28 Ekim 2018

Messi ve Ronaldo'suz



Yüz milyon dolar bütçelik bir Hollywood filminin fragmanı kalitesinde hazırlanan “El Clasico’ya” doğru videolarında 11 yıl sonra hem Cristiano Ronaldo hem de Lionel Messi yok. Dünyada hiçbir lig maçı Barcelona-Real Madrid kapışması kadar izlenmiyor. Sezonda iki maçı tribünde izleyebilen şanslı futbolsever sayısı 178 bin. Bugün Barselona’nın efsane stadı Camp Nou’daki 90 dakika 183 ülkede naklen yayınlanacak. İspanya La Liga’yı global bir marka gibi yöneten beyinler bu maçın Uzak Doğu’da izlenebilmesi için yerel saatle 16:15’e (TSİ 18:15) aldılar. Delhi’de 22:45’te ekran başına geçilecek, Tokyo’da saatler 00:15’i gösterdiğinde ilk düdük çalacak ve Buenos Aires’te öğle yemeği için cafeleri dolduranlar ekranda Barça-Real’in düellosunu görecekler.  Kolu kırılan Messi ve sezon başında kariyerinde yeni bir sayfa açıp Juventus’un yolunu tutan Cristiano Ronaldo yok ama ekran başında olması beklenen futbolsever sayısı 650 milyon. Sosyal medyada da 700 milyon kişinin El Clasico’yu takip etmesi bekleniyor.
Dünya Kupası, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Şampiyonası finalinden sonra en çok reyting getiren 90 dakika olan El Clasico’daki yayın teknolojisi de televizyonculuk dünyasının adeta pusulası. Camp Nou’da 30 ultra yüksek çözünürlüğe sahip 30 kamera olacak. 5 ana kamera oyunu ve topu takip ederken, 9 kamera detaylar için çalışacak. 12 kameraman ise özel görevle stadyumda alacak. Stad dışı, kale arkası, helikopter ve drone kamera ve stad üzerinde gerili telde gezen kamera… 4 kamera ise maçın aktörlerini 90 dakika takip edecek. Barça’da Coutinho, Real’de Modric’in her hareketi kayıt altına alınacak. El Clasico’yu kaybederse koltuğunu kaybedecek olan Real Madrid’in hocası Lopetegui ve Barça’nın teknik direktörü Valverde’nin de her jesti reji masasına gelecek.
Son 10 yıldaki amansız Messi-Cristiano Ronaldo rekabetiyle büyüyen El Clasico heyecanı elbette ki bu iki süper star yokken de vardı. Onların olmadığı son El Clasico’yu hatırlayalım o zaman. 11 yıl önce Aralık ayına dönmemiz gerekiyor. Barça’nın başında daha sonra Galatasaray’ı çalıştıracak Frank Rijkaard, Real Madrid’in kulübesinde ise yolu Beşiktaş’tan geçecek Schuster vardı. Messi sakat, Cristiano Ronaldo ise Manchester United forması giyiyordu. Real Madrid’in 11’inde Galatasaraylı Sneijder, Beşiktaşlı Pepe, Sivassporlu Robinho, Barça’nın santrforu ise Antalya ve Konyasporlu olacak olan Samuel Eto’o… Camp Nou’ya lider gelen Real Madrid, o akşam Baptista’nın golüyle El Clasico’yu 1-0 kazandı. Sezon sonunda Real Madrid şampiyon oldu, Barça’da Rijkaard’ın görevine son verdiler. Hayat işte, ertesi sezon Schuster, “Barça’yı evinde yenmemiz imkansız” deyince Real Madrid ona da “valizini topla ve git” dedi. Her El Clasico bir roman… Bugün bir yenisi yazılacak, bakalım bu romanın kahramanları kim olacak?

El Clasico: Barça-Real


El Clasico tarihinde: 
93 Barça galibiyeti
50 beraberlik 
 95 Real galibiyeti
 389 Barça golü 
 401 Real golü

719 Gazeteci 
97. 500 Barça taraftarı
580 Real taraftarı
200 Real’i koruyacak güvenlik


21 Ekim 2018

Berlusconi-Galliani 2.0



Bu akşam Milano derbisi var. San Siro tribünlerinde yine bin taraftar olacak. 11 Inter, 11 Milanlı futbolcu sahaya çıkacak. İtalyan futbol tarihinin iki köklü kulübünün patronları bir zamandır İtalyan değil. Inter, Uzak Doğu sermayesinin, Milan ise ABD’li bir yatırım grubuna ait. Inter’in efsane patronu Massimo Moratti en büyük tutkusunu artık televizyondan takip ediyor. Milan’ı 1986’da dibe vurduğunda satın alan ve 30 yılda 29 kupa ile Avrupa’nın zirvesine taşıyan Silvio Berlusconi ise 82 yaşında bir başka kulübü satın alıp yeni heyecanlar peşinde koşuyor. İş dünyasında emeklilik günlerinde kendine bağ alan, çiftliklerde yaşayan, dünya turuna çıkan çok patron hikayesi vardır ama Berlusconi’ya hayatta hala en çok heyecanlandıran futbol…
Monza denildiğinde hepimizin aklına Formula 1’in efsane pisti gelir. 500 bin nüfuslu şehirde zaten futbol hiçbir zaman en popüler spor olmadı. Erkekler ve kadınlarda başarılı voleybol takımları, buz pateninde sekiz kez şampiyon olmuş takımları, turlar kazanmış bisikletçileri var ama iki bin kombine satabilen Monza Futbol Takımı’na pek de sıcak bakan yoktu.  Üçüncü ligdeki takımı, İtalyan futbolunun Süper Lig’i Serie A’ya çıkarmaya kararlı olan Silvio Berlusconi’nin yanında futbolseverler için tanıdık bir isim var: Adriano Galliani… Berlusconi’nin kurduğu medya imparatorluğunda sağ kolu olan Galliani, Monza doğumlu. “Kendimi 31 yıl boyunca Milan’a kiraladım. Asıl büyük aşkım Milan’dı” diyen Galliani, İtalyan futbolunun en önemli figürlerinden biri. İkili, flaş ve pahalı transferlerle jet hızıyla Serie A’ya yükselmek yerine genç İtalyan futbolculara şans tanıyarak bunu başarmak istiyorlar. Berlusconi’nin kulübü satın alır almaz “Uzun saçlı ve sakallı futbolcu istemiyorum. Monza’da oynayacak olanlar dövmesi de olmayacak” açıklaması günümüz futbolunda onları çok zorlayacak elbette! Dövmeleri olan takım kaptanı “Benim için farketmez. Sezon sonunda kontratım bitiyor” derken, Milan’ı 30 yıl Avrupa’nın zirvesinde tutan ikilinin de prensiplerinden geri adım atması beklenmiyor… Bir dönemin Milan’ın pilot takımı olan Monza’ya her seferinde en işe yaramaz futbolcularını kiralık yolladığı için Berlusconi-Galliani ikilisine çok kızan da var ama bu efsane isimlerin şehirle adını anılıyor olması mobilya sektörünün bir numaralı adresinde “reklam, reklamdır” olarak kabul ediliyor…
Berlusconi-Galliani ve Monza projesini iki türlü okuyabiliriz. Son çeyrek asırda İtalyan medyası, politikası ve futbolunda bir numaralı figür olan ama sahneden düşen Berlusconi ve Milan sonrasında 76 yaşında boşluğa düşen Adriano Galliani. Bardağın dolu tarafında ise hayatın bir başka gerçeği var. Ne kadar iyi beslenir ve spor yaparsanız yapın, yaşama sıkı sıkı tutunmanın yolu tutkulardan geçiyor. Berlusconi ve Galliani’yi de genç hissettiren futbola olan tutkuları. Yalnızlık iyidir ama insanın kendi içinde yalnız kalması ömrü tüketir… İçleri dolu adamlar, Monza’yı Serie A’ya taşıyacaklar mı, bunu bilemeyiz ama en azından deniyorlar…

15 Ekim 2018

Farid Fernandes'in Hikayesi



Bir çocuğu forma aldığınızda ve topu önüne yuvarladığınızda kendini hayran olduğu futbolcu sanır. Kimi Messi olur, kimi Ronaldo kimi Metin kimi de Selçuk, Mehmet, Gökhan… O formayla yatağa girer, topa sarılarak uyur. Küçükken futbolcu olmayı hayal etmeyen kaç çocuk vardır ki! Sonrası hayat, kimi yeteneklidir, az çalışır, kiminin ailesi “Oku” der, futbol kariyeri başlamadan biter. Büyüyen bedenler artık o çocukluk formalarını sığmaz, yeni alınan formalarla ver elini halı sahalar hadi en fazlası amatör takımlar. Bütün bunlar içinden masumiyet geçen hayatlar. Ya peki biri formayı sırtına geçirip kendini sosyal medyada futbolcu olarak tanıtırsa… Modern zamanların en büyük tehlikesi bu. Çift kişilik hayatlar var artık bir bedende. Kendi kimliğini saklayan ve mahlas altında yarattığı bir başka kimlikle hayatta olamadığı kadar kötü olmayı sanal dünyada başaran ve kendi hayatında yolunda gitmeyen ne varsa bunun hesabını sosyal medyada kötü olarak rövanşını alanlar.
Dionicio Farid Fernandes, sosyal medyada eğer insanları kandırmak bir kötülükse kötü olanlardan. 19 yaşındaki Meksikalı, kendini İtalya’da Juventus kulübünün alt yapısında oynayan bir futbolcu olarak tanıttı sosyal medyada. İtalyan kulübünün alt yapısında forma giyen bir oyuncunun yerini kendini montajladı fotoğraflarda. Juventus forması giyip, Meksikalı genç hayranlarına imza dağıttı. Meksika medyası onunla röportaj bile yaptı: “Dionicio Farid Fernandes, Juventus formasıyla Şampiyonlar Ligi’nde ter dökecekti.” 16 bin takipçiye ulaşan Fernandes’in hikayesi bir yerde sona erecekti. Öyle de oldu. Oysa ki futbol dünyasında ondan fazlasını yapan biri vardı geçmişte… O günlerde ne sosyal medyası, internet bile yoktu…

Beckenbauer'e benzediği için Brezilya'da 'Kaiser' lakabıyla anılan Carlos Henrique Raposo, 70'lerin sonunda adını duyurdu. Dönemin meşhur futbolcuları Carlos Alberto, Ricardo Rocha ve Gaucho yakın arkadaşıydı ve onlar sayesinde transfer yapmaya başladı. Carlos, Botofogo'ya imza attı, "Kondisyon problemim var" deyip takımla idmana çıkmadı. "Hadi çift kale maça" dediler, "Adalem ağrıyor" dedi. O dönem ileri tetkikler yaygın değildi. Carlos benzer numaraları gittiği her kulüpte yaptı, ya boğazı ağrıyor ya da adalesi çekiyordu. Brezilyalı gazetecilerden de yakın olduğu isimler sürekli onun ne büyük golcü olduğunu yazıyorlardı. 1986'da Fransa'da Ajaccio takımına transfer olduğunda elbette ki tek bir görüntü yoktu hakkında. Formayı giydi, armayı öptü, önüne konulan bütün toplara bütün yeteneksizliğini ortaya koyup vurdu. Brezilya'ya döndü, önce Fluminense sonra Vasco de Gama'ya imza attı. Carlos Henrique Raposo'nun 10 yıl süren futbol kariyeri 1989'da sona erdi. Kariyerinde tek bir maça çıkmadı. Bırakın bir maç videosunu, tek kare fotoğrafı bile yoktu. Yıllar sonra 20-30 maçta oynadığını, bir gol attığını anlatıyordu ama dinleyeni yoktu.

11 Ekim 2018

Bir Futbol Diplomatı: Cocu


Yeni bir semte taşındığınızda başınıza gelmiştir, esnafı tanımazsınız, komşularınızı tanımazsınız, manav, kasap ve bakkalın size malın iyisini vermesi için bir zaman geçmesi bir sohbet geliştirmeniz, müdavim olmanız gerekir. Bunu bir de başka bir ülkede yaptığınızı ve o topraklarda konuşulan dili bilmediğinizi düşünsenize…
Bir yerde yarım yaşanmaz. Bir Hollandalı futbol ustası Hiddink, milli takımımızın başındayken arada bir gelir, sürekli futbolumuza dair teşhis koyar biz de ilacı yazıp tedavi etmesini beklerdik. Olmadı, söylenen Hiddink söyledikleriyle kaldı gitti. “Bizim futbolumuza Hollandalı teknik adam uymaz” klişesinin de maalesef baş aktörüdür kendisi. Fenerbahçe’nin yeni yönetimiyle açtığı beyaz sayfaya bir başarı öyküsü yapmak için eline kalemi tutuşturduğu Phillip Cocu’nun kim olduğunu bilmeden ya da pardon hatırlamadan adamın derdini anlayamayız…
Karşımızdaki insan, Popescu, Galatasaray’a gelirken, Barcelona’nın yolunu tutmuş, altı Hollandalı futbolcunun forma giydiği Katalan kulübünde vatandaşı olan çok muteber bir teknik adam Louis Van Gaal ile yola çıkmış, sonunda o güne kadar Barça’da en çok forma giyen yabancı futbolcu ünvanıyla İspanya’dan ayrılmış son 20 yılın muteber futbolcularından biri. Takım arkadaşı Pep Guardiola, Barça’da son çalıştığı hoca 2004’de kulübü ayağa kaldıran vatandaşı Rijkaard.. (bakın o da Galatasaray’da başarısız oldu) Hollanda milli takımında yardımcı hocalık, 2010 Dünya Kupası finali derken PSV yılları. Cocu merdivenleri ağır ağır çıkanlardan. 48 yaşına kadar ülkesi dışında çalışmamış bir teknik adam. İşte yeni evi Fenerbahçe’de yaşadığı sıkıntı benim sizin esnafı tanımaması, esnafın da onu. Cocu, her maç James Bond gibi bir adam ama sanki Fenerbahçe’nin maçları için Cuma gelip Pazartesi Amsterdam’a dönen bir futbol aklı. Kulübün içine girmeyi, aidiyet hissetmeyi başaramadı ya da vücut dili ve karakteri buna müsait değil. Çok diplomatik Cocu… Basın toplantılarındaki tavırlar,ı seçtiği cümleler hep “Burada ne oluyor?” gibi…
Ülkesinde marka olan bir teknik adamın Fenerbahçe’de yaşadığı kimlik bunalımı, yeni kurulmuş bir kadroyu soyunma odasında avucunun içinde tutamama, gençlerle başladığı sezona taraftarın gözünde ıskarta olan isimlerle devam etme. İşte bunlar hep yeni mahallesinde yaşadığı yabancılık hisse. Mahallenin kasabı, manavı olan malın en güzelini ayıracak kadar zamanı var mı bilmiyorum, bildiğim bazı çiçekler bazı pencerelerde açmaz, bu da çiçeği kötü yapmaz…

30 Eylül 2018

Özeldi Artık Çekilmez Biri



Kulüpteki odasına kapanmış, Real Madrid maçının taktiğine çalışıyordu. Karşısındaki kara tahtaya baktı ve rakibin bütün pas bağlantılarını çökerten taktiğine gururla baktı. Kapısı çaldı, gelen yardımcısıydı, ona “Real Madrid’i böyle yeneceğiz” dedi. Porto o maçı kaybetti, o gün yardımcısı ona “Jose iyi de bizi 12 kişi yazmışsın tahtaya” demiş, Portekizli teknik adam yerinde kalkıp tek tek sayıp “Haklısın” derken mahcubiyetini yine kendine saklamıştı. Futbolun doğduğu topraklara adım attığında dediklerini hatırlarsınız, ona “Special One” lakabını getiren o meşhur basın toplantısını: “Kusura bakmayın, basit ve kolay bir hayat isteseydim Portekiz’de kalırdım. Küstah görünüyor olabilir, buradayım çünkü küstah olduğum kadar özel bir teknik adamım da.”
Jose Mourinho, 50 yıldır şampiyonluk nedir bilmeyen Chelsea’ye kazandırdığı kupalarla, ardından “Kaybedenler Kulübü” Inter’in müzesine bir yılda koyduğu 3 kupayla geride kalan 10 yılın bir numarasıydı. Çalıştırdığı takımların taraftarı dışında kim varsa ondan nefret etti. Özgüven ile kibir arasında görünmez bir çizgi vardır, delilik ve dahilik arasında olduğu gibi.. Arjantinli teknik adam Bielsa, deli-dahiydi. Mourinho’nun kazandıkça yükselen özgüveni Real Madrid yılları sonrasında yerini çekilmez bir kibre bıraktı…
Sahne gerisinde mükemmel aile babası, çocuklarının büyüyüp evden ayrılmış olmasına tahammül edemiyor, Manchester’de bir otel odasında karşıdaki parka gitmenin tek özgürlüğü olduğunu söyleyeyip “Özel biri”nin artık “Yalnız biri” olduğunu anlatıyordu bize metin altlarında..
Barcelona ona 10 yıl önce “Herkesle kavga ediyorsun. Etmeyeceksen gel” dediğinde “Ben değişmem” diyen adam çok zamandır sadece rakipleriyle değil kendi futbolcularıyla kavga ediyor. 60’lara doğru koşan hayat yolculuğunda daha makul, daha hoşgörülü olmak yerine 20’sindeki genç futbolcularla ego savaşına giriyor. Geçen hafta manşetlere çıkan Pogba ile tartışma görüntülerinde olduğu gibi…
Inter’de Balotelli ile, Real Madrid’de Cristiano Ronaldo, Casillas ve Pepe ile Chelsea’deki ilk döneminde Shevchenko ikinci döneminde takımın yarısıyla “papaz”, takımın doktoru Eva Carneiro ile mahkemelik olan Jose Mourinho, emekliliğinde bahçede top oynayan çocuklara “Keserim topunuzu”diye bağıran huysuz amcalar yolunda… Özel biriydi ama kabul edelim artık çekilmez biri… Zaten aşk ile nefret arasında da görünmez bir ince çizgi yok mudur ki? Yoksa neden sevdiğine güle güle der ki Demis Roussos : “Goodbye my love… Goodbye Mourinho…”

20 Eylül 2018

Hangi Dele Alli


Kabul edelim eğlenceli bir iddiaydı. Tottenham’ın yıldızı Dele Alli’nin baş ve işaret parmağını kapatıp, üç parmağını ve avuç içini alnına dayadığı jesti ilk seferde herkes yapamadı. “Nasıl yapılır?” diye grafikler de hazırlandı, bütün dünya güldü, Dele Alli’yi tanımayan da kalmadı. Sonra Arjantin’de Nijerya asıllı bir futbolcu çıktı ve gerçeği anlattı, öğrenenlerin tadı kaçtı. Felix Orode, Dele Alli gibi Nijeryalı bir babanın oğluydu. İngiliz Milli Takımı’nda forma giyen Dele Alli ile özdeşleşen bu jestin Nijerya’daki bir trajedenin parçası olduğunu anlattı. “Ülkede askeri cunda, kadın, erkek çocuk herkese işkence yapar, gözlerini oyardı. O kampalardan sağlam çıkanlar bu jestle iyi olduklarını kendilerini bekleyen yakınlarına uzaktan anlatırlardı.”
Bamidele Jermaine Alli daha 22 yaşında. Nijerya formasını da giyebilirdi ama o doğup büyüdüğü İngiliz Milli Takımı’nı seçti. Çocukluğu yoksulluk içinde geçen çok futbolcu var ama Dele Alli çok daha fazlasına göğüs germek zorunda kaldı. Babası o doğduğunda İngiltere’yi terk edip ABD’ye göç etti. Londra’nın 70 kilometre kuzeyinde Milton Keynes, 60’lı yılların sonunda ABD şehirleri model alınarak tasarlanmış bir şehirdi. Görenler oraya İngiliz şehri demezdi. Milyon Keynes güzeldi ama Dele Alli’nin gerçek bir ailesi hiçbir zaman olmadı. Alkolik annesi dört evlilik yaptı ve Alli dahil dört çocuğunun yanında olmadı. 9 yıl sonra onu alıp Nijerya’ya götüren ve iki yıl birlikte kalan babasını da annesini de hatırlamak istemiyor. Tottenham’da hocası Mauricio Pochettino, zor şartlarda ve duygunun olmadığı ortamda büyüyen Dele Alli’nin müthiş yeteneğinin çocuk yaşlarda yara aldığını düşünüyor ve oyuncusuyla sürekli sohbet edip ona güvenli bir dünyada olduğunu anlatıyor. Kariyerinin henüz başında olan Dele Alli’nin bugün piyasa değeri 100 milyon Euro…  Hayatta her şeyi olacak kadar da çok kazanıyor artık. Sokaklarında büyüdüğü Milton Keynes’e ise gitmek için sadece bir sebebi var: Onun himayesinde büyüyen üvey kardeşi ondan kendisine Tottenham forması ve eşofmanı getirmesini istiyor… Her hafta bir forma demek iki kardeşin sarılması demek..

Colin Kaepernick


Büyük sporcu olmanın zorluğu dalı ne olursa olsun en yetenekli olmak değil, en iyi olabilmek ve sonrasında hep iyi kalabilmek. Yetenek sizi bir kapıdan içeriye sokuyor sadece, sonrası adanmışlık, çok çalışmak. Yetmiyor bir zaman sonra çılgın kalabalıklar içinde zirveye doğru çıkarken yaşanan yalnızlıklar. Kariyer yönetimi, servet yönetimi ve elbette topluma örnek insan olma mecburiyeti… Hepsini başaranlar spor tarihinin sayfalarına adlarını efsane olarak yazdırıyorlar. Kimileri de hayata çalım atamıyor, düştüğü yerden kalkmıyor ve en önemlisi vazgeçiyor, işte o zaman o saf yeteneğinizle bir koltukta baş başa kalıyorsunuz.
Sporcular, çocuk genç herkese örnek olmalı ama onların hayat duruşlarını ifade ettiklerinde aldıkları bir cevap da var: “Sen topuna bak.” Bu, “Senin için futbol, basketbol, sen ne anlarsın politikadan, hayattan, edebiyattan” tavrı bir zaman sonra büyük yıldızların ego duvarlarında patlıyor. Elbette anlarlar ve anlıyorlar da. Hikayenin kahramanı da hayatı, yaşadığı ülkeyi ve özgürlüğü sorgulayanlardan: Colin Kaepernick
87 sonbaharında beyaz bir anne ve siyahi babanın oğlu olarak dünyaya gelen Colin için hayat emeklediği günlerden itibaren hep zordu. Annesi ona hamileyken babası evi terk etmiş, 19 yaşındaki annesi Heidi Russo da onu iki evlatlarını kayb4eden Kaepernick çiftine evlatlık vermişti. Colin’in hayat hikayesinde bu yıllar dünyaya bir rugbi oyuncusu olan siyahi sporcu Danny Wilson’un oğlu olarak dünyaya gelen ve çocuk yaşta yaşadığı ırkçı saldırılar sonrasında annesinin soyadı Giggs’i alan Manchester United’ın efsane futbolcusu Ryan Giggs’in hikayesiyle benzerlik taşır…
2011 yılından beri Amerikan Futbol Ligi’nde oynayan Colin Kaepernick iki yıl önce milli marş sırasında diz çökmüş ve bu protestosuyla ülkedeki siyahlara uygulanan polis şiddetine ve ırkçılığa dikkat çekmek istemişti. Başardı da. Son iki sezonda Amerikan futbolunun birçok yıldızı Trump hükümetini protesto etmek için benzer protestoyu yaptılar. ABD Başkanı, Amerikan Futbol Ligi yönetimine sert çıkmış ve bu oyuncuların kulüplerinden kovulmasını istemiş, marş sırasında da ayakta durma zorunluluğu getirilmesini istemişti. Trump’ın ilk istediği oldu. Colin Kaepernick takımsız kaldı. İkincisi ise, şartlı olarak kabul edildi, marşta ayakta durmak istemeyenler soyunma odasında bekleyecekti. NBA yıldızları LeBron James ve Kevin Durant, takımı şampiyon olduktan sonra Beyaz Saray’a gitmeyeceğini açıklayan Stephen Cury’e destek verdiklerinden aldıkları cevap, Colin Kaepernick’i haklı çıkartıyordu. Bir yorumcu onlar için “op sektirmek için yılda 100 milyon dolar ödenen birinden siyasi fikir istemek her zaman akılsızcadır." yorumunu yaptı ve "Sesinizi kesin ve top sürün” demişti..
Milyonlarda dolarlık kontratını yakan, şiddet ve ırkçılık karşıtı olduğu için yalnızlaştırılan Colin Kaepernick’e destek yağdığı kadar milliyetçi duyguları da zedelediği gerekçesiyle tepkiler vardı. Sonra beklenmeyen bir el uzandı. Spor endüstrisinin dev markalarından bir olan Nike, “Just do it” sloganının 30. yıl şerefine düzenlenen reklam kampanyasının yüzü olarak Colin Kaepernick’i seçtiğini açıkladı. Peki tercihi sebebi neydi? Onu da Nike'ın Başkan Yardımcısı Gino Fisanotti açıkladı: "Dünyanın ilerlemesine yardımcı olmak için sporun gücünden yararlanan Kaepernick'in kendi jenerasyonun en ilham verici sporcularından biri olduğuna inanıyoruz.”

Dünya şimdi üzerinde "Bir şeylere inanın. Bu, o şey uğruna her şeyi feda etmek anlamına gelse bile" yazan Colin Kaepernick’i konuşuyor… Birileri bundan sonra Nike’ın müşteri kaybedeceğini de söylüyor ama insanlık çoktan kazandı bile…


Zinedine Zidane



2013 Nisan’ında 3-0’ın rövanşında Türk Telekom Stadyumu’na çıkan Real Madrid 11’indeki tek İspanyol futbolcu kaleci Diego Lopez. O gece ikinci yarıda Mourinho’nun takımı 72. dakikada Drogba’nın golüyle 3-1 geriye düştüğünde  basın tribünündeki İspanyol gazetecilerin, turu geçseler bile muhasebesini yapacakları konu belliydi. Varane’dan Pepe’ye, Khedira’dan Mesut’a, Modric’den Ronaldo’ya, Angel de Maria’dan oyuna sonradan giren Gonzalo Higuain’e kadar bütün futbolcular Real Madrid’in seviyesi için tartışılmazdılar ama İspanyollar neredeydi? O gece Casillas, Arbeloa, Albiola, Callejon ve Morata’nın oturduğu Real Madrid kulübesi gün geldi başının çaresine bakmak için valizlerini toplayıp kulübeden ayrıldı ama “Madridismo”yu, “İspanyol” kulübü varlığını sorgulayan gazeteciler sonuda haklı çıktılar.
Luis Figo’yu Barcelona’dan alarak Los Galacticos dönemini başlatan Florentino Perez’in ikinci büyük bombasıydı Zinedine Zidane. O yaz tarihin en pahalı transferi olarak Madrid’in yolunu tutan Fransız 10 numara, ardından gelecek olan Ronaldo, David Beckham ve Michael Owen ile Perez’in Los Galacticos 1 posterinde yer aldılar. Real Madrid transferde fırtınalar estiren ama aynı zamanda kadrosunu da öğüten kulüptü. Milli Takımdan arkadaşı Claude Makalele’nin satılmasına bir futbolcu olarak ne kadar tepki verebilirdi ki Zinedine Zidane. Makelele’nin gidişi Beckham’ın gelişi için “İkinci kat boyayı çektiler ama motoru söktüler” dedi bir zaman sonra. Ruhu, bedeni, beyni ve ayakları 10, forması 5 numara Zidane, sonraları belgesel olarak yayınlanan Villarreal (3-3) maçıyla Santiago Bernabeu tribünlerine veda ettiğinde 2006 Dünya Kupası’nın başlamasına bir aydan az süre vardı. Olanı herkes biliyor, Materazzi’ye ya da hayata atılmış bir kafa, kaybedilen bir Dünya Kupası ve “Futbolun Bolşoy Balesi’ne cevabı” kartvizitli muhteşem bir kariyer…
Büyük futbolcular için dilemmadır. Kramponları astıktan sonra spot ışıklarından uzakta sessiz ve huzurlu bir hayat mı süreceksin? Roberto Baggio gibi. Ya da takım elbiseyi giyip çizgi kenarında bir zamanlar yaptıklarını sahadaki oyuncularından yapmasını isteyecek ve yapamadıklarında delirecek misin? Zinedine Zidane, Real Madrid’de Florentino Perez’in ikinci döneminde kulübün marka yüzü olarak VIP salonlarında boy gösterene kadar birinciyi tercih etmiş gibiydi. Oğulları Real Madrid alt yapısında olduğundan ne Marsilya’ya dönmüşler ne de Paris’te yeni bir hayata başlamışlardı. Kökeni Fransa olmayan bir adam ve ailesi için hayatını kazandığı ve mutlu olduğu Madrid en güzel şehirdi. Fransa’nın 2010 Dünya Kupası’nda yaşadığı bozgun sonrasında onu milli takımın başına yakıştıranların da hevesini kursağında bıraktı. Teknik direktörlük yapmaya niyeti yoktu. Jose Mourinho, Inter ile üçleme yapıp soluğu Madrid’de aldığında ondan takımın içinde ama unvansız olarak yer almasını istedi. Portekizli akıllı adamdı, soyunma odasında saygın bir karakter olan Zidane sorun olduğunda uzlaştırıcı olarak çözüm üretebilirdi. Bu da olmadı. Mourinho, Real Madrid’de Casillas ve Sergio Ramos ile kanlı bıçaklı olduğunda kimse Zidane’nın ağabey olarak devreye girdiğini göremedi. 2013 yılında Carlo Ancelotti’nin yardımcılığına yaparken o meşhur kareyi bütün futbolseverler hatırlar. İşlerin yolunda gitmediği bir maçta saha içine bağıran kendinden geçmiş Zidane‘ı “Çok biliyorsun sen yönet” bakışlarıyla izleyen Carlo Ancelotti. Futbolu bıraktıktan sekiz yıl sonra Real Madrid Castilla’nın başına geçmek, soromluluk almak bir inadın kırıldığı gündü. Haziran 2014’tü ve bir yıl önce bir röportajında “Başarısız olmaktan korkuyorum. Bu yüzden teknik adamlığa hazır değilim” diyen Zidane artık korkularıyla yüzleşmeye karar vermişti. Real Madrid Castilla günlerinden bir başarı hikayesi çıkmaz, “koskoca Zidane, alt yapıda çalışıyor” dan fazlası çıkmaz bize, zorlamayalım…
Rafael Benitez, uzun yıllar hayalini kurduğu Real Madrid teknik direktörlüğünde sadece altı ay kalabildi. Madrid derbisinde Casemiro’ya forma verdiği ve korkak futbol oynattığı için hedef tahtası olan İspanyol teknik adamın çalışma prensiplerini beğenmeyen soyunma odası da biletin kesilmesine yardımcı oldu. Florentino Perez’in sezon ortasında eli kolu bağlanmışken devreye Barça modeli girdi. Guardiola da Barça B’den A takımın başına geçmişti. Zidane da yapabilir miydi? Bugün geriye dönüp bakıldığında Perez’in stratejisi çok net belliydi. Ocak ayında aradığı büyük teknik adamlara ulaşılamıyordu ve Zidane gibi tecrübesiz bir teknik direktörü sezon sonunda kovarsa ne Marca ne de AS Gazetesi’nin ağır ağabeyleri bunun hesabını sormazdı.
Perez’in teknik adam prototipinin dışında biriydi Zidane. Hakemlerle, medyayla, rakiplerle kavga etmeyi sevmeyen, geçmişinde hocalık başarısı olmayan ve taktik şemayla fazla oynamayı sevmeyen bir apranti. Staj bitmişti ve Zidane  o çok iyi bildiği Santiago Bernabeu çimlerine çıktığında onu 10 yıl önce “Sihir için teşekkürler” pankartıyla uğurlayan 80 bin taraftar, liyakatına değil itibarına alkış tuttu.  Milano’da ilk Şampiyonlar Kupası’nı kazandırdığında Real Madrid bunu “11” diye okudu. Lig çoktan kopmuştu, Barça gevşeyince de ancak bir puanla ikinci sırada bitirebildiler. Ertesi sezon, Barça’nın 39 maçlık yenilmezlik rekorunu 40 maçla kırdıkları muazzam seri ve Real Madrid müzesine giden 33. Şampiyonluk kupası.
Burada sorulması gereken Zinedine Zidane, Real Madrid’de neyi değiştirdi? Başarı nasıl geldi?  Gareth Bale’in sakat olduğu dönemlerde Ronaldo-Benzema ile 4-4-2 oynamak dışında, 4-3-3’ten vazgeçmeyen Zidane’nın defans dörtlüsü de değişmedi. İkinci sezonunda France Football, Zidane’nın Real Madrid’de taktiksel bir devrime imza atmadığını yazarken haklıydı ama aynı zamanda da haksız. Bazen sorun taktik tabelada değil soyunma odasında maça hazırlanan futbolcularda olurdu. Zidane, efsane kartvizitiyle girdiği soyunma odasında ego şişkinliği yaratacak, takımı hazımsızlığa sürükleyecek kim varsa, sakin ve uzlaşmacı kimliğiyle problemleri başlamadan bitirdi. Geride kalan 2.5 yılda medyaya yansıyan ve onunla geçinemediği iddia edilen iki oyuncu oldu. Mesut’un yerine alınan James Rodrigues’e bu oyun planında yer yoktu ve forma giyemeyen Kolombiyalı’nın mutsuzluğuna 80 milyon Euro’luk maliyetine rağmen son verilip Bayern Münih’e yollandı. Isco, İspanyol medyasının göz bebeği olduğunda Real Madrid ne zaman sahaya Ronaldo-Benzema-Bale üçlüsüyle çıksa yokluğu sorgulanan adamdı. Zidane’nın Casemiro-Modric-Kroos üçlüsünü bozmak için deli olması gerekti. Dahi olmasa bile deli değildi bu adam. Isco bazen üvey evlat bazen evin en sevilen ufak çocuğu oldu. Bir önceki sezon “Arsenal’e gidiyor” manşetlerinin ardından kariyerinin en parlak dönemine imza attı ve Real Madrid’i Şubat-Mayıs arasında sırtladı. Çok fazla konuşmayı sevmeyen, sesini yükseltmeyen Zidane’ın karşısında sorularla polemik arayan Madrid medyası, kupalar arka arkaya gelmeye başlayınca Fransız’a kol kanat germeye başladılar. Juventus ve Liverpool ile oynanan finallerden alınan iki Şampiyonlar Ligi kupasıyla üçlemeyi tamamlayan Zinedine Zidane, beş gün sonra  iki yıl daha kontratı olmasına rağmen Real Madrid teknik direktörlüğünden istifa etti. Eden Hazard’ın transferine Başkan Perez’in hayır dediği ve kaleye de ısrarla Davide de Gea’yı alacağını söyleyen başkana “Navas ile devam edeceğim” diyen Zidane’nın bir akşam önce masadan “Çok biliyorsanız, buyurun siz yönetin” diyerek kalktığını iddia edenler de oldu ama sanki gerçek, Zidane’nın Real Madrid’i çok iyi tanımasında saklı…
Real Madrid’deki futbolculuk yıllarında, takımın yarısı sezon sonu gönderilecek korkusuyla yaşayanla dolu olan soyunma odasından ne yapılmaması gerektiğini öğrenerek çıktı Zidane. Onun patronluğunda Real Madrid flaş transferlere imza atmadı, ligin genç yeteneklerine yöneldiler, alt yapıdan oyuncular A takıma çıkartıldı. Real soyunma odasında özgüvenin yükselmesi kupalar kadar bu politikanın esiridir. Juventus rövanşında elense sezon sonunda 2.5 yıllık muhteşem performansa rağmen kovulacağını bilen Zidane bu kez Başkan Perez’den erken çekti tetiği. Onun kurşunuyla ölmek yerine kendini yaralayıp kenara çekildi. Teknik adamların kaderi, Kırmızı Pazartesi’deki Santiago Nasar’ın sonu gibidir. Herkes onların bir gün kovulacaklarını-öleceklerini- bilir ama kimse gidip söylemez, hayat öyle devam eder. Geçen sezon ligde fark yediği Barça’dan önümüzdeki sezon da olası bir farkı kaldıramayacak olan Zidane, üç kez arka arkaya kazanıp bir ilke imza attığı Şampiyonlar Ligi’nde de iki maç kaybetse sonunun ne olacağını farkındaydı. 17 yıldır tanıdığı Florentino Perez onun Real Madrid’de kellesini alacağına, o omuzlarda kulüpten gider, gün gelir Santiago Bernabeu’deki 80 bin taraftar ona ihtiyaç duyduğunda döner takımın başına geçerdi. Büyük dağcıları anlatan belgeseller, tırmanış ve zirve görüntüleriyle biter. Zinedine Zidane’nın 2.5 yıllık Real Madrid macerasının başlığı  “Zidane’nın yükselişi ve ...” olarak kalacak. Bazıları düşmeyi, bazıları düştüğünde tutulmayı sevmez. Bazıları da düşerse kimin tutacağını bilmez. Bazıları da düştüğünde yeniden nasıl ayağa kalkacağını… Çocukluğu göçmen, yetişkinliği gurbet olan bir adamın en tepedeyken yaşadığı tedirginlik ya da çaresizliktir belki de budur…

Kim Boğa Kim Matador


10 yıl önce İspanyol Milli Takımı’nı tarif et deseler bir eksik bir fazla futbolseverler için tanım belliydi: “La Liga’yı izlemek keyifli, Barcelona-Real Madrid rekabeti renkli ve özel ama Milli Takımı hiçbir zaman ‘kazanan’ bir kimliğe sahip olamadı.” Doğrudur çünkü iki büyük organizasyonda tek kupasını 1964 yılında ev sahipliği yaptığı Avrupa Şampiyonası’nda alan –ki kupaya 4 takım katılmıştı. (İspanya, Danimarka, Macaristan, Sovyetler Birliği)- “La Roja” bir daha podyuma çıkabilmek için 44 yıl bekledi ve o podyumdan da 8 yıl boyunca inmeyerek Madrid Barajas Havaalanı’na Euro 2008 ve Euro 2012 ve 2010 Dünya Kupası’nı taşıyan uçakla indi. O zaman sorulması gereken şu, İspanyollar hiç mi iyi jenerasyon yakalayamadılar, İtalya, Fransa ve Almanya her zaman çok daha mı iyiydi? Cevap hem evet hem de hayır… İspanya Ligi’nin son 30 yıllık röntgenini çekersek belki “evet ve hayır”ın üzerindeki gölgeyi biraz kaldırabiliriz. Geriye saralım filmi ve yine soralım. Kulüp düzeyinde İspanyollar 2000 öncesi ne yaptılar Avrupa’da? Franco dönemi sonrasında Fransa, İngiltere ve Almanya ile başlayan temasının futbol kısmında neden ihraç için 2000’lerin sonrasını beklediler? Şampiyon Kulüpler Kupası’nda 92’de Barcelona’nın Koeman’ın golüyle yıktığı Sampdoria ve 98’de Real Madrid’in Mijatovic ile devirdiği Real Madrid, yüzyıl bitirken memleketinden Valencia’yı yıkmış, toplam 3 kupa getirmişlerdi. “Akbaba Beşlisi” ile 80’lerin ikinci yarısına damga vuran Real Madrid’in üç UEFA Kupası’ndan sonra İspanyollar Valencia’nın kaldıracağı kupa için 18 yıl beklediler. İtalyanların rüzgarının estiği yıllardı 90’lar... En iyi lig Serie A, en parlak yıldızlar Çizme takımlarındaydı. Kulüp bazında başarısı tartışılan bir ülke nasıl Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası kazanabilirdi ki? Futbol bu belki de 2008’i beklemeyebilir, İtalyanlar gibi hakem kıyımı uğradıkları 2002 Dünya Kupası’nda da final görebilirlerdi, futbol bu… İspanyolların 80 ve 90’larda da yetenekli futbolcular vardı ama kırılgandılar, İtalyanlar çok sert, İngilizler çok fizikli, Almanlar ise ikisinin karışımıydı. İnceliğin ve güzelliğin kazanabilmesi için başka bir formüle ihtiyaç vardı, bir de uzun zamana. Çöktüğünü inandıkları alt yapıları 2000’de revize eden ve sonunda 2014 Dünya Kupası’nı kazanan Almanlardan 10-12 yıl önce bu değişimi Cruyff ile yaptılar. Barselona şehrinde en son ne zaman milli maç oynandığını kimse hatırlamaz ama Katalan kulübünün La Masia hamlesi 2008’den sonraki 10 yılın meyvelerinin fidesiydi o günlerde…
İspanyollar eleme gruplarında zorlanmaz, turnuvalara güle oynaya gelir ama sonunda uçağa binip erkenden evlerine dönerlerdi. 90 Dünya Kupası’nda gruptan çıkıp dönemin iyi kadrosuna sahip Yugoslavya’ya çarpıldılar. 2 yıl sonra Euro 1992’de grupta Fransa ve Çeklerin arkasında kalıp uçağa bindiler. 1994’de Luis Enrique’nin yüzünü dağıtan Tassotti’nin İtalya’sı finale yürürken, “La Roja” Madrid’e dönmüştü bile. “Futbolun eve döndüğü” 96’da ev sahibi İngilizlere penaltılarla çeyrek finalde kaybettiler. Miguel Munoz, Luis Suarez ve Javier Clemente gibi tecrübeli hocalardan kim gelse aynı hüsran yaşanıyordu. Clemente ile gittikleri ikinci Dünya Kupası, 98 Fransa’da kaleci Zubizarreta takımı yaktı, 3-2 Nijerya’ya kaybettiler. Deli kalecilerden Chilavert golsüz maçta Paraguay kalesinde devleşti, Bulgarlara 6 gol yetmedi ve istikamet yine Madrid... 84’de olan 2000’de de oldu. Fransızlar, İspanyolların baş belasıydı, teknik adam değişmiş Jose Antonio Camacho göreve gelmişti ama Zidane ve arkadaşları fazla iyiydi. 2002’de Güney Kore maçında hakemin katlettiği maçta penaltılarla kaybederken haklıydılar ama mağluptular. Euro 2004’te gruplarındaki Portekiz ve Yunanistan sürpriz bir şekilde finale yürürken İspanyollar, Ruslarla birlikte yine medyasına “Bu milli takımdan bir şey olmaz” dedirtti. Dönemin en büyük golcüsü Raul o yıllarda “Milli Takım neden başarısız?” sorusuna basit bir yanıt vermişti: “Bizde milli takımın hiçbir maçı, El Clasico’dan önemli olmadı ki?” Raul haklıydı, İspanyollar otonom yapıları nedeniyle tek yürek olamıyorlardı. Sonraları İspanyol sinemasına da (Bomb Scared/2017) ilham veren bu İspanyol Milli Takımı’nın rakibini tutma tercihi, 2006 sonrasında son bulmasa da “La Roja’nın, kırmızı formanın arkasındaki destek arttı. Basklılar ve Katalanlar için İspanyol Milli Takımı karşı karşıya gelmeleri gereken bir rakipti ama o dönem Cruyff’un akademisinden yetişme Barcelonalı oyuncuların milli takım içinde çoğalması, “Formayı tutmasak da oyuncularımızı tutalım” fikrini getirdi. 2006 Dünya Kupası’na Luis Aragones ile gittiler. Kabusları yine Fransa oldu ama Puyol, Xavi, İniesta, Ramos, Casillas, Torres’li kadro umut vadediyordu. Rijkaard’lı Barcelona, Capello ve Schuster’li Real Madrid’in Euro 2008’deki başarıda payı büyüktür. İyi bir Rusya’yı hem grupta hem de yarı finalde deviren “La Roja”, Viyana’da Almanları Fernando Torres’in golüyle yıktığında İspanyollar artık milli takımın da kazanabildiğiyle yüzleştiler. Sevilla’nın 3 Avrupa Ligi Kupası, iyi bir Valencia, Barcelona’nın domine etmeye başladığı 2005-2010 arası işte... Ortada olmayan tek kulüp Atletico Madrid’in efsane hocası Luis Aragones ile katkı yaptığı milli takım 2010’da Güney Afrika’ya favorilerden biri olarak gitti. Artık sert çocuklar olmayı başarmışlardı. Casillas, Pique, Puyol, Capdevila, Ramos, Busquets, Alanso, Pedro, İniesta, Xavi ve David Villa ile arka mahalleye kavgaya gider misiniz? Ben giderim, “Iniesta’ya sen biraz geride dur” da derim ama… Çünkü ona finalde ihtiyaç vardı. 8 gol atıp sadece 2 gol yiyerek Dünya Kupası’nı kazanan İspanyollar, finalde Hollanda karşısında sertliğe sertlikle cevap verdiler, Vicente Del Bosque yönetiminde podyuma çıktılar. Euro 2012’de değişen sadece sağ ve sol bekti. İtalyanları 4-0 ile sahadan süpürdükleri final sonrasında 1930 yılından bu yana 3 büyük turnuvayı kazanan ilk takım oldular. Futbolda en üst seviyede bir milli takımla 6 yıl kalabilmek zor iş. Almanların bu dönemde iyi kadrolarıyla iş yapabilmeleri için daha pişmeleri gerekiyormuş ama İspanyollar en iyi zamanlarında futbolun o bilinmezliğine çarpıldılar. 2010 finalinin rövanşında Hollanda, grupta İspanya’yı 5-1 ile ezdi geçti yetmedi Şili 2-0 ile “La Roja”yı uçağa bindirdi. O gün Marca gazetesi koca sahada tek başına yürüyüp giden Iniesta’nın fotoğrafının üzerine şaşkınlık ve üzüntü karışık “The End” manşetini atmıştı. 2016 Fransa’da bizim de olduğumuz gruptan rahat çıktılar ama İtalyanlar, dört yıl önce finalde yedikleri 4 golün hesabını son 16’da 2-0 ile kapattılar. Artık değişim zamanıydı, Vicente del Bosque emekliye ayrıldı. Barça’yı uçuran Pep Guardiola ve Luis Enrique’nin milli takım hocalığı hayalleri yoktu. Atletico Madrid bir Arjantinli Diego Simeone ile küllerinden doğmuş, Valencia teknik adamları bozuk para gibi harcar olmuştu. Bu kez görev sırası bir Basklı’daydı. Julen Lopetegui’nin teknik adamlık kariyeri Porto’daki iki sezon dışında İspanyol genç milli takımlarındaydı. 2003’de asistan olarak başladığı “La Roja” kariyerinde bugün Rusya’ya giden kadrosunun gençlerini seçen, yakın tanıma fırsatı bulan ve onlarla 2010-2014 arasında U19-U20-U21 takımlarında çalışan isimdi. Parlak olmayan bir kalecilik kariyerinin ardından Lopetegui, Avrupa’daki yeni jenerasyon teknik adamlar arasında oyuna bakış açısıyla sivrilmiş bir isimdi. Rusya kafilesinde Marcos Alonso ve Morata olmalıydı mı? Ya da bu sezon bir Dünya Kupası görecek kadar büyük futbol oynayan Parejo ve Illarramendi’ye ayıp değil ama yazık mı oldu? Sonuçta kadro 23 kişi…
2016’nin “The End” kadrosunun omurgası (Casillas, Xavi, David Villa) Rusya’da yok. Lopetegui, Dünya Kupası eleme grubuna başlarken çağırdığı 10 yeni ismi finallere götürüyor. Barça ise sonuna gelen kuşağından Pique, Busquests, Iniesta ile katkı verecek bir de Jordi Alba. 1962 Dünya Kupası’na Helenio Herrera 6 Real Madridli oyuncuyu (Di Stefano, Puskas, Gento, Santamaria, Del Sol, Araquistain) götürmüştü, o kadar 5 Şampiyon Kulüpler Kupası’nın baş aktörleriydi. 66 yıl sonra Real Madrid ilk kez 6 oyuncuyla finallerde ve bu takım  Şampiyonlar Ligi’ni son yıllarda domine eden kadro...
Son söz, “Kaybedenler Kulübü” yıllarında İspanyol Milli Takımı ne paella ne de tapaslar kadar meşhur olamadı. Geleneksel şefleri bilirsiniz, fırında uzun saat pişen yemekler, fazla sosa bulanmayan odun ateşinde pişmiş deniz ürünleri, çok lezzetli ama bir zaman sonra herkesin taklit edeceği menüler… Katalan şef Ferran Adria bu yönüyle Cruyff’a benzer işte. Ona moleküler gastronominin babası derler ama o kendini dekonstrüktif mutfağın temsilcisi sayar. Bildiğin bir tadı sana farklı bir sunumla önüne getiren, yıkan, yakan, baştan yaratan bir şef. Cruyff da o da Barcelona’da “yaptılar” ve gün geldi kepenkleri indirdiler. Luis Aragones ve Vicente Del Bosque’nin tika- taka’nın varlığını yok saymayan yapılarıyla San Sebastian’da fırtınalar estiren ve İspanyol mutfağını yeni baştan yaratan Juan Mari Arzak gibiydiler. Bugün takımın başında Rusya’ya giden Lopetegui ise DiverXO restoranlarıyla fırtınalar estiren şef David Munoz’dan başkası değil…
İspanyollar arenalara gittiklerinde matadoru tutarlar, İspanyol olmayanlar ise boğayı.. Uzun yıllar kim matador, kim boğa belli değildi bu ülkede; belki de kazanırken ya da kaybederken hepsi bu yüzden… (Socrates / Haziran 2018) 

Çiko Mino Raiolo


Karşılıklı iki dükkandı Beşiktaş Çarşı’da. Müşteri derdi olmayan dolup doşan dükkanlar. Asım Usta döneri keserken selamını eksik etmez, öyle de devam ediyor. Karşısında Pando Şeştakof… Rakip değildiler. Kaymakçı Pando’ya sabah kahvaltıya gidilirdi, dükkanı hep eski kaldı, yokluktan değil ama. Müşterinin suratına bakmayan, dayak atar gibi servis yapan huysuz bir ihtiyardı Pando Bey. İki yabancı dergi yazdı diye trend delileri dükkanı doldurdu, kaymak üstü dayağı yiyip çıktılar, çok mutluydular… Pando Bey’i geçen ay kaybettik, Asım Usta’ya uzun ömür…
Büyük bir kitapçıda kaybolmak mı istersiniz, ufak bir kitapçının her şeyi okumuş gibi duran sahibinden sevdiğiniz yazar ya da türe dair yeni tavsiyeler duymayı mı? Müdavimi olunan mekanlar size sadece yiyecek ve içecek mi satar, karnınız her yerde doyar da ruhun ihtiyacı hürmeti, iki lafın belini kırmayı, barmenin adını bilmeyi, garsonun tekten yatan kuponunu, gözününüz önünde boy atıp büyüyen komiyi ne yapacağız peki? Esnaflık çokça insan bağlama sanatıdır. Kimi sattığı kumaşla, kimi pişirdiği kuru fasulyeyle, kimi de içine muhabbet kattığı kahveyle... Futbolcu menajerliği de dükkansız insan bağlama müessesesi işte. Yerin yurdun, bir ofisin olsa da, tezgahı açtığın yerler beş yıldızlı otellerin lobileri, kulüplerin gösterişli toplantı salonları… Yeteneğine güvendiği bir futbolcuyu menajerlik şirketine bağlayabilmek için o genç insana gerekli güven duygusunu kelimelere döken adamların bir sonraki perde de oyuncularına maksimum kontrat almaya çalışırken kulüp başkanlarıyla oynadıkları kanlı poker elleri…
Raul’un menajerini hatırlar mısınız? Maldini ya da Totti’ninkini? Kariyerlerini bir kulüpte geçirmiş, olmadı bir transfer yapmış futbolcuların menajerlerini kim tanır ki! Pini Zahavi, Kia Çorapçıyan, Jorge Mendes ve Mino Raiola’yı ise her futbolsever bilir.  Futbol ekonomisinde taşları yerinden oynatan, o taşları suda kaydıran, batıran da çıkartan da bu adamlardır. Onlardan birinin çocukluğunu gidelim.  İtalya’da ufak bir kasabada, Nocera Inferiore’de doğan Mino Raiola’nın çocukluğuna…
Sene 1968. Babası Mario direksiyonda, annesi Annunziata’nın kucağında 1900 km öteye giden bir yaşındaki çocuk yıllar sonra futbol tarihinin rekor transferlerine imza atacak ama kendi hayatının en büyük transferini yaptığından elbette habersizdi. İtalyanların parayı bulmak için göç etmek zorunda oldukları yıllar.  Haarlem’e yerleştiklerinde Raiola Ailesi ilk akla geleni yaptılar. Napoli adında bir pizza restoranı açtılar. Futbol dünyası onu Mino diye bilir ama doğrusu Carmine ile devam edelim. Esnaf babasının yanında mutfakta büyüyen Carmine, restoranda garsonluk yapmaya başladığında 13, kasayı teslim aldığında ise 16 yaşındaydı. “Hayatımın en güzel yıllarıydı” dediği günleri yıllar sonra kendisinden nefret eden kulüp yönetimleri mızrak niyetine kullanacak “Garson işte” diyerek yedikleri kazıkların hesapta öcünü alacaklardı. İtalya’ya mal satan-alan işadamları bir zaman sonra işi büyütüp lüks bir İtalyan restoranı açan Mario Raiola’nın dükkanının müdavimi oldular. Carmine Raiola, insan tanımayı, iş bitirmeyi o günlerde öğrendi. Sonraları üstüne beş dil daha öğrenecekti ama İtalyanca-Hollandaca ve bir telefon ona yetiyordu. Sorun çözen, ticarette tıkanıklığı gideren çocuktu o. Haarlem kulübünün alt yapısında futbolcu olmaya hayalleri berbat bir kalecilik performansıyla son buldu. Restorana her Cuma akşamı gelen Haarlem kulübü başkanına “Sen futboldan anlamıyorsun” diyerek sabrını test etti ve adam bir gün “Çok biliyorsan gel çalış” deyince de işi kaptı. Carmine önce alt yapı sorumlusu ardından sportif direktör oldu ama bu da bir ısınma koşusuydu. Menajerlik ve sinema denildiğinde akla ne gelir? Tom Cruise’lu Jerry Maguire. İlk şirketini isim verirken pek yaratıcı değildi, “Maguire Tax and Legal” bir zaman sonra yerini Monte Carlo merkezli “Sportman”e bıraktı…
Ona menajerlik mesleğinde yüksek atlatan, depar attıran ise Hollanda Profesyonel Futbolcular Sendikası ile yaptığı anlaşma oldu. Mino Raiola, Hollandalı futbolcuların yurtdışına transferlerinde tek temsilciydi artık. Bu tekeli sonuna kadar da kullandı. Bergkamp’ı Napoli daha fazla para vermesine rağmen Inter’e götürdü. İtalya Serie A’da büyük patronların olduğu, milyonların havada uçuştuğu, Çizme futbolunun Avrupa’da bir numara olduğu yıllar… Otuzlu yaşlarının başında en fiyakalı transferlerinden birine imza atıp kartvizitini güçlendirdi. Çeklerin Pal Sokağı Çocukları romanından kopmuş da gelmiş o en yetenekli adamı Pavel Nedved’i Lazio’ya getirdi.
Raiola, menajerlik mesleğine yeni bir bakış açısı getirdiğini söyler her röportajında. Eski kuşak menajerlerin kulüplerin emrinde olduğunu ve kendisi için önce futbolcunun kariyerinin önde olduğunun altını çizer. Her yeni kontrattan yüzde 10 (Pogba’da yüzde 25) komisyon alan İtalyan futbol simsarı için armaya sadakat profesyonel futbol dünyasında en gereksiz romantizmdir. Çalıştığı onca futbol arasında onun sözüne uymayan adam da Zidane gidince Juventus’a gelen Pavel Nedved... 2003 Aralık ayında France Football’dan yılın futbolcusu ödülünü aldığında “Futbolu yakın bir geleceke bırakacağım” diyen Çek efsaneye “Benimle çalıştığın sürece daha çok uzun yıllar oynarsın” diyen ve yıllar boyunca onu Inter’e götürmek isteyen Raiola, şike yüzünden küme düşmüş Juventus’tan bir türlü koparamadı Nedved’i. O inat da yıllar sonra Raiola’ya para kazandırmadı değil! Agnelli Ailesi’nin patronajındaki Juventus’un yönetimine giren Nedved’in Raiola ile ilişkisi sayesinde Pogba sıfır bonservisle siyah beyazlı kulübü imza attı. Kontrata “Satışından yüzde 25 alırım” diyen Raiola, Fransız orta sahayı 100 milyona eski kulübü Manchester United’a satarken elbette ki ellerini ovuşturuyor, ondan nefret ettiğini söyleyen Sir Alex Ferguson da evinde muhtemelen saçını başını yolluyordu…
Paris Saint Germain’e Zlatan İbrahimoviç’i götürdüğünde “Paris’e gelenlere Mona Lisa’dan daha iyi eser görmelerini sağladım” diyen Raiola, İsveçli santrforu karşısında oturttuğunda Zlatan daha 22 yaşındaydı ve Ajax forması giyiyordu. O günü Zlatan’dan dinleyelim: “Porsche’yi otoparka bıraktım, kolumda altın saat, üzerimde Gucci’den deri mont, büyük bir özgüvenle restorandan içeriye girdim, rezerve ettiği masaya oturdum. Benden daha büyük saati olan havalı bir adam bekliyordum.  Nike tişört giymiş, ayağında spor ayakkab,ı göbekli bir herif oturdu masaya. ‘Kim lan bu şam şeytanı’ dedim kendi kendime. İnsan sushi, karides ızgara vs. söyler di mi, bu adam ortaya karışık bir yemek söyledi, temiz 5 kişilik ve hepsini silip süpürdükten sonra çantasından bir dosya çıkardı. Vieri, 27 maçta 24 gol, İnzaghi, 25 maçta 20 gol, Trezeguet 24 maçta 20 gol gol. Son sayfada benim ismim vardı: “Zlatan İbrahimoviç, 25 maçta 5 gol.” Seni bu istatistiklerle satabileceğime inanıyor musun, ne o çok mu güveniyorsun kendine, beni kapıdaki Porsche ve kolundaki kocaman saatinle mi etkileyeceğini sandın. En iyi mi olmak istiyorsun yoksa şimdi kazandığından sadece daha fazlasını kazanmak isteyen biri mi olmak istiyorsun? Ona “Dünyanın en iyisi olmak istiyorum” dedim. Bana ‘Dünyanın en iyisi olursan para peşinden gelir, sen paranın peşinden koşarsan hiçbir şey kazanamazsın. Benimle çalışmak istiyorsan o arabayı ve saatlerini sat ve ne çalışıyorsan üç katı çalış. Çünkü bu performansınla senden bir bok olmaz’ dedi ve gitti.”
Jorge Mendes’in menajerlik piyasasında Jose Mourinho ve Cristiano Ronaldo ile çıktığı zirveye Zlatan İbrahimoviç ile rakip olan Raiola, İsveçli santrforun İtalya, İspanya, tekrar İtalya, Fransa, İngiltere ve ABD’de son bulan transfer operasyonlarında her zaman en yüksek kontratları almayı başardı. Zlatan’nın Barcelona’daki bir sezonunun ardından Guardiola ile Raiola arasında başlayan nefret ilişkisi ise hala sürüyor. Nedved’den sonra onun sözünü dinlemeyen ise  bir taraftan liseye giderken Milan kalesini de koruyan Donnarruma oldu. “Yeni kontrat imzalama” dediği genç kaleci taraftar baskısı yüzünden kulübünde kalırken, Patrick Kluviert’ın armut dibine düşer oğlu Justin’i portföyüne katan Raiola, geçtiğimiz aylarda Messi’den Katalanların belki de en çok üzerine titrediği genç olan Xavi Simons’u ve ailesini de ikna etmeyi başardı, “Arıza” Balotelli’ye ise hala inanmaya devam ediyor…
Hugo Boss takımların içinde fit bedeniyle Jorge Mendes menajerliği iş adamlığı çizgisine taşırken, Haarlem sokaklarında büyüyen, “garson” Mino Raiola, kot-tişört ve spor ayakkabıyla esnaf kalmaya kararlı. O göbeğinden, göbeği de ondan memnun. O biraz Sopranos karakteri gibi, İtalyan sonuçta işte… Pizzayı çatal bıçakla değil, dürüm yapıp yiyenlerden. Sıfırdan gelip, yüz milyonlar kazanınca dost kadar çok düşman da edinen, ağzı bozuk, hafif çatlak, küstah, yarı mafyatik, hukuk fakültesi birinci sınıftan terk taşralı ama dünyayı fetheden bir İtalyan…
Sokakta Zeus gibi yürüyen Zlatan İbrahimoviç, Pogba, Balotelli Zagor ise yanlarında yürüyen Mino Raiola da Çiko… (Socrates / Mayıs 2018) 

27 Ağustos 2018

Emre Akbaba: Bir Transferin Hikayesi



Kıta dışı sermayenin girdiği Avrupa kulüplerinde, bir zaman sonra Çin’de ardından onu takip eden Suudi Arabistan ve Katar’da forma giyen futbolcuların geldikleri kulüplere karşı vefalı olmaları beklemek ve sadakatı sorgulamak artık çok masum bir eylem. Kalmadı öyle futbolcular demiyorum çünkü su akıyor ve yolunu buluyor. Yetiştiği kulüpte kaptanlığa yükselen, çeyrek asır geçiren, kramponlarını da doğduğu yerde asan futbolcu bulmak zor artık. Kazandıklarının 3-5 ve hatta 10 katını teklif ediyorlar uzaklardan. 30’unu geçmiş futbolcular da ailemin geleceğini düşünüyorum diyerek elbette evet diyor bu akıllara ziyan kontratlara. Iniesta, Barça’da 3 yıl daha kalabilir ama sezonun büyük bölümünü yedek kulübesinde geçirip hiç de azımsanmayacak yıllık ücretiyle yerleşik düzeninden vazgeçmeyebilirdi. Para kadar yedek kulübesinde oturmak fikrine de karşı çıktığı için Japonya’ya göç etti. 

Marchisio, Juventus kulübünde çocuk yaştan itibaren 25 yılını geçirdi. 32 yaşında ve kendisine yeni kontrat verilmediği için şimdi Instagram’da “Buongiorno” yerine “Bonjour” (Günaydın) diyerek Fransa’ya gideceğinin sinyalini veriyor. Totti, Real Madrid’e, Maldini, Manchester United’a gidebilirdi, gitmediler. Raul ve Guti, Real Madrid’de futbolu bırakabilirdi, hak etmişlerdi ama biri Schalke 04’ün diğeri ise Beşiktaş’ın yolunu tuttu. Del Piero, Juventus’a rakip olmak istemediğinden dünyanın öbür ucunu Avustralya’ya futbol oynamaya gitmişti. Kimse Buffon’un Juventus kariyeri bittiğinde bir Avrupa büyüğünde forma giyeceğine inanmıyordu, o artık Paris Saint Germain’in kalecisi…

İtalyan futbolunun klişelerinden biridir. Transfer döneminde futbolcunun ağzından laf almaya çalışan gazeteciler kuşaklar boyu futbolcular aynı cevabı verdiler: “Kim bilir?” Gerçekten de futbol dünyası bilinmezlerle dolu. Bir futbolcudan milyon Euroların uçuştuğu bir ortamda çocukken tuttuğu takımın formasını giymesini beklemek ve bunun için fedekarlık yapmasını istemek de büyük haksızlık. Oysa ki hepimiz bırakın bir futbol kulübünün alt yapısında oynamayı, mahalle arasında iki taş bir kale maç yaparken bile yeni Rıdvan, Metin, Feyyaz, Tanju, Hami’ler değil miydik…  

Bu yüzden Paris’in 10 km. uzağında doğan gurbetçi bir ailenin oğlu Emre Akbaba’nın taraftarı olduğu takım Galatasaray’da forma giymeyi hayal etmesi ve transfer sürecinde bu konudaki ısrarıyla belirleyici rol çizmesi, hepimize bir eski zaman hikayesi gibi geliyor. Sanki böyle futbolcular o eski stadyumların futbolcusuymuş gibi, sanki Emre Akbaba ilk maçına Türk Telekom Stadyumu’nda değil de Ali Sami Yen’de çıkacakmış ve çıkmış gibi…

Emre Akbaba’nın Alanya’dan Galatasaray’a yolculuğunda geçen hafta yaşananlar ise Türk futbolu ve spor medyası için bir turnusol kağıdı. Galatasaray’da Mustafa Cengiz’in başkan olmasıyla başlayan ezeli rakipler için nazik dil ve özenle seçilmiş cümlelere Fenerbahçe’nin yeni başkanı Ali Koç eşlik etmişken Emre transferinde zamana ve tembelliklerine yenilmiş kendini yenileyememiş tribüne oynamakla gazetecilikl yapılacağına inananların ezeli rekabette savaş baltalarını topraktan çıkarması tesadüf değildi. Bir transferde hikaye basittir aslında. Futbolcunun bonservisini elinde tutan kulüp, talip olan bir ya da birden fazla kulüp ve oyuncunun oynamak istediği kulüp. 

Bir kadronun analizini yapıp Fenerbahçe, Emre Akbaba’ya belki de Giuliano’yu satmak üzeredir, koskoca camia Alanya’nın daha fazla kazanması adına adını böyle bir açık arttırmaya sokmaz demenin taraftar-muhabir/ yorumcu cephesinde bir reytingi yok elbette. Oysa ki Fenerbahçe, Giuliano için gelen teklifi cebine koymuş ve Alanya’nın kapısını çalmıştır. İşte burada futbolcu son sözü söyler. Kimileri daha yüksek bir kontrat için hayalindeki takımda oynamaktan vazgeçer, kimi de önce hayallerim sonra para der… Emre Akbaba da muhtemelen ilkokul çağında Galatasaray’ın UEFA Kupası’nın aldığı yılda mutluluktan havaya uçan binlerce gurbetçinin evladı gibi seçmiş Galatasaray’ı… 

Hikayenin sonunda futbolu yorumlayanların kendilerine sorması gereken bir soru var: Profesyonel bir futbolcu amatör kalbinin sesini dinlerken itiraz eden sizler amatör kalbinizle bir taraftar gibi yorumladığınız kulüpleriniz için oyuna hiç profesyonel baktınız mı? Harbiden siz X, Y takımın yorumcusu olmanın evrensel bir kartvizit olduğunu mu sanıyorsunuz?

20 Ağustos 2018

Kral Fabrikası



10 yıl önce Avrupa’nın en iyi yönetilen kulüpleri arasında adı geçmezdi. Kimse de geçmesini beklemezdi. AS Monaco kulübü sonuçta bir aristokrat ailenin arka bahçesindeki oyuncağıydı. Zengin prensliğin güzel atmosferinde yıllar boyunca şöhretli futbolcular forma giymiş ama arkasında büyük taraftar desteği ya da o parayla alınamayacak tutkuyu bulamayan kulüp Fransa futbolunun daimi misafiri olarak kalmıştı. Bunu geçmişte kırdıkları yıl 2004 idi. Porto’ya karşı oynadığı Şampiyonlar Ligi finalini kaybeden Monaco, bir kupa kazanabilmek için 13 yıl bekledi.

7 yıl önce bir Rus iş insanı gelip Monaco kulübünün çoğunluk hisselerini Prens Albert’ten satın aldı dediklerinde de farklı düşünmedik. Futbola yatırım yapan ilk oligark sonuçta Dmitry Ryboloblev değildi. Furya Chelsea ve Roman Abramovich ile başlamıştı ama Nasser Al-Khelaifi’nin kulübün patronu olduğu günden itibaren yüksekten uçan Paris Saint Germain’e kafa tutacak bir kadro kurmak her baba yiğidin harcı değildi. Uzakdoğulu, Amerikalı ya da Rus, futbola merhaba diyen her patron şampiyonluk sevinci yaşamıyordu sonuçta. Dmitry Ryboloblev de şampiyonluk kupası için 6 yıl bekledi ama futbol dünyasını şaşırtan milyar Euro harcayıp, yıldızlar topluluğu yapması beklenen takım bir zaman sonra bir futbolcu fabrikasına döndü ve Ryboloblev, Monaco’dan kar etmeye başladı.

2017’de Monaco şampiyon olurken, 18 yaşındaki "Yeni Pele" denilen Kylian Mbappe, Caen'den sadece 4 milyon Euro'ya alınan, orta sahanın canavarı 21 yaşındaki Thomas Lemar'a menajer Jorge Mendes'in Benfica'dan 16 milyon euro'ya getirdiği 22 yaşındaki Bernard Silva takımın pırlanta isimleriydi.  Sağ bekten ortaya saha devşirme 23 yaşındaki Brezilyalı Fabinho, solda harikalar yaratan 22 yaşındaki Benjamin Mendy ve yine 22 yaşındaki Timoue Bakayoko'yu aynı kadroda buluşturan futbol aklı “Kral Fabrikası”nı kurdu…

Bu yaz transfer döneminde Monaco’nun futbolcu satışından kasasına koyduğu para 391 milyon Euro. Yakın geçmişi hatırlayalım, Mbappe’yi 180, Lemar’ı 70, Bakayoko’yu 40, Martial’ı 60, Fabinho’yu 45 milyon Euro’ya sattılar. James Rodrigues’i de parlatıp iki katına 80 milyona Real Madrid’e satmışlardı. 57 milyonluk Mendy’nin yanında 22 milyonluk Abdennour ya da 22 milyonluk Kongolo “ucuz” kalabilir elbette (!)

500 milyon Euro’nun üzerinde borcu olan Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’nin her yıl 25 milyon Euro’dan fazla finans giderinin olduğu futbol iklimimizde 20 yıldır borcun, yayın gelirleri, kombine, loca satışları, sponsorluklarla azalacağına inanan ve taraftara anlatan yönetimlerle bugüne geldik. Bir transfer döneminde 391 milyon Euro parayı kasasına koyan Monaco’nun kaç kombine sattığı, forma sponsorunun kaç milyon verdiği ve Fransa Ligi ve Şampiyonlar Ligi yayın haklarından ne kadar kazandığı bu transfer operasyonlarının yanında belki de sadece bir detay. 

Barcelona’nın 930 milyon Euro gelir elde edip sadece 15 milyon Euro kar edebildiği futbol endüstrisinde gerçekten borç ödemek istiyorsanız Monaco’nun, Sevilla’nın, Valencia’nın ve Portekiz’in 3 büyük kulübünün yolunda gitmelisiniz. Yeni sezon için 85 bin kombine satan Barcelona’nın kasasına koyduğu rakam 51 milyon Euro. Bütün sezon Camp Nou’da kapalı gişe oynayacaksınız ve stadyumdan gelen bütün para Messi’nin yıllık ücret ve bonuslarına bile yetmeyecek. 

“Kral Fabrikası”nın sahibi Dmitry Ryboloblev elbette ki Monaco kadrosunu tek başına kurmadı. Önce İspanyol sportif direktör Antonio Cardon sonra da koltuğu ondan alan Chelsea projesinin de mimarlarından olan Michael Emenalo,  Rus patrona para kazandıran bir takım kurdular. Teknik direktör Leonardo Jardim’e de genç yıldızları parlatıp vitrine çıkartmak kaldı.

12 Ağustos 2018

Bakarsın Umduğundan İyi Geçer Yaz



Teknik direktörsünüz ve telefonunuz çalıyor, arayan Real Madrid başkanı. “Yeni teknik direktörümüz olur musun?” diye soruyor. Telefon şakası olma ihtimali de var ama İspanyol Milli Takımı’nı çalıştırıyorsanız böyle bir teklifin gerçek olması da şaşırtıcı değil. İki yıl boyunca hayalini kurduğunuz Dünya Kupası için Rusya’dasınız ama başkan sizden hemen cevap beklemekte. Kariyeriniz boyunca İspanya’nın genç milli takımlarında görev yapmış, üst düzey ilk teklif de yurt dışından komşu Portekiz’den gelmiş. Porto’da başarısız olmuş, görevinize son verilmiş, şimdi Şampiyonlar Ligi’ni arka arkaya üç kez kazanan Zinedine Zidane’nın yerine geç diyen bir başkan var telefonun ucunda…
Julen Lopetegui o gün Real Madrid Başkanı Florentino Perez’e “Evet” dediğinde fonda elbette Sezen Aksu çalmıyor, Minik Serçe “Bakarsın umduğundan iyi geçer yaz” demiyordu. Yazın iyi geçmeyeceği ertesi gün belli oldu. Real Madrid, Dünya Kupası’ndan sonra Lopetegui’nin göreve başlayacağını resmi olarak açıklamadan sadece 5 dakika önce federasyonu aradığında deliren başkan, bu emrivaki karşısında yapmasın gerekeni yaptı ve Dünya Kupası’nın başlamasına iki gün kala Lopetegui’yi ilk uçakla Madrid’e gönderdi. Olan olmuştu, Dünya Kupası hayali kabusa dönen Lopetegui, Cristiano Ronaldo’lu kadroya yapacağı revizyon için kafa patlamaya başladı. Kulislerde Bale ve Benzema’nın gideceği iki marka forvetin takıma kazandırılacağı konuşuluyordu. Velakin Madrid’de yazın iyi geçmeyeceği başından belliydi. Cristiano Ronaldo, 9 yıl sonra Real Madrid’den ayrıldı ve Juventus’a imza attı. Lopetegui’ye yazın ikinci şokuydu ama yetmezdi… Dünya Kupası’ndan sonra tatile çıkan final oynamış Modric’in de Inter’e gideceği konuşulmaya başlandı. Hırvat milli takımından üç arkadaşının forma giydiği Milanı kulübü transfer için hala bastırıyor. Bununla da kalsa… Cristiano Ronaldo yeni kulübünden iki ricada bulundu. Birinci, dünyanın en iyi sol beki Marcelo’nun Real Madrid’den alınıp Juventus’a getirilmesiydi. Ortalık ayağa kalktı tabii, Brezilyalı solağı Santiago Bernabeu’dan çıkartmak kolay iş değildi. İkinci rica Real Madrid’de 16 yıldır görev yapan bir fizyoterapistin transferiydi. Cristiano Ronaldo’nun 9 yıllık kariyerinde soyunma odasında en güvendiği isim olan 46 yaşındaki Javier Santamaria da yüklü bir maaşla Torino’nun yolunu tuttu.
Julen Lopetegui eski bir kaleciydi. Milli takıma da aldığı A. Bilbao’nun genç kalecisi Kepa’yı Real Madrid’e getirmek istiyordu. Kendisi gibi Bask bölgesinde doğan Kepa’yı Real Madrid sadece 8 ay önce 20 milyon Euro’ya alma imkanı varken teknik direktörü Zidane’nın “İstemiyorum” sözü transferi engellemişti. Bask bölgesi takımı Real Sociedad’da efsane kaleci Luis Arconada’nın gölgesinde yetişen, yolu Real Madrid’den ve Barcelona’dan da geçen ama 11 yıllık kalecilik kariyeriyle pek de iz bırakmayan Julen Lopetegui, 23 yaşındaki file bekçisi Kepa’ya çok güveniyordu. Dedim ya bu yaz onun için iyi geçmiyordu diye. İngiliz kulübü Chelsea avına sessizce yaklaşan bir aslan gibi geldi ve 80 milyon Euro’luk serbest kalma bedelini ödeyip Kepa’yı ilk uçakla Londra’ya götürdü… Julen Lopetegui bu yazı hiç unutmayacak, ben de… Güle güle anne…

5 Ağustos 2018

Aman Lidyalılara Ayıp Olmasın


Hangi ülkede olursa olsun derbilerin iki cephesi arasında transfer gerçekleştiğinde kıyamet kopar. Satan başkanı pişman, giden oyuncuyu hain ilan ederler. Futbol tarihinde bunun en bilinen örneği Barcelona'dan 'e giden Luis Figo'dur ama bugün konumuz transferde takas modeli. Galatasaray teknik direktörü 'in iki yıl çalıştığı ve 30 yıldır her sezonunu büyük bir dikkatle izlediği İtalya Serie A'yı örnek göstererek tartışmaya açtığı takas operasyonu...


İki kulüp arasında farklı mevkilerde ihtiyacı karşılamak için teknik direktörlerin fazla bulduğu oyuncuların formayı, armayı değiştirme operasyonu. Çok itiraz eden de oldu, gittikleri kulüplerde benimsenmezler, taraftar soğuk bakar dendi ama söz konusu eğer takım kaptanları ya da çok uzun yıllardır forma giyen oyuncular ise bugün zaten İstanbul'un üç büyüklerinde  ve  dışında armayla özdeşleşen bir futbolcu yok.


Takasta aslında kimse futbolcunun moralini, psikolojisini düşünmüyor. İlk akla gelen, takasta gönderilen futbolcuların ezeli rakibin forması altında harikalar yaratması ve karşılığında alınan oyuncunun ise hayal kırıklığı yaratması. Bu korku ve endişe takımlarımızı takas formülünden uzak tutuyor. Her sezon yabancı oyuncuların kulüpleri ve menajerlerine milyonlar yağdırmayı, artı iş yapmaz dediğimiz futbolcuları göndermek için bir o kadar rakamı ödemeyi seviyoruz. Kim uğraşacak takasla ki, ara bir menajeri, sportif direktörün varken kulübün adına sorumlu ilan et, transfer olduğunda da üç beş yere komisyon öde. Sonuç, kulüp başına 500 milyon euro'dan fazla borç...

Transferde takası en çok kullanan ülke İtalya. 'nun Juventus'a transferi sonrasında Torino kulübü eski stoperi Bonucci'yi alabilmek için santrforu Higuain'i Milan'a gönderirken de takas formülünü kullandı. Takas transfer deyince ilk akla gelen isim ise 'Maestro Pirlo'. 2001 yılında iki Milano kulübü arasında Milan'ın yolunu tutan Inter'in genç orta saha oyuncusu, kırmızı-siyah forma altında bir orkestra şefine dönüşürken, karşılığında alınan Guly bir sezonun ardından Inter'de kaybolup gitmişti. Çizme'nin takas tarihinde bir Türk futbolcu da var: .

Fatih Terim'in öğrencisi, 2002 yılında Milan'dan Simic karşılığında Inter'e geçmişti. Doğrusu takas transferlerde Milan her zaman kazanan taraf olurken Inter ezeli rakibinden kimi alsa hayrını göremedi. 2002 yılında bek arayan Inter, Milan'dan Coco'yu istediğinde, 'nin kulübü yüksekten uçmuş ve ezeli rakibinden Hollanda futbolcunun yetiştirdiği en iyi orta sahalarından biri olan Seedorf'u istemişti.


Zamanında "Olmaz bundan" diye Real Madrid'e bir zaman sonra tarihin en iyi sol beki olacak 'u yollayan Inter, Seedorf'u göndermeyi kabul edince yine fırtına kopmuştu. Sonuç: Inter'den gelen Seedorf ve Pirlo yıllarca Milan orta sahasının yükünü sırtladılar. Barcelona'nın İbrahimovic'i Inter'den isterken Eto'o artı para teklifi Katalanlar için yıkım oldu. İsveçli star, Barcelona'da bir yılda en büyük problem haline gelirken, Samuel Eto'o bir Şampiyonlar Ligi Kupası'nı da Mourinho yönetimindeki Inter ile kazandı.


İtalyan futbol tarihinin en iyi stoperlerinden biri olan Fabio Cannavaro'yu vasat kaleci Carini ile takas eden Inter, Juventus'a adeta sezon hediyesi vermişti. Örnekler hep İtalya'dan. İngiltere'den de bir örnekle bitirelim haftayı.
Geçen sezon ortasında Arsenal'den ayrılmayı kafasına koyan Alexis Sanchez, Manchester United'ın yolunu tutarken, Londra kulübü de Şilili yıldız karşılığında Henrikh Mkhitaryan'ı kadrosuna katmıştı. Bizim futbolumuzda ses getiren bir takas ne zaman olur bilinmez ama unutulmaz 'Holosko artı bir miktar' klişesine selam vermeden ve "Parayı icat edip takasa alternatif bulan Lidyalılara ayıp olur mu" diye sormadan da bu satırlara son nokta konmaz...

30 Temmuz 2018

Bir Başka Guti



İnsan hayatında 25 yıl; bir yerin eskisi olmak için ziyadesiyle yeterli bir süre... Bir mahalle, bir semt, bir kulüp… O da Beşiktaş’a geldiğinde 25. yılı geride bırakmıştı Real Madrid’de. Raul ile ona bir önceki sezon (2008) “Dükkan sizin” diyorlardı. "Sözleşmenin bitiş tarihi ne demek! Buyrun ömür boyu sözleşme" dediler ama o bir yılda köprünün altında çok sular aktı. Raul, Almanya’nın yolunu tutarken, Guti de Beşiktaş formasıyla tanıştı.
Real Madrid’e gelen ve tutunamayıp giden yıldızların kuyusunu kazan İspanyol çetesinin elebaşlarından biri olarak bilinirdi. Takımın ağaları Hierro, Morientes, Raul ve Guti idi.  İlk ikisinin ipini Florentino Perez’in birinci başkanlık döneminde çektiler. “Üç Fernando” vakasında (Hierro, Morientes) bir giden de Fernando Redondo’duydu. Ne Seedorf kalabildi, ne Arjantinli Redondo; ne de orta sahaya alınan Hollandalılar. Herkes yolcuydu Real Madrid’de, Guti hancı... Sonra devir değişti. Florentino Perez’in ikinci Los Galacticos projesinde ikisini de yiyeceği kesindi. İlk kafası kopartılacak adam Guti idi. Raul’u da ya beklenenden önce bir jübileye zorlayacaklar, ya da bir bayrak adam daha kulübünde tulum çıkartamadan bir başka ligin yolunu tutacaktı. Öyle de oldu. Guti’nin hakkını vermek lazım, huysuzdu, gamsızdı, çoğu zaman disiplinsizdi, hırçındı ama büyük çok büyük  topçuydu. 2007 ve 2008’de Capello ve Schuster ile gelen iki şampiyonlukta aslan payı onundu.

İspanya’da magazin medyasının 15 yıl boyunca vazgeçilmezlerinden biri oldu. Fırtınalı aşk hayatı, gün ışığında disko kapılarındaki yorgun suratı, hızlı bir hayat işte. Fazla hırpaladı kendini Guti.  İstatistikler ise onun her şeye rağmen büyük profesyonel olduğunu gösteriyordu. 95-96’da 9 maçla başladığı A takım 12 yıl boyunca 30 maçın altına hiç düşmedi. Beşiktaş’ın ona Guti’nin de Beşiktaş’a doyamadığı yılları geride bıraktık. Guti eski Guti’yi de ardında bıraktı. Doğrusu teknik adamlık kariyeri için İspanya’da kimse ondan umutlu değildi. Gece hayatını seven bir teknik adam gençlere nasıl örnek olacaktı ki? Bir dönem futbol yorumculuğu da yapan Guti, Real Madrid alt yapısında çalışırken bambaşka bir yönünü ortaya koymaya başladı. Hayatı demlenmiş bir adam vardı artık karşımızda. Teknik adamlık mesleğine tutkuyla bağlı olan, gençlerle saatlerce ilgilenen, yol gösteren ve Madrid’de spor medyasına Guardiola, Luis Enrique gibi büyük teknik adam olacak dedirten Guti…

Sekiz yıl önce Deportivo La Coruna-Real Madrid maçında Benzema’ya verdiği topuk pasını görmediyseniz görün, Guti’yi hiç izlememiş bile olsanız 10 saniyede ne kadar büyük bir yetenek olduğunu anlarsınız. Beşiktaş’ın bu transfer döneminde iyi bir santrfor ve çok özel bir 10 numara aradığı günlerde kulübün kapısından içeriye İlhan Mansız ile birlikte girdi Guti. Hayatın ne büyük cilvesidir ki, 10 yaş genç olsalar, tam da lazım olan mevkilerde ligin tozunu attırırlardı. Guti bir gün Real Madrid teknik direktörü olacak,  daha öncesinde Beşiktaş’ın da hocası olabilir ama şimdi antrenörü. Arnavutköy’de sahil yolunda ters yöne girip IETT otobüsüne çarpan “Guti 1.16” çok eskilerde kaldı. Karşımızdaki artık Guti’nin 2.2 versiyonu….