9 Ağustos 2020

Yeni Posterler Hayallerimizin Fotoğrafıdır

 

Futbol tarihimizin yakın geçmişinde şampiyonu belirleyen bir gol, bazen de kaçan bir pozisyon oldu. Atamayana, attılar ya da çok atan arkasına bakmadı. 13 yıl öncesine dönelim. Fenerbahçe tarihinin en iyi kadrolarından biri dağılırken, Appiah, Tuncay, Anelka ve Rüştü başka formalar giymek üzere kulüpten ayrılırken, Kalamış’taki kulüp binasına tarihin en iyi sol beki gelmişti: Roberto Carlos… Diğer kanatta oynayacak isim ise Gençlerbirliği’nden 1.4 milyon Euro’ya alınan Gökhan Gönül’dü… 4 yıl sonra bonservisi elinde olan Selçuk İnan, tercihini Galatasaray’dan yana kullandı ve yakın geçmişteki ikinci kırılma yaşandı. Fenerbahçe önce kadroyu koruyamamış sonra da oyunu orta sahalar kazanır yıllarında Türk Pirlo’su Selçuk’u kadrosuna katamamıştı.

2013-2014 sezonunda Ersun Yanal, Fenerbahçe’yi Nisan ayında şampiyon yaparken, ön liberoda oynayan Mehmet Topal iki stoperin arasına giriyor, dörtlü defans oynayan takım, hücuma çıktığında iki beki Gökhan Gönül ve Caner Erkin ile 3-5-2’ye dönüyor ve uçuyordu… Inter’in Zanetti’si varsa Fenerbahçe’nin de Gökhan Gönül’ü olabilirdi. Olmadı… Dünyanın herhangi bir yerinde ezeli rakibine iki milli bekini kaptıran takım varsa da ben bilmiyorum. Gökhan ve kısa Inter macerasından sonra Caner, şehir değil ama kıta değiştirdiler.

Fenerbahçe’nin 9 puan farkla şampiyon olduğu 2013-2014 sezonunda küme düşen takımlardan biri Elazığspor’du. O gün kulübede üzelen iki isimden biri yıl sonra ligde Başakşehir’i şampiyon yapacak olan Okan Buruk, yardımcısı ise dört gün önce Fenerbahçe’nin yeni teknik direktörü olan Erol Bulut’tu… 13 yıl önce dağıtılan kadro sonrasında çıkan fırtınayı dindirmek üzere Newcastle United’dan transfer edilen Emre Belözoğlu ise Fenerbahçe’nin yeni sezondaki futbol direktörü…

Dağıtmak kolay, toplamak zordur… İspanyol Milli Takımı’na 44 yıl sonra bir büyük kupa kazandıran ve üçlemenin ilk halkasını kazanan Luis Aragones’i, La Liga’nın gol kralı Güiza’yı da, son 20 yılın en büyük ama aynı zamanda en problemli forvetlerinden biri olan Anelka’yı da, tarihin en iyi sol beki Roberto Carlos’u Fenerbahçe’ye kazandıran Aziz Yıldırım’dı… Kuran da yıkan da kendisi oldu…

Tarihi “Eğer öyle olmasaydı” diye yazmak, senaryolaştırmak pek revaçta… Tarihçi Emrah Safa Gürkan’ın “Bunu Herkes Bilir” kitabı ya da 2. Dünya Savaşı’na Almanya kazansaydı fikrinden yola çıkan dizisi gibi.. (The Man on the High Castle) Futbol tarihi kaçan goller kadar elde tutulamayan yıldızların, arka kapıdan firar eden gençlerin üzerinden de yazılabilir, okunabilir ama elbette değiştirilemez. Fenerbahçe’nin yakın tarihini de belki de böyle okumak lazım. 13 yıl önce o sağlam kadro bozulmayıp, doğru takviyeler yapılsaydı, Galatasaray-Beşiktaş-Bursaspor serisiyle devam eden şampiyonluklardan bir ya da fazlasını kazanabilir miydi Aziz Yıldırım… Ya Selçuk İnan, Fenerbahçe forması giyseydi? Ya da Gökhan Gönül ve Caner kesintisiz Fenerbahçe forması giyse, Şenol Güneş, Beşiktaş’a iki şampiyonluk kazandırır mıydı? Oyun elbette 2-3 adamın üzerinden okunmaz ama yine de “Ya eğer” diye düşünmekte fayda var… Geçen hafta bu köşede “Kaybedecek bir futbol aklınız var mı?” diye sormuş ve 10 yıl önce dibe vuran Juventus’un Nedved ve sportif direktör Paratici’nın akıllarını koydukları 9 seri şampiyonluğun öyküsünü anlatmıştım… O futbol aklını önce bir İtalyan sportif direktörde (Giuliano Terraneo) arayan Fenerbahçe, Türk futbol tarihinin en iyi orta sahalarından biri Emre Belözoğlu ile 4 yıl ayrılık yaşadı. 2015-2019 yılları arasında Fenerbahçeli Emre’nin Başakşehir’de ne işi vardı? Bir başka sportif direktör bu kez bir Fransız, Comelli gereğinden fazla süslediği CV’siyle geldiği Kadıköy’den ardından bir transfer enkazı ve yüklü bir borç bırakarak ayrıldı…

Evinin işyerinin duvarına tuttuğun takımın posterini asan kaç kişi kaldı ki? Bir takım posterinin ömrü eğer takım şampiyon olmamışsa bir yıldır. Ertesi sezon yeni futbolcular ve yeni poster.. O posterlerde teknik adamlar ve sportif direktörler değişmiyorsa dönüp zaten kim şampiyon olmuş diye bakmanıza gerek yoktur… “Olaylar sağbekin lahana dolması yemesiyle başladı” diyen büyük usta İslam Çupi elbette haklıdır ama bence “Yak bütün fotoğrafları, Ona ait bütün eşyaları” diyen Tarkan da haklı çünkü Fenerbahçe’de Aziz Yıldırım dönemini anlatıyor…

Yeni posterde Gökhan da olacak Caner de ve sportif direktör Emre Belözoğlu da… 2016-2019 arasında neden yoktular diye sormak için çok geç. Şimdi Kavafis’in “Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın aynı sokaklarda” dizeleri karşılar mı bu adamların kürkçü dükkanına dönme hikayelerini… Şehir mi değiştirdiler ki diye sorarsanız evet değiştirmediler. Çok daha fazlasını yaptılar… Bir kıtadan ötekine gittiler…


6 Ağustos 2020

İrfan Can-Yaya Toure-Leo Messi-Marc

İRFAN CAN KAHVECİ’NİN PEŞİNDEN KOŞANLAR

Sevilla’dan Roma’ya giden sportif direktör Monchi’nin listesindeki Cengiz Ünder için devreye o transfer döneminde Manchester City girince milli oyuncuya biçilen 8 milyon Euro değer katlanmıştı. Roma-City kapışınca kazanan Başakşehir oldu. Şimdi benzer bir kapışma İrfan Can için bu kez 3 kulüp arasında yaşanabilir. Bugün Avrupa Ligi’nde çeyrek final kapısını aralayacak maça çıkacak olan ve gelecek sezon önce Şampiyonlar Ligi ardından Euro 2020 vitrinine çıkacak olan İrfan Can’ı bu transfer döneminde satmak aslında doğru karar gibi görünmüyor. Hem oyuncunun Avrupa arenasında fiyatını yükseltebilme ihtimali hem de Okan Buruk için vazgeçilmez bir oyuncu olması, Başakşehir için zor bir seçimi gerektiriyor. 25 yaşındaki İrfan Can modern futbolun aranan orta sahalarından biri haline geldi. Sezon devamlılığı olmadığı yönünde takip raporları da var hakkında ama bir gerçek var 3 kulüp onu istiyor. İngiltere’den Newcastle United ve West Ham ve İspanya’dan Sevilla. Premier Lig için temposunu yükseltmek ve güçlenmesi gerekiyor ama La Liga’daki futbol için hazır İrfan Can.. Roma’ya Cengiz’i alan ve geçen sezonun başında Sevilla’ya dönen sportif direktör Monchi’nin listesindeki ilk isim O. Marsilya forması giyen 23 yaşındaki Maxim Lopez. Sevilla, Fransızların istediği rakamı düşüremezse Monchi’nin B planı İrfan Can Kahveci… Transfer dönemi uzun ve yeni başladı, izleyip göreceğiz…

 

“ATİBA” YAYA TOURE VE PEP GUARDIOLA

Pep Guardiola ile basamakları çıkan ve yıldız olan futbolcular da var Katalan teknik adam ile yolları kesiştiğinde keyfi kaçan ve bavulunu toplayan da. Ona Fildişi Sahilli Atiba diyelim: Yaya Toure.. Atiba ondan 3 ay büyük ve ikisi de 37 yaşında futbol kariyerlerine devam ediyorlar. Bugün Atiba, Beşiktaş formasıyla çok daha üst seviyede oynarken, Yaya Toure kariyerinin erken yıllarında Barça forması giymiş bir isimdi. Guardiola, Barça alt yapısından yetişen Sergio Busquets’i 2009 yılında orta sahaya monte ettiğinde Yaya Toure artık yedek stoper olarak yola devam ediyordu ve çareyi ayrılmakta buldu. Guardiola ile iyi ayrılmadıkları ortada ama 2010’da Manchester City’ye giden ve altın yıllarını (8 sezon) İngiliz kulübünde geçiren Yaya Toure bir kez daha karşısında Guardiola’yı buldu. İkili arasındaki soğuk rüzgarlar Yaya Toure’nin kulüpte sonunu hazırladı o da kürkçü dükkanına, Monaco öncesi çıkış yaptığı Olympikaos’a döndü. İki yıllık bir Çin macerası ve şimdi 37 yaşında kendine kulüp arayan Yaya Toure…

LEO MESSİ’NİN TEK RAKİBİ MARC KİMDİR?

Oğluna sevdiği futbolcunun ismini vermek dünyanın her yerinde futbolseverleri eşleriyle karşı karşıya getirir. Leo Messi, 2000 yılında ailesiyle birlikte Barselona’ şehrine geldiğinde, Katalunya bölgesinde o yıl doğan 4 çocuğun adı Leo idi. 2004 yılında Messi, Barça formasıyla sahaya çıktığında ise bölgede sadece 11 çocuğa Leo adı verilmişti ve erkek çocuklara verilen isimler sıralamasında Leo, 262. sıradaydı… Yıllar içinde Barselona ve çevresinde Messi sayesinde Leo ismi popüler oldu ve yeni doğan erkek çocuklarına Leo ismini verenlerin sayısı 10 yıl önce 136’ya çıktı. Messi attıkça, Leo ismi da çoğalmaya başladı. 2015 yılında 454 Leo ismi verilen çocuk dünyaya geldi. Leo zirveye koşuyordu, 262. Sıradan ilk 10’a girdiği 2018 yılında 459 çocuk hayata Leo olarak başladı ve 2019’un istatisikleri geldiğinde sıralamada Leo, 500 çocukla ikinci sıraya çıktı. Johan Cruyff’un oğluna verdiği isim Jordi, tarih boyunca popüler bir isimdi Katalunya’da. Leo onu solladı ve artık önünde tek bir isim var: Cristiano değil elbette! O isim Marc…


4 Ağustos 2020

Galatasaray'da 10 yılın Z Raporu

22 yıl önce Zidane, Dechamps, Inzaghi’li Juventus kaptanı Conte önderliğinde Ali Sami Yen zeminine çıktığında karşısında Terim yönetiminde Hagi’li Galatasaray vardı. Sarı kırmızılı takım Terim yönetiminde iki kez şampiyon olmuş, üçüncünün de net favorisiydi. Fazlasını yaptılar, 4 şampiyonluk ve UEFA Kupası.. O Juventus kadrosundan Igor Tudor gün gelecek Galatasaray’ın hocası olacak, Conte de 13 yıl sonra Terim’e büyük bir hediye verecekti. 2010-2011 sezonunda Juventus ve Galatasaray dibe vurdular liglerinde. G.Saray ligi 16 mağlubiyetle 8. sırada tamamlamış, Juventus ise 10 mağlubiyetle  Serie A’yı 7. sırada bitirmişti.

İki takım da hoca değişikliğine gittiler ve Juve’de göreve gelen Conte, ABD’deki hazırlık kampına Felipe Melo’yu götürmedi. Terim çalıştırdığı ve çok yakından takip ettiği Fiorentina yıllarından beğendiği Felipe Melo’yu kiralayarak 3. dönemini başlattı Galatasaray’da… İki yıl arka arkaya şampiyon olan kadroda iki yaz döneminde de çok önemli takviyeler yapılmış, kadro yenilenmiş ve zorda olan Inter’den Sneijder alınmıştı. Conte’den önce iki sezonda toplam 25 mağlubiyet alan Juve de Terim’in Galatasaray’ı gibi iki yıl arka arkaya şampiyon olurken ilkinde 38 haftada yenilgi yüzü görmemişti.

Galatasaray’da hiçbir başarı cezasız kalmaz. Dönemin başkanı Ünal Aysal, lige 1 galibiyet 3 beraberlikle başlayan Fatih Terim’in görevine son verirken, Conte o sezon 3. şampiyonluğuna koşuyordu. 19. Şampiyonluğu kazandıktan sonra Florya’daki ofisinde sırtını verdiği tabloda yer alan 4 yıldızın beyaz olan bir köşesini boyayamadan ya da tamamlayamadan ayrılan Terim elbette ki, Conte Juve ile 3 yapıp yeter deyip İtalyan Milli Takımı’na gittiğinde koltuğu bırakan Prandelli’nin bir gün Galatasaray’daki koltuğunda kısa da olsa oturacağından habersizdi.. Ya da onun öncesinde İtalya Kupası’nda finale koşturduğu Fiorentina’da koltuğuna oturan Roberto Mancini’nin Ünal Aysal tarafından yerine getirileceğini…

Bayern Münih’in 8, Juventus’un 9 seri şampiyonluk kazandığı son 10 yılda PSG’nin uzun serisini bozan Falcao’lu Monaco olmuştu. Galatasaray’da 2000 yılında Terim ayrıldığında “Kalsa seri uzar mıydı?” sorusuna bir soru daha eklendi 2013 yılında. İki soruya tarihin vereceği bir cevap yok elbette…

98’deki Juve maçının kahramanlarından Tudor döneminde yapılan transferlerle yenilen kadroyu Terim teslim aldığında, Beşiktaş, Gordon Milne dönemi gibi bir üçlemeyi Şenol Güneş ile yapabilirdi ama Şampiyonlar Ligi mesaisi ama milli takım koltuğu; olmadı… Hamza Hamzaoğlu ile 20. Şampiyonluğunu kazandıktan sonra zirveyi Beşiktaş’a kaptıran Galatasaray, Terim’in 4. döneminde iki şampiyonluğu nefes nefese finallerde kazanırken, hocasının aklında artık kırılacak bir rekor bir de yıldız vardı…

Terim, 5 yıl arka arkaya şampiyonluk ve 5. yıldızı armaya takıp ezeli rekabette rakiplerine uzak ara yapmak niyetindeydi. Bu hedef tutarsa ezeli rakiplerinde mutlaka yönetimler değişecekti, ki Beşiktaş’ta değişti… 2011 yılında olduğu gibi transferde gelen-gidenlerin trafiği Florya yollarını tıkadı ama bu kez hesap tutmadı. Bonservisi alınamayacak kadar pahalı ama yetenekleriyle ligi süpürebilecek yıldız isimler kiralandı ve bonservisi elindeki marka golcü Falcao kadroya katıldı. Geçen sezon 8 puan geriden gelen kadrodan sonra bu sezon G.Saray’ın puan tablosunda hiç arkasına bakmaması gerekiyordu.

Son 25 yılda yabancılardan en iyi performansı alan ve “havası başka” denilen Florya’da armayı ve formayı benimseyen yabancılarla fark yaratan Galatasaray’ın bu sihri bozuldu. Çünkü artık sosyal medya vardı ayağın tökezlese çukuru düştün eyyamı yapan, daha dün gelen futbolcuya bugün “defol git” diyenlerle dolu bir sanal dünya... Giderken itibarsızlaştırılan Sneijder’in yerine gelen Belhanda, asist pası gibi detay istatistiklerle iteklenirken, Fransa Milli takım seviyesindeki Nzonzi sosyal medyaya kurban verildi. Falcao sakatlanmış, müzmin sakat Lemina bir var bir yokken, geniş tutulan kadroda Emre Mor, Jimmy Durmaz, Babel, Şener safra olmaktan öteye gidemedi.

Elbette ki pandemi dönemi ve Muslera başta olmak üzere sakatlıklar, Mart ayındaki araya 3 puan geride giren Terim’in beş seri şampiyonluk hayallerine darbe vurdu ama Galatasaray ile aynı sezon dibe vurmuş Juventus, 9 yıl arka arkaya şampiyon olurken iki takım arasındaki fark bir adım geri çekilip baktığınızda futbola bakış açısıydı. Juventus’un bir sportif direktörü vardı Fabio Paratici.. Dünyaca ünlü yıldızları Juve markasıyla ikna edip bonservissiz transfer eden (aynı zamanda Ronaldo’ya, 100, direkt rakibi Napoli’nin golcüsü Higuain’e 94 milyon ödeyen, Pogba’yı da 100+’ya satan) adam…

Galatasaray’da özellikle Dursun Özbek döneminde olmayan futbol aklı işte budur… Yoksa kim gidip kontratının son yılına giren Belhanda’nın bonservisine 8+2 milyon Euro, Osmanlıspor’da 450 bin Euro kazanan Ndiaye’ye 2.75 milyon maaş verir, kim santrforsuz kalınca “Deli” Diagne’ye 13 milyon bonservis öder ya da kim Mancini’nin olduğu sezonun devre ortasında yangından mal kaçırır gibi 10 transfer (Alex Telles haricinde kimsenin G.Saray’da 11 çıkacağına inanmadığı Hajrovic, Salih Dursun, Ontivero, Veysel Sarı, Umut Gündoğan ve Endoğan Adili gibileri)  birden yapar ki…


3 Ağustos 2020

Kaybedecek Futbol Aklın Oldu mu Hiç


On yıl önce yaz aylarında bir İtalyan yaptığınız futbol sohbetinde Juventus, üç yıl arka arkaya şampiyon olacak deseniz size bir espresso ısmarlar, “Senin ne güzel hayallerin varmış” der, abartıp 5 derseniz “Gerçekten İtalya Serie A tarihini biliyor musun” diye sorar, oldu ki 7 yıl arka arkaya dediniz tanıdık bir doktorun telefonunu verir, masadan kalkarken 9 kez diye bağırırsanız polis çağırırdı… O gün karakolluk da olsanız haklı çıkmanız için 40 mevsim geçmesi gerekiyordu. Ve haklı çıktınız Juventus 9 yıl arka arkaya şampiyon oldu Çizme’de… Şimdi filmi 11 yıl öncesine saralım:

 

Calciopoli şike skandalı sonrasında düştüğü lige ertesi sezon dönen ve Inter’in şampiyonluklarına refakat eden Juventus, 2009-2010 sezonunda ligi 7. sırada bitirdi. Şampiyon Inter, Mourinho yönetiminde Şampiyonlar Ligi ve İtalya Kupası’nı da kazanmış ve İtalya’nın kuzeyinde Milano ve Torino şehirleri arasındaki rekabette güç dengesi Berlusconi yıllarında Milan’ın yaptığı gibi Milano’ya kaymıştı. Bir şeyler ters gidiyordu ve değişim şarttı. Takım 15 mağlubiyet almış dibe vurmuştu. Agnelli Ailesi’nin veliahtlarından Andrea Agnelli koltuğa oturmadan operasyona başladı. Ferrari’de Jean Todt’un yaptıklarını yapacak bir futbol aklı arıyordu Agnelli. Çok uzaklara gitmesine gerek yoktu. O sezonu 4. sırada bitiren Sampdoria’da Giueppe Moratta futbol yönetiminde ülkenin yıldız ismiydi. Adriano Galliani’nin Milan’daki ağırlığını hissettirmek için o da şampiyonluğa oynayan bir takım arayışındaydı. Patronu Riccardo Garrone onun önünü açtı ama asıl kıyamet bir başka ismin Marotta ile birlikte Juventus’a gitmesiydi. 2004 yılından beri Marotta ile çalışan ve kariyerini kimselerin hatırlamadığı eski bir futbolcu onun transfer sihirbazıydı. Gözü iyi olan adam Fabio Paratici idi. Teknik direktör seçiminde biraz duygusal davrandılar. Onların emeklerini sahada hasata dönüştüren Luigi Delneri’yi Juventus’un başına getirdiler. İlk sezonları büyük hayal kırıklığıydı. 15 mağlubiyetten sonra bu kez Juventus’un mağlubiyet hanesinde 10 yazıyordu ve takım 38 maçta sadece 15 kez kazanabilmişti.

 

İngiltere’de başlayan yabancı patron rüzgarı İtalya’da da esmeye başlamış ve Inter, Uzakdoğu sermayesinin kontrolüne girmişti. Milan ve Roma da onu takip edecekti ve Agnelli Ailesi, İtalyan bayrağını en tepede tutmaya kararlıydı. Teknik adamlık kariyerinde bir başarısı olmayan adamı Juventus teknik direktörü yapar mısınız? İspanya’da Guardiola ile başlayan evlat teknik adam modasının Conte tercihinde etkili olduğunu söyleyebiliriz şimdi. Juventus’un 15 mağlubiyet aldığı sezonda Atalanta ile küme düşmemek için çırpınan Antonio Conte 13 yıl Juventus forması giymiş bir futbolcuydu. Atalanta tribünleri onu istifa zorladığında olayları polis yatıştırmış, Conte istifasını vermek zorunda kalmış, kulüp de sezon sonunda küme düşmüştü. Yıpranan Conte ertesi sezon bir alt ligden gelen teklifi kabul etti ve geldiği sezon Siena’yı Serie A’a ya çıkardı. Marottta ve Paratici ikilisi doğru adamı bulduklarına inandılar, Conte için tam zamanıydı…

 

Doğru zamanda doğru yerde olmak için daha ne kadar iyi bir örnek olabilir ki? İki sezonda 25 mağlubiyet alan Juventus, Conte ile ilk sezonunda tek bir yenilgi yüzü görmeden ve sadece 20 gol yiyerek şampiyon oldu. Rüzgar bu kez Torino’dan Milano’ya doğru esmeye başlamıştı…

Fabio Paratici bugün futbol dünyasında iki yıl Roma dışında hayatını Sevilla’ya adayan Monchi ile birlikte en iyi sportif direktör ve transfer sihirbazı olarak kabul ediliyor. Paratici, İtalyan kulübünün popülaritesini ve kazanma kültürünü de kullanıp çok sayıda kontratı sona ermiş yetenekli futbolcuya Juventus formasını verdi..

 

Üç sezonun ardından Conte milli takıma gittiğinde koltuğu Allegri’ye verdiklerinde Juventus tribünleri bu kararı protesto ettiler. Onlar yine haklı çıktı, Allegri 5 şampiyonluk kazandırdı ama Avrupa’da kupayı getiremedi. Sezon başında Serie A’da hiç şampiyonluğu olmayan ama Napoli yıllarında kendilerini zorlayan Sarri’yi seçen  bu kez Paratici-Nedved ikilisiydi çünkü Inter, Juventus’un en tepesinden Giuseppe Marotta’yı koparmış ve kulübün başına getirmişti. Conte yuvaya dönmek yerine Juve’ye meydan okumak için Marotta’nın saflarına katıldı. Bugün İtalya’da sezon finali var.. Juventus şampiyonluğunu kutladı ama asıl merak edilen 11 yıl önce kovdukları Conte’nin çalıştırdığı Inter’in bu akşam Atalanta deplasmanında ne yapacağı.. Atalanta kazanırsa, ligi Conte’li Inter’in önünde kapatacak… Hiçbir futbolcunun adının geçmediği bir yazının sonunda, sportif direktör, kulüp yönetimi, teknik direktör kelimelerinin bizde hafife alındığını söylersem, 9 kez şampiyon olan Juventus kadar abartmış olabilir miyim acaba…  

 

 


26 Temmuz 2020

Selçuk İnan Bırakırken



Yedi yıl önce Barcelona lige yedi gollü galibiyetle başlamış, iki El Clasico’da da Real Madrid’i devirmiş, Bask bölgesinde önce Bilbao’ya ardından Sociedad’a kaybetmişti. Valencia, Şubat ayında Camp Nou’ya geldiğinde maçın ertesi gün aralarında bulunduğum gazeteci grubu Messi röportajını maçtan çok daha heyecanla bekliyordu. O gün Barça, Messi’li yıllarda Arjantinli’nin gol attığı bir maçı ilk kez kaybetti. Valencia 3-2 ile evine döndü. Sezonun son haftasında Barça evinde Atletico Madrid’e devirse şampiyondu. Arda’lı Atletico, 1-1 ile 19 yıl sonra şampiyonluk hasretini bitirip Lizbon’da kaybedeceklerini Şampiyonlar Ligi finalinin hazırlıklarına başladılar.. Ertesi gün Messi’yi bekleyen gazeteciler zamanında kameralar karşısına geçen Arjantinli’ye soru soramayacaklarını öğrendiler. Messi’ye soruları güvendiği bir gazeteci soracaktı… Ne beklersiniz ki böyle bir röportajdan.. İlk kez yakından bir basın toplantısında Messi’yi izliyordum. Utangaç ve çok konuşkan olmadığını biliyordum ama bu kadarı fazlaydı. Messi’nin ağzından kelimeleri kerpetenle alıyordu yakın gazeteci dostu. Göz temasından kaçınıyor, vücut dili bitse de gitsem diyordu…
Ertesi yıl Barselona’da Neymar röportajına bir saat önceden gelmiş Brezilyalı yıldızı bekliyorduk. Bizimle beraber bekleyenlerden biri de Barcelona kulübü ikinci başkanıydı. Röportaj saati geldiğinde Neymar ortalıkta yoktu, Barcelona’nın iletişim ekibinin yaşadıkları panik yüzlerinden okunuyordu. Neymar bir gece önce şehrin casinosunda sabahlamış diyen Katalan gazeteciler haklı mıydı bilmiyorum ama röportaj için salona girdiğinde 75 dakika gecikmişti. Messi’den yetenekli olduğu bir alan varsa o kesin iletişim gücü olabilir. Dakikalar içinde esprileri ve rahat cevaplarıyla salonu avucunun içine aldı, herkes mutlu ayrıldı basın toplantısından.. Sonuçta deli dolu Neymar bu, uyuduğu sıcak yatağından kalkıp gelmeyebilirdi de…
Ne futbolun kendisi ne de futbolcular 40 yıl önceki gibi değil. Futbolcuyla iki kare yan yana fotoğraf çektirip, ağzından iki cümle alıp sonra “altını sen doldursun” devri çoktan tarihe karıştı. Modern futbolda parayı sadece kulübünden kazanmıyorsun, sponsorlar sana ne kadar çok görünür olursan o kadar fazla bütçe ayırıyorlar. İyi futbolculuk kadar iyi aktörlük de önemli.. Elinde kramponlar moda fotoğrafçısına poz verdiğinde, röportajlarda ortalığı ayağa kaldıracak manşet ağzından çıktığında, 90’a taktığın frikik golleri kadar güzelsin ve başarılısın…
Selçuk İnan ile 9 yıl boyunca röportaj yapmayı başaramadım, mesleki kariyerimde başarısızlık olarak görür yapanları da tebrik ederim. Ne zaman denediysem, her erteledik. Galatasaray kaptanının zirvedeyken de, düşüşe geçtiğinde de anlatacak çok şeyi olduğuna inandım, başarılarının gençlere ilham kaynağı olacağını, yedek kulübesine düştüğünde bunun nedenlerini o günlerin sıcaklığında sormak isterdim. Bir gün bir yazının köşesine “Susma Selçuk, sıra sana gelecek” dedim… Geldi de…
Futbol kariyeri uzun bir yol… Başlayana “yolun açık olsun”, bitirene “geçmiş olsun” denir. Bu yol yokuşlu, virajlı; kazanmak da var kaybetmek de… İki yer arasında övgü de var eleştiri de… Selçuk İnan’ın Selçuk İnan olamadığı yılların sosyal medyanın yükselişe geçtiği yıllar olması belki de Selçuk’un talihsizliğiydi.. Çünkü bu devirde ayağın tökezlediğinde “çöpsün” o sanal dünyada...

Selçuk İnan büyük futbolcuydu ama düşük profil çizip, kaptanı olduğu takım adına neredeyse senede iki paragraf konuşan adam olmayı tercih etti. Geçen hafta da futbola veda ederken kameralar karşısında kaçırdığı gözleri, titreyen sesiyle aslında saha dışındaki Selçuk İnan’ın Z raporunu alıp verdi bize… Selçuk buydu, yaşına değil susmaya yenilmişti... Hayatta da futbolda da birinden ayrılmak değil; bir zamanlar beraber geçirilen o güzel zamanların bir daha tekrar etmeyeceğini bilmek acıtır… Selçuk’a en çok kızanlar onun ne kadar büyük futbolcu olduğunu bilen, izleyenlerdi. Selçuk bunu biliyor muydu? Sanmıyorum… Bilse, önce kalabalıklara sonra kendine küsmezdi. Kaptanı ve taraftarı olduğu kulübün efsanesi Bülent “Korkmaz”dı, bu sezon şampiyon olan Okan “Buruk” ayrılmıştı Galatasaray’dan… Selçuk da son 4 yılda kendine “İnan”madı… Eksik tuttuğu “güzel zamanlar” ve yapmadığı röportaj için canı sağ olsun, yeni hayatında yolu açık olsun…

19 Temmuz 2020

20 Yıl Önce 20 Yıl Sonra



Önceki gün 34. şampiyonluk kupasını müzesine götüren Real Madrid’in tarihinde çeyrek asır öncesine saralım filmi… 90’ların başında Cruyff yönetimindeki Barcelona’nın dört yıl arka arkaya şampiyon olduğu dönemde ekonomik kriz yaşayan İspanyol kulübü, başkan Lorenzo Sanz ile ayağa kalkmıştı. 1995 yılında seçime kulübü düzlüğü çıkaracağı iddiasıyla giren Florentino Perez ise sandıkta kaybedince bir sonraki seçimi beklemek zorunda kalmıştı. 1998’da Amsterdam Juventus’u tek golle, iki yıl sonra Paris’te Valencia’yı 3-0 devirip iki Şampiyonlar Ligi Kupası kazanan kulüpte başkanlık koltuğunda oturan adam seçim kaybeder mi? Kaybetti…


İspanya’da inşaat sektörünün bir numarası Florentino Perez, politikada aldığı yenilgilerden sonra gözünü 2000 yazında yapılacak Real Madrid seçimlerine dikti. Bir kez daha kaybederse başkanlık ömrü boyunca bir ukde olarak kalacaktı. O günlerde Real gibi seçim havasına giren Barcelona’da 19 yıldır başkanlık koltuğunda oturan Nunez, yıllar önce gönderdiği Cruyff’un başını çektiği muhalefetin baskısı altındaydı. Takım 90’ların sonunda iki şampiyonluk kazanmasına rağmen, Avrupa sahnesinde yoktu. Dönemin star menajerlerinden Portekizli Veiga, vatandaşı Luis Figo’nun kontratının uzatılması için Nunez’in kapısını çaldı. Figo kaptanlığa yükselmiş ama sadece bir milyon Euro kazanıyordu. Nunez “seçimden sonra” dediğinde Veiga, Real Madrid kartını oynadı. Başkan adayı Perez’e Figo’yu teklif ederken niyeti Barça’nın telaşa kapılıp Portekizli yıldızın ücretine zam yapmasıydı. Zaten Figo’nun da Barça’dan ayrılmaya niyeti yoktu ve kulislerde başkan Lorenzo Sanz’ın seçimi kesin kazanacağı konuşuluyordu…


Favori Sanz karşısında Figo kozunu oynamak Perez’in işine geldi. Önce menajer Veiga ile masaya oturdu ve “Başkan olursam ve Figo gelmezse 35 milyon Euro tazminat ödersiniz” protokolüne imza attırdı. Barça’da 1 milyon kazanan Figo’ya da 6 milyon Euro vereceğini söyledi. Artık bombayı medyanın önüne atmanın zamanı gelmişti. Perez seçim kampanyasına “Figo’yu alacağım” diyerek başladı. Barselona’da spor gazetelerinin usta muhabirleri bıyık altından Perez’e gülüyordu. İmkansız aşkın peşinden mi koşuyordu Perez? 5 yıl önce kaybettiği seçimden ders çıkartan Perez, sandıklara mektup yoluyla oy atanlar için özel bir ekip kurdurttu. Seçime gelmeyenlerin kapalı zarflardaki oyları evlerden toplandı. Perez ikinci bombasını “Figo gelmezse Santiago Bernabeu’daki kombineleri cebimden öderim” dedi. 22 milyon Euro’luk fatura ağırdı ama medya 35 milyon Euro’luk tazminat maddesini imzadan sonra öğrenecekti…



2000 yazında Madrid ve Barselona’daki dört spor gazetesinde neredeyse her gün dört sayfa Figo haberleri vardı. Barcelona taraftarlarından tehdit alan Figo şehirden uzak Real’deki seçim sonuçlarını bekliyordu. Sanz kazansa da Barça ücretine zam yapsa kafası rahatlasaydı… Perez kazandı ve ilk işi futbol federasyonuna gidip 60 milyon Euro serbest kalma bedelini yatırmak oldu. Lizbon’da gizlenen Figo, Madrid’e gelmek için çekiniyordu ama artık olan olmuştu. Don Alfredo Stefano, Real’in efsanesi ve onursal başkanı, Portekizli yıldız imzayı atarken yeni başkan Florentino Perez ile objektiflere gülümsüyordu. O fotoğrafın çekildiği günden 50 yıl önce de kendisi Real-Barça arasındaki transfer kavgasının öznesiydi…



Figo transferi futbol tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. 80’ler ve 90’larda transfer piyasasının kralı olan İtalyanlar, koltuğu İspanyollara devrettiler. Perez geride kalan 20 yılda 2006-2009 arasında çekildiği dönem haricinde 3 farklı Los Galacticos projesiyle 5 Şampiyonlar Ligi Kupası kazandı, şampiyonluk sayısı bir eksik kalmıştı ki, onu da önceki gün Alfredo Stefano’nun adını taşıyan stadyumda, Zidane yönetimde onun futbolu bıraktığı son maçtaki rakip olan Villarreal’i yenerek aldılar.


Yıllar önce “Neden teknik adam olmuyorsun?” sorusuna “Başarısız olmaktan korkuyorum. Ben Zidane’ım” diyen Cezayir asıllı Fransız 19 maçta bir kupa kazandı Real Madrid’de… Florentino Perez 73 yaşına geldi, eşini kaybettiği günden bu yana Real Madrid’e daha fazla sarıldı. 20 yıl önce seçimi kaybeden Lorenzo Sanz, mart ayında koronavirüse yenik düştü. 19 yılda 7 şampiyonluk kazanan, Barça alt yapısı La Masia’yı Cruyff ile kuran ve iki yıl önce hayatını kaybeden Josep Nunez, 2000 yazında menajer Veiga’ya “Seçimden sonra görüşelim” demeseydi, Figo Barcelona’da kalır, taraftar Portekizli yıldıza “Senden nefret ediyoruz çünkü seni çok sevmiştik” demez, o da seçimi kaybetmezdi..

12 Temmuz 2020

Bana Balık Tutmayı Öğret



Türk futbolundaki yabancı futbolcu sayısı tartışmaları ve kararlarını bir tarafa 
bırakıp, yetiştiren, yönetenler penceresinden bakalım. Önce bir İtalya’ya gidelim. 14 yıl önce bir Temmuz akşamında Berlin’de Dünya Kupası’nı kazanan İtalyanlar, “12 yıl geleneği”ni sürdürmüşlerdi. Gök Mavililer 12 yılda bir Dünya Kupası finali oynar, bir kazanır, bir kaybederlerdi. Büyü de seri de 12 yıl sonra 2018’de bozuldu. “Futbol ülkesi” İtalya, Rusya’daki Dünya Kupası’nda yoktu. Mourinho önderliğinde bugünlerde Portekizli teknik adam sayısı Avrupa’da artarken futbol tarihinin değişmez bir gerçeği var, İtalyanlar, Almanlarla birlikte kıtanın teknik adam fabrikasıdır. Lippi’den Ancelotti’ye, Sarri’den Conte’ye, Cannavaro’dan Gattuso’ya uzanan bir gelenek. 2006’da Berlin’de şampiyon olan İtalya Milli Takımı’ndan 12 futbolcu kramponlarını astıktan sonra giydikleri takım elbiselerle artık yedek kulübesindeler. Çin’de Guangzhou ile şampiyon olan Fabio Cannavaro, bu sezon İtalya Kupası’nı Napoli’nin müzesine götüren Gattuso, Benevento’yu Serie A’ya taşıyan Pippo Inzaghi, aynı yarışı Frosinone ile veren Alessandro Nesta. Arjantin asıllı Camoranesi’den Zambrotta’ya, futbolu yeni bırakmasına rağmen ara vermeden yola koyulan Andrea Barzagli’ye, Massimo Oddo’dan Alberto Gilardino’ya ve Fabio Grosso’dan futbolu yeni bırakan Daniel de Rossi’ye… Aralarında gelecek sezon Juventus alt yapısında başlayacak olan “Maestro” Andrea Pirlo’nun da olduğu bugün 72 yaşındaki Marcello Lippi’nin 14 yıl önce La Gazzetta dello Sport’a bugün kült olmuş “Her şey Gerçek” manşetini attıran öğrencileri…
****
Peki bizde her şey ne kadar gerçek? 2006’dan 4 yıl öncesine dönelim ve saymaya başlamadan altını çizelim. Adı geçen isimler, İtalyanlardan çok daha önce futbolu bıraktılar ve yola erken çıktılar ya da çıkmaları gerekiyordu. 2002 Dünya Kupası’nda üçüncü olan Türk Milli Takımı’ndan bu sezon Süper Lig’de teknik direktör olan futbolcu sayısı sadece 2. Okan Buruk, Başakşehir ile hem şampiyonluğa koşuyor hem de Avrupa Ligi’nde yola devam ediyor. Bülent Korkmaz ise Konyaspor’da. Yakın geçmişte Tayfur Havutçu, Ümit Özat Süper Lig’de takım(lar) çalıştırdılar. Ümit Davala ve Hasan Şaş, Fatih Terim’in yardımcılığından bir basamak yukarıya çıkamadılar ya da çıkmak için gün sayıyorlar. Rüştü, Emre Aşık, Tugay, Hakan Ünsal ise bugünlerde kulübelere uzak duran isimler. 2002’de destan yazan kadrodan kaç futbolcu, hangi alt yapıda çalıştı, kaç gencin gelişimine tecrübeleriyle ışık tuttular? 18 yıl sonra Milli Takımı Euro 2020’ye götüren isim: Şenol Güneş.. Hangisi onun ve Fatih Terim’in olduğu zirveye –Okan Buruk hariç- tırmanmaya çalıştı? Onlar hep balık verdik, balık tutmayı öğretmeyenler kim?  Sorular da bunlar, sorunlar da…

Real Madrid'deki Değişim



Real Madrid’de Zidane neyi değiştirdi yıllar öncesinin sorusuydu. Ronaldo’lu kadro 4-3-3 oynuyor, ender olarak takım 4-4-2’ye dönüyor ve orta sahayı Modric-Kroos-Casemiro ile tutuyordu. Rafael Benitez böyle koltuğunu kaybetti, Zidane böyle 3 Şampiyonlar Ligi kazandı. Fransız teknik adamın asıl sınavı Ronaldo gittikten sonraydı. Bir Ronaldo daha bulamayacağına göre gereğinden fazla atan yerine daha az yiyen bir takım yaptı bu sezon. Bildik sözdür, forvetler yarışta tutar, defanslar şampiyon yapar. Gelin 2 sezon öncesine dönelim. Real Madrid 94 gol atıp kalesinde 44 gol görmüş ve şampiyon Barcelona’dan 17 puan fark yemişti. Geçen sezon Ronaldo, Juventus’a gidince Real Madrid, 63 golle yetindi ve kalesinde yine çok gol (46) gördü. Sezon sonunda fark bu kez 19’du. Şimdi bu sezona bakalım. Real Madrid, o 90 gollü sezonların yine uzağında. 35 hafta sonunda 64 gol attılar. İki sezondur 40+ gol yiyen takım bu sezon kalesinde sadece 21 gol gördü ve ligin bitimine 3 hafta kala 4 puan önde. Lige dönüş sonrasında 3 maçı tek golle kazandılar. Barça’yı da Mart ayının ilk gününde gol yemeden 2 atıp devirmişlerdi. Pandemi öncesinde Galatasaray’ı yarışta tutan az gol yiyen bir takım olmasıydı. Trabzonspor’u sezon boyunca yoran ve sonunda 4 puan farkın oluşmasını sağlayan ise kalesini 31 maçta kazanırken sadece 4 maçta gole katabilmesi… Gelecek sezon için Real Madrid-Zidane’dan çıkartılacak ders budur. Defansif futbol başka şey, takım savunması başka şey sonuçta… Atletico Madrid kaç yedi diye merak eden varsa, Real Madrid’den 5 fazla yediler ve aralarındaki puan farkı 17… Çünkü az yerken, kararında da atmak lazım. Atletico, 47 golde kaldı ve beraberlik sayısı 35 maçta 15…

HER HAFTA ŞAMPİYONLAR LİGİ OYNAMAK!
Hem liginde şampiyonluk kovalayıp hem de Avrupa’da başarılı olmak için geniş kadrolara ihtiyaç var ama gelecek sezon her takımın çok daha fazlasına ihtiyacı olacak. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’nde sezon Ekim ayının 3. Haftasında başlayacak ve bir ezber bozulacak. 15 günde bir oynanan maçlar yeni sezonda üçer haftalık dilimlerde arka arkaya oynayacak. 20 Ekim-4 Kasım arasında 3 ve 24 Kasım-9 Aralık arasında 3 maç daha… Öncesi ve sonrasında lig maçlarını da düşünürsek bu iki tünelden çıkabilmek kolay değil. Biz dahil Avrupa Ligleri’nde birçok takımın özellikle Avrupa Ligi’nde bol rotasyonlu kadrolarla oynayacağı kesin. İdeal 11’inden 4-5 farklı oyuncuyla ligi götürebileceğini ve aslarını dinlendirebilecek takım sayısı 10’u geçmez Avrupa’da. Gelecek sezon hem liglerde hem de UEFA’nın iki kupasında büyük sürprizlere hazır olalım..


5 Temmuz 2020

Hakimi'yi Satmanın Dayanılmaz Hafifliği



Real Madrid-Barcelona rekabetinde kazanılan maçlar, müzeye konulan kupalar kadar iki kulübün alt yapısının verimliliği de mühimdir. Guardiola’dan Xavi’ye, Puyol’dan Iniesta ve Messi’ye kadar onca yıldızı yetiştiren Barça alt yapısı La Masia, Real Madrid alt yapısı “La Fabrica”dan daha mı başarılıdır diye sorulduğunda futbolseverlerin büyük bir çoğunluğu evet der. O zaman geride kalan haftada üzerinde çok soru olan bir transferin peşinden gidelim ve Achraf Hakimi’yi Inter’e satan Real Madrid alt yapısına bakalım..
Figo’dan Zidane’a, Ronaldo’dan Bale’ye uzanan 3 Los Galacticos dönemi Real Madrid’in transferin en hovarda takımı ünvanına sahip olduğunu gösterebilir ama bir de buzdağının altına bakalım.  Bu sezon Real Madrid A takımında alt yapıdan yetişen futbolcu sayısı 7. La Liga’da forma giyen 48 futbolcu da bu alt yapıdan La Fabrica’dan mezun oldu. İspanya’da alt liglerde Real Madrid’den yetişen futbolcu sayısı ise 55. İspanya dışında futbol kariyerini sürdüren Real Madrid çıkışlı futbolcu sayısı ise 55 ki bunlardan biri de Alanyaspor forması giyen Juanfran Moreno… Real Madrid’in ezeli rakibi Atletico Madrid’de 5 futbolcu eğitimlerini La Fabrica’da aldı. Barcelona kadrosunda ise Real alt yapısından oyuncu yok ama ligin kült takımlarından Valencia’nın kaptanı Parejo ve golcüsü de La Fabrica’dan çıktılar..

İspanya dışında oynayan ve Real alt yapısından çıkan 55 futbolcudan biri de Hakimi idi. Üstelik 22 yaşındaki Faslı oyuncunun bonservisi de Real Madrid’deydi. Pişmek için gönderildiği B. Dortmund’daki performansıyla adını dünyadaki tüm futbolseverlere ezberleten Hakimi’yi Real Madrid 40 milyon Euro karşılığında Inter’e sattı. Zidane delirmiş miydi? Real’in geleceğini mi satmışlardı, dünyanın en iyi sağ beklerinden birini en az 10 yıl oynatmak varken neden gönderdiler?
Sorunun yanıtı basit aslında. Zidane’nın dediği gibi futbolun bir saha içinde oynanan kısmı bir de ekonomisi var. Pandemi döneminde dünyanın en çok kazanan kulübü, doğal olarak en çok gelir kaybına uğrayan kulüplerinden biri oldu. Çoktan çok gider, Real Madrid’de yıllık ücretlerdeki indirime rağmen, sıcak paraya ihtiyaç var. Saha içindeki detay, Hakimi’nin üçlü defans oynayan takımların orta sahasının sağ kanadında uçtuğu… Real Madrid ise uzun yıllardır dörtlü defans oynuyor ve İspanyol milli takımının da sağ beki olan Carvajal, 30’larını geçmiş bir oyuncu değil. 28 yaşındaki Carvajal yıllardır Real Madrid 11’inin en zayıf halkası da kabul edilse de bölgesinde dünyanın en iyilerinden ve en önemli ayrıntı Real Madrid alt yapısından yetişme. Hakimi gibi o da pişmek üzere Almanya’ya gitmiş ve Leverkusen’de bir yıl oynadıktan sonra yuvaya dönmüştü. Uzun yıllardır yanında oynayan kaptan Sergio Ramos ile yakınlığını da bir satır alta yazarsanız Real Madrid’in neden Hakimi’den vazgeçtiğini daha rahat anlarız. Ya peki Carvajal sakatlanırsa, ki bu da yaşanmamış değil... Real Madrid iki yıl önce La Liga’nın en iyilerinen biri olan Real Sociedad’ın sağ beki Alvaro Odriozola için 35 milyon Euro ödemişti. 25 yaşındaki Odriozola da kiralık gittiği Bayern Münih’ten döndü ve Real Madrid kadrosunda sağ bekte oynayabilecek bir isim daha var: Nacho…


Ezcümle, yetiştiren kazanıyor. Real Madrid, Hakimi’yi kulübede oturtmak yerine satıp 40 milyonu kasasına koydu. Hakimi ona yıllarca emek veren kulübe 40 milyon katkı yapıp, kariyerinin önünü açtı ve Conte gibi üçlü defans tutkunu bir teknik adamla çalışacak. Hikayenin sonunda herkes mutlu. Real de, Inter de, Hakimi de, Carvajal de…


12 yılda 51 futbolcu 970 milyon Euro

Son 12 yılda sadece Ronaldo-Bale-Hazard üçlüsü için 300 milyon Euro bonservis ödeyen Real Madrid peki bu dönemde oyuncu satışından kaç parayı kasasına koydu. İspanyol devi, 12 yılda 51 futbolcu sattı ve 970 milyon Euro gelir elde etti. 2008’de Robinho’nun Manchester City’e 43 milyona satılmasıyla başlayan bu dönemin en akılda kalan isimlerini sıralayalım. Robben’den 25, Mesut Özil’den 47, Angel di Maria’dan 75, Morata’dan 80, Ronaldo’dan 100 ve Kovacic’den 45 milyon Euro bonservis geliri elde etti.

Fransızların Büyük Sirki



10 yıl önce kulakları tırmalayan vuvuzelanın sesi stadyumlarda yankılanır, Afrika kıtası tarihte ilk kez Dünya Kupası’na ev sahipliği yaparken  spor medyası tarihine geçen bir birinci sayfa ve manşet gelmişti Fransız L’Equipe Gazetesi’nden. 1998 Dünya Kupası’nı kazanan ardından Euro 2000’i müzelerine götüren Fransızlar, 2002 Dünya Kupası’ndan gol atamadan grup aşamasında elenip dönmüş, 2006’da Zidane, Materazzi’ye kafa atarken Berlin’de İtalyanlar Dünya Kupası’nı kaldırmıştı. 2010’a gelen kadro şampiyonluk için iddialı olmasa da, yeni bir jenerasyon olsa da ülkede kimse yaşanacakları tahmin edemezdi. Afrika’nın güney ucunda Uruguay ile golsüz biten maçın ardından rakip Meksika idi. Grupta zayıf halka ise ev sahibi Güney Afrika idi. Meksika maçında Fransızlar sahada yürüdüler, devre arasında soyunma odasında kıyamet koptu ama maçın içinde elbette kimse olanlardan haberdar değildi. Teknik direktör Domenech kötü oynayan Anelka yerine ikinci yarıya Gignac ile başlamaya karar verdi. Yolu Fenerbahçe’den de geçen Anelka büyük yetenekti ama aynı zamanda menajeri olan ağabeyinin yoğurduğu kariyeri çalkantılarla doluydu, sorunlu adamdı Anelka. O gün 15 dakikada ipler koptu, Anelka açtı ağzını yumdu gözünü, hocasına çok ağır küfürler etti ve 90 dakika bittiğinde tabelada Meksika 2 Fransa 0 yazıyordu. Domenech yaşananları federasyona raporladı ama asıl kıyamet L’Equipe’in manşetiyle geldi. Dünya Kupası’nda milli takımı takip etmek için kalabalık bir kadroyla Güney Afrika’ya gelen gazete, soyunma odasında yaşanan kavganın tüm detaylarını, Anelka’nın galiz küfürlerini birinci sayfadan manşet yaptı. O manşetin ardından Fransa Milli Takım kampından valizini alıp çıkan Anelka oldu, takımdan kovulmuştu. Ribery ile birlikte takım üzerinde ağırlıkları vardı ve sahaya çıkacak 11’e karışıyorlardı.

Anelka’nın kovulmasıyla da bitmedi skandal. L’Equipe’in manşeti kampı karıştırdı, olayları medyaya teknik ekibin sızdırdığına inanan futbolcular Dünya Kupası oynanırken greve gittiler ve ertesi gün idmana çıkmadılar. L’Equip’in ertesi gün manşeti acımasızdı: Büyük Sirk” İngiliz bahis şirketleri böyle günlerde garip bahisler açmayı severdi. Fransızların, gruptaki son maçta Güney Afrika karşısına çıkmayacaklarına dair bire 100 veren bir bahis açtılar. Parayı yatıran kaybetti çünkü dağılmış Fransa o gün sahadaydı, ev sahibi de son tokadı vurdu Fransızlara, 2-1 kazandılar.. 23 Haziran günü Paris’e giden uçaktaki futbolcular ülkede vatan haini ilan edilmişti, kaç maç ceza alacaklarını öğrenmek için çok da beklemediler..

YOLU TÜRKİYE’DEN GEÇENLER
2010 Dünya Kupası’nda Fransa Milli Takımı kadrosunda olan 6 futbolcunun yolu Türkiye’den geçti. Anelka, bu finaller öncesinde Fenerbahçe’de 2005-2006 sezonunda oynamıştı. Frank Ribery’nin Galatasaray kariyeri kısa sürmüş ve bugün bile gizemini koruyan transfer hikayesinin sonunda Marsilya’ya imza atmıştı. Marsilya taraftarının sevgilisi Valbuena da 26 yaşındaydı ve Güney Afrika kadrosundaydı. 2010’daki skandalın ardından adı bir de Benzema ile skandala karıştı, Cezayir asıllı santrforun milli takım kariyeri sona erdi. Fransızların o kadrosundan Türkiye’ye gelen 4. isim ise o tarihte 24 yaşında olan ve Arsenal forması giyen Gael Clichy idi. Clichy de Başakşehir’e Valbuena ile aynı yılda (2017)’de geldi.  5. isim Trabzonspor forması giyen Malouda...2010 skandalına karışan kadrodan Türkiye’ye yolu düşen son isim ise 2017-2018 sezonunda G.Saray’a ikinci kaleci olarak gelen Cedric Carrasso… Carrasso’nun adı aday kadrodaydı ama yolculuğa iki gün kala sakatlanınca yerine Stephane Ruffier’i aldılar ve hikayenin sonunda o otobüste olmayan Carrasso ceza almaktan kurtuldu…

27 Haziran 2020

San Siro'daki Motosiklet

Atalanta, İtalyan futbolunun son iki sezonda yükselen yıldızı. İyi futbol oynuyor, bütçesi düşük kadrolarıyla büyüklere kafa tutuyorlar hem İtalya hem de Avrupa'da. Atalanta koronavirüs günlerinin de flaş takımıydı, hatırlarsınız Valencia ile Milano'da oynadıkları Şampiyonlar Ligi maçında virüs sinsice İtalya'nın kuzeyinde gezerken dolu tribünler salgının yayılmasında etkili olmuştu. Atalanta'nın bir başka hikayesi ise futbol tarihinde tribünden atılan en garip yabancı maddenin oynadığı maçta yatıyor. 2001 yılında Bergamo'dan Milano'ya Inter deplasmanına giden Atalanta taraftarı San Siro yakınlarında karşılarında Inter'in kale arkası grubunu buluyor. Çıkan arbedede Atalanta taraftarının motoru sahipsiz kalıyor. Sonrası akıllar ziyan... Maçın başlamasına 15-20 dakika kala tribüne girişi hızlandırmak için kapıları açan görevlilerin ihmali ve rampayla çıkılan tribüne ele geçirilmiş motorla gelen Inter taraftarı. Motoru tribünden aşağıya saha kenarı ile tribün arasındaki boşluğa atıyorlar. Biri size gelip dün maçta tribünden motorsiklet attılar dese ne derdiniz?...

Davulcu Manolo'nun İflası

İspanya Milli Takımı'nın bir maçını bile izlediyseniz onu mutlaka görmüşsünüzdür tribünde çünkü her canlı yayın yönetmeninin favorisidir Davulcu Manolo. İspanya'nın en ünlü taraftarı. Ne Real Madrid'i tutar ne de Barcelona'yı. 1979 yılından beri milli takımın peşinden elinde davulu koşturuyor. Manuel Cacares Artesero, Valencia'da Mestella Stadı'nın karşısında içinde 40 yılın hatırlarını da biriktirdiği bir kafe işletiyordu. Valencia'ya giden bir futbolsever için o mekana gitmek, onunla bir hatıra fotoğrafı çektirmek şehir rehberlerinde bile önerilir olmuştu. Davulcu Manolo'yu ülkesinde seven de var sevmeyen de. Futbol Federasyonu bütçesinden deplasmanlara gittiği için onu profesyonel taraftar olarak kabul edenler onu hep eleştirdi. Milli Takım ve futbol aşkına yollar düşen ve bir deplasmandan döndüğünde eşinin kendisini terk ettiğini ve çocuklarını alıp gittiğini öğrenen Davulcu Manolo'yu hayata bağlayan Valencia'daki kafesiydi. Koronavirüs günleri o kafenin sonunu getirdi. Manolo iflas ettiğini ve dükkanını kapatmak zorunda olduğunu açıkladı... Oysa ki o Haziran-Temmuz aylarında Euro 2020'de milli takımın peşinden koşacaktı. 

Heysel'e Bir Bilet

Tribüne giden kapılarda turnikelerin bile olmadığı yıllar, biletlerin saman kağıdına basıldığı, görevlinin köşesindeki kulakçığı kopardığında kendini stadyumda bulduğun yıllar. Bu bilet 35 yıl öncesinden. Liverpool-Juventus Şampiyon Kulüpler Kupası finali. Heysel Stadı yazıyor üzerinde... Maçların ayakta izlenebildiği, UEFA'nın güvenlik kriterlerinin olmadığı günler... 300 Frank ödemiş bileti alan. Bu biletin sahibi o gün Heysel'de hayatını kaybeden 30'u İtalyan 39 taraftardan biri mi bu bilinmiyor. Biletin üzerinde bir de uyarı yazısı var. “Organizatör maç öncesinde ve esnasında hangi nedenle olursa olsun bir kazadan mesul değildir. Bileti alan organizatöre karşı hak iddia edemez” yazıyor. Maça gelen taraftarlar İngiliz ve İtalyan ama bilet üzerindeki uyarı Belçika'da oynandığından Fransızca ve Flemenkçe yazıyor. Okusalar da anlamayacaklar ama ne fark eder.. 35 yıl önce 29 Mayıs akşamı İngilizler, İtalyan tribününe saldırdığında kavgadan uzaklaşmak için sahaya inmeye çalışan ve tel örgülerin olduğu duvarın dibinde izdihamda hayatını kaybedenlerden biri de 11 yaşındaki Andrea Casula idi. Yaşasaydı bugün 46. doğum gününü kutlayacak, Juventus'un sayısız kupasının sevincine ortak olacaktı. O akşam o maç tribünlerde 39 kişi ölmüşken neden oynandı, bugün hala bilinmiyor. Boniek'e yapılan penaltı değildi. Platini attı, kupayı Jvuentus kazandı. İngiliz kulüpleri 5 yıl Avrupa Kupaları'na gidemedi. Juventus, 20 yıl sonra Anfield Road'a geldiğinde KOP tribünü “Dostluk” diye bir pankart açtı, elbette pişmandılar, özür diliyorlardı ama Juventuslular sırtını döndüler bu pankarta... Heysel Stadı'nın adı artık King Baudouin Stadı. 1985'deki faciadan 20 yıl sonra 40 milyon Euro harcayıp yenilediler stadı, 29 Mayıs 1985 akşamının izi kalmadı tribünlerde, peki ya hatıralarda...

Milano'dan Firar Eden Sol Bek

Sebastian Rambert'in Inter'e geldiği 1995 yazında başkan Moratti'nin asıl hedefi Manchester United'da 9 ay ceza alan Eric Cantona idi. Alex Ferguson'un 92 kuşağı takıma yerleşmiş ve Scholes orta sahada parlamaya başlamıştı. İngilizler, Paul Ince'in İnter'e gitmesine izin verdiler ama Moratti'nin Cantona hayali kısa sürdü. Aynı yaz kulübün kapısından giren Brezilyalı sol bek 22 yaşındaydı. Palmeiras ile iki sezon arka arkaya şampiyon olmuş ve Avrupa'ya transferinin sinyallerini vermişti. İngiliz teknik adam Roy Hudgson onu kanatta forvet olarak oynatmakta ısrar ederken o sol bek oynaması gerektiğini söylüyordu. Kazanan ne Inter ne de Roy Hudgson oldu. Rambert takımdan gönderilirken Brezilyalı sol bek de Real Madrid'in yolunu tuttu. Roberto Carlos 11 yıl sonra Fenerbahçe'ye gelecekti ama Santiago Bernabeu'da yazması gereken bir hikayesi vardı, yazdı da...

Buenos Aires'te İki Baba ve Oğulları

Güney yarım kürenin ilkbaharıydı, 14 yıl önce Superclasico'da deplasmandaki Boca Juniors favoriydi, zor günlerden geçen ev sahibi River Plate ise derbi havasına güveniyordu. O gün Buenos Aires'e Avrupa'dan çok kulüp yöneticisi ve menejer geldi. Boca'nın orta sahasındaki yıldızı Gago için büyükler kapışıyordu. River Plate'de o gün derbi zaferine imza atan genç çocuk Jorge Higuain'in oğluydu. Çocuk küçükken menenjit geçirmiş, ateşlendiğinde kadim dostu onu hastaneye yetiştirmişti.  O dost ise Daniel Passarella idi, yıllar sonra Jorge'nin oğlunun kazandırdığı Superclasico'da River Plate kulübesinde teknik adam olarak oturan Passarella... Gago kavgasından zaferle çıkan Real Madrid oldu yanında genç Gonzalo Higuain'i de aldılar. Çocuk Buenos Aires'ten Madrid'e geçecekti, babası da Fransa'ya futbol oynamaya gitmiş ve Gonzalo çocuk yaşta çift pasaport sahibi olmuştu. Gago yapamadı Avrupa'da, bir başka Boca efsanesi Riquelme gibi.. O günlerde Gago transferinin gölgesinde kalan Gonzalo Higuain ise Real Madrid, Napoli ve Juventus formalarıyla zirveye çıktı.

Buenos Aires, uzaklara gidenlerin hikayelerinin biriktiği şehir... Angel Rambert de burada doğmuş, futbol onu Fransa yollarına düşürmüştü. Jorge Higuain sadece bir sezon kalmıştı Fransa'da ama Angel Rambert, ondan 27 yıl önce geldiği eski kıtada, Lyon'da çok sevilmiş ve 10 yıl forma giymiş bir santrfordu. Armut dibine düşermiş hikayesi. 1974 yılında dünyaya gelen oğlu Sebastian'nın da futbolcu olmasını istiyordu baba Angel.  Sebastian başardı ama babası o günleri göremedi, 47 yaşında hayatını kaybeden Angel Rambert geride gözü yaşlı 9 yaşındaki oğlu Sebastian'ı bıraktı. 90'lar, futbolcuların video kasetlerden izlenip alındığı yıllar. 1995 yazında Inter Başkanı Massimo Moratti yine kesenin ağzını açmıştı. Arjantin'den yirmilerinin başında iki genci getirtti İtalya'ya. İmza töreninde Inter efsanesi Facchetti'nin iki yanına aldığı Arjantinli gençlerden Sebastian, İtalyan gazetecilerin gözdesiydi çünkü santrfordu, diğer genç ise defans oyuncusu... Sebastian Rambert, Inter'de bir tek lig maçına bile çıkamadı, ona formayı bir kez olsun vermediler, İspanya'ya Zaragoza'ya sonra da Boca Juniors'a kiraladılar. İmza gününde gölgede kalan defans oyuncusu ise Javier Zanetti idi.. 19 yıl Inter formasını giydi, efsane kaptan olarak futbola veda etti..

19 Haziran 2020

Emre ve Volkan


İlkokulun kapısından girip üniversiteden mezun olduğumuz güne kadar geçen 20 yıl sonunda fakülteyi birincilikle de bitirseniz iş hayatında birinci basamaktan başlıyoruz. Tıp mezunu hemen doçent olmuyor, iletişim mezununu yayın yönetmeni yapmıyorlar, genç mühendislere büyük projeler teslim edilmiyor, genç avukatlar ustaların yanında pişiyor, inşaatçılar diplomam var deyip gökdelen projelerinin başına geçmiyorlar. Aslında futbolda da böyle ama bizde değil. Eğitim hayatı gibi alt yapıdan futbolu bıraktığınız güne kadar geçen zaman da 20 yıl. “Yaşlı futbolcu” iken bir gün sonra “genç teknik adam” oluyorsunuz, çıktığınız merdivenlerden indiğiniz yok zirvedeydiniz ama teknik adamlığın yolu başka, ilk basamağı da kurslar ve 15-16 yaş takımlarıyla çalışmak... 

Fenerbahçe'de Volkan futbola devam edip etmeyeceğini bilmezken, teknik kadroya alındı. Emre futbolu bırakıyor ve gelecek sezon ya sportif direktör olarak görev yapacak ya da teknik direktörün yanında ikinci adam olacak. İşte tam burada Avrupa'daki gelenekten ve hiyerarşiden ayrılıyoruz ve işte tam da bu yüzden bizim alt yapılarımız işlemiyor. Pep Guardiola, Barça efsanesi olmasa da alt yapısından yetişmiş futbolcuydu ona önce B takımı emanet ettiler. Zinedine Zidane, Real Madrid alt yapısında çalıştı, takım arkadaşı ve kulübün efsane golcüsü Raul iki yıl önce 15 yaş takımının başındaydı bir yıl sonra B takımının sorumluluğunu verdiler. Julen Lopetegui, İspanyol Milli Takım teknik direktörü olabilmek için yıllarca farklı yaş milli takımlarında hocalık yaptı.

Ticaret hayatında babanız size şirketi, dükkanı, atölyeyi teslim edebilir ama orada bile bir çıraklık-kalfalık günlerinden geçmişsinizdir. Kulüpler sonuçta kimsenin babasının malı değil. Emre ve Volkan burada son örnekler ama ilk olmadıklarını hepimiz biliyoruz. Antrenörlük tecrübesi A Takımla başlamaz. Futbolda her şey oyunu bilmekle, idmanda takımın başında durmakla ya da maça taktik hazırlamakla bitmiyor. 25 kişiden oluşan 18-40 yaş aralığında insanı yönetiyorsunuz. Yıllar boyunca sadece kendi performansından sorumlu olarak bir takım oyununda yer alanların futbolu bıraktıktan sonra 25 adamın sorumluluğunu ve dertlerini üstleneceklerinden habersiz olabilirler mi? 

İşte bu yollardan geçilmediği zaman Trabzonspor maçındaki görüntüler ortaya çıkıyor. Sahada bir teknik adam, yanında konuşan ve kırmızı kart gören müstakbel sportif direktör/antrenör ve tribünde geçen yıl ellerinde eldiven olan ama şimdi telefonla taktik veren bir kaleci... Emre ve Volkan, Fenerbahçe camiası için çok önemli isimler, zor zamanda taşın altına da ellerini koymak istiyorlar ama gelecekteki kariyerlerini düşünüyorlarsa Raul, Guardiola'nın izinden gitsinler çünkü büyük futbolcuların küçük teknik adamlığının yarattığı hayal kırıklığınının karşılığı büyük yalnızlık olarak dönüyor bazılarına... 

23 Mayıs 2020

Düşersen Tut Elimden


Napoli halkı, eski hocaları Sarri İngiltere dönüşü Juventus'un başınca geçince onu hain ilan etmişlerdi. İtalya'nın güneyi Maradonalı yıllardan sonra en çok Sarri ile yaklaşmıştı şampiyonluğa. 2017-18 sezonu bittiğinde Napoli 91 puan toplamıştı ama Juventus fazlasını yaptı, 95 puanla şampiyon oldu. Londra'ya giderken Sarri “Ben bu takımı aldığımda 60 puanla ligi bitiriyordu. 91 yetmedi, ben ne yapabilirim” diyerek çaresizliğini ortaya koydu.
Liverpool bugün şampiyonluk için gün sayıyor ama 15 yıl önce Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kazandıran İspanyol teknik adam Benitez, kulübün büyük hasretini 12 yıl önce dindirebilirdi. İspanya'da 38 haftalık ligde Valencia ile 77 puan toplayıp Barça, Real Madrid ve Deportivo La Coruna'yı (evet efsane La Coruna) sollayan Benitez'e İngiltere Premier Lig'de 86 puan şampiyonluk için yetmemişti. Daha iyisini yapan bir adam vardı. Sir Alex Ferguson ve onun Ronaldo'lu Manchester United'ı.. İspanya'da 10 yıl önce Real-Barça rekabetinde Pellegrini yönetimindeki Real Madrid 96 puan toplandı. Kaybettiği puan sadece 15'ti, yetmedi şampiyonluğa Barça 99 puan yaptı Guardiola ile. 96 puan toplayan Pellegrini'nin görevine son verdiler.

“Ne yaparsan yap olmuyor bazen” sezonlarından bir iki seçme bunlar. Oysaki tam tersi sezonlar da var. İspanya La Liga'da Barcelona-Real Madrid arasında dönen rekabete son yıllarda Atletico Madrid dışında kafa tutabilen olmadı ama 20 yıl önce öyle değildi. 1994'te bir penaltı kaçınca şampiyonluğu kaçıran Deportivo La Coruna yine sahneye çıktı. Kıran kırana geçen bir sezondu, 11 mağlubiyet aldılar, 6 kez berabere kaldılar, Donato-Naybet'li savuma göbeği Mauro Silva, Conceiçao'lu orta saha, top cambazı Djalminha ve Hollandalı golcü Makaay...69 puan şampiyonluğa yeter mi? Yetti, üstelik ikinci Barcelona'ya 5 puan fark attı, Katalanlar ligde 38 haftanın sadece 19'unda kazanabilmiş ve 12 mağlubiyet almışlardı. Real Madrid nerede diye sorarsanız, Del Bosque yönetimindeki takım ancak beşinci olabilmiş ama Şampiyonlar Ligi finalinde, La Liga'yı kendisinin 2 puan önünde finişi gören Valencia'yı dağıtmıştı.

Deportivo La Coruna, İspanya'nın asansör takımı olmayı çok sevdi. Hep düştüler ve hep düştüler, taraftarı da şaşırdı artık, bütün sezon çile çektikten sonra takım küme düşünce gözyaşı döküyorlar, ertesi sezon ikinci ligden çıkınca da bayram yapıyorlardı. “İspanya'nın Türkleri” A Coruna şehrinin gururu Deportivo La Coruna, efsane şampiyonluğun 20. yılını ikinci ligde geçiriyor ve takım küme düşme hattında... İki alt lige düşerlerse bir daha ne zaman La Liga Primera'ya dönerler, bilinmez...

RİVALDO'NUN FİRAR ETTİĞİ GÜN
Barcelona, Real Madrid'in serbest kalma bedelini ödeyip aldığı kaptanları Figo'yu hiç affetmedi ama aynı yolu izleyip bir başka yıldızın İspanya'nın kuzeyinde hain ilan edilmiş olmasını da hatırlamak istemezler. Rivaldo, Deportivo La Coruna'ya bugünün parasıyla 10 milyon Euro'ya gelmişti. Oynadığı bir sezonda Riazor'daki tribünlerin sevgilisi oldu. Bugün bu seviyede bir yıldız için 100 milyonların döndüğü transfer piyasasında o günlerde Rivaldo'nun serbest kalma bedeli dönem için az para değildi. 24 milyon Euro karşılığı 4 milyon Pesetas.. Barcelona bu parayı federasyona yatırdı çünkü Rivaldo'dan “Geliyorum” sözünü almışlardı. En büyük yıldızı elinden alan Deportivo La Coruna üç yıl sonra ligi Barça'nın önünde şampiyon bitirip Katalanlardan rövanşı aldı...


CAMP NOU'DA BİR HAZİRAN AKŞAMI
Figo'nun Real Madrid'e gittiği sezonda Barça şampiyonluk yarışında yoktu ama takımın Şampiyonlar Ligi'ne gitmesi de tehlikedeydi. Barselona'da 17 Haziran 2001 akşamında futbol tarihinin en unutulmaz maçlarından biri oynandı. Barça deplasmanına gelen Valencia rakibiyle aynı puana sahipti ve iki takımın averajları eşitti. İki ihtimalin Valencia'ya yaradığı 90 dakikada küme düşen Atletico Madrid'den gelen genç yıldız Ruben Baraja, Barça'nın kabusu oldu. Onun iki golüne ceza sahası dışından iki golle cevap veren Rivaldo idi. 2-2 ile son dakikalara girilirken Şampiyonlar Ligi bileti Valencia'daydı. 88'de Rivaldo ceza sahası dışından rövaşata ile skoru 3-2 yaptığında Camp Nou yıkıldı.. Barça, Şampiyonlar Ligi yolcusuydu artık... Rivaldo da ceza sahası dışından hat-trick ile futbol tarihine geçti...

Craig Hodges

Son Dans belgeselinde 8 bölüm geride kaldı. Son iki bölüm yarın yayında olacak. Yönetmen Jason Hehir'in müthiş bir kurguyla harika bir iş çıkardığı ortada. Elbette belgesel üzerine eleştiriler de var. “Final Cut”da yani içeriğin belirlenmesinde Jordan'ın belirleyici olmasının bazı gerçeklerin üzerine kapattığını iddia eden spor yazarları da var. The Guardian'da Bryan Armen Graham imzalı makale bu yüzden çok önemli. Eleştirilen noktalardan biri C. Bulls'da Michael Jordan ile kazanılan ilk üçlemede, iki şampiyonlukta büyük katkısı olan Craig Hodges'ın unutulmuş olması. Bu aslında dönemi bilenler için sürpriz bir editör seçimi değil. Dönemin en iyi şutörlerinden biri olan 1990-91-92'de arka arkaya 3 sayı yarışmasını da kazanan Hodges, 1992'de kazanılan şampiyonluğun ardından geleneksel Beyaz Saray ziyaretinde kendi ırkının çektiği problemleri ve yoksulların sıkıntılarını el yazısıyla kaleme aldığı mektubu dönemin başkanı George Bush'a vermişti. Bush mektubu okudu mu bilinmez ama Hodges o günden sonra bir daha NBA'de basketbol oynayamadı. 1994-1995 sezonunda formasını giydi takım Galatasaray.. Bu Pazar'ın ilk hikayesindeki belgeselde David Beckham'ın Old Trafford çimlerinde sorulan “İlk golünü kime attın?” sorusunun yanıtı olan takım...

Camp Nou'ya Bakan Pencerede


Manchester United'daki Terry Cooke gibi hayallerini gerçekleştirememiş çok futbolcu var dünyada. Fotoğrafta Andres Iniesta'nın yanındaki Jorge Troitero gibi. İki çocuğun pencelerinden bir gün oynamayı hayal ettikleri Camp Nou Stadı görünüyor. Bulundukları yer ise yıllar sonra Barça'nın terk ettiği La Masia tesisleri. 1700'lerde bir çiftlik evi olarak inşa edilen ve Camp Nou Stadyumu'nun inşaatı süresince mühendislerin lojman olarak kullandığı bina 1979 yılında Barcelona'nın alt yapı öğrencilerine ev sahipliği yapmaya başladı. Iniesta ve Jorge Troitero 1984 doğumlu iki çocuk kader birliği yaptılar ama Jorge hayallerini gerçekleştiremedi. Barça'da kalmak, Barça alt yapısına girmekten zordu. 17 yaşında şansını Atletico Madrid alt yapısında denedi ama La Liga oyuncusu olmayı hiçbir zaman başaramasa da hayatını futboldan kazandı. 19 yaşında Merida ile başlayan alt ligler macerası 15 yıl sürdü... Camp Nou'da 100 bin taraftar Iniesta'yı son maçında uğurlarken Jorge, 4. Lig'de CD Azuaga forması giyiyordu.



Class of 92 + 1


Fotoğrafa baktım ve yıllar önce izlediğim bir belgeseli yeniden izleme ihtiyacı hissettim. Manchester United'ın altın çocuklarını anlatan “Class of 92” İngiliz kulübünün Alex Ferguson yönetiminde 1998-99 sezonunda kazandığı üç kupanın genç kahramanlarını anlatır. Man. United'da geldiği yetenek avcısı sayısının iki olduğunu öğrenen ve alt yapıyı ayağa kaldırmalıyız diye yola koyulan İskoç teknik adamın tedrisatından geçmiş 6 İngiliz genci kazanabilecek her şeyi kazandılar. Fotoğraf onların A takıma çıkmadan önce 1992 yılında kazandıkları FA Youth Cup zaferinin ertesi günü çekilmiş. Kupayı elinde tutan efsane alt yapı hocaları Eric Harrison ve sonra o gençler: Ryan Giggs, Nicky Butt, David Beckham, Gary Neville, Phil Neville, Paul Scholes ve Terry Cooke... Fotoğrafta yedi genç futbolcu var ama biri onlardan çok erken koptu ve 92 sınıfının kazandığı bütün zaferleri uzaktan izledi. Terry Cooke, kısa boyu, çalım yeteneği ve hızı ile Manchester United alt yapısının gözde isimlerinden biriydi. Neville kardeşler, Beckham, Scholes, Giggs ve Butt 1995 yılında çoluk çocukla şampiyon mu olunur diye İngiliz yorumcuların Alex Ferguson'a yüklendiği sezonda kadroda olan isimdi. Terry Cooke'un şanssızlığı onunla aynı mevkide oynayan David Beckham'ın sağ açığa ambargo koymasıydı. Yine de takımda kalabilirdi ama o sezon yaşadığı diz sakatlığı Terry Cooke'u Manchester United'dan kopardı, 6 gencin hikayesini anlatan “Class of 92”de de onu hatırlayan, ondan bahseden olmadı 2003 yılında yapılan çekimlerde. Sunderland, Birmingham ve Wrexham'a kiralık gönderdiler onu. Beraber büyüdüğü 6 takım arkadaşı 1999 Mayıs'ında 10 günde her şeyi kazandılar. Önce FA Cup ardından lig ve Barselona'da Camp Nou'da unutulmaz finalde Bayern Münih'i 90+'da gelen iki golle devirip kaldırdıkları Şampiyonlar Ligi Kupası. Terry Cooke o yaz Manchester City'e imza attı ama Man. United'ın ezeli rakibi Maviler o günlerde iki alt ligde yükselme mücadelesi veriyorlardı. 16 yaşında Türkiye'de İngiliz Milli Takımı formasıyla gençler şampiyonasında sahaya çıkan Terry Cooke'un yıllar sonra yolu ABD'ye çıktı. 2008 yılında Colorado forması giyerken karşısında alt yapı günlerinden beri rekabet ettiği Beckham çıktı. Cooke bugünlerde Denver Kickers alt yapısında hoca ve 28 yıl önce çekilmiş bu fotoğrafın unutulan ama silinemeyen öznesi...