BIY ADS

14 Eylül 2014

İstanbul'da Bir Gece


Ezeli rakibinin stadında Şampiyonlar Ligi finaline çıkmak ve kupayı kaldırabilme ihtimali her taraftarın hayalidir. Real Madrid için de öyleydi. 1989 Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final, Hagi'nin liderliğinde Steaua Bükreş; Neuchatel'i İstanbul'da beşleyip, Monaco'yu 40 metreden vuran Prekazi'li Galatasaray ile eşleşirken, Barcelona'nın stadı Camp Nou'da final hayali kuran Real Madrid'in rakibi Milan'dı. Steaua Bükreş, Hagi'nin penaltısı, sonraları Galatasaray'da onun yardımcılığını yapacak Balint'in son noktayı koyduğu 4-0'lık maçla işi rövanşa bırakmamıştı. Taklacı Hugo Sanchez'in golüyle Santiago Bernabeu'da yer yerinde oynamış ama Van Basten, beraberlik golüyle 100 bin taraftarı sessizliğe gömmüştü Madrid'de. Rövanş ise bir İspanyol dramıydı. Rijkaard, Gullit, Van Basten en güzel üçlüydü, sektirmediler, 5-0'lık hezimete iki adam daha katkı yaptı: Donadoni ve 16 yıl sonra Milan'ın başında Şampiyonlar Ligi finaline teknik adam olarak ikinci kez çıkacak olan Carlo Ancelotti. Milan finalde iki Gullit, iki Van Basten golüyle Hagi'nin takımı Steaua Bükreş'i finalde sahadan sildi. 10 yıl sonra Barcelona, kuruluşunun 100. yılında bir kez daha Kupa 1'in finaline ev sahipliği yaptı. Şampiyon Kulüpler Kupası artık tarih olmuş sahne Şampiyonlar Ligi'nindi. Bu oyunda bazı maçlar bittiğinde tekrar tekrar okunası bir romandır. Tribünü terkedip evine doğru giderken, televizyonu kapatıp kafanı yastığına koyarken, ilk dakikasından son dakikasına kadar zihninde bir kez daha banttan izlediğin, unutamadığın ve film gibiydi dediğin 90 dakikalar ya da daha fazlası... 

Seneş Erzik'in de aralarında bulunduğu UEFA yetkilileri, kupayı Bayern Münih'e vermek üzere sahaya inmek için Camp Nou'nun dördüncü katında asansöre bindiklerinde dakika 89 ya da 90'dı. Bayern Münih, 6. dakikada Basler'in golüyle öne geçmiş ve son dakikaları öldürüyordu. UEFA Başkanı ve Erzik saha kenarına geldiklerinde Manchester United, 90+1 ve 90+3'te attığı iki golle Almanları yere sermişti. Barselona'daki o geceye en unutulmaz final dediler. Ama gelecek, hayatın bütün en'lerini değiştirmek için var zaten! Futbol tarihinin en unutulmaz finallerinden birini yaşabilmek için sadece altı yıla ihtiyaç vardı. Üstelik de İstanbul'da... Türk futbol tarihinde ilk kez bir Avrupa Kupası finaline ev sahipliği yapıyorduk. Memlekette kimsenin sevemediği, gidemediği, gitse dönemediği, futbolcuyu rüzgarıyla bezdiren Atatürk Olimpiyat Stadı, Şampiyonlar Ligi'nin en, en unutulmaz finaline sahne oldu 25 Mayıs 2005'te. 80 bin kapasiteli stadyumda Liverpool ve Milan taraftarlarına 20'şer bin bilet ayrılmıştı. Tarihinde bu kupayı dört kez kazanan Liverpool 50 bin taraftarıyla geldi İstanbul'a. Ev sahibi sıfatıyla Türk taraftarlara ayrılan biletleri karaborsada alabilmek için Sultanahmet ve Taksim sokaklarını arşınladılar. Milan ise taraftar gruplarını saymazsan, Milano sosyetesiydi. Sonuç, yarı yarıya oynanması planlanan bir finalde İstanbulluları da arkasına alan Liverpool, Olimpiyat Stadı'nın neredeyse yüzde 80'ini ele geçirmişti. Gelin görün ki finalin favorisi Milan'dı. İki takım da çeyrek finalde bir İtalyan'ı kupa dışına itmişti. Juventus'u geçen Liverpool yetmemiş bir de kendi toprağından Chelsea'yi elemiş ve sen otur İstanbul'a ben gidiyorum demişti. Ezeli rakibi Inter'i hayallerini ortak stadları San Siro'ya gömen Milan da yarı finalde PSV Eindhoven'ı geçerken hiç zorlanmadı. 

İlk düdük öncesindeki gösteriler rüya gibiydi ve 90 dakika da Milan cephesi için tatlı bir rüyayla başladı. Sonu kabus olacak tatlı bir rüya... Daha ilk dakikada Maldini ile öne geçtiler, bakmayın bugünkü Milan'ın haline, kadro esaslı kadro. Nesta, Maldini göbekte, bekler Maldini, Cafu önlerinde Pirlo, Seedorf, Gattuso, forvette Crespo-Shevchenko'nun arkasında Kaka! Ne Milan ama... Crespo 39 ve 44'te attığı gollerle tabelayı 3-0 getirdiğinde, Dudek'in koruduğu kalenin arkasındaki Milanlılar zafer şarkıları söylüyor ama bir taraftan da pankartlarını kaldırıyordu. Tribün grupları arasındaki iç hesaplaşmanın başladığı akşamdı ve birbirlerine girdiler... Liverpool tribünleri takım ikinci yarı için sahaya döndüğünde bu oyunun tarihinde tüyleri en fazla ürperten tezahüratı "You will never walk alone"u söylemeye başladılar. "Asla yalnız yürümeyeceksin" tezahüratına katılmayan ve stadı terk edip Taksim'in yolunu tutan Liverpool taraftarı yok muydu? Vardı ve onlar penaltıları İstiklal Caddesi'nin kafelerinde izledi ve kendileri hiç affetmediler! Liverpool, altı evet sadece altı dakikada geri döndü. Önce Gerrard, iki dakika sonra Smicer ve 3 dakika sonra Xabi Alonso. Bir zaman sonra İstanbul'un havasını Galatasaray formasıyla koklayacak olan Harry Kewell ve Milan Baros'lu Liverpool, imkansız kelimesinin harflerini tek tek söktü attı, Olimpiyat Stadı'nda. Penatılarlarda kaybetseler, bu hafta İngiltere'de vizyona giren One Night in İstanbul(İstanbul'da Bir Gece) adlı film çekilir miydi acaba? İki Liverpool'lu taksicinin 25 Mayıs 2005'teki İstanbul maceralarını anlatan filmin galasına, o gece maçın adamı seçilen kaptan Steven Gerrard en önde girdi. "Bir maçta 3-0 öne geçtiğimizde kazanmış olmadığımı ben İstanbul'da öğrendim" diyen Milan'ın hocası Carlo Ancelotti'ye yıllar boyunca "İstanbul'daki o gece"yi sordular. "Hatırlamıyorum, unuttum" dedi her seferinde... Bu filmi izler mi? Hiç sanmıyorum.... 

13 Eylül 2014

Hafta Sonu Naklen Yayınlar


13 Eylül Cumartesi
14:45 Arsenal - Manchester City @Lig Tv3
16:30 Bayern München - Stuttgart @TRT HD
17:00 Gençlerbirliği - Bursaspor @Lig Tv
17:00 Karabükspor - İstanbul Başakşehir @Lig Tv2
17:00 Boluspor - Manisaspor @TRT 1
17:00 Chelsea - Swansea City @Lig Tv3
18:00 Rennes - Paris SG @Tivibu
19:00 Lierse - Anderlecht @NTVSpor
19:00 Empoli - Roma @Tivibu
19:00 Malaga - Levante @NTVSpor Smart HD
19:30 Altınordu - Osmanlıspor FK @TRT Spor
19:30 Mönchengladbach - Schalke 04 @TRT Haber
19:30 Liverpool - Aston Villa @Lig Tv3
20:00 Galatasaray - Eskişehirspor @Lig Tv
20:00 Konyaspor - Balıkesirspor @Lig Tv2
21:00 Real Madrid - Atletico Madrid @NTVSpor Smart HD
21:45 Juventus - Udinese @Tivibu
22:00 Philadelphia Union - New York Red Bulls @Sports TV
22:15 Sporting Lisbon - Belenenses @Tivibu
23:00 Celta Vigo - Real Sociedad @NTVSpor Smart HD

14 Eylül Pazar
00:30 Fluminense - Palmeiras @Lig Tv3
03:30 Chicago Fire - Toronto FC @Sports TV
12:30 Spartak Moscow - Torpedo Moscow @Lig Tv3
13:30 Sampdoria - Torino @Tivibu
15:00 Lille - Nantes @Tivibu
16:00 Fiorentina - Genoa @Tivibu
16:00 Inter - Sassuolo @Tivibu
16:30 Eintracht Frankfurt - Augsburg @TRT HD
17:00 Kasımpaşa - Mersin İdmanyurdu @Lig Tv
17:00 Giresunspor - Adana Demirspor @TRT Spor
18:00 Manchester United - Queens Park Rangers @Lig Tv3
18:30 Hannover 96 - Hamburg @TRT Haber
19:30 Adanaspor - Orduspor @TRT Spor
20:00 Gaziantepspor - Kayseri Erciyesspor @Lig Tv2
20:00 Trabzonspor - Fenerbahçe @Lig Tv
20:00 Sevilla - Getafe @NTVSpor Smart HD
21:45 Parma - Milan @Tivibu
22:00 Evian TG - Marseille @Tivibu
22:00 Granada - Villarreal @NTVSpor Smart HD
22:00 Sao Paulo - Cruzeiro @Lig Tv3

15 Eylül Pazartesi
19:30Alanyaspor - Samsunspor @TRT Spor
20:00 Beşiktaş - Çaykur Rizespor @Lig Tv
20:00 Akhisar Belediyespor - Sivasspor @Lig Tv2
21:45 Verona - Palermo @Tivibu
22:00 Hull City - West Ham United @Lig Tv3

8 Eylül 2014

Serie A 2014-2015 Yıllık Ücretler



Yıllık ücretler net rakamlardır. İkinci kolon, kontrat bitim tarihi. 

31 Ağustos 2014

Salaş ve Lezzetliydin Serie A


Atasözleri bir coğrafyada doğar, bazıları tüm dünyada kabul görür. "Roma bir günde inşa edilmedi" (Roma die uno non aedificata est) gibi... Tezcanlılara bir projenin kısa sürede tamamlanmayacağını ve sabır gerektirdiğini anlatır. İtalya'da futbol sezonu bugün başlıyor, biz Süper Lig onlar Serie A diyorlar ve bir günde inşa edilmeyen, 1929 yılından beri oynanan lig, bir zamanlar dünyanın en popüler ligiydi. 10 yıldır da sürekli kan kaybediyor. Tersine bir dünya Serie A'nınki atasözünün yanında. Futbolu icat etmenin kibriyle yıllarca kendi liglerinden başka ligi önemsemeyen İngilizler, Premier Lig'i kurana kadar, Almanlar, 90'ların sonunda dibe vurunca Bundesliga'yı yeniden dizayn edene kadar, İspanyollar Franco sonrası kapalı rejimin pencerelerini ardına kadar açana kadar ve Fransızlar 1998 Dünya Kupası'nı kazanıp futbolla barışına kadar, İtalya Serie A, Avrupa'nın bir numaralı ligiydi. 

Çok değil 20 yıl önce İngilizler bir Manchester United-Chelsea maçı için ekran başına geçtiğinde izleyici sayısı bir milyon iken o hafta İtalya'dan yayınlanan haftanın maçı Britanya'da 3 milyon izleyiciye ulaşıyordu. Maradona'nın Platini'ye çalımı bastığı, Gullit'in Van Basten'a ara pası attığı, Baggio'nun frikiği köşeye astığı, Maldini'nin soldan bindirdiği, Zidane'in topla bale yaptığı, Ronaldo'nun tribünleri ayağa kaldırdığı, Batistuta'nın füzeleri, Del Piero ve Totti'nin forma aşkıyla şenlik yeri olan, tribünleri tıklım tıklım dolu, Avrupa'da tüm takımların korkulu rüyası kadrolara sahip Serie A'ya ne oldu peki? 

 
Şampiyonlar Ligi'nde 1989 ile 1998 arasında bir final haricinde hep bir takımı bulunan İtalya, nasıl oldu da dört takım kontenjanını Almanya'ya kaptırdı? Bu sezon şampiyonu Juventus ikinci torbadan, lig ikincisi Roma dördüncü torbadan Şampiyonlar Ligi kurasına girerken, A.Bilbao gibi yabancısı olmayan bir takıma elenen Napoli ve Avrupa Ligi'ne bile gidemeyen 'efsane' Milan ya da dört yıl önce en büyük kupayı Mourinho ile kazanan ardından yıldızlarını bir bir satan ve kuruyup giden Inter... Çöküşün nedenleri bunlar olabilir mi acaba? 


Calciopoli: Calcio, futbol aynı zamanda tekme demek İtalyanca'da. Calciopoli ise 2006'da ortaya çıkan şike skandalı. Geçmişinde iki büyük şike skandalı olan İtalyanlar, milli takımları Berlin'de Dünya Kupası'nı kaldırırken, ülke sınırları içinde patlayan skandalla boğuşuyorlardı. İnfaz için ellerini çabuk tuttular ve şampiyon Juventus'u ikinci lige yolladılar. Zirveye oynayan her takımın kadrosu dağıldı, Juventus ancak üç yıl sonra kendine gelebildi ve iletişimin internetle tavan yaptığı dünyada bu kirlilik, Serie A'yı tüm futbolseverlerin gözünde görünmez kadar güvenilmez de kıldı. Sonucuna müdahele edilen bir futbol maçını kim izlemek ister ki! 


Yayın ihalesi: 80 ve 90'larda dünyanın en fazla izlenen ligi olan Serie A'yı uçurumun kenarına getiren yeni binyılın başındaki yayın ihalesi oldu. İki dijital platformun amansız rekabetinde almaları gerekenin üç katını kasalarına koyan kulüpler, platformlardan biri batıp, balon patlayınca borç batağına girdiler. Ligin yüzü kabul edilen Zidane ve Ronaldo'nun Real Madrid'e satışı, Parma, Lazio, Roma, Fiorentina'nın da aralarında bulunduğu Juventus, Milan, Inter ile tamamlanan ve "7 Kızkardeş" olarak anılan şampiyonluğa oynayan takımlar ya el değiştirdi, ya yıldızlarını sattı, ya da küçülmeyi tercih etti. Bugün Serie A, Premier Lig'in ardından yayın ihalesinde yine ikinci sırada ama bunun sebebi de ülkede hali hazırda 6 milyona varan decoder sahibinin bulunması. 

Eski stadyumlar: İtalya'nın son 50 yılda efsane mertebesine ulaşmış, tarih kokan stadları, futbol endüstrisine yenik düştü. Loca kavramıyla Juventus'un yeni stadıyla tanışan İtalyanlar için stadyum demek iki kale arkası (curva) bir kapalı tribün, çokça da bir maraton tribündü. Son Şampiyonlar Ligi finalini 13 yıl önce düzenleyen ülke, Milano'daki San Siro ile 2016 finaline büyük ihtimalle ev sahipliği yapacak ama Euro 2016'yı bizim gibi kaçıran İtalyanlar bizden farklı olarak yeni stadyum inşaatı için proje bile çizdirmiyorlar. 

İtalyan ekonomisi: Alitalia'nın satışı, FIAT'ın Chrysler'in çatısına girme planı, yıllarca Kappa ve Diadora gibi ülkenin markalarını giyen kulüplerin Adidas, Nike ve Puma ile anlaşması, Çin'deki ucuz iş gücüne yenik düşen tekstil sektörü, Avrupa Birliği'ne giren her Akdeniz ülkesinin insanın yaşadığı tembellik ve Sensi'den Moratti'ye, Cragnotti'den Berlusconi'ye çöken milyarlık patronlar. Hayatın zorlaştığı İtalya'da her avro artık çok değerli. Bir zamanlar en büyük yıldızların forma giyme hayalini kurduğu Serie A son üç gol kralını ülke dışına sattı. Bu sezon ligin yüzü kabul edilen Balotelli ise artık Liverpool'da. 


Tribün terörü ve ırkçılık: Artan işsizlik, Kuzey ve Güney İtalya arasında bitmek bilmeyen "Gerçek İtalyan biziz" polemiği, 40 yıl önce manifestosu yayınlanan ve futbol endüstrisine direnen Ultras kültürü, deplasman yasakları, yollarda vurulan taraftarlar derken İtalya bir darbeyi de tribün teröründen aldı. Irkçılık ise ülkenin kanayan yarası. Serie A'da forma giyen siyahi oyunculara yapılan ırkçı tacizlerin listesi artık bir dosya kalınlığında. İspanya gibi İtalya da sert önlemler alsa da ırkçılık belasının önünü alamıyor.

Çizme'nin alt yapılarından artık bir Del Piero, Maldini, Totti gibi bayrak adamlar çıkmıyor, kenarından geçenler de soluğu bugünün büyüğü liglerde alıyorlar. İngiltere Premier Lig yüksek bilet fiyatlarıyla şimdinin moda burger dükkanları gibi. İspanyollar yerel mutfağı Michelin yıldızlı restoranlarda satmayı tercih ediyorlar futbol sahasında da. Almanlar ise ucuz biletleri, dolu stadyumlarıyla global 'fast food' markaları gibiler. İtalya Serie A ise her zaman salaş ama lezzetiyle meşhur bir lokantaydı. Söylesenize kim tadı tuzu olmayan, sterilden uzak bir yemeği salaş bir dükkanda yemek ister ki... 

30 Ağustos 2014

Hafta Sonu Naklen Yayınlar


30 Ağustos 2014 Cumartesi
14:45 Burnley - Manchester United @LigTV3
16:30 Leverkusen - Hertha Berlin @TRT Spor
17:00 Samsunspor - Giresunspor @TRT 1
17:00 Manchester City - Stoke City @LigTV3
18:00 Monaco - Lille @Tivibu
18:30 Eskişehirspor - Torku Konyaspor @LigTV2
19:00 Bursaspor - Galatasaray @LigTV
19:00 Chievo - Juventus @Tivibu
19:30 Schalke 04 - Bayern München @TRT Haber
19:30 Everton - Chelsea @LigTV3
20:00 Adana Demirspor - Tekden Denizlispor @TRT Spor
20:00 Şanlıurfaspor - Adanaspor @TRT Spor Web
20:00 Athletic Bilbao - Levante @NTVSpor Smart HD
20:00 Cordoba - Celta Vigo @NTVSpor Smart HD
21:00 İstanbul Başakşehir - Kasımpaşa @LigTV2
21:45 Mersin İdmanyurdu - Beşiktaş @LigTV
21:45 Roma - Fiorentina @Tivibu
22:00 Atletico Madrid - Eibar @NTVSpor Smart HD

31 Ağustos 2014 Pazar
00:00 Espanyol - Sevilla @NTVSpor Smart HD
00:00 Toronto FC - New England Revolution @Sports TV
00:30 Palmeiras - Internacional @LigTV3
15:00 Bordeaux - Bastia @Tivibu
15:30 Tottenham - Liverpool @LigTV3
15:30 Aston Villa - Hull City @LigTV2
16:30 Gölbaşıspor - Göztepe @Kanal 35
16:30 Mainz 05 - Hannover 96 @TRT HD
17:00 Orduspor - Kayserispor @TRT Spor
18:00 Leicester City - Arsenal @LigTV3
18:30 Kayseri Erciyesspor - Trabzonspor @LigTV
18:30 Sivasspor - Gaziantepspor @LigTV2
18:30 Freiburg - Mönchengladbach @TRT Haber
19:00 Milan - Lazio @Tivibu
19:15 Krasnodar - Dinamo Moscow @LigTV3
20:00 Karşıyaka - Antalyaspor @TRT Spor
20:00 Villarreal - Barcelona @NTVSpor Smart HD
21:00 Fenerbahçe - Karabükspor @LigTV
21:00 Benfica - Sporting Lisbon @Tivibu
21:45 Genoa - Napoli @Tivibu
22:00 Paris SG - Saint-Etienne @Tivibu
22:00 Real Sociedad - Real Madrid @NTVSpor Smart HD
22:00 Deportivo La Coruna - Rayo Vallecano @NTVSpor Smart HD
22:00 Corinthians - Fluminense @LigTV3

01 Eylül 2014 Pazartesi
00:00 Elche - Granada @NTVSpor Smart HD
03:00 Chivas USA - Los Angeles Galaxy @Sports TV
22:00 Rio Ave - Boavista @Tivibu

28 Ağustos 2014

Arda Uskan


Güle güle Gazeteci. Güle güle Son Mohikan. Güle Güle Arda Uskan

"İşin kötüsü 'şu genç yaşımda' hayata veda edip gitmek de var! 
Gülmeyin döverim, ne olmuş yaşıma? 
Bakın Süleyman Beye, kaçına geldi bıraksanız parti kurup yeniden başbakanlığa oynayacak!Kaldı ki benim sizlerin yaşında oğlum var ve sorsanız henüz baba kuzusu. Bu yüzden çok pişmanım. Sizler de ileride aile sahibi olacaksınız ve işte size içkiye alışmamak için en önemli neden! "Yok ben hem içerim, hem uzun yaşarım, çocuğuma da doyarım" diyorsanız; şekil 2, yine Arda abiniz ve iç organları... 
Daha başka nasıl anlatayım ki? Acaba içki şişelerinin üzerine benden bir parça mı yapıştırsalar veya yanında 'artık yapamayacaklarımın hazin listesini' mi verseler? Mesela istesem de oğlumla koşuya çıkamayacağımı biliyorsunuz di mi? Denize giremeyeceğimi, hele de Bodrum - Fethiye ve yine sizin yaşınızda gittiğim rüya şehir Paris'i bir daha göremeyecek olmamı... Şöyle üzeri sarımsaklı yoğurtla bezenmiş biber kızartmasını, hadi biraz ukalalık edeyim; elim kadar koca bir ıstakozu tereyağında dereotu, yine sarımsak ve kırmızı acı biberle sote edip lüpletmeyi rüyamda bile göremeyeceğimi... Anlayacağınız mutfak tezgahının önünde uzun uzadıya dikilip birbirinden leziz menüler hazırlayamayacağımı... En sevdiğim 'kırlarda yayılıp kitap okuma' alışkanlığıma veda edeceğimi... Ve dostlarımla sohbetlerimizi çok ama çok özleyeceğimi... "Abi bunlar olmadan da yaşanır dert etme" diyorsanız, o zaman beni okumaya devam ediniz Sevgili Gençler.(25 Ağustos 2014) 

26 Ağustos 2014

Süper Kupa 2014


Sezon başında ilk hedefiniz 25 Ağustos'ta Süper Kupa ve hemen ardından başlayacak Süper Lig... Bu tarihten 45 gün önce sezonu açıyorsunuz ve sahadaki 22 futbolcu için 120 dakikalık oyunda izleyene tek bir cümle söyletiyorsunuz: Hazır değiller, eksikleri var, transfer lazım... Türk futbolunun en üst düzey rekabetinde kanayan yara budur..
Evet dün Manisa'da maç başladığında nefes almayı bile zorlaştıran sıcak ve nem vardı. Ama bu şartlarda futbolun oynandığı tek yer Türkiye değil.. Galatasaray'ın kadro kurgusu, en pahalı bonservisli Bruma'yı bile kulübede tutacak kadar sorunlu... Hücumu seven, defansı zayıf denen Telles, bu performansıyla Galatasaray'ın beş yabancısından birisi olamaz. İki aydır gönderilmek istenen Chedjou ise penaltılar dahil kalesinde devleşen Muslera ile birlikte defansın en iyisiydi.
Melo, bildiğimiz Melo, 'hazırım' diyen Sneijder de hazır olmayınca Galatasaray Selçuk-Olcan-Burak üçlüsünün ayağına baktı. Fenerbahçe'de, takımı çok fazla çalıştırıyor diye futbolcuların şikayet ettiği söylenen Ersun Yanal haklıymış...Çünkü Fenerbahçe dün kadro kalitesinin yanına oyun temposunu koyamadı. Orta sahada Topal ile birlikte ilk yarıda ayakta kalan isim Emre idi... Ama o da artık kariyerinin son baharında...
Maç öncesi favori olan Fenerbahçe idi.. Böyle düşünenleri haksız çıkartan Emenike oldu.
Kaçırdığı iki net fırsat Galatasaray'ın oyunda kalmasını sağladı. Bir tarafta Galatasaray yönetimi ve sahada forma reklamı olmayan takımı, diğer tarafta sezonun flaş transferi Diego'ya lisans çıkaramayan Fenerbahçe yönetimi... Birbirlerini yaralayacak demeçler vermek yerine özeleştiri yapsalar, bir taraf, "Paramız yok transfer yapamıyoruz" demez diğer taraf da "Diego hazır değildi" demek zorunda kalmaz.. Son söz taraftara: Deplasman yasağının kalkmasını istiyorlar. Ama dün sahaya atılanlar sonrası iki taraf bu talebi toprağa gömdü. Soma hatırasına maddi manevi destek için Manisa'ya gelen iki takım kötüydü.
Hakem Abitoğlu onlardan kötüydü. Ama en kötüsü ezeli rekabeti çirkinleştiren tribünlerdi.
Penaltıları bir taraf kaçırır, diğer taraf kazanır. İsmail Kartal, giydiği ateşten gömleğin içinde lige başı dik girecek. Prandelli ise "Transfer için baskı kurmak istemiyorum" dediği Ünal Aysal'a o baskıyı kurmazsa sezon ortasında baskıyı kendi üzerinde hisseder...

İki Sıfır Eksik Olsa



Yine bir transfer mevsiminin sonuna geliyoruz. Önce bizden bir hikayeyle başlayalım. 80'lerin yıldız bir futbolcusuyla bir sohbetimde, (çok muteber bir isimdi futbol sahasında, bugün oynasa yılda 2 milyon avrodan aşağıya imza atmazdı) "Ben bir sezonda kazandığım parayla Bakırköy'de iki daire alabiliyordum" demişti. Çok tutumlu davranmamış kariyeri boyunca, har vurup harman savurmuş biraz. Eski futbolcuların bugünün starlarına bakış açısı hiç değişmez. Onlara göre, bugünün futbolcuları gereğinden fazla kazanır, üstelik öyle büyük yetenek falan da değildirler. Bir yıl oynayıp iki daire alabilen 80'lerin starının farkında olmadığı bugün yılda 2 milyon avro kazananın aslında bir rezidans satın alabildiği. Daire-redizans farkı, olacak o kadar! Avro öncesinde her ülkenin kendi kurunda açıklanan transfer bedelleri kafa karıştırırdı ama ben son 40 yılın bonservis öykülerinden dönemin para birimlerinin avro karşılığıyla yola devam edeyim. Lakin zamanının doları, lireti, markı, frankı daha değerliydi, satın alma gücü fazlaydı, avro geldi mertlik bozuldu diyenlerin itirazı da saklı kalsın. 41 yıl önce Barcelona, Johan Cruyff'u kadrosuna kattığında, kulübü Ajax'a 360 bin avro bonservis bedeli ödemişti. Şimdi bu rakama, üçüncü ligde futbolcu alamaz, alt yapıdan çıkan 18 yaşındaki çocuğa yıllık ücret olarak verseniz inanın burun kıvırır. Savoldi, İtalyan gazetelerinin arşivlerinde sıkışmış kalmış ama Bologna, Napoli'den 1975 yılında 865 bin avro karşılığı liret aldığında Çizme'de "Napoli batar, böyle gitmez" demişler. Boca Juniors'tan 7.2 milyona aldığı Maradona'yı aynı paraya Napoli'ye 1984 yılında satan Barcelona, bugün bu rakamı yıllık ücret olarak ödüyor futbolcularına. 7-8 milyon avro dediğiniz de bugünün Türk futbolunda çıkış yapan her futbolcu için istenen rakam. Üç Hollandalı'yı bir araya getiren Milan, 1987'de PSV'ye Gullit için 10.9 milyon avro ödemişti. FIAT'ın dolayısıyla Angelli Ailesi'nin yüksekten uçtuğu yıllar, 80'lerin sonu. Büyük yetenek Baggio, Fiorentina'dan koparıldığında Juventus, Floransa şehri kulübününe 13.1 milyon avro karşılığı liret ödemişti. Marsilya'ya veda edip Milan'a giden klas golcü Papin için bonservis bedeli 1992'de 16.8 milyon avro. Sampdoria'daki Mancini- Vialli ekürisini bozan Juventus'un 92'de Vialli için ödediği para 20.1 milyon avro. 80'ler ve 90'larda Serie A'ya yıldız yağdıran İtalyan patronları tahtlarını yeni bin yılda İspanyol kulüplerine ve Rus oligarklara kaptırdılar. 1997'de Ronaldo için Barcelona'ya 27 milyon ödeyen Inter, Brezilyalı yıldızı, Real Madrid'e iki katına sattı. Denilson için Real Betis'in neden 30 milyon ödediğini kimse anlamadı. İki yayıncı kuruluşun amansız rekabeti ve birinin batmasıyla sonuçlanan Serie A'nın 2000'lerin başındaki mesut yıllarında Lazio, Vieri'yi 46.5 milyona Inter'e sattı. Arjantinli klas golcü Crespo'ya ise 56 milyon ödediler. Lazio'nun başkanı Cragnotti'nin devletten 6.5 milyar dolar vergi kaçırdığı ortaya çıkınca da Crespo'lu efsane kadro dağıldı. Hikayenin son 15 yılında ise İspanyollar sahneyi kimseye bırakmadı. Figo için Barcelona'ya 61 milyon, Zidane için Juventus'a 71 milyon ödeyen Real Madrid, Ronaldo, Beckham ile 'Los Galacticos I' dönemini tamamladı. 94 milyon avro'ya Cristiano Ronaldo, 96 milyona Gareth Bale ve son olarak bu sezon 80 milyona James Rodriguez'i alan Real Madrid'e Barcelona, İbrahimoviç, Neymar ve Luis Suarez transferleriyle cevap verdi. Daha pahalı maç biletleri, sezonluk kombineler, localar, her yıl değişen üç forma, binlerce ürünün olduğu taraftar mağazaları, şifreli naklen yayınlar... 40 yılda geldiğimiz nokta, artık çift haneli rakamların da bonservis bedellerine yetmediği. İki sıfır atsak ne güzel olurdu dünya.... 

17 Ağustos 2014

Almanlar Nasıl Başardı?

Yirmi yıl önce Newcastle United kulübü, Ajax’a bir antrenörünü yolluyor üç günlüğüne. Antrenör alt yapıyı inceleyecek ve yıldız oyuncuların nasıl yetiştiğini yönetimine raporlayacak. İlk gün alt yapının başında olan Ten Cate’ye “Hollanda’dan nasıl bu kadar çok yetenekli oyuncu yetişt?” diye soruyor. Ten Cate “İnan bana bu kek tarifi olsa sana verirdim ama maalesef değil” diyor. Evet, o Hollanda 3 Dünya Kupası finali oynadı, hiç kazanamadı, Ajax’ın Avrupa zaferlerini görenler artık emekli ama bu yüksek tepeleri olmayan ülke futbol dünyasında her zaman en üst sıralarda. Hollanda’dan daha da yukarıda, en tepedekinin sırrını öğrenmek için Düsseldorf uçağındayım. Birinci ve ikinci ligin yönetiminden ise profesyonel kadrolardan kurulu bir organizasyona sahip olan Bundesliga şirketi, “Nasıl başardıklarını anlatmak” için davet etti. Türkiye’yi temsilen katıldığım iki günlük organizasyonda Almanya Süper Kupa finali öncesinde, bize çocukluğumuzun diliyle söyleyeyim: “Hava attılar”. Haklılar da,  Şampiyonlar Ligi’nde finallere Bayern Münih ambargo koydu, bir önceki yıl iki Alman takımı Londra’da finali oynadı, Bundesliga, tüm dünyada tribünlerin en dolu olduğu futbol ligi. Yılda 7 milyon decoder satıyorlar, 2.5 milyar avrodan fazla bir gelir elde eden Bundesliga, birinci ve ikinci ligde oynayan takımlara milyonlar yağdırıyor. Bu sayede kulüpler de bizde olduğu gibi uçuk fiyatlarla kombine satmıyor, maç biletleri ülkenin yaşam standartında çok ucuz kalıyor ve 12 avroya bilet bulabiliyorsunuz gişede. Hikayenin sonunda Brezilya’ya yedi gol atıp, finalde de Arjantin’i devirip Dünya Kupası’nı kaldıran Alman Milli Takımı.
Ortada bir başarı varsa bunu dünyaya iyi anlatmak lazım. Galiba bundan daha iyi marka ve ülke tanıtımı olamaz. Kopyalanmaktan çekinmiyorlar, Almanlar “Siz yapamazsınız” demiyor, “Biz yaptık, siz de deneyin” diye meydan okuyorlar. Euro 2000’de yaşanan fiyaskonun ardından Alman Milli Takımı eve döndüğünde geçmişte milli formayı giymiş teknik adamlar “Böyle gitmez” diyorlar. Oysaki o dönemde Bayern Münih de, Borussia Dortmund da yine Şampiyonlar Ligi’nin finallerinde geziyorlar. Kulüp takımlarının başarısı eski futbolcular için yeterli değil. Onlar, milli takımda bir reform istiyorlar ve futbol akademileri kuruluyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sıfırdan bir ülke kuranların oğulları, torunları oldukları için de doğrusu fazla zorlanmıyorlar.  Örneğin Mesut Özil’in yetiştiği Schalke 04’ün akademesinde 10 alt yapı takımı var ve 180 genç yetişiyor, 36 teknik adam görev yapıyor ve her akademide olduğu gibi burada da birinci şart, lise eğitimini mutlaka tamamlamak.  9-11 yaş grubunda çocuklar taktikle yüzleşmiyor, tek istenen futbol topunu sevmeleri,13-15 yaşında temel alt yapı eğitimi alıyorlar ve Almanlar için bir çocuk 15 yaşına geldiğinde futbolcu olup olmayacağı sadece sahadaki yeteneği değil sosyal yaşamındaki dengeleriyle de belli oluyor... Ligdeki yaş ortamalasını 5 yıllık vadede 27.1’den 25’e düşüren Almanlar yaşlı bir nüfusa sahip ama devletin spor politikası aile kavramının üzerine kurulmuş durumda.  Size ne anlatırlarsa anlatsınlar, söz her seferinde ailelere, ailelerin ortak sosyal yaşamlarına ve spor yapan çocuklara geliyor.
Borussia Dortmund’un artık kült olan güney kale arkası tribünü nam-ı diğer Sarı Duvar’da binlerce ilkokul çağındaki çocuk var. Bundesliga yönetimi işte tam da bu yüzden çocuklar babalarının omuzlarında maça gelebilsinler diye Cumartesi-Pazar günleri maçları gün ışığında oynatıyor ve akşamların reyting kavgasına girmiyor.  B.Dortmund’un yeni açılan iki katlı devasa taraftar merkezinde forma da alabiliyorsunuz çim biçme makinesi de, plaj havlusu da, biberon da.

80 bin taraftarın izlediği Almanya Süper Kupası finalinin ardından telefonumu açıyorum, ekranda “Türk sporunun acı kaybı” yazıyor, tıklıyorum; Süleyman Seba’nın ölüm haberiyle yüzleşiyorum. Dönüş uçağında aklımda iki şey var: Almanya’nın yaptıkları aslında zor değil. Önemli olan başlamak. İkincisi, Süleyman Seba. Onun gibi itibarı servetinden büyük başkanlar için başlamamız lazım. Almanlar yenilince biz de yenildiysek; bir kez olsun onlar gibi biz de kazanalım diye... 

14 Ağustos 2014

Jens Lehmann
Christoph Metzelder



Almanya Süper Kupa finalinden bir gece önce Jens Lehmann ve Christoph Metzelder ile akşam yemeğinden kalanlar.

Jens Lehmann
Beşiktaş’ın Liverpool’a 8-0 mağlup olduğu maçtan sonra Arsene Wenger’in söylediklerini o günlerde okumamıştım ama şimdi Wenger de hatırlamak istemez. Futbol dünyasında her zaman böyle mağlubiyetler vardır. Alman takımları da farklı yenilgiler aldılar. Wenger bugün olsa bu sözleri söylemezdi. Bu rakibi motive eder. Premier Lig’de Arsenal son kez benim kaleyi koruduğum sezon şampiyon oldu ama  İngiltere’de Şampiyonlar Ligi’ne gidebilmek de her zaman zordur. Bu yüzden Beşiktaş için çok zor olacak. Demba Ba’yı aldıklarını duydum ama başka isim gelmiyor aklıma. Eğer başka bir futbolcu hatırlamıyorsam bu Beşiktaş için problem demek. Şampiyonlar Ligi için tecrübeli ve önemli futbolculara sahip olmak lazım. Wenger’in elinde iyi bir kadro var ama Beşiktaş hakkında söylediklerinden dolayı pişmandır. Şimdi elenirse o sözlerini ona bütün medya hatırlatır.


Essen’de büyüdüm ve çok Türk arkadaşım oldu. Onlarla futbol oynayarak futbolcu oldum diyebilirim. Schalke 04’den sonra ezeli rakibi Borussia Dortmund’da forma giymek kolay değil. Türk takımlarına karşı çok fazla üzüldüğümü hatırlamıyorum ama Hagi’den yediğim gol gerçekten güzel goldü. Türk takımlarını Şampiyonlar Ligi’nde oldukları zaman takip edebiliyorum. Galatasaray’da önemli isimler var. Muslera da yetenekli olduğu kadar iyi de yetiştirilmiş bir kaleci.  Benim için en iyi Türk kaleci Rüştü oldu. Özellikle Euro 2008’de harikaydı. Volkan bence çok inişli çıkışlı. Güven vermiyor sanki. Bazen ben de öyle goller yedim ama Volkan’ın hatalarını hatırlıyorum. 

Christoph Metzelder
Jones çok tecrübeli ve çok akıllı bir futbolcudur. Dünya Kupası’nda harika oynadı ve buna elbette ki hiç şaşırmadım. Beşiktaş’ın onunla neden devam etmediğini de anlamadım. Jones lider karakterli bir oyuncudur belki de Beşiktaş’ın soyunma odasında bu havayı yakalayamamıştır. Ona lider olduğunu hissettirmeleri lazımdı.
Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde her zaman önemli bir takım. Yeni stadyumlarında Shalke 04 ile maça çıktım. Türk taraftarlar her zaman muhteşem. Futbolcuları tribüne çağırdıkları zaman onlara büyük hayranlık duydum. Türk Telekom Arena’da oynamak gerçekten zordu.
 Löw bir gün bıraktığında onun da adı Alman milli takımı için geçiyor ama  bence Tuchel daha çok genç ve yeterli tecrübeye sahip değil. Kloop  bence daha şanslı. Galatasaray da Cesare Prandelli ile anlaşarak bence doğru yapmış. Şampiyonlar Ligi’nde oynuyorsanız tecrübeli bir hocaya sahip olmanız lazım. Galatasaray’da Sneijder, Burak, Hamit, Muslera çok kaliteli isimler.

Real Madrid’de 3 yıl kaldım ama sakatlıklar peşimi bırakmadı.Orası başka bir dünyadır. Real Madrid’e transfer olmanız için milli takımda mutlaka forma giyiyor olmanız lazım. Bir de forma sattıran bir futbolcu olmanız lazım. Ronaldo varken Bale’e gerek yoktu. Şimdi de Angel di Maria varken James Rodriguez’e gerek yok diyebiliriz ama orası Real Madrid. Kim daha çok forma sattırırsa o imzayı atar ama bugün şunu söyleyebilirim, Real’de oynadım ama Atletico Madrid’i tutuyorum, çok daha heyecan veren bir kulüp ve Arda Turan da o takımın çok önemli bir ismi. 


10 Ağustos 2014

Miş'li Hayatlarımızın
Di'li Geçmiş Zamanı


Bir akşam önce Savaş'ı aramış, "Babacağım yarın sabah idmanı açmışlar." İdmanın açılması demek medyanın görüntü alabilmesi, futbolcuların antrenmandaki performansını izleyebilmesi demek. 90 dakikalık bir oyunun gerisinde dökülen emeğin, akıtılan terin gizlendiği bir futbol dünyasıyla tanışmışız son yıllarda. Ne garip değil mi? Kulüpler kendi televizyonlarını kurup, kendi haber bültenlerini yapıp, kendilerinden üçüncü şahıs diye bahseder olmuş. Onlara kalırsa kötü futbolcu yokmuş, yanlış taktik olmazmış. Fotoğraf editörü Turgut ile de konuşmuş, takım kamptan döndüğünden beri kapalı olan idmanlarda fotoğraf çekemediğinden "İyi oldu, yarın sabah oradayım babacığım" demiş. İş arkadaşlarına hep "Babacığım" diye hitap edermiş. Yine erkenden kalkmış; keşke geç kalsaymış, biraz daha uyusaymış ama kendisi gibi gazeteci olan babasından miras iş aşkı işte. Florya Metin Oktay Tesisleri'nin dört-beş kapısı varmış, eski başkan Adnan Polat bir zamanlar performansını beğenmediği futbolculara gözdağı vermek için bir röportajında "Florya'nın dört-beş kapısı var, nasıl girdilerse o kapılardan birinden çıkar giderler" demiş. O gün bilse ki Erkan o kapılardan birinden giremediği için bu dünyadan gidecek! 

Onu tesislere götüren şoföre "Önce B kapısına bakalım. Gazetecilere girişi sürekli değiştiriyorlar" demiş. Haftada en fazla iki maç var ya, sponsorlar markalarının görünürlüğünün artması için sürekli organizasyonlar yapar olmuşlar futbol dünyasında. Halkla ilişkiler şirketlerinin gazeteciler mutlaka gelsin diye, yolladıkları e-postadan bir saat sonra "E-postamızı aldınız mı, geliyor musunuz? "diye telefon açtıkları sponsor davetleri işte... Yurtdışı kamplarında peşlerinden gelen gazetecilere 10 günde bir-iki idmanı açmışlar, düz koşu yapan, kondüsyon depolayan futbolcuların büyük sırrı var ya (!) onu paylaşmak istememişler. Topuk Yaylası'ndaki idmanı izlemek için her sabah 200 km yol giden gazetecilere idmanın ilk 15 dakikası sonrasında "Çıkın" denmiş, taraftarın izlediği idman medyaya yasakmış. Seçim dönemi geldiğinde gazeteci dostu olan, empati uzmanı başkanlar ve yöneticiler sandıktan zaferle çıkınca medyayı bir numaralı düşman ilan etmiş. Yanlış transferin de, az çalışan takımın da, tutmayan oyun planının da, boş yere harcanan milyon avroların da tek suçlusu spor medyasıymış. Hem zaten her muhabir yatağından yalan haber yazmak için kalkarmış, kulüpler de zorunlu açıklama yapmak zorunda kalırmış, sonra zaman gerçeği gün yüzüne çıkardığında kimse de dönüp özür dilemezmiş. Zorunlu açıklamalarla dolu sorunlu hayatlarmış işte... 

Erkan, A kapısına gitseymiş keşke, orada güvenlik kulübesi kapının dışında. Gitmemiş. B kapısında durmuşlar, foto ekipmanlarının olduğu ağır mı ağır çantası gazetenin aracında, şoför kontağı bile kapatmamış, bu kapı değilse öbürüne gideceklermiş. Tesisin kapısı çok ama gazetecilerin gireceği kapının adı yokmuş. Kurumsallaşırken her şey evraklarda kalmış, insanları unutmuşlar işte. Kapı dediğin anti-terör kapısı, beş ton ağırlığında, içeride kulübün en önemli sırlarının saklandığı arşivler var ya ondan yapmışlar bu kapıyı! Geçen yıl takım şampiyon olup taraftarlar kutlama yapmak için tesislere girmeye çalışınca kırılan kapının yerine bu 'sağlam' kapıyı yaptırmışlar. Sur ördürselermiş; gazetecilerin üzerine kızgın yağ dökecek güvenlik görevlileri hazırda bekleseymiş. 

Kapının ardında bir güvenlik kulübesi var ama dışardan bağırsan duyan yok, kimsenin aklına araç girişi için yapılmış kapıya insan girişini sağlayacak bir tasarım gelmemiş, duvara bir zil de koymamışlar, şimdi her apartmanda olan yüz liralık diyafon, videofon da yok. Olsa, Erkan zili çalacak, güvenlik gazetecinin geldiğini görecek ekrandan, kapıyı açacak, Erkan idmanda fotoğraf çekecek. Kapı anti-terör kapısı ama 30-40 cm açık. Yani teröristler gelse vücutlarını yan verseler kapıya, tesisi basacaklar! O kadar güvenli işte tesis! Erkan kafasını uzatmış içeriye, "İdman bu sahada mı? Bugün giriş buradan mı?" sorusunun sonunu getiremeden, kulübede oturan güvenlik görevlisi kapıyı kapatan butona basmış. Erkan'ı görse basarmıymış, görmemiş, ondan basmış, o kulübede oturan kapının uzak köşesini neden göremezmiş, cevaplayan olmamış. 

Uzun yıllar Galatasaray'ı takip eden ve çok değil nisan ayında kalp krizinin bizden alıp götürdüğü usta mı usta foto muhabiri Süleyman Gültekin'in yerine göreve gelmiş Erkan. Meslektaşları, o kapı için kaç kez güvenlikle tartışmışlar, boylu boyuna açmazlar, gazeteciler ağır çantalarıyla delik gibi yerden geçmeye çalışırmış, kimse de kafasını uzatmazmış. Erkan çok tecrübeli muhabir, yüzlerce maç izlemiş, her spor dalında fotoğraf çekmiş ama o kapıda kafasını uzatmaması gerektiğini bilmezmiş. Hem zaten kapıyı yapan şirket de yerden 30-40 cm. yükseğe sensör yerleştirmiş, Erkan kafasını uzatırken bir adım atsaymış, kapı kapanmazmış, hem zaten ABD'de bu kapılarda sensör de yokmuş, bizde bu sensörleri koymuşlar ama kapıyı kapatan güvenlik görevlisinin kulübesini de kör noktaya yerleştirmişler... Dedim ya, Erkan kafasını uzatmış. Sonra? Sonrası yok!

Miş'li hayatlarımızın Di'li geçmiş zamanında artık Erkan Koyuncu. Onun atmadığı o adım için Galatasaray Kulübü'nün de, biz gazetecilerin de atması gereken çok adım var. O ilk adım için ayağa kalkın şimdi... 

3 Ağustos 2014

Camp Nou'dan Ali Sami Yen'e


Büyük transfer hamlelerinin hepsi yılan hikayesine döner yaz aylarında. Sosyal medyanın olmadığı yıllarda sabah kalkıp televizyonlardaki spor bültenlerinde, spor sayfalarında yolu gözlenen futbolcunun imza haberi aranırdı. Umut dünyasıdır, bugün gelmezse yarın gelir ile geçer gider(di) koskoca yaz. 18 yıl önce yine sıcak bir temmuzun son gününde Hagi kendisini üç yıllığına Galatasaraylı yapan imzayı attığında aldığı paranın da yaptığı fedakarlığın da bugünün profesyonel futbolunda yeri yok. 'Karpatlar'ın Maradona'sı' lakabını sevmez Hagi ama üzerine yapışmıştır, 31 Temmuz 1996'da Hagi imzayı attığında üç yıllığına aldığı para 4 milyon 400 bin dolardı. Büyük para o yıllarda, şimdi bu rakama bir yıllığına forma giyen futbolcular var memlekette. Galatasaray'ın "Sağlık kontrolüne gerek yok" dediği Hagi o gün "Olur mu? Sağlık kontrolünden geçeceğim" demiş; bir de Barcelona'ya 800 bin dolar bonservis bedelini cebinden ödemişti. Üç yıllık kontratın, beş yıla uzadığını, Hagi'nin o beş yılda neler yaptığını herkes hatırlar, kimse de bir daha dinlemek istemez. Ama sol ayağının bir roman kahramanı olduğu aşikar olan bu efsane için gelin şu soruyu soralım o zaman. 90'ların en yetenekli 10 numaralarından biri Barcelona'dan nasıl koptu? Meksika Ligi'nde forma giyip belki de 35'ini görmeden kariyerine son noktayı koyacak olan Hagi, Galatasaray'a nasıl geldi? Filmi geri saralım o zaman... Dünya Kupası, katılabilen ve kendini gösterebilen her futbolcu için eşsiz bir vitrin. Hagi de bu fırsatı iki kez iyi kullandı. Şampiyonlar Ligi'nin olmadığı, Avrupa'da kulüpler arasında kalite makasının bu kadar açılmadığı 80'lerin sonunda Steaua Bükreş ile Galatasaray'a yarı finalde rakip olan, finalde kaybeden ama ülke dışına çıkabilmek için 25 yaşına kadar bekleyen Hagi, 90 Dünya Kupası sonrasında Real Madrid'e imza attı. 


Seksenlerin ikinci yarısında 'Akbaba Beşlisi' (Emilio Butragueno, Manolo Sanchis, Martin Vazquez, Míchel ve Miguel Pardeza) ile İspanya'yı kavuran Real Madrid'in karşısına Johan Cruyff'un Barcelona'sı çıktığında bir devir kapandı. Hagi için talihsiz iki sezondu. Real Madrid'in iki sezon son haftada Tenerife'de kaybedip Barcelona'nın ipi önde göğüslediği dört sezonun ikisinde Rumen efsane kaybeden taraftaydı. Real Madrid kolay tüketir, Hagi defterini de iki sezon sonunda kapadılar. İspanya'nın zirvesinden İtalya İkinci Ligi'ne gitmek büyük travmadır ama Hagi bunun altından kalkmasını bildi. Brescia ile Serie B'den bir üst lig Serie A'ya yükselmeyi başardı ama birinci lig Hagi'nin takımına sert geldi, yine düştüler. Hagi 29 yaşındaydı ve 94 yazı onun kariyerinde ikinci dönüm noktası oldu. ABD'deki Dünya Kupası'nda Kolombiya'ya (kalede eski Beşiktaşlı Oscar Cordoba varken) attığı gol tüm zamanların en iyi gollerinden biri kabul edildi, hâlâ da öyledir. Johan Cruyff onu Barcelona'ya çağırdığında kulübün efsane başkanı Josep Lluis Nunez, transfere karşı çıktı ama Hollandalı teknik adamın dört şampiyonlukla eli kuvvetliydi. Kazanan Cruyff oldu ve Hagi küme düşen Brescia'dan Katalan devine imza attı. Real Madrid döneminde takım arkadaşlarıyla arasının iyi olmadığını savunan Madrid medyası, bu transferi fazla önemsemedi. Hagi, Barça'nın o sezon kadrosundaki dört yabancısından biriydi. Balkanların bir başka efsanesi Stoichkov da kadrodaydı ve Cruyff ile araları bozulmuştu. Hagi, Barselona'ya geldiğinde "Cruyff'un güvenini boşa çıkarmayacağım. 5. şampiyonluğu ve Avrupa'da kupayı alacağız. Barcelona'nın ofansif ve göze hoş gelen futbolunu sevdiğim için buraya geldim" dedi. Sözleşmesi üç yıllıktı. Ertesi sezon Barça'da kıyamet kopacak, şampiyon Real Madrid olacaktı. Barça ilk üç içinde yoktu. Stoichkov, apar topar Parma'ya satıldı. Cruyff, ipini çekmişti. Hagi'nin ikinci sezonunda Popescu da transfer edilmişti. İki transferde de menajer Becali'nin becerisini unutmamak lazım. Popescu, PSV yıllarından Cruyff'un iyi bildiği bir isimdi. 


Hagi, Galatasaray'a geldikten aylar sonra Cruyff'u bombaladı. Hollandalı teknik adamın onu saha içinde özgür bırakmadığından ve yanlış mevkilerde oynattığından yakındı. Aslında Barcelona'da kalmak istediğini ama kendisine güvenilmediği için Galatasaray'ı seçtiğini söyledi. Fatih Terim'i de övmeyi ihmal etmedi: "Türk teknik adam, beni takımın saha içindeki patronu yaptı. Ne Madrid'de ne de Barça'da bu kadar topla buluşmuyordum. Onunla tekrar kendimi buldum." Popescu çok daha başarılı oldu Barça'da, kaptanlığa kadar yükseldi. İkinci sezonunda Bobby Robson ile çalıştı. Takımın santrforu Ronaldo'ydu. Sezon sonunda İngiliz teknik adam gidince Başkan Nunez koltuğu bir başka Hollandalı'ya teslim etti. Barça'nın portakallaşacağı yıllar başlıyordu. 90'ların Ajax'ını ve sonraları gittikleri her takımda Avrupa'yı kasıp kavuracak adamları yetiştiren Louis Van Gaal kapıdan girdi ve Popescu'nun ipi çekildi. O da, Hagi'den sonra Galatasaray'ın yolunu tuttu. Transfer, medya arşivlerine Galatasaray, Barcelona'nın kaptanını transfer etti şeklinde geçti. Popescu, Van Gaal'ın kendisini istemediğini ve bir yıl sonra Dünya Kupası'nda forma giyebilmek için oynayabileceği bir takıma gitmek zorunda kaldığını söyledi İspanya'da... 18 yıl sonra yine yaz vakti, Manchester United'ın başındaki Louis Van Gaal'ın Sneijder'i istediği haberleri Galatasaray taraftarını çok kızdırmıştır mutlaka. Hollandalı teknik adama sempatiyle baktıklarını söylemek zor ama bir gerçek var: Galatasaray'ın UEFA Kupası'na giden yıllarında iki Hollandalı teknik adamın iki Rumen yıldız için ağızlarından çıkan "Yollayın" kelimesi bir kulübün tarihini değiştirdi. 

27 Temmuz 2014

Jorge Mendes'in Hikayesi


Şampiyonlar Ligi finali bu sezon onun memleketinde oynandı. Madrid derbisi için iki yıl önce 'Jorge Mendes derbisi' diyenler haklıydı, Portekizli menajerin temsilcisi olduğu 10'un üzerindeki futbolcu Santiago Bernabeu'nun çimlerinde kozlarını paylaşmıştı. Mayıs ayında da bir numaralı kupanın finali için Lizbon'da Luz Stadı'nın zeminine çıktıklarında da tribünde Mendes büyük bir gururla eserini izliyordu. Evet kadroları yönetimler, teknik adamlar kuruyor ama bir gerçek var ki Avrupa futbolunda son 10 yılda Jorge Mendes hangi kulüple çalışıyorsa o kulüp mutlaka zirveye çıkıyor. Beşiktaş hariç. Çünkü Portekizli süper menajer için Real Madrid, Atletico Madrid ve Chelsea bir vitrinse ne yazık ki Beşiktaş yakın geçmişte indirim mağazası olmaktan öteye gidemedi. Ricardo Quaresma en şöhretli olanlarıydı. Porto, Inter, Chelsea derken düşüşe geçen kariyerini toparlamak için Mendes onu Beşiktaş'a getirdi. Fernandes, Simao, Almeida, Bebe, Sidnei ve Julio Alves... Jorge Mendes'in enkazını temizlemek kolay olmadı, bugün bu isimlerin hiçbiri Beşiktaş'ta yok ama faturanın bedeli kısaca feda sezonu oldu. 

Mendes için Beşiktaş belki de tek başarısız projeydi, Arda Turan'ı Atletico Madrid'e götürürken, İspanyol kulübünün antetli kağıdını kullanıp bizzat Galatasaray'a 12 milyon avroluk teklifi yapan da Mendes'in ta kendisiydi. Jorge Mendes bugünlerde yine büyük transfer şovunu yaptı. Onun portföyündeki futbolcularla oluşturulan Atletico Madrid kadrosu, son üç yılda hayalini zor kurduğu kupaları kazandı ve İspanya'da 18 yıl aradan sonra şampiyonluk sevinci yaşadı. Barcelona ile çalışmayan Jorge Mendes, bu sezon rotayı Real Madrid'e çevirdi. Dünya Kupası'nın gol kralı James Rodriguez'i geçen sezon 45 milyon avro'ya Monaco'ya satan Portekizli menajer, turnayı bir kez daha gözünden vurdu ve Kolombiyalı genç yıldızı 80 milyona Real Madrid'li yaptı. Mendes, bir yılda Rodriguez'in iki transferinden 10 milyon avro'nun üzerinde komisyon alırken aynı politikayı Falcao için de uygulamıştı. Kolombiyalı golcüyü Porto'dan 40 milyona Atletico Madrid'e getiren Mendes, iki yıl sonra zirveye çıkan 9 numarayı 60 milyona Monaco'nun Rus patronuna sattı. Portekiz kulüplerinin transfer başarısından söz edilirken, oyuncu izleme komiteleri ve yönetimlerine büyük alkış gider ama bu imzalarda aslan payı aslında Jorge Mendes'in. Menajerlik şirketi Gestifute, 10 yıldır Avrupa futboluna hükmediyor. Cristiano Ronaldo'yu Manchester United'dan Real Madrid'e 96 milyona getiren Mendes, İspanyol kulübünün bir zamanlar iki milyona almadığı Pepe'yi 30 milyona sattı. Jorge Mendes'in, Jose Mourinho'yu 'özel biri' yapan adam olduğunu da söylemeye gerek var mı? Peki kim bu Jorge Mendes? Yanından ayırmadığı üç cep telefonunun aylık faturalarının 10 bin avrodan fazla olduğu söyleniyor. Porföyünde yüze yakın futbolcu bulunduran ve toplam değerleri milyar avro'yu geçen bu kadife ayakları pazarlayan bir süper menajer için elbette bu faturaların lafı olmaz! Jorge Mendes, hep futbolcu olmayı hayal etmiş bir çocuktu. Belki de hepimiz gibi! Babasının çalıştığı petrol şirketinin takımı Petrogal'de, ardından ağabeyinin birlikte Lizbon'dan göç ettiği Viana do Castelo'da Vianense'de forma giydi. Üçüncü ligde bir futbolcu ne kadar kazanırsa o kadar kazandı. 

Video film kiraladığı bir dükkan açtı kendine ve 30 yaşında futbolu bıraktığında parayı, bar ve gece kulübünden kazanacağına karar verdi. Caminha'da açtığı bara gelen bir kaleci, Mendes'in tüm kariyerini sil baştan değiştirdi. Guimaraes forması giyen 22 yaşındaki Santo, Porto'ya transfer olmak istiyordu ama iki takım arasındaki düşmanlık yüzünden imza çok zordu. Jorge Mendes, Deportivo La Coruna'ya 1996 yılında Santo'yu satmayı başardı. Önemli olan piyasaya adım atmaktı, arkası geldi. Alt ligden Costinha'yı Monaco'ya, Capucho'yu da Porto'ya sattığında ülkede yeteri kadar tanınmıştı ama Portekiz'de futbolcu menajerliği Jose Vega'dan sorulurdu! Galatasaray'a Mario Jardel'i de satan ve Figo, Pinto, Zidane gibi yıldızların menajerliğini yapan Veiga, Porto'yu avucunun içinde tutuyordu. Sergio Conceiçao'nun transferi yüzünden Porto ve Vega birbirlerine girince devreye elbette ki Jorge Mendes girdi! Jose Vega artık Benfica tarafındaydı, Jorge Mendes ise Porto. 2002 yılında Lizbon havaalanında bavullarını beklerken yumruk yumruğa kavga edecek kadar da rekabeti sertleştirdiler. 

Ama kazanan genç Jorge Mendes oldu. Porto ile Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Jose Mourinho, Uniao Leiria'yı çalıştırdığı günden beri Brezilyalı menajer Jorge Baidek ile çalışıyordu. Jorge Mendes süper menajerliğe adımını Mourinho ile attı. Adı Liverpool ile anılan Mourinho, Chelsea'ye imza atmadan önce Baidek ile yollarını ayırdı ve Chelsea de perde arkasındaki adam bir diğer süper manajer Pini Zahavi'nin ortak çalıştığı Jorge Mendes ile anlaştı. Avrupa futbolu artık Zahavi-Mendes ikilisinin kontrolündeydi. Portekiz'deki rakibi Jose Veiga 2004 yılında pes etti ve Benfica yönetiminde çalışmaya başladı. Bugün 48 yaşında olan Mendes, Euro 2008'de doğduğu Lizbon'da O Jogo gazetesine düzenli makale yazması teklif edildiğinde kendisine "Milyonlarım" başlıklı bir köşe ayrılmasına itiraz etmiş ve köşenin adının "Avro'nun değeri" olmasını istemişti. Geride kalan altı yıl da gösterdi ki Mendes haklıydı. Avro'nun değerini onun kadar bilen bir başka futbol adamı daha yok... 

21 Temmuz 2014

Sponsorsuz Çıkmam Abi!


Türk futbolunun en büyük akıl tutulması, o ortalığı ayağa kaldıran faturası yüklü transferleri yönetim kurullarının, başkanların yapmasıdır. Evet, sözleşmenin bir köşesinde başkanın imzası olur ama "Bize Diego'yu al, Demba Ba'yı getir" diye tezahürat yapılan "Drogba ile Sneijder'i aldı. Bu sezon çilek transferin adı ne?" diye sorulan başkanlar, kendi ceplerinden ödemez bu transferler ücretlerini. Sezon başında Avrupa'nın İngiltere ile birlikte en pahalı kombinelerini alırsın, yeni sezon formaları çıktığında koleksiyonuna bir yenisini ekler, yayıncı kuruluştan aboneliğini bir seneliğine yenilersin, resmi ürün satan mağazayı, her maç günü ziyaret eder, eş-dost-akrabanın doğumgününde elinde kulübün armasının olduğu torbayla gidersin. Kulübün kredi kartı, külübün telefon hattı, kulübün sigorta şirketi, sonu yok devam eder böyle... İngiliz ve İtalyan kulüplerinin aynı zamanda sahibi olan başkanları gibi milyar avroları kulüp kasasına transfer etmez bizim başkanlar. Harcanan para taraftarın cebinden çıkan paradır, başkasının parası olunca da maalesef kolay harcanır. Sonra her yaz aynı akıl tutulması devreye girer "Büyük başkan bize X'i al." 

Büyük olan sensindir aslında taraftar olarak... Öğrenci harçlığından kısar, kombine taksidini öder, deplasman otobüsünde 12 saat gider, takımının iki renginden farklı renkte her sezon illa ki yenisi çıkan formalara bir ton para ödersin. 'Büyük' başkanların ceplerinden para vermesi futbol takımları şirket olduğu için mümkün değildir. Ama başkanların görevleri arasında kulübe yeni kaynaklar yaratmak, gideri karşılamak için musluk sayısı arttırmak da vardır. Galatasaray ve Fenerbahçe transfere yine çift haneli milyonlar harcıyorlar ama iki kulüp de futbol takımlarının formalarına reklam verecek bir şirketi hâlâ bulamadılar. Dört yıl önce Süper Lig'de 10 takımın formasına reklam veren Turkcell, bu sponsorluktan vazgeçince takımlar sahaya bu reklam gelirinden mahrum çıkmış, ülkenin sanayisinde dev şirketlere ev sahipliği yapan Bursa şehrinin yeşil-beyazlı formasının göğsü boş kalmıştı. Athletic Bilbao ve Barcelona'nın yüz yıl direndiği ama sonunda yenik düştüğü formanın göğsüne reklam alma meselesini, 2014 dünyasında "Onsuz da ayakta dururuz, formamız onurumuzdur" gibi romantik demeçlerle bu fiyaskoyu taraftara anlatabilmek mümkün değil. 

Gelin bir İngiliz kulübünün yaptıklarına bakalım. Üstelik o kulüp son çeyrek asırın en kötü sezonunu geride bırakmış olan Manchester United olsun. Efsane teknik adam Alex Ferguson'un emeklilik kararıyla sarsılan, ABD'li patronu Malcolm Glazer'in vefatı sonrasında raydan çıkacağı sanılan ve bırakın müdavimi olduğu Şampiyonlar Ligi'ne gelecek sezon Avrupa Ligi'ne bile gidemeyen Manchester United, yıllar önce Britanya'nın gururu Umbro'dan ayrılıp ABD devi Nike ile 10 yıllık anlaşma imzaladığında ve kasasına 300 milyon doların üzerinde para koyacağını açıkladığında futbol dünyasında tüm kulüp başkanlarının ağzının suyu akmıştı. İşte o Manchester United biraz da ezeli rakibi Liverpool'dan emanet bir söz olan "Form geçicidir, klas kalıcı"nın hakkını verdi ve Nike'ın pazardaki en büyük rakibi Adidas ile ürün tedarikçisi sponsor olarak yıllık 100 milyon dolara (2015-2016 sezonundan itibaren) anlaştığını açıkladı. Bu rakam Türkiye'de üç büyükler için 10 milyon avroyu aşmazken, Manchester United, göğüs reklamındaki liderliğine, ürün tedarikçisi sponsorluğu ligindeki liderliğini ekledi. İngiliz kulübü bu anlaşmayla, Adidas'tan yılda 49 milyon dolar alan Real Madrid'i, Puma ile beş yıllık yeni anlaşma imzalayan ve yılda 45 milyon dolar alacak Arsenal'i ve 2008 yılında Nike'dan 10 yıllık kontrat için sezon başına 43 milyon dolar sözünü alan Barcelona'yı solladı. Tabii, United'ın 100 milyon dolarlık yeni anlaşması, Avrupa'nın devlerinin elini kuvvetlendirdi ve önümüzdeki yıllarda Nike, Adidas ve Puma ile masaya oturacak olan kulüpler en az United kadar parayı kopartabilmek için bu şirketlerin CEO'larını terletecekler. 


United'ın ezeli rakibi Manchester City'nin Nike'dan 19 milyon, Bayern Münih'in Adidas'tan yılda 29 milyon kazandığı ürün sponsorluğu zirvesinde, yıllarca bir İtalyan şirketi Kappa ile çalıştıktan sonra Nike ile anlaşan ve ardından Adidas ile 2016'da başlayacak kontrat için yıllık 30 milyon doları garantileyen Juventus da var. Gelelim göğüs reklamlarına. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin yıllık 12-15 milyon doları verecek bir sponsor bulamadıkları futbol dünyasında, göğsüne gere gere dolaşan ve ilk sırada olan takım yine Manchester United. İngiliz kulübü, formasındaki Chevrolet reklamı için ABD şirketinden yılda 80 milyon dolar alıyor. Yıllarca Real Madrid'den daha düşük bir teklifi kabul etmediği için göğsünde forma tedarikçisi Nike ile idare eden Barcelona'nın Katar Havayolları'ndan aldığı para sezon başına 45 milyon dolar. Deutsche Telekom'dan sezon başına 40 milyon dolar alan Bayern Münih'in bir yılda sponsorluk gelirlerinden kasasına koyduğu toplam rakam 200 milyon dolara yakın. Bahis şirketi Bwin ile anlaşmasını 2012'de bitiren ve El Clasico rekabetini gökyüzüne taşıyıp, Katar Havayolları'nın karşısına Emirates ile dikilen Real Madrid'in göğüs reklamından kazandığı para yılda 39 milyon dolar. Listenin beşinci sırasında ise yıllarca Carlsberg ile çalışan ve sezon başına 11 milyon dolar alırken, 2009 yılında Standard Chartered bankası ile sözleşme imzalayan ve 31 milyon dolar kazanan Liverpool var. Dolar, avro ve milyonlara boğulan satırların sonu galiba şöyle olmalı: Haydi üllkemizin "Büyük" başkanları; sıra sizde! 

FORMA REKLAMLARININ KISA TARİHİ
Leeds United'ın efsane teknik direktörü Don Revie futbolda sponsorluğun adı geçmezken 1973'te bir devrime imza atmıştı. Kulübe yeni kaynak yaratmak için Admiral ile masaya oturdu. Yeni formalar dizayn edildi, o güne kadar bilinmeyen deplasman forması seçeneğiyle taraftara birden fazla forma satacaktı. Kimsenin taraftara forma satmayı akıl etmediği günlerde Revie, orijinal formalardan daha ucuza satılan ancak üzerinde kocaman bir Admiral logosu olan 'replika'ları satışa sundu. Aynı yıl Almanya'da bugün alt liglerde yaşam mücadelesi veren Eintracht Braunschweig formasına ilk reklamı alan kulüp oldu. Jagermeister logolu formalarıyla sahaya çıkan Almanlardan altı yıl sonra İngiltere'de ilk sponsorluk anlaşmasını 1978'de Derby County, Saab ile yaptı ama anlaşma sadece sezon öncesi çekilen posterlerde kaldı. Tarihi değiştiren ise Liverpool oldu. 1979'da Hitachi'yi göğsüne yazdıran Liverpool, karşısında yayıncı kuruluş BBC'yi buldu. Televizyon kuruluşları naklen yayınlarda sponsor reklamlarına üç yıl direndi. Sonunda kazanan kulüpler oldu. Elektronik devi Sharp, 1982 yılında Manchester United ile beş yıllık anlaşma imzaladığında ödediği rakam yıllık sadece 500 bin pound idi. 

13 Temmuz 2014

Brezilya 2014'ten Geriye Kalan


 Son dünya kupasının ve iki Avrupa şampiyonasının sahibi İspanya favori geldiği Brezilya'da grubundan çıkamayarak erken tatile gitti. 98 şampiyonu Fransa ve 2006 şampiyonu İtalya gibi bir sonraki kupada hüsrana uğradılar. 
 Doğan Babacan'dan 44 yıl sonra dünya kupasında düdük çalmayı başaran Cüneyt Çakır, fahiş hakem hatalarının olduğu turnuvada yüzümüzü kara çıkartmadı. Yönettiği iki maç berabere bitti. Yarı finalde de değişen olmadı, Arjantin-Hollanda maçı penaltılara gitti, Çakır'ı tüm dünya alkışladı. 
 "Arjantin'in Messi'si varsa bizim de Neymar'ımız var" diyordu ev sahibi Brezilya. İlk dört maç onları haklı çıkardı. Sambacıların süperstarı her maç döktürdü, yürümeyen takımını sırtladı ama sırtına gelen bir tekme az daha futbol hayatını bitiriyordu. Neymar'ı kaybeden Brezilya, Almanya karşısında dağıldı. 
 "Kupayı kazanamazsak Kuveyt'e kaçarım" diyen Scolari elini çabul tutsa iyi olur. Kupa hayalini kuran Brezilya'ya Almanya tarihinin en büyük kabusunu yaşattı. Sambacılar'a 7 gol atan Panzerler, finale çıkarken, bir topun peşinde koşan Brezilya'da halk neredeyse futboldan nefret etti. 
 Hollanda'nın teknik direktörü Louis Van Gaal, futbol tarihinde görülmemişe imza attı. Çeyrek finalde Kosta Rika ile oynadıkları maç penaltılara giderken, 120. dakikada oyuna aldığı kaleci Krul, iki penaltı kurtarıp takımı yarı finale taşıdı ama aynı Krul, Arjantin ile maç penaltılara gittiğinde kulübede kaldı çünkü Hollanda üç değişiklik hakkını kullanmıştı. 
 Luis Suarez uslanmadığını bu dünya kupasında da gösterdi. Hollanda ve İngiltere'de rakiplerini ısıran Uruguay'ın süper santrforu, İtalyan stoper Chiellini'nin omzunda dişleriyle hatıra bırakınca FIFA, oyuncuya dokuz maç ceza verdi, yetmedi, dört ay da stadyumlara girişini yasakladı. 
 2014 Brezilya, panter kalecilerin turnuvası oldu. Neuer, Ochao, M'Bolhi, Benaglio, Navas, Bravo, Ospina ve Belçika maçında 19 pozisyonu kurtaran ABD'li Howard, ayakta alkışlandı. Rusların tecrübeli kalecisi Igor Akinfeev ve Muslera ise sınıfta kaldı. 
 Almanların yaşlı kurdu Miroslav Klose hayalini gerçekleştirdi ve dünya kupası tarihinde en fazla gol atan futbolcu unvanını 16. gole ulaşarak 15 gole sahip Ronaldo'dan aldı. 
 Dünya kupasının en çok kazanan teknik direktörü Capello'nun Rusya'sı, iki Uzakdoğulu Japonya ve Güney Kore, Eto'o ve Drogba önderliğindeki Kamerun ve Fildişi Sahili, turnuvada hayal kırıklığı yaşattı. 
 Brezilya'da sürprizi yapan takım Kosta Rika oldu. Şili, Kolombiya elenirken "Yazık oldu", Cezayir ise oynadığı yürekli futbolla "Helal olsun" dedirtti. Fransa genç jenerasyonuyla "Gelecek bizim" derken, sakat Ronaldo iş yapmayınca Portekiz ve Balotelli'nin eline bakan İtalya için 2014 unutulması gereken bir Dünya Kupası oldu. 
 Brezilya'yı çeyrek asırdır dünya kupalarında yalnız bırakmayan Clovis Acosta Fernandes, ev sahibi oldukları finallerde yarı finalde hezimete uğrayınca tribünde yaşadığı hüzünle milyonların aklına kazındı ve yürek burktu. 
 İngiltere'de geçen sezon kullanılan gol çizgisi teknolojisi ilk kez 2014 Dünya Kupası'nda kullanıldı ve sevildi de. Uzun yıllardır Güney Amerika liglerinde kullanılan serbest vuruşlarda baraj mesafesini sağlayan sprey de önümüzdeki sezon Avrupa liglerinde hakemlerin değişmez aksesuvarı olacak. 
 İsmi "Ceyms" mi okunuyor "Hames" mi ile hayatımıza girdi. Oysa ki bir sezon başında 40 milyona Monaco'ya gittiğinde de Kolombiya'nın gözbebeğiydi. James Rodriguez, Brezilya'da döktürdü. "10 numaralar öldü" diyenlere bol bol tekzip yolladı, muhteşem bir gole imza attı ve elenince de gözyaşlarına boğuldu. 



Uzaktan Kumanda







11 Temmuz 2014

Bir At Kestanesi Hikayesi

Okay iyi bilir, benim için Okay, Cumartesileri 23:00 La Liga maçlarında özellikle de Real Madrid-Barcelona maçlarında "El Clasico'ya hoş geldiniz" diyen sestir. Dosttur, ustadır, işte partnerdir, ağabeydir;anlatılmaz, bunlar bana kalsın. Okay, 1982'den beri baktıklarını değil gördüklerini anlatmış. Siz Bir At Kestanesi Hikayesi'ni okuyun. Ben de kapağını Pazartesi açacağım, bir şezlonga sırtımı hayırlısıyla verebildiğim an... 

9 Temmuz 2014

Unutulmaz Gollerin Posterleri

Manchester'lı tasarımcı Rinks Hincks, unutulmaz gollerin posterlerini yapmış, sitesinde satıyor. Bu minalizm son dönemin modası oldu. 
Rincks Print Shop 

Brezilyalı Amca



Bu Dünya Kupası'nda Brezilya'nın hüznünü bu amcadan güzel anlatabilen yok. 

Torino Kombine Fiyatları

Memleketle karşılaştırmak için önce Torino sonra devamı...