26 Haziran 2012
Puyol'un İstatistikleri!
Carles Puyol, sakatlığı nedeniyle Euro 2012’de yok. Onun yerini dolduran Sergio Ramos’un forma giydiği sağ bekteki Arbeloa da tiki taka düşmanı. 34 yaşındaki Puyol için 2014 Brezilya ancak bir hayal. Barça ile sözleşmesini 2014’e kadar uzattı ama iş milli takım olunca iki yıl sonra 36 yaşında bir adam ancak onun gibi profesyonel olursa o formayı kapar, hayal de gerçek olur. Geçen yıl, 28 Mayıs’ta Londra’da Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldırırken Puyol üzerine bir tişört giymişti. Göğsünde bir mesaj vardı: “Anims Miki!”. Miki yok artık. Bir yıldan fazla süredir kanser tedavisi gören Miki Roque hayatını kaybetti. Ani ölümlere, kalp krizlerine genç yaşta çok kurban veren İspanyol futbolu, 15 gün içinde Preciado’nun ardından Miki Roque’yi de uğurladı.
Puyol, milli takımdaki arkadaşlarına Preciado ve Miki için alın bu kupayı diye mesaj yollamış. Total futbol benim için Puyol’un Bojan Krkiç tuzluğu istediğinde zaman uzatmasıdır demiştim ya, oyunu sahada oynarsın, 4-3-3, sahte 9 bunlar teferruat! Puyol iyi adam! Real Betis’li Miki Roque’nin hastalığı boyunca yanında olmuş. Barcelona’daki tedavisi boyunca da tüm masrafları üstlenmiş. Bunu da özenle saklamayı başarmış bu süre boyunca. Opta’nın, Castrol analizin rakamlara, istatistikleri boğduğu futbol dünyasında beni ilgilendiren bu hikayeler, yoksa onun forma giymediği maçlarda Barça kaç kez kaybetmiş, sol ayağıyla mı daha çok gol atmış yoksa sağ ayağıyla mı, bunlar ezberlediği şiiri okumamış adamların işi... Bir Puyol hikayesi daha var ki, o da arşivden, eklemeden duramadım..."Barcelona'nın kaptanının babası dün öğleden sonra nerede olur? El Corte Ingles'de alışverişte? Marbella'da golf mü oynar? Dünya turundadır; Tokyo'ya az önce mi inmiştir? Lebiderya evinde, dizlerinde battaniye; kitap mı okur? Diagonal'de yürüyüşe mi çıkmıştır? Şehir kulübünde briç masasında ayakları mı uyuşmuştur? Barcelona kaptanının babası dün öğleden sonra nerede olur? Oğlu Deportivo La Coruna maçı için El Prat'dan takımla havalandığında bir iş makinesinin üzerinde de olurmuş. 56 yaşındaymış. İş kazası. Puyol, La Coruna'ya indiğinde "baban öldü" demişler. Barcelona'ya 200 km uzaklıkta Puyol ve kardeşi Putxi'nin doğup büyüdüğü yerde. Babalar hep ölür. Milyon dolarların da olsa ölür..."
Hamit Altıntop
Real Madrid treni, bir futbolcunun kariyerinde geçecekse bir kez geçer. Bindin, bindin derler. O da öyle yaptı. Nuri Şahin’in ardından sürpriz transferdi ama Bundesliga çıkışlı Mesut’un bir sezonda yaptıklarının ardından yeteri kadar kredisi vardı Türklerin. Nuri ile birlikte sakat başladıkları sezonda özellikle Hamit’in sakatlık haberleri Nuri’ye de zarar verdi. Real Madrid’in iki sakat oyuncu aldığı haberleri artınca doğal olarak oyuncular üzerinde baskı oluştu ve Hamit, Real Madrid’de zaten zor olan forma şansını kaybetti. Sağ bakte Arbeloa gibi bir adam İspanyol Milli Takımı’na giderken, Hamit o bölgede milli takımdan bildiğimiz performansıyla gözü kapalı oynardı ama işte milli takımdan bildiğimiz performans...29 yaşındaki bir futbolcunun kariyer istatistiklerinde ilk bakılması gereken sezon içi devamlılığı olup olmadığı. Bayern Münih gibi kadroya sahip bir takımın içinde bunu sorgulamak elbette ki ne kadar doğru ama Hamit’in 30 maçın üstüne çıktığı sezonun ardından 5 yıl geçmiş.Schalke formasıyla 31 maça çıktıktan sonra Bayern Münih’te son iki sezonda sırasıyla 15 ve 14 maçta forma giymiş ki bunun kaç tanesinin ilk 11 olduğunu araştırmadım doğrusu.
Hamit-Galatasaray flörtünde ilk söylenmesi gereken galiba; geçen sezon başında Galatasaray’ın Hamit’e ihtiyaç duyduğu... Bugün ise Galatasaray’a –ya da bir başka takıma- ihtiyaç duyanın Hamit olduğu. Real Madrid’i takip eden ve takım üzerinde büyük etkileri olan gazetecilerin hiç sıcak yaklaşmadıkları bir isim Hamit. Nuri’nin Bundesliga’da yılın oyuncusu kartviziti ve yaşı itibariyle, eleştiriler biraz insaflı olurken, Hamit için raydan çıkan satırlarda “Kazma futbolcu” bile yazıldığı çok oldu. Hamit konuşurken elbette ki en son konuşacağımız oyuncunun yeteneği olmalı!
Hamit-Galatasaray flörtünde ilk söylenmesi gereken galiba; geçen sezon başında Galatasaray’ın Hamit’e ihtiyaç duyduğu... Bugün ise Galatasaray’a –ya da bir başka takıma- ihtiyaç duyanın Hamit olduğu. Real Madrid’i takip eden ve takım üzerinde büyük etkileri olan gazetecilerin hiç sıcak yaklaşmadıkları bir isim Hamit. Nuri’nin Bundesliga’da yılın oyuncusu kartviziti ve yaşı itibariyle, eleştiriler biraz insaflı olurken, Hamit için raydan çıkan satırlarda “Kazma futbolcu” bile yazıldığı çok oldu. Hamit konuşurken elbette ki en son konuşacağımız oyuncunun yeteneği olmalı!
Hamit, Real Madrid’de yılda 2 milyon 200 bin Euro kazanıyor. Menajeri, Galatasaray ile pazarlık masasına oturduğunda 4 milyon Euro garanti para istedi. Maç başına rakamı ve kupaların kazanılması halinde ödenecek bonuslar buna dahil değil. Bu 4 milyonun 500 bin Euro’sunu da menajerin kendi payı olarak ayırdığı, Hamit’in de bunu kabul ettiği söyleniyor. Galatasaray için doğal olarak bu rakam fazla geldi ve işi askıya aldılar. Real Madrid cephesinde Gago, Carvalho ve Lass ile birlikte bileti kesilen dört isimden biri olan Hamit için, işini bilen bir yönetim bonservis ödemez. İtalya’da son iki günde ortaya atılan, Hamit ve Carvalho’yu Milan istiyor haberleri arşivde bir spekülasyon olarak kalacak gibi duruyor.
A Milli Takım’ın 2014 elemelerinde kadrosunda gençleşen kadronun çimentosu olması beklenen bir oyuncunun artık sezonda 5 maç forma giymemesi lazım. Kendisine talip olan takım sayısına bakıldığında Hamit için bundan sonraki hamle sanırım Galatasaray ile masaya oturduğunda orta yolu bulması. Galatasaray açısından da defansında kaleci dahil minumum 3 yabancı kullanan ve Melo ile yola devam etmeye karar veren bir takımın iki forveti yabancı olacaksa, Hamit, sağ kanat için nokta transfer...
One Day...
"People don't change. We grow old. And some of us adapt. And learn how to enjoy simple pleasures of life, like a family, a home. And for you... What's in that glass right now, for you, is as good as it's ever going to be. One day you'll understand. You got more past than future, you learn." SAFE HOUSE-2012
23 Haziran 2012
Real Madrid: Yıllık Ücretler
22 Haziran 2012
Run Forrest Run

Euro 2012’de grup maçları sonrasında takımların toplam koşu mesafeleri. İlk üçteki iki takım bu gece karşılaştı ve yine çok koştular. İlk sıra ile son sıra arasında 38 km fark var. Yunanistan oyunu 50 metre içinde oynadığından çok daha fazla koşmaya ihtiyaç duymamış. Bento’nun takıma getirdiği disiplin Portekiz’i hep topu arkasında kalıp yarı finale götürdü. İspanyolların ritm düşüklüğü buradan çıkar mı? Her zaman top kendilerinde de olsa pas alternatifi için çok koşan takımlardır. İlk 3 maçta en çok koşan isim ise sakatlığın ardından turnuvaya gelen Schweinsteiger. 36 km koşmuş 3 maçta.
1. Çek Cumhuriyeti 344.450
2. Italya 343.100
3. Portekiz 339.888
4. İsveç 339.323
5. Danimarka 339.026
6. Hırvatistan 337.182
7. Almanya 334.705
8. Ukrayna 334.468
9. İspanya 332.538
10.İrlanda 330.497
11.Rusya 330.163
12.Ingiltere 329.848
13.Polonya 329.010
14.Hollanda 327.907
15.Fransa 326.1091
16.Yuanistan 306.782
2. Italya 343.100
3. Portekiz 339.888
4. İsveç 339.323
5. Danimarka 339.026
6. Hırvatistan 337.182
7. Almanya 334.705
8. Ukrayna 334.468
9. İspanya 332.538
10.İrlanda 330.497
11.Rusya 330.163
12.Ingiltere 329.848
13.Polonya 329.010
14.Hollanda 327.907
15.Fransa 326.1091
16.Yuanistan 306.782
21 Haziran 2012
Neden Xavi?
20 Haziran 2012
Çıkın Oynayın!
Barcelona için de İspanyol Milli Takımı için de aynı şeyi düşünenler çok! Teknik adama ne gerek var. Soyunma odasına maçtan 5 dakika önce gel ve "çıkın oynayın kardeşim" de. Rakibe karşı bir taktik geliştirmiyorlar mı peki bu takımlar? Bu foto İspanyol Milli Takım kampından, Del Bosque'nin odasından. Rakipleri analiz ettikleri video arşivi ve raporlar. Ve hatta 2014 Dünya Kupası eleme grubu için ayrı bir dosya... Grup maçlarında İspanya'nın rakibi zaafları üzerine pek kafa patlattığını söyleyemeyiz. Yine ezberi oynadılar ve zorlandılar. Zaten Sartre demiş biz desek ne olur ki: "Futbolda her şey rakip takımın varlığıyla çetrefilleşir."
19 Haziran 2012
İspanya ve İtalya
İtalyan medyası istediği baskıyı kurdu İspanyollar üzerinde ama maç da bu yüzden 2-2 bitmedi demenin manası yok. İspanyollar, 2006'dan beri finallerde hiçbir takımdan birden fazla gol yemediler. Bunu en son başaran Fransızlardı. Dün de Biliç'i tek forvet hamlesi, Srna'ı ön tarafa atması ve ortaya beşlemesiyle İspanyollar yine tıkandı. İtalya karşısında çektiklerini bu maçta da çektiler. İspanyolların temel problemi Puyol'un yokluğu. O yokken Ramos stopere geçince, sahadaki 10 adamın da güvenmediği Arbeloa'ya forma veriliyor bu takımda. Yine pas yapıyorlar ama adam eksiltmeye çalışan yok, oyunun ritmi de düşük. Yine de yıllardır hayal ettikleri golü en sonunda attılar galiba. Birinin o topla çizgiyi geçmesi lazımdı! Jesus Navas başardı bunu. Maçın adamı İspanyollar adına Casillas oluyorsa yolunda gitmeyen birşeyler var demektir. Hırvatlara yine yazık oldu. Daha fazlasını da oynayabileceklerine inanmıyorum. İrlanda maçındaki futbol şansı bu kez yanlarında yoktu. Biliç de milli takıma veda etti. İspanyollar bu görüntüleriyle bu kupadan daha çok 2014 için kötü sinyaller veriyorlar... Bu jenerasyonun bir Dünya Kupası daha kazanması Almanya bu kadroya sahipken ve kupa Brezilya'dayken zor görünüyor...
Grubun en iyi teknik adam performansı Prandelli'den geldi. İtalya'nın elinde eski güzel adamlar yok elbette. Yine de klişenin hakkını verdiler ve turnuva takımı olduklarını gösterdiler. İrlanda karşısında dörtlü defansa dönen ve 4-3-1-2 ile oynayan İtalya'da Pirlo bir durup nefes alınca skor uzun zaman tekte kaldı. İspanyollar golü attıktan sonra Hırvatlar beraberliği bulsa, İtalya'ya o gol de yetmeyecekti 2 dakika önce liderlik koltuğunda otururken. Cüneyt Çakır, İtalya'nın istediği penaltıdaki değil kararıyla haklıydı. Hakem şansı yanında. Maçlarında arıza çıkmadı. A ve B grubuna göre C ve D'nin çeyrek final eşleşmeleri çok daha sert geçecek. Bu akşam da Fransa ve İngiltere'nin gelmesini bekliyorum. Dün İspanya-Hırvatistan maçı öncesinde stadyumda UEFA'nın medyaya yolladığı data ekranında test yayını yapılırken yazacak başka skor yok muydu?
Bonucci&Balotelli
18 Haziran 2012
24 Ayar
İtalyanlar 2004'teki 2-2 kabusunun bir benzerini yaşamamak için günlerdir İspanyollara manşetlerden mesaj yolluyorlar. Hırvatistan ile İspanya 2-2 bitse, İtalya evine dönecek. Madrid'den bugün fena ayar gitmiş İtalyanlara. Rahat ol İtalya, biz öc almayı sevmeyiz'e getirmişler. Güzel kapak, güzel gazetecilik. 4 yıl önce de aynı fotoğrafla başka bir manşet atmıştı Marca. 2008'de İspanya-İtalya maçı öncesinde yine kanlı Luis Enrique fotosu ve İtalya bunu unutmadık manşeti... 1994 Dünya Kupası'nda İtalyanların Dino ve Roberto Baggio ile 2-1 kazandıkları maçta Tassotti'nin dirseği Luis Enrique'yi dağıtmıştı. Aynı İtalyanlar, bir ay önce Luis Enrique'yi Roma'da kapının önüne koydular. Bakalım akşam ne olacak? İspanyolların 2-2 hesabı yapacaklarına inanmıyorum. İtalya, hiç yenemediği Trapottoni'nin İrlanda'sını nasıl geçecek, mesele budur...
Tassotti vs Luis Enrique
17 Haziran 2012
10 Numaralar
Kalecin oluyorlar çocukkenSen sevin diye gol oluyor bütün toplar
Bir zaman sonra libero
Arkanı topluyorlar
Top geçse, adam geçmiyor...
Yeni yetmeliğinde hepsi iki yönlü orta saha
Maddi-manevi pasların en güzelini atıyorlar.
Bazen de dokuz numaralar
Öğüt niyetine doksana takıyorlar, çıkartamıyorsun...
Sonra gidiyorlar...
"10 numaralar öldü" diyorlar ya şimdi
Belki de ondan işte...

Foto 1/2: TribündergiFoto 3: Kerem Sefa Gökbuget/Madrid
10 Haziran 2012
Euro 2012 Gün # 2
20 yıl önce bir Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası’nda birileri çıkar parlar, sonra transfer yapardı. Avrupa Ligleri yayınlanmadığından, internet yokken, genç bir futbolcu hakkında fikir sahibi olmak futbolseveri bırak futbolun profesyonelleri için bile zordu. Şimdi kimi keşfedeceksin? Bütün sezon Avrupa Ligleri’ni takip edenleri bu turnuvada hangi “genç” şaşırtabilir ki? İzlenmeyen liglerden gelen adamlar gelip maçlara damga vururlarsa ne ala… Krohn-Dehli gibi. Danimarka’nın kanadından kopup gelen bu adam, Hollanda’nın fiyakalı onbirini üzdü. Kadronda Robben varsa, mucidi bile olsan total futboldan bahsetmen mümkün değil. O oyun üçgen ister, kabul edilebilir ölçüde ego ister, pas ister, yardımlaşma ister, yatan adamla işi olmaz, yetenek ister, koşu ister. Bayern Münih’i her kulvarda yakan Robben, milli takımı da ilk maçta yaktı. İçeri kıvrıl, topu terse çek ve vur. Üstten aut… Robben’in etiketi oldu artık bu pozisyon. Morten Olsen’in adamları nefis savunma yaptılar, Kjaer uzun zaman sonra ilk çıkış yaptığı düzeyde geri döndü, Agger de nefis oynadı, Van Persie’nin önünden çektiği bir top var ki, o yeter… Yine hadlerini bilerek oynadılar ama bir kez daha kupa tarihinde öne geçmeyi başardıkları bir maçtan yenilmeden üstelik bu kez kazanıp çıktılar. Hollanda’da Dünya Kupası’nda 7 maçta da oynayan Kuyt’ın yedek kalması da Robben’in kaprisleri. O kanadını kendi seçecek diye onbire konulan Afellay bütün sezonu sakat geçirmiş bir adam ne kadar ağır ve oyundan kopuk olursa, o kadardı işte. Sneijder kenardan gelen Van der Vaart ikilisinin iyi bir sezon geçirmediği ortada. Hangisini oynatsa öbürüne yazık olacak iki santrforu olan Marvick için Van Persie ile başlamak doğru tercihti. Bu Danimarka karşısında tek ön libero ve çift santrforla çıkarsa, oyunu kopartır mıydı? Belki. İki yarıda da Hollanda’ın verilmeyen iki penaltısı var. İlk geceden sonra ikinci akşama da hakem damga vurdu diyebiliriz. İkinci yarıda geç gelen değişikler ve 5 hücumcuyla maçı bitiren Hollanda, son 6 ayda zaten sallanıyor, Danimarka ise tam tersi sağlam skorlarla geliyordu turnuvaya. Artık önlerinde ölümüne oynamaları gereken bir derbileri var. Kaybederlerse Amsterdam’ın yolları taştan…
Portekiz’i hizaya getirdiğimiz kesin. Bizim karşımızda dökülen defansları Almanya karşısında formalarının sırtında yazan isimlerinin hakkını verdiler. Pepe ve Bruno Alves’in iyi oyununa Real Madrid performansının çok üzerine çıkan Coentrao da katıldı. Portekiz’in derdini santrfor eksikliğiyle açıklamak artık bir klişe sanki. Daha doğrusu belki de ellerinde bir Mesut yok. Selçuk İnan’ları bile yok. Veloso-Meireles ve Moutinho üçlüsüyle bölgeyi tutarsanız ya sonra? Bento da zaten o sonrayı Nani ve Ronaldo’ya bağlamıştı ama karşında Almanlar varsa eğer, kötü günlerindeyse işte 72’ye kadar… 2010’dan sonra 2012’de de büyük oynayacağını ilk maçtan gösterdi Mesut. Onu bozan ve ekstradan yoran ise Schweinsteiger’in sakatlıktan dönmüş olması nedeniyle bilinen al-ver’lerden uzak olması ve transfer sarhoşu Podolski’nin verimsizliğiydi. Müller de dahil olmak üzere forvet hattında Mesut’a yeteri kadar pas üçgenini veremediler ve özellikle iş ilk yarıda kanada açılan toplarda Boateng’in Sabri’den emanet ortalarına kaldı. Portekiz maç boyunca 10 kişi topun ardında kalmayı başardı, başka türlü de baş edemezlerdi. Ronaldo’nun oyun 0-0 iken yakaladığı pozisyonu bozan Boateng ve ardından Pepe’nin kaçırdığı Gomez maçın skoru belirlediler. Almanlar, her zaman sonradan gaza basar. Gecenin takımı tandemiyle Danimarka. Hayal kırıklığı Robben ve Van Persie… Gecenin adamı Mesut Özil. Euro 2012 Gün # 1
Bizim mesleğin büyükleri, tecrübelerini şöyle anlatır bazen: 8 Dünya Kupası, 9 Avrupa Şampiyonası, 5 Olimpiyat gördüm. Bu blog için de ikinci Avrupa Şampiyonası. 2006 Dünya Kupası oynanırken blog daha ortalıkta yoktu. 2008’de biz de orada olduğumuzdan, iş de müsait olduğundan en keyif aldığım yazıları yazmıştım. 2010 da hiç fena değildi. Travmatik bir sezonun ve akıllara ziyan iş yoğunluğunun ardından bitse de huzura ersek dediğimiz Mayıs’ın ayının son 10 günü içinmiş. Yine daldık bir maratona. Bu kez biz yokuz. Hazırlık maçları ölçü müdür, değil midir bilmem ama geneline vurursak, turnuvada bizden çok daha kalitesiz takımlar var, elbette ki bu bize orada olmalıyız sonucu vermiyor, belki de bu son olsun temennisinin altını bir kez daha çizdiriyor. İki ev sahibinin olduğu üçüncü turnuva bu. İlkinde iki futbol ülkesi vardı. 2008’de Avusturya’nın geçmişine saygı duymakla beraber, İsviçre ortaklığının tadı keçiboynuzundan halliceydi. Ukrayna’nın tribünlerini görmedik ama kulüp bazında her zaman esaslı tribünlere sahip Polonyalılar güzel başladılar turnuvaya. Sahada ise sadece 30 dakika. Yunanistan ya da bir başkanının 2004’i tekrar edebilmesinin mümkün olmadığı bir turnuva bu. Oyunun kalitesinin eriştiği nokta artık bu kadar sürprizi kaldırmaz. Topun yuvarlaklığı da bir yere kadar! Tribün coşkusu ve iştahlı oyunla, grupta gözlerine kestirdikleri Yunanistan karşısında iyi başladı oyuna Polonya. Sağ taraftan da iyi yardırdılar. Gol geliyor dakikalarından da golü bularak çıktılar. Komşu’da Zagorakis ve Dellas gibi 2004’ün omurgası olmuş adamlar yok artık. Yediği golle sallanan Yunanistan’ı ilk devrede devirmeliydi Polonya. Üstelik İspanyol hakem Velasco’dan asisti almışken. Sokratis’in kırmızısı tam Kuddusi işiydi. Komedi.. Çıktığı günden bu yana çakma Emre Belözoğlu lakabını taktığım Sotiris Ninis’in yerine oyuna giren Salpingidis ile oyunu döndürdü, ihtiyar Karagounis penaltıyı atsa Atina yine sirtakinin kralını yapardı Cuma gecesi ama olmadı. Polonya eline geçen büyük fırsatı değerlendiremedi.
Ruslar, play-off’un da etkisiyle bu kez daha mı hazırlar acaba? Ya da Çek defansı bu kadar kötü mü olmalıydı? Cech 4 yiyorsa, önündeki 4 adam ne iş yapar? Çok skorlu maçlar olmaz diye beklediğim grubun ikinci maçından 5 gol çıktı. Ruslar, topu rakiple paylaştılar ama 4 atarken Kerzhakov saç baş yolduruyorsa demek ki yolları uzun olacak. Rosicky sakatlıktan dönmüş, Baros her daim sakat ya da güçsüz. 8 yıllık vadede yeni jenerasyonla yetenekli bir kadro yaratamadılar ve bu onbirden de daha fazlasını beklememek lazım. Dzagoev için artık bir Avrupa Ligi vaktidir ama Ruslar da Akinfeev örneği ortadayken başka kafaya sahip adamlar. İlk gün güzel bir akşamdı. Gecenin adamı Dzagoev. Hayal kırıklığı Çek defansı. Günün saksısı ise İspanyol hakem Velasco…
8 Haziran 2012
7 Haziran 2012
Ya O Gün... Bugün!..
“Ya o gün intihar edecektim ya da kendimi futbola verecektim” demişti. Acıların, kayıpların insanı daha güçlü yaptığını büyüdükçe öğreniyorsun, neye ağlaman gerektiğini, neyin sana vız geldiğini, neyin seni yıktığını, neyin sana “Bana koymaz bu” dedirttiğini.. Umudun da gerekçesi oluyor o acılar. Bazıları geçmiyor, sadece kabuk bağlıyor. Hayat sana hep o yaraları kaşıtıyor, takvim yaprakları hep hatırlatıyor. Ölenle ölünmüyor deniliyor da, ölünüyor işte… Bir zaman sonra…
Bazı insanların seveni kadar nefret edeni de vardır. Ve hatta "herkes seni seviyorsa iyi değildir" derler. Desinler… Bu adam öyle bir adamdı. Onu ülkesinde herkes seviyordu. Vakur, çalışkan, işini iyi yapan… Birinci lige taşıdığı Gijon’dan geride kalan sezonun devre arasında gönderdiler onu. Neresinden bakarsan bak haksızlık. Hayata sadece futbolla tutunan bir adamı, bahar aylarında tek başına bıraktılar. Ben de benzer sözler duymuştum babamın kıymetli bir dostundan cami avlusunda, babam bizi görmüyordu artık: “Emeklilik fikri ona göre değildi. Bazıları hızlı yaşar. Gazı kesersen...”O da vitesi yükseltti tekrar.. Dursa, “Evet” demese, birinci ligden bir takım yapışırdı yakasına. "Gel bizi çalıştır" derdi. O Villarreal’e “Evet” dedi. İkinci lig zor, Villarreal için de zor.. İmzayı atacak, takımın esaslı adamlarının gidişini izleyecek sonra yeni sezonu açacaktı… Ufak kasabalar, gölgede kalmış şehirlerde, köhne stadyumlarda ölümüne 90 dakikalar…
3 Temmuz 2004 akşamı telefon acı acı çalmıştı. Raul Preciado Sanz’ı, oğlunu, 15 yaşındaki çocuğunu kaybettiğinde hala kanserden göçüp giden karısının yasını sürüyordu. Yıllar sonra Mourinho’nun evindeki bilmemkaç maçlık yenilmezlik serisine son vermiş olması sadece bir istatistik. Rakam soğukluğu işte…
Kıta’nın öbür ucunda bir adamın, bir futbol öznesinin gidişine bu kadar üzülmeli mi insan? Onu da bilemiyorum ki. Ben bu adamı severdim, şampiyon yapmazdı seni ama amcama benzer, dayıma mı; ne bileyim işte, pek bizdendi... Sanki üst kattaki komşum, sanki yazlıkta mangal yaktığımız abi…
Kalp dediğin, kas ya hani… Kasılır böyle acılarla… Dayanmaz, kopar, yırtılır, paramparça olur ama "durdu" derler. Can kırıkları yapışmaz bir daha...Manolo Preciado... Çok fiyakalı bir adın vardı... Şarkı gibi, tınısı güzel… Adamdın... Biz buradan desek ne yazar... Ülkende öyle diyorlar... Sevdiklerinle hasretine son verdiğin yerde huzur bul!..
Arşiv: Bazen Neşe Bazen Keder
Bizim Gerçeğimiz
BİZİM GERÇEĞİMİZ BİZİM GERÇEĞİMİZDİR
Çocuk: "Baba, sen Atletico'da oynadın mı?"
Baba: "Tam oynayacaktım ama dizimde, tam şuradan sakatlandım. O zamandan beri de..."
Çocuk: "Peki Atletico her zaman final mi oynar?"
Baba (tereddüt eder): "Evet, neredeyse her zaman final oynarız.. Evet"
Çocuk: "O zaman biz United'dan, City'den, Ajax'dan, Porto'dan daha iyiyiz değil mi?"
Baba: "Evet... Evet, Evet"
Çocuk: "Baba peki hangisi daha önemli; Şampiyonlar Ligi mi Avrupa Ligi mi?"
Baba: "Duruma göre değişir"
POOMSE The Lost Years
Çocuk: "Baba, sen Atletico'da oynadın mı?"
Baba: "Tam oynayacaktım ama dizimde, tam şuradan sakatlandım. O zamandan beri de..."
Çocuk: "Peki Atletico her zaman final mi oynar?"
Baba (tereddüt eder): "Evet, neredeyse her zaman final oynarız.. Evet"
Çocuk: "O zaman biz United'dan, City'den, Ajax'dan, Porto'dan daha iyiyiz değil mi?"
Baba: "Evet... Evet, Evet"
Çocuk: "Baba peki hangisi daha önemli; Şampiyonlar Ligi mi Avrupa Ligi mi?"
Baba: "Duruma göre değişir"
POOMSE The Lost Years
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








