BIY ADS

17 Ağustos 2014

Almanlar Nasıl Başardı?

Yirmi yıl önce Newcastle United kulübü, Ajax’a bir antrenörünü yolluyor üç günlüğüne. Antrenör alt yapıyı inceleyecek ve yıldız oyuncuların nasıl yetiştiğini yönetimine raporlayacak. İlk gün alt yapının başında olan Ten Cate’ye “Hollanda’dan nasıl bu kadar çok yetenekli oyuncu yetişt?” diye soruyor. Ten Cate “İnan bana bu kek tarifi olsa sana verirdim ama maalesef değil” diyor. Evet, o Hollanda 3 Dünya Kupası finali oynadı, hiç kazanamadı, Ajax’ın Avrupa zaferlerini görenler artık emekli ama bu yüksek tepeleri olmayan ülke futbol dünyasında her zaman en üst sıralarda. Hollanda’dan daha da yukarıda, en tepedekinin sırrını öğrenmek için Düsseldorf uçağındayım. Birinci ve ikinci ligin yönetiminden ise profesyonel kadrolardan kurulu bir organizasyona sahip olan Bundesliga şirketi, “Nasıl başardıklarını anlatmak” için davet etti. Türkiye’yi temsilen katıldığım iki günlük organizasyonda Almanya Süper Kupa finali öncesinde, bize çocukluğumuzun diliyle söyleyeyim: “Hava attılar”. Haklılar da,  Şampiyonlar Ligi’nde finallere Bayern Münih ambargo koydu, bir önceki yıl iki Alman takımı Londra’da finali oynadı, Bundesliga, tüm dünyada tribünlerin en dolu olduğu futbol ligi. Yılda 7 milyon decoder satıyorlar, 2.5 milyar avrodan fazla bir gelir elde eden Bundesliga, birinci ve ikinci ligde oynayan takımlara milyonlar yağdırıyor. Bu sayede kulüpler de bizde olduğu gibi uçuk fiyatlarla kombine satmıyor, maç biletleri ülkenin yaşam standartında çok ucuz kalıyor ve 12 avroya bilet bulabiliyorsunuz gişede. Hikayenin sonunda Brezilya’ya yedi gol atıp, finalde de Arjantin’i devirip Dünya Kupası’nı kaldıran Alman Milli Takımı.
Ortada bir başarı varsa bunu dünyaya iyi anlatmak lazım. Galiba bundan daha iyi marka ve ülke tanıtımı olamaz. Kopyalanmaktan çekinmiyorlar, Almanlar “Siz yapamazsınız” demiyor, “Biz yaptık, siz de deneyin” diye meydan okuyorlar. Euro 2000’de yaşanan fiyaskonun ardından Alman Milli Takımı eve döndüğünde geçmişte milli formayı giymiş teknik adamlar “Böyle gitmez” diyorlar. Oysaki o dönemde Bayern Münih de, Borussia Dortmund da yine Şampiyonlar Ligi’nin finallerinde geziyorlar. Kulüp takımlarının başarısı eski futbolcular için yeterli değil. Onlar, milli takımda bir reform istiyorlar ve futbol akademileri kuruluyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sıfırdan bir ülke kuranların oğulları, torunları oldukları için de doğrusu fazla zorlanmıyorlar.  Örneğin Mesut Özil’in yetiştiği Schalke 04’ün akademesinde 10 alt yapı takımı var ve 180 genç yetişiyor, 36 teknik adam görev yapıyor ve her akademide olduğu gibi burada da birinci şart, lise eğitimini mutlaka tamamlamak.  9-11 yaş grubunda çocuklar taktikle yüzleşmiyor, tek istenen futbol topunu sevmeleri,13-15 yaşında temel alt yapı eğitimi alıyorlar ve Almanlar için bir çocuk 15 yaşına geldiğinde futbolcu olup olmayacağı sadece sahadaki yeteneği değil sosyal yaşamındaki dengeleriyle de belli oluyor... Ligdeki yaş ortamalasını 5 yıllık vadede 27.1’den 25’e düşüren Almanlar yaşlı bir nüfusa sahip ama devletin spor politikası aile kavramının üzerine kurulmuş durumda.  Size ne anlatırlarsa anlatsınlar, söz her seferinde ailelere, ailelerin ortak sosyal yaşamlarına ve spor yapan çocuklara geliyor.
Borussia Dortmund’un artık kült olan güney kale arkası tribünü nam-ı diğer Sarı Duvar’da binlerce ilkokul çağındaki çocuk var. Bundesliga yönetimi işte tam da bu yüzden çocuklar babalarının omuzlarında maça gelebilsinler diye Cumartesi-Pazar günleri maçları gün ışığında oynatıyor ve akşamların reyting kavgasına girmiyor.  B.Dortmund’un yeni açılan iki katlı devasa taraftar merkezinde forma da alabiliyorsunuz çim biçme makinesi de, plaj havlusu da, biberon da.

80 bin taraftarın izlediği Almanya Süper Kupası finalinin ardından telefonumu açıyorum, ekranda “Türk sporunun acı kaybı” yazıyor, tıklıyorum; Süleyman Seba’nın ölüm haberiyle yüzleşiyorum. Dönüş uçağında aklımda iki şey var: Almanya’nın yaptıkları aslında zor değil. Önemli olan başlamak. İkincisi, Süleyman Seba. Onun gibi itibarı servetinden büyük başkanlar için başlamamız lazım. Almanlar yenilince biz de yenildiysek; bir kez olsun onlar gibi biz de kazanalım diye... 

14 Ağustos 2014

Jens Lehmann
Christoph Metzelder



Almanya Süper Kupa finalinden bir gece önce Jens Lehmann ve Christoph Metzelder ile akşam yemeğinden kalanlar.

Jens Lehmann
Beşiktaş’ın Liverpool’a 8-0 mağlup olduğu maçtan sonra Arsene Wenger’in söylediklerini o günlerde okumamıştım ama şimdi Wenger de hatırlamak istemez. Futbol dünyasında her zaman böyle mağlubiyetler vardır. Alman takımları da farklı yenilgiler aldılar. Wenger bugün olsa bu sözleri söylemezdi. Bu rakibi motive eder. Premier Lig’de Arsenal son kez benim kaleyi koruduğum sezon şampiyon oldu ama  İngiltere’de Şampiyonlar Ligi’ne gidebilmek de her zaman zordur. Bu yüzden Beşiktaş için çok zor olacak. Demba Ba’yı aldıklarını duydum ama başka isim gelmiyor aklıma. Eğer başka bir futbolcu hatırlamıyorsam bu Beşiktaş için problem demek. Şampiyonlar Ligi için tecrübeli ve önemli futbolculara sahip olmak lazım. Wenger’in elinde iyi bir kadro var ama Beşiktaş hakkında söylediklerinden dolayı pişmandır. Şimdi elenirse o sözlerini ona bütün medya hatırlatır.


Essen’de büyüdüm ve çok Türk arkadaşım oldu. Onlarla futbol oynayarak futbolcu oldum diyebilirim. Schalke 04’den sonra ezeli rakibi Borussia Dortmund’da forma giymek kolay değil. Türk takımlarına karşı çok fazla üzüldüğümü hatırlamıyorum ama Hagi’den yediğim gol gerçekten güzel goldü. Türk takımlarını Şampiyonlar Ligi’nde oldukları zaman takip edebiliyorum. Galatasaray’da önemli isimler var. Muslera da yetenekli olduğu kadar iyi de yetiştirilmiş bir kaleci.  Benim için en iyi Türk kaleci Rüştü oldu. Özellikle Euro 2008’de harikaydı. Volkan bence çok inişli çıkışlı. Güven vermiyor sanki. Bazen ben de öyle goller yedim ama Volkan’ın hatalarını hatırlıyorum. 

Christoph Metzelder
Jones çok tecrübeli ve çok akıllı bir futbolcudur. Dünya Kupası’nda harika oynadı ve buna elbette ki hiç şaşırmadım. Beşiktaş’ın onunla neden devam etmediğini de anlamadım. Jones lider karakterli bir oyuncudur belki de Beşiktaş’ın soyunma odasında bu havayı yakalayamamıştır. Ona lider olduğunu hissettirmeleri lazımdı.
Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde her zaman önemli bir takım. Yeni stadyumlarında Shalke 04 ile maça çıktım. Türk taraftarlar her zaman muhteşem. Futbolcuları tribüne çağırdıkları zaman onlara büyük hayranlık duydum. Türk Telekom Arena’da oynamak gerçekten zordu.
 Löw bir gün bıraktığında onun da adı Alman milli takımı için geçiyor ama  bence Tuchel daha çok genç ve yeterli tecrübeye sahip değil. Kloop  bence daha şanslı. Galatasaray da Cesare Prandelli ile anlaşarak bence doğru yapmış. Şampiyonlar Ligi’nde oynuyorsanız tecrübeli bir hocaya sahip olmanız lazım. Galatasaray’da Sneijder, Burak, Hamit, Muslera çok kaliteli isimler.

Real Madrid’de 3 yıl kaldım ama sakatlıklar peşimi bırakmadı.Orası başka bir dünyadır. Real Madrid’e transfer olmanız için milli takımda mutlaka forma giyiyor olmanız lazım. Bir de forma sattıran bir futbolcu olmanız lazım. Ronaldo varken Bale’e gerek yoktu. Şimdi de Angel di Maria varken James Rodriguez’e gerek yok diyebiliriz ama orası Real Madrid. Kim daha çok forma sattırırsa o imzayı atar ama bugün şunu söyleyebilirim, Real’de oynadım ama Atletico Madrid’i tutuyorum, çok daha heyecan veren bir kulüp ve Arda Turan da o takımın çok önemli bir ismi. 


10 Ağustos 2014

Miş'li Hayatlarımızın
Di'li Geçmiş Zamanı


Bir akşam önce Savaş'ı aramış, "Babacağım yarın sabah idmanı açmışlar." İdmanın açılması demek medyanın görüntü alabilmesi, futbolcuların antrenmandaki performansını izleyebilmesi demek. 90 dakikalık bir oyunun gerisinde dökülen emeğin, akıtılan terin gizlendiği bir futbol dünyasıyla tanışmışız son yıllarda. Ne garip değil mi? Kulüpler kendi televizyonlarını kurup, kendi haber bültenlerini yapıp, kendilerinden üçüncü şahıs diye bahseder olmuş. Onlara kalırsa kötü futbolcu yokmuş, yanlış taktik olmazmış. Fotoğraf editörü Turgut ile de konuşmuş, takım kamptan döndüğünden beri kapalı olan idmanlarda fotoğraf çekemediğinden "İyi oldu, yarın sabah oradayım babacığım" demiş. İş arkadaşlarına hep "Babacığım" diye hitap edermiş. Yine erkenden kalkmış; keşke geç kalsaymış, biraz daha uyusaymış ama kendisi gibi gazeteci olan babasından miras iş aşkı işte. Florya Metin Oktay Tesisleri'nin dört-beş kapısı varmış, eski başkan Adnan Polat bir zamanlar performansını beğenmediği futbolculara gözdağı vermek için bir röportajında "Florya'nın dört-beş kapısı var, nasıl girdilerse o kapılardan birinden çıkar giderler" demiş. O gün bilse ki Erkan o kapılardan birinden giremediği için bu dünyadan gidecek! 

Onu tesislere götüren şoföre "Önce B kapısına bakalım. Gazetecilere girişi sürekli değiştiriyorlar" demiş. Haftada en fazla iki maç var ya, sponsorlar markalarının görünürlüğünün artması için sürekli organizasyonlar yapar olmuşlar futbol dünyasında. Halkla ilişkiler şirketlerinin gazeteciler mutlaka gelsin diye, yolladıkları e-postadan bir saat sonra "E-postamızı aldınız mı, geliyor musunuz? "diye telefon açtıkları sponsor davetleri işte... Yurtdışı kamplarında peşlerinden gelen gazetecilere 10 günde bir-iki idmanı açmışlar, düz koşu yapan, kondüsyon depolayan futbolcuların büyük sırrı var ya (!) onu paylaşmak istememişler. Topuk Yaylası'ndaki idmanı izlemek için her sabah 200 km yol giden gazetecilere idmanın ilk 15 dakikası sonrasında "Çıkın" denmiş, taraftarın izlediği idman medyaya yasakmış. Seçim dönemi geldiğinde gazeteci dostu olan, empati uzmanı başkanlar ve yöneticiler sandıktan zaferle çıkınca medyayı bir numaralı düşman ilan etmiş. Yanlış transferin de, az çalışan takımın da, tutmayan oyun planının da, boş yere harcanan milyon avroların da tek suçlusu spor medyasıymış. Hem zaten her muhabir yatağından yalan haber yazmak için kalkarmış, kulüpler de zorunlu açıklama yapmak zorunda kalırmış, sonra zaman gerçeği gün yüzüne çıkardığında kimse de dönüp özür dilemezmiş. Zorunlu açıklamalarla dolu sorunlu hayatlarmış işte... 

Erkan, A kapısına gitseymiş keşke, orada güvenlik kulübesi kapının dışında. Gitmemiş. B kapısında durmuşlar, foto ekipmanlarının olduğu ağır mı ağır çantası gazetenin aracında, şoför kontağı bile kapatmamış, bu kapı değilse öbürüne gideceklermiş. Tesisin kapısı çok ama gazetecilerin gireceği kapının adı yokmuş. Kurumsallaşırken her şey evraklarda kalmış, insanları unutmuşlar işte. Kapı dediğin anti-terör kapısı, beş ton ağırlığında, içeride kulübün en önemli sırlarının saklandığı arşivler var ya ondan yapmışlar bu kapıyı! Geçen yıl takım şampiyon olup taraftarlar kutlama yapmak için tesislere girmeye çalışınca kırılan kapının yerine bu 'sağlam' kapıyı yaptırmışlar. Sur ördürselermiş; gazetecilerin üzerine kızgın yağ dökecek güvenlik görevlileri hazırda bekleseymiş. 

Kapının ardında bir güvenlik kulübesi var ama dışardan bağırsan duyan yok, kimsenin aklına araç girişi için yapılmış kapıya insan girişini sağlayacak bir tasarım gelmemiş, duvara bir zil de koymamışlar, şimdi her apartmanda olan yüz liralık diyafon, videofon da yok. Olsa, Erkan zili çalacak, güvenlik gazetecinin geldiğini görecek ekrandan, kapıyı açacak, Erkan idmanda fotoğraf çekecek. Kapı anti-terör kapısı ama 30-40 cm açık. Yani teröristler gelse vücutlarını yan verseler kapıya, tesisi basacaklar! O kadar güvenli işte tesis! Erkan kafasını uzatmış içeriye, "İdman bu sahada mı? Bugün giriş buradan mı?" sorusunun sonunu getiremeden, kulübede oturan güvenlik görevlisi kapıyı kapatan butona basmış. Erkan'ı görse basarmıymış, görmemiş, ondan basmış, o kulübede oturan kapının uzak köşesini neden göremezmiş, cevaplayan olmamış. 

Uzun yıllar Galatasaray'ı takip eden ve çok değil nisan ayında kalp krizinin bizden alıp götürdüğü usta mı usta foto muhabiri Süleyman Gültekin'in yerine göreve gelmiş Erkan. Meslektaşları, o kapı için kaç kez güvenlikle tartışmışlar, boylu boyuna açmazlar, gazeteciler ağır çantalarıyla delik gibi yerden geçmeye çalışırmış, kimse de kafasını uzatmazmış. Erkan çok tecrübeli muhabir, yüzlerce maç izlemiş, her spor dalında fotoğraf çekmiş ama o kapıda kafasını uzatmaması gerektiğini bilmezmiş. Hem zaten kapıyı yapan şirket de yerden 30-40 cm. yükseğe sensör yerleştirmiş, Erkan kafasını uzatırken bir adım atsaymış, kapı kapanmazmış, hem zaten ABD'de bu kapılarda sensör de yokmuş, bizde bu sensörleri koymuşlar ama kapıyı kapatan güvenlik görevlisinin kulübesini de kör noktaya yerleştirmişler... Dedim ya, Erkan kafasını uzatmış. Sonra? Sonrası yok!

Miş'li hayatlarımızın Di'li geçmiş zamanında artık Erkan Koyuncu. Onun atmadığı o adım için Galatasaray Kulübü'nün de, biz gazetecilerin de atması gereken çok adım var. O ilk adım için ayağa kalkın şimdi... 

3 Ağustos 2014

Camp Nou'dan Ali Sami Yen'e


Büyük transfer hamlelerinin hepsi yılan hikayesine döner yaz aylarında. Sosyal medyanın olmadığı yıllarda sabah kalkıp televizyonlardaki spor bültenlerinde, spor sayfalarında yolu gözlenen futbolcunun imza haberi aranırdı. Umut dünyasıdır, bugün gelmezse yarın gelir ile geçer gider(di) koskoca yaz. 18 yıl önce yine sıcak bir temmuzun son gününde Hagi kendisini üç yıllığına Galatasaraylı yapan imzayı attığında aldığı paranın da yaptığı fedakarlığın da bugünün profesyonel futbolunda yeri yok. 'Karpatlar'ın Maradona'sı' lakabını sevmez Hagi ama üzerine yapışmıştır, 31 Temmuz 1996'da Hagi imzayı attığında üç yıllığına aldığı para 4 milyon 400 bin dolardı. Büyük para o yıllarda, şimdi bu rakama bir yıllığına forma giyen futbolcular var memlekette. Galatasaray'ın "Sağlık kontrolüne gerek yok" dediği Hagi o gün "Olur mu? Sağlık kontrolünden geçeceğim" demiş; bir de Barcelona'ya 800 bin dolar bonservis bedelini cebinden ödemişti. Üç yıllık kontratın, beş yıla uzadığını, Hagi'nin o beş yılda neler yaptığını herkes hatırlar, kimse de bir daha dinlemek istemez. Ama sol ayağının bir roman kahramanı olduğu aşikar olan bu efsane için gelin şu soruyu soralım o zaman. 90'ların en yetenekli 10 numaralarından biri Barcelona'dan nasıl koptu? Meksika Ligi'nde forma giyip belki de 35'ini görmeden kariyerine son noktayı koyacak olan Hagi, Galatasaray'a nasıl geldi? Filmi geri saralım o zaman... Dünya Kupası, katılabilen ve kendini gösterebilen her futbolcu için eşsiz bir vitrin. Hagi de bu fırsatı iki kez iyi kullandı. Şampiyonlar Ligi'nin olmadığı, Avrupa'da kulüpler arasında kalite makasının bu kadar açılmadığı 80'lerin sonunda Steaua Bükreş ile Galatasaray'a yarı finalde rakip olan, finalde kaybeden ama ülke dışına çıkabilmek için 25 yaşına kadar bekleyen Hagi, 90 Dünya Kupası sonrasında Real Madrid'e imza attı. 


Seksenlerin ikinci yarısında 'Akbaba Beşlisi' (Emilio Butragueno, Manolo Sanchis, Martin Vazquez, Míchel ve Miguel Pardeza) ile İspanya'yı kavuran Real Madrid'in karşısına Johan Cruyff'un Barcelona'sı çıktığında bir devir kapandı. Hagi için talihsiz iki sezondu. Real Madrid'in iki sezon son haftada Tenerife'de kaybedip Barcelona'nın ipi önde göğüslediği dört sezonun ikisinde Rumen efsane kaybeden taraftaydı. Real Madrid kolay tüketir, Hagi defterini de iki sezon sonunda kapadılar. İspanya'nın zirvesinden İtalya İkinci Ligi'ne gitmek büyük travmadır ama Hagi bunun altından kalkmasını bildi. Brescia ile Serie B'den bir üst lig Serie A'ya yükselmeyi başardı ama birinci lig Hagi'nin takımına sert geldi, yine düştüler. Hagi 29 yaşındaydı ve 94 yazı onun kariyerinde ikinci dönüm noktası oldu. ABD'deki Dünya Kupası'nda Kolombiya'ya (kalede eski Beşiktaşlı Oscar Cordoba varken) attığı gol tüm zamanların en iyi gollerinden biri kabul edildi, hâlâ da öyledir. Johan Cruyff onu Barcelona'ya çağırdığında kulübün efsane başkanı Josep Lluis Nunez, transfere karşı çıktı ama Hollandalı teknik adamın dört şampiyonlukla eli kuvvetliydi. Kazanan Cruyff oldu ve Hagi küme düşen Brescia'dan Katalan devine imza attı. Real Madrid döneminde takım arkadaşlarıyla arasının iyi olmadığını savunan Madrid medyası, bu transferi fazla önemsemedi. Hagi, Barça'nın o sezon kadrosundaki dört yabancısından biriydi. Balkanların bir başka efsanesi Stoichkov da kadrodaydı ve Cruyff ile araları bozulmuştu. Hagi, Barselona'ya geldiğinde "Cruyff'un güvenini boşa çıkarmayacağım. 5. şampiyonluğu ve Avrupa'da kupayı alacağız. Barcelona'nın ofansif ve göze hoş gelen futbolunu sevdiğim için buraya geldim" dedi. Sözleşmesi üç yıllıktı. Ertesi sezon Barça'da kıyamet kopacak, şampiyon Real Madrid olacaktı. Barça ilk üç içinde yoktu. Stoichkov, apar topar Parma'ya satıldı. Cruyff, ipini çekmişti. Hagi'nin ikinci sezonunda Popescu da transfer edilmişti. İki transferde de menajer Becali'nin becerisini unutmamak lazım. Popescu, PSV yıllarından Cruyff'un iyi bildiği bir isimdi. 


Hagi, Galatasaray'a geldikten aylar sonra Cruyff'u bombaladı. Hollandalı teknik adamın onu saha içinde özgür bırakmadığından ve yanlış mevkilerde oynattığından yakındı. Aslında Barcelona'da kalmak istediğini ama kendisine güvenilmediği için Galatasaray'ı seçtiğini söyledi. Fatih Terim'i de övmeyi ihmal etmedi: "Türk teknik adam, beni takımın saha içindeki patronu yaptı. Ne Madrid'de ne de Barça'da bu kadar topla buluşmuyordum. Onunla tekrar kendimi buldum." Popescu çok daha başarılı oldu Barça'da, kaptanlığa kadar yükseldi. İkinci sezonunda Bobby Robson ile çalıştı. Takımın santrforu Ronaldo'ydu. Sezon sonunda İngiliz teknik adam gidince Başkan Nunez koltuğu bir başka Hollandalı'ya teslim etti. Barça'nın portakallaşacağı yıllar başlıyordu. 90'ların Ajax'ını ve sonraları gittikleri her takımda Avrupa'yı kasıp kavuracak adamları yetiştiren Louis Van Gaal kapıdan girdi ve Popescu'nun ipi çekildi. O da, Hagi'den sonra Galatasaray'ın yolunu tuttu. Transfer, medya arşivlerine Galatasaray, Barcelona'nın kaptanını transfer etti şeklinde geçti. Popescu, Van Gaal'ın kendisini istemediğini ve bir yıl sonra Dünya Kupası'nda forma giyebilmek için oynayabileceği bir takıma gitmek zorunda kaldığını söyledi İspanya'da... 18 yıl sonra yine yaz vakti, Manchester United'ın başındaki Louis Van Gaal'ın Sneijder'i istediği haberleri Galatasaray taraftarını çok kızdırmıştır mutlaka. Hollandalı teknik adama sempatiyle baktıklarını söylemek zor ama bir gerçek var: Galatasaray'ın UEFA Kupası'na giden yıllarında iki Hollandalı teknik adamın iki Rumen yıldız için ağızlarından çıkan "Yollayın" kelimesi bir kulübün tarihini değiştirdi. 

27 Temmuz 2014

Jorge Mendes'in Hikayesi


Şampiyonlar Ligi finali bu sezon onun memleketinde oynandı. Madrid derbisi için iki yıl önce 'Jorge Mendes derbisi' diyenler haklıydı, Portekizli menajerin temsilcisi olduğu 10'un üzerindeki futbolcu Santiago Bernabeu'nun çimlerinde kozlarını paylaşmıştı. Mayıs ayında da bir numaralı kupanın finali için Lizbon'da Luz Stadı'nın zeminine çıktıklarında da tribünde Mendes büyük bir gururla eserini izliyordu. Evet kadroları yönetimler, teknik adamlar kuruyor ama bir gerçek var ki Avrupa futbolunda son 10 yılda Jorge Mendes hangi kulüple çalışıyorsa o kulüp mutlaka zirveye çıkıyor. Beşiktaş hariç. Çünkü Portekizli süper menajer için Real Madrid, Atletico Madrid ve Chelsea bir vitrinse ne yazık ki Beşiktaş yakın geçmişte indirim mağazası olmaktan öteye gidemedi. Ricardo Quaresma en şöhretli olanlarıydı. Porto, Inter, Chelsea derken düşüşe geçen kariyerini toparlamak için Mendes onu Beşiktaş'a getirdi. Fernandes, Simao, Almeida, Bebe, Sidnei ve Julio Alves... Jorge Mendes'in enkazını temizlemek kolay olmadı, bugün bu isimlerin hiçbiri Beşiktaş'ta yok ama faturanın bedeli kısaca feda sezonu oldu. 

Mendes için Beşiktaş belki de tek başarısız projeydi, Arda Turan'ı Atletico Madrid'e götürürken, İspanyol kulübünün antetli kağıdını kullanıp bizzat Galatasaray'a 12 milyon avroluk teklifi yapan da Mendes'in ta kendisiydi. Jorge Mendes bugünlerde yine büyük transfer şovunu yaptı. Onun portföyündeki futbolcularla oluşturulan Atletico Madrid kadrosu, son üç yılda hayalini zor kurduğu kupaları kazandı ve İspanya'da 18 yıl aradan sonra şampiyonluk sevinci yaşadı. Barcelona ile çalışmayan Jorge Mendes, bu sezon rotayı Real Madrid'e çevirdi. Dünya Kupası'nın gol kralı James Rodriguez'i geçen sezon 45 milyon avro'ya Monaco'ya satan Portekizli menajer, turnayı bir kez daha gözünden vurdu ve Kolombiyalı genç yıldızı 80 milyona Real Madrid'li yaptı. Mendes, bir yılda Rodriguez'in iki transferinden 10 milyon avro'nun üzerinde komisyon alırken aynı politikayı Falcao için de uygulamıştı. Kolombiyalı golcüyü Porto'dan 40 milyona Atletico Madrid'e getiren Mendes, iki yıl sonra zirveye çıkan 9 numarayı 60 milyona Monaco'nun Rus patronuna sattı. Portekiz kulüplerinin transfer başarısından söz edilirken, oyuncu izleme komiteleri ve yönetimlerine büyük alkış gider ama bu imzalarda aslan payı aslında Jorge Mendes'in. Menajerlik şirketi Gestifute, 10 yıldır Avrupa futboluna hükmediyor. Cristiano Ronaldo'yu Manchester United'dan Real Madrid'e 96 milyona getiren Mendes, İspanyol kulübünün bir zamanlar iki milyona almadığı Pepe'yi 30 milyona sattı. Jorge Mendes'in, Jose Mourinho'yu 'özel biri' yapan adam olduğunu da söylemeye gerek var mı? Peki kim bu Jorge Mendes? Yanından ayırmadığı üç cep telefonunun aylık faturalarının 10 bin avrodan fazla olduğu söyleniyor. Porföyünde yüze yakın futbolcu bulunduran ve toplam değerleri milyar avro'yu geçen bu kadife ayakları pazarlayan bir süper menajer için elbette bu faturaların lafı olmaz! Jorge Mendes, hep futbolcu olmayı hayal etmiş bir çocuktu. Belki de hepimiz gibi! Babasının çalıştığı petrol şirketinin takımı Petrogal'de, ardından ağabeyinin birlikte Lizbon'dan göç ettiği Viana do Castelo'da Vianense'de forma giydi. Üçüncü ligde bir futbolcu ne kadar kazanırsa o kadar kazandı. 

Video film kiraladığı bir dükkan açtı kendine ve 30 yaşında futbolu bıraktığında parayı, bar ve gece kulübünden kazanacağına karar verdi. Caminha'da açtığı bara gelen bir kaleci, Mendes'in tüm kariyerini sil baştan değiştirdi. Guimaraes forması giyen 22 yaşındaki Santo, Porto'ya transfer olmak istiyordu ama iki takım arasındaki düşmanlık yüzünden imza çok zordu. Jorge Mendes, Deportivo La Coruna'ya 1996 yılında Santo'yu satmayı başardı. Önemli olan piyasaya adım atmaktı, arkası geldi. Alt ligden Costinha'yı Monaco'ya, Capucho'yu da Porto'ya sattığında ülkede yeteri kadar tanınmıştı ama Portekiz'de futbolcu menajerliği Jose Vega'dan sorulurdu! Galatasaray'a Mario Jardel'i de satan ve Figo, Pinto, Zidane gibi yıldızların menajerliğini yapan Veiga, Porto'yu avucunun içinde tutuyordu. Sergio Conceiçao'nun transferi yüzünden Porto ve Vega birbirlerine girince devreye elbette ki Jorge Mendes girdi! Jose Vega artık Benfica tarafındaydı, Jorge Mendes ise Porto. 2002 yılında Lizbon havaalanında bavullarını beklerken yumruk yumruğa kavga edecek kadar da rekabeti sertleştirdiler. 

Ama kazanan genç Jorge Mendes oldu. Porto ile Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Jose Mourinho, Uniao Leiria'yı çalıştırdığı günden beri Brezilyalı menajer Jorge Baidek ile çalışıyordu. Jorge Mendes süper menajerliğe adımını Mourinho ile attı. Adı Liverpool ile anılan Mourinho, Chelsea'ye imza atmadan önce Baidek ile yollarını ayırdı ve Chelsea de perde arkasındaki adam bir diğer süper manajer Pini Zahavi'nin ortak çalıştığı Jorge Mendes ile anlaştı. Avrupa futbolu artık Zahavi-Mendes ikilisinin kontrolündeydi. Portekiz'deki rakibi Jose Veiga 2004 yılında pes etti ve Benfica yönetiminde çalışmaya başladı. Bugün 48 yaşında olan Mendes, Euro 2008'de doğduğu Lizbon'da O Jogo gazetesine düzenli makale yazması teklif edildiğinde kendisine "Milyonlarım" başlıklı bir köşe ayrılmasına itiraz etmiş ve köşenin adının "Avro'nun değeri" olmasını istemişti. Geride kalan altı yıl da gösterdi ki Mendes haklıydı. Avro'nun değerini onun kadar bilen bir başka futbol adamı daha yok... 

21 Temmuz 2014

Sponsorsuz Çıkmam Abi!


Türk futbolunun en büyük akıl tutulması, o ortalığı ayağa kaldıran faturası yüklü transferleri yönetim kurullarının, başkanların yapmasıdır. Evet, sözleşmenin bir köşesinde başkanın imzası olur ama "Bize Diego'yu al, Demba Ba'yı getir" diye tezahürat yapılan "Drogba ile Sneijder'i aldı. Bu sezon çilek transferin adı ne?" diye sorulan başkanlar, kendi ceplerinden ödemez bu transferler ücretlerini. Sezon başında Avrupa'nın İngiltere ile birlikte en pahalı kombinelerini alırsın, yeni sezon formaları çıktığında koleksiyonuna bir yenisini ekler, yayıncı kuruluştan aboneliğini bir seneliğine yenilersin, resmi ürün satan mağazayı, her maç günü ziyaret eder, eş-dost-akrabanın doğumgününde elinde kulübün armasının olduğu torbayla gidersin. Kulübün kredi kartı, külübün telefon hattı, kulübün sigorta şirketi, sonu yok devam eder böyle... İngiliz ve İtalyan kulüplerinin aynı zamanda sahibi olan başkanları gibi milyar avroları kulüp kasasına transfer etmez bizim başkanlar. Harcanan para taraftarın cebinden çıkan paradır, başkasının parası olunca da maalesef kolay harcanır. Sonra her yaz aynı akıl tutulması devreye girer "Büyük başkan bize X'i al." 

Büyük olan sensindir aslında taraftar olarak... Öğrenci harçlığından kısar, kombine taksidini öder, deplasman otobüsünde 12 saat gider, takımının iki renginden farklı renkte her sezon illa ki yenisi çıkan formalara bir ton para ödersin. 'Büyük' başkanların ceplerinden para vermesi futbol takımları şirket olduğu için mümkün değildir. Ama başkanların görevleri arasında kulübe yeni kaynaklar yaratmak, gideri karşılamak için musluk sayısı arttırmak da vardır. Galatasaray ve Fenerbahçe transfere yine çift haneli milyonlar harcıyorlar ama iki kulüp de futbol takımlarının formalarına reklam verecek bir şirketi hâlâ bulamadılar. Dört yıl önce Süper Lig'de 10 takımın formasına reklam veren Turkcell, bu sponsorluktan vazgeçince takımlar sahaya bu reklam gelirinden mahrum çıkmış, ülkenin sanayisinde dev şirketlere ev sahipliği yapan Bursa şehrinin yeşil-beyazlı formasının göğsü boş kalmıştı. Athletic Bilbao ve Barcelona'nın yüz yıl direndiği ama sonunda yenik düştüğü formanın göğsüne reklam alma meselesini, 2014 dünyasında "Onsuz da ayakta dururuz, formamız onurumuzdur" gibi romantik demeçlerle bu fiyaskoyu taraftara anlatabilmek mümkün değil. 

Gelin bir İngiliz kulübünün yaptıklarına bakalım. Üstelik o kulüp son çeyrek asırın en kötü sezonunu geride bırakmış olan Manchester United olsun. Efsane teknik adam Alex Ferguson'un emeklilik kararıyla sarsılan, ABD'li patronu Malcolm Glazer'in vefatı sonrasında raydan çıkacağı sanılan ve bırakın müdavimi olduğu Şampiyonlar Ligi'ne gelecek sezon Avrupa Ligi'ne bile gidemeyen Manchester United, yıllar önce Britanya'nın gururu Umbro'dan ayrılıp ABD devi Nike ile 10 yıllık anlaşma imzaladığında ve kasasına 300 milyon doların üzerinde para koyacağını açıkladığında futbol dünyasında tüm kulüp başkanlarının ağzının suyu akmıştı. İşte o Manchester United biraz da ezeli rakibi Liverpool'dan emanet bir söz olan "Form geçicidir, klas kalıcı"nın hakkını verdi ve Nike'ın pazardaki en büyük rakibi Adidas ile ürün tedarikçisi sponsor olarak yıllık 100 milyon dolara (2015-2016 sezonundan itibaren) anlaştığını açıkladı. Bu rakam Türkiye'de üç büyükler için 10 milyon avroyu aşmazken, Manchester United, göğüs reklamındaki liderliğine, ürün tedarikçisi sponsorluğu ligindeki liderliğini ekledi. İngiliz kulübü bu anlaşmayla, Adidas'tan yılda 49 milyon dolar alan Real Madrid'i, Puma ile beş yıllık yeni anlaşma imzalayan ve yılda 45 milyon dolar alacak Arsenal'i ve 2008 yılında Nike'dan 10 yıllık kontrat için sezon başına 43 milyon dolar sözünü alan Barcelona'yı solladı. Tabii, United'ın 100 milyon dolarlık yeni anlaşması, Avrupa'nın devlerinin elini kuvvetlendirdi ve önümüzdeki yıllarda Nike, Adidas ve Puma ile masaya oturacak olan kulüpler en az United kadar parayı kopartabilmek için bu şirketlerin CEO'larını terletecekler. 


United'ın ezeli rakibi Manchester City'nin Nike'dan 19 milyon, Bayern Münih'in Adidas'tan yılda 29 milyon kazandığı ürün sponsorluğu zirvesinde, yıllarca bir İtalyan şirketi Kappa ile çalıştıktan sonra Nike ile anlaşan ve ardından Adidas ile 2016'da başlayacak kontrat için yıllık 30 milyon doları garantileyen Juventus da var. Gelelim göğüs reklamlarına. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin yıllık 12-15 milyon doları verecek bir sponsor bulamadıkları futbol dünyasında, göğsüne gere gere dolaşan ve ilk sırada olan takım yine Manchester United. İngiliz kulübü, formasındaki Chevrolet reklamı için ABD şirketinden yılda 80 milyon dolar alıyor. Yıllarca Real Madrid'den daha düşük bir teklifi kabul etmediği için göğsünde forma tedarikçisi Nike ile idare eden Barcelona'nın Katar Havayolları'ndan aldığı para sezon başına 45 milyon dolar. Deutsche Telekom'dan sezon başına 40 milyon dolar alan Bayern Münih'in bir yılda sponsorluk gelirlerinden kasasına koyduğu toplam rakam 200 milyon dolara yakın. Bahis şirketi Bwin ile anlaşmasını 2012'de bitiren ve El Clasico rekabetini gökyüzüne taşıyıp, Katar Havayolları'nın karşısına Emirates ile dikilen Real Madrid'in göğüs reklamından kazandığı para yılda 39 milyon dolar. Listenin beşinci sırasında ise yıllarca Carlsberg ile çalışan ve sezon başına 11 milyon dolar alırken, 2009 yılında Standard Chartered bankası ile sözleşme imzalayan ve 31 milyon dolar kazanan Liverpool var. Dolar, avro ve milyonlara boğulan satırların sonu galiba şöyle olmalı: Haydi üllkemizin "Büyük" başkanları; sıra sizde! 

FORMA REKLAMLARININ KISA TARİHİ
Leeds United'ın efsane teknik direktörü Don Revie futbolda sponsorluğun adı geçmezken 1973'te bir devrime imza atmıştı. Kulübe yeni kaynak yaratmak için Admiral ile masaya oturdu. Yeni formalar dizayn edildi, o güne kadar bilinmeyen deplasman forması seçeneğiyle taraftara birden fazla forma satacaktı. Kimsenin taraftara forma satmayı akıl etmediği günlerde Revie, orijinal formalardan daha ucuza satılan ancak üzerinde kocaman bir Admiral logosu olan 'replika'ları satışa sundu. Aynı yıl Almanya'da bugün alt liglerde yaşam mücadelesi veren Eintracht Braunschweig formasına ilk reklamı alan kulüp oldu. Jagermeister logolu formalarıyla sahaya çıkan Almanlardan altı yıl sonra İngiltere'de ilk sponsorluk anlaşmasını 1978'de Derby County, Saab ile yaptı ama anlaşma sadece sezon öncesi çekilen posterlerde kaldı. Tarihi değiştiren ise Liverpool oldu. 1979'da Hitachi'yi göğsüne yazdıran Liverpool, karşısında yayıncı kuruluş BBC'yi buldu. Televizyon kuruluşları naklen yayınlarda sponsor reklamlarına üç yıl direndi. Sonunda kazanan kulüpler oldu. Elektronik devi Sharp, 1982 yılında Manchester United ile beş yıllık anlaşma imzaladığında ödediği rakam yıllık sadece 500 bin pound idi. 

13 Temmuz 2014

Brezilya 2014'ten Geriye Kalan


 Son dünya kupasının ve iki Avrupa şampiyonasının sahibi İspanya favori geldiği Brezilya'da grubundan çıkamayarak erken tatile gitti. 98 şampiyonu Fransa ve 2006 şampiyonu İtalya gibi bir sonraki kupada hüsrana uğradılar. 
 Doğan Babacan'dan 44 yıl sonra dünya kupasında düdük çalmayı başaran Cüneyt Çakır, fahiş hakem hatalarının olduğu turnuvada yüzümüzü kara çıkartmadı. Yönettiği iki maç berabere bitti. Yarı finalde de değişen olmadı, Arjantin-Hollanda maçı penaltılara gitti, Çakır'ı tüm dünya alkışladı. 
 "Arjantin'in Messi'si varsa bizim de Neymar'ımız var" diyordu ev sahibi Brezilya. İlk dört maç onları haklı çıkardı. Sambacıların süperstarı her maç döktürdü, yürümeyen takımını sırtladı ama sırtına gelen bir tekme az daha futbol hayatını bitiriyordu. Neymar'ı kaybeden Brezilya, Almanya karşısında dağıldı. 
 "Kupayı kazanamazsak Kuveyt'e kaçarım" diyen Scolari elini çabul tutsa iyi olur. Kupa hayalini kuran Brezilya'ya Almanya tarihinin en büyük kabusunu yaşattı. Sambacılar'a 7 gol atan Panzerler, finale çıkarken, bir topun peşinde koşan Brezilya'da halk neredeyse futboldan nefret etti. 
 Hollanda'nın teknik direktörü Louis Van Gaal, futbol tarihinde görülmemişe imza attı. Çeyrek finalde Kosta Rika ile oynadıkları maç penaltılara giderken, 120. dakikada oyuna aldığı kaleci Krul, iki penaltı kurtarıp takımı yarı finale taşıdı ama aynı Krul, Arjantin ile maç penaltılara gittiğinde kulübede kaldı çünkü Hollanda üç değişiklik hakkını kullanmıştı. 
 Luis Suarez uslanmadığını bu dünya kupasında da gösterdi. Hollanda ve İngiltere'de rakiplerini ısıran Uruguay'ın süper santrforu, İtalyan stoper Chiellini'nin omzunda dişleriyle hatıra bırakınca FIFA, oyuncuya dokuz maç ceza verdi, yetmedi, dört ay da stadyumlara girişini yasakladı. 
 2014 Brezilya, panter kalecilerin turnuvası oldu. Neuer, Ochao, M'Bolhi, Benaglio, Navas, Bravo, Ospina ve Belçika maçında 19 pozisyonu kurtaran ABD'li Howard, ayakta alkışlandı. Rusların tecrübeli kalecisi Igor Akinfeev ve Muslera ise sınıfta kaldı. 
 Almanların yaşlı kurdu Miroslav Klose hayalini gerçekleştirdi ve dünya kupası tarihinde en fazla gol atan futbolcu unvanını 16. gole ulaşarak 15 gole sahip Ronaldo'dan aldı. 
 Dünya kupasının en çok kazanan teknik direktörü Capello'nun Rusya'sı, iki Uzakdoğulu Japonya ve Güney Kore, Eto'o ve Drogba önderliğindeki Kamerun ve Fildişi Sahili, turnuvada hayal kırıklığı yaşattı. 
 Brezilya'da sürprizi yapan takım Kosta Rika oldu. Şili, Kolombiya elenirken "Yazık oldu", Cezayir ise oynadığı yürekli futbolla "Helal olsun" dedirtti. Fransa genç jenerasyonuyla "Gelecek bizim" derken, sakat Ronaldo iş yapmayınca Portekiz ve Balotelli'nin eline bakan İtalya için 2014 unutulması gereken bir Dünya Kupası oldu. 
 Brezilya'yı çeyrek asırdır dünya kupalarında yalnız bırakmayan Clovis Acosta Fernandes, ev sahibi oldukları finallerde yarı finalde hezimete uğrayınca tribünde yaşadığı hüzünle milyonların aklına kazındı ve yürek burktu. 
 İngiltere'de geçen sezon kullanılan gol çizgisi teknolojisi ilk kez 2014 Dünya Kupası'nda kullanıldı ve sevildi de. Uzun yıllardır Güney Amerika liglerinde kullanılan serbest vuruşlarda baraj mesafesini sağlayan sprey de önümüzdeki sezon Avrupa liglerinde hakemlerin değişmez aksesuvarı olacak. 
 İsmi "Ceyms" mi okunuyor "Hames" mi ile hayatımıza girdi. Oysa ki bir sezon başında 40 milyona Monaco'ya gittiğinde de Kolombiya'nın gözbebeğiydi. James Rodriguez, Brezilya'da döktürdü. "10 numaralar öldü" diyenlere bol bol tekzip yolladı, muhteşem bir gole imza attı ve elenince de gözyaşlarına boğuldu. 



Uzaktan Kumanda







11 Temmuz 2014

Bir At Kestanesi Hikayesi

Okay iyi bilir, benim için Okay, Cumartesileri 23:00 La Liga maçlarında özellikle de Real Madrid-Barcelona maçlarında "El Clasico'ya hoş geldiniz" diyen sestir. Dosttur, ustadır, işte partnerdir, ağabeydir;anlatılmaz, bunlar bana kalsın. Okay, 1982'den beri baktıklarını değil gördüklerini anlatmış. Siz Bir At Kestanesi Hikayesi'ni okuyun. Ben de kapağını Pazartesi açacağım, bir şezlonga sırtımı hayırlısıyla verebildiğim an... 

9 Temmuz 2014

Unutulmaz Gollerin Posterleri

Manchester'lı tasarımcı Rinks Hincks, unutulmaz gollerin posterlerini yapmış, sitesinde satıyor. Bu minalizm son dönemin modası oldu. 
Rincks Print Shop 

Brezilyalı Amca



Bu Dünya Kupası'nda Brezilya'nın hüznünü bu amcadan güzel anlatabilen yok. 

Torino Kombine Fiyatları

Memleketle karşılaştırmak için önce Torino sonra devamı... 

Brezilya 1 Almanya 7


Arjantin-Hollanda


Arjantinson çeyrek asırda İngilizlerin 50 yıldır yaptığı gibi her finale şampiyon olmak için gelip yarı final bile göremeden evine dönmüştü. 1990'dan sonra ilk kez bunu başardılar. "Maradona'dan büyüksen Dünya Kupası'nı kazan, o zaman görüşelim" cümlesi yıllardır kulaklarında çınlayan Messi, gruptaki 3 maçta da, İsviçre ve Belçika engellerinde de takımı tek başına sırtladı. Vasat bir kalecileri, parlak olmayan bir tandemleri, iş yapmayan bir orta saha göbekleri var ama Messi takımı Angel di Maria ile birlikte yarı finale getirdi. Di Maria yokken yükü daha ağır olacak, son maçta en sonunda sahne alan Higuain ve sakatlığı geçen Agüero'nun Messi'nin yüküne ortak olması lazım. 
2010 finalini kaybettiği İspanya'ya 5 atıp Dünya Kupası'na en fiyakalı başlangıcı yapan Hollanda da Arjantin'den farklı değil. Takım Sneijder-Robben ikilisinin eline bakıyor. Onlar da Van Gaal'ın yüzünü kara çıkarmadılar. Bu kupada futbol şansı da yanlarında. Meksika maçını son 5 dakikada çevirdiler ve penaltılara giden Kosta Rika maçında Van Gaal'ın 30 yıllık tecrübesini ve beynini ortaya koyarak 120'de oyuna aldığı kaleci Krul, takımı yarı finale taşıdı. 
İki takımın da ortak özelliği topa sahip olma istatistiğine fazla kafa yormamaları. Arjantin hocasının da deyimiyle kaos futbolu oynuyor. Hızlı hücumlarla çıkmaya çalışıyorlar ve Messi'nin eşsiz yeteneği onları taşıyor. Hollanda'nın oyunu da ülkeden çıkan Total Futbol'a çok uzak. Van Gaal da rakibe ani baskınlar ve dikine giden oyuncularla arıza çıkartmayı seven bir taraftan da savunmayı asla ikinci plana atmayan bir teknik adam. Dünya Kupası tarihi Güney Amerika kıtasında Avrupalı bir şampiyon görmedi. Hollanda, Güney Afrika'dan sonra bir kez daha final istiyor ama tarihinde oynadığı 3 finali de kaybeden ülke önce bu fikri Messi'ye kabul ettirmeli. 
Cüneyt Çakır, iki grup maçının ardından son 16 ve çeyrek finallerde maç yönetmedi. Hakem komitesi Çakır'ı yıpratmadan yarı finale sakladı. İlk Dünya Kupası'nda yarı final yönetmek Çakır için büyük başarı.

6 Temmuz 2014

Prandelli'nin İki Hayatı


Doğduğum kasaba Orzinuovi, yüzyıllar boyunca Venediklilerin kontrolündeymiş. Kuzey'de biz Brescialıların aksanı, güneylilerden biraz farklıdır. Yıllar sonra bir kadın bunu tanıştığımızda bana söylemişti. 1957'de doğduğumda bana dedemin adını koymaya karar vermişler: Cesare. Fakat babam Claudio olsun diye diretmiş, nüfusa yazdırdığında da iki ismi birlikte yazdırmış. Ben bunu ilkokula başladığım altı yaşında öğrendim. Öğretmen, beni "Claudio" diye çağırdı ama ben Cesare'ydim. Belki de iki ismimin olması karakterimin iki farklı yönünü ortaya çıkardı. Ailem, arkadaşlarım, takım arkadaşlarım için hep Cesare, ufakken Cesarino oldum ama bir de Claudio vardı içimde. Cesare dengeli, çok çalışkan, uyumlu bir adamdı. Claudio ise sanatsever, biraz uçuk, çok daha hassas. 

Sanat okumak istiyordum ama annem çok diretti, "Cesare bir diploman, bir mesleğin olsun" diyordu. Bu yüzden matematik okudum, mimar olacaktım. Tasarlamak, ortaya bir eser koyma fikri hoşuma gidiyordu ama olmadı. Futbolcu oldum. Babamı kaybettiğimde 16 yaşındaydım. Bizim kasabada Vittorio Emanuele Meydanı vardı, bir cumartesi günü öğleden sonraydı. Cremonese'nin B takımında oynuyordum, maçtan dönmüştüm, meydandaki kafede sıcak bir çikolata içmek istiyordum. O arkadaşlarıyla kafede oturuyordu. Sadece bakıştık, tek kelime konuşmadık ama birbirbirimizi beğenmiştik. Ertesi gün okul çıkışında onu bekledim. Ben 18 yaşındaydım, Manuela ise sadece 15 yaşındaydı. O gün birbirimizi çok sevdik ve bir daha hiç ayrılmadık. O güne kadar... 

1982'de İtalya'nın Dünya Kupası'nı aldığı yaz Manuela ile evlendik. Juventus'ta forma giyiyordum. Nikahta şahitlerimiz takım arkadaşlarım Antonio Cabrini ve Domenico Pezzolla idi. 30 yıl boyunca inanır mısınız sadece bir kez tartıştık. Komikti, bir tenis raketi yüzünden. Çocuklar büyürken aldığımız kararlarda bir kez olsun ters düştüğümüzü hatırlamıyorum. Manuela ile birbirimizi çok sevdik. Babamı genç yaşta kaybettim ama ondan yaptığım işe saygı duymayı ve enerjimi sonuna kadar vermeyi öğrendim. Futbol, bankacılık gibi bir meslek değil. Sabah gidip, akşam geldiğin... Futbolcu ya da teknik adamsan tutkularınla hareket edeceksin, onu yitirdiğinde bir hiçsin. Annemden ise sevmeyi öğrendim, doğru sevmeyi. Bir insanın kalbini, beynini kullanmasını öğrendim. Bence aşkın çok türlüsü var. Bir kadını sevmek, çocuklarını sevmek, dostlarını sevmek. Hayatım boyunca insanların sevmekten korktuğuna şahit oldum, aşkı yaşamaktan korkuyorlar, kaybedeceklerini sanıyorlar. Çünkü aşkta vermek zorundasın, belki de kolay olan hiç aşık olmamaktır, belki de insanlar egoizmlerin mahkumudur ama mutluluk bence bu değil. 

Manuela'dan çok şey öğrendim hayatta. O bir eşten daha çok hayatım boyunca en yakınımdaki arkadaşımdı. Bana her zaman hayattan ne istediğini iyi sorgula Cesare derdi. Lecce bana teknik adamlık teklif ettiğinde çocuklar ufaktı, "Siz olmazsanız teklifi kabul etmeyeceğim" dedim, tek kelimeyle cevap verdi: "Gidelim" Çok para kazandık ama maddiyat hiç önemli olmadı, ben hiç zengin olmak istemedim ama bir şeyler yapmak ve kazanmak istedim hayatta. 
 
Size futbolculuk ve teknik adamlık kariyerinden pek bahsetmek istemem, bunları zaten biliyorsunuzdur. Venezia'yı çalıştırırken, 2001 yılında Manuela'nın göğsünde kötü huylu bir kütle buldular rutin kontrolde. Hemen ameliyata aldılar, 2.5 yıl boyunca bir daha o kabus günleri yaşamadık ama sonra... Parma'dan ayrılmış Roma ile anlaşmıştım, hastalık yeniden Manuela'yı esir aldı, artık evden ayrılmak istemiyordu. Onun hayatı benim hayatımdı. Kemoterapi seanslarında elini tutmayacaksam hayatın ne anlamı vardı ki! Roma'da işe başlamadan ayrıldım ve aşkımızın başladığı kasabaya döndük. Paris'e tedaviye gitti, eşim yeniden hayata döndü, doktorlar çok umutluydu. Fiorentina'da göreve başladığımda her şey güzeldi, sağlığı yerindeydi, ama... Bu kez en acılı günler başladı. Son gün iki çocuğumla başında nöbetteydik, doktor son anlarında ailesi dışında kalanların seslerini bir gürültü olarak duyacağını ama bizim söylediklerimizi anlayacağını söyledi. Ona ne söylediğimi bende kalsın ama ne söylersem söyleyeyim yeterli olmadığını biliyorum. Manuela her şeyimdi. 


Futbola sarıldım. Manuela'dan sonra bir daha sevebileceğimi sanmıyordum. İnsan, büyük bir aşk yaşadığı kadını böyle kaybedince ömür boyu bir daha sevebileceğine inanmıyor işte. Zanzibar'ı çok seviyorum. Ailemle hep tatillerimi orada geçiririm. Eşim Manuela Caffi'nin adını taşıyan bir çocuk yuvası açtım orada, çocuklara bedava eğitim veriyorum ve onun adını yaşatıyorum. 2010 yılıydı. Floransa'da bir kafede rastladım ona. Çok şık, alımlı bir sarışın. Novella, futbolla ilgisi olmadığı için kim olduğumu bilmiyor. Doğrusu biriyle aşk yaşamak aklımdan geçmediğinden bir arkadaşımla tanıştırırım diye düşündüm. Bana ne iş yaptığımı sorduğunda ilaç şirketinde pazarlamacı olduğumu söyledim. Bana aksanımın değişik olduğunu söyledi. Floransa'da bir sokakta yürümeye başladık. Novella, karşıdan gelen her insanın "Merhaba Mister" demesine şaşırdı ve sonunda gerçeği anladı. Ben Floransalılar için Mister Cesare Prandelli'ydim. 53 yaşında tekrar aşık olduğumda "Bir daha sevemem" dediğim o günleri hatırladım. Bu doğaya aykırıymış, bir başka kadını sevebilirmişim. 

Aramızda 14 yaş fark var ama galiba onun bir ve benim iki çocuğumla beraber ikinci hayatlarımızı yaşıyoruz. Novella evin patronu, milli takımdaki oyuncum Antonio Cassano gibidir, aklına geleni anında insanın yüzüne söyler, Novella bana çok şey öğretiyor, onun tavsiye ettiği kitapları okuyorum, yine ailece Zanzibar'a tatile gidiyoruz. Benim hayatım futbol, her maçı izlerim, Novella ise elinde iPad ile yanımdan ayrılmaz. İkinci hayatımızda, hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım şimdi. Ülkem dışında bir takım çalıştıracağım. Galatasaray ile anlaştım. Yarın Novella ile İstanbul'a geliyoruz. Görüşmek üzere.. 

29 Haziran 2014

Mathieu Valbuena

Fransızlar, 2010 Dünya Kupası'nı hatırlamak bile istemiyor. 98'de evinde kazanan ve Euro 2000'i de kaptırmayan efsane kadronun 2002'de Uzakdoğu'dan gruptan bile çıkamadan dönüşü bile daha kabul edilebilir onlar için. Dört yıl önce Güney Afrika'da takım içinde patlayan kavgalar, teknik direktör Domenech'i tehdit eden futbolcular, isyankar Ribery, Evra, Anelka derken şimdi beyaz bir sayfa açtılar Brezilya'ya giderken. 2006'dan beri takımın vites kolu Ribery, sakatlığının çabuk geçmesi için tavsiye edilen kortizon iğnelerini gelecek yılları düşünüp kabul etmeyince takımın liderliği Ribery gibi yolu Marsilya'dan geçen ama bu kulüpten bir türlü kopamayan Mathieu Valbuena'ya kaldı. Galatasaray'dan sonra gittiği Marsilya'da takıma yeni transfer olmuş Valbuena'ya "Petit Velo" (Küçük motosiklet) lakabını takan Erik Gerets, onun çok büyük futbolcu olacağını iddia ediyordu. Haklı da çıktı. Samir Nasri ve Ribery'li kadroda önceleri çok fazla şans bulamadı ama Valbuena doğuştan büyük yetenekti, bir zaman sonra kaptığı formayı 8 yıldır da sırtından çıkarmadı. İki yıl önce Aykut Kocaman'ın istediği Fransız yıldız, Fenerbahçe'nin kapısından dönmüştü, şimdi o Dünya Kupası'nın ardından kariyerinde yeni bir sayfa açmak istiyor. Favori ligi İspanya. Çünkü Valbuena sanılanın aksine bir Fransız değil. İspanyol bir babanın oğlu. Büyük futbolcu olmak için kariyerinde önüne iki engel çıktı. Dokuz yaşında denize atlarken geçirdiği kazada bir bacağına 50 dikiş atılan Valbuena yılmadı ve alt yapıda eğitimine devam etti. Onu sahadaki diğerlerinden farklı kılan ise kısa boyu. Fransızların küçük dev adamının boyu sadece 1.67. Evet, Maradona da uzun değildi ama günümüz futbolunda korakor mücadelenin eksik olmadığı sahalarda bu küçük adamı yeşil çimlerden kazımak isteyen o kadar çok defans oyuncusu var ki. Sahada Gökhan Gönül'ün ikizi gibi duran Valbuena, boyunu dert etmiyor, France Football'a verdiği röportajda "Xavi ve Iniesta'ya teşekkür ediyorum. Onların promosyonu sayesinde ufak adamlar tekrar moda oldu" diyen Valbuena, bir zamanlar Marsilya'da birlikte çalıştığı 98'in şampiyon kadrosunun kaptanı Didier Dechamps'ın milli takımda en güvendiği adam. Brezilya'daki Dünya Kupası'na da fırtına gibi başladı Valbuena. 80'lerin sonundan itibaren Avrupa futbolunda bir Portekizli ufak adam fırtınalar estirmişti. Rui Gil Soares de Barros, ya da kısaca Barros, 1.60'lık boyuyla rakip savunmalar için ele avuca sığmayan bir yaramazdı. Valbuena da öyle. Korner atmaya geldiğinde, bayrak direğinden biraz uzun görünen bu küçük Fransız, 2010'da yenisi olduğu milli takımın Güney Afrika'da yaşadığı skandal için de lafını esirgemiyor: "Ben o takımda yeniydim ama sonuçta bir parçasıydım. Doğrusu tüm yaşananlardan sonra Paris'e döndüğümüzde o kadrodaki 23 kişinin bir daha Fransız Milli Takım forması giyebileceğini sanmıyordum. Yanılmışım, şimdi aynı formayla Brezilya'dayım." 

22 Haziran 2014

Yugoslavya, 2014 Dünya Kupası'na gitseydi?

Pink Floyd'un efsane şarkısında olduğu gibi: Bölündüler ve düştüler. Futbolun Avrupa kıtasındaki bereketli topraklarından bugün futbol sahnesinde altı milli takım var. Eski Yugoslavya, Brezilya'daki Dünya Kupası'na gitseydi ne olurdu acaba? Kral Carlos tahttan feragat etmiş, Madrid yeni kral Felipe'nin taç giyme töreni için hazırlanıyordu dört gün önce. İspanyol Milli Takımı'nı oynadığı her turnuvada yalnız bırakmayan kraliyet ailesi tören yüzünden Brezilya'ya gidememişti. Euro 2008'de 44 yıl sonra zafer yaşayan ardından kıta dışında ilk kez Dünya Kupası'nı kazanmayı başaran Avrupalı olan İspanya, üçlemeyi iki yıl önce Euro 2012'de yapmıştı. Güney Amerika'da beyaz bayrağı en erken göndere çeken ülke oldu. Tıpkı 1998'de kupayı kazanıp 2002'de gruplardan çıkamayan Fransa ya da 2006'da Berlin'de şampiyon olup 2010'da eve erken dönen İtalya gibi... Milli takımın başarılarını altı yıldır "Biz" diye manşetlerine taşıyan Katalan medyası, büyük fiyaskonun ardından İspanya Milli Takımı için "Onlar" demeye başladı. Barcelona'nın omurgasını oluşturan takım için yolun sonuydu ve Barselona şehrindeki gazeteciler için başarısızlık, İspanyol futbolculara fatura edilmeliydi. Sonuçta takım Hollanda'dan beş gol yerken, kalede Real Madrid'li Casillas, stoperde Sergio Ramos ve ön liberoda Xabi Alonso vardı. Güzel günler geride kaldı İspanyol Milli Takımı için, altın jenerasyonları hiçbir şey kazanamadan tarihe gömülen ülkelerin yanında kazanılabilecek her şeyi kazanarak tarih yazdılar.

Peki sevince ortak olan ama bozgunda gemiyi terk eden Katalanlar yıllardır hayalini kurdukları kendi milli takımlarıyla bu finallere gelseydi ne olurdu? Barcelona'nın 2006 yılında beri Avrupa futboluna hükmeden kadrosundan 2010 Dünya Kupası finalinde forma giyen dört; Euro 2012 finalinde ise beş Katalan kökenli oyuncu vardı. Barcelona ile özdeşleşen Iniesta, David Villa ve son dönemde kadroya giren Pedro'nun Katalan kökenli sanılması bu algıyı yükseltebilir ama Katalan Milli Takımı, İspanya'dan futbolcularını çektiği takdirde iki takımın da finalin kenarından geçemeyeceği ortada. İspanya'nın otonom yapısında 1904 yılında kurulan Katalan Milli Takımı, elbette FIFA ve UEFA tarafından tanınmıyor. Son yıllarda Hollandalı efsane Johan Cruyff'un teknik direktörlüğünü yaptığı ve hazırlık maçlarıyla varlığını sürdüren takım bir gün Katalonya bağımsızlığını ilan ederse, İspanya'ya rakip olacak futbol arenasında. Ne olacağı bilinmez ama Balkanlar'da son çeyrek asırda değişen sınırlarla Yugoslavya'nın ne olduğu futbol tarihi kitaplarında yazılı...

Balkanlar'da futbolun bereketli topraklarıdır eski Yugoslavya. Güney Amerika'da Brezilya'dan çıkan kadife ayakların Avrupalı muadillerinin doğduğu coğrafya olarak bilinir. Krallık döneminde ilk Dünya Kupası'nda yarı final oynayan, II. Dünya Savaşı sonrasında iki Dünya Kupası'nda çeyrek finale yükselen ve tarihe karışmadan önce son olarak 1990'da çeyrek finalde elenen Yugoslavya, Euro 1960 ve 1968'de final oynamış, 1976'da dördüncü olmuş ve Euro 1992 ile futbol tarihine veda etmişti. Bugün dünyada birçok futbolsever eski Yugoslavya'nın basketbolda olduğu gibi futbolda da dağılmasaydı neler yapabileceğini merak ediyor. Eski Yugoslavya topraklarından bugün futbol sahnesinde altı milli takım var. 2014 Brezilya'da ilk kez Dünya Kupası heyecanını yaşayan Bosna Hersek, 2010'da olmayan ama 2014'e gelmeyi başaran Hırvatistan, 2010 Dünya Kupası'nın sürpriz ekibi Slovenya, FIFA tarafından eski Yugoslavya'nın devamı kabul edilen ve 2006 Dünya Kupası'na Sırbistan&Karadağ olarak giden, ayrılık sonrasında 2010 Dünya Kupası'nda hayal kırıklığı yaratan Sırbistan, bölünme sonrasında ayakta kalmaya çalışan Karadağ ve Makedonya. Ve FIFA'nın Katalan Milli Takımı gibi tanımadığı Kosova Milli Takımı. 

Eski Yugoslavya'dan göç eden ailelerin İsviçre'de büyüyen çocukları bugün Arnavut takım arkadaşlarıyla İsviçre'nin başarısı için ter döküyor. Formasını giydiği İsveç takımı Dünya Kupası'na gidemediği için maçları Brezilya'da tribünden seyretmek zorunda kalan Zlatan İbrahimoviç ise ailesin savaş öncesinde gurbet yollarına düşmeseydi bugün Bosna-Hersek Milli Takımı'nın finallerdeki en büyük gol silahı olacaktı. Almanya birleşmese, SSCB dağılmasa ne olurdu acaba. Partizan ve Kızılyıldız gibi Avrupa futboluna iki efsane kulüp armağan eden eski Yugoslavya'da yetişen Karadağlı kaleci Simoviç, Mijatoviç, Saviçeviç; Boşnak Saffet Susiç, Vahid Halilhodziç, Mehmet Bazdereviç, Hırvatların efsanesi yolu teknik adamlığında Kayseri'den geçen Robert Prosinecki, bu yıl hayatını kaybeden efsane futbolcu ve teknik adam Vujadin Boskov, frikiklerin efendisi Sinisa Mihajloviç, golcü Pantelic ve bir zamanlar ligimizin yegane yabancıları olan yüzlercesi. Herkesin dilinde hep aynı şarkı var ya da vardı galiba. Pink Floyd'dan Hey You ve onun son satırı: (Together we stand, divided we fall) Birlikte ayakta dururuz, bölünürsek düşeriz.

17 Haziran 2014

United Passions

Bir futbol filmi. FIFA, Dünya Kupası... Gerard Depardieu, Sam Neill ve Tim Roth... 

Yorgun Savaşçılar


Lizbon'daki Şampiyonlar Ligi finalinde Real Madrid uzatmalarda Atletico Madrid'i dağıtırken bunu ayakta kalan takım olmasına borçluydu. Son golde Marcelo topu filelere gönderirken, rakip sahadan bırakın koşmayı yürüyerek dönen 5 Atletico Madrid'li vardı. Bunlardan biri de Uruguay'ın Kosta Rika'dan üç gol yediği maçta yanlış kariyer tercihleriyle eski günlerinden uzak olan Lugano ile birlikte forma giyen Godin'di. Sezon içinde hedeflediği her kulvarda sonuna kadar giden takımların futbolcuları şimdi Dünya Kupası'nda yorgun savaşçılar. Mayıs ayının dünya üzerinde takımına en faydalı adamı Sergio Ramos'un 5 gol yedikleri Hollanda maçında halini düşünün. Ya da Atletico Madrid ile oynadıkları ligin son haftasındaki şampiyonluk maçında bir gol atıp sezonu en önde tamamlamak varken bunu mecali olmayan İniesta'lı, Busquets'li Barcelona orta sahasını.

İspanyol milli takımıyla Brezilya'ya gelen futbolcuların geride kalan sezonda takımlarında forma giydiği dakika toplamı 79 bin 651. onlara 5 gol atan Hollanda Milli Takımı ise toplam 66 bin 117 dakika ter dökmüş. Tecrübe, üst düzey takımlarda forma giymek elbette ki önemli ama yorgun savaşçıların olduğu takımlar bu kupada cezalandırılıyor. Bu sezon kupa alamayan Barcelona'nın haline bakıp "tiki taka" futbolu öldü diyenlere bir şey ıskalıyor. Ölen tiki taka değil, bu yüksek tempolu pas oyununu oynayacak olan futbolcuların fizik olarak geri gitmesi ve Ne Barcelona'nın ne de uzantısı İspanyol Milli Takımı'nın topu artık eskisi gibi hızlı dolaştırmaması. İsabetli pas, topa sahip olma oranının yüksekliği bir futbol maçında kazanmanın garantisi değil ama bu oyunu oynamayı deneyip yüzüne gözüne bulaştıran onca takımın yanında bunu yıllardır ezberine almış adamlar, bir günde bu oyunu unutmadıklarına göre sorunu adalelerde, beyinlerde aramak lazım.

Keyifli, gol ortalaması rekora koşan bir Dünya Kupası izliyoruz. 32 takım arasında hatları arasında kalite farkı olan takımlar var. Uruguay'ın elindeki Luis Suarez, Cavani ve Forlan gibi üç süper santrfor var ama takımın bir oyun kurucusu, yumaşak adamı yok ortada. 
Arjantin için de durum farklı değil. Bosna maçında oyuna ön tarafta Messi, Agüero ile başlayan takım Maxi ile yürümeyince, ikinci yarıda çareyi Messi'yi forvet arkasına çekmekle buldu, ödülünü de aldılar. Messi tek başına bir takım çoğu zaman ama emin olun Messi'yi çıkartıp bu kadroya yakın geçmişin iki orta sahası Seba Veron ve Cambiasso'yu koyun, Agüero ve Higuain'li forvetle Arjantin çok daha dengeli bir takım olur. Puyol'un olmadığı İspanya'nın sağ bek yerine stoper oynattığı Sergio Ramos, İtalyanların sol beke çektiği Chiellini, Uruguay'ın bildiğimiz stoper Cacares'ten sol bek yaratma çabası... Almanya ve Brezilya'nın teknik kadrosunun işte tüm bunları görünce şükretmesi ve ellerindeki kadroların değerini bilmesi lazım.

16 Haziran 2014

O Dünya Kupası
buraya gelecek!




Dünya Kupası için geri sayım bitti ve büyük şölen başladı. Üstelik daha ilk maçtan tüm dünyaya "Böyle penaltı olmaz" dedirten bir maçla. 64 yıl öncesinin efsane stadı Maracana'da, finalde Uruguay'a 2-1 mağlup Dünya Kupası'nı kaybeden, ardından beş tanesini müzesine götüren Brezilya, futbolun en coşkulu sevildiği topraklarda açılış maçında Hırvatistan karşısına çıktı ve geriye düştüğü maçta tabelayı lehine 'olmayan' bir penaltıyla çevirdi. İşte bu penaltı, Dünya Kupası tarihinde yaşanan skandalları, haksızlıkları akla getirdi. Kupa'nın 84 yıllık tarihinde en akılda kalan ve akıllara sığmayan galiba 1978 Dünya Kupası'dır. Askeri cuntanın yönetimindeki ülke Dünya Kupası finalleri için ev sahibi olduğunda, açıklanan bütçenin 15 katını harcadı. O tarihte 750 milyon dolar, Arjantin ekonomisi için büyük yüktü ama General Jorge Videla, şova hazırlanıyordu. 

74 Dünya Kupası'nda Almanlara finalde kaybeden Hollanda'nın bir numaralı yıldızı Cruyff, finallere cuntayı protesto ettiği gerekçesiyle gelmediği yazıldı önce. Kimileri de ülkesinde sponsorlarla anlaşamadığı için finallere gitmediğini söylüyordu. Arjantin kötü takımdı. Birçok futbol otoritesine göre gruptan bile çıkmayacak kadar kötü bir takım. 4 gole ihtiyaçları olduğu Peru maçında soyunma odasına gidenler General Jorge Videla ve Henry Kissenger olunca, Peru ağlarında 6 gol gördü. Yıllar boyunca Peru'nun banka borçlarının silindiği sadece bu maç için 50 milyon dolar gönderildiği söylendi. Cuntayı protesto ettiği söylenen 'Sarı fare' Cruyff ise gerçeği açıklamak için tam 30 yıl bekledi. Finalde uzatmalarda Arjantin'e 3-1 kaybeden Hollanda'da herkes "Cruyff olsaydı biz bu kupayı kazanırdık" dedi ve yıllarca Cruyff'u suçladı. Oysa ki gerçek başkaydı. Cruyff'un derdi siyasi bir protesto değildi, Barcelona'da forma giyiyordu ve evlerini basan hırsızlar kafasına çocuklarının önünde tüfek dayamıştı. Cruyff o gün bu tehditler yüzünden Dünya Kupası'na gitmedi. Belki de haklıydı. Hollanda Milli Takımı'nın final öncesinde can güvenliği yoktu. Otelden stada final için yola çıkan takım otobüsü 'yanlışlıkla' başka yola sapmış ve bir kasaba yolunda Arjantinli gençler otobüsü durdurup yarım saat sallamıştı. O gün finale Hollandalılar, burada kazanırsak evimize canlı dönebilir miyiz endişesiyle çıktılar, uzatmalara kadar da dayandılar, kazanabilirlerdi de ama son sözü söyleyen, hakemi de etki altına alan General Jorge Videla yönetimindeki askeri cunta oldu. 

Sekiz yıl sonra Meksika'daki finallerde Arjantin'de bu kez Maradona vardı. 1978'de çok genç olduğu için kadroya alınmayan Maradona, Mexico City'de 114.500 taraftarın önünde oynanan maçta futbol tarihine geçen iki sahnenin kahramanı oldu. Neredeyse bütün İngiliz Milli Takımı'nı çalımlayıp attığı golle yüzyılın golü bu dedirten Arjantinli efsane, maç sonrasında "Tanrı'nın eliydi" dediği pozisyonda çıktığı kafa topunda golü eliyle attı ve İngilizleri evine yolladı. Özür dilemesi ve itiraf etmesi gerekiyor muydu, fair-play o tarihlerde bu kadar ön planda mıydı? Futbol adaletli bir oyun muydu? Maradona, 2008 yılında özür diledi ama bunun bir utanç kaynağı olmadığını da ekledi. 


 1930 Dünya Kupası düzenlemek İtalya'yı yöneten faşist lider Mussolini'nin en büyük hayaliydi. Ev sahipliğini Uruguay'a kaptırınca Milli Takımı'nı finallere yollamayan 'Il Duce', bu kupayı kazanabilmek için ülkede yabancı futbolcuların İtalyan pasaportu almasını sağladı. Dört yıllık projenin hedefi finalleri düzenlemek ve büyük kalabalıklar önünde kupayı kaldırmaktı. 1934'te ev sahibi İtalya, kupayı kazanırken, o günlerin şahitleri hakem hatalarını anlata anlata bitiremediler. Dünya Kupası tarihinde iki finali arka arkaya kazanan ülke de Musssolini'nin İtalya'sı oldu. 1938'de aynı hakem oyunları ve baskıların adresi Fransa idi. İtalya kupayı dördüncü kez kazanmak için bir zamanlar Hitler'in yüzbinleri topladığı Berlin'deki 2006 finalini beklemek zorunda kalacaktı. 2. Dünya Savaşı başlamasa ve 1942'de Dünya Kupası oynanabilse, tüm dünya Güney Amerikalılar destekli İtalya'nın kupayı arka arkaya üçüncü kez müzesine götüreceğinden emindi. 2010 Dünya Kupası hayalleri Henry'nin eliyle kesilen kurt teknik adam Giovanni Trapattoni, Fransızların haksız yere Güney Afrika'ya gittiğini söylediği basın toplantısında, sekiz yıl önce başına gelenleri hatırladı. Güney Kore, Türkiye ile üçüncülük maçına çıkmış ve kaybetmişti ama turnuvanın iki ev sahibinden biri olan Hiddink yönetimindeki takım, önce İtalya ardından İspanya'yı 'tartışmasız' hakem kararlarıyla dönüş uçağına bindirmişti. 

Ekvadorlu hakem Byron Moreno, İtalya'nın bir golünü haksız yere iptal etmiş, olmadık yere Totti'yi oyundan atmış bir de penaltı yaratmıştı. Daha ne olsun! Güney Kore, İtalya'nın ardından İspanya'yı da Mısırlı hakemin delirten düdükleriyle elemişti. Hikayenin sonunda ise unutulmaz Batı Almanya- Avusturya maçı var. 1982'de Cezayir'in gruptan çıkmaması ve iki ülkenin kolkola yola devam edebilmesi için tek ihtimal vardı. Almanlar tek golle kazanmalıydı. 10. dakikada Hrubesch'in golüyle öne geçen Almanlar karşısında Avusturya, 80 dakika bir şey yapmadı, Almanlar da Avusturya'nın üstüne gitmedi ve Cezayir kupaya veda etti. Maçın ardından Avusturya'da yayın yapan kanalın yorumcusu, futbolseverlere seslendi: "Televizyonlarınızı kapatın!"