahimovic devre arasında Milano'ya dönmüş, çok değil bir yıl önce büyük umutlarla alınan ve geleceği çok parlak kabul edilen Polonyalı santrfor Piatek, Almanya'ya ve takımı orta sahada sırtlayan Suso, ülkesi İspanya'ya gönderilmişti. Zlatan ne derse o mu oluyordu? Büyük ihtimalle, çünkü Milan'da 40 yıldır bir aile, takımın sahibi olmasa bile hanedanlığını sürdürüyordu. AC Milan, açılımıyla Milan  Birliği, AC Maldini miydi? Zlatan istemiş,  iki futbolcunun da kulüple ilişkisini kesmiş miydi ve 90. dakikada oyuna giren genç oyuncu kimdi? Filmi yine geri saralım...

Tarih 21 Ekim 2001...  yönetimindeki Milan, derbiye çıkıyor. Takım, sezona iyi başlamış, derbi öncesi teklemiş durumda. Fiorentina, Udinese deplasmanı ve Lazio maçlarından 9 puan. Ardından Perugia deplasmanında 3-1 kaybedilen maç. İplerin gerildiği San Siro'daki 1-1 berabere biten Venezia maçı... Milan derbide Inter'i süpürüyor, 4-2 kazanıyor. Galibiyeti tribünle kutlamak için Fatih Terim, 'e çağırıyorlar, "İmparator" diye yıkılıyor ortalık. O günlerin Milan TV yayın direktörü Suma ertesi gün Milanello'da rastladığı 'ye "Gördün mü Terim'i? Curva'yı nasıl peşine taktı. Taraftar çok seviyor onu. Ne güzel değil mi?" diyor. Baba Maldini'nin suratının asıldığı verdiği cevaptan belli: "Milan'da böyle işler olmaz. Bize ters" diyor ve tribünlerin Terim'e olan sevgisinden dolayı rahatsız olduğunu ifade ediyor. Mauro Suma, "Ben Cesare ile konuştuktan 15 gün sonra Fatih Terim ile Milan'ın yolları ayrıldı" diyerek çok şey söylüyor zaten...
***
40 yıl boyunca dört kaptanla yola devam eden Milan'da Cesare Maldini, çocukluğu 2. Dünya Savaşı yıllarında geçmiş, kimilerine göre ailesi Slovenya'dan Trieste'ye göç etmiş kimilerine göre ise İtalyan kökenli olan denizci bir babanın oğluydu. Üç kız babası oldu önce Cesare Maldini, sonra da üç oğlu geldi dünyaya. 12 yıl Milan forması giyen Cesare'nin oğullarından biri futbolcu olmayı başardı, ama ne futbolcu! Paolo Maldini, 25 yıl başka formayı giymedi, babası gibi hem sağ bek hem sol bekte oynadı ve Maldini hanedanlığının iki numarasını, 2009'da Milan'dan kale arkası tribünündeki taraftarlar hiç beklenmedik bir şekilde uğurladılar. O gün ne oldu? Maldini son lig maçında San Siro'da Curva Sud tarafından yuhalandı. Diğer tribünler Maldini'yi alkışlarken veda turunda Curva Sud'un önüne gelen Maldini'ye küfür de yağdı, "Sadece " tezahüratı da. Maldini bu tribünü diğer tribünlere şikayet etti el kol hareketleriyle. Curva Sud "Paralı asker dediklerinden alkış mı bekliyorsun" pankartı ve Baresi pankartları açtı. Maldini takım arkadaşlarının omuzlara alma teklifini kabul etmedi. Koşar adımlarla soyunma odasına gitti. Curva Sud tribünü 25 yıllık bayrak adamlarına neden bunu yaptılar? Maldini'nin La Gazzetta'ya verdiği bir röportajı unutmadılar. İki yıllık bir hesaplaşma bu aslında. Maldini, Curva Sud'de yer alan taraftarlara paralı asker demiş ve takımı baltaladıklarını iddia etmişti.
***
Cesare Maldini dört yıl önce hayatını kaybetti.  kulübü Uzakdoğulu yatırımcılara satmak zorunda kaldı. Milan daha sonra ABD'li grubun eline geçti. Oğul Maldini, futbola vedasından iki yıl sonra oyuncu izleme komitesine girip kulübe geri döndü, iki oğlunun da Milan altyapısındaki gelişimini yakından görmek istiyordu. Dede Cesare, torunu Christian'ı Milan formasıyla San Siro'da görmeyi hayal ediyordu, soyadı sayesinde genç takımda kaptanlığa yükselen Christian bunu başaramadı, bugünlerde Serie D'de Pro Sesto forması giyiyor. Paolo yıllar sonra tekrar kulüp yönetiminde söz sahibi oldu ve Milan'ın futbol direktörü. Ve hikayenin başındaki genç futbolcu, 2001 doğumlu Daniel.. Maldini hanedanlığının son temsilcisi, sırtında 98 numaralı formayla geçen hafta 1-1 devam eden maçın 90. dakikasında takımı kurtarması istenen forvet olarak sahaya sürüldü...

Yollar Değişti Sergen de

Inter üç maç arka arkaya berabere kalmış, puan farkı açılmıştı. Juventus,  deplasmanına giderken Milano'da kimse liderin güneyde kayıp yaşayacağını tahmin etmiyordu. O eski halinden eser yok Napoli, dört maçtır evinde kaybediyordu ve iki önemli ismi kadroda yoktu. Tek bir dala tutundular: Napoli'nin eski hocası Sarri, Juventus'un başındaydı ve şehrin sokaklarında "Senden nefret ediyoruz çünkü seni çok sevmiştik" hikayelerinin bir yenisi yazılıyordu. Sarri onlara sınıf atlatmış ama İngiltere dönüşü, güneye ihanet edip kuzeyin kralına imza atmıştı.. O akşam "Ben bu bölgenin çocuğuyum" diyen Napoli'nin hocası Gattuso, Sarri'yi devirdi. Şehirde herkes artık Sarri ile olan hesabın kesildiğine inandı kafasını yastığa koyarken...
Sarri eski bir bankacıydı, futbol aklıyla tırnaklarıyla kazıyarak gelmişti bir zamanlar Napoli'ye.. Çok değil ama az da değil uzaklarda benzer bir hayatın öznesi 'ydı. Takımını son beş sezonda şampiyonluk yarışı içinde tutan ama bir kez olsun kupa kazanamayan Avcı, Galatasaray altyapısında çalıştığı günleri bir kenara koyarsak, hiçbir büyük camiaya aidiyet duygusu hissetmeyen, hiçbir tribünün de "Bizim Avcı" demediği bir futbol adamıydı... Yıldızlaştıkları, idol oldukları kulüplerde teknik adam olmayı başaranlardan farklıydılar. Bir artıları vardı; hanelerinde, kendilerini isteyen her kulüpte çalışabilirlerdi, eksileri ise hiç oralı hissetmeyeceklerinden ceplerinde kredileri yoktu. Guardiola, Zidane, , Fatih Terim gibiler için ise hikaye başkaydı. Ezeli rakiplerinin başında hiçbir zaman onları göremeyecektik ama işler biraz yokuş aşağı gittiğinde tribünlerin koruması altına gireceklerdi ki girdiler de...
***
İşte tam da bu yüzden Abdullah Avcı, Sarri'ye,  ise Luis Enrique'ye benziyor. Luis Enrique de futbolculuk günlerinde Real Madrid ve Barcelona forması giymiş ama Katalan kulübünü çok sevmişti. Ona da Sergen gibi teknik adamlığının yeni yetme günlerinde takımı teslim etmediler. Roma'da başarısız, Celta Vigo'da başarılı oldu ve günü geldiğinde Camp Nou'da en önde sahaya çıktı. Sergen Yalçın da bir gün 'ı çalıştıracaktı ama futbolculuk zamanında kendisine sahip çıkılmadığı günlerde olduğu gibi uzun yıllar dolaştı Anadolu'da... İki şampiyonluğun geldiği dört sezonluk Şenol Güneş dönemi oldu ki daha kısa sürse Sergen çok daha önce yuvasına dönecekti...

Onu Abdullah Avcı'dan farklı kılan ne peki? İkisi de defalarca Beşiktaş'a rakip oldular, kazandılar, kaybettiler, sevindiler, üzüldüler ama iki maç karesi bir ömür kadar uzundu. Avcı maçın son düdüğü yakınken sakatlık anında oyuncusuna ağırdan almasını söylemiş ve Beşiktaş tribünleri çileden çıkmıştı. Avcı, "Yere yatsana" tezahüratının gölgesinde geldi Beşiktaş'a... Sergen ise "Sergen attı şampiyonluk geldi" anında Tümer'den aldığı pası filelere gönderen, altyapıdan çıkmış kepçe kulaklı muzip çocuktu...


Mantık evliliğiyle bir yere kadar! Aşk da lazım tutku da bu oyunda. Önce Beşiktaşlı futbolcular yabancılaştı Avcı'ya, akıl oyunu istiyorum diyen hocayla yürekli oyun ortaya koyarken aceleciydiler, paniktiler. Sonra Avcı yabancılaştı Beşiktaş'a ve "Zaten geçen sezon da bu takım bu haldeydi" dediğinde ipler koptu...
Sergen Yalçın, Anadolu'da hiçbir sezonu tamamlayamadı. Altı yıl önce şu satırları not düşmüşüm onu için: "Ne tezgahlardaki çağla ve erikler, ne parklarda açan çiçekler... Sergen Yalçın Gaziantep'te sıkılmış ve istifa etti. İstanbul, Çeşme ve Bodrum'a bahar gelmiş daha güzel müjdesi var mı bu hayatta?" Çabuk sıkılırdı Sergen ama kabul edelim bu kez ayrılık kararını veren sanki yerine Ancelotti'ye getirecekmiş gibi yolları ayıran Malatyaspor'du... Baharın gelişinin haberiydi Sergen Yalçın'ın istifaları ama bu kez kimbilir attığı imza Beşiktaş'a baharın müjdesidir. Bu sezon yazını da, sonbaharını da kış gibi yaşamış, mağlubiyetlerle üşümüş Beşiktaş tribünlerine, bir koşu fırına gidip sıcak ekmeği kahvaltıya yetiştirmiş evlattır bugün Sergen Yalçın...
Kapısına Bayern Münih dayandığında "Ne var yani, gitmedim" dediğinde belki de haklıydı. Münih çok uzaktı da baba evi Rumelikavağı'ndan Fulya tesislerine giden yol minibüsle çok mu kısaydı sanki? Yollar da değişti, Sergen de...

Yemek Yedin mi Oğlum?

İtalya'da Roma'nın son şampiyonluğunu kazandığı 2000-2001 sezonunda gol krallığı listesinin ilk sırasında ezeli rakibin Arjantinli golcüsü oturuyordu. Lazio forması giyen Hernan Crespo o sezon 26 gol atarken, Roma'yı şampiyonluğa taşıyan Batistuta 20 golde kalmıştı. Çocuk 11 yaşındaydı ve tüm bu kapışmayı bir zamanlar futbolcu olmayı hayal eden ama Avis'te satış elemanı olan babasıyla birlikte izliyordu. İtalya Serie A büyük golcülerin ligiydi,  Basten'den Bierhoff'a, Shevchenko'dan Inzaghi'ye.... Çizme'de son sekiz sezonda şampiyonluğu kimseye bırakmayan ligin ağabeyi  bu dönemde bir tek gol kralı bile çıkartamadı. Kulübün son gol kralı takımın efsanesi Alessandro 'ydu. 12 yıl önce 21 golle gol kralı olan Del Piero ertesi sezon 4-1 önde oldukları Bologna maçında 89. dakikada yerini genç bir futbolcuya bıraktı. İtalya'nın güneyinde Campania bölgesinde Ciro ismi çok yaygındı, dünya 'de Savastano klanının hikayesini anlatan Gommorrah dizisiyle dolayısıyla Ciro di Marzio karakteriyle de tanışmamıştı. Gün gelecek bu dizi futbolcu Ciro'nun en favori dizisi olacaktı. Milan 11 yaşında keşfettiği Ciro'yu  etmek istemiş ama babası Milano'ya taşınmak için maddi durumunun yeterli olmadığını söylemişti, hem iki çocuğu da okumalıydı.
***
O gün Del Piero'nun yerine oyuna giren çocuğa Juventus'ta iyi bakmadılar, her transfer döneminde adı kiralıklar listesindeydi oysa ki İtalyan futbolunda genç yeteneklerin adının yanında "Pazarlık bile yapılamaz, dokunulmaz" yazardı. Ciro o sezon okulu bıraktığını babasına bir SMS ile bildirdi. Siena, Grosseto, Pescara... Ciro, 20'li yaşlarının başını kiralık oynadığı takımlarda geçirdi, bir yere ait hissetmiyordu kendini, sonunda döneceği bir kulübü vardı ama ya bir sonraki sezon? 2013'te Juventus bugün dönüp yakın geçmişe bakıldığında tarihi bir hataya imza attı ve Ciro'yu ezeli rakibi Torino'ya kiraladı. Napoli yakınındaki sahil kasabasında doğan çocuk İtalya'nın kuzeyinde Alpler'in eteğinde o sezon attığı 22 golle gol kralı oldu. Juventus, 24 yaşına gelen Ciro'yu sanki İtalya'da başlarını daha fazla ağrıtmasın diye 'ya sattı.  memnundu, 18 milyon euro'ya İtalya'nın gol kralını almışlardı. Bazı çiçekler bazı pencerelerde açmaz. Ciro da soldu Alman liginde... Sadece üç gol atabilmişti ve uçak korkusuyla sebebiyle tüm uzak deplasmanlarda yaşadığı stres yüzünden bir türlü düzlüğe çıkamıyordu. Almanlar sabretmedi, ertesi sezon Sevilla'ya kiraladılar ama Endülüs bölgesinde de çiçek açmadı. Dibe batmıştı...
***
2016'nın Ocak ayında Torino yine kucak açtı ona. Juventus kabusuydu sanki, derbide sakatlanıp bahar aylarını evinde geçirdi. O yaz Lazio, Ciro'nun bonservisine sadece 9 milyon euro ödedi. Roma'ya gelmiş, kendine bir villa satın almıştı, artık iki çocuk babasıydı. O sezon Romalı  29 golle kral olurken, Ciro 23 atmıştı. Juventus da bir önceki sezon Napoli formasıyla 36 gol atıp 'fazla olan' Arjantinli Higuain'i kadrosuna katmıştı... Ertesi sezon 29 atıp ikinci gol krallığını kazandı. Bu sezon 23 golü var, bu hızla giderse 40 atacak... Bu akşam 20:00'de Roma-Lazio derbisi var. Edin Dzeko, Ciro'ya karşı... Ciro Immobile... 30 yaşında, üç çocuk babası, Lazio'nun santrforu, çocukken annesinin yemek yedirmekte zorlandığı iştahsız Ciro... Anneler hep aynı: "Çok değişti ama o benim için her zaman ufak oğlum Ciro. Artık WhatsApp kullanıyorum ve hâlâ ona her gün 'Yemek yedin mi?' diye soruyorum..."

Valverde Setien Barcelona

İspanyolların 12 yıl önce kazandığı kupanın sezonunda 'da Rijkaard gitmiş, Katalanlar birçok Avrupa kulübüne -Real Madrid de dahil- teknik adam tercihleriyle ilham kaynağı olmuşlardı. Büyük takım çalıştırmamış, başarısı olmayan ama futbola yenilikler katacaklarına inandıkları genç bir teknik adam ve elbette mümkünse kulübün içinden yetişmiş biri... Bu tarife uyan adam elbette Guardiola idi. Taktiğe boğmayacağım sizi ama topa sahip olan ve rakibi boğan kaliteli paslarla işi bitiren Barça, teknik adamların ustası Cruyff'a selam çakıyordu. Hollandalı'nın dediği gibi basit olanı yapıyorlardı.
'nin getirdiği oyun modelinde Neymar transferiyle birlikte daha dikine oynayan, hızlı çıkan Barcelona vardı. Evet, Guardiola'nın oyunu kadar güzel olmayabilirdi ama Şampiyonlar Ligi kazanacak kadar iyi bir oyundu... Real Madrid, Guardiola modelini taklit edip Rafael Benitez'in yerine Zidane'ı getirdiğinde İspanyol medyası Fransız efsanenin futbol kariyerine duydukları büyük saygıdan dolayı çatlak ses çıkarmamışlardı.
Çıkarsalar da pişman olurlardı çünkü Zidane, üç Şampiyonlar Ligi Kupası ile zoru başarmıştı...
***
Barcelona cephesinde ise 'teknik direktörü Messi seçiyor yılları' başladı. Luis Enrique, Guardiola gibi kendini dinleyeceği, dinleneceği bir yıllık süre için kulüpten koparken, Klopp, Sarri, Conte'lerin dünyasında çarpışacak yeni bir devrimci yerine hayali Barcelona'yı çalıştırmak olan bir teknik adamı seçtiler... Ernesto Valverde eski bir Barcelona futbolcusuydu, ligin muteber hocalarından biriydi, Yunanistan'da şampiyonluklar yaşamıştı ama 'o kadar'... Oynattığı futbol bir türlü tatmin etmedi izleyenleri, iki şampiyonluk bir Kral Kupası kazandı ama Şampiyonlar Ligi fiyaskoları da bir kenara yazıldı. Önce Roma ardından Liverpool... Barcelona perişan olmuştu Devler Ligi'nde. Normal bir futbol aklı o hezimetlerin ardından "Burası Barcelona" der yollardı Valverde'yi. Coutinho ve Dembele için ödenen 300 milyon euro, Griezmann'a verilen 120 milyon, Ronaldo'nun ayrılığı sonrasında bile evinde Real Madrid'i deviremeyen Barcelona... Valverde, yeni formatında Final Four olarak oynayan İspanya Süper Kupası'nı yarı finalde kaybedip elenince yönetim ülke içindeki rekabetin ateşinde kendisini yakmak yerine elbette ki Valverde'yi yaktı...

Yeni teknik direktör arayışında takımın eski yıldızı Xavi "Hazır değilim" derken, Tottenham'dan ayrılan Pocchetino, Barça'nın ezeli rakibi Espanyol'un eski hocası olduğundan bu teklife hep uzak duruyordu. Barcelona'yı eski günlerine taşıyacak, eldeki kadroya Guardiola futbolu oynatacak bir adam buldular. Bir futbol devrimi bekleyenlerin karşısına Setien'i çıkardılar.
61 yaşındaki Setien'in La Liga tecrübesi sadece beş yıldı. Katalan değildi, Barcelona'da forma giymiş eski bir yıldız değildi ve hatta bağımsızlık referandumu hakkında olumsuz konuştuğu gazete arşivlerindeydi. Setien'i vitirine çıkartan Las Palmas'tı ama Endülüs'te Real Betis döneminde İspanyol hoca önemli bir kartvizit edindi. Takımı her maçı yüzde 70'in üzerinde topa sahip oluyor, bir maçta Guardiola'nın rekorunu bile kırıyordu ama her maçı da kazanmıyorlardı. Barcelona kendisini stadyumu Camp Nou'da son yenen teknik adamı göreve getirdi. Kasım 2018'de Barça'yı deplasmanda 4-3 deviren Setien geçen hafta kasabasının patika yollarında yürüyüş yapan ve telefonunun çalmasını bekleyen bir teknik adamdı. O telefon çaldı ve Setien hayranı olduğu Cruyff'un peşinden çok koşan bir orta saha oyuncusu olduğu günlerden kafasına koyduğu ve Barça'da oynamak için bir parmağımı veririm dediği günlerden 30 yıl sonra Katalan kulübünün teknik adamlık koltuğuna oturdu.
İyi teknik adamlara satranç ustası yakıştırması yapılır. Setien ustası olmayabilir ama Karpov ve Kasparov gibi efsanelerin karşısına çıkacak kadar bu oyunun tutkunu... Şahının kim olduğunu biliyoruz bakalım mat gelecek mi?

20'li Yılların Yıldızları

Milli  Takımı'n ın 'nda oynadığı yarı finali, 'ın Kopenhag'da kazandığı UEFA Kupası'nı birçoğu izlemedi ve hatta Berlin'de Zidane'ın Materazzi'ye attığı kafayla biten Dünya Kupası'nda da birçoğu daha ilkokula başlamamıştı ama şimdi onlar futbolun gelecekteki yıldızları. Ki aralarında çoktan yıldız olanlar da var...
Önümüzdeki 10 yıla damga vuracak yetenekler turuna başlıyorum, fazlası yok eksiği çok bir liste olacaktır eminim...
Defans hattında futbol tarihimizde yan yana zor getirebildiğimiz kalite, güç ve karakter var. Yıldız adayı değil, artık yıldız iki isim var. 'in uçan forvetlerine "sağa çek" diyen 24 yaşındaki Çağlar ve Serie A'nın gladyatör stoperler listesine hiç zorlanmadan giren 22 yaşındaki Merih Demiral. Almanya'da Ozan Kabak, İtalya'da  ve Galatasaray altyapısından gelen 16 yaşındaki Emin Bayram... Avrupa'da birçok ülke genç stoper açığını konuşurken bizim muhteşem bir kare as çıkartmamız harika bir detay. Merih'in arkasında kalan ve kulübede bekleyen 21 yaşındaki Hollandalı De Ligt, kıtanın en parlak genci.
Kalecilerin kariyeri uzundur, Uğurcan Çakır 24 yaşında ama önünde 15 yıl var.
 kalesindeki Altay 22 yaşında.
 kalesini gelecekte korumasına kesin gözüyle bakılan Ukraynalı Lunin de 21 yaşında...

Xavi, Iniesta, Pirlo, Gerrard, Lampard bıraktı, Modric, Busquets, Rakitic yolun sonuna geliyor... Oyunun kalbi orta sahada Fransa Ligi'nde bu sezon tozu dumana katan bir genç var. 17 yaşındaki Camavinga. Ajax ile muhteşem bir sezon geçirip Barcelona'ya  olan De Jong 22 yaşında.
Messi-Ronaldinho ile çalışmış Guardiola'nın "Bugüne kadar gördüğüm en yetenekli futbolcu" cümlesinin öznesi Arjantinli ya da Brezilyalı bir yıldız değil.
Guardiola biraz abartmış olsa da Phil Foden 21 yaşında. 2010 Dünya Kupası sonrası Almanların orta sahadaki gözbebeği  idi. 20'li yıllarda ise Kai Havertz konuşulacak.  forması giyiyor ve ligin ağabeyi B. Münih mi kapacak yoksa R. Madrid ya da M. City mi, zaman gösterecek.
Geçen sezon bir transferin eşantiyonu olarak Inter'in Roma'ya gönderdiği bir genç bugün İtalyan futbolunun en değerli oyuncusu. Milano'da kafaları taşlara vurdurtan Zaniolo 20 yaşında.
Çizme'nin yeni jenerasyonunda müthiş yetenekli orta sahalar var. Inter forması giyen Barella ve sezon sonunda sağlam bir bonservisle büyük bir takıma gitmesi kesin olan 20 yaşındaki Sandro Tonelli.
Juventus'un sezon sonunu beklemeden bonservisine 35 milyon euro ödediği Kulusevski'yi de çok konuşacağız..
Kayserispor forması giyen 16 yaşındaki Emre Demir de kariyeri iyi yönetilirse müthiş yetenek... Talihsiz bir sakatlık geçirip sezonu kapatan Yusuf Yazıcı'nın çıkışı inşallah kaldığı yerden devam edecek gelecek sezon. Trabzonspor'un hakkını vermek lazım, yetiştirdikleri ve transfer ettikleri gençlerle yeni bir soluk getirdi futbolumuza. Abdülkadir Ömür'ün (21) yıldız olacağı sezon sakatlıkla bölündü, sol ayağı mükemmel olan Yusuf Sarı (22) da sağ ayağını da geliştirirse önümüzdeki 10 yıl klas kanat oyuncusu eksiğimiz olmayacak.. Fenerbahçe'de 21 yaşındaki Ferdi Kadıoğlu da büyük takım oyuncusu olmanın getirdiği baskıyı üzerinden atarsa önü açılacak.

Genç golcü sıkıntımız büyük,  altı yıldır sahnede ve daha 23 yaşında.
Belki de 26'sından sonra büyük golcü olacak. Galatasaray altyapısından gelen 18 yaşındaki Erencan 18 yaşına giriyor ve 1.86 cm boyuyla gol noktalarında yıldız adayı... Avrupa'da 23'üne gelmeden dünya yıldızı olan çok isim de var: Beş yıl sonra dünyanın bir numarası olması kesin olan 21 yaşındaki Mbappe..
Falcao'nun zirve yıllarını hatırlatan 22 yaşındaki Interli Lautaro Martinez, Atletico'nun bonservisine 120 milyon ödediği Joao Felix, B. Dortmund'un geçen hafta kadrosuna kattığı 20 yaşındaki Haaland, Barça altyapısından gelen 18 yaşındaki Ansu Fati, İngilizlerin büyük yeteneği Jadon Sancho, 20 yaşındaki iki Brezilyalı Vinicius Jr. ve Rodrygo...

2020'nin Spor Ajandası

* Ocak: Yılın en sakin ayı diyebiliriz.  ayın üçüncü haftasında başlayacak. Yılın ilk Grand Slam turnuvası 'da 20 Ocak'ta. NBA, Paris'e geliyor... 24 Ocak akşamı Charlotte Hornets-Milwaukee Bucks maçı Fransa'nın başkentinde.
* Şubat:  bu yıl Miami'de 2 Şubat'ta oynanacak. 16 Şubat 'ta ise Chicago'da NBA All Star maçı var. 22 Şubat'ta da görkemli bir boks karşılaşması var: 'ta Wilder, Furry'e karşı. Avustralya Açık'ta final heyecanı da 2 Şubat'ta son bulacak.  ve 'nde eleminasyon turları da bu ay içinde başlıyor.
* Mart: Formula 1 sezonu Avustralya'da 15 Mart'ta açılacak. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde heyecan devam edecek elbette. Euro 2020'nin play-off maçları da ayın son haftasında.
* Nisan: Basketbolseverler 16 Nisan tarihini not düşsünler, NBA'de play-off'lar başlıyor. Avrupa'da futbolun iki büyük kupasında çeyrek finaller ve yarı finallerin ilk ayakları da Nisan'da oynanacak. Londra Maratonu da 26 Nisan'da.
* Mayıs: Avrupa'da bütün liglerde şampiyonluk yarışına Euro 2020 yüzünden erken nokta konulacak bu ay içinde. Mayısın en güzel organizasyonu elbette ki 'da. Şampiyonlar Ligi finali 15 yıl aradan sonra 30 Mayıs akşamı yine İstanbul'da. Avrupa Ligi finali 27 Mayıs'ta Gdansk'ta. F1, Avrupa'ya geliyor. Hollanda-İspanya ve Monaco 'leri bu ay içinde. 25 Mayıs'ta tenisseverler ekran başına,  başlıyor. Euroleague'de 'un adresi ise 22 ve 24 Mayıs'ta Köln.
* Haziran:  tutkunlarını uykusuz bırakacak aya geldik. Euro 2020, İtalya-Türkiye maçıyla 12 Haziran'da start alacak ama yetmez 'daki futbol heyecanına ortak olmak isteyenler için bir ay boyunca Copa America da var. Bakü'de 17 Haziran'da Galler, 21'inde İsviçre ile oynayacağız, sonrası hayırlısı. Fransa Açık finali 7 Haziran'da. Tour de France'da ilk tur 27 Haziran'da. Futbola boğulan aya Wimbledon'u da katmak isteyenler için ilk gün 29 Haziran.
* Temmuz: Euro 2020'de final yolu ve final... 12 Temmuz'da... Copa America heyecanı da ayın ilk 15 gününde sürecek. 11'inde Wimbledon'da kadınlar, 12'sinde erkekler finali var. Tour de France 19 Temmuz'da sona erecek. Temmuz ayının üçüncü haftası tatil yapabilirsiniz çünkü 24 Temmuz'da ekran başına dönmeniz gerekiyor. Yılın en büyük spor organizasyonu, Olimpiyatlar Tokyo'da başlıyor.
* Ağustos: Tokyo 2020'de Olimpiyat heyecanı 9 Ağustos tarihinde sona erecek. Avrupa'da tüm liglerin ilk haftası da bu ay içinde... Paralimpik Oyunları 2020, 25 Ağustos'ta Tokyo'da başlıyor. Ayın son günü ise teniste yılın son büyük turnuvası, US Open start alacak.
* Eylül: Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde heyecan ay ortasında başlayacak. US Open finali 13 Eylül'de. Berlin Maratonu 27 Eylül'de.
* Ekim-Kasım- Aralık: Muhteşem yaz aylarının ardından takvimin hafiflediği döneme geldik. Formula 1 sezonunda son yaklaşırken, sırasıyla Japonya (Suzuka), ABD (Austin), Meksika, Brezilya ve Abu Dabi'de 22. ve son yarış var. Teniste Davis Cup finalleri 23-29 Kasım'da Madrid'de. Yılın son büyük organizasyonu ise yine Katar'da Aralık ayında FIFA Dünya Kulüpler Şampiyonası finalleri... İyi seyirler...