BIY ADS

24 Mayıs 2015

Galatasaray-Beşiktaş
Sezon 57 Bölüm 2

Yavuz Turgul'un, Ömer Kavur'un asistanıymış da, ufak bütçeli filmlerden sonra büyük prodüksiyon için koltuğa oturmuş gibi Hamza Hamzaoğlu. Düşük profil çizmeye çalışan, az ama öz konuşan, film çekse macera değil de uzun bir yol hikayesini Nuri Bilge Ceylan hızında anlatacak gibi duran... 
Fernando Muslera, kıtası Güney Amerika sinemasında senaryo seçmeden her seferinde büyük oynayan karakter oyuncusu. Hiçbir filmin posterinde adı en üstte yazmıyor ama salondan çıkanların kalbinde çoğu zaman başroldeki adam. Sabri Sarıoğlu, Yeşilçam sokağında doğma büyüme karakter oyuncusu. Hiç başrolü yok, olmayacak da, bazen jön kaprisi yapıyor ama sonra sinema aşkı büyük basıyor. Semih Kaya, kolej hikayelerinde kızların önce yüzüne bakmadığı ama son sınıfa gelip takım kaptanlığına yükseldiğinde paylaşılamayan genç. Hakan Balta, her yönetmenin film çekmeye karar verdiğinde mutlaka bir rol ayırdığı, kısa planlarının hakkını veren usta sanatçı. Alex Telles, Brezilya dizilerinde sivrilip, Avrupa sinemasına kapağı attığında yerel bir yıldız olduğuyla yüzleşen aşk filmlerinde kaybeden genç. 
Felipe Melo, sanki Fight Club'ın afişinden futbol sahalarına düşmüş, aksiyon filmlerinin olmazsa olmaz aktörü, "Rol kesmiyor her seferinde kendini oynuyor" denilenlerden. Selçuk İnan, yüz bölüm süren dizilerin değişmez ikinci karakteri, jön değil ama onsuz da senaryo yürümüyor. Onur Ünlü filmlerinin Serkan Keskin'i gibi... Emre Çolak, konservatuvar mezunu büyük yetenek ama verilen her rolü "İşte bu kadar yetenekliyim" diye bağırarak oynayan, senaryoya uymayıp doğaçlamayla çoğu zaman yönetmenini çileden çıkartan genç. 
Yasin, eğitimini yurtdışında alıp memlekete geldiğinde sektörden kimseyi tanımayan, kötü senaryolarda, ufak bütçeli filmlerde kendini gösteremeyen ama vazgeçmeyip sonunda kaptığı rolün hakkını fazlasıyla verip, "bırakıyorum aktörlüğü" tavrının kıyısından dönen gurbetçi. Wesley Sneijder bildiğin Al Pacino. Büyük filmlerin büyük aktörü. Senaryo kötü olsa bile çoğu zaman varlığı filmi kurtarıyor, gişesi her zaman var. İyi senaryo ona zaten Oscar getiriyor. Burak Yılmaz, aktör babanın jön oğlu. Kötü senaryolardan sonra usta yönetmen Şenol Güneş'in kadrajını girince jönlüğe terfi eden Türk futbolunun Kenan İmirzalıoğlu'su.... 
Slaven Bilic, Amores Perros'la ortalığı yıkan Alejandro Gonzalez Inarritu olmak isteyen ama prodüktör bir türlü istediği bütçeyi kendisine vermeyince filmleri senaryo defterinde kalan yönetmen. Inarritu'nun farklı hikayeleri filmin sonunda bir noktada buluşurken, üç hikayenin sonunu getiremeyen Bilic'i gişede yalnız bırakan yanlış senaryo aritmatiği ve role uymayan oyuncular seçimi. 
Cenk Gönen, yanlış mevsimde vizyona giren filmlerin yetenekli ama bir türlü sinema dergilerinin kapaklarına çıkamayan aktörü. Sektördeki büyük aktörlerden kendisine sıra gelmeyince dizini salondaki sehpaya vurup koltuğunda kıvranacak kadar da şanssız bir beyazperde öznesi.  Serdar Kurtuluş, "Benim filmimde Robert de Niro oynayacak" diye hayal kurup yıllarca Çiçek Bar'da sabahlayan yönetmenin, en sonunda motor dediğinde rolü kapan, hakkını da veren ama kimselere yaranamayan aktörü. Sivok, ağır senaryoların, uzun metrajlı filmlerin değişmez karakter oyuncusu, prodüktörler unutsa bile bir zaman sonra yönetmenlerin aklından çıkmayan, rolünün hakkını veren oyuncusu...  Ersan, salon filmlerinin Tarık Akan'ı olma yolunda çıktığı kariyerinde adımlarını kısa atan ve hayal kırıklığı yaratan, jönlüğün kenarından dönen genç. Motta, düşük bütçeli, iki günde senaryosu yazılmış, gece yarısından sonra televizyon kanallarının yayınladığı macera filmlerindeki hiç gülmeyen, kavgası eksik olmayan karakterlerin sahibi.

Atiba, kısıtlı yeteneğinin farkında olan ama sete her seferinde zamanında gelen, yönetmeni can kulağıyla dinleyen, kısa rollerinin hakkını veren festivallerde ödül almasa da başarılı bir sinema emekçisi. Tolgay, Haluk Bilginer'in İngiltere'den geldiği günlerdeki gibi tanınmayan ama şöhretini beraberinde getiren ve bir gün mutlaka Haluk Bilginer'inMasumiyet'teki unutulmaz tiradını tekrarlayacak olan genç yetenek, tabii Zeki Demirkubuz'unu bulursa... Gökhan Töre, İngiliz sineması için doğmuş fiziğiyle macera filmlerinin aktörü. Guy Ritchie'nin yönetmenliğini yaptığı filmlerin vazgeçilmez oyuncusu, geleceğin Jason Statham'ı. 
Hollywood'un teknolojisinin karşısında iyi senaryo, doğru casting ile duran Arjantin sinemasında her seferinde başrol kapacak yetenekte bir oyuncu Sosa. Komedi oynamayacağı kesin ama dramın da mecaranın da hakkını verir. Olcay Şahan, kalabalık yemek masalarından şen kahkahaların yükseldiği Ferzan Özpetek filmlerinde kadınların hayran gözlerle süzdüğü ama bir türlü uzun ilişkilerin adamı olmayı başaramadığından, herkesin biraz mesafeli yaklaştığı, günü gününe uymayan adam rolünün hayattaki karşılığı, belki de Javier Bardem...

Demba Ba, futbolun Hollywood'u Premier Lig'de Brad Pitt, Edvard Norton, Jean Reno gibi büyük aktörlerin yanında Samuel L. Jackson olmayı başarmış ama bir türlü gişe rekortmeni filmlerde yer alamamış usta aktör... 
Her derbi bir dizi filmdir, yönetmenlerini, aktörlerini bildiğimiz... Senaryosu sahada yazılır, kimine iyi kimine göre kötü sonla biter. Galatasaray-Beşiktaş.. Sezon 57 Bölüm 2. Bu akşam 20:00'de. Kaçırmayın...

17 Mayıs 2015

Kajganic'ten Muslera'ya

Geride kalan haftanın kahramanıydı, sezonun altın 11'i sorulduğunda da kale için kimsenin aklına başka bir isim gelmeyecek. Fernando Muslera, Galatasaray'da iyi yabancı kaleciler geleneğinin son halkası. Futbolda "Atanın ve tutanın iyi olacak" derler. İyi yerli forvetlerle tarihini yazan Galatasaray'ı iş kaleye gelince Fenerbahçe ve Beşiktaş'tan da ayıran işte bu marka kaleci tercihleri. Dört yıl önce Copa America'da harikalar yarattığında turnava öncesinde Galatasaray'a imza atmamış olsa kulübü Lazio, onu büyük bir ihtimalle sattığı 12 milyon euro'nun iki katına bir başka kulübe satacaktı. Bu rakam bile Muslera'nın futbol tarihinin en pahalı dördüncü (2011) kalecisi olmasına yetti. 25 yaşında, idolü Oscar Cordoba'nın Beşiktaş formasını giydiği lige Uruguay Milli Takımı kalecisi kartvizitiyle gelmek, kabul edelim kariyeri açısından cesur bir tercihti. Muslera, 2010 Dünya Kupası ve 2011 Copa America'daki süksesiyle Galatasaray'ın yolunu tutarken, sarı-kırmızılı forma altında iz bırakan yabancı kaleciler Florya'ya gelirken ceplerinde hep bir "Zordayım" hikayesi taşıyorlardı.
Zoran Simoviç bugün 60 yaşında. Euro 84'te hayatının fırsatını yakalamıştı. 30 yaşına kadar ülkesi Yugoslavya dışına çıkamamış ve iyi para kazanamamıştı. Nottingham Forest'in listesindeydi ama İngilizler, imzayı turnuva sonrasına bıraktılar. Simoviç için kabus gibi bir turnuva oldu. Bir kapı kapandı bir kapı açıldı. Galatasaray 11 yıldır şampiyonluk hasreti çekiyordu ve yenilenen kadroda kale ona teslim edildi. Kötü başlayan ama iyinin de iyisi biten Galatasaray kariyerinde Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final oynayan takımın kalecisi olarak tarihe geçti.
Claudio Taffarel, ülkesi Brezilya'da İtalyan süt ürünleri markası Parmalat'ın reklam yüzüydü. Şirketin sahibi Parma başkanı Tanzi, kariyerinde tek bir kupa olmayan Taffarel'i İtalya'ya getirip kaleyi teslim etti. İkinci sezonunda Kupa Galipleri Kupası'nı kazanan Taffarel, 1994 Dünya Kupası'nda Baggio topu gökyüzüne dikerken kaledeki efsaneydi. Penaltılarla kupayı kaybeden İtalyanların ligini bırakıp ülkesine döndü. Bir kilise takımında forvet oynayıp kendini eğlendirirken 1998'de kendini Galatasaray'da buldu. Thierry Henry her ne kadar geçen sezon röportajda bana "Taffarel çok daha zorlarını kurtardı. O pozisyon onun için çocuk oyuncağıydı ama siz öyle hatırlamak istiyorsunuz" dese de Brezilyalının sarı-kırmızı forma altında kariyer fotoğrafı, Fransız golcünün UEFA Finali'nde direk dibine vurduğu kafaya uzanan kollarıdır.
Faryd Mondragon da Galatasaray için piyango transferdi. Anne tarafı Lübnan'dan Kolombiya'ya göç etmiş bir ailenin çocuğu olan Mondragon, vatandaşı Oscar Cordoba, Boca Juniors formasıyla yıldızlaşırken, Arjantin'de Independiente taraftarının gözbebeğiydi. Önce İspanya ardından Fransa. Metz kalesinde yılın file bekçisi oldu ama o sezon Fransa Ligi'ni sallayan pasaport skandalında onun da adı vardı listede. Valizlerini toplamak zorunda kaldı ve Galatasaray'ın yolunu tuttu. Fenerbahçe derbilerinde şansının yerinde olmadığı kesindi ama Mondragon da adını Simoviç ve Taffarel'in yanına yazdırdı.


Muslera ile tamamlanan kare as Galatasaray'a çok kupa kazandırdı ama bir isim var ki belki de onun yokluğu bir kulübün tarihini değiştirdi. Fenerbahçe teknik direktörü Kaleperoviç, "Onu değil, Ivanceviç'i istiyorum" deyince Bosko Kajganic, Galatasaray'a imza attı.
Kasım 1977'de Samsun'da penaltı kurtardığı maçın ardından bayram tatilinde ailesini görmek için İstanbul'dan yola çıktı. Selimpaşa'da trafik kazasına kurban gittiğinde 29 yaşındaydı Kajganic. O kaza olmasa, sadece altı maç Galatasaray forması giymese, belki de kulübü 14 yıl şampiyonluk hasreti çekmeyecek, Simoviç bu formayı hiç giyemeyecekti.
24 yaşında Galatasaray'a gelen ve geçen hafta 44 yaşında futbolu bırakan Brad Friedel, bir sezon sonra yollanmasa; ne Taffarel ne de Mondragon'un adı bu kulübün tarihine yazılmayacaktı. Mondragon'u yoran pasaport skandalının bir benzerini Lazio'da yaşayıp tükenen Juan Pablo Carrizo da kaleyi Muslera'ya kaptırmasa, Uruguaylı bugün kimbilir hangi takımın formasını giyiyordu... Hayat... 

10 Mayıs 2015

Adebayor ve Don Corleone Didier Drogba


Hikaye 27 yıl öncesinden. Afrika'da Togo'da bir çocuk. Daha dört yaşında. Doğduğu günden itibaren ilk adımlarını gözleyen ailesi yürüyemeyen çocukları için derman arıyorlar. Nijerja'ya, Gana'ya doktorlara götürüyorlar. Çare bulunamıyor. Annesi; "Artık tek çare dua etmek" diyor. Çocuğu kucağına alıyor ve kiliseye gidiyor. Rahip, kadına yedi gün boyunca dua etmesi gerektiğini söylüyor. Kadın yedi gün dua ediyor kilisede. Yedinci gün, bir pazar günü. Kilisenin önünde top oynayan çocuklardan biri topa abanıyor, top kilisenin kapısından içeri giriyor. Dua eden kadının dizinin dibinde oturan çocuk, topu görünce ayağa kalkıyor ve topa doğru yürümeye başlıyor. Hayatının ilk adımını atıyor. Aradan 21 yıl geçiyor, bir televizyon programında çocukluğunu anlatırken "İnanılmaz gibi geliyor ama doğru. Futbol benim kaderimmiş" diyor. O çocuğun adı Emmanuel Adebayor. O bu hikayeyi 2009'da anlattığında izleyenler için ilginç ve mistik olan bir zamanlar yürüyemeyen çocuğun Arsenal'den Manchester City'e 30 milyon euro'ya transfer olması. Afrika'dan çıkan her yeteneğin zorlu bir hayat hikayesi var sonuçta, kimse gıcır kramponlarla yeşil sahalarda havası kıvamında toplarla futbolcu olmuyor o kıtada. Adebayor'u 15 yaşında Togo'da Fransız Metz kulübü keşfediyor. Takımın Superman'i oluyor Adebayor ama ligde kötü adam çok! Kurtarmaya yetmiyor 13 golü ve Metz küme düşüyor. Monaco o sezon iyi takım, daha Rus sermayesinin gelmesine çok yıllar var. Adebayor'u transfer ediyorlar ve o sezon Şampiyonlar Ligi'nde beklenmedik bir şekilde finale çıkıyorlar. Karşılarındaki takım Jose Mourinho yönetimindeki Porto. Adebayor yedek bekliyor ama yıllar sonra Mourinho, onu Real Madrid'e kiralık olarak transfer ediyor. Arsenal'de Fransız teknik adam için ülkesi bir futbolcu tarlası, ekinler başak verdiğinde Wenger fırsatı kaçırmıyor, ne kadar yetenekli adam varsa koyuyor heybesine Londra'ya getiriyor. Adebayor da onlardan biri. Tabii işi zor, takımda Fransız bir efsane var: Thierry Henry. En güzel plaselerin sahibi Barcelona'ya gidene kadar da esas adamın bir başkası olma ihtimali yok. İki maçta bir gol hiç fena ortalama değil üç sezonda. Manchester City, 2009 yazının transfer obezi, önüne geleni transfer ederken Adebayor da kapıdan içeriye giriyor. 

EN HEYBETLİ AFRİKALI 

Hafif arıza adam Adebayor, yönetilmesi kolay değil, güçlü fiziği 1.91'lik boyuyla hedef santrfor ama aynı zamanda kadife bileklere de sahip olduğundan oyununun incesini de oynayabilen bir golcü. İyi para kazanıyor. Manchester City onu eski kulübü Arsenal'in Kuzey Londra'daki ezeli rakibi Tottenham'a kiraladığında aslında podyumda bir basamak aşağıya düşüyor ama eninde sonunda burası Premier Lig. 2010'da Afrika Kupası'nda Angola'ya giderken Angola Gerillaları adlı grup Togo Milli Takımı'nın otobüsünü tarıyor, ikisi futbolcu dokuz kişi yaralanıyor. Adebayor da o otobüste. 14 yıldır Avrupa'da top peşinde koşturan Togo'lu geçen hafta futbol dünyasında çok az ismin cesaret edebildiği bir şeye imza attı. Facebook hesabından ailesini hedef alan bir metin yayınladı. Parıltılı, çok milyonlu, bol gollü, sırtını sıvazlayanın çok olduğu futbol dünyasında madalyonun öteki yüzünü görebilmemiz için Adebayor'un kaleminden bakalım dünyaya: "Bu hikayeyi uzun zamandır kendi içimde saklıyordum, aile içi problemler dört duvar arasında kalmalı ama artık bu dünyada tüm ailelere benim aileme ne olduğunu anlatma vakti geldi. 17 yaşında futboldan kazandığım ilk parayla aileme ev aldım. Kızım olduğunda annemi aradım, yüzüme telefonu kapadı. Onu defalarca iş yapabilmesi için para verdim ama iş kurmadı bile. Kız kardeşime Gana'daki 1 milyon 200 bin dolar verip ev aldım. Ülkeme geldiğimde kardeşimi ziyarete gittim ama büyük bir şok yaşadım. Evi başka birilerine kiraladığını ve üvey kardeşim Daniel'i de evden kovduğunu gördüm. Bana bunu açıklamasını istediğimde bana küfür etti . Kardeşim Kola, 25 yıldır Almanya'da. Bütün eğitimini üstlendim, benden iş kurmak için kaç kez sermaye isteyip aldığını ben de unuttum. Diğer kardeşim Rotimi'yi Fransa'da futbol akademisine yazdırdım, birkaç ay içinde 27 takım arkadaşından 21 cep telefonu çaldı. Kardeşim Peter öldüğünde kardeşlerime cenazeye gidebilmeleri için para verdim, o gün ortalıkta görünmediler bile. 2005'te aile içindeki olayları çözmek için hepsini topladım ve ne istediklerini sordum. Hepsi kendileri için birer ev yaptırmamı ve kendilerine aylık maaş istediler. Her zaman ihtiyacı olan insanlara yardım etmek istedim. Onlar buna gerek olmadığını ve bunun kötü bir düşünce olduğunu söyleyip karşı çıktılar. Bunları ailemi hedef göstermek için söylemiyorum. Herkesin gerçekleri görmesi için bunları yazıyorum." Adebayor'un bu itirafları sonrasında herkesin aklına Afrika kıtasından çıkmış bir süperstar geldi: Didier Drogba. Adebayor da onun kapısını çaldı ve bu hikayeyi ona anlatıp, yol göstermesini istedi. Drogba'nın cevabı Godfather'dan Vito Corleone repliği gibiydi: "Emmanuel, hayatta seni ne mutlu edecekse, neden keyif alacaksan onu yap ve yaşantından ödün verme. Ailenin bireylerine de bir iş bulmalarını söyle." 

5 Mayıs 2015

87 Dakika / 87 λεπτά


87 Dakika, Sakız Adası’nın Lailapas ve İzmir’in Karşıyaka Spor Kulübü’nün 7 Aralık 1930’da oynamak için bir araya geldiği, ancak aşırı yağmur yüzünden 3.dakikasında iptal olan maçın hikayesidir. 

Yapım: culture multure 
Yönetmen: İlkay Yıldız
Yapımcı: Barış Timurlenk 
Kurgu: Eray İlhan 
Seslendirme: Hakan Gerçek, Okay Karacan 
Animasyon: Eray İlhan, Emek Kalfa
İllustrasyon: Çetin Yıldız 
Grafik Tasarım: Efe Kaptanoğlu


3 Mayıs 2015

Mayweather vs. Pacquiao


Bu sabah ya saati altıya kurup uyandınız ya da hiç uyumadan güneşin doğuşunu izleyip ekran başına kuruldunuz. Eğer böyleyse dünyada milyonlarca insan gibi sizde yüzyılın maçına tanıklık ettiniz. Floyd Mayweather ve Manny Pacquiao'dan birisi kazandı? Nakavtla mı, 12 raund sonunda mı? Ya da yenişemediler... Boks tarihi elbette ki efsane maçlarla dolu ama yaşadığımız yüzyılın en merakla beklenen karşılaşmasıydı bu. Onları karşı karşıya getirmek için menajerler, organizatörler tam sekiz yıl uğraştı ve bu yıl ocak ayında ikili Miami'de Miami Heat-Milvaukee Bucks maçını izlemek için geldikleri salonda ilk kez yüzyüze geldi. Pacquiao, Mayweather'den cep numarasını istedi ve dev maç için düğmeye basıldı. 20 Şubat'ta iki şampiyonun 2 Mayıs'ta Las Vegas'ta MGM Grand'de ringe çıkacakları açıklandı. İşte o günden bu yana Mayweather-Pacquiao ikilisi için binlerce haber yapıldı, maçın akıllara ziyan finansal detayları ekonomi dergilerine manşet oldu, hazırlık döneminin her dakikası, iki boksörün de hayatlarının tüm detayları belgeseller için kayıt altına alınmaya başlandı ve beklenen gün geldi. İşte yarın tüm dünyada spor medyasının birinci manşeti olacak Mayweather-Pacquiao düellosunda ilk gong çalanana kadar yaşananlar. Profesyonel boksta bir maçta kazanılan rakamları bir başka spor dalında kazanabilmek mümkün değil. Tarihi maç için anlaşma sağlandığında kariyerindeki 47 maçı da kazanan (1996 Olimpiyatları'nda Bulgar'a yenilip bronz almıştı) Floyd Mayweather Jr.'un toplam gelirin yüzde 60'ını, rakibi Filipinli Manny Pacquiao'nun ise yüzde 40'ını alacağı açıklandı. Mayweather ringe rakibinden sonra çıkmayı, soyunma odasını seçmeyi de kabul ettirdi. Sonuçta Las Vegas onun evindeydi ve MGM Grand'de 11 galibiyeti vardı. 
 

38 yaşındaki Floyd Mayweather sadece efsane bir boksör değil elbette. O dünyada belki de en çok sevilen ve nefret edilen profesyonel sporculardan biri. Lakabı Money yani Para, aslında karakterinin de özeti. Ring dışındaki hayatında insanları servetiyle dövebileceğine inanan, Justin Bieber'ı gibi bir pop ikonunu yanına alıp magazin manşetlerini süsleyen, 7 milyon dolardan fazla para harcadığı otomobilleri, jetiyle, yatıyla, katıyla 24 saat hava atan bir lümpen. Kiminle karşılaşsa ringin kötü adamı her seferinde Mayweather. Muhammed Ali'den büyük boksör olduğunu söyleyen, 47 maçlık yenilmezlik serisini Rocky Marciano'nun 49'luk rekor serisini solladığında ringlere veda etmeye hazırlanan bir büyük sporcu ama aynı zamanda bir ABD gerçeği. Sabahları 10 dakika dişlerini fırçalayan, yediği her yemeğe barbekü sos döken, her hafta manikür ve pedikür yaptıran ve idmanlarda Rocky'e özenip keseceği kütükleri California'dan getirten ve kimilerine göre her seferinde yenebileceğine inandığı rakipleri seçtiği için bu noktaya gelen bir boksör. Mayweather-Pacquiao düellosunu yüzyılın maçı olarak lanse ettiren sadece iki boksörün farklı sikletlerde rakiplerini paramparça etmesi değil elbette. Parayı çok seven ABD'linin karşısında Hollywood filmlerinin senaristlerinin ağzını sulandıracak bir adamın hikayesi var. Manny Pacquiao, Filipinler'de bir halk kahramanı. Rakibinden iki yaş küçük ve onun gibi yenilmez değil. Kariyerinde 57 maç kazanırken, iki karşılaşmada rakiplerine yenik düştü. 14 yaşında evden kaçan ve Manila'da sokakta fıstık satarken 16 yaşında boksör olmayı başaran Pacquiao'nun Jack Russell Terrier cinsi köpeğine verdiği isim PacMan aynı zamanda bu Uzak Doğu efsanesinin lakabı. Her sabah çıktığı sabah idmanında köpeğiyle birlikte koşan, dünyanın dört bir köşesine onunla seyahat eden Pacquiao'nun günde 8 bin kalori aldığı 5 öğünlük menüsü ise dillere destan. Hayatı boyunca soğuk su içmeyen Filipinli, Mayweather kadar büyük bir servete sahip olsa da daha ucuz hobilere sahip. Satranç oynamayı seviyor ve amatör fotoğrafçı. Gelelim spor tarihinin dönüm noktalarından biri kabul edilen bu maçın ekonomik verilerine. Forbes'a göre maçtan elde edilen gelir 400 milyon doları çoktan geçti bile. Kaybeden kim olursa olsun servetine en az 150 milyon dolar ekledi bile. 

Maçı izlemek için Las Vegas'ya 16 bin 800 kişi kapasiteli MGM Grand'e gelenlerin şanslı bin tanesi 1500 ile 10 bin dolara arasında bir rakam ödediler. Maçın sadece gişe hasılatı 74 milyon dolardan fazla. Bizde maç açık kanalda yayınlandı ama ABD'de 3 milyon hanede bu maçı izlemek isteyenler şifreli kanalı HD yayın için 99 dolar ödedi. Bira markası Tecate, Corona'nın 5.2 milyon dolarlık teklifinin üzerine çıkmak zorunda kaldı ve 5.6 milyon dolar ödedi. Mayweather lakabı "Para"nın hakkını verebilmek için olsa gerek maçta takacağı dişlik için 25 bin dolar öderken, Pacquiao'nunki ülkesinden bir diş hekiminden hediye olarak geldi. Maçın ring hakemi Kenny Bayless milyonların döndüğü maçtan 25 bin dolar kazandı ve bu da bu rekor olarak tarihe geçti. "MayPac", 6 harfli, 6 sıfırlı bir maçtı. Sonunda biri kazandı, biri kaybetti ya da eşitlik hali... Mike Tyson'un unutulmaz sözünü hatırlarsak eğer: "Ağzının ortasına yumruğu yiyene kadar herkesin bir planı vardır." 

26 Nisan 2015

Madrid Yolcusu Kalmasın


Futbol Türkiye'de her zaman en çok sevilen spor ama uzun yıllardır basketbol ve voleybolu daha çok sevenler, futbol tutkunlarına kıs kıs gülüyorlar. A Milli Türk Milli Takımı 2008'den bu yana üç büyük turnuvayı kaçırmış, sıradaki içinse işini mucizelere bırakmış, kulüp düzeyinde beş yılda bir çeyrekyarı final görmüşken, salon sporlarında kazanılan şampiyonluklar olmadı Final Four heyecanları acaba her yıl futbolda da yaşansa toptan delirirmiyiz diye düşünüyor insan. Daha Eczacıbaşı Vitra Kadın Voleybol Takımı'nın şampiyonluk coşkusu bitmeden Fenerbahçe muhteşem bir başarıya imza attı ve basketbolun Şampiyonlar Ligi Euroleague'de Final Four'a kaldı.
2000 yılında bu heyecanı yaşatan Anadolu Efes ise Real Madrid'e elenip son dördün dışında kaldı. Bugünlerde sadece Fenerbahçeli değil tüm basketbolseverlerin dilinde Madrid'de 15-17 Mayıs'ta oynanacak olan Final Four var. Fenerbahçe'nin yarı finaldeki rakibi ev sahibi Real Madrid. Final Four'un diğer eşlemesi ise Olympiakos-CSKA Moskova. Futbolda Barcelona ile yaptığı sponsorluk anlaşmasıyla büyük bir geri dönüş alan THY, Euroleague'in de sponsoru ve Madrid, Final Four zamanında aynı zamanda Turizm Bakanlığı'nın organizasyonuyla Türkiye'nin konuşulacağı bir şehir olacak. 
15 Mayıs Cuma ve 17 Mayıs Pazar günü dört nefes kesecek maça ev sahipliği yapacak olan Madrid Belediyesi Spor Sarayı ya da sponsorlu kısa ismiyle Barclaycard Center, 13 bin kapasiteye sahip ve maalesef finallerdeki dört takımın varlığı yüzünden tarihe tanıklık edecek basketbolsever sayısı Madrid'de 15 bini geçemeyecek. 200-600 euro arasında değişen Final Four biletleri internette satışa çıktığında kısa sürede tükenmişti. Şimdi gözler Fenerbahçe kulübüne gelecek biletlerde. Turnuvanın resmi bilet kanallarından olan Viagogo sitesinde 800 dolara bilet bulabilmek hâlâ mümkün. En pahalı biletlerden söz etmeden olmaz. Parkeye en yakın birinci sırada oturmak isteyen 2.950, ikinci sıra için 2.450, üçüncü sıra için ise 2.150 euro ödemek zorunda. Viagogo sitesinde açık büfenin olduğu VIP biletler için ise 9.950 dolar isteyen var. Final Four'dan bir gün önce ve finalden bir gün sonrasına İstanbul-Madrid-İstanbul uçakları dolu ama THY önümüzdeki günlerde ek seferler koyacağını duyurdu. 
Madrid ulaşım ve konaklama açısından Avrupa'nın en gelişmiş şehirlerinden. Taksi en son ihtiyaç duyulacak ulaşım aracı çünkü Madrid metrosuyla havaalanından otele, otelden müzelere, müzelerden Barclaycard Center'a maçlara gitmek çocuk oyuncağı. Metro ağı yüzünden merkezde fiyatı yükselen oteller yerine Gran Via-Sol Meydanı gibi popüler turistik merkezlerden uzakta oteller tercih etmekte fayda var. Tabii sadece basketbol değil dört gün boyunca Madrid'in de keyfini sürmek istiyorsanız işte kısa notlarım: Başkent Madrid'in kalbi Gran Via Caddesi'nde atıyor. Karaköy-Şişhane- Tünel üçgeni benzer yerler arıyorsanız, Madrid'de Chueca semti tam aradığınız bölge. Ayakkabı tasarımcılarının ağırlıkta olduğu butikler, kafeler bitmek bilmiyor. 
Madrid, başkent olmanın avantajı ve İspanya'da hanedana ev sahipliği yapmanın ayrıcalığıyla görkemli yapılara sahip. Picasso'nun en büyük şaheseri kabul edilen Guernica'nın sergilendiği Kraliçe Sofya'nın adını taşıyan Reina Sofia, Paris'in Louvre Müzesi ile yarışacak kadar iyi olan Prado Müzesi ve en iyi özel koleksiyonlardan birine sahip olan Thyseen- Bornemisza birbirine yürüyüş mesafesinde mutlaka görülmesi gereken üç büyük müze. Madrid'de San Miguel pazarı Avrupa'da son yıllarda trend olan ve nedense bizim Kadıköy ya da Beyoğlu Balık Pazarları'nın sanip olmadığı düzende bir gastronomi cenneti. Ufak dükkanlarda yüzden fazla çeşit tapas, minik hamburgerler ve elbette milli tatlıları.. 
Türk Hava Yolları, Efes, Emporio Armani, Spalding, Adidas, Citroen ve Turizm Bakanlığımızın yer alacacağı Plaza de Oriente'deki Fan Zone (Taraftar alanı) dört gün boyunca amatörlerin beşli, üçlü ve tek tek maçlarına sahne olacak. 202 ülkeden naklen yayınlanacak olan THY Euroleague Final Four'u 500'den fazla akredite gazeteci takip edecek. Turnuvanın Madrid için yaratacağı ekonominin yüz milyon euro'yu bulması bekleniyor. 1998'den bu yana dörtlü final formatında oynanan Avrupa basketbolunun en büyük kupasında 12 ülkeden 17 farklı takım kupayı kaldırmayı başardı.
Fenerbahçe'nin yarı finaldeki rakibi Real Madrid, 1964-1995 yılları arasında aldığı sekiz kupa ile hâlâ Avrupa'nın en büyüğü ama Final Four'lu yılların tartışmasız kralı yedi finalin altısında zafere ulaşan Panathinaikos. Dino Meneghin, Varese ve Olimpija Milano formalarıyla yedi Euroleague şampiyonluğu kazanırken, tarihin en başarılı koçu Madrid'e Fenerbahçe'nin başında dokuzuncu kupasını almaya gidecek Zeliko Obradovic. Partizan, Joventut, Real Madrid'e birer zafer yaşattıktan sonra Panathinaikos'a beş şampiyonluk yaşatan Obradovic tam bir fenomen ve Madrid'de Barclaycard Center'da iki gün boyunca salonun en karizmatik ismi olması şimdiden kesin. 
1998'de ilk Final Four'da Philips Milan'a 90-84 kaybeden Maccabi Tel Aviv, turnuvanın aynı zamanda son şampiyonu. Geçen sezon Real Madrid'i finalde deviren Maccabi bu sezon Obradovic'e çarpıldı ve Fenerbahçe'den maç alamadan 0-3 ile evine dönmek zorunda kaldı. Ev sahibi Madridliler Olympiakos'a elenen Barcelona'nın Final Four'a gelmemesinden gayet mutlular. Barcelona basketbol takımı Madrid'e gelemeyecek ama Euroleague Final Four için İspanya'nın başkentine gideceklere futbolun güzel bir sürprizi var. Yarı final ve final arasındaki boş günde Atletico Madrid, evi Vicente Calderon'da Barcelona'yı ağırlayacak. (SABAH Pazar)

20 Nisan 2015

Uzakların Gerçekleri
Masaldır Buralarda

Galatasaray'ın eski kaptanı, futbol tarihimizin yüzakı adamlarından biri olan Tugay Kerimoğlu, poster olacak bir söz etti yakınlarda: "Orada binalar olması benim Ali Sami Yen'i görmeme engel değil." Kerimoğlu, futbol kitapları denildiğinde herkesin Nick Hornby'nin Futbol Ateşi ile ilk ikiye koyduğu Gölgede ve Güneşte Futbol'da yer alan mektubu okumuş mudur bilinmez ama Mecidiyeköy'de artık tarihe karışan, yıllarca ter döktüğü Ali Sami Yen Stadı'nın belleklerden silinmeyeceğini kısa ve öz ancak bu kadar güzel anlatır bir insan... 

150 yıllık oyunun tarihinde zamana yenik düşen ve yerine yenisi yapılan stadyumların hikayesi tek değildir, binlerce taraftarın, yüzlerce futbolcunun anılarının birlikteliğidir. Arjantinli yazar Osvaldo Soriano bir gün oturup yakın dostu Uruguaylı bir yazara mektup yazdı. San Lorenzo taraftarı olan Soriano, Buenos Aires'de işçi ailelerinin yoğunlukla yaşadığı Boedo'da kulübün borçları yüzünden satılan ve yıkılmak zorunda kalan 75 bin kapasiteli Estadio Gasometro'nun ardından hissettiklerini mektuba döktü. Zarfı açan ondan üç yaş büyük olan Uruguaylı yazar, çocuk yaşta futbolcu olmak istemiş, başaramayıp, iyi bir gazeteci ve edebiyatçı olduğunda kendini kısaca "basit bir futbol dilencisi" olarak niteleyen ve güzel oyunun peşinden koşan Eduardo Galeano'dur. Latin Amerika'nın Kesik Damarları Güney Amerika kıtasının geçmişinde sömürgeciliğin yaralarını ve acıların öğrenmek isteyenlerin başucu eseridir. 

Galeano, 1997 yılında 54 yaşında hayata veda eden Osvaldo Soriano'nun mektubunu Gölgede ve Güneşte Futbol adlı kitabına koyar. "Bir çocuğa mutluluğu anlatmak istiyorsan onun önüne bir top at", "İnsanın bir ağzı, iki kulağı vardır. O yüzden ne konuşacaksan önce iki katı dinlemeyi öğren" diyen Galeano, Avrupa'da yükselen futbol endüstrisinin karşısında duran bir melankolik olmaktan hayatı boyunca vazgeçmedi. Eduardo Galleano, geçen pazartesi günü 74 yaşında hayata veda etti. Ölümünden bir gün önce hastane odasında ona büyük tutkuyla bağlı olduğu Club Nacional'ın lig maçında Ranpla Juniors'u 3-1 mağlup ettiğini söylediklerinde gülümsemiş. Kadim dostu Osvaldo Soriano'ya aynı gün San Lorenzo'nun Independiente'yi 1-0 mağlup ettiği müjdesini onunla buluştuğunda vermiş midir acaba?
Osvaldo Soriano

 Sevgili Eduardo
Geçen gün Carrefour'daydım. Biliyorsun, orası San Lorenzo Kulübü'nün eski stadının bulunduğu yere inşa edilmişti. Oraya, San Lorenzo'da dört yıl arka arkaya gol kralı olan, çocukluk dönemimin kahramanı Sanfilippo ile birlikte gittik. Tencereler, tavalar, peynirler, asılı duran sucuklar arasında dolaşıyorduk. Kasaya yaklaşmıştık ki, Sanfilippo birden kollarını açarak bana şöyle dedi: "Düşün ki, Boca ile oynadığımız maçta Roma'ya golü tam bu noktada atmıştım." El arabasına tepeleme doldurduğu konserveleri, etleri, sebzeleri güçlükle taşıyan şişman bir kadının önüne geçerek konuşmaya devam etti: "Futbol tarihine geçen en hızlı goldü o." Kornerden gelecek topu bekler gibiydi ve heyecanla o anı anlatıyordu: "Takımın gençlerinden 5 numaraya şöyle dedim: 'Düdük çalınır çalınmaz topu bana havadan gönder. Hiç heyecanlanma, seni mahcup etmeyeceğim.' Ben yaşça ondan büyüktüm, çocuğun adı Capdevilla'ydı. Heyecanlanmıştı, beceremeyeceğinden korkuyordu." Sanfilippo mayonez şişelerinin olduğu yeri işaret ederek anlatmayı sürdürdü: "Topu tam oraya yerleştirdi." Etraftaki müşteriler nefeslerini tutmuş, bizi izliyordu. "Top defansın ortasında oynayan adamların arkasına düştü. Hemen fırladım fakat biraz uzağa gitmişti. Şu pirinç torbalarının durduğu yere, görüyor musun?" Alt sıradaki rafı gösteriyordu. Sonra yepyeni lacivert takım elbisesine, gıcır gıcır cilalı ayakkabılarına aldırış etmeden bir tavşan gibi fırladı. "...güm diye bir çaktım topa!" Sol ayağıyla vurmuştu. 30 yıl önce kalenin bulunduğu, şimdi kasanın durduğu yöne doğru çevirdik bakışlarımızı... Hepimiz topun kaleye girişini görür gibiydik. Tam pillerin ve tıraş bıçaklarının dizili olduğu yerden girmişti. Sanfilippo sevinçle kollarını havaya kaldırdı. Müşteriler ve kasiyer kızlar coşkuyla alkışlıyordu. Neredeyse hüngür hüngür ağlayacaktım. O zamanlar Nene takma adıyla bilinen Sanfilippo, 1962'deki golü yeniden atmıştı, sırf ben göreyim diye... Osvaldo Soriano

16 Nisan 2015

Schadenfreude


12 Nisan 2015

Hep Aynı Kente Varacaksın

Feyenoord formasıyla UEFA Kupası’nı kaldıran Pierre Van Hooijdonk, Fenerbahçe’nin yolunu tuttuğunda Hollanda kulübü onun boşluğunu doldurmak için Utrecht’ten genç bir forveti kadrosuna katmıştı. O genç, usta Hooijdonk gibi Feyenoord formasıyla şampiyonluk sevinci yaşayamadı ve şampiyonluğun ne olduğunu öğrenmek için 10 yıl bekledi. Hooijdonk gibi. Fenerbahçe’de ilk şampiyonluk kupasını kariyerine yazdıran Hooijdonk’tan 10 yıl sonra bu kez Dirk Kuyt, sarı-lacivertli forma ile ligi önde göğüsleyen takımın önemli bir parçası oldu. İkisi de kariyerlerinin sonunda kürkçü dükkanına döndüler. Hooijdonk, 2006’da Feyenoord’da bir sezon oynayıp veda ederken, Kuyt da iki gün önce son sezonunu çıkış yaptığı kulüpte geçireceğini açıkladı. 

Liverpool formasıyla şampiyonluk yaşamasa da Premier Lig’in posterlik oyuncularından biri olmayı başarıp gelmişti İstanbul’a. Hollanda bildiğiniz santrfor madeni, bir zaman sonra sağ kanatta ve hatta milli takımında sağ bekte gördük onu. Kadife ayakları yoktu, topla dansedenlerden değildi ama tekmeye kafa uzatanlar kulübü üyesiydi, delişmen, son saniyeye kadar pes etmeyen, koşmayı meslek edinmiş, futbolun takım oyunu olduğunu ilk günden bilen saha içinde müthiş profesyonel ve saha dışında örnek bir adam. Bazı futbolcular televizyon ekranına sığmaz. Oynadıkları futbolun hakkını verebilmek için tribünden izlemeniz gerekir. Top ayağındayken değil, topsuz koşularıyla rakip defansın dengesini bozan adamlardandı Kuyt. Alex’in ayrılığı sonrasında bazen de her şeyi yapmaya çalışırken kendi işini yapamayan adam. Oynadığı son Galatasaray derbisi de Fenerbahçe formasıyla kariyerinin özeti sanki. Topla kendisine göre ters-sol-kanatta buluştu ve 80 dakikası geride kalmış oyunda müthiş bir enerjiyle ayağıyla kapatıp direk dibine vurduğu golle Kadıköy’ü ayağa kaldırdı. Şimdi vefa borcunu ödemek için Feyenoord formasıyla sahaya çıkacak gelecek sezon. 

Kuyt bana futbol dünyasında çıkış yaptığı, yetiştiği kulübü dönenleri hatırlattı bu kararıyla. Atletico Madrid’de genç yaşta kaptan olan, Liverpool ve Chelsea forması giydikten sonra bu devre arasında hatırlanmayacak bir Milan macerasından sonra evi Vicente Calderon Stadı’na dönen Fernando Torres gibi… İspanya’yı Real Sociedad ve Villlarreal formalarıyla kavurduktan sonra Beşiktaş’a dönen ve keşke de dönmeseydi dedirten Nihat Kahveci gibi. Barcelona formasıyla Franco rejimi sonrası Real Madrid’e kafa tutan Johan Cruyff’un 1981’de yetiştiği Ajax’a dönmesi gibi. Flamengo formasıyla harikalar yarattıktan sonra Udinese’ye gelen ve iki yılın ardından tekrar unutamadığı o forma için dört yıl daha ter döken Zico gibi. Boca Juniors’da yetişmemiş olmasına rağmen, aşık olduğu sarı-lacivertli formaya görkemli ve skandalı bol Avrupa yılları sonrasında kavuşan Maradona gibi. 

Çin’de forma giydikten sonra Galatasaray’da 1.5 sezon kalan ve adının yazıldğu pankartın yokluğunda tribünden hiç inmediği Chelsea’ye yeniden merhaba diyen Drogba gibi. 120 gol atıp veda ettiği Liverpool formasından beş yıl uzak kalan ve 2006’da 30 yaşında tekrar kırmızıyı giyen Robbie Fowler gibi. Avrupa’da bir orta saha oyuncusu ne yapmalı dersini yıllarca verdikten sonra babasının da kupalar kazandığı, yetiştiği kulüp olan Estudiantes’e dönüp yine kupa kaldıran Seba Veron gibi. Coritiba'ya dönen Alex de Souzagibi... İspanya ve İtalya’da son 15 yılın en şık golcülerinden biri olan ve bugünlerde Racing Club forması giyen Diego Milito gibi. Liste uzar gider, bu dönmeleri, bu burunda tütmeleri en güzel Konstantin Kavafis’in şiiri anlatır:

"Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca 
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın."
Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde

5 Nisan 2015

FCBscola

Doksanların ortası. İngilizler futbolu icat etmişler ama Hollandalılar da futbolcu yetiştirmekte üniversite olmuşlar. Newcastle kulübü bir antrenörünü Amsterdam'a yolluyor. Ajax kulübünden gereken izinler alınmış, İngiliz futbol adamı, Hollanda kulübünün altyapısında gözlem yapacak ve döndüğünde futbolcu fabrikasının sırlarını kulübüne aktaracak. Soyunma odasında tekno müzik çalıyor olması ve genç futbolcuların yüzlerinin sürekli gülmesi Britanyalı'ya çok da özel gelmiyor, A takım hangi dizilişle oynuyorsa 12 yaşındaki çocuk da bu formasyonla yetiştiriliyor kısmını de öğreniyor ama yetmiyor elbette. Forvet oyuncularının idmanın bir bölümünde savunmaya geçtikleri, her hattın toplu idman dışında özel antrenman yaptığı ve savunma, orta saha, forvet antrenörlerinin olduğu bilgisi ise önemli tabii. Hollandalılar açık sözlüdür, kendi doğrularını insanın suratına söylerler derler. Bizim İngiliz hoca, Ajax'taki meslektaşına soruyor: Bu ülkeden nasıl oluyor da bu kadar çok santrfor çıkıyor? Hollandalı'nın yanıtı maalesef köfte tarifi verirken kıymanın ardından özel baharat karışımım, bunu açıklamam mümkün değil, aile sırrı diyen esnaf gibi. "Kek tarifi olsa da versem, bu Ajax geleneğidir" deyip çıkıyor işinden. Hollandalılar mesele oyuncu yetiştirmekse bunu her zaman iyi yaptılar. Fransızlar, federasyon önderliğinde clairefontaine akademisinde yüzlerce futbolcu yetiştirdiler. Almanlar, 2000 sonrasında kurdukları futbol akademileriyle inceci futbolcumuz yok derken bugün süperstar düzeyinde bir elin parmaklarından fazla 10 numara yetiştirdiler. İtalyanlar sırtını hep Güney Amerika'ya dayadı. Dünyanın en hızlı ve en zorlu ligi Premier Lig'de ter dökmek kolay iş değildir, İngilizler bu sezon Avrupa'da hüsran yaşamış olabilirler ama ligin sistemine uygun oyuncu pardon atletler yetiştirmeyi iyi beceriyorlar. En iyi örneği de 100 milyonluk Gareth Bale galiba... 
Bir de İspanya gerçeği var elbette. Dillere destan futbol altyapısı La Masia ile Barcelona elbette ki listenin başında. Yetişen yıldızları sayıp başınızı ağrıtmak istemem ama bir gerçeğin altını çizmek lazım, Katalanlar futbolcudan önce antrenör yetiştiriyorlar. İşi sadece topa vurmayı, alan paylaşmayı, paslaşmayı, defans-hücum yapmayı öğretmek olmayan, çocuk psikolojisinden anlayan, onlardan bir takım yapmak için onların önce birer birey olmalarına yardım eden, egolarını kontrol altına çalan, çocuk yaşta yeteneğin şımarttığı ayakları sistemin içinde "Takım arkadaşın yoksa sen bir hiçsin" diyerek yetiştiren antrenörler. Belki de bizim en büyük eksikliğimiz işte bu adamlar. Altyapı deyince hep genç yeteneklerden bahseden bizler, okul hayatımızın efsane öğretmenleri, profesörlerinin futbol sahalarındaki benzerlerini bulamadığımızdan, 20 yaşına geldiğinde şöhretini yönetemeyen, kötü yaşayan, hâlâ düzgün orta yapamayan, savunma yaparken topa değil rakibe bakan nesiller yetiştirdik. 
Barcelona kulübü, Ajax gibi ketum değil. Xevi Merci ile Barselona'da Camp Nou Stadı'nda tanıştım. Kek tarifini vermeye hazır bir futbol adamı o. Barcelona'nın 16 ülkede yer alan FCBscola Futbol Okulları'nın koordinatörü. Geçen hafta, dünyanın dört bir köşesinden gelen 92 takımda yer alan binden fazla 12 yaş altı çocuk, Camp Nou Stadı'nın yanında yer alan futbol sahalarında kozlarını paylaştılar. Türkiye'de Avea'nın sponsor olduğu Barcelona Futbol Okulları'na seçmeyle alınan 300 çocuk, İstanbul'da Barcelona'nın gönderdiği iki tecrübeli futbol antrenörlüyle aylardır çalışıyor. O gençlerin arasından seçilen 11 çocuktan yedisi burslu ve üzerlerinde Barcelona formasıyla Türkiye'yi temsil ettiler. Çin'e ve Katalunya'ya beş gol attılar. ABD'li çocuklar çok gürbüz çıktılar, bizimkileri 3-0 ile geçtiler. Japonlar bu kez bizimkilerden çelimsizdi, üç attık. Formanın arkasına numara yazdırmayan bizim Katalan antrenör "Kimse kendini 10 numara hissetmemeli bu yaşta" dedi. Brezilya'yı önce 2-1 yenip ardından 1-0 kaybettiler. Futbolda sponsora oyunu sevdirebilmek önemli. Bugün Sevgi Evleri'nden gelen çocuklarla beraber 180 çocuk, İstanbul'da Maltepe ve Maslak'taki futbol okullarında Barcelona'nın teknik adamları nezaretinde ileride büyük futbolcu olabilmek için burslu eğitim görecekler. Barcelona, Türkiye'de 12 antrenörü de eğitip okul kadrosuna kattı. Çocukların elbette ki bonservisi yok. Ben olsam Barselona'da U12 takımında oyuna stoper başlayan, forvette bitiren bizim çocuğu hemen kulübüme transfer ederdim mesela... Hikayenin sonunda Fenerbahçe'den Barcelona'ya transfer olan bir Türk var. Övgü Doğan, Fenerbahçe'nin yurtdışıyla bütün kontağını sağlayan iletişim uzmanıydı. O artık Barcelona kulübünün pazarlamasında hangi yeni coğrafyaya adım atabilirizin peşinde. Barcelona için Camp Nou'nun zemininde değil, ofis katlarında oynuyor! Birden fazla övgü oldu bu Pazar. Avea-Barcelona futbol takımımızdaki çocuklara ve İspanya'da gurur duyacağımız bir Türk kadınına... Yolları açık olsun... 

4 Nisan 2015

Hafta Sonu Naklen Yayınlar


4 Nisan Cumartesi
13:30 Balıkesirspor - Mersin İdmanyurdu @LigTV2
13:30 Gençlerbirliği - Kasımpaşa @LigTV
14:00 Kayserispor - Giresunspor @TRT 1
14:00 Orduspor - Manisaspor @TRT Spor Web
14:45 Arsenal - Liverpool @LigTV3
16:00 Eskişehirspor - Sivasspor @LigTV
16:00 Elazığspor - Bucaspor @TRT Spor Web
16:00 Inter - Parma @A Spor
16:00 Cagliari - Lazio @Tivibu
16:30 Wolfsburg - Stuttgart @TRT Spor
16:30 Hoffenheim - Mönchengladbach @Tivibu
17:00 Sevilla - Athletic Bilbao @NTVSpor Smart HD
17:00 Manchester United - Aston Villa @LigTV3
18:00 Guingamp - Lyon @Tivibu
18:30 Karşıyaka - Adana Demirspor @TRT Spor
19:00 Çaykur Rizespor - Fenerbahçe @LigTV
19:00 Benfica - Nacional @Tivibu
19:00 Cordoba - Atletico Madrid @NTVSpor Smart HD
19:30 Borussia Dortmund - Bayern München @TRT Haber
19:30 Fiorentina - Sampdoria @Tivibu
19:30 Chelsea - Stoke City @LigTV3
21:00 Lille - Reims @A Spor
21:00 Almeria - Levante @NTVSpor Smart HD
21:45 Twente - PSV Eindhoven @Tivibu
22:00 Juventus - Empoli @Tivibu
22:00 Portuguesa - RB Brasil @LigTV3
22:00 Chicago Fire - Toronto FC @Eurosport2
23:00 Malaga - Real Sociedad @NTVSpor Smart HD
00:30 Palmeiras - Mogi Mirim @LigTV3

5 Nisan Pazar
13:00 Bursaspor - Kayseri Erciyesspor @LigTV
13:00 Akhisar Belediyespor - Gaziantepspor @LigTV2
13:00 Real Madrid - Granada @NTVSpor Smart HD
13:30 Boluspor - Albimo Alanyaspor @TRT Spor Web
13:30 Gaziantep BBSK - Osmanlıspor FK @TRT Spor
13:30 AZ Alkmaar - Feyenoord @Tivibu
13:30 Utrecht - Ajax @Tivibu
13:30 Zenit St. Petersburg - CSKA Moscow @LigTV3
15:30 Burnley - Tottenham @LigTV2
16:00 Galatasaray - Karabükspor @LigTV
16:00 Adanaspor - Denizlispor @TRT Spor
16:30 Augsburg - Schalke 04 @TRT Spor
18:00 Nantes - Caen @Tivibu
18:00 Valencia - Villarreal @NTVSpor Smart HD
18:00 Sunderland - Newcastle United @LigTV2
18:30 Antalyaspor - Altınordu @TRT Spor
18:30 Hertha Berlin - Paderborn @TRT Haber
19:00 Torku Konyaspor - Trabzonspor @LigTV
20:00 Getafe - Deportivo La Coruna @NTVSpor Smart HD
22:00 Marseille - Paris SG @Tivibu
22:00 Celta Vigo - Barcelona @NTVSpor Smart HD
22:00 Corinthians - Santos @LigTV3
00:00 San Jose Earthquakes - Real Salt Lake @Eurosport

6 Nisan Pazartesi
19:00 Şanlıurfaspor - Samsunspor @TRT Spor
20:00 Beşiktaş - İstanbul Başakşehir @LigTV
21:00 Espanyol - Elche @NTVSpor Smart HD
22:00 Porto - Estoril @Tivibu
22:00 Crystal Palace - Manchester City @LigTV3

29 Mart 2015

Camp Nou'da
Fenerbahçe-Beşiktaş


Akşamında derbi olan şehrin sabahında yola düşer mi insan? Geçen pazar, Fenerbahçe- Beşiktaş derbisi var Kadıköy'de, uçağa bindiğimde askerlik dışında derbi kaçırmadığım geliyor aklıma. Evet, Kadıköy'deki derbi kaçacak ama ben bir başka hikayenin peşindeyim. Haftalardır puan kaybedip liderliği Barcelona'ya veren bir puan gerideki Real Madrid, Camp Nou'ya çıkacak bu akşam. Bahar Barselona'ya da gelmemiş daha, güneşi cimri bir mart günü. İlk yarıdaki El Clasico'yu kaybeden Katalanlar bu kez çok güveniyorlar kendine. Kimle konuşsam, "Alırız maçı" diyor. Takım Manchester City maçı yorgunu ama Messi-Neymar-Suarez üçlüsü bir zamandır yüksekten uçuyor. Real Madrid iki otobüsle geliyor Camp Nou'ya. 100 bin kişilik stada getirebildikleri taraftar sayısı bir avuç bile değil, büfede çalışan iki çocuk Real Madrid'li, çekinerek destek veriyorlar otobüsten inen Casillas ve Isco'ya, çevreleri silme Barcelona taraftarı dolu ve stadyum içinde tek bir noktada bile sigara içilmediğinden tiryakiler son dakikaya kadar bu büfelerde takılıyor. 98 bin 740 taraftar gelecek maça, bunu maç sonu öğreneceğiz ama şimdi İstanbul'daki derbiyi takip etme zamanı. Nedense cep telefonundan maçı anlatan bir radyo bulmak gelmiyor aklıma, sosyal medyadan takip ediyorum. Emenike kaçırıyor, İstanbul'a dönüp 90 dakikayı izlediğimde "Aslında zor pozisyonmuş" diyorum Emenike için, sonuçta iki metreden topu auta dikmişliği var. Camp Nou tribünleri maça bir saat kala yükünü almaya başlarken, Kadıköy'de saha karışıyor, dolayısıyla sosyal medya da. Twitter'ın hızına yetişebilmek mümkün değil. Emenike formayı çıkartmış, "Ben oynamam" demiş, tekrar sahaya yollamışlar, Emre, Slaven Biliç ile tartışmış, biri küfür mü etmiş, aslında öbürü de etmişmiş. 
"İlk 45 dakika futbol yoktu" diye yazıyorlar oyun aklına güvendiklerim. "Panayır yerine döndü" diyor bir diğeri derbi için. "Bu kadar yeter" deyip kapatıyorum Twitter'ı. Barcelona ve Real Madrid ısınmak için sahaya çıkıyorlar. El Clasico'yu izlemek için gelen ve salı sabahı Alpler'de düşen uçakta hayatını kaybeden iki İranlı gazeteci belki de iki sıra önümde ya da arkamda oturuyor, bilmiyorum. Beşiktaş'ın iki-üç net fırsattan yararlanmadığını öğreniyorum. Messi ve Ronaldo'lu kadrolar santra yuvarlığına doğru yürürken Sow'un golü geliyor. "Atamayana atarlar" diyor bir Beşiktaşlı, 140 karakterin tamamını kullanmaya bile gerek duymuyor. Camp Nou'da da aynısı oluyor, kafa golüyle 1-0 öne geçen Barcelona, mutlak fırsatı harcayınca dönen pozisyonda Benzema topuk pasıyla Ronaldo'ya golü attırıyor. Yedek kulübesinin önündeki iki teknik adamı izliyorum bir taraftan, Ancelotti her zamanki lord edasıyla çok sakin, ayakta çizgi kenarında izliyor maçı. Luis Enrique ise kendini yırtıyor her pozisyonda, ikinci yarıda kendi önünden atağa kalkan takımına neredeyse atacağı pası tarif ediyor, gömleği sırılsıklam olmuş ve basın toplantısına geldiğinde ses kalmamış adamda bağırmaktan... Tek pas futbolu, tiki-taka tarihe karışalı çok oldu Barcelona'da. Real Madrid topa sahip olan taraf ama Neymar-Messi-Suarez ile kontratak oynuyor Luis Enrique. Messi'nin ikinci yarıda neden orta sahaya yakın oynadığını "Bu sizin tercihiniz değil"miş edasıyla soran Madrid'li gazeteciye de "Messi sahada özgür" diye cevap verip sezonun ilk yarısında sorun yaşadığı yıldızıyla eski defterlerin açılmasını engelliyor. Suarez'in gol vuruşu basit, zor olanı o top kontrolü. 2-1 kazanıyorlar El Clasico'yu. Barcelona'da rol modeli Guardiola idi Luis Enrique'nin. Onun gibi B takımını çalıştırdı, Roma ondan Guardiola yapmak istedi, İtalyan toprakları hep ters gelir İspanyollara, olmadı. Celta Vigo'da kendini kanıtladı ve futbolu bıraktıktan sonra beş maraton koşan Luis Enrique, sezon başında Barcelona'nın başına geçti. 
Emre Belözoğlu bana hep Luis Enrique'yi hatırlatmıştır ezeli rekabetin iki yakasında forma giyerek. El Clasico kalabalığından kurtulduğumda yedi yıl önce yazdığım satırları arıyorum arşivde. Emre'nin Fenerbahçe'ye geldiği sezonun eylülü. Sormuşum bir yerde: " Emre Barcelona'nın Luis Enrique'si olacak mı Fenerbahçe'de? Real Madrid'den Barça'ya giden ve Barça'lıların kucakladığı adam olabilir mi?" Real Madrid'in Barcelona'yı 5-0 yendiği maçın tabelayı değiştiren adamlarından biriyken, Madrid havaalanının otoparkında gizlice Barcelona'ya imza atan ve transfer duyurulduğunda "Real Madrid yıllarım sezon öncesi hazırlık kampı gibiydi, şimdi Barcelona formasıyla sezona başlar gibiyim" diyen Luis Enrique, El Clasico'nun Figo'dan sonra en nefret edilen adamı oldu. Katalanlar altyapılarından yetişmeyen eski Real Madrid'linin arkasında durdular. O da bu sevgiyi boşa çıkarmadı, ikisi Santiago Bernabeu'da olmak üzere beş kez havalandırdı Real Madrid filelerini sekiz sezonda. Emre ile benzer karakterler oldular sahada hep, rakip futbolcu, teknik adam ve tribünler için zor adam. Karşı tarafı rencide edecek kadar hırslı, gözüpek, çoğu zaman da sinir bozucu. Sporting Gijon'da futbola başlamış Luis Enrique, Barcelona için "Evim" diyor. Galatasaray yıllarını yok sayan, bana kalırsa Avrupa'da hayal ettiği Emre olamadığı için en fazla kendine kızgın olanbir gün pes edip sırf bu yüzden memlekete dönen Emre Belözoğlu, belki de kendini evinde hissetmiyordur Kadıköy'de. Ya da yeteri kadar hissettirmemişler ki ona, her hareketinde sözünde bir fazlalık var. Bakalım, 45'ine geldiğinde Luis Enrique gibi bir evi olacak mı?

90'ların Sezercik'i: Emre Belözoğlu 

15 Mart 2015

Hayat Bazen Üstten Aut

Hayatın can kırıklarından sakatlanır mı sporcular, yoksa şov devam etmeli deyip ufak bir çocuk gibi "Acımadı ki, acımadı ki" deyip koşmaya devam mı ederler? Elbette ki hayır. Dünyanın en mükemmel profesyonellerinden biri olarak gösterilen, günde altı saat idman yapan, 10 saat uyuyan, alkol kullanmayan Cristiano Ronaldo bile, gün gelir melankolinin esiri olur. Portekizli yıldız beş yıldır beraber olduğu sevgilisinden ayrıldığından beri Real Madrid'de işler yolunda gitmiyor. Elbette ki bunu Isco ve Modric'in yokluğuna bağlamak doğru futbol teşhisi ama Ronaldo da uzun zamandır sahada ışıl ışıl parlamıyor. Portekizli ailede baskın karakter anne, Irina Shayk'in oğluna iyi bir eş olamayacağına karar vermiş, İber Yarımadası'nın magazin sayfalarına göre. En tepedeki bile aşkın tokadını yediğinden yuvarlanıyor yokuş aşağı. Nazım Hikmet ustanın dediği gibi "Bir anda unuttum seni, eminim. Kalbimde kalbine yok bile kinim. Bence artık sen de herkes gibisin" deyip çıkılmıyor futbol sahasına... Formula 1'in efsane pilotu Mike Hakkinen'nin oğlu Hugo doğduktan sonra tur başına bir saniye kaybetmesi, baba olmanın sorumluluğuydu. Çünkü baba (anne) olmak bir maçın ikinci yarısıdır ve hakemin son düdüğü çalmasını hiç istemezsin. Michael Jordan'ın babasının bir cinayete kurban gitmesinin ardından basketboldan kopması ve kısa süre sonra beyzbol sahasında görünüp dünyayı şoka uğratması ise bir evladın yası ve beyzbolcu olmasını isteyen babasına gecikmiş bir vefa tezahürü... Milano'da omuzlarda karşılanan Arjantinli stoper Burdisso'nun kısa süre sonra Inter başkanı Moratti'ye gidip "Kızıma lösemi teşhisi koydular. Arjantin'de yanında olmak istiyorum" demesi de hayatın acı bir gerçeği... 


Wesley Sneijder, İstanbul'u çok seven eşi olmasaydı belki de sezon başında Galatasaray'dan ayrılmıştı. Hayat bu bilinmez, 2008'de gittiği Real Madrid'de harika bir sezonun ardından düşüşe geçtiğinde, İspanyol medyası yıkılan ilk evliliği yüzünden dağıtan Hollandalı'nın yoldan çıktığını yazmıştı. Eros olmasa Sneijder, Madrid'de kalır, Inter'e imza atmazdı. Jardel, Galatasaray'dan gittiğinde eşi Karen ile yolun sonuna gelmişti, yıllar sonra bu dönemi uyuşturucuyla geçirdiğini itiraf etti. Kabul edelim Daniel Güiza ile herkes ocakbaşına gitmek ister. Kaçırdığı goller ardından en hüzünlü bakan adamdı İspanyol santrfor. Eşi Nuria'dan çektiği kadar kimseden çekmedi Güiza. Hep yokuş aşağı koştu, hep dizi kanadı, savruldu, dağıldı, bitti. Beckham da Real Madrid'den apar topar kopup gittiyse sebep "Los Angeles'ta yaşayalım" diyen eşi Victoria'dır. Milan'ın Ukraynalı golcüsü Şevçenko, San Siro'da tribünlerin taptığı adamdı. Gönül bu, ferman dinlemiyor. Evlendiği kadın, Milan'ın patronu Silvio Berlusconi'nin oğlunun eski nişanlısıydı. Kristen Pazik, Milano'dan sıkılmış, Londra'da yaşamak istiyordu. Milan'ın büyük golcüsü Chelsea'ye imza atarken patron Berlusconi arkasından "Şevçenko kılıbığın teki. Karısı çağırdığında koşup gelen minik bir köpek yavrusuymuş" dedi. Profesyonel futbol dünyası bu, sözler unutulur gider. Şevçenko, İngiltere'de yapamadı, Milan'a geri döndü ama bir daha hiç eskisi gibi olmadı. Ondan sonra Milan'a gelen ve Silvio Berlusconi'nin kızı Barbara'ya gönlünü kaptırdıktan sonra genç yaşta ülkesine dönmek zorunda kalan Brezilyalı Pato gibi... Kaçan her golün ardında belki de ikiye bölünmüş, yakılmış bir fotoğraf karesi vardır, kimbilir... Hayat bazen üsten aut değil midir zaten... 

14 Mart 2015

Hafta Sonu Naklen Yayınlar


14 Mart Cumartesi
13:30 Akhisar Belediyespor - Karabükspor (LigTV)
14:00 Adanaspor - Bucaspor (TRT Spor Web)
14:00 Albimo Alanyaspor - Giresunspor (TRT 1)
14:45 Crystal Palace - Queens Park Rangers (LigTV3)
16:00 Çaykur Rizespor - Sivasspor (LigTV)
16:30 Hertha Berlin - Schalke 04 (Tivibu)
16:30 Werder Bremen - Bayern München (TRT Spor)
17:00 Espanyol - Atletico Madrid (NTVSpor Smart HD)
17:00 Arsenal - West Ham United (LigTV3)
18:30 Elazığspor - Samsunspor (TRT Spor)
19:00 Galatasaray - İstanbul Başakşehir (LigTV)
19:00 Palermo - Juventus (Tivibu)
19:00 Benfica - Sporting Braga (Tivibu)
19:00 Eibar - Barcelona (NTVSpor Smart HD)
19:30 Borussia Dortmund - Köln (TRT Haber)
19:30 Burnley - Manchester City (LigTV3)
21:00 Nantes - Evian TG (A Spor)
21:00 Rayo Vallecano - Granada (NTVSpor Smart HD)
21:00 Corinthians - RB Brasil (LigTV2)
21:45 Cagliari - Empoli (Tivibu)
23:00 Celta Vigo - Athletic Bilbao (NTVSpor Smart HD)
23:30 Marilia - Santos (LigTV2)

15 Mart Pazar
12:30 Spartak Moscow - Dinamo Moscow (LigTV3)
13:00 Almeria - Villarreal (NTVSpor Smart HD)
13:30 Boluspor - Denizlispor (TRT Spor Web)
13:30 Kayserispor - Altınordu (TRT Spor)
14:00 Eskişehirspor - Mersin İdmanyurdu (LigTV)
15:00 Orduspor - Osmanlıspor FK (TRT Spor Web)
15:30 Westerlo - Club Brugge (NTVSpor)
15:30 PSV Eindhoven - Groningen (Tivibu)
15:30 Chelsea - Southampton (LigTV3)
16:00 Beşiktaş - Kayseri Erciyesspor (LigTV)
16:00 Atalanta - Udinese (A Spor)
16:00 Genoa - Chievo (Tivibu)
16:30 Wolfsburg - Freiburg (TRT Spor)
17:00 Dundee United - Celtic (Tivibu)
18:00 Bordeaux - Paris SG (Tivibu)
18:00 Malaga - Cordoba (NTVSpor Smart HD)
18:00 Manchester United - Tottenham (LigTV3)
18:30 Antalyaspor - Adana Demirspor (TRT Spor)
18:30 Mönchengladbach - Hannover 96 (TRT Haber)
19:00 Verona - Napoli (Tivibu)
19:00 Maritimo - Sporting Lisbon (A Spor)
20:00 Gençlerbirliği - Fenerbahçe (LigTV)
21:00 Ponte Preta - Sao Paulo (LigTV2)
21:15 Porto - Arouca (Tivibu)
21:45 Inter - Cesena (Tivibu)
22:00 Marseille - Lyon (Tivibu)
22:00 Real Madrid - Levante (NTVSpor Smart HD)
23:00 New York City FC - New England Revolution (Eurosport)

01:00 Portland Timbers - Los Angeles Galaxy (Eurosport)

11 Mart 2015

Fenerbahçe: 1 Galatasaray: 0



Volkan: İlk çeyrekte Selçuk’un ikinci yarıda Yasin’in toplarını nefis çıkartıp galibiyette Kuyt kadar pay sahibi oldu.
Gökhan Gönül: Önünde oynayanlar değişse de yardım da almasa 80 metrelik kulvarı nakış gibi işliyor.  İlk yarıda Telles-Olcan karşısında sallandı ama tecrübesiyle yıkılmadı.
Bruno Alves: Galatasaray’ın ilk 15 dakika dışında hücuma çıkamadığı oyunda tek forvet Burak’ı Egemen ile kolay etkisiz hale getirdi.  İlk yarıdaki derbinin sabıkalı ismiydi, dün görevini yaptı.
Egemen: Herkes yüreğini sahaya koyuyor ama Egemen bir başka türlü koyuyor.  Serbest vuruşlarda gol aradı, savaştı, sadece iki pozisyonda rakipleri arkasına sarkabildi.
Caner: Fenerbahçe ilk yarıda oyunu sağ kanadına yıkarken kalitesinden uzaktı ama ikinci yarıda Alper’in girişiyle birlikte sol önde pas üçgenlerini kuran futbol aklıydı.
Mehmet Topal: Türkiye’nin tartışmasız en iyi ön liberosu diyenleri hiç haksız çıkartmıyor. Her topa bastı, Sneider’in şut kanallarını tıkadı ve golün asistini yaparken nefis bir uzun top attı.
Emre: Yaratıcılığı forvet arkasında Diego’dan beklendiği onbirde sürekli sakatlıkların getirdi güçsüzlük vardı ama derbi motivasyonu ile ayakta kaldı. Frikiği direkten dönmese tabela önce çözülürdü.
Diego: İsmail Kartal ona güvendi o da 20-45 arasında Galatasaray’ı bunaltan takımının pas istasyonu oldu. Muslera bir şutunu çıkardı. İkinci yarının ortalarından itibaren oyundan düştü ve kenara geldi.
Kuyt: Ne yapacağını bildiği zaman ondan iyisi yok.  Bu yaşta bu kadar savaşırken bir zamanlar santrfor oynamanın tecrübesiyle Muslera’nın kapattığı köşeye topu nefis kapattı.
Sow: Ateş hattında olan Emenike ama Sow da ondan iyi futbol oynamıyor. Santrfor noktasında daha diri bir Sow işi erken çözerdi. Muslera nefis bir şutunu çıkardı.
Emenike: Üzerindeki büyük baskı bu derbide de sürdü. Kanatta iyi boğuştu ama taraftarı ondan son vuruşu bekliyor. Golü atabileceği pozisyonda da Olcan son adam olarak indirdi ve ıslıklarla kenara geldi.
İsmail Kartal: Diego hamlesi önemliydi. Kadıköy’deki doğal motivasyon ve 4 puan farkın etkisiyle takımı rakibi ablukaya aldı.  Beşiktaş’tan sonra Galatasaray’ı da devirmeyi başardı ve tartışılan ismini düzlüğe çıkardı.

Muslera:  Sadece Kuyt’un golünü izleyen bir kapattığı köşeden gol yiyen Muslera’yı suçlu ilan edebilir ama Uruguaylı kaleci bir derbide daha kalesinde devleşti. Bir kaleci bundan daha iyi Kadıköy’de oynayamaz.
Sabri: Önündeki Umut ile birlikte ilk görevi Caner’i durdurmak olunca işin hücum tarafında görünmedi.  İyi mücadele etti ve kısa boylu fiziğiyle soldan kim gelse sallandı.
Hakan Balta: Semih sakatlanınca tecrübesiz Koray’ın yerine görev yapıp ustalığını konuşturdu ama Hamit hatalı pasıyla Hakan Balta’nın sakatlandığı pozisyonu yarattı. Emenike’yi düşürdüğü pozisyonda son adamdı.
Chedjou: Yanındaki partneri sürekli değişiyor ve her seferinde farklı dil konuşmaktan Chedjou da sallanıyor. O olmasa Galatasaray defansı yıkılırdı. Bir pozisyonda Sow’u kaçırdı, imdadına Muslera yetişti.
Olcan: Galatasaray kalesinin abluka altına alındığı dakikalarda kanadında yaptığı top kayıplarıyla vasatın üzerine çıkamadı. Skora asistle katkı yapması beklenen oyun yapısından uzak olması Hamzaoğlu’nun hatasıydı.
Hamit: Bir Melo olmadığı kesin ama iki maçtır yükselen formunu iki hayati pas hatası dışında sürdürdü. Topu harmanlayıp çıktığı pozisyonlarda ne Sneijder ne Burak pas istasyonu olamayınca uzaktan bir şutu dışında etkili olamadı.
Selçuk: Maçın başında kaçırdığı değil Volkan’ın nefis kurtardığı pozisyon derbinin kader anlarından biri oldu. Fenerbahçe orta sahasından büyük baskı yedi. Yüzünü rakip kaleye döndürmediler, o da işin savunma tarafında tıkandı.
Umut Bulut: Santrfordan sağ açık yaratmak iyi fikir değil elbette. İri ve güçlü fiziği var ama rakibi karşılarken bile sahada yoktu. Hamzaoğlu, Dzemaili’yi onun yerine oynatmayarak kendi kendini yaktı.
Sneijder: İlk yarıdaki derbinin kahramanı ilk 15 dakikada yüklenen G.Saray’da bile en silik isimdi.  Her maç ortalama 8-10 şut atan Hollandalı, Mehmet Topal duvarına çarptı ve iki isabetsiz şutla adının ve kariyerinin uzağında kaldı.
Alex Telles:  Yasin’in yerine forma giymesi sürprizdi. İlk yarıda iyi çıkışlar yaptı ama bu fizikle Türk futbolunda her zaman dayak yersiniz. Bir kanadı Umut bir kanadı Telles olan bir takım nasıl hücuma çıkabilir ki?
Burak: İlk çeyrekte dışarı attığı aşırtma vuruşla takımının kader adamlarınan oldu. Sakatlık onu geri götürmüş. Alves-Egemen arasında ezildi, orta sahaya top almaya geldiğinde de hep ikili sıkıştırmalarda kaldı.
Hamza Hamzaoğlu: Diego’lu Fenerbahçe karşısına Melo yokken, Umut ile çıkmak 4 puan önde olmanın ve kahraman olmak istemenin tezahürü. Fenerbahçe’ye nasıl gol atacağını çalışmamış, 4 puan önde olunca cepten yedi.


7 Mart 2015

Hafta Sonu Naklen Yayınlar


07 Mart  Cumartesi
13:30 Kayseri Erciyesspor - Gençlerbirliği (LigTV)
13:30 Göztepe - Bugsaşspor (Kanal 35)
14:00 Denizlispor - Albimo Alanyaspor (TRT 1)
14:45 Bradford - Reading (Tivibu)
15:00 Terek Grozny - CSKA Moscow (LigTV3)
16:00 Balıkesirspor - Çaykur Rizespor (LigTV)
16:30 Orduspor - Şanlıurfaspor (TRT Spor)
16:30 Hamburg - Borussia Dortmund (Tivibu)
17:00 Deportivo La Coruna - Sevilla (NTVSpor Smart HD)
17:00 Queens Park Rangers - Tottenham (LigTV3)
18:00 Paris SG - Lens (Tivibu)
19:00 Eskişehirspor - Bursaspor (LigTV)
19:00 Athletic Bilbao - Real Madrid (NTVSpor Smart HD)
19:30 Mainz 05 - Mönchengladbach (TRT Haber)
19:30 Go Ahead Eagles - PSV Eindhoven (Tivibu)
19:30 Aston Villa - West Bromwich (Tivibu)
21:00 Caen - Bordeaux (A Spor)
21:00 Club Brugge - Sporting Charleroi (NTVSpor)
21:00 Elche - Almeria (NTVSpor Smart HD)
21:45 Milan - Verona (Tivibu)
23:00 Granada - Malaga (NTVSpor Smart HD)
23:30 Palmeiras - Bragantino (LigTV3)