23 Haziran 2012

Real Madrid: Yıllık Ücretler

"Hamit, 4 alıyor. Lass 4.5 alıyor. Kaka 3 alıyor." Bin tane farklı rakam yazılıyor transfer haberlerinde. Real Madrid'de kim ne kadar, kazanıyor? Tablo dursun bir köşede... Lazım olan baksın... "Evet, rakamlar net..."

22 Haziran 2012

Run Forrest Run


Euro 2012’de grup maçları sonrasında takımların toplam koşu mesafeleri. İlk üçteki iki takım bu gece karşılaştı ve yine çok koştular. İlk sıra ile son sıra arasında 38 km fark var. Yunanistan oyunu 50 metre içinde oynadığından çok daha fazla koşmaya ihtiyaç duymamış. Bento’nun takıma getirdiği disiplin Portekiz’i hep topu arkasında kalıp yarı finale götürdü. İspanyolların ritm düşüklüğü buradan çıkar mı? Her zaman top kendilerinde de olsa pas alternatifi için çok koşan takımlardır. İlk 3 maçta en çok koşan isim ise sakatlığın ardından turnuvaya gelen Schweinsteiger. 36 km koşmuş 3 maçta.

1. Çek Cumhuriyeti 344.450
2. Italya 343.100
3. Portekiz 339.888
4. İsveç 339.323
5. Danimarka 339.026
6. Hırvatistan 337.182
7. Almanya 334.705
8. Ukrayna 334.468
9. İspanya 332.538
10.İrlanda 330.497
11.Rusya 330.163
12.Ingiltere 329.848
13.Polonya 329.010
14.Hollanda 327.907
15.Fransa 326.1091
16.Yuanistan 306.782

21 Haziran 2012

Neden Xavi?

Zidane'ın estetiği, İniesta'nın oyun görüşü, Messi'nin yeteneği, Puyol'un yüreği, Dani Alves'in ciğerleri, Valdes'in adamlığı, Maradona'nın sol, Pele'nin sağ ayağı, David Villa'nın golü koklaması... Tüm bunlar mükemmel futbolcu için Xavi'nin seçimi... Bir de Busquets'in beyni var listede. Neden Xavi neden?

20 Haziran 2012

Çıkın Oynayın!

Barcelona için de İspanyol Milli Takımı için de aynı şeyi düşünenler çok! Teknik adama ne gerek var. Soyunma odasına maçtan 5 dakika önce gel ve "çıkın oynayın kardeşim" de. Rakibe karşı bir taktik geliştirmiyorlar mı peki bu takımlar? Bu foto İspanyol Milli Takım kampından, Del Bosque'nin odasından. Rakipleri analiz ettikleri video arşivi ve raporlar. Ve hatta 2014 Dünya Kupası eleme grubu için ayrı bir dosya... Grup maçlarında İspanya'nın rakibi zaafları üzerine pek kafa patlattığını söyleyemeyiz. Yine ezberi oynadılar ve zorlandılar. Zaten Sartre demiş biz desek ne olur ki: "Futbolda her şey rakip takımın varlığıyla çetrefilleşir."

19 Haziran 2012

Televizyonun Sahibi Sağda

Fildişi Sahili'nde Euro 2012- Fransa-Ukrayna maçı...

İspanya ve İtalya

İtalyan medyası istediği baskıyı kurdu İspanyollar üzerinde ama maç da bu yüzden 2-2 bitmedi demenin manası yok. İspanyollar, 2006'dan beri finallerde hiçbir takımdan birden fazla gol yemediler. Bunu en son başaran Fransızlardı. Dün de Biliç'i tek forvet hamlesi, Srna'ı ön tarafa atması ve ortaya beşlemesiyle İspanyollar yine tıkandı. İtalya karşısında çektiklerini bu maçta da çektiler. İspanyolların temel problemi Puyol'un yokluğu. O yokken Ramos stopere geçince, sahadaki 10 adamın da güvenmediği Arbeloa'ya forma veriliyor bu takımda. Yine pas yapıyorlar ama adam eksiltmeye çalışan yok, oyunun ritmi de düşük. Yine de yıllardır hayal ettikleri golü en sonunda attılar galiba. Birinin o topla çizgiyi geçmesi lazımdı! Jesus Navas başardı bunu. Maçın adamı İspanyollar adına Casillas oluyorsa yolunda gitmeyen birşeyler var demektir. Hırvatlara yine yazık oldu. Daha fazlasını da oynayabileceklerine inanmıyorum. İrlanda maçındaki futbol şansı bu kez yanlarında yoktu. Biliç de milli takıma veda etti. İspanyollar bu görüntüleriyle bu kupadan daha çok 2014 için kötü sinyaller veriyorlar... Bu jenerasyonun bir Dünya Kupası daha kazanması Almanya bu kadroya sahipken ve kupa Brezilya'dayken zor görünüyor...Grubun en iyi teknik adam performansı Prandelli'den geldi. İtalya'nın elinde eski güzel adamlar yok elbette. Yine de klişenin hakkını verdiler ve turnuva takımı olduklarını gösterdiler. İrlanda karşısında dörtlü defansa dönen ve 4-3-1-2 ile oynayan İtalya'da Pirlo bir durup nefes alınca skor uzun zaman tekte kaldı. İspanyollar golü attıktan sonra Hırvatlar beraberliği bulsa, İtalya'ya o gol de yetmeyecekti 2 dakika önce liderlik koltuğunda otururken. Cüneyt Çakır, İtalya'nın istediği penaltıdaki değil kararıyla haklıydı. Hakem şansı yanında. Maçlarında arıza çıkmadı. A ve B grubuna göre C ve D'nin çeyrek final eşleşmeleri çok daha sert geçecek. Bu akşam da Fransa ve İngiltere'nin gelmesini bekliyorum. Dün İspanya-Hırvatistan maçı öncesinde stadyumda UEFA'nın medyaya yolladığı data ekranında test yayını yapılırken yazacak başka skor yok muydu?

Bonucci&Balotelli

Bonucci: "Balotelli, golden sonra İngilizce birşeyler haykırdı. Ağzını kapadım, zaten ne dediyse, bir bok anlamadım..."

Artık...

İspanyol Milli Takımı'nın yıllardır hayal ettiği gol buydu. Artık şut atmaya başlayabilirler.

18 Haziran 2012

24 Ayar

İtalyanlar 2004'teki 2-2 kabusunun bir benzerini yaşamamak için günlerdir İspanyollara manşetlerden mesaj yolluyorlar. Hırvatistan ile İspanya 2-2 bitse, İtalya evine dönecek. Madrid'den bugün fena ayar gitmiş İtalyanlara. Rahat ol İtalya, biz öc almayı sevmeyiz'e getirmişler. Güzel kapak, güzel gazetecilik. 4 yıl önce de aynı fotoğrafla başka bir manşet atmıştı Marca. 2008'de İspanya-İtalya maçı öncesinde yine kanlı Luis Enrique fotosu ve İtalya bunu unutmadık manşeti... 1994 Dünya Kupası'nda İtalyanların Dino ve Roberto Baggio ile 2-1 kazandıkları maçta Tassotti'nin dirseği Luis Enrique'yi dağıtmıştı. Aynı İtalyanlar, bir ay önce Luis Enrique'yi Roma'da kapının önüne koydular. Bakalım akşam ne olacak? İspanyolların 2-2 hesabı yapacaklarına inanmıyorum. İtalya, hiç yenemediği Trapottoni'nin İrlanda'sını nasıl geçecek, mesele budur... Tassotti vs Luis Enrique

17 Haziran 2012

10 Numaralar

Kalecin oluyorlar çocukken
Sen sevin diye gol oluyor bütün toplar
Bir zaman sonra libero
Arkanı topluyorlar
Top geçse, adam geçmiyor...
Yeni yetmeliğinde hepsi iki yönlü orta saha
Maddi-manevi pasların en güzelini atıyorlar.
Bazen de dokuz numaralar
Öğüt niyetine doksana takıyorlar, çıkartamıyorsun...
Sonra gidiyorlar...
"10 numaralar öldü" diyorlar ya şimdi
Belki de ondan işte...
Foto 1/2: Tribündergi
Foto 3: Kerem Sefa Gökbuget/Madrid

10 Haziran 2012

Euro 2012 Gün # 2

20 yıl önce bir Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası’nda birileri çıkar parlar, sonra transfer yapardı. Avrupa Ligleri yayınlanmadığından, internet yokken, genç bir futbolcu hakkında fikir sahibi olmak futbolseveri bırak futbolun profesyonelleri için bile zordu. Şimdi kimi keşfedeceksin? Bütün sezon Avrupa Ligleri’ni takip edenleri bu turnuvada hangi “genç” şaşırtabilir ki? İzlenmeyen liglerden gelen adamlar gelip maçlara damga vururlarsa ne ala… Krohn-Dehli gibi. Danimarka’nın kanadından kopup gelen bu adam, Hollanda’nın fiyakalı onbirini üzdü. Kadronda Robben varsa, mucidi bile olsan total futboldan bahsetmen mümkün değil. O oyun üçgen ister, kabul edilebilir ölçüde ego ister, pas ister, yardımlaşma ister, yatan adamla işi olmaz, yetenek ister, koşu ister. Bayern Münih’i her kulvarda yakan Robben, milli takımı da ilk maçta yaktı. İçeri kıvrıl, topu terse çek ve vur. Üstten aut… Robben’in etiketi oldu artık bu pozisyon. Morten Olsen’in adamları nefis savunma yaptılar, Kjaer uzun zaman sonra ilk çıkış yaptığı düzeyde geri döndü, Agger de nefis oynadı, Van Persie’nin önünden çektiği bir top var ki, o yeter… Yine hadlerini bilerek oynadılar ama bir kez daha kupa tarihinde öne geçmeyi başardıkları bir maçtan yenilmeden üstelik bu kez kazanıp çıktılar. Hollanda’da Dünya Kupası’nda 7 maçta da oynayan Kuyt’ın yedek kalması da Robben’in kaprisleri. O kanadını kendi seçecek diye onbire konulan Afellay bütün sezonu sakat geçirmiş bir adam ne kadar ağır ve oyundan kopuk olursa, o kadardı işte. Sneijder kenardan gelen Van der Vaart ikilisinin iyi bir sezon geçirmediği ortada. Hangisini oynatsa öbürüne yazık olacak iki santrforu olan Marvick için Van Persie ile başlamak doğru tercihti. Bu Danimarka karşısında tek ön libero ve çift santrforla çıkarsa, oyunu kopartır mıydı? Belki. İki yarıda da Hollanda’ın verilmeyen iki penaltısı var. İlk geceden sonra ikinci akşama da hakem damga vurdu diyebiliriz. İkinci yarıda geç gelen değişikler ve 5 hücumcuyla maçı bitiren Hollanda, son 6 ayda zaten sallanıyor, Danimarka ise tam tersi sağlam skorlarla geliyordu turnuvaya. Artık önlerinde ölümüne oynamaları gereken bir derbileri var. Kaybederlerse Amsterdam’ın yolları taştan…

Portekiz’i hizaya getirdiğimiz kesin. Bizim karşımızda dökülen defansları Almanya karşısında formalarının sırtında yazan isimlerinin hakkını verdiler. Pepe ve Bruno Alves’in iyi oyununa Real Madrid performansının çok üzerine çıkan Coentrao da katıldı. Portekiz’in derdini santrfor eksikliğiyle açıklamak artık bir klişe sanki. Daha doğrusu belki de ellerinde bir Mesut yok. Selçuk İnan’ları bile yok. Veloso-Meireles ve Moutinho üçlüsüyle bölgeyi tutarsanız ya sonra? Bento da zaten o sonrayı Nani ve Ronaldo’ya bağlamıştı ama karşında Almanlar varsa eğer, kötü günlerindeyse işte 72’ye kadar… 2010’dan sonra 2012’de de büyük oynayacağını ilk maçtan gösterdi Mesut. Onu bozan ve ekstradan yoran ise Schweinsteiger’in sakatlıktan dönmüş olması nedeniyle bilinen al-ver’lerden uzak olması ve transfer sarhoşu Podolski’nin verimsizliğiydi. Müller de dahil olmak üzere forvet hattında Mesut’a yeteri kadar pas üçgenini veremediler ve özellikle iş ilk yarıda kanada açılan toplarda Boateng’in Sabri’den emanet ortalarına kaldı. Portekiz maç boyunca 10 kişi topun ardında kalmayı başardı, başka türlü de baş edemezlerdi. Ronaldo’nun oyun 0-0 iken yakaladığı pozisyonu bozan Boateng ve ardından Pepe’nin kaçırdığı Gomez maçın skoru belirlediler. Almanlar, her zaman sonradan gaza basar. Gecenin takımı tandemiyle Danimarka. Hayal kırıklığı Robben ve Van Persie… Gecenin adamı Mesut Özil.

Euro 2012 Gün # 1

Bizim mesleğin büyükleri, tecrübelerini şöyle anlatır bazen: 8 Dünya Kupası, 9 Avrupa Şampiyonası, 5 Olimpiyat gördüm. Bu blog için de ikinci Avrupa Şampiyonası. 2006 Dünya Kupası oynanırken blog daha ortalıkta yoktu. 2008’de biz de orada olduğumuzdan, iş de müsait olduğundan en keyif aldığım yazıları yazmıştım. 2010 da hiç fena değildi. Travmatik bir sezonun ve akıllara ziyan iş yoğunluğunun ardından bitse de huzura ersek dediğimiz Mayıs’ın ayının son 10 günü içinmiş. Yine daldık bir maratona. Bu kez biz yokuz. Hazırlık maçları ölçü müdür, değil midir bilmem ama geneline vurursak, turnuvada bizden çok daha kalitesiz takımlar var, elbette ki bu bize orada olmalıyız sonucu vermiyor, belki de bu son olsun temennisinin altını bir kez daha çizdiriyor. İki ev sahibinin olduğu üçüncü turnuva bu. İlkinde iki futbol ülkesi vardı. 2008’de Avusturya’nın geçmişine saygı duymakla beraber, İsviçre ortaklığının tadı keçiboynuzundan halliceydi. Ukrayna’nın tribünlerini görmedik ama kulüp bazında her zaman esaslı tribünlere sahip Polonyalılar güzel başladılar turnuvaya. Sahada ise sadece 30 dakika. Yunanistan ya da bir başkanının 2004’i tekrar edebilmesinin mümkün olmadığı bir turnuva bu. Oyunun kalitesinin eriştiği nokta artık bu kadar sürprizi kaldırmaz. Topun yuvarlaklığı da bir yere kadar! Tribün coşkusu ve iştahlı oyunla, grupta gözlerine kestirdikleri Yunanistan karşısında iyi başladı oyuna Polonya. Sağ taraftan da iyi yardırdılar. Gol geliyor dakikalarından da golü bularak çıktılar. Komşu’da Zagorakis ve Dellas gibi 2004’ün omurgası olmuş adamlar yok artık. Yediği golle sallanan Yunanistan’ı ilk devrede devirmeliydi Polonya. Üstelik İspanyol hakem Velasco’dan asisti almışken. Sokratis’in kırmızısı tam Kuddusi işiydi. Komedi.. Çıktığı günden bu yana çakma Emre Belözoğlu lakabını taktığım Sotiris Ninis’in yerine oyuna giren Salpingidis ile oyunu döndürdü, ihtiyar Karagounis penaltıyı atsa Atina yine sirtakinin kralını yapardı Cuma gecesi ama olmadı. Polonya eline geçen büyük fırsatı değerlendiremedi.
Ruslar, play-off’un da etkisiyle bu kez daha mı hazırlar acaba? Ya da Çek defansı bu kadar kötü mü olmalıydı? Cech 4 yiyorsa, önündeki 4 adam ne iş yapar? Çok skorlu maçlar olmaz diye beklediğim grubun ikinci maçından 5 gol çıktı. Ruslar, topu rakiple paylaştılar ama 4 atarken Kerzhakov saç baş yolduruyorsa demek ki yolları uzun olacak. Rosicky sakatlıktan dönmüş, Baros her daim sakat ya da güçsüz. 8 yıllık vadede yeni jenerasyonla yetenekli bir kadro yaratamadılar ve bu onbirden de daha fazlasını beklememek lazım. Dzagoev için artık bir Avrupa Ligi vaktidir ama Ruslar da Akinfeev örneği ortadayken başka kafaya sahip adamlar. İlk gün güzel bir akşamdı. Gecenin adamı Dzagoev. Hayal kırıklığı Çek defansı. Günün saksısı ise İspanyol hakem Velasco…

7 Haziran 2012

Ya O Gün... Bugün!..

“Ya o gün intihar edecektim ya da kendimi futbola verecektim” demişti. Acıların, kayıpların insanı daha güçlü yaptığını büyüdükçe öğreniyorsun, neye ağlaman gerektiğini, neyin sana vız geldiğini, neyin seni yıktığını, neyin sana “Bana koymaz bu” dedirttiğini.. Umudun da gerekçesi oluyor o acılar. Bazıları geçmiyor, sadece kabuk bağlıyor. Hayat sana hep o yaraları kaşıtıyor, takvim yaprakları hep hatırlatıyor. Ölenle ölünmüyor deniliyor da, ölünüyor işte… Bir zaman sonra…


Bazı insanların seveni kadar nefret edeni de vardır. Ve hatta "herkes seni seviyorsa iyi değildir" derler. Desinler… Bu adam öyle bir adamdı. Onu ülkesinde herkes seviyordu. Vakur, çalışkan, işini iyi yapan… Birinci lige taşıdığı Gijon’dan geride kalan sezonun devre arasında gönderdiler onu. Neresinden bakarsan bak haksızlık. Hayata sadece futbolla tutunan bir adamı, bahar aylarında tek başına bıraktılar. Ben de benzer sözler duymuştum babamın kıymetli bir dostundan cami avlusunda, babam bizi görmüyordu artık: “Emeklilik fikri ona göre değildi. Bazıları hızlı yaşar. Gazı kesersen...”

O da vitesi yükseltti tekrar.. Dursa, “Evet” demese, birinci ligden bir takım yapışırdı yakasına. "Gel bizi çalıştır" derdi. O Villarreal’e “Evet” dedi. İkinci lig zor, Villarreal için de zor.. İmzayı atacak, takımın esaslı adamlarının gidişini izleyecek sonra yeni sezonu açacaktı… Ufak kasabalar, gölgede kalmış şehirlerde, köhne stadyumlarda ölümüne 90 dakikalar…3 Temmuz 2004 akşamı telefon acı acı çalmıştı. Raul Preciado Sanz’ı, oğlunu, 15 yaşındaki çocuğunu kaybettiğinde hala kanserden göçüp giden karısının yasını sürüyordu. Yıllar sonra Mourinho’nun evindeki bilmemkaç maçlık yenilmezlik serisine son vermiş olması sadece bir istatistik. Rakam soğukluğu işte…


Kıta’nın öbür ucunda bir adamın, bir futbol öznesinin gidişine bu kadar üzülmeli mi insan? Onu da bilemiyorum ki. Ben bu adamı severdim, şampiyon yapmazdı seni ama amcama benzer, dayıma mı; ne bileyim işte, pek bizdendi... Sanki üst kattaki komşum, sanki yazlıkta mangal yaktığımız abi…

Kalp dediğin, kas ya hani… Kasılır böyle acılarla… Dayanmaz, kopar, yırtılır, paramparça olur ama "durdu" derler. Can kırıkları yapışmaz bir daha...
Manolo Preciado... Çok fiyakalı bir adın vardı... Şarkı gibi, tınısı güzel… Adamdın... Biz buradan desek ne yazar... Ülkende öyle diyorlar... Sevdiklerinle hasretine son verdiğin yerde huzur bul!..

Arşiv: Bazen Neşe Bazen Keder

Bizim Gerçeğimiz

BİZİM GERÇEĞİMİZ BİZİM GERÇEĞİMİZDİR
Çocuk: "Baba, sen Atletico'da oynadın mı?"
Baba: "Tam oynayacaktım ama dizimde, tam şuradan sakatlandım. O zamandan beri de..."
Çocuk: "Peki Atletico her zaman final mi oynar?"
Baba (tereddüt eder): "Evet, neredeyse her zaman final oynarız.. Evet"
Çocuk: "O zaman biz United'dan, City'den, Ajax'dan, Porto'dan daha iyiyiz değil mi?"
Baba: "Evet... Evet, Evet"
Çocuk: "Baba peki hangisi daha önemli; Şampiyonlar Ligi mi Avrupa Ligi mi?"
Baba: "Duruma göre değişir"

POOMSE The Lost Years

29 Mayıs 2012

Heysel:27

Andrea Casula 11 yaşındaydı
29 Mayıs 1985 20:15

Heysel

Classico

Geçen sezon Doni, bu sezon Mauri.. Sıradan futbolcular değil bunlar, kalburüstü yetenekler ve ikisi de takım kaptanı. Biri hem kendini hem Atalanta’yı yaktı. Doni zaten yolun sonuna gelmişti, dönüşü olmaz. Mauri de görünen o ki Lazio’yu yakacak. İtalyanlar cezası kısa süredece kesecektir. Lazio’ya Avrupa Ligi yolu kapanabilir.
İlk akla gelen soru şu, bir önceki yıl Genoa’da oynayan sonra da Zenit’e giden genç Criscito da dahil bu adamlar nasıl oluyor da bahis şikesine karışıyorlar? Az mı kazanıyorlar? Bu bahislerden onlara kalan ne? Lazio kaptanı bu sezon bir milyon Euro’ya oynadı, net rakam bu. Lazio’nun bir önceki sezon şike yapıldığı iddia edilen maçından bahis mafyasının 2 milyon Euro kaldırıp, 600 binini futbolculara aktardığı söyleniyor. İşin içindeki Macar bahis mafyası da Singapur bağlantılı. Bir önceki operasyonda da Boşnakların adı geçiyordu. Cremona savcılığına göre, 2010-2011 sezonunda, Serie A ve Serie B’de oynanan Napoli-Sampdoria; Brescia-Bari; Brescia-Lecce; Bari-Sampdoria, Palermo-Bari, Lazio-Genoa ve Lecce-Lazio maçlarında şike var. Bir de Siena ve Conte soruşturması var ki Moggi’den yaka silkmiş, yıllar sonra kafasını kaldırabilmiş Juventus taraftarı için en büyük kabus bu. Geçen hafta 3 yıllık yeni sözleşme yaptıkları Conte de, adı geçen tüm futbolcular da masumuz diyorlar. Suçu kabul eden yok. Geçen sezon başında da Doni de böyle söze başlamış, ardından bahis mafyasıyla olan bağlantısını itiraf etmişti.Savcılık, dün İtalyan medyasına, Mayıs 2011’de çekilmiş bir dizi fotoğraf dağıttı. Karelerde, Sculli ve Criscito, bahis mafyası üyeleriyle iyi risotto nasıl yapılır konulu bir sohbet yapmıyorlar elbette. Kaladze için de bir maçtan 50 bin Euro kaldırdığı iddiası var. Juventuslu Bonucci için de soruşturma var. Bu operasyonun devamı gelecek. Daha çok isim dökülür ortaya…
1980, 1986, 2006 ve 2011’in ardından İtalyanlar artık şike skandallarını gelenekselleştirdiler. 2006’da ortalık toz duman olduğunda Almanya’da kupa ile dönmüşlerdi. Dün 06:30’da milli takım kampı basıldı ve Criscito’yu alıp götürdüler. Skandaldan yine beslenirler mi? Yok artık!...

22 Mayıs 2012

Robben Playlist

Galatasaray 2011-2012

Biri diğerinden çok daha fazla şampiyonluk hasreti çekse de, ikisi farklı nedenlerden dolayı dibe vursa da onların ortak yönü bu sezon ipi önde göğüslemiş olmaları. Juventus, Galatasaray, Nedved, Hakan Şükür, basiretsiz teknik adamlar, Pirlo, Selçuk İnan, yeni stad kelimelerine yüklemler eklemesek de birşeyler anlatır sanırım...
Ünal Aysal’ın Adnan Polat’tan teslim aldığı Galatasaray, boya ve motordan çok kaporta problemi olan bir araçtı ve bırakın koşmayı yürümeyi unutmuştu. Polat ile yaratılan bir başka Galatasaray’dan bilinen Galatasaray’a dönüş tamamlanmamış olsa da başkalaştıran öznelerin kulüpten uzaklaştırılmış olması bile bu sene kazanılan şampiyonluğun tuzu, biberi...

Geçen sezonu 16 mağlubiyetle tamamlamış bir büyük takımın yenilmeye alışmış ruh halinden çekip çıkartmanın ilk hamlesi Fatih Terim oldu. Ardından da onun icraatları. Galatasaray’da neyi artık ne kadar oynadıkları ve kaç tane atıp kaç tane kurtardıkları önemli olmayan, tribüne gelen, futbol sohbeti yapanın adını bile duyduğunda irkildiği adamlarla yollarını ayırarak başladı Terim. O noktada ayar biraz şaşmış olabilir ki sezon başında gönderilen adamların çokluğu yüzünden sezon boyunca yarışta kadro derinliği en az olan takım da hep Galatasaray’dı. Bu oyunda rakibe karşı dik durmanın kuralı sağlam omurga. Onu sıfır isimlerle yarattı Terim. Muslera, Ujfalusi, Melo, Selçuk İnan ve Elmander... 3 hat boyunca sağda ve solda olanların en uçtaki partnerin önemi yok mu, var elbette ama geçen sezonu -5 averajla kapatmış bir takım için önce az yemek ve kazanacak kadar atmak önemliydi. İsim, isim gideyim bu kez....

Muslera: Lorik Cana artı kaç milyon, federatif haklar vs. Derken başta maliyeti anlaşılmadı ama Galatasaray’ın en büyük transfer hamlesiydi. Güney Amerika Kupası’ndan önce anlaşma yapılmamış olsa, o kupada kurtardıklarıyla bugün kendisine talip olan Chelsea’ye çoktan gitmişti. Lazio’da iyi bir defansın önünde oynayan bu küçük elli adam, Mondragon’dan sonra kaleyi kaplamasını bildi. Sezon boyunca bozmadığı çizgisini, Süper Final’de biraz olsun aşağı çekse de son maçta kurtardığı iki çıkmaz topla geldiği ilk sezonda yılın en iyi kalecisi olmayı başardı.
Eboue: Arsenal’de forma şansının azaldığı gerekçesiyle satıldı ama Wenger’in iki Afrika Kupası öncesinde, toplam 3 aya yakın gözden ırak olacağı gerekçesiyle de vazgeçtiğini düşünmedim değil. Rakip tribünler için kolay adam olmadı, rakip futbolcular için de. Oyunu bilen bu adam, yüksek dozdaki bir ligden gelmenin avantajıyla artık fıkra öznesi olan Sabri’den sağ beki devraldı. Afrika Kupası’na gittiğinde de takım onu çok aradı. Faul aldığında 3 hafta yok şeklinde kıvranıp, 30 saniye sonra ayağa kalkmasıyla da haklı bir şöhret edindi.
Ujfalusi: Bazıları kaptan doğar. Kariyer planlamasını doğru yapmak da buna denir. Atletico Madrid defansında bu sezon da banko oynardı. Katar ya da ABD yerine Galatasaray’ı tercih etmesiyle sezonun kendi adına ilk doğrusunu da yaptı. Sertliğe sertlikle cevap verecek oyun aklı, yaşının getirdiği yavaşlığı gölgeledi. Galatasaray’a Lucas Neill’in verdiğinden çok daha fazlasını verdi bu sezon.
Semih: Taraftarın gözünde kredisini tüketen Servet ve Gökhan Zan’ın yapacağı bir hata bin görüneceğinden, sonsuz krediye sahip bu evlat statüsündeki genç adam tüm eksikliklerine rağmen kendi adına rüya gibi bir sezon yaşadı. Rakiple yüksek toplarda ve omuz omuzalarda ezilmedi ama çıkış sürati ve dönüşleri zayıf olduğu için de bol bol pozisyon verdi. Şampiyonlar Ligi düzeyinde mi? Elbette ki değil, ama sıfır maliyetiyle Galatasaray yeni bir yürek ekledi vücuduna.
Hakan Balta: Son yıllarda daha iyi bir sezon geçirmemişti. Türkiye’nin oyunu bölgesinde en iyi okuyan adamlarından biri ama karakteri savaşçı olmayı engellendiğinden kimi zaman tribünlerin tepkisini çekti bu forma altında. Fizik olarak düşmediği sürece, en iyi yerli sol bek. Kadıköy’de attığı kritik golle, şampiyonluğa da direkt katkı yaptı.
Felipe Melo: Bu memlekette meraklısı dışında kimse İtalya Ligi izlemediğinden mi nedir; bolca atıldı, tutuldu. Fiorentina ve Juventus’ta bir sezonunda mükemmele yakın oynamış, bir sezonda ise Juventus kötü gittiğinde tribünlerin günah keçisi olmuştu. Kısa sürede bir armayı bu kadar sevince, sevgisini de bol tezahüratla verince samimiyeti sorgulanmadı değil. Kiralık statüsünde gelip bir formayla bu kadar bütünleşen adam azdır futbol dünyasında. Terim’in kariyerinde şampiyonluk yaşadığı sezonlarda, orta sahadakiler illa ki bol gol atar. Melo da kariyer rekorunu Galatasaray’da kırdı. Büyük maçları da büyük oynadı. Onan tanınan özgürlük kimi zaman gereksiz top kayıplarını da getirmedi değil ama Galatasaray, uzun zaman sonra göbekten dikine oynayan ve gevelemeyen bir adamla sezonu tamamladı. Riera ile kavgası çok şeyi silip götürebilirdi, affedilmez bir hataydı ama Terim krizi kendi açısından iyi yönetti.
Selçuk İnan: Espanyol ve Toulouse’a hayır deyip taraftarı olduğu takıma imza attı ve kendi kariyeri adına da doğruyu yaptığını sezon boyunca gösterdi. 39 maçta forma giydi ligde. Gelecek sezon Şampiyonlar Ligi trafiğiyle birlikte bu tempoyu kaldırması elbette ki imkansıza yakın. Sarı adamlarıyla frikik çalıştı ve bu sezon Avrupa’nın en iyi frikikçilerinden biri olmayı başardı. Biraz daha atsa, Juninho/Lyon efekti yaratabilirdi. Melo ile birlikte o lafta söylenen ama sahada pek görülmeyen oyunun iki tarafını oynama yeteneğiyle tavan yaptı. Yeni sezonda arkası biraz daha kollanırsa, asist sayısını da ikiye katlayacak kadar ara pası atar en uçtakilere...
Engin Baytar: “Terim, adam eder”in elbette ki istisnaları var ama deli mi dahi mi bu adam denilen Engin, bu kez kendini oyuna vermeyi başardı. Ne attığı gol sayısı ne de yaptığı asist bir büyük takımın orta sahasında oynayan oyuncu için yeterli ama sahaya verdiği renk ve mücadeleyle her şey istatistik değil dedirtti. Yine de yeni sezonda Selçuk’u yedekleyen ve yeni bir kanat oyuncusuna yerine kaptırma ihtimali olan adam olarak bitirdi sezonu...
Emre Çolak: Ligin ilk yarısında Fenerbahçe derbisiyle sahaya sürüldü ve bir devre boyunca da formayı bırakmadı. Ne o, ne de Engin, klasik kanat oyuncusu olmadığından, Galatasaray forvetleri istedikleri kadar beslenemedi. Fizik yapısı ve oyununa zarar veren gereksiz özgüveni ile bu çıkışı yapmasını beklemediğim bir oyuncuydu. Yeni sezon da o da onbirden düşmeye aday bir isim.
Elmander: Sezon başında onbirde düşünülmüyordu ama bonservisi elindeyken Türkiye’ye üstelik de makul bir yıllık ücretle neden geldiğini anlamadığım bu adam, Galatasaray taraftarı için sahadaki sigorta oldu. O varsa, takım ayakta kaldı. O oyundan çıkınca Galatasaray topu rakibe verdi. Ocak ayındaki sakatlık sonrasında en büyük kozu gücünü yitirince sallandı. Süper Final’de vasatı aşamadı, gol atamadı ama sezon boyunca bir takımın parçası olmak ne demek izleyen herkese gösterdi.
Necati Ateş: Şampiyonluklar bazen devre arasında yapılan transferlerle kaybedilir. Bazen de kazanılır. Necati, transferi Galatasaray’a kazandırdı. Kritik bütün deplasmanlarda işi bitirdi. Yaşı kadar, Antalya’da yediği idman da yetersizdi ki yeri geldi birçok maçta sallandı ama bu memlekette oyunu bilerek oynayan adamlardan biri olduğu için formayı zor çıkardı. Yeni sezonda kadro derinliği peşinde koşacak Galatasaray’ın kulübedeki ilk forveti olur.
Milan Baros: Tarak kemiği kırıldığı günden bu yana sırtında yazan ismin kendisine ait olduğunu kimselere inandıramadı. O sakatlığın kalıntıları idmanlarda yükleme yapmayı önledi. Güçsüz bir Baros, Galatasaray taraftarı için her zaman mide ağrısı oldu. Baros’a rağmen takımı şampiyon oldu bile denilebilir. Yeni sezonda Euro 2012’de bir rüzgar yakalarsa kendine 3 yıllık sözleşme verecek bir kulüp bulur.

Sezonu 14 adamla oynayan Galatasaray’da, geriye kalan isimlerin oyuna ve skora verdikleri katkıyı ancak mikroskopla incelemek lazım. Ayhan futbolu bıraktı ama aslında sezon başında bırakmıştı. Ceyhun, Vernel modundan çıkamadı, sert olmadığı sürece forma bulamayacağını idrak edemedi. Yekta, Sabri gibi tribüne oynadı ve takım içi amigoluğa soyundu. Riera için gamsız, yetenekli ve sezon içinde devamlılığı olmayan diye not düşmüştüm geldiğinde. Şaşırtmadı. Sercan sezonu bu hafta açtı, fitness salonunda çalışıyor. Galatasaray’ı bir başka Galatasaray yapan hamlelerden biri olan Kazım, niye gitti, büyük bir sır olarak kaldı. Yiğit, Nişantaşı’nda kameralardan kaçarken attığı deparı yarım sezonda bir daha atmadı. Ufuk, ikinci kaleci artık benim dedirtti. Aykut, 9 yıldır bu memlekette nasıl kolay para kazanılır’ın dersini bir kez daha verdi. Servet kendini türkülere verdi, Gökhan Zan’ı kimse arayıp sormadı. Aydın, yıllardır cepten yediğini 2-3 maç iyi oyun ve bir kritik golle biraz olsun geri ödedi. Çağlar, idmanlardaki çift kalelerde yedek onbirin bir adamı olmaktan öteye gidemedi. Mehmet Batdal ise 15-20 dakikada olmaz benden dedirtmeyi başardı.

Galatasaray’ın 18. şampiyonluğunda Terim bu kez doğru ekibi kurdu. Hasan Şaş ve Ümit Davala, taktik olarak ne kadar katkıda bulundular bu soru işareti ama kazandığı kupaları önce Florya’nın havasında suyunda kazanan bir takım için iyi birer ağabey ve rol modeli oldular. Taffarel, İtalya’dan getirdiği şut makinesiyle Florya’da havayı değiştirdi, iyi kaleci vardır, çok iyi kalecinin çok iyi de idman vereni vardır diye bir futbol gerçeği yoksa da ben şimdi uydurdum. Melo’nun Galatasaray’ı tercih etmesinde büyük etken olan Taffarel, Muslera’yı hep fit tutmayı başardı. Euro 2008’de milli takım masal yazarken, takıma kondisyonu veren Amerikalı Piri tartışılan adamdı. Onun çalıştırdığı takımlar bir zaman sonra telef oluyordu. Piri, bunu tekzip etti ve sezon devamlılığının şampiyonluk için çok önemli olduğu 40 haftada, perde arkasında en önemli karakterlerden biri oldu.

Yedi sezondur lig yarışından uzak olan Fatih Terim, başarısız olsa belki de son denemesi olacak üçüncü Galatasaray döneminde, ciğerini bildiği kulübün takımını sil baştan yarattı. Onu hep başarıya götüren çift forvete dönmek için haftaların geçmesini bekledi ama daha sonra da geri dönüş yapmadı. Delisi birden fazla takımını kazansa da kaybetse de taraftarının gözünde savaşan bir onbir olmasını sağladı. 40 haftalık maratonda tek tek bakıldığında mutlaka taktik hatalar da yaptı ama sonunda geminin karaya yanaştırılıp yanaştırılmadığına bakılan bu oyunda bir sene önce karaya oturmuş Galatasaray’ı şık bir şekilde limana bağladı... İç denizlerden, okyanuslara çıkmak; onun hakkıdır...