20 Mart 2019

Gidenlerden En Çok Seni Sevdim



O bir  göçmeniydi. Ülkesinin liginde futbol oynamadan, altyapısında olduğu takımda onu keşfedenlerin peşinden 'ya gitti. 'den teklif aldığında mutluydu, 'de oynayacak, daha fazla para kazanacaktı. Sağlık kontrolünden geçti, Fransa'ya döndü, valizlerini topladı ve ilk idmanına çıkmak için tekrar yola koyuldu. Bu son yolculuğu oldu. 29 yaşındaki Arjantinli santrforu taşıyan özel uçak Manş'ın sularına gömüldü. Sala'yı Cardiff City'e satan Nantes kulübünün oyuncunun 15 milyon euro'luk bonservisini ölümünden sonra talep etmesinin soğukluğu eksi kaç derecedir bilmiyorum ama ben futbol sahalarından parkelere geçip iki büyük yıldızın trajik ölümünü hatırlatmak istedim.

10 NUMARAYI BİR DAHA KİMSE GİYMEDİ
, İspanyol basketbolunun 80'lerdeki büyük yıldızıydı. Sadece  değil, yüzmedeki şampiyonlukları, judo, masa tenisi branşlarında yer alması ile komple bir sporcu, atletti Fernando. 1986'da NBA'e, 'a gittiğinde bunu başaran ilk İspanyol basketbolcu oldu. Sakatlıklar ve hayal kırıklığı onu bir yıl sonra doğduğu Madrid'e dönmek zorunda bıraktı.  ertesi sezon Cibona'da Avrupa basketbol tarihinin en yetenekli ismi kabul edilen bir genci kadrosuna katmıştı: ... Fernando Martin ve Drazan Petrovic uzun yıllar birlikte forma giyebilirlerdi ama sadece bir sezon oynayabildiler. 3 Aralık 1989 günü Madrid'de Manzanares Nehri kenarından geçen M30 otobanında bir Lancia Thema'nın  yaptığı haberi ulaştı ajanslara. Direksiyonda oturan ve hayatını kaybeden Fernando Martin'di. 27 yaşında hayatını kaybeden Fernando Martin'in 10 numaralı formasını bir daha kimse giyemedi. Babası öldüğünde beş yaşında olan Jan Martin, yıllar sonra ilk İspanyol Ligi'nde parkeye çıktığında ülke gözyaşlarına boğuldu.

MARTIN İLE AYNI SON
Drazen Petrovic o sezon her şeyi yaptı ama Barcelona'nın şampiyon olmasına engel olamadı. Hayat işte, o da Fernando Martin gibi NBA'e gittiğinde sırtına geçirdiği forma Portland Trail Blazers'ındı. İki yıl sonra  Nets'e gitti. 93 yazında play-off'larda ilk turda elenmeseler belki de o kadar erken dönmeyecekti eski kıtaya. En iyi sezonunun ardından Nets ile yaşadığı kontrat problemi nedeniyle ABD'ye dönmeyi de düşünmüyordu aslında. Atina büyük ihtimalle gelecek adresi olacaktı. Panathinaikos ile anlaştığı yazılıyordu o günlerde. Hırvatistan  kampı için geldiği Almanya'da eski takım arkadaşı Fernando Martin ile aynı sonu paylaşacağından habersiz bir yola çıktı. Otomobili kullanan kız arkadaşı Klara Szalantzy da basketbolcuydu ve onun yakın arkadaşı bir basketbolcu da arka koltuktaydı. ... 7 Haziran 1993 günü öğleden sonra sağnak yağmur otobanı kayganlaştırmıştı. Denkendorf yakınlarında bir tırla çarpışan araçtan fırlayan Petrovic hayatını kaybederken, Türk basketbolcu Hilal Edebal kazayı büyük bir travmayla atlattı, spor hayatı bitti, hafızasını kaybetti. Otomobili kullanan Szalantzy kazayı ufak sıyrıklarla atlattı, kariyerine devam etti ve yıllar sonra Alman futbolunun efsane golcülerinden Oliver Bierhoff ile evlendi... Hilal Edebal kazadan bir yıl sonra intihar girişiminde bulundu, bugün 49 yaşında; o günleri ailesinin desteğiyle atlatmaya çalıştı. Basketbolseverler Fernando Martin ve Drazan Petrovic'i hiç unutmadı. Futbolseverler de Emiliano Sala'yı hiç unutmayacak. Hep sorulur, sorulmaya devam edecek: Sala Premier Lig'den bu transfer teklifini almasaydı, Fernando Martin sakatlanmayıp Portland'da kalsaydı, Drazan play-off'lara erken veda etmeseydi ve Hilal Edebal, yakın arkadaşı Klara'yı kırmamak için çıktığı o yolculuğa çıkmasaydı...

Kenan'ın Fatih'e Selamı Var


Bir  dönemi daha geride kaldı. Patlayan bombalar, duyumcular, son dakikaya kadar çıkmayan candan umut kesilmez diye beklenenler. Gelin  ve spor medyası tarihinin en garip transfer haberini hatırlayalım önce... 19 yıl önce bir gazete "Söz kestim" diye bir manşet atar, söz kesen Galatasaray defansında forma giyen 'dir. Şöyle konuşur Fatih: "İspanyol kulübünün teklifi karşısında mutlu old
um. Yurt dışında oynamaya hazırım." Haberin detayları da iddialı satırlar içermektedir: "'nın ünlü takımlarından , Galatasaraylı Fatih Akyel'e transfer teklifinde bulundu.Uzun süredir Fatih'in peşinde olan İspanyol kulübü bu futbolcuyu önümüzdeki yıl renklerine bağlamak için, şimdiden söz kesti. Fatih önümüzdeki sezon Athletico Bilbao'lu olacak."Bu transfer elbette ki gerçekleşmedi. Tarihi boyunca Bask bölgesinde doğanlar dışında hiçbir futbolcuya yer vermemiş Athletic Bilbao, elbette ki Fatih Akyel'e transfer teklifinde bulunmamıştı. Muhabirin talihsizliği bu tarihi gerçekten bihaber olmasıydı ve "Avrupa'ya giderim, sözleşmeme zam yapın" peşinde koşan Fatih Akyel'e iyilik yapayım derken futbol tabiriyle beş metre ofsaytta kalmıştı. Fatih Akyel, A. Bilbao'ya gidemedi, gidemezdi ama adı Kenan olan bir genç artık bu formayı giyecek.
Arşivlerden çıkıp bugüne gelelim o zaman. Mehmet Kodro, Yugoslavya dağılırken ailesiyle birlikte İspanya'ya göç etti. Bask bölgesinde San Sabestian şehrine geldiler ve Mehmet,  forması giymeye başladı. Bizim 'den önce Sociedad'ın 129 maçta 73 gol atan bir Mehmet'i vardı, ona "Meho" diyorlardı şehirde. Mehmet, 1995'de Cruyff'un çalıştırdığı 'ya transfer olduğunda oğlu Kenan, 2 yaşındaydı. Bosnalı Mehmet, Barcelona'da bir yılda 9 gol atıp Kanarya Adaları'na futbol oynamaya gitti. Futbolu İsrail'de bıraktı. Oğlu Kenan, San Sebastian'da doğmuştu, Real Sociedad'ın altyapısında yetişti, Bask bölgesinin bir başka takımı Osasuna'da da oynadı, Almanya ve Danimarka'da da ama babası gibi Real Sociedad A takımı formasını giymek kısmet olmadı. İki gün önce transfer kapanırken, Athletic Bilbao, Mehmet'in oğlu  doğumlu Kenan'ı kadrosuna kattı.
NE VEREYİM ABİME?
Kulüplerde futbolcu izleme-keşfetme departmanlarının yılda iki sınavı vardır. Yaz ve kış transfer döneminde takımın başındaki teknik adam eğer bu ekibin fikirlerine değer veriyorsa ihtiyacı olan futbolcular için 'scout' şefini odasına çağırır. Galatasaray'da  döneminde işlerin böyle yürüdüğünü ve Emre Utkucan yönetimindeki ekibin listesinin transferde çok işe yaradığı ortada. Avrupa'da bu işi en iyi yapan elbette ki önce Sevilla'da şimdi de Roma'da transfer operasyonunu yöneten sportif direktör İspanyol Monchi. Taraftar her zaman scout departmanından harikalar yaratmasını ve 2-3 milyona  gibi adamlar bulmasın ister. Hayatın pratiği elbette ki öyle değil. Geçen hafta bu köşede Piatek'in hikayesini okumuştunuz. Genoa sezon başında 4.5 milyon euro'ya aldığı Polonyalı santrforu 10 gün önce Milan'a 35 milyona satmıştı. Piatek dört gün önce 'nda Napoli'yi iki golle yıkarken yine akıllara o soru geldi: Kim keşfetti bu Piatek'i? Ben de bu sorunun peşine düştüm ve İtalyan spor medyasının arşivlerinde aradığımı buldum. Piatek'i keşfeden Genoa kulübünün izleme komitesi değil. Oyuncak sektöründe büyük marka olan Enrico Preziosi, İtalyan futbolunda yeteneğin kokusunu en iyi alan başkanlardan. Geçen mayıs ayında İbiza'daki evinde bir misafir ağırlıyor Genoa Başkanı. Menajer Gabriele Giuffrida, dizüstü bilgisayarını açıyor ve Preziosi'ye bir santrfor izletiyor. Preziosi, eylül ayında La Gazzetta dello Sport'a verdiği röportajda o günü şöyle anlatıyor: "Normalde bir maçını izleyip futbolcu almam ama bu çocuk bir başkaydı. Menajer Giuffrida beni iyi tanır, alacağım futbolcuyu çok araştırırım ama Piatek sağıyla, soluyla, kafasıyla vuruyor, ceza sahasında golü kokluyordu. beş dakikada karar verdim ve yöneticimi aradım. Polonya'ya ertesi gün "Ne kadar istiyorsunuz" diye sorduk ve istedikleri rakamı hemen verdik. Piatek, Genoa'da ne kadar kalır bilmiyorum ama çok değerleneceğini biliyorum." Hikaye gördüğünüz gibi biraz "Ne vereyim ağabeyime" hikayesi... Preziosi haklı çıktı, Piatek ona altı ayda 30 milyon Euro net kazandırdı.

Herkes Mutlu Olsun


Doğru kadro planlaması yapmışsan ara transferde futbolcu peşinde koşmazsın. Zaten kimse de sana kadrosundaki iş yapan iyi futbolcuyu vermez. Ta ki Baba filminin unutulmaz repliği devreye girene kadar:
Ona reddemeyeceği bir teklif yapacağım. Tıpkı Milan'ın geride kalan hafta Genoa'ya yaptığı gibi...
Transferde domino etkisini başlatan hikayemizin kahramanı Krzystof Piatek.
Artık yıldız adaylarının 13-14 yaşında keşfedildiği  dünyasında 24 yaşındaki bir futbolcuyu bulup çıkardılar demek elbette doğru değil ama Genoa kulübü turnayı nasıl gözünden vurdu onu anlatmak lazım. Sezon başında Polonyalı santrfor Genoa'ya imza attığında 4.5 milyon euro'luk bonservisi ve 450 bin euro maaşıyla, Ronaldo ve Higuain transferlerinin patladığı günlerde spor sayfalarında ufak haber olarak kalmıştı.
Onu gazetelerin birinci sayfalarına taşıyan, İtalyan muhabirleri doğduğu topraklara onun hikayesini yazmaya götüren ise elbette attığı goller oldu. "Takvimlerde, restoranlarda ve otellerde bile adına rastladım ülkesinde çok meşhurmuş" diye yazarken kendisiyle de dalga geçen İtalyan gazetecinin öğrendiği ilk Lehçe kelime de "Cuma" olmuş, yani Piatek...

DOMİNO ETKİSİ
Ronaldo'nun  formasıyla ilk üç haftayı gol atmadan geçirdiği sezon başında seriye bağlayan Piatek için ekim ayından itibaren Genoa'ya teklif yağarken oyuncunun kaderini Gonzalo Higuain'in attığı goller kadar atamadıkları da belirledi.
Ronaldo, Juventus'a gelince takımdan gitmesi söylenen ve neredeyse silah zoruyla Milan'ın yolunu tutan Higuain, sakatlıklar, kırmızı kart cezası derken San Siro tribünlerine dört ayda saç baş yoldurunca "Herkes mutlu olsun" operasyonu için düğmeye basıldı. Yılda 9.5 milyon euro kazanan Higuain'i 'da kimse alamazdı. Kısmet işte, 'nin başında Napoli yıllarında en iyi günlerini yaşadığı hocası Sarri vardı.
İngilizler, Milan'ın üzerinden Higuain yükünü alınca Milano kulübü, sezon sonunu beklemeden Genoa'nın kapısını çaldı ve "Piatek kaç para?" dedi. Altı ay önce 4.5 milyona aldığı Polonyalı santrfor için 35 milyon euro'luk teklifi 'makul' bulan Genoa 19 gol atan oyuncusu için yarım sezon için sadece 225 bin euro ödemiş oldu.
Milan,  yıllarında milyonları saçan Milan değil bugün elbette.
35 milyon euro bonservis ödedikleri Piatek'e 2 milyon euro yıllık ücret vereceklerini açıkladılar. Yani bizim futbolumuzda yedek kulübesinde sezonu geçiren futbolcuların aldığı kadar.


BOATENG'E ÇIKAN PİYANGO
Boateng deyince akla Messi'nin çalım atarken yarattığı türbülansın etkisiyle yere yıkılan 'li defans oyuncusu gelir: Jerome Boateng. Jerome, Gana asıllı ve Alman formasını giyiyor. Üvey kardeşi  ise Alman alt yaş milli takımlarındaki disiplinsizlikleri yüzünden kapının önüne konmuş ve Gana ile yola devam etmiş bir forvet.
Bazı futbolcular kariyerinde tek bir forma giyer bazıları 10 hatta 20. Kevin Prince Boateng ikinci gruptan. Modern futbola uygun fizik yapısı, gözüpek karakteriyle sivrilmiş ama gecelerin adamı olmaktan vazgeçmediği için de Avrupa'yı lig lig turlamış bir futbol gezgini.
Doğduğu Berlin'den yola çıkıp Londra'ya, Tottenham'a giden ardından B. Dortmund'a dönen yetmedi bir kez daha Ada'nın yolunu tutan Kevin, en çok İtalya'yı sevdi.
Milan-Genoa arasındaki gelgitlerin yanında İtalyan spor programlarının medyatik ismi Melissa Satta ile yaptığı evlilikle de magazin sayfalarından düşmeyen Boateng huzuru İspanya Ligi'nin ada takımı Las Palmas'da buldu derken Almanya özlemi ağır bastı ve Frankfurt'a gitti, sonra da "İtalya'yı özledim" dedi ve Sassuolo'ya imza attı. "Yazık etti kariyerine" denilirken geçen hafta Boateng son olarak, 'ya imza attı, doğru duydunuz, Barcelona'ya...

MORATA MADRİD YOLUNDA
Domino etkisinin son mutlu adamı ise İspanyol golcü .
 altyapısından yetişen ve Ronaldo-Benzema-Bale üçlüsünün gölgesinde kaldığı günlerde Juventus'a kiralanan, orada Real Madrid'i yıkınca eski kulübüne dönen Morata, 2017 yazında 60 milyon euro'ya Chelsea'ye satılmıştı.
Higuain'in eski hocası Sarri'nin yanına döndüğü yerde Morata ne yapsın?
Bir Madrid kulübü istedi ama bu kez o kulüp Real Madrid değildi. 30 yıl önce altyapısındaki genç bir yeteneği, altyapının masrafları çok diyerek kapatan başkanı Jesus Gil yüzünden kaybeden  herkesin unuttuğunu hatırlattı.
Raul gibi Alvaro Morata da Atletico Madrid altyapısından yetişmiş ama 14 yaşındayken Real Madrid'in altyapı hocalarının ailesini ikna etmesi üzerine kendini şehrin öte tarafında bulmuştu.
Morata şimdi 12 yıl önce çıktığı kapıdan tekrar içeriye girmeye hazırlanıyor.
Herkes mutlu operasyonunda Genoa mutlu, Piatek mutlu, Milan mutlu, Higuain mutlu, Chelsea mi? İşte o soru işareti...

Sevmek ve Nefret Etmek


Sezonun başında 25 futbolcuyla idmana çıkan teknik adamı sahadaki herkes sever. Hazırlık maçlarında hocanın suratına herkes güler. Ağustos ayının ortasında ideal 11 ortaya çıkar; kalan 14 adamın karakteri, ruh hali de sezonun kaderini belirler. Maç kadrosuna giremeyip tribüne çıkanlardan bir ikisi, haklarının yenildiğini düşünür, idmanlara küserler. Artık eylül ayına gelmişizdir.. İlk 18'e girip yedek kulübesinden oyuna giremeyenler, maç kadrosunda olmayanlarla koalisyona vardığında tehlike çanları çalmaya başlar. Artık dört-beş kişi olmuşlardır. Takım galip geldiği sürece sorun yoktur ama ya kaybediyorsa?
Ekim ayı büyük virajdır, arka arkaya üç-dört maç kaybeden teknik adam için yolcu yolunda gerek çalmaya başlar. İkinci yarılarda şans bulanların aslında 11'de başlamayı hak ettiği soyunma odasında konuşuluyorsa yangın başlamıştır. O ekip artık yedi-sekiz kişi olmuştur. Bu kez taktiğin yanlış olduğu ortaya atılır. Teknik direktörün aslında çift santrfor oynaması gerektiği söylenip, kulübedeki ikinci forvet de saflara çekilir. Yedek kaleci zaten artık onlarla birliktedir. Yöneticiye şikayet edilir, medya, teknik adam-futbolcular krizinin perde arkasını yazmaya başlar. Bu, sezon içinde yönetimlerin "Hocamızın arkasındayız" diye medyaya konuştukları günlere tekabül eder. Son darbe, 11'deki oyunculardan kendi taraflarına üç-dört futbolcuyu çekebildikleri gün gelir.
Teknik direktörünü seven futbolcu sayısı artık en fazla altı-yedidir ve yönetim, hocanın görevine son verir. Ertesi gün 17-18 futbolcu için yeni ya da geçici hocayla beyaz sayfa açma günüdür.


Bu senaryonun son yıllarda değişmez mağduru  elbette. Bugünün futbol dünyasında herkes star, sosyal medyada milyonlarca takipçisi olan kulüp kontratlarının iki katını sponsorlardan kazanan futbolcular...  bir zamanlar modanın da ikon ismiydi. Şimdi ise onlarca David Beckham var futbol sahnesinde.
Chelsea'da başına ne geldiyse bir benzerini M. United'da yaşadı Mourinho. Yine bir "Sevmek zorundaydık ama nefret ediyorduk" hikayesi... Takım üzerinde kurduğu müthiş disiplin bir zaman sonra yara aldığında iplerin kendisinde olmadığını anladığında yine çok geçti. Son 10 yılın en büyük taktisyenlerinden 'nın Barça'dan ayrılığı, bir yıl kenarda kendini dinlemesi, B. Münih'te kaldığı süre ve şimdi M. City yılları bize onun futbolculuk yıllarından kalan bir tecrübesini anlatır. Bir kulüpte uzun yıllar kalırsan futbolcular ile arandaki mesafe kısalır, zaafın olan isimleri kollar, problem yaşadıklarınla iş kan davasına döner ve o çok sevilen teknik adamdan nefret edilene dönüşürsün.
Mourinho gidince yerine gelen Ole Gunnar Solskjaer'in altı maç arka arkaya kazanıp kulüp tarihinde rekor kırması elbette akıllara "Bu adam şapkadan tavşan mı çıkarttı" sorusunu getirebilir. Elbette ki hayır, 'da Mourinho'yu istemeyen futbolcuların yaydığı negatif enerjiyi pozitife çevirmekten başka ne yapmış olabilir ki Solskjaer...
 ve  gibi bir takımın başında çift haneli yıllar kalmanın devri kapandı... İlişkiler yıprandığında gitmek lazım artık... "Napoli'de 90 puan aldık yine şampiyon olamadık, daha ne yapabilirdim ki" diyen Sarri'den, her şeyi kazanıp, kazanabileceği daha çok şey varken Barça'dan ayrılan 'ye ve üç Şampiyonlar Ligi'ni arka arkaya alıp aniden istifa eden Zidane'a bakın. Herkes bir tebdili mekanda ferahlık vardır koşusunda...

19 Ocak 2019

Sen Üşüme Nainggolan


Moratti Ailesi iki kuşak Inter'i yönetti. Baba Angelo, Inter'i büyük Inter yaparken oğlu Massimo, servetinden 1.5 milyar euro harcadığı 18 yılda Juventus'un karıştığı şike skandalı olmasa belki de şampiyonluk yaşayamayacaktı.
Massimo gereğinden fazla iyi bir adamdı. Büyük yetenek ama 'yan gel yat' kafasıyla kariyerini geçiren Recoba'ya yıllarca evlat muammelesi yapan, Şampiyonlar Ligi'nde statü gereği oynamayacağı ortaya çıkınca Forlan'ı alan kulüp profesyonellerine "Canınız sağolsun" diyen, yıllar süren sakatlıkları boyunca başından ayrılmadığı Ronaldo "Ben Real Madrid'e gidiyorum" dediğinde "Güle güle çocuk" diyen bir başka adam Massimo Moratti...
Bir insan elindeki en iyi futbolcuları ezeli rakibine hediye eder mi? Massimo Moratti etti ve "Kendim ettim kendim buldum" eşliğinde bir gün kulübü Uzakdoğu sermayesine satmak zorunda kaldı. Pirlo'yu takasta çerez olarak kullandı. O Pirlo, Milan orta sahasının değişmezi oldu. Yetmez elbette. Futbol dünyası Seedorf gibi tırnağına kadar büyük yetenek az görmüştür. Evet o da Inter forması giyiyordu ve akıllara ziyan bir takasla Milan'a gönderildi. Başkanlığı süresince 25 sol bek alan Moratti'nin 90'ların ortasında kadrosunda ufak tefek bir Brezilyalı sol bek vardı, onu da Real Madrid'e sattı. O da gitti dünyanın gelmiş geçmiş en iyi sol beki oldu. O sambacı elbette ki Roberto Carlos'tu.
Kemik seslerinin hiç eksik olmadığı İtalyan futboluna Arjantinliler -ki zaten İtalyan kökenliler- kolay uyum sağlardı. Inter orta sahasında Diego Simeone yıllar boyunca oynayabilirdi, sadece iki yılın ardından kendini Lazio'da buldu. Fabio Cannavaro, Buffon'un Parma'dan takım arkadaşıydı. Buffon, Juventus kalesinde efsane olurken, Cannavaro da Inter defansının lideri olacaktı.
Moratti saf adamdı, Juventus'u Calciopoli skandalına sürükleyen Luciano Moggi'nin yıllar sonra çıkan telefon kayıtlarında "Soyunma odasında arıza çıkar da seni Juventus'a alalım" dediği Cannavaro denileni yaptı ve Inter tarihin en iyi savunmacılarından birini daha kaybetti.

Başkanlığının son döneminde elinde iki büyük yıldız vardı. Siz, Hollanda Milli Takımı'nın 10 numarasını 8 milyona satar mısınız? Peki aynı transfer döneminde geleceğin yıldızı Coutinho'nun da takımdan ayrılmasına izin verir misiniz? Diyorum ya Moratti "güzel" adamdı, bolluk günlerinde yılda 6 milyon euro verdiği Sneijder'e artık o parayı ödeyemezdi. Galatasaray fırsatı kaçırmadı. Coutinho da üç kuruş paraya gittiği Liverpool'da büyüyüp 150 milyona Barcelona'nın yolunu tuttu...
Gün geldi, deniz bitti, Massimo Moratti elini ayağını çekti Inter'den ama transferde o hep tokatlanan karakteri Milano kulübünde yaşamaya devam ediyor. Kulübün sahibi artık Çin sermayesi kontrolünde ama değişen bir şey yok. Sezon başında Roma orta sahasından bir gladyatör aldılar, aldılar da bu gladyatörün içkisi, sigarası, gece hayatı pek meşhur.
Nainggolan Inter'e gelirken, Roma 38 milyon euro bonservisin yanında 19 yaşındaki Nicolo Zaniola'yı istedi.
Inter bu, altyapısından yetişen gençle mi uğraşacak, "Alın sizin oldu" dedi.
Eski futbolcu Igor Zaniolo'nun oğlu Nicolo, sezonun ilk yarısında en büyük çıkışı yapan genç olurken, Nainggolan, Milano'da gece kulüplerinde sabahlayıp Inter yönetimini çileden çıkartıyordu. Massimo Moratti artık kulübün patronu değil, olsaydı Nainggolan'a o soğuk Milano geceleri için hiç üşütmeyen pahalı bir kaban armağan ederdi...

Burak Yılmaz


Bir zamanlar adı İnönü Stadı'ydı. Kapalı'nın önünde oynadığı ilk yarıda 10'dan fazla hücum girişimi yapmış, rakibin sol bekini felç etmişti. "Büyük futbolcu olacak" dediğimi hatırlıyorum. Ama ilk başta yanılttı. Bir iyi bir kötüyle Beşiktaş'ta tutunamazdı. Sonra bir jenerasyonun mutlaka yolunun düştüğü Manisa'ya gitti. Fenerbahçe macerasından aklımda kalan ise tribünlerin ıslıkladığı, her ıslıkta biraz daha oyundan düşen ve kafası yerde oynayan bir futbolcuydu. Asker traşı yapmıştı kafasına, bunalımda olduğu kesindi. Trabzonspor'da yolları Şenol Güneş ile kesiştiğinde talihi de döndü, bir başka futbolcu oldu. Onun adı artık santrfor Burak Yılmaz'dı.

Teknik direktör Şenol Güneş'in oyun planı onu beslemeye yönelikti. Herkes son vuruş için topu Burak'a atacaktı. Egoist olmayı da o günlerde öğrendi, bu huyu sonraları ona çok zarar verecekti. Bizim memlekette bazı futbolcuların kontratlarına akıl sır ermez. Hangi futbol bilgisine sahip olduğu bilinmeyen yöneticiler bazen menajerlerin elinde oyuncak olurlar. Dönemin en iyi golcüsü için "5 milyon euro getirirse istediği takıma gider" maddesini kim yazdırmıştır acaba Trabzon'da? O şartı yerine getiren Burak Yılmaz, kendini Galatasaray'da buldu. Artık kariyerinin olgun dönemindeydi, Şampiyonlar Ligi'nde grup aşamasında Cristiano Ronaldo ile gol krallığında yarışacak kadar da çıtayı yükseltti. En başarılı ve en mutlu olduğu yer Galatasaray'dı ama kulübün boş kasası ona gelen ilk teklifin üzerine atlamayı gerektiriyordu. Dönemin başkanı Dursun Özbek, Burak'ı Çin'e satarken menajere 1 milyon euro komisyon ödeyecek kadar 'usta' bir başkandı. Ne tesadüf bugünlerde çok tartışılan Ozan Kabak'ın "7.5 milyon euro'ya serbest kalır" yazan kontratını da Dursun Özbek yapmıştı. Premier Lig'e gitmek yerine Çin'e gitmesinin tek açıklaması vardı: Kariyerimin bundan sonraki kısmında derdim kupalar ve renkli hatıralar değil, bol sıfırlı bir banka hesabı... İlk günlerinde Burak, Çin'de gol attı haberleri gazete sayfalarında, haber bültenlerinde vardı da sonra haber değeri kalmadı. Allah aşkına Burak, Çin'de gol atsa ne olur atmasa ne olur... Manisa günlerinden beri yakın arkadaş olduğu futbolcularla milli takımda yaşananlardan hiçbirinin yanına kar kaldığını sanmıyorum.

Trabzonspor'a döndüğünde bir yerli futbolcunun futbol tarihimizde aldığı en yüksek yıllık ücreti aldı. 4 milyon euro'yu Inter'in kaptanı Icardi kazanıyordu da Burak Yılmaz mı kazanmayacaktı! Çok ofsayta düşen oyun karakteri, takım oyununa adapte olamayan bencil karakterinin bir tezahürüydü, teknik adamların taktik yanlışı değil. Bazen akıl almaz goller kaçırsa da hakkını vermek lazım son 10 yılda hiçbir yerli santrfor onun seviyesine çıkamadı. Burak Yılmaz bir ise ikiyi boş bırakır üçe Cenk Tosun'u yazardım. Çok kazanan, hep bana diyen oyun karakteri Trabzonspor'da genç oyuncuların üzerinde baskı yarattı. O 'kral' Burak Yılmaz'dı, topu ona atmayan onun hışmına uğrardı. Hepsi kimlik bunalımı yaşadılar. Kadro dışı kalmasına sebep olan olayda kendi tribünlerine isyan edip, hocası Ünal Karaman'ın otoritesini de el kol hareketleriyle zedeledi. "Eyvah Burak kadro dışı, Trabzonspor bitti" diyenler büyük yanıldılar. Takım o ve bir başka şişkin ego Onur Kıvrak yokken yüksekten uçmaya başladı. Ve hikayenin sonunda Burak Yılmaz kürkçü dükkanına döndü. Çocukken tuttuğunuz takımın formasını giymek ne büyük hayaldir, Burak bunu gerçekleştirmiş ama hikayesi yarım kalmıştı. Şimdi hikayenin kalanını Beşiktaş'ta yazabilir. Ama gollerini atarken biraz da özeleştiri yapabilmeli. Her seferinde "Ben ne yaptım ki abi" repliği ve şaşkın ama masum surat ifadesiyle yürümez hayat.

Daniele De Rossi


İtalya'sız Dünya Kupası olur muydu? Her 12 yılda bir final oynayan bir kazanıp bir kaybeden İtalyanlar, 94'de Baggio'nun gökleri selamlayan penaltısıyla kaybetmiş, 12 yıl sonra Berlin'de Grosso'nun penaltısıyla gülmüştü. 2018 Rusya'da olmamak akıllarının ucundan bile geçmiyordu, tılsımlı seri devam edecekti, en azından final cepteydi, kupa da kısmet işte. Kasım 2017'de 60 yıl sonra Dünya Kupası'nın dışında kaldıkları maçta İsveç, Rusya biletini alırken ertesi gün herkes onu konuşuyordu; teknik direktörü Giampiero Ventura'ya isyan eden futbolcuyu... Ventura, takımı gruptan çıkartamamış, işi play-off'a bırakmıştı. 1-0'ın rövanşında İsveç karşısında onu yedek bırakıp sezonun flaş adamı Brezilya asıllı İtalyan pasaportlu Jorginho'yu sahaya sürmüştü. İkinci yarıda oyun 0-0 devam ederken "De Rossi ısın, oyuna gireceksin" dedi antrenör. Daniele De Rossi kulübede delirdi: "Beraberlik değil bize galibiyet lazım, ben değil Insigne girsin oyuna"...

Kariyeri boyunca kulübede oturmaktan nefret eden adam, İtalya, Dünya Kupası'nın dışında kalınca milli takımı bıraktığını açıkladı. 34 yaşına gelmişti ve Roma'dan başka bir takımın formasını giymemişti. Bir efsanenin, bir bayrak adamın, kaptanın gölgesinde geçen sadakat dolu yıllar. Birçok kulüp, kaptanlığa karakteri müsait futbolcu, takımı bırakmayacak büyük yıldızlar ararken Roma'nın bir omzunda Francesco Totti diğerinde Daniele De Rossi vardı. Roma'nın sahil kasabası Ostia'da doğan ve babası eski bir futbolcu olan çocuğun aklına futboldan başka ne düşer ki.. Ostiamare'de forvet olarak başladığı kariyerinde basamakları birer birer çıkarken, sahadaki pozisyonunun her seferinde rakip kaleden biraz daha uzaklaşması da kaderin değil değişen futbolun eseri. Fabio Capello ona ilk kez 18 yaşındayken forma verdiğinde De Rossi, forvet arkasında oynuyordu. Bir zaman sonra orta sahaya çekildi. 

Futbolcunun yeteneği kadar karakteri de oyun profilini belirler. Totti, Roma'nın kralıydı, De Rossi ise baş gladyatör... 'Kemik Sesleri Kulübü'nün Gattuso ile daimi üyesi. Tekmeye kafa uzatan, asla pes etmeyen, sertliğe sertlikle karşılık veren, terinin son damlasına kadar savaşan futbolcular... Sahadaki bu duruşunda idol olarak gördüğü isim Roy Keane idi. İrlanda'nın sert ağabeyine saygı olarak da 16 numaralı formayı seçti. Totti gibi onu da Manchester United ve Real Madrid yıllar içinde defalarca transfer teklifleriyle Roma'dan koparmaya çalıştı.


İtalyanlar bugün 2006 Dünya Kupası'nı kazanan kadronun yarı kalitesine sahip bir milli takımları olduklarına inanıyorlar. Bir yerden başlamak lazım. Mancini yönetiminde Zaniolo, Chiesa, Barella, Bernardeschi ve Romangoli'li takım yakın gelecekte parlayabilir ama Lippi yönetimindeki De Rossi, Totti, Del Piero, Cannavaro, Maldini, Vieri'li jenerasyonu yakalayabilmek için hayal etmekten fazlasına ihtiyaçları var. De Rossi, Cengiz Ünder (21) ve Justin Kluviert (19) gibi gençlerin forma giydiği Roma'da Totti'den devraldığı kaptanlık pazubandıyla elbette ki bir kaptandan fazlası... Roma maçlarını izleyenler bu sezon yedek kulübesinden sahaya gürleyen De Rossi'nin bitmek bilmeyen hırsının yüzünde oluşturduğu muhteşem ifadeyle çok yüzleştiler ama madalyonun öteki yüzünde acı çeken ve sahada olmadığı için kendi kendini yiyen bir De Rossi var. 

Roma'nın gladyatörü gelecek sezon da forma giyip kramponlarını asmayı düşündüğü bugünlerde dizindeki kronik sakatlık yüzünden idmanlarda bile zor koşuyor. Üzerinde 600 maçın yorgunluğu ve gururu var. Francesco Totti gibi o da futbolu bıraktığında kulüpte kalacak. Totti, takım elbiseyi seçti şimdilik, yönetici olarak devam ediyor. De Rossi ise formayı çıkarsa da Roma eşofmanını çıkarmamaya kararlı. Altyapıda antrenör olarak başlayacak. Bir başka De Rossi, Alberto De Rossi'nin yani babasının Roma altyapısından emekli olacağı gün... Baba-oğul, futbol, emek ve gelenek... Roma'da makarna, pizza ve dondurmadan da daha güzel şeyler var...

Oyun Oynarken Mesut musun?


Bir futbol takımının maçlar ve antrenmanlar dışında ortak zamanları kısıtlıdır; Beraber yenilen yemekler ve uçak yolculukları... Futbolcular kamp ve deplasmanlarda yemek sofralarında uzun süre kalmaz, yarım saatte yemeklerini yer odalarına çekilirler. Uçak yolculuklarında ise herkesin kulağında müzik, önünde film ya da oyun. Teknik adamlar, futbolcuların kaynaşması ve iletişimlerinin artması için tesislerde ortak alan, hobi salonu olmasını isterler. Bir bilardo masası, bir langırt, bir dart, büyük ekran TV ve rahat koltuklar. Deplasmanlarda bir futbolcunun odasında toplanıp sohbet eden yedi-sekiz futbolcu... Bütün bunlar geride kaldı.
2000'lerin başından itibaren tüy gibi hafif dizüstü bilgisayarlara, taşınabilir DVD Player'lara binlerce euro akıtan futbolcular kalabalıklar arasında yalnız kalmayı tercih ettiler. Kimse kimseyle artık konuşmaz olmuştu. Herkes internette chat yapıyor, oyun oynuyordu. Bir zaman sonra kamplara Playstation taşımaya başladılar. 10 yıl önce oyun bağımlılığı yüzünden tedavi gören futbolcular oldu İngiltere'de...

Sporcu vücudu hassastır, yoğun çalışma temposu, idmanlardan sonra gerilen kaslar. M. United'lı Rio Ferdinand uzun süre dizi izlerken kendi kendini sakatlamayı başarmıştı. Önündeki sehpaya ayaklarını uzatan Ferdinand, saatlerce yerinden kalkmayınca diz bağlarından sakatlanmıştı. Önce sohbet odaları, sonra diziler ve oyunlar derken sosyal medyanın yükselişi herkesi kalabalık dünyada kendi yalnızlığına itti. Devir artık Twitter ve Instagram devriydi. Kendi hesabını yöneten futbolcular son Babel örneğinde olduğu gibi sinirlerine hakim olamayıp kariyerlerine de zarar verdiler, kimileri sosyal medyayı gelir kapısı yaptı, kimi de imaj danışmalarının elinde önce oyuncak sonra heba oldu...

Barcelonalı Dembele'nin oyun bağımlılığı yüzünden uykusuz gecelerin sabahında idmanlara ve hatta maçlara geç kaldığını, kulübünün oyuncuyu kadro dışı bırakmak yerine empati kurup çözüm üretme çabasını bu köşede dile getirdikten sonra Hıncal Usta köşesinde hikayeyi bir başka boyuta taşımış ve müthiş gazetecilik içgüdüsüyle o yazının akşamında Atletico Madrid deplasmanında beraberliği getiren Dembele'nin hikayesini, hocasının ve kaptanının görüşlerini yazmıştı. Hıncal Ağabey, Dembele akıllanmadı! Geçen hafta da 11.00'de başlayan idmana 13.00'de geldi ama forma giymeye devam ediyor. Barça oyuncuyu kazanmak için her şeyi yapıyor ama sanırım Dembele'nin tek ihtiyacı tüm evi ayağa kaldıracak esaslı bir alarmlı saat.

Oyun bağımlılığından muzdarip bir diğer isim ise Arsenalli Mesut Özil. Nefis bir sezon başlangıcının ardından geçen ay sırt kaslarındaki spazm yüzünden ortalıktan kaybolan ve M. United, Tottenham gibi hayati maçları kaçıran Mesut'un oyun tutkusunu bilmeyen yok. Mesut kaç saat oyun oynamış, kim nereden bilecek demeyin çünkü Mesut'un bilgisayarda geçirdiği saatler online oynadığı Fortnite kayıtlarında mevcut. İngiliz medyası da bu istatistikleri ortaya çıkardı. Mesut Özil'in her oyunu 20 dakika süren Fortnite'da 5 bin 221 maç yaptığı ve bunun için 104 bin 420 dakikayı ekran başında harcadığı ortaya çıkınca bir bilene danıştılar. Bir sandalyede 1740 saati oyun oynayarak geçiren Mesut'un sırt ağrılarının sebebi Fortnite'a bağımlılığı olabilir miydi? Köln Üniversitesi'nden sporcu sakatlıklarını önleme ve rehabilitasyon konusununda uzman olan Profesör Ingo Frobose "Evet, Fortnite oynamak Mesut'un sırt ağrılarının sebebi olabilir. Sporcular uzun süre hareketsiz kaldıklarında ortaya çıkan olumsuz sonuçlar spor yapmayan bir insanınkine göre daha fazladır. Ağır idman temposu sporcu vücudunu çok daha hassas yapar ve vücut tepki verir" diyor.
21 yıl önce İngiliz kaleci David James, Tomb Raider oyununa olan düşkünlüğü yüzünden kariyerini bitirme noktasına gelmişti. 21 yıl sonra Dembele, Mesut ve diğerleri... Teknoloji en büyük dostumuz. Bazen de bir zaman sonra en büyük düşmanımız.

Özgeçmiş Sihirbazı Comolli

Son 15 yılda Fenerbahçe kadrosunda iki kırılma yaşandı. İkisinde de başkan Aziz Yıldırım'dı. Önce belki de tarihinin en iyi takımı olabilecek kadrodan Appiah, Tuncay ve Anelka gitti. İkinci kırılma yine Yıldırım döneminde Emre Belözoğlu'nun ayrılığıyla yaşandı. Avrupa'da şampiyonluğa oynayan bir takımın ezeli rakibine milli formayı banko giyen sağ ve sol bekini kaptırdığını duydunuz mu hiç? Hepimiz biliyoruz ki Gökhan Gönül, Caner Erkin ve Emre bugün Fenerbahçe'de banko forma giyerlerdi.

Aziz Yıldırım'ın "Ben artık karışmıyorum, yabancı sportif direktör getirdim" dediği günlerin öznesiydi Guiliano Terraneo. Emre'nin gönderilmesinde başroldeydi İtalyan 'sportif direktör'... 80'lerde İtalya'da kaleci olan Terraneo'yu kimse tanımıyordu. Fenerbahçe'ye gelmeden 11 yıl önce son olarak Inter'de çalışmıştı. Tamam, misafirperver bir milletiz, yabancının bir isteğini iki etmeyiz, çayımız demli, soframız açıktır da biz bu adamların kariyerlerini niye kendi kafamıza göre yazıyoruz ki? Fenerbahçe'ye geldiğinde Inter'in Mourinho ile 2010'da 3 kupayı aldığı kadroyu kurdu diye yazılan Terraneo, 2004 yılında Inter'den ayrılmıştı. Üstelik Emre-Okan'ın Inter'e transferini yapan Gabriele Oriali'nin de sağ kolu olmaktan öteye gidememişti. 10 yıl boyunca ne içti ne yedi bilinmiyor, Kadıköy'e adım attığında futbol sihirbazı dediler. Ya sonra? 

Son olarak bu yaz West Bromwich Albion'un Çinli patronlarına transfer döneminde geçici olarak danışmanlık verdi. İngiliz kulübü tam zamanlı çalışmaktan vazgeçmiş çünkü önerdiği isimler teknik direktörü çileden çıkarmış... Ali Koç dönemi 20 yıl aradan sonra beyaz sayfaydı Fenerbahçe için. Terraneo olmamıştı ama bu kez Damien Comolli girmişti kapıdan. 46 yaşındaki Fransız sportif direktör, 'yetenek avcısı'nın CV'si parlaktı. Arsenal, Saint Etienne, Tottenham ve Liverpool'da çalışmış, yıldız isimleri keşfetmiş ve çalıştığı her takıma yetenekli futbolcular kazandırmıştı. Gerçekten böyle miydi? Bir kulüpte scout bölümünde çalışıyor olmak, sportif direktör olarak görev yapmak, transferlerin hepsinde sizin imzanız olduğunu kanıtlamaz. Futbolcu, bir menajer tarafından yönetime teklif edilmiş olabilir, teknik direktörün transfer listesi vardır, takımdaki bir futbolcu eski bir futbolcu arkadaşını ya da ülkesinden genç bir yeteneği önerebilir. Damien Comolli hakkında pozitif cümleler kuranların referanslarındaki sapma budur.


Gelin Arsenal'den 20 yıl sonra ayrılan Arsene Wenger'in 2010'da söylediklerini hatırlayalım: "Comolli, Arsenal'de sportif direktör falan değildi. Bizim şef scout'umuz Steve Rowley, onun altında çalıştı Comolli". Abartmayın demeye getiriyordu Fransız teknik adam çünkü vatandaşı Comolli, İngiliz futbolunda kendi CV'sini kurarken Arsenal'e yıldızları kazandıran adam olarak kendini tanıtıyordu. Cesc Fabregas, Theo Walcott, Bacary Sagna, Abou Diaby ve Philippe Senderos transferleriyle alakası yoktu ama varmış gibi bilinsin istiyordu. Arsenal'e kazandırdığı tek ismin bugün Başakşehir forması giyen Gael Clichy olduğunu yazan Independent Gazetesi, Damien Comolli'nin benzer bir CV pazarlama taktiğini Tottenham sonrasında Liverpool'a da yaptığını yazdı. Liverpool'da Daglish dönemindeki transfer fiyaskosunun faturası Comolli'ye kesildi. Evet, Luis Suarez iyiydi ama ya 40 milyonluk balon Andy Carroll? 

Fransız medyası büyük bütçelerle oynamayı seven Damien Comolli'nin profesyonel kariyerinin başında görev yaptığı St-Etienne'e Premier Lig'de çalışmış etiketiyle döndüğünde yaptığı transferlerin fiyasko olduğunu ve Fransız kulübünün 25 milyon euro harcama altında ezildiğini yazdığı satırlar da gazete arşivlerinde... Ali Koç'u da etkileyen tartışmalı CV'si onu Fenerbahçe'nin sportif direktörü yaptı... Son beş ayda Fenerbahçe'de tartışılan transferleri ve takımın performansını, teknik direktör değişiminden elbette ki haberdarsınız. Bir soruyla bitireyim: Comolli'nin bize sunduğu "Onu da ben aldım, bunu da ben keşfettim, hep en iyisini yaptım" CV'si, hep mutlu fotoğrafların olduğu Instagram'ı hatırlatmıyor mu sizce de?

26 Kasım 2018

Kapı Açık Arkanı Dön ve Çık


Tolgay ne zaman oynamasa teknik adamın hatalı olduğunu düşünen özeleştiri yapmayan bir futbolcu. Bu tavır sadece 'i değil hangi teknik adamla çalışsa hoca-futbolcu ilişkisini uçuruma götürür. Tolgay bu sezon 'de bu haftaya kadar  kalan 13 futbolcudan biri. Hepimiz biliyoruz ki geçmişteki örnekler gibi bir zaman sonra neredeyse hepsi affedilip takıma dönecekler. Benzer bir uygulama 'de de var. Yıllarını Fenerbahçe'ye vermiş  gelecek affı bekliyor. Profesyonel futbolda eğer sahada bir disiplin suçu işlemişseniz bunun cezası disiplin yönetmeliğinde var ama kulüp içinde bir sorun yaratmışsanız bunun yazılı kuralları yok. Kime göre, neye göre kesiyoruz bu cezaları, isme göre kimleri kadro dışı bırakıyoruz?.. Trabzonspor bu akşam Fenerbahçe maçına çıkacak evinde, iki kaptanı kaleci  ve golcüsü  kadro dışı... Evet, yanlışları büyük, taraftara tepkileri profesyonel futbolcuya yakışmıyor ve ölçüsüz ama sonunda iki tarafın da kaybettiği bir yaptırım kadro dışı bırakmak...  da Fenerbahçe de Trabzospor da kadro dışı kalan futbolcular kadar kaybediyor.



Türk futbolunda artık oyuncuyu genç takıma yollayıp farklı bir tesiste çalışmasını istemek eylemine bir son vermek lazım. Verilen astronomik para cezalarının da bir karşılığı yok. İşte sıcak bir örnek. 'nın bonservisine 150 milyon euro ödediği Dembele arka arkaya üç disiplin suçuna imza attı. Barcelona kulübünde, içeride oynadıkları maçlar öncesi takım tesiste ya da bir otelde kampa girmez. Şampiyonlar Ligi maçlarında başlangıç düdüğünden iki saat önce futbolcuların 'da olması istenir. Dembele, Barcelona-Inter maçına yarım saat geç geldi ve 11'inde olduğu 90 dakikayı kulübede izledi. Ertesi hafta idmana gelmedi, öncesinde mazaret bildirmemişti. Hocası onu bir sonraki maçta sadece kadroya almadı. İşte Barcelona'nın bir başka yazılı kuralı: Kadroda olmayan futbolcular maçtan en az 30 dakika önce stada giriş yapmaları gerekiyor. Dembele, tribünde koltuğuna oturduğunda maçın başlamasına sadece üç dakika vardı. İspanyol medyası fotoğraflarla bunu belgeledi ve manşetlerine çıkardı. Genç Fransızın sorunlu olduğu kesin ama Barça ona "Git altyapı takımıyla çalış, tesislerin kapısından içeriye girme" demiyor. Konuşulan para cezası da sadece 10 bin euro... Dembele'nin derdi ne peki? Genç oyuncu, Playstation'da sabahlara kadar oyun oynadığından düzenli uyku uyumuyor ve alarmı kurmayı unuttuğu gün de idmana gelemiyor. 150 milyonluk adamı bitirmek yerine kazanmanın peşinde koşuyorlar. Kaptanı Pique tüm dünya duysun diye Dembele'nin yüzüne değil medyaya konuşuyor: "Onun, futbolun 90 dakika değil, 24 saat olduğunu öğrenmesi gerekiyor" diyor. Bir başka yıldız  "Barça soyunma odasında bizlerin uyduğu profesyonellik ilkelerine uyması yeterli" deyip kulağını çekiyor. İlkokulda yaramazlık yapanın kara tahtanın önünde tek ayağının üzerinde durduğu yılları şükürler olsun geride bıraktık. Darısı Türk futbolundaki kadro dışı bırakmaların başına...

Formül 1: Vefa ve Sadakat


Formula 1 tutkunları iki elin parmaklarından fazla isim sayabilirler elbette ama dünyanın büyük bir çoğunluğu için Formula 1 dendiğinde akla iki isim gelir. Birincisi pistteki trajik ölümüyle başta ülkesi Brezilya olmak üzere tüm dünyayı yasa boğan  ve diğeri de kazanabileceği her şeyi kazanan ve yarış tutkunlarının idolü haline gelen .
2000-2004 yılları arasında Formula 1'e ambargo koyan, podyumlardan hiç düşmeyen Schumacher, 29 Aralık 2013'te Fransız Alperi'nde oğlu Mick ile tatil yaparken geçirdiği kazayla sadece Formula 1 tutkunlarını değil tüm insanları üzüntüye boğmuştu. Pistlerin en hızlı adamı, Combe de Saulire pistinden inerken dengesini kaybedip kafasını kayalıklara çarptığında kaskı ölümü önledi ve Schumacher o günden bugüne ailesi sayesinde hayata tutunmaya çalışıyor.
Kariyerinin en görkemli zamanlarında ailesini kameraların ve objektiflerinin uzağında tutan Michael Schumacher gibi eşi Corinna Betsch de geride kalan beş yılda, tedavisi boyunca bir cümle haberin peşinden koşan medya mensuplarına susma hakkını kullanarak hayatına devam ediyor. Fransızların efsane dergisi Paris Match'a göre Schumacher, dağ manzaralı pencerenin önüne geldiğinde ağlıyor, eşi ve çocuklarının sesini tanıyor ama konuşamıyor.
Cenevre'de göl kenarında üç çocuğuyla eşi Michael'ın yanından ayrılmayan Corinna Betsch için hayatının Formül 1'i: Vefa ve sadakat.
Efsane Alman pilotun rehabilitasyon süresince doğan ağır masrafları karşılayabilmek için Corinna Betsch, özel uçaklarını, Norveç ve Fransa'daki villalarını sattı. Atlara tutkusuyla bilinen ve rodeo dalında şampiyonluğu bulunan Corinna Betsch, ilk çocukları olan Gina-Maria'ya da bu tutkusunu aşıladı ve babası gibi kızı da kendi alanında dünya şampiyonu oldu. Kardeşi Ralf gibi oğlu Mick de babasının izinden gidiyor. 19 yaşındaki Mick, 8 yaşında karting ile başlayan kariyerinde Formula 3'e kadar yükseldi ve 2018'i şampiyon tamamladı.
Cenevre'deki malikhanelerinin üzerinde medyanın uçurduğu drone'ların Michael Schumacher'in tek kare fotoğrafını ya da kısa bir videosunu çekme çabası sürüyor. Ailenin evine Michael Schumacher'i ziyarete gelebilen isimler ise onun Formula 1 günlerineki yakın dostları: Jean Todt, Ross Brawn, Stefano Domenicali, Luca Badoer ve Jean Alesi... Herkes Michael'in hayata tutunma çabasına destek veriyor, saygı duyuyor ve evden ayrıldıklarında medya karşısında susuyor... Formula 1'den formül 1'e işte... Vefa ve sadakat..

28 Ekim 2018

Messi ve Ronaldo'suz



Yüz milyon dolar bütçelik bir Hollywood filminin fragmanı kalitesinde hazırlanan “El Clasico’ya” doğru videolarında 11 yıl sonra hem Cristiano Ronaldo hem de Lionel Messi yok. Dünyada hiçbir lig maçı Barcelona-Real Madrid kapışması kadar izlenmiyor. Sezonda iki maçı tribünde izleyebilen şanslı futbolsever sayısı 178 bin. Bugün Barselona’nın efsane stadı Camp Nou’daki 90 dakika 183 ülkede naklen yayınlanacak. İspanya La Liga’yı global bir marka gibi yöneten beyinler bu maçın Uzak Doğu’da izlenebilmesi için yerel saatle 16:15’e (TSİ 18:15) aldılar. Delhi’de 22:45’te ekran başına geçilecek, Tokyo’da saatler 00:15’i gösterdiğinde ilk düdük çalacak ve Buenos Aires’te öğle yemeği için cafeleri dolduranlar ekranda Barça-Real’in düellosunu görecekler.  Kolu kırılan Messi ve sezon başında kariyerinde yeni bir sayfa açıp Juventus’un yolunu tutan Cristiano Ronaldo yok ama ekran başında olması beklenen futbolsever sayısı 650 milyon. Sosyal medyada da 700 milyon kişinin El Clasico’yu takip etmesi bekleniyor.
Dünya Kupası, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Şampiyonası finalinden sonra en çok reyting getiren 90 dakika olan El Clasico’daki yayın teknolojisi de televizyonculuk dünyasının adeta pusulası. Camp Nou’da 30 ultra yüksek çözünürlüğe sahip 30 kamera olacak. 5 ana kamera oyunu ve topu takip ederken, 9 kamera detaylar için çalışacak. 12 kameraman ise özel görevle stadyumda alacak. Stad dışı, kale arkası, helikopter ve drone kamera ve stad üzerinde gerili telde gezen kamera… 4 kamera ise maçın aktörlerini 90 dakika takip edecek. Barça’da Coutinho, Real’de Modric’in her hareketi kayıt altına alınacak. El Clasico’yu kaybederse koltuğunu kaybedecek olan Real Madrid’in hocası Lopetegui ve Barça’nın teknik direktörü Valverde’nin de her jesti reji masasına gelecek.
Son 10 yıldaki amansız Messi-Cristiano Ronaldo rekabetiyle büyüyen El Clasico heyecanı elbette ki bu iki süper star yokken de vardı. Onların olmadığı son El Clasico’yu hatırlayalım o zaman. 11 yıl önce Aralık ayına dönmemiz gerekiyor. Barça’nın başında daha sonra Galatasaray’ı çalıştıracak Frank Rijkaard, Real Madrid’in kulübesinde ise yolu Beşiktaş’tan geçecek Schuster vardı. Messi sakat, Cristiano Ronaldo ise Manchester United forması giyiyordu. Real Madrid’in 11’inde Galatasaraylı Sneijder, Beşiktaşlı Pepe, Sivassporlu Robinho, Barça’nın santrforu ise Antalya ve Konyasporlu olacak olan Samuel Eto’o… Camp Nou’ya lider gelen Real Madrid, o akşam Baptista’nın golüyle El Clasico’yu 1-0 kazandı. Sezon sonunda Real Madrid şampiyon oldu, Barça’da Rijkaard’ın görevine son verdiler. Hayat işte, ertesi sezon Schuster, “Barça’yı evinde yenmemiz imkansız” deyince Real Madrid ona da “valizini topla ve git” dedi. Her El Clasico bir roman… Bugün bir yenisi yazılacak, bakalım bu romanın kahramanları kim olacak?

El Clasico: Barça-Real


El Clasico tarihinde: 
93 Barça galibiyeti
50 beraberlik 
 95 Real galibiyeti
 389 Barça golü 
 401 Real golü

719 Gazeteci 
97. 500 Barça taraftarı
580 Real taraftarı
200 Real’i koruyacak güvenlik


21 Ekim 2018

Berlusconi-Galliani 2.0



Bu akşam Milano derbisi var. San Siro tribünlerinde yine bin taraftar olacak. 11 Inter, 11 Milanlı futbolcu sahaya çıkacak. İtalyan futbol tarihinin iki köklü kulübünün patronları bir zamandır İtalyan değil. Inter, Uzak Doğu sermayesinin, Milan ise ABD’li bir yatırım grubuna ait. Inter’in efsane patronu Massimo Moratti en büyük tutkusunu artık televizyondan takip ediyor. Milan’ı 1986’da dibe vurduğunda satın alan ve 30 yılda 29 kupa ile Avrupa’nın zirvesine taşıyan Silvio Berlusconi ise 82 yaşında bir başka kulübü satın alıp yeni heyecanlar peşinde koşuyor. İş dünyasında emeklilik günlerinde kendine bağ alan, çiftliklerde yaşayan, dünya turuna çıkan çok patron hikayesi vardır ama Berlusconi’ya hayatta hala en çok heyecanlandıran futbol…
Monza denildiğinde hepimizin aklına Formula 1’in efsane pisti gelir. 500 bin nüfuslu şehirde zaten futbol hiçbir zaman en popüler spor olmadı. Erkekler ve kadınlarda başarılı voleybol takımları, buz pateninde sekiz kez şampiyon olmuş takımları, turlar kazanmış bisikletçileri var ama iki bin kombine satabilen Monza Futbol Takımı’na pek de sıcak bakan yoktu.  Üçüncü ligdeki takımı, İtalyan futbolunun Süper Lig’i Serie A’ya çıkarmaya kararlı olan Silvio Berlusconi’nin yanında futbolseverler için tanıdık bir isim var: Adriano Galliani… Berlusconi’nin kurduğu medya imparatorluğunda sağ kolu olan Galliani, Monza doğumlu. “Kendimi 31 yıl boyunca Milan’a kiraladım. Asıl büyük aşkım Milan’dı” diyen Galliani, İtalyan futbolunun en önemli figürlerinden biri. İkili, flaş ve pahalı transferlerle jet hızıyla Serie A’ya yükselmek yerine genç İtalyan futbolculara şans tanıyarak bunu başarmak istiyorlar. Berlusconi’nin kulübü satın alır almaz “Uzun saçlı ve sakallı futbolcu istemiyorum. Monza’da oynayacak olanlar dövmesi de olmayacak” açıklaması günümüz futbolunda onları çok zorlayacak elbette! Dövmeleri olan takım kaptanı “Benim için farketmez. Sezon sonunda kontratım bitiyor” derken, Milan’ı 30 yıl Avrupa’nın zirvesinde tutan ikilinin de prensiplerinden geri adım atması beklenmiyor… Bir dönemin Milan’ın pilot takımı olan Monza’ya her seferinde en işe yaramaz futbolcularını kiralık yolladığı için Berlusconi-Galliani ikilisine çok kızan da var ama bu efsane isimlerin şehirle adını anılıyor olması mobilya sektörünün bir numaralı adresinde “reklam, reklamdır” olarak kabul ediliyor…
Berlusconi-Galliani ve Monza projesini iki türlü okuyabiliriz. Son çeyrek asırda İtalyan medyası, politikası ve futbolunda bir numaralı figür olan ama sahneden düşen Berlusconi ve Milan sonrasında 76 yaşında boşluğa düşen Adriano Galliani. Bardağın dolu tarafında ise hayatın bir başka gerçeği var. Ne kadar iyi beslenir ve spor yaparsanız yapın, yaşama sıkı sıkı tutunmanın yolu tutkulardan geçiyor. Berlusconi ve Galliani’yi de genç hissettiren futbola olan tutkuları. Yalnızlık iyidir ama insanın kendi içinde yalnız kalması ömrü tüketir… İçleri dolu adamlar, Monza’yı Serie A’ya taşıyacaklar mı, bunu bilemeyiz ama en azından deniyorlar…

15 Ekim 2018

Farid Fernandes'in Hikayesi



Bir çocuğu forma aldığınızda ve topu önüne yuvarladığınızda kendini hayran olduğu futbolcu sanır. Kimi Messi olur, kimi Ronaldo kimi Metin kimi de Selçuk, Mehmet, Gökhan… O formayla yatağa girer, topa sarılarak uyur. Küçükken futbolcu olmayı hayal etmeyen kaç çocuk vardır ki! Sonrası hayat, kimi yeteneklidir, az çalışır, kiminin ailesi “Oku” der, futbol kariyeri başlamadan biter. Büyüyen bedenler artık o çocukluk formalarını sığmaz, yeni alınan formalarla ver elini halı sahalar hadi en fazlası amatör takımlar. Bütün bunlar içinden masumiyet geçen hayatlar. Ya peki biri formayı sırtına geçirip kendini sosyal medyada futbolcu olarak tanıtırsa… Modern zamanların en büyük tehlikesi bu. Çift kişilik hayatlar var artık bir bedende. Kendi kimliğini saklayan ve mahlas altında yarattığı bir başka kimlikle hayatta olamadığı kadar kötü olmayı sanal dünyada başaran ve kendi hayatında yolunda gitmeyen ne varsa bunun hesabını sosyal medyada kötü olarak rövanşını alanlar.
Dionicio Farid Fernandes, sosyal medyada eğer insanları kandırmak bir kötülükse kötü olanlardan. 19 yaşındaki Meksikalı, kendini İtalya’da Juventus kulübünün alt yapısında oynayan bir futbolcu olarak tanıttı sosyal medyada. İtalyan kulübünün alt yapısında forma giyen bir oyuncunun yerini kendini montajladı fotoğraflarda. Juventus forması giyip, Meksikalı genç hayranlarına imza dağıttı. Meksika medyası onunla röportaj bile yaptı: “Dionicio Farid Fernandes, Juventus formasıyla Şampiyonlar Ligi’nde ter dökecekti.” 16 bin takipçiye ulaşan Fernandes’in hikayesi bir yerde sona erecekti. Öyle de oldu. Oysa ki futbol dünyasında ondan fazlasını yapan biri vardı geçmişte… O günlerde ne sosyal medyası, internet bile yoktu…

Beckenbauer'e benzediği için Brezilya'da 'Kaiser' lakabıyla anılan Carlos Henrique Raposo, 70'lerin sonunda adını duyurdu. Dönemin meşhur futbolcuları Carlos Alberto, Ricardo Rocha ve Gaucho yakın arkadaşıydı ve onlar sayesinde transfer yapmaya başladı. Carlos, Botofogo'ya imza attı, "Kondisyon problemim var" deyip takımla idmana çıkmadı. "Hadi çift kale maça" dediler, "Adalem ağrıyor" dedi. O dönem ileri tetkikler yaygın değildi. Carlos benzer numaraları gittiği her kulüpte yaptı, ya boğazı ağrıyor ya da adalesi çekiyordu. Brezilyalı gazetecilerden de yakın olduğu isimler sürekli onun ne büyük golcü olduğunu yazıyorlardı. 1986'da Fransa'da Ajaccio takımına transfer olduğunda elbette ki tek bir görüntü yoktu hakkında. Formayı giydi, armayı öptü, önüne konulan bütün toplara bütün yeteneksizliğini ortaya koyup vurdu. Brezilya'ya döndü, önce Fluminense sonra Vasco de Gama'ya imza attı. Carlos Henrique Raposo'nun 10 yıl süren futbol kariyeri 1989'da sona erdi. Kariyerinde tek bir maça çıkmadı. Bırakın bir maç videosunu, tek kare fotoğrafı bile yoktu. Yıllar sonra 20-30 maçta oynadığını, bir gol attığını anlatıyordu ama dinleyeni yoktu.

11 Ekim 2018

Bir Futbol Diplomatı: Cocu


Yeni bir semte taşındığınızda başınıza gelmiştir, esnafı tanımazsınız, komşularınızı tanımazsınız, manav, kasap ve bakkalın size malın iyisini vermesi için bir zaman geçmesi bir sohbet geliştirmeniz, müdavim olmanız gerekir. Bunu bir de başka bir ülkede yaptığınızı ve o topraklarda konuşulan dili bilmediğinizi düşünsenize…
Bir yerde yarım yaşanmaz. Bir Hollandalı futbol ustası Hiddink, milli takımımızın başındayken arada bir gelir, sürekli futbolumuza dair teşhis koyar biz de ilacı yazıp tedavi etmesini beklerdik. Olmadı, söylenen Hiddink söyledikleriyle kaldı gitti. “Bizim futbolumuza Hollandalı teknik adam uymaz” klişesinin de maalesef baş aktörüdür kendisi. Fenerbahçe’nin yeni yönetimiyle açtığı beyaz sayfaya bir başarı öyküsü yapmak için eline kalemi tutuşturduğu Phillip Cocu’nun kim olduğunu bilmeden ya da pardon hatırlamadan adamın derdini anlayamayız…
Karşımızdaki insan, Popescu, Galatasaray’a gelirken, Barcelona’nın yolunu tutmuş, altı Hollandalı futbolcunun forma giydiği Katalan kulübünde vatandaşı olan çok muteber bir teknik adam Louis Van Gaal ile yola çıkmış, sonunda o güne kadar Barça’da en çok forma giyen yabancı futbolcu ünvanıyla İspanya’dan ayrılmış son 20 yılın muteber futbolcularından biri. Takım arkadaşı Pep Guardiola, Barça’da son çalıştığı hoca 2004’de kulübü ayağa kaldıran vatandaşı Rijkaard.. (bakın o da Galatasaray’da başarısız oldu) Hollanda milli takımında yardımcı hocalık, 2010 Dünya Kupası finali derken PSV yılları. Cocu merdivenleri ağır ağır çıkanlardan. 48 yaşına kadar ülkesi dışında çalışmamış bir teknik adam. İşte yeni evi Fenerbahçe’de yaşadığı sıkıntı benim sizin esnafı tanımaması, esnafın da onu. Cocu, her maç James Bond gibi bir adam ama sanki Fenerbahçe’nin maçları için Cuma gelip Pazartesi Amsterdam’a dönen bir futbol aklı. Kulübün içine girmeyi, aidiyet hissetmeyi başaramadı ya da vücut dili ve karakteri buna müsait değil. Çok diplomatik Cocu… Basın toplantılarındaki tavırlar,ı seçtiği cümleler hep “Burada ne oluyor?” gibi…
Ülkesinde marka olan bir teknik adamın Fenerbahçe’de yaşadığı kimlik bunalımı, yeni kurulmuş bir kadroyu soyunma odasında avucunun içinde tutamama, gençlerle başladığı sezona taraftarın gözünde ıskarta olan isimlerle devam etme. İşte bunlar hep yeni mahallesinde yaşadığı yabancılık hisse. Mahallenin kasabı, manavı olan malın en güzelini ayıracak kadar zamanı var mı bilmiyorum, bildiğim bazı çiçekler bazı pencerelerde açmaz, bu da çiçeği kötü yapmaz…

30 Eylül 2018

Özeldi Artık Çekilmez Biri



Kulüpteki odasına kapanmış, Real Madrid maçının taktiğine çalışıyordu. Karşısındaki kara tahtaya baktı ve rakibin bütün pas bağlantılarını çökerten taktiğine gururla baktı. Kapısı çaldı, gelen yardımcısıydı, ona “Real Madrid’i böyle yeneceğiz” dedi. Porto o maçı kaybetti, o gün yardımcısı ona “Jose iyi de bizi 12 kişi yazmışsın tahtaya” demiş, Portekizli teknik adam yerinde kalkıp tek tek sayıp “Haklısın” derken mahcubiyetini yine kendine saklamıştı. Futbolun doğduğu topraklara adım attığında dediklerini hatırlarsınız, ona “Special One” lakabını getiren o meşhur basın toplantısını: “Kusura bakmayın, basit ve kolay bir hayat isteseydim Portekiz’de kalırdım. Küstah görünüyor olabilir, buradayım çünkü küstah olduğum kadar özel bir teknik adamım da.”
Jose Mourinho, 50 yıldır şampiyonluk nedir bilmeyen Chelsea’ye kazandırdığı kupalarla, ardından “Kaybedenler Kulübü” Inter’in müzesine bir yılda koyduğu 3 kupayla geride kalan 10 yılın bir numarasıydı. Çalıştırdığı takımların taraftarı dışında kim varsa ondan nefret etti. Özgüven ile kibir arasında görünmez bir çizgi vardır, delilik ve dahilik arasında olduğu gibi.. Arjantinli teknik adam Bielsa, deli-dahiydi. Mourinho’nun kazandıkça yükselen özgüveni Real Madrid yılları sonrasında yerini çekilmez bir kibre bıraktı…
Sahne gerisinde mükemmel aile babası, çocuklarının büyüyüp evden ayrılmış olmasına tahammül edemiyor, Manchester’de bir otel odasında karşıdaki parka gitmenin tek özgürlüğü olduğunu söyleyeyip “Özel biri”nin artık “Yalnız biri” olduğunu anlatıyordu bize metin altlarında..
Barcelona ona 10 yıl önce “Herkesle kavga ediyorsun. Etmeyeceksen gel” dediğinde “Ben değişmem” diyen adam çok zamandır sadece rakipleriyle değil kendi futbolcularıyla kavga ediyor. 60’lara doğru koşan hayat yolculuğunda daha makul, daha hoşgörülü olmak yerine 20’sindeki genç futbolcularla ego savaşına giriyor. Geçen hafta manşetlere çıkan Pogba ile tartışma görüntülerinde olduğu gibi…
Inter’de Balotelli ile, Real Madrid’de Cristiano Ronaldo, Casillas ve Pepe ile Chelsea’deki ilk döneminde Shevchenko ikinci döneminde takımın yarısıyla “papaz”, takımın doktoru Eva Carneiro ile mahkemelik olan Jose Mourinho, emekliliğinde bahçede top oynayan çocuklara “Keserim topunuzu”diye bağıran huysuz amcalar yolunda… Özel biriydi ama kabul edelim artık çekilmez biri… Zaten aşk ile nefret arasında da görünmez bir ince çizgi yok mudur ki? Yoksa neden sevdiğine güle güle der ki Demis Roussos : “Goodbye my love… Goodbye Mourinho…”