2 Haziran 2014
Brezilya 2014 / A Grubu
Brezilya, 64 yıl önce Dünya Kupası'na ev sahipliği yaptığında efsane finalde Uruguay'a 2-1 kaybetmişti. Şimdi futbolun en yetenekli adamlarının çıktığı topraklarda bu kez eleme oynamadan geldikleri finallerde en büyük moral kaynakları, geçen sezon kazandıkları Konfederasyon Kupası... Son 3 büyük turnuvayı kazanan İspanyolları süpüren sambacılar, 2002'de son kupayı getiren Scolari yönetiminde forvetinden daha çok defans ve orta sahasına güveniyor. Dani Alves, David Luiz, Thiago Silva ve Marcelo dörtlüsünün arkasında Julio Cesar gibi tecrübeli bir kaleci var. Orta saha Premier Lig'in sertliğini ve tecrübesini almış Ramires, Oscar, Paulinho'dan kurulu. Forvet hattında geçen sezonki turnuvada tutunamayan Neymar bu sezon Barcelona'nın yoğun maç trafiğinde çok hırpalandı ama kendi topraklarında her zaman farklı futbol oynuyor. Fred ve Hulk ile tamamlanacak Brezilya 11'i bu gruptan 3 maçta 9 puanla çıkar.
Niko Kovac yönetiminde play-off oynayıp finallere gelen Hırvatların açılış maçını ev sahibi Brezilya ile oynayacak olmaları en büyük handikapları. Orta sahada Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Real Madrid'li Modric ve Avrupa Ligi'ni kaldıran Sevilla'lı Rakitic'in performansı kaderlerini belirleyecek. Olic, Brezilya asıllı Eduardo ve Jelavic gibi forvetler, 4-2-3-1 dizilişi nedeniyle kulübede olacak, tek forvetleri ise Mario Mandzukic. Bu sezon Premier Lig'in en iyi defans oyuncularından Lovren'li savunma dörtlüsü sertliğini korursa, Hırvatlar, Brezilya'nın ardından gruptan çıkar.
Tunus'u play-off'ta saf dışı edip gelen Kamerun hala bir Eto'o takımı. Kalede Itandje vasat bir kaleci. Defans göbeğinde Galatasaraylı Chedjou'nun forması garanti. Eto'o'nun arkasında orta sahada Song bu sezonu boş geçirdi, gözler Enoh ve Makoun'da olacak ama 1990'da yarı final oynayan Kamerun'un bu grupta işi zor görünüyor. Alman teknik adam Volker Finke savunmaya çare bulamazsa ikincilik Meksika ve Hırvatlar arasında gider gelir.
Finaler öncesi hazırlık maçları Meksika için kabusa döndü. Orta sahada Montes'in sakatlığı ve finallere gelemeyecek olması, kaptan Marquez'in durumunun belirsizliği işlerini zorlaştırıyor. Ülkenin en önemli yeteneği Carlos Vela'nın olmayacak olması da Meksika'nın en büyük handikapı. Giovani ve Peralta'lı forvet hattıyla gol arayacaklar. 5-3-2 dizilişiyle grup maçlarını izlerken en azap veren takımlardan biri olabilirler. Teknik direktör Miguel Herrera, ülkede forma giyen oyuncuları tercih etti ve tek şansları Hırvatların vasat bir turnuva geçirmesi. Brezilya'nın ardından Hırvatistan'ın gruptan çıkmasını bekliyorum.
Baggio Şut, Üstten Aut...
Her şey galiba özenle kesilmiş Dünya Kupası maç programının buzdolabının kapısını iliştirmekle başlıyor. Brezilya'daki finallere 12 gün kala, 20 yıl önce Dünya Kupası'nda finalde Brezilya'ya karşı penaltı kaçıran bir İtalyan efsane düştü aklıma: Roberto Baggio. Her Dünya Kupası kendi kahramanını yaratır. 2014'te kim olacak bunu bilmiyoruz ama Baggio o penaltıyı atsaydı kahraman olacaktı ama auta giden top efsane olmasını önleyemedi. " O penaltı her gün geliyor aklıma. Penaltı kaçırmadım mı? Kaçırdım. Fakat hiçbir penaltı vuruşunda topu öyle havaya dikmemiştim. O finali tekrar oynamak isterdim." 3. ligde Vicenza formasıyla parladığında rakipler de boş durmuyordu. Tekmeler havada uçuşuyordu. Rimini maçında dizine aldığı darbeyle sağ dizinin bağları ilk kez koptu. Durmadı ayağa kalktı. 86'da Fiorentina formasını sırtına geçirdi. Floransa halkı ilk günden ona tapmaya başladı. Serie A'nın kasapları Baggio'ya kafayı takmıştı. Daha ilk sezonunda bir kez daha ameliyat masasının yolunu tuttu. Dizinden iki operasyon geçirip yola devam eden, üst düzey futbol oynayan çok az isim vardır. İflah olmaz derler bağ operasyonları sonrası dizler. 5 sezon kaldığı Fiorentina'da 55 gol attı. Agnelli Ailesi'nin her zaman çok parası olmuştu. Onlar sayesinde Juventus'un da. 18 Mayıs 1990 günü öğle saatlerinde -elbette internet sitesi de yoktu kulübün- Fiorentina, İtalyan medyasına bir açıklama yaptı: Roberto Baggio, 25 milyon liret karşılığında Juventus'a satılmıştı. Rekordu. Floransa ayağa kalktı ve uzun saatler boyunca da oturmadı. Kulüp binası taşlandı, çıkan olaylarda onlarca insan yaralandı. Torino'nun zengin çocukları, Floransa'nın esas oğlanını kaçırmıştı. İtalya'nın ev sahipliğini yaptığı 90 Dünya Kupası işte bu transferin gölgesinde start aldı. Baggio'nun hasmı ya da ondan hoşlanmayan Vialli idi. İlk maçın 11'inde kazanan Vialli idi. İşi bitiren ise Baggio. Sonraki maçlarda mucize adam Schillaci ile mükemmel ikili oldular. Yarı finalde Vialli, teknik direktörü yine ikna etti; Vicini formayı bir kez daha Vialli'ye verdi. Yedek kulübesindeki Baggio'nun sonradan oyuna girdiği maç 1-1'in ardından penaltılara gitti. 94'te kaçıran adamın 90'da penaltıyı attığını kaç kişi hatırları ki! Donadoni ve Serena'nın kaçırdığı seride Arjantin dört penaltıyı da gole çevirdi ve İtalya'yı kupa dışına itti o meşhur Maradona'nın Napoli halkına San Paolo'da İtalya'yı değil bizi destekleyin çağrısı yaptığı yarı finalde. Onların da ipini finalde Brehme çekecek, Almanya kupayı kaldıracaktı. Juventus formasıyla Floransa'ya deplasmana gittiği ilk maçta kazanılan penaltıyı atmayı kabul etmedi. Dedim ya penaltı Baggio'nun kaderiydi. Maçın ardından tribünden atılan Fiorentina atkısını boynuna takıp sahayı terk etti. Torino'nun züppe çocukları fena bozuldular. Baggio'yu kabullenemediler. Baggio'ya direnmek mümkün değildi. Milan'ın ambargo koyduğu yıllarda UEFA Kupası'nı kaldırdı. Kaptanlığa yükseldi. 1993 yılında Rivera ve Rossi'den sonra France Football'ın en iyi futbolcu ödülünü alan 3. İtalyan futbolcu oldu. 1994 ABD'de gruptan galibiyet almadan çıktılar. Nijerya maçında beraberlik golünü de atan oydu, 10 kişi kalan takımını uzatma dakikalarında ayakta tutan ve iki kez parçalanan sağ ayağıyla penaltıyı atan da. İspanya'yı ve yarı finalde Bulgaristan'ı geçerken Baggio yine assolistti. İspanyollara bir, Bulgarlara iki gol attı. 98'deki Ronaldo gibi 94 finali öncesinde de Baggio'nun finalde oynayıp oynamayacağı belli değildi. Adalesi çekiyordu ve son kararı ona bıraktılar. Sakat sakat maça çıktı. Uzatmalarda Brezilya kalesinde iki net fırsat yakaladı ama olmadı. 1994'de kaybeden İtalya'nın üzgün karesinde Baggio tek başınadır. Bir tek o mu kaçırmıştı 17 Temmuz 1994 günü Pasadena'da? Bir önceki finalde penaltıyı atan Baresi ilk penaltıyı dışarı vurdu. Brezilyalılar da Santos ile yıkıldılar. Albertini ve Evani kaleyi buldu. Sambacılar Romario, Branco ve bugünün teknik direktörü Dunga ile sektirmediler. İtalya'da Massaro kaçırdı ve o finalin hazin anında Taffarel'in olduğu kalenin 11 metre uzağına topu diken Baggio, üstten auta attı. Baggio, bugün 47 yaşında. Futbolu bırakalı 10 yıl oldu. Teknik adamlıktan uzak duruyor. Çok sonraları "Neden sen çok iyiydin?" sorusuna bir tek cevap verdi: "Ben önce düşünürdüm."
27 Mayıs 2014
İspanyollar Neden Kazanıyor?
Camp Nou'daki şampiyonluk maçında yüzlerce Barcelona taraftarının arasından kendilerine ayrılan tribüne doğru üzerlerinde Atletico Madrid formalarıyla yürüdüler. Çevrelerindeki hiçbir Barcelona taraftarı az sonra başlayacak kader 90 dakikası öncesinde rakiplerine ne sözlü ne de fiziki bir tacizde bulundu. 90 bin kişilik stadda Atletico Madrid'in 18 yıl sonra gelen şampiyonluğunu sadece 400 taraftarı görebildi. Bir gol atsalar şampiyonluğu kutlayacak Barcelonalılar ise kupayı değil de iki puan kaybettikleri bir lig maçından çıkar gibiydiler. Ağlayanı bir kenara neredeyse üzülen bile yoktu. Mesela sadece Atletico Madrid'in bu sene şampiyonluğu hak etmesi değil mesele bu şehrin sokaklarında gece gündüz spor yapan bu insanların adele ağrısının ne olduğunu bilmesi. Çünkü adele ağrısını çekenler yeşil çimde ya da parkede mücadele eden tuttukları takımların sporcularına karşı her zaman daha hoş görülüdür. Bir ülkenin tribünlerinde küfür varsa o ülkenin sokaklarında, sahalarında ter döken insanlar göremezsiniz. Medeniyet bazen spor mağazalarının büyüklüğü değil mi? Olimpiyat düzenlemek, bir aylık bir organizasyonu yapmaya aday olmak değil sadece. 1992 Barselona Olimpiyatları sadece bir şehrin değil tüm bir ülkenin spora bakış açısını değiştirdi. Okullarda başlatılan spor seferberliği bizim bildiğimiz beden eğitimiyle sınırlı kalmadı. Çocuklar hangi spora ilgi duyuyorsa yetenek sınavından geçti.
Barcelona ve Real Madrid bizim İstanbul kulüpleri gibi 15'in üzerinde dalda yarışmıyor. İspanya'da spor kültürü kasaba semt takımları üzerine kurulu. O kasaba deniz, nehir kıyısındaysa su sporları ön plana çıkıyor. Son 15 yılda sadece futbolda değil basketboldan tenise, hentboldan her dalda alt yaş milli takımlarına kadar Avrupa'da zirveye oynayan ve kupaları toplayan İspanyollar için Fransızlar'ın dopingli bir nesil yetiştirdiler iddialarını bir köşeye not edelim. Ama Dali ve Picasso'yla geride kalan yüzyıla damgasını vurmuş bu ülkenin uluslararası platformda en az sanatçılarının kadar sporcularının da ses getirdiğini ve mesele ülkeyi tanıtmaksa işte bu yolla en fiyakalı tanıtımı yaptıklarını da Fransızlar'ın notunun ardına ekleyelim. Euro 2008, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012'yi kazanan İspanyollar, 2014 Dünya Kupası'nda kimine göre favori kimine göre değil. Barcelona ve Real Madrid basketbol takımları Milano'daki Final Four'a kol kola gittiler. Evet, ikisi de şampiyon olamadı. UEFA Avrupa Ligi'nde Sevilla finale gelene kadar önce ezeli rakibi Real Betis'i sonra da yetmedi ülkesinden Valencia'yı eleyip finalde kupayı aldı. Grand Slam Turnuvaları'nda Rafael Nadal'ı anlatmaya gerek var mı? Ya da Formula 1 Pistinde Fernando Alonso'yu! NBA'de Gasol Kardeşleri ya da Barcelona'nın hentbol takımını... Dün gece Lizbon'da Şampiyonlar Ligi finali oynandı. Madrid şehrini yönetenler İspanya'nın başkentinin Sol Meydanı'na finalden bir hafta önce iki takımın dev formasını astılar. Sloganları basit ve güzeldi. "Kim kazanırsa kazansın sonunda Madrid kazanacak." Evet, dün Madrid kazandı.
Endülüs'ün Son Matadoru
Yedi yıl önce yine bir mayıs günü, İskoçya Glasgow'da finale çıktıklarında UEFA Kupası'nın son sahibiydiler. Kupayı arka arkaya kazanabilen tek takım vardı, Akbaba Beşlisi'nin fırtına gibi estiği dönemde, 1985 ve 1986 yıllarında Real Madrid. Bir yıl önce Hollanda Eindhoven'daki finalde her şey çok kolaydı. Bu kupayı ciddiye almayan İngilizlerin en ciddisi Middlesbrough masal yazmış ve finale gelmişti. Kalede efsane kalecileri Palop, şimdi Beşiktaş forması giyen Fransız stoper, sonraları Barcelona'nın iki bekini teslim alacak olan Dani Alves, Brezilyalı golcü Luis Fabiano, ele avuca sığmaz Arjantinli forvet Saviola ve kanatta fırtına gibi esen Jesus Navas'lı Sevilla, İngilizlere dört atıp kupayı almıştı. 16 Mayıs 2007'de karşılarında bu kez ülkelerinden bir takımı buldular; taraftarlarının hiç haz etmediği Barselona şehrinin kulübü Espanyol. Zaten yarı finalde de ender gelişen ataklarıyla Avrupa'da nam salmış Osasuna'yı elemişlerdi. O gün final 2-2 sona erdi. Espanyol'un bir golü yıllar sonra yolu Galatasaray'dan geçecek olan Albert Riera'dan geldi. Penaltı atışlarında Sevilla adına tek ıska, sonra Barcelona'ya gidecek olan Alves'den geldi, son penaltıyı atan Puerta, o finalden üç ay sonra yeni sezonun ilk maçında Getafe'ye karşı mücadele ederken 35. dakikada yere yığıldı ve hayatını kaybetti. İspanya'nın en umut vadeden sol bekiydi ve sadece 23 yaşındaydı. Kupayı kaybeden Espanyol'un o gün kaptanı yıllarca takımı sırtlayan Raul Tamudo'ydu. Ondan pazubandı alan Daniel Jarque ise Antonio Puerta'dan iki yıl sonra yine ağustos ayında İtalya'da hazırlık kampında sevgilisiyle telefonda konuşurken kalp krizi geçirdi ve hayata veda etti. İspanya'nın güneyinde Endülüs topraklarında Sevilla şehrinin iki takımından biri olan FC Sevilla, 108 yıllık tarihinde tüm kupaları son dokuz sezona sığdırdı. 1945-46 sezonunda kazandıkları tek şampiyonluk dışında 1957 yılından bu yana ikinci bile olmayı başaramayan Sevilla, bu sezona başlarken müzesinde iki UEFA Kupası, beş Kral Kupası ve bir İspanya Süper Kupası bulunduruyordu.
Ekonomik krizin vurduğu birçok Avrupa kulübü gibi ellerindeki en değerli adamları sattılar. Para Manchester City'deydi ve yıllardır Sevilla şehri dışında futbol oynamayı reddeden ve bu konudaki rahatsızlığı için doktor raporu da olan Jesus Navas, bol sıfırlı kontratı görünce bir günde iyileşti. Takımın klas golcüsü Alvaro Negredo ile birlikte sıcak ve güneşli Sevilla'dan soğuk ve yağmurlu Manchester'ın yolunu tuttular. Paris Saint Germain'in transfer şımarıklığı yüzünden boşa çıkan Kevin Gameiro ve Belçika'da parlayan Carlos Bacca'ya toplam ödedikleri para sadece 15 milyon avroydu. O karlı İstanbul akşamında maç ertelenmese ve ertesi gün o zeminde oynanmasa Juventus, hocası Conte'nin dediği gibi Galatasaray'a mağlup olmaz mıydı? Bunun adı İtalyan mızıkçılığı olsun ama o Juventus, Şampiyonlar Ligi'ne veda edince heybetli kadrosuyla şehri Torino'nun ev sahibi olduğu Avrupa Ligi'nin bir numaralı favorisi oldu. Futbol, kağıt üzerinde favorilerin yeşil sahada yüreği fazla olanlara yenildiği oyun... Fenerbahçe'nin altı yıl önce Şampiyonlar Ligi'nde unutulmaz iki maç sonunda penaltılarla elediği Sevilla, futbolu seven ama biraz da mesafeli duran bir kadın için adıyla da sempatik bir kulüp. Sev-illa. İnsan, sevdiğine; "Sev illa" der mi, demese iyi ama Sevilla'yı çok seven taraftarlarını bir final daha bekliyordu yıllar sonra. İki yıldızını sezon başında satan, kulübü bugünlere getiren Del Nido hapise girince başkansız kalan Sevilla, Avrupa Ligi'nde final yolunda bula bula ezeli rakibi Real Betis'i buldu. Cüneyt Çakır'ın yönettiği ilk maçta Real Betis, Sevilla'yı deplasmanda 2-0 yenince "Buraya kadar" diyenler yanıldı. Sevilla deplasmanda aynı skorla kazanıp, o çok sevdiği penaltılarla bir üst tura çıktı. Porto'yu evlerinde dört gol atıp perişan ettikleri turun ardından kısmetlerinde yine bir İspanyol takımı vardı: Valencia. İlk maçı 2-0 kazanan Sevilla bu kez rahat gitti ikinci maça.
Şehrin diğer takımı Real Betis gibi değildir elbette. Real Betis'in ligde küme düştüğünün kesinleştiği günlerdi ve Valencia bir anda skoru 3-0'a getirip, taraftarına Torino'daki finalin hayalini kurdurmaya başladı. Uzatmaların dördüncü dakikasıydı ve Mbia kafayı vurdu, kiralık olarak forma giyen Kamerunlu, Sevilla'yı finale taşıdı. Geçen yıl Fenerbahçe'yi eleyip finale çıkan Benfica, ligde sona bir hafta kala Porto'dan uzatmalarda gol yiyip şampiyonluğu kaybetmiş, ardından Avrupa Ligi finalinde Chelsea'ye boyun eğmişti. Bir sezonda üç kupanın bir kulpunu tutup kaldıramayan Benfica, geçen çarşamba akşamı Torino'daki finale sadece Lizbon'dan değil, İtalya ve Fransa'da çalışan binlerce taraftarıyla geldi. Juventus Arena'da Sevilla taraftarı onların yarısı kadardı. Bu sezonu şampiyon bitirmiş Benfica, kendisinin istediği ücreti vermediği için görevine son veren yönetime "100 yıl bir daha Avrupa Kupası kazanamayacaksınız" diyen teknik adam Bela Guttmann'ın bedduasından tam yedi final kaybederek çekmişti geride kalan 52 yılda. Bir zamanlar, Sergio Ramos, Dani Alves, Diego Simeone, Davor Suker, Ivan Zamarano ve Diego Armando Maradona gibi büyük yeteneklerin forma giydiği Sevilla'nın bu finale getirdiği kadro, kağıt üzerinde Benfica'dan güçsüzdü. 120 dakika dayandılar. Galatasaray-Arsenal finalinden 14 yıl sonra ilk kez bir finalin 120 dakikası da golsüz berabere bitti. Sevilla, penaltılarla bir kez daha güldü ve kupayı kazandı. Ertesi gün şehrin sokaklarında üzerinde küme düşmüş Real Betis forması olan bir genç geçti motosikletiyle. Sırtında ezeli rakibi, nefret ettikleri Sevilla'nın yedi yıl önce hayatını kaybeden sol bekinin adı ve numarası yazıyordu: 16-Puerta.
Ekonomik krizin vurduğu birçok Avrupa kulübü gibi ellerindeki en değerli adamları sattılar. Para Manchester City'deydi ve yıllardır Sevilla şehri dışında futbol oynamayı reddeden ve bu konudaki rahatsızlığı için doktor raporu da olan Jesus Navas, bol sıfırlı kontratı görünce bir günde iyileşti. Takımın klas golcüsü Alvaro Negredo ile birlikte sıcak ve güneşli Sevilla'dan soğuk ve yağmurlu Manchester'ın yolunu tuttular. Paris Saint Germain'in transfer şımarıklığı yüzünden boşa çıkan Kevin Gameiro ve Belçika'da parlayan Carlos Bacca'ya toplam ödedikleri para sadece 15 milyon avroydu. O karlı İstanbul akşamında maç ertelenmese ve ertesi gün o zeminde oynanmasa Juventus, hocası Conte'nin dediği gibi Galatasaray'a mağlup olmaz mıydı? Bunun adı İtalyan mızıkçılığı olsun ama o Juventus, Şampiyonlar Ligi'ne veda edince heybetli kadrosuyla şehri Torino'nun ev sahibi olduğu Avrupa Ligi'nin bir numaralı favorisi oldu. Futbol, kağıt üzerinde favorilerin yeşil sahada yüreği fazla olanlara yenildiği oyun... Fenerbahçe'nin altı yıl önce Şampiyonlar Ligi'nde unutulmaz iki maç sonunda penaltılarla elediği Sevilla, futbolu seven ama biraz da mesafeli duran bir kadın için adıyla da sempatik bir kulüp. Sev-illa. İnsan, sevdiğine; "Sev illa" der mi, demese iyi ama Sevilla'yı çok seven taraftarlarını bir final daha bekliyordu yıllar sonra. İki yıldızını sezon başında satan, kulübü bugünlere getiren Del Nido hapise girince başkansız kalan Sevilla, Avrupa Ligi'nde final yolunda bula bula ezeli rakibi Real Betis'i buldu. Cüneyt Çakır'ın yönettiği ilk maçta Real Betis, Sevilla'yı deplasmanda 2-0 yenince "Buraya kadar" diyenler yanıldı. Sevilla deplasmanda aynı skorla kazanıp, o çok sevdiği penaltılarla bir üst tura çıktı. Porto'yu evlerinde dört gol atıp perişan ettikleri turun ardından kısmetlerinde yine bir İspanyol takımı vardı: Valencia. İlk maçı 2-0 kazanan Sevilla bu kez rahat gitti ikinci maça.
Şehrin diğer takımı Real Betis gibi değildir elbette. Real Betis'in ligde küme düştüğünün kesinleştiği günlerdi ve Valencia bir anda skoru 3-0'a getirip, taraftarına Torino'daki finalin hayalini kurdurmaya başladı. Uzatmaların dördüncü dakikasıydı ve Mbia kafayı vurdu, kiralık olarak forma giyen Kamerunlu, Sevilla'yı finale taşıdı. Geçen yıl Fenerbahçe'yi eleyip finale çıkan Benfica, ligde sona bir hafta kala Porto'dan uzatmalarda gol yiyip şampiyonluğu kaybetmiş, ardından Avrupa Ligi finalinde Chelsea'ye boyun eğmişti. Bir sezonda üç kupanın bir kulpunu tutup kaldıramayan Benfica, geçen çarşamba akşamı Torino'daki finale sadece Lizbon'dan değil, İtalya ve Fransa'da çalışan binlerce taraftarıyla geldi. Juventus Arena'da Sevilla taraftarı onların yarısı kadardı. Bu sezonu şampiyon bitirmiş Benfica, kendisinin istediği ücreti vermediği için görevine son veren yönetime "100 yıl bir daha Avrupa Kupası kazanamayacaksınız" diyen teknik adam Bela Guttmann'ın bedduasından tam yedi final kaybederek çekmişti geride kalan 52 yılda. Bir zamanlar, Sergio Ramos, Dani Alves, Diego Simeone, Davor Suker, Ivan Zamarano ve Diego Armando Maradona gibi büyük yeteneklerin forma giydiği Sevilla'nın bu finale getirdiği kadro, kağıt üzerinde Benfica'dan güçsüzdü. 120 dakika dayandılar. Galatasaray-Arsenal finalinden 14 yıl sonra ilk kez bir finalin 120 dakikası da golsüz berabere bitti. Sevilla, penaltılarla bir kez daha güldü ve kupayı kazandı. Ertesi gün şehrin sokaklarında üzerinde küme düşmüş Real Betis forması olan bir genç geçti motosikletiyle. Sırtında ezeli rakibi, nefret ettikleri Sevilla'nın yedi yıl önce hayatını kaybeden sol bekinin adı ve numarası yazıyordu: 16-Puerta.
11 Mayıs 2014
Bazı Mayıslar Sonbahar
Sokakta da stadyumlarda işler kötü gidiyor İtalya'da. Bir ülkenin mutsuzluğuna artık Adriano Celantano şarkıları da yetmez oldu. Matteo Renzi, sokaktaki mutsuzluğu yok etmek ekonomiye çeki düzen vermek için 22 Şubat'ta başbakanlık koltuğuna oturduğunda İtalya'nın en genç başbakanı ünvanını aldı. Sadece 39 yaşındaydı ve 16 bakandan oluşan kabinesinde sekiz kadına yer verdi. Floransa Valiliği'nden başbakanlık koltuğuna uzanan Renzi aynı zamanda sıkı bir Fiorentina taraftarıydı ve geçen hafta Roma'da oynanan İtalya Kupası finalini izlemek için Roma Olimpiyat Stadı'nda yerini aldı.
Yüzden fazla ülkede naklen yayınlanacak maç, saatinde başlamayınca kameralar bir Napoli tribününü bir Matteo Renzi'yi göstermeye başladı. Roma sokaklarında Napoli taraftarı, şehrin ev sahibi Roma taraftarıyla çatışmış ve bir taraftar ağır yaralanmıştı. Napoli kaptanı Hamsik, kale arkasındaki taraftarlarının yanına gitti ve tribün lideri Gennaro de Tommaso ile uzun bir pazarlık başladı. Evet, İtalya'da bir kez daha bir tribün lideri maçın oynanıp oynanmayacağına karar veriyordu. Napoli'de mafya üyesi olduğu bilinen Tommaso ikna olunca takımlar soyunma odasından çıktılar. Başbakan Renzi ise şeref tribününde olan biteni izliyordu. Napoli kupayı kazandı, Renzi "Stadı terk etmedim çünkü bu ülkeyi onlara bırakmak istemiyorum" diyerek Tommaso gibilere mesaj yolladı. Napoli'nin tribün liderinin 'izniyle' oynanan final 10 yıl önce yarıda kalan Roma derbisini akıllara getirdi doğal olarak.
İtalyan medyası gece yarısı arşivlerden Roma kaptanı Totti'ye "Stad dışında polis aracı ufak bir çocuğu ezdi. Maça devam etmeyin" diyen tribün lideri Daniele de Santis'in saha içine girdiği derbinin haberlerini çıkardı. Çocuğun ezildiği haberi bir söylentiydi, doğru çıkmamış ama o gün o derbi yarıda kalmıştı. Finalin sabahında ise Napoli'de yedi avroya araba yıkayan ve annesinin "Tek suçu Napoli'yi sevmekti. Benim oğlum mafya üyesi değil. Biz onurlu bir aileyiz" dediği komadaki Ciro Esposito'yu vuranın 10 yıl önce derbiyi oynatmayan Daniele de Santis olduğu ortaya çıktı. Gennaro de Tommaso beş yıl stadyumlara giriş yasağı aldı, Daniele de Santis tutuklandı ve Ciro Esposito hastane odasında hayata tutunmaya çalışıyor, Matteo Renzi ise ülkesini "İtalya'yı ben yönetiyorum"a inandırma peşinde.
İtalya'nın güneyinde futbola kurşun sıkılırken, kuzeyinde ise vefa duygusu yine ağır bir bıçak yarası aldı ama öncesi var. Beş yıl önce yine aylardan mayıs. Paolo Maldini, 901 kez giydiği Milan formasına veda ediyordu San Siro'da. 25 yıl Milan'da oynamış efsane kaptana veda edebilsinler diye çocuklar için bilet fiyatının üç avro olduğu o maçın sonunda tek tek tribünleri dolaşan Maldini, üç tribünden büyük alkış alırken, Milan'ın fanatik taraftarlarının olduğu kale arkası Curva Sud'ün önüne geldiğinde yuhalandı. Acıydı ama gerçekti, Milan kale arkası Maldini'yi küfürlerle uğurluyor ve "Sadece Franco Baresi" tezahüratıyla eski kaptanlarını hatırlatıp Maldini'yi yok saydıklarını ilan ediyorlardı.
Maldini el kol hareketleriyle kale arkasını diğer tribünlere şikayet ederken, gözyaşlarına boğuldu. O anda Curva Sud tribününden açılan pankartta "Paralı asker dediklerinden alkış mı bekliyorsun" yazıyordu ve Milan kaptanı kendisini omuzlara almak isteyen takım arkadaşlarının yanından hızla uzaklaşıp soyunma odasına gitti. Milan Curva Sud tribünü o günden iki yıl önce La Gazzetta dello Sport'a verdiği röportajda lafını sakınmayan ve "Tribünü rant kapısı haline getirdiler. Hepsi paralı asker. Milan'ı baltalıyorlar" diyen Maldini'den intikamlarını almışlardı.
Maldini, o gün sadece "Onlardan biri olmadığım için gurur duyuyorum" diyebildi. Maldini, Milan ise; Javier Zanetti, Inter demekti son 20 yılda Milano'da. Maldini'nin gözyaşlarıyla hatırlanan o mayıstan beş yıl sonra, Zanetti'nin gözyaşları aynı stadyumun toprağına düştü. Arjantinli 22 yıllık futbol kariyerinin 20 yılını Inter'de geçirmiş ve geçen yıl yaşadığı ağır sakatlığa rağmen futbola devam deyip, bu sezon Maldini gibi 40'ına geldiğinde "Buraya kadar" kararı almıştı. Herkes onun geçen hafta oynanan Milano derbisinde forma giyeceğini ve tribünleri selamlayacağını sandı İtalya'da. Öyle düşünmeyen biri vardı. Inter Teknik Direktörü Walter Mazzarri. Milan'ın tek golle kazandığı derbide üç oyuncu değişiklik hakkını da kullanan Mazzarri, Zanetti'yi oyuna sokmadı. Arjantinli kaptan başını iki elinin arasına alarak gözyaşlarını sakladı ve yedek kulübesinde son düdüğünü bekledi derbinin. Ertesi gün Juventus şampiyonluğunu ilan etti.
12 yıl önce Ciro Esposito'nun vurulduğu Roma'da, Napoli tribün lideri Gennaro de Tommaso'nun finalin oynanmasına izin verdiği Roma Olimpiyat Stadı'nda, ligin son maçına lider çıkan Zanetti önderliğindeki Okan-Emre'li Inter, Lazio'ya 4-2 mağlup olmuş ve Juventus şampiyon olmuştu. Zanetti saha ortasında dizlerinin üstüne çökmüş, ağlıyordu, tarih 5 Mayıs 2002 idi. İtalya'da bu sezon fikstür çekildiğinde Inter'in son iç saha maçı Lazio ile idi. Zanetti dün gece forma giydi mi, tribünlere veda edebildi mi? Cevabı mı? Javier Zanetti'den iki yaş genç başbakan Matteo Renzi'in doğduğu şehir Floransa'da, Toskana lehçesiyle dendiği gibi: "Chissa" (Kim bilir?)
10 Mayıs 2014
Hafta Sonu Naklen Yayınlar
10 Mayıs Cumartesi
16:30 Bayern München - Stuttgart (TRT Haber)
16:30 Mainz 05 - Hamburger SV (TRT Spor)
18:00 Vitoria Setubal - Olhanense (Tivibu)
18:00 Belenenses - Arouca (Tivibu)
19:00 Gençlerbirliği - MP Antalyaspor (LigTV)
19:00 Verona - Udinese (Tivibu)
20:00 Porto - Benfica (Tivibu)
21:45 Inter - Lazio (Tivibu)
22:00 Lille - Paris SG (Tivibu)
22:00 Bordeaux - Marseille (Tivibu)
23:00 Levante - Valencia (NTVSpor Smart HD)
23:00 Estudiantes - San Lorenzo (TVNet)
11 Mayıs
00:30 Internacional - Atletico Paranaense (LigTV3)
02:00 RB Newyork - Chicago Fire (Sports TV)
12:30 Zenit St. Petersburg - Dinamo Moscow (LigTV3)
13:30 Atalanta - Milan (Tivibu)
14:45 CSKA Moscow - Tom (LigTV3)
15:30 Standard Liege - Club Brugge (TVNet)
16:00 Sampdoria - Napoli (Tivibu)
16:00 Torino - Parma (Tivibu)
17:00 Manchester City - West Ham (MovieMax Speed)
17:00 Liverpool - Newcastle United (Digiturk)
18:00 Sporting Lisbon - Estoril (Tivibu)
18:00 Athletic Bilbao - Real Sociedad (NTVSpor Smart HD)
19:00 Gaziantepspor - Eskişehirspor (Digiturk)
19:00 Elazığspor - Beşiktaş (LigTV2)
19:00 Trabzonspor - Galatasaray (LigTV)
19:00 Kasımpaşa - Çaykur Rizespor (DT Salon 1)
19:00 Kayseri Erciyesspor - Bursaspor (LigTV3)
19:00 Sivasspor - Akhisar Bld. (DT Salon 3)
19:00 Torku Konyaspor - Kayserispor (DT Salon 2)
19:00 Anderlecht - Genk (TVNet)
20:00 Atletico Madrid - Malaga (NTVSpor Smart HD)
20:00 Celta Vigo - Real Madrid (Smart Spor)
20:00 Elche - Barcelona (NTVSpor)
21:45 Roma - Juventus (Tivibu)
22:00 Fluminense - Flamengo (LigTV3)
5 Mayıs 2014
4 Mayıs 2014
Geçen Ömürden De Geçiyor
Altyapısından yetiştiği takımın büyüyünce golcü olacak umuduydu Sedat Debreli. Pozisyonu bildiğiniz 9 numara. Doğru zamanda doğru yerde olmak yetenek kadar önemli futbolda. Sliding Doors (Rastlantının Böylesi) filminde olduğu gibi. Bir saniyelik bir kararla, bir imzayla, bir formayla her şey değişir futbolcunun hayatında. 9 numara Sedat bir zaman sonra forvet arkası oldu, Suat Kaya'nın futbola veda ettiği maçta ön liberoydu. Biraz daha kalsa Galatasaray'da stoper olacak oradan da saha dışına çıkacaktı. Geçen, ömürden de geçiyor. Sedat Debreli şimdi 31 yaşında. Florya'da valizini topladı, memleketi turladı. Onunla aynı günlerde vitrine çıkan İlker Erbay da, yerli Roberto Carlos adayıydı. Galatasaray'ın idmanlarında fırtına gibi esen, Pinto sırtına alıp giderdi karşı karşıya kaldığında ufak tefek İlker'i. Yıllar sonra alt yapısından yetiştiği Galatasaray'ın futbolcuları Bolu'ya kamp yapmaya geldiğinde alt liglerde forma giyen bir futbolcu tedirginliğiyle dönem arkadaşlarıyla eski günleri yad etmişti.
Kolay iş değil futbolcu olmak hele ki en üst ligde oynamak. Meşhur Barcelona altyapısı La Masia'dan son 15 yılda yetişen 150 futbolcudan toplasan 20'si yükselebildi A takıma. Gerisi elbet ekmek yemeye devam ediyor futboldan ama hayal ettikleri değil; bulabildikleri formayla. Abdullah Avcı'nın artık şehir efsanesine dönen 2005 yılında Avrupa şampiyonu ve dünya dördüncüsü olan 17'lik yıldız adaylarından bugün ayakta kalabilen kaç isim var ki? Kariyeri erken zirve yapıp son iki yılda sıradanlaşan gurbetçi Nuri Şahin, Trabzon kalesinde harikalar yaratan Onur Kıvrak, bu sezon Ersun Yanal sayesinde Avrupa'nın en iyi sol beklerinden biri olmayı başaran Caner Erkin, 10 yıldır Galatasaray'da patlama yapması beklenen ve bu sezon ağır bir sakatlık geçiren Aydın Yılmaz, biraz Aykut Demir, biraz Volkan Babacan. Gerisi olmadı o kadronun...
Manchester United'ı zirveye taşıyan ve uzun yıllar oradan indirmeyen, en sonunda da filmi çekilen (The Class of 92) 92 kuşağına (Beckham, Butt, Giggs, Neville kardeşler, Scholes) benzer bir kuşağı da 2000'lerin ilk yarısında Galatasaray yakalamıştı altyapısında. 87-88 doğumlu kuşağın şöhreti, daha bu gençler A takımla sahaya çıkmadan menajerlik oyunlarının meraklıları sayesinde ülkeyi sarmıştı. En iyi golcü, fırtına gibi kanat, hava topu vermeyen stoper, yorulmak nedir bilmeyen ön libero, Emre-Okan gibi orta saha... O kadar çoktular ki, 12 tanesi pişmek için kulübün pilot takımı Beylerbeyi'ne yollandı. Ülke futbolunun acı gerçeği, "altyapı yarışmaz, yetiştirir"i yine gözardı eden teknik adamlar en fazla iki üçüne forma verip, 30'lukları sahaya sürdü. Zafer Şakar bu kuşağın ağabeyiydi. Orta sahada nefis tekniğiyle yerli Xavi olabilirdi. Olmadı. Oğuz Şabankay, Almanya'da bir hazırlık maçında oynadığı futbolla yanımda oturan Alman gazeteciyi mest etmiş, "Ne şanslısınız, biz de böyle saf yetenekler yok" dedirtmişti.
Mülayim Erdem, Galatasaray'ın unutulmaz forveti Arif Erdem'in yeğeniydi. Amca kontenjanından girmemişti altyapıya. Orta sahada top ayağındayken sürekli yukarda kafasıyla "Gün gelir belki Pirlo olur" bile dedirtiyordu ama bizim memlekette hali vakti yerinde ailelerin çocuklarının futbol sahasında eksiği hırs. Kayboldu gitti Mülayim. Mehmet Güven sessiz ve utangaç bir çocuktu, atlaman gereken bir eşik vardır futbolda büyük hedefleri olan bir takımda tutunabilmek için. Eksiğin neyse ona bulman, onu geliştirmen ve vazgeçmemen lazım... Yavaş kaldı Mehmet Güven hızlanan futbolda...
Ferhat Öztorun, İstanbul'un futbolcu yetişmesi zor semtlerinden Etiler'de büyümüş, bankacı babası onu yıllarca Etiler'den Florya'ya idmana getirip götürmüştü. Bir Fenerbahçe derbisinde yediği ters çalım, sonra gaza basamadığı Trabzonspor yılları... Cafercan Aksu, milli takımın alt yaş gruplarının değişmez forvetiydi. Bir turnuvadan bir turnuvaya, 18'ine gelmeden eskitilen üç dört pasaport... Zayıf ve çelimsizdi, yaş grubundaki defanslarla baş edebiliyordu ama iş büyük sahneye çıkmak olunca, ezildi... Özgürcan Özcan, Hakan Şükür'ün sayısını unuttuğumuz veliahtlarından biriydi. Cafercan'ın aksine yaşıtlarının yanında üç-dört yaş büyük duruyor, güçlü fiziğiyle stoperleri hava toplarında eziyordu. Hakan Şükür, Necati, Ümit Karan, Hasan Kabze dörtlüsünün arkasında bekleyen genç yetenek olmak belki de kariyerinin en büyük talihsizliğiydi. Uğur Uçar, kiralık gönderildiği Kayseri'den pişip döndüğünde "olmuştu" ama güzel oyunun kabus tarafıyla Konya'nın buzlu zemininde tanıştı, diz kapağı kırıldı. Hepsi hâlâ futbol sahnesinde, olmak istedikleri yerlerde değiller, hayalleri vardı hepsinin, beraber büyüdükleri takım arkadaşları gibi...
Manisa'ya kiralanmasa, Robert Pires'i İstanbul'a getiren meşhur uçak Atatürk Havaalanı'na inebilse; Arjantinli büyük (!) yetenek Carrusca futbolcu çıksa, Adnan Polat, Manisa formasıyla Fenerbahçe karşısında izleyip "Kim bu çocuk?" diye sorduğunda Adnan Sezgin "Bizim altyapıdan, kiralık verdik" demese; Adnan Polat "Sezon sonunda takıma dönüyor" yanıtını vermese; hayal etmese, futbola aşık olmasa, çok çalışmasa, hatalarından ders çıkarmasa; Stanford Bridge'de o çok da uzun olmayan boyuyla Londra semalarına yükselip o kafayı vuramayacak, direkten dönen topu Chelsea ağlarına yollayamayacak ve ekran başındaki Cafercan'ı, Özgürcan'ı, Mülayim'i, Zafer'i, Ferhat'ı Uğur'u, Mehmet'i, Oğuz'u "Goolll" diye oturdukları yerde zıplatamayacaktı "Kocakafa" Arda Turan.. Arda ile beraber Bayrampaşa'nın sokaklarında ve Florya Metin Oktay Tesisleri'nde büyüyenlerin yolları ayrı ama hâlâ iyi dostlar. "Stand By Me"de dediği gibi "12 yaşındaki arkadaşlarım gibi arkadaşlarım bir daha hiç olmadı." Kimin oldu ki?
Kolay iş değil futbolcu olmak hele ki en üst ligde oynamak. Meşhur Barcelona altyapısı La Masia'dan son 15 yılda yetişen 150 futbolcudan toplasan 20'si yükselebildi A takıma. Gerisi elbet ekmek yemeye devam ediyor futboldan ama hayal ettikleri değil; bulabildikleri formayla. Abdullah Avcı'nın artık şehir efsanesine dönen 2005 yılında Avrupa şampiyonu ve dünya dördüncüsü olan 17'lik yıldız adaylarından bugün ayakta kalabilen kaç isim var ki? Kariyeri erken zirve yapıp son iki yılda sıradanlaşan gurbetçi Nuri Şahin, Trabzon kalesinde harikalar yaratan Onur Kıvrak, bu sezon Ersun Yanal sayesinde Avrupa'nın en iyi sol beklerinden biri olmayı başaran Caner Erkin, 10 yıldır Galatasaray'da patlama yapması beklenen ve bu sezon ağır bir sakatlık geçiren Aydın Yılmaz, biraz Aykut Demir, biraz Volkan Babacan. Gerisi olmadı o kadronun...
Manchester United'ı zirveye taşıyan ve uzun yıllar oradan indirmeyen, en sonunda da filmi çekilen (The Class of 92) 92 kuşağına (Beckham, Butt, Giggs, Neville kardeşler, Scholes) benzer bir kuşağı da 2000'lerin ilk yarısında Galatasaray yakalamıştı altyapısında. 87-88 doğumlu kuşağın şöhreti, daha bu gençler A takımla sahaya çıkmadan menajerlik oyunlarının meraklıları sayesinde ülkeyi sarmıştı. En iyi golcü, fırtına gibi kanat, hava topu vermeyen stoper, yorulmak nedir bilmeyen ön libero, Emre-Okan gibi orta saha... O kadar çoktular ki, 12 tanesi pişmek için kulübün pilot takımı Beylerbeyi'ne yollandı. Ülke futbolunun acı gerçeği, "altyapı yarışmaz, yetiştirir"i yine gözardı eden teknik adamlar en fazla iki üçüne forma verip, 30'lukları sahaya sürdü. Zafer Şakar bu kuşağın ağabeyiydi. Orta sahada nefis tekniğiyle yerli Xavi olabilirdi. Olmadı. Oğuz Şabankay, Almanya'da bir hazırlık maçında oynadığı futbolla yanımda oturan Alman gazeteciyi mest etmiş, "Ne şanslısınız, biz de böyle saf yetenekler yok" dedirtmişti.
Mülayim Erdem, Galatasaray'ın unutulmaz forveti Arif Erdem'in yeğeniydi. Amca kontenjanından girmemişti altyapıya. Orta sahada top ayağındayken sürekli yukarda kafasıyla "Gün gelir belki Pirlo olur" bile dedirtiyordu ama bizim memlekette hali vakti yerinde ailelerin çocuklarının futbol sahasında eksiği hırs. Kayboldu gitti Mülayim. Mehmet Güven sessiz ve utangaç bir çocuktu, atlaman gereken bir eşik vardır futbolda büyük hedefleri olan bir takımda tutunabilmek için. Eksiğin neyse ona bulman, onu geliştirmen ve vazgeçmemen lazım... Yavaş kaldı Mehmet Güven hızlanan futbolda...
Ferhat Öztorun, İstanbul'un futbolcu yetişmesi zor semtlerinden Etiler'de büyümüş, bankacı babası onu yıllarca Etiler'den Florya'ya idmana getirip götürmüştü. Bir Fenerbahçe derbisinde yediği ters çalım, sonra gaza basamadığı Trabzonspor yılları... Cafercan Aksu, milli takımın alt yaş gruplarının değişmez forvetiydi. Bir turnuvadan bir turnuvaya, 18'ine gelmeden eskitilen üç dört pasaport... Zayıf ve çelimsizdi, yaş grubundaki defanslarla baş edebiliyordu ama iş büyük sahneye çıkmak olunca, ezildi... Özgürcan Özcan, Hakan Şükür'ün sayısını unuttuğumuz veliahtlarından biriydi. Cafercan'ın aksine yaşıtlarının yanında üç-dört yaş büyük duruyor, güçlü fiziğiyle stoperleri hava toplarında eziyordu. Hakan Şükür, Necati, Ümit Karan, Hasan Kabze dörtlüsünün arkasında bekleyen genç yetenek olmak belki de kariyerinin en büyük talihsizliğiydi. Uğur Uçar, kiralık gönderildiği Kayseri'den pişip döndüğünde "olmuştu" ama güzel oyunun kabus tarafıyla Konya'nın buzlu zemininde tanıştı, diz kapağı kırıldı. Hepsi hâlâ futbol sahnesinde, olmak istedikleri yerlerde değiller, hayalleri vardı hepsinin, beraber büyüdükleri takım arkadaşları gibi...
Manisa'ya kiralanmasa, Robert Pires'i İstanbul'a getiren meşhur uçak Atatürk Havaalanı'na inebilse; Arjantinli büyük (!) yetenek Carrusca futbolcu çıksa, Adnan Polat, Manisa formasıyla Fenerbahçe karşısında izleyip "Kim bu çocuk?" diye sorduğunda Adnan Sezgin "Bizim altyapıdan, kiralık verdik" demese; Adnan Polat "Sezon sonunda takıma dönüyor" yanıtını vermese; hayal etmese, futbola aşık olmasa, çok çalışmasa, hatalarından ders çıkarmasa; Stanford Bridge'de o çok da uzun olmayan boyuyla Londra semalarına yükselip o kafayı vuramayacak, direkten dönen topu Chelsea ağlarına yollayamayacak ve ekran başındaki Cafercan'ı, Özgürcan'ı, Mülayim'i, Zafer'i, Ferhat'ı Uğur'u, Mehmet'i, Oğuz'u "Goolll" diye oturdukları yerde zıplatamayacaktı "Kocakafa" Arda Turan.. Arda ile beraber Bayrampaşa'nın sokaklarında ve Florya Metin Oktay Tesisleri'nde büyüyenlerin yolları ayrı ama hâlâ iyi dostlar. "Stand By Me"de dediği gibi "12 yaşındaki arkadaşlarım gibi arkadaşlarım bir daha hiç olmadı." Kimin oldu ki?
2 Mayıs 2014
Hafta Sonu Naklen Yayınlar
2 Mayıs Cuma
21:30 Bastia - Lille (Tivibu)
22:00 Rayo Vallecano - Athletic Bilbao (NTVSpor Smart HD)
3 Mayıs Cumartesi
14:45 West Ham - Tottenham (DT Salon 2)
15:30 Kayseri Erciyesspor - Gaziantepspor (LigTV2)
15:30 Eskişehirspor - Kayserispor (DT Salon 3)
15:30 Karabükspor - Torku Konyaspor (LigTV3)
15:30 Antalyaspor - Elazığspor (LigTV)
16:30 Hamburger SV - Bayern München (TRT Haber)
17:00 Barcelona - Getafe (NTVSpor Smart HD)
17:00 Manchester United - Sunderland (DT Salon 2)
19:00 Gaziantep BBSK - Fethiyespor (TRT HD)
19:00 Galatasaray - Gençlerbirliği (LigTV)
19:00 Beşiktaş - Kasımpaşa (LigTV2)
19:00 Boluspor - Tekden Denizlispor (TRT Spor)
19:00 Malaga - Elche (NTVSpor Smart HD)
19:30 Everton - Manchester City (LigTV3)
20:30 Nacional - Sporting Lisbon (Tivibu)
21:00 Osasuna - Celta Vigo (NTVSpor Smart HD)
21:45 Fiorentina - Napoli / İtalya Kupası Finali (TV8)
23:00 Valladolid - Espanyol (NTVSpor Smart HD)
4 Mayıs Pazar
00:30 Sao Paulo - Coritiba (LigTV3)
02:00 River Plate - Racing Club (TVNet)
06:00 Atletico Mineiro - Goias (LigTV3)
12:30 Lokomotiv Moscow - Zenit St. Petersburg (LigTV3)
13:00 Almeria - Real Betis (NTVSpor Smart HD)
15:30 Hatayspor - Giresunspor (LigTV)
15:30 Bursaspor - Trabzonspor (LigTV)
15:30 Çaykur Rizespor - Sivasspor (LigTV2)
15:30 Arsenal - West Bromwich Albion (LigTV3)
16:00 Parma - Sampdoria (Tivibu)
16:00 Genoa - Bologna (Tivibu)
17:00 Şanlıurfaspor - Orduspor (TRT HD)
17:00 Balıkesirspor - İst.Büyükşehir Bld. (TRT 1)
18:00 Levante - Atletico Madrid (NTVSpor)
18:00 Chelsea - Norwich City (LigTV3)
19:00 Akhisar Bld. - Fenerbahçe (LigTV)
19:00 Club Brugge - Anderlecht (TVNet)
20:00 Olhanense - Porto (Tivibu)
20:00 Benfica - Vitoria Setubal (Tivibu)
20:00 Sevilla - Villarreal (NTVSpor Smart HD)
21:45 Milan - Inter (Tivibu)
22:00 Marseille - Lyon (Tivibu)
22:00 Real Madrid - Valencia (NTVSpor Smart HD)
22:00 Flamengo - Palmeiras (LigTV3)
5 Mayıs Pazartesi
20:00 Lazio - Verona (Tivibu)
22:00 Crystal Palace - Liverpool (LigTV3)
22:00 Juventus - Atalanta (Tivibu)
23:00 Real Sociedad - Granada (Ntvspor Smart HD)
1 Mayıs 2014
27 Nisan 2014
Senin Kariyerin Kaç Promil?
"Tarabya'da Dolce Vita diye bir gece kulübü vardı. Biz de her akşam oraya takılıyor, orada içiyor eğleniyoruz. Mekan zula yerde, gazeteciler falan kimse bilmiyor, önceleri haftada bir gün gitmeye başladık. Sonra hemen hemen her gece takıldık, ben, Yaşar, Erdoğan, keyfimiz kıyaktı. Bir gece yine sabahladık Dolce Vita'da, ertesi sabah antrenmana gittik, tabii biz zomuz, birkaç saatlik uyku, daha ayılamamışız, esniyoruz. O sırada soyunma odasına toprağı bol olsun teknik direktör Stankoviç girdi ve 'Ohh Mamma mia mia dolce vita' dedi. Ben tabii şok oldum, döndüm Yaşarlara 'Bu hoca nereden öğrendi lan bu Dolce Vita gece kulübüne takıldığımızı, hani lan kimse bilmiyordu, mekan zulaydı' dedim. Yaşar 'Bu yoksa bizi mi takip ediyor?' dedi, o arada Stankoviç bizim bir işler karıştırdığımızı anladı, üstümüze geldi biz de öttük. Meğerse Dolce Vita, tatlı hayat anlamına geliyormuş. Adamın bir şeyden haberi yokmuş, bizi uykusuz görünce 'O tatlı hayat, dolce vita, İstanbul ne güzel' diye takılmak istemiş. Ben nereden bileyim dolce vitayı, biz sadece bizim takıldığımız mekan sanıyoruz, öyle bir enayilik yapıp, yakalanmıştık."
Yıllar sonra o günleri böyle anlatmıştı Arif Kocabıyık. Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük yeteneklerini sıralasak ilk beşten hiç düşmeyecek sambacı görünümlü bu kadife ayaklı adam, kariyerinde spor sayfalarından daha çok magazin sayfalarında manşet olmayı başardı. Mehtap Ar ile yıllarca süren fırtınalı aşkı, gece kulüplerinin değişmez müdavimi ve her yakalandığında artık "uslandım" diyen ama eninde sonunda gecenin karanlığında kaybolan bir futbol figürüydü o. Futboldan milyon dolarların kazanılmadığı, tribünlere açık büfelerin kurulmadığı, kaşar ekmek ayranlı yılların kahramanlarındandı. Yıllar sonra bu hikayeyi, İzmir'de damacana su sattığı dükkanında oturduğu günlerde anlattı...
Geçen hafta yine futbolu eksik ama magazini bol bir derbiyle geçirdik. Teri soğumadan kendini İstanbul'un karanlıklarına atan Gökhan Töre'yi bu kez paparazziler değil omuzuna saplanan kurşunlar taşıdı gazete manşetlerine. Oynadığı futbolla ya da yeteneğiyle bir kez olsun gazetelerin birinci sayfasının göbeğine manşet olamayan, kusura bakmasın pek de olamayacak görünen, bu genç adam, idmana beş saat kala, gün ağırırken, hayatının belki de en keskin virajını döndü. Altı kişinin kurşunlandığı, onca futbolcu basketbolcunun olduğu gece kulübünde yaşananlar, kulüp yöneticileri tarafından "Unutturmalıyız. Şampiyonlar Ligi hedefimiz var" denilerek üzerine örtüldü.
Nasıl olmuşsa bir kurşun gecenin karanlığında sekmiş ve altı kişi ölümden dönmüştü. Örttüler çünkü örtmeseler, en çok kendileri üşürdü. En başta da kulübün sportif direktörü, işi futbolculara profesyonelce yaşamayı öğretmek, gerektiğinde uyarmak ve 111 yıllık camiada sporcu olmanın sorumluluğunu hatırlatmak olan Önder Özen...
Yetenek futbolda sadece bir tren biletidir. Hangi istasyonda ineceğinize karar veren ise akıtılan ter ve hayatın en güzel yıllarında adı profesyonel yaşamak olan yapılan fedakarlıklardır. Sahadaki 90 dakika sadece bir vitrin. Yediğinden içtiğine, takımla idmanından, eksiğini kapattığın bireysel antrenmanına, düzenli uykudan, alkolün kenarından geçmeyen bir hayata. Büyük yük gibi görünür ama gerçek olan futbolcu olmasa ayda kazanacakları parayı yeri geldiğinde bir gece kulübünde iki saatlik eğlencenin adisyonu olarak veren bu insanların yoldan çıktıklarında yanlarında ne o derin bakışlı sarışınlar kalır ne de işi sadece futbolcu kankası olmak olan o garip insanlar sürüsü...
Raul ile 15 yıl Santiago Bernabeu'yu ayağa kaldıran Guti gün geldi Arnavutköy'de ters yola girip bir İETT otobüsüne çarptı. George Best artık bu dünyada değil ve sevenleri onun "1969'da içki ve kadınları bıraktım. Hayatımın en kötü 20 dakikasıydı" sözüne gülümsüyor şimdi. Sergen Yalçın, Bayern Münih'te de oynardı, Real Madrid'de de ama Siirt Jetpa'da oynamak zorunda kaldı. Colin Kazım, İngiltere'de seçilmiş genç yetenekti, İstanbul onu 'Kelepçeli Kazım' yaptı. Sercan Yıldırım, Manchester United'ın beğendiği genç bir yıldızdı. Gecenin karanlığında hız denemeleri yapan ve bunu beş saniyelik videolarla sosyal medyada paylaşan bir kaybedene dönüştü. Pascal Nouma denildiğinde akla gelen ilk tezahürat "Nouma bizi diskoya götür".
İkisi de telefon kulübesinde üç kişiye çalım atabilecek kadar yetenekliydi, ama gecenin yorgunluğu ayaklarında derman bırakmadı. Hakan Tecimer ve Yusuf Şimşek yapabileceklerinin yarısını bile yapamadılar. Adriano geride kalan 10 yılın en büyük golcüsü olabilirdi ama o Milano günlerinde evinde değil gece kulüplerinde sabahlamayı tercih etti ve sayısını kendisinin de unuttuğu kulüplerin en sonuncusundan geçen hafta iki gün idmana gelmediği için kovuldu. Batuhan Karadeniz 16 yaşından beri kendini büyük golcü sanıyor ama takımın kamp yaptığı otelden gece yarısı gece kulübüne firar edecek kadar sorumsuz. Gascoigne, Lampard ve Gerrard'dan daha yetenekliydi ama kahvaltıyı birayla yapmasa iyiydi...
İlhan Mansız, yerli Beckham'dı ama koltuk değnekleriyle Reina'ya gitmeyi tercih etti. Tony Adams, Arsene Wenger elinden tutmasa Londra'nın bir köşesinde alkolik olarak hayatına devam edecekti. Maradona ve Ronaldinho, idmanda alkol koktukları için Barcelona'da kapının önüne koyuldular. Ümit Karan şık golcüydü ama Frame diye bir gece kulübü açıp, içtiğini bedavaya getirdi... Okan Koç kanatlarda fırtına gibi esebilirdi, bir gece trafikte iki araç ötede olduğunu gören Sinan Engin kendisini cepten aradığında "Evdeyim abicim" dedi ve bitti.
Elbette ki say say bitmez promili yüksek adamlar. Futbol tarihi diyor ki: O yeteneğinle bindiğin trenden gideceğin yer -tut ki 30'ların ikinci yarısındaki- son istasyonsa; gecenin karanlığı seni öyle bir yerde indirir ki, sonrası yürü yürü bitmez. Üstelik de tek başına. O zaman o kankalarını hiç arama, telefonu açmaz, meşgule alırlar... Sarışınlar ise artık kızıldır zaten...(SABAH Pazar)
Milano'da Bir Koreografi
Taraftarlar, hiçbir televizyon endüstrisinin umurunda değil ama taraftarın varlığı ve sesi olmazsa futbol bir sıfır olur. Futbol bir tutku hikayesidir her zaman da böyle olacak. Bu tutku olmadan futbol ölüdür, 22 adam bir sahada koşar, topa tekme atarlar. Futbol önemli bir meseledir. (İnter Curva Sud-Tribün kapatma cezaları için. İnter-Napoli maçındaki koreografi.)
26 Nisan 2014
Hafta Sonu Naklen Yayınlar
26 Nisan Cumartesi
14:45 Southampton - Everton (LigTV2)
16:30 Bayern München - Werder Bremen (TRT Türk)
17:00 Granada - Rayo Vallecano (NTVSpor Smart HD)
17:00 Stoke City - Tottenham (LigTV2)
18:00 Ajaccio - Monaco (Tivibu)
18:00 Krasnodar - Lokomotiv Moscow (LigTV3)
19:00 Trabzonspor - Gaziantepspor (LigTV)
19:00 Lokeren - Club Brugge (TVNet)
19:00 Bologna - Fiorentina (TRT Spor)
19:00 Getafe - Malaga (NTVSpor)
19:30 Leverkusen - Dortmund (TRT Haber)
19:30 Manchester United - Norwich City (LigTV2)
21:00 Real Madrid - Osasuna (NTVSpor Smart HD)
21:45 Inter - Napoli (Tivibu)
23:00 Real Betis - Real Sociedad (NTVSpor Smart HD)
23:00 Seattle Sounders - Colorado Rapids (Sports TV)
27 Nisan Pazar
00:30 Coritiba - Santos (LigTV3)
13:00 Espanyol - Almeria (NTVSpor Smart HD)
13:30 Verona - Catania (Tivibu)
14:00 Sunderland - Cardiff (LigTV3)
15:00 Sochaux - Paris SG (Tivibu)
16:00 Cagliari - Parma (Tivibu)
16:00 Sampdoria - Chievo (Tivibu)
16:05 Liverpool - Chelsea (LigTV3)
17:00 Manisaspor - Samsunspor (TRT HD)
17:00 Orduspor - Ankaraspor (TRT 1)
17:00 Fethiyespor - Boluspor (TRT Spor)
18:00 Valencia - Atletico Madrid (NTVSpor)
18:10 Crystal Palace - Manchester City (LigTV3)
18:30 Schalke 04 - Borussia Mgladbach (TRT Haber)
19:00 Eskişehirspor - Kayseri Erciyesspor (LigTV)
19:00 Elazığspor - Galatasaray (LigTV3)
19:00 Sivasspor - Beşiktaş (LigTV2)
19:00 Fenerbahçe - Çaykur Rizespor (LigTV)
19:00 Torku Konyaspor - Akhisar Bld. (DT Salon 2)
19:00 Kayserispor - Karabükspor (DT Salon 3)
19:00 Kasımpaşa - MP Antalyaspor (DT Salon 1)
19:00 Anderlecht - Standard Liege (TVNet)
20:00 Athletic Bilbao - Sevilla (NTVSpor Smart HD)
21:45 Atalanta - Genoa (Tivibu)
22:00 Lille - Bordeaux (Tivibu)
22:00 Villarreal - Barcelona (NTVSpor Smart HD)
22:00 Corinthians - Flamengo (LigTV3)
22:00 Houston Dynamo - Portland Timbers (Sports TV)
28 Nisan Pazartesi
21:45 Sassuolo - Juventus (Tivibu)
22:00 Arsenal - Newcastle United (LigTV3)
23:00 Celta Vigo - Valladolid (NTVSpor Smart HD)
20 Nisan 2014
Çizme Günlerinde Aşk
Maxi Lopez'in bugünü 'Yüzyıllık Yalnızlık'. Icardi-Wanda ikilisinin yaşadığı 'Kolera Günlerinde Aşk'. Vatikan'ın bakışı 'Şer Saati' kaçan penaltı ise 'Kırmızı Pazartesi'. Gabriel Garcia Marquez'in ardından yuvarlanan meşin yuvarlak..
Üç gün önce yüz yıllık yalnızlığına 13 kala giden Gabriel Garcia Marquez'i herkes tanır. Peki Lara Cardella'yı kim hatırlar? 19 yaşında pek de uzun olmayan, edebi dili yerlerde sürünen bir roman kaleme almıştı Cardella. Sokaklarında büyüdüğü Sicilya'nın Licata bölgesindeki kadınların mahremini sayfalara dökmüştü. Sadece Sicilya değil, bütün İtalya ayaklandı. Genç kızların pantalon giyemediği uzun etekli topraklarda "Pantalon giymek istiyordum" diyen Cardella lanetlendi, evi kuşatılmış, can güvenliği tehlikedeydi. Sosyal medyayı bırakın; ne internet ne de bırakın kameralısını o yarım kiloluk sadece arayabildiğin ve mesaj atabildiğin cep telefonları vardı. Sosyal muhafazakarlığın her zaman tavan yaptığı İtalya'da bir genç kızın çığlığı tüm dünyada yankı buldu, akla gelebilecek her gazete, dergiye manşet oldu Cardella, sonra unutuldu gitti. Türkçe'ye de çevrilen Pantalon İstiyordum (Volevo İ Pantoloni) tüm dünyada iki milyon sattı ama Cardella'nın sonraki romanlarını İtalyanlar bile okumadı...
20 yıl sonra Lara Cardella'nın Sicilya'sına bir Arjantinli futbolcu geldi elinde valiziyle. Otel odalarında yaşayan, valizini bile boşaltmasına izin vermeyen bir kariyeri vardı onun. Tutunamayanlardandı bu hayatta. Arjantin'in heybetli takımı River Plate'den Barcelona'ya transfer olmuşsanız iyi futbolcusundur öyle değil mi? Maxi Lopez'in de kısmeti bu yanılgıydı işte. 2005'in kışında şık golcü Henrik Larsson sakatlanınca Barcelona onu apar topar Buenos Aires'ten getirmişti. Gol atamadan ayrıldığı Barcelona'dan bir oradan bir oraya savruldu. Kimse bonservisini almak istemiyordu ve Maxi Lopez fason golcü kartvizitiyle sürekli forma değiştiriyordu. Rusya'dan Brezilya'ya oradan Sicilya'ya, Catania'ya arada alakasızca İtalya'nın kuzeyine Milan'a ve oradan da bir liman kenti Cenova'nın iki takımından biri Sampdoria'ya... Daha fazla sarımsak, daha yamuk pizzalar; pencerelerde asılı çamaşırlar, ağıt gibi şarkılar; yer altında Camorra; yer üstünde yankesiciler, biraz Maradona, biraz Totti... Gerçek İtalya, Roma'dan aşağısı derler, yukarısında oturanlar alınmasın! Sosyal muhafazakarlığın Vatikan gerçeğiyle birleştiği topraklarda Maxi Lopez'i yakan hikayeden önce; çokça Fransız ve Alman duran Milano'ya gidelim önce. Tehlikeli ilişkilerin yaktığı ve Maxi Lopez gibi sıradan bir golcüye formasını giydiren Milan'ı yakan kadınların hikayesi... Şevçenko, Serie A'nın fırtına golcüsüydü. Milan taraftarının Kaka ile birlikte taptığı Ukraynalı da tehlikeli ilişkilerden nasibini aldı. Kariyerinin zirvesindeyken "Eşim çocuklarımızın İngilizce öğrenmesini istiyor" diyerek transfer için izin istedi, Chelsea'nin yolunu tuttu ve orada dikiş tutturamadı. Eşi ABD'li bir model Kristen Pazik'ti ve Milano'da tanınma sebebi Milan'ın patronu Silvio Berlusconi'nin oğlu Pier Silvio'nun eski nişanlısı olmasıydı. Yüzyılın çapkını ve maçosu Silvio Berlusconi, Şevçenko'nun arkasından "Yatağın altına saklanan korkak bir fino köpeği" dedi ve film koptu. Bir başka Brezilyalı yetenek Pato büyük umutlarla geldiği Milan'da sakatlıklarla boğuştuğu günlerde şehrin şık restoranlarının kapısında eşiyle değil de; kulübün patronunun kızı Barbara Berlusconi ile paparazzilere yakalandığı gün Çizme'nin muhafazakar topuğu bir kez daha kırıldı... Milano'nun tehlikeli ilişkilerinden yarım sezon ekmek yiyen Maxi Lopez, Cardella'nın Sicilya'sına geri dönmeyip Sampdoria'nın yolunu tuttuğunda vatandaşı bir gencin elinden tuttu. O da kendisi gibi Barcelona'ya genç yaşta gelmiş ve tutunamamıştı. Arjantinli Kardinal Jorge Mario Bergoglio'nın Papa seçildiği geçen bahar Maxi Lopez ve Mauro Icardi ikilisi Sampdoria'nın Arjantinli gol umuduydular. Yeni Papa futbolu çok sevdiği kadar futbol dünyasını da kendisine yakın tutan bir politikayla başladı göreve. Maxi Lopez ve Icardi de onun huzuruna çıkan onlarca futbolcudan ikisiydi sadece... Hikayenin sonrasına ise İtalya'da din adamlarına göre şeytan karıştı! Icardi, valizini toplayıp Inter'e giderken, bir zamanlar hayranı olduğu ve imza aldığı Maxi Lopez'in üç çocuğunun annesiyle aşk yaşadığı haberleri ülkesinde bulvar medyasının manşetlerine çakıldı. Lara Cardella gibi roman yazmaya gerek yoktu, artık sosyal medya vardı özel hayatı teşhir etmek için. Icardi ve sevgilisi Wanda Nara, Maxi Lopez ile hayatlarının maçını da Twitter ve Instagram'da yaptılar, "Çocuklarımın fotoğraflarını paylaşmasınlar" diyen Maxi Lopez "Geçmişe dönmeyeceğim" diyordu ama yakın gelecekte bir maç vardı...
Derbi, aynı şehrin iki takımı arasında oynanan maçtır derler. Geçen hafta Cenova şehrinin takımı Sampdoria ile Milano'nun Inter'i sahaya çıktığında İtalya buna "Wanda Nara derbisi" dedi. Maxi Lopez, Mauro Icardi'ye karşı... Seremonide gözler ikilideydi. Icardi'nin uzattığı el boşta kaldı. Benzer bir tehlikeli ilişkiler üçgeninde kalan John Terry'nin elini sıkmayan Wayne Bridge gibi Maxi Lopez de kafasını çevirdi sahadaki eski ortağına. Eski takımına gol atınca sevinmemek adaptandır. Icardi, Sampdoria filelerini havalandırdığında her zamankinden fazla sevindi. Sampdoria'nın kazandığı penaltıyı Maxi Lopez atmak için ısrar etti ve kaçırdı... Inter, Icardi'nin iki golüyle deplasmandan 4-0 galibiyetle döndü Milano'ya... Maxi Lopez'in dudaklarının arasında ise doğduğu kıtanın büyük yazarı Gabriel Garcia Marquez'in bir satırı asılı kaldı galiba: "Kişisel bir tavır olarak alma. Hayatın sahte olduğunu öğrendikten sonra, sadece seni değil kimseyi umursamıyorum. Hepsi bu!" (SABAH Pazar)
19 Nisan 2014
Hafta Sonu Naklen Yayınlar
19 Nisan Cumartesi
13:30 Gaziantepspor - Gençlerbirliği (LigTV)
14:45 Tottenham - Fulham (LigTV3)
16:00 Akhisar Bld. - Kayserispor (LigTV)
16:00 Parma - Inter (Tivibu)
16:00 Lazio - Torino (Tivibu)
16:00 Udinese - Napoli (Tivibu)
16:30 Eintracht Braunschweig - Bayern München (TRT Spor)
17:00 Osasuna - Valencia (NTVSpor Smart HD)
17:00 Aston Villa - Southampton (LigTV3)
17:00 Newcastle United - Swansea City (İdman TV)
17:00 Shakhtar Donetsk - Metalurh Donetsk (TVNet)
19:00 Galatasaray - Kasımpaşa (LigTV)
19:00 Bursaspor - Elazığspor (LigTV2)
19:00 Levante - Getafe (NTVSpor Smart HD)
19:30 Hamburger SV - Wolfsburg (TRT Haber)
19:30 Juventus - Bologna (TRT Spor)
19:30 Chelsea - Sunderland (LigTV3)
21:00 Real Sociedad - Espanyol (NTVSpor Smart HD)
21:15 Belenenses - Sporting Lisbon (Tivibu)
22:00 Fiorentina - Roma (Tivibu)
20 Nisan Pazar
00:30 Fluminense - Figueirense (LigTV3)
02:00 Vancouver Whitecaps - Los Angeles Galaxy (Sports TV)
04:30 Salt Lake - Portland Timbers (Sports TV)
13:00 Almeria - Celta Vigo (NTVSpor Smart HD)
13:30 Balıkesirspor - Manisaspor (TRT 1)
13:30 Samsunspor - Karşıyaka (TRT HD)
13:30 Boluspor - TKİ Tavşanlı Linyitspor (TRT Türk)
13:30 Çaykur Rizespor - Torku Konyaspor (LigTV)
14:00 Norwich City - Liverpool (LigTV3)
15:00 Monaco - Nice (Tivibu)
16:05 Hull City - Arsenal (LigTV3)
16:30 Nürnberg - Leverkusen (TRT Spor)
18:00 Valenciennes - Nantes (Tivibu)
18:00 Rayo Vallecano - Real Betis (NTVSpor Smart HD)
18:10 Everton - Manchester United (LigTV3)
18:30 Stuttgart - Schalke 04 (TRT Haber)
19:00 Beşiktaş - Fenerbahçe (LigTV)
20:00 Benfica - Olhanense (Tivibu)
22:00 Marseille - Lille (Tivibu)
22:00 Barcelona - Athletic Bilbao (NTVSpor Smart HD)
22:00 Atletico Mineiro - Corinthians (LigTV3)
21 Nisan Pazartesi
00:15 River Plate - Velez Sarsfield (TVNet)
00:30 Flamengo - Goiás (LigTV3)
03:30 Atletico Tigre - Boca Juniors (TVNet)
20:00 MP Antalyaspor - Sivasspor (LigTV2)
20:00 Karabükspor - Eskişehirspor (LigTV)
20:00 Vitoria Setubal - Sporting Braga (Tivibu)
22:00 Porto - Rio Ave (Tivibu)
22:00 Manchester City - West Bromwich Albion (LigTV3)
23:00 Malaga - Villarreal (NTVSpor)
16 Nisan 2014
13 Nisan 2014
Aşk mı? Nefret mi?
İki bin yıl önce Roma İmparatorluğu topraklarında Verona'lı şair Catullus şöyle demişti bir kadın için: "Odi et amo. quare id faciam, fortasse requiris? nescio, sed fieri sentio et excrucior." (Seviyorum ama nefret ediyorum. Olur da bunu neden yaptığımı sorarsan, bilmiyorum. Fakat bu ikisini de hissediyorum ve eriyorum...)
İki bin yıl sonra da var bu hayatta, hissetmişsinizdir, seversiniz ve nefret edersiniz ve de erirsiniz. Futbol sahasındakiler için ise başka türlüsü. Ya seversiniz bazı adamları ya da nefret edersiniz. Karakter aynı karakterdir, üzerindeki forma sizin tuttuğunuz takımın formasıysa defosunu, deliliğini, kasaplığını görmezden gelir, her türlü arkasında durur, gün gelir başka formaya gittiğinde birilerinin neden ondan nefret ettiğini anlarsınız ama geçtir... Var böyle adamlar, kendi takımı taraftarı dışında kimsenin tahammül edemediği, ölesiye nefret ettiği futbolcular...
Adam yetenekli, her zaman fit her zaman kuvvetli. Beş metreye pas atamayan orta sahaların yanında ayak içiyle 30 metreye buyur diyen cinsinden. Hırslı, gözüpek, her zaman mağlubiyete isyan eden, terinin son damlasına kadar mücadele edenlerden. Aynı adam, takım arkadaşını soyunma odasına kilitleyip öldüresiye dövdü, aynı adam meslektaşıyla girdiği sinir harbinden galip çıkınca dil çıkardı, aynı adam rakip tribünlere formasını çıkartıp gösterdi. Adamın adı Felipe Melo, 31 yaşında.
Adam büyük golcü. 24 yıldır şampiyon olamayan Liverpool'u sırtına aldı gidiyor. Ceza sahası içinde keskin nişancı, katil, saçının telinden ayak parmağının tırnaklarına kadar futbolcu. Hem atıyor, hem attırıyor. Ufak bir ülke Uruguay'dan çıkma büyük yetenek. Adam normal değil, sahada kendini kaybediyor, penaltı kazandırabilmek için ceza sahası içinde çuval gibi düştüğü oluyor, rakibi Evra'ya ırkçı tacizde bulunuyor, bir başkasını, Otman Bakkal'ı ısırıyor. Adamın adı Luis Suarez, 27 yaşında...
O büyük bir kaleci. İyi kaleciler hafif çatlak olur derler, Barthez gibi, Canizares gibi. Alman futbolunun Sepp Maier ve Oliver Kahn ile birlikte gelmiş geçmiş en iyilerinden. Yardımsever, iyi aile babası, soyunma odasında iyi bir ağabey, ceza sahası içinde bir panter. Aynı adam, gol atmaya gelen rakibini komaya sokacak kadar şuursuz. 82 Dünya Kupası'nda Battiston'u hastanelik edecek kadar acımasız. Adamın adı Harald "Toni" Schumaher, 60 yaşında...
Adam bir efsane. Yakası kalkık formasıyla İngiltere Ligi'nin tozunu attırmış bir büyük yetenek. Takım lideri, son vuruş ustası, nevi şahsına münhasır gol sevinçleriyle 'cool' kavramının sahaya düşmüş hali. Adam entelektüel, adam futbol ve sinema sevdalısı. Binlerce Manchester United'lı çocuğun evinde posteri olan bir Fransız. Adamın futbol kariyerinde en unutamadığı an kendi hareketi değil, takım arkadaşının ona attığı bir pas. Ama adam deli, kendisine küfür eden taraftara tribüne dalıp uçan tekme atacak ve kariyerini çöpe atacak kadar amatör, İstanbul'a gelip Manchester United ile Şampiyonlar Ligi'ne gidemediğinde rakiplerine ve güvenliklere saldıracak kadar çirkef. Adamın adı Eric Cantona, 48 yaşında.
Şimdi eski günlerini arayan İtalyan futbolunun son 20 yıldaki en yetenekli isimlerinden biri o. Tutkuyla bağlı olduğu kulübünün taraftarının gözbebeği, cezalı olduğu maçta tribünde amigoluk yapan, haksız kazandıkları penaltıyı dışarı atıp 'fair play' listelerine girecek kadar dürüst, takımı için her zaman savaşan usta bir forvet, futbol aklı... Ama adam ırkçı, bunu itiraf edecek kadar aymaz, kendisini oyundan atan hakemi dövmeye yeltenip çimlere seren bir çılgın. Rakip tribünlere Nazi selamı verecek kadar küstah ve kavgacı. Adamın adı Paolo di Canio, 46 yaşında.
Adam, İrlanda kanı taşıyan bir savaşçı. Orta sahada bir takımın yükünü çekebilecek kadar yetenekli, güçlü. Manchester United'da iki jenerasyonun ağabeyi, tezahürat yapmayan kendi taraftarına "Karidesli sandviç yiyor ve sahaya bakıyorlar" diyecek kadar dobra, endüstriyel futbola karşı olanların ikonu. Adam kindar, kendisini sakatlayan ve takımını şampiyonluktan eden Alf Inge Haaland'ı dört yıl aradan sonra ezeli rakibi Manchester City forması giydiği bir derbide sakatlayıp, futbol hayatının sonunu getirecek kadar acımasız. Adamın adı Roy Keane, 43 yaşında.
Adam, Ganalı bir ailenin oğlu ama iki yaşından itibaren İtalyan bir ailenin evlatlığı. 18 yaşına kadar da haymatlos. Sonra İtalyan pasaportunu cebine koyup, teninin rengine tahammülü olmayanların ülkesinde milli takımın gol ümidi olacak kadar yetenekli. Adam yardımsever, oturduğu evin çevresindeki çocuklara krampon dağıtan; zor günlerini unutmayan genç bir futbolcu. Ama adam çatlak, teknik direktörü Mancini ile yaka paça kavga eden, evini yakan, sevgilisinden doğan çocuğunu reddeden, gittiği her barda kavga çıkartan, başı beladan kurtulmayan ama her seferinde "Neden ben?" diyen bir ayrık otu. Adamın adı Mario Balotelli, 24 yaşında.
O sağlam fiziğiyle her taraftarın takımında görmek isteyeceği güçlü bir stoper. Teknik direktörü Mourinho takımdan ayrıldığında otoparkta ona sarılıp çocuk gibi ağlayan da kendisi. İtalya'nın son 20 yıldaki en iyi defans oyuncularından, kazanabileceği her şeyi kazandı ve kramponlarını astı. Aynı adam, Dünya Kupası finalinde rakibi Zidane'a ağza alınmayacak küfürü eden ve kariyerinin son maçında kırmızı kart görmesine sebep olup, lanetlenecek kadar kendini bilmez ve çirkef. Adamın adı Marco Materazzi; 41 yaşında.
Oyunun adı futbol. 142 yaşında... Bu adamlar her zaman var, yine var olacaklar. Bakmayın siz büyük aşklar, nefretle başlar diyenlere... Nefret ettiğinizi sevemezsiniz ama sevdiğinizden gün gelir nefret edebilirsiniz... İkisi de birden mi? Catullus'un iki bin yıl önce dediği gibi: Erirsiniz..
İki bin yıl sonra da var bu hayatta, hissetmişsinizdir, seversiniz ve nefret edersiniz ve de erirsiniz. Futbol sahasındakiler için ise başka türlüsü. Ya seversiniz bazı adamları ya da nefret edersiniz. Karakter aynı karakterdir, üzerindeki forma sizin tuttuğunuz takımın formasıysa defosunu, deliliğini, kasaplığını görmezden gelir, her türlü arkasında durur, gün gelir başka formaya gittiğinde birilerinin neden ondan nefret ettiğini anlarsınız ama geçtir... Var böyle adamlar, kendi takımı taraftarı dışında kimsenin tahammül edemediği, ölesiye nefret ettiği futbolcular...
Adam yetenekli, her zaman fit her zaman kuvvetli. Beş metreye pas atamayan orta sahaların yanında ayak içiyle 30 metreye buyur diyen cinsinden. Hırslı, gözüpek, her zaman mağlubiyete isyan eden, terinin son damlasına kadar mücadele edenlerden. Aynı adam, takım arkadaşını soyunma odasına kilitleyip öldüresiye dövdü, aynı adam meslektaşıyla girdiği sinir harbinden galip çıkınca dil çıkardı, aynı adam rakip tribünlere formasını çıkartıp gösterdi. Adamın adı Felipe Melo, 31 yaşında.
Adam büyük golcü. 24 yıldır şampiyon olamayan Liverpool'u sırtına aldı gidiyor. Ceza sahası içinde keskin nişancı, katil, saçının telinden ayak parmağının tırnaklarına kadar futbolcu. Hem atıyor, hem attırıyor. Ufak bir ülke Uruguay'dan çıkma büyük yetenek. Adam normal değil, sahada kendini kaybediyor, penaltı kazandırabilmek için ceza sahası içinde çuval gibi düştüğü oluyor, rakibi Evra'ya ırkçı tacizde bulunuyor, bir başkasını, Otman Bakkal'ı ısırıyor. Adamın adı Luis Suarez, 27 yaşında...
O büyük bir kaleci. İyi kaleciler hafif çatlak olur derler, Barthez gibi, Canizares gibi. Alman futbolunun Sepp Maier ve Oliver Kahn ile birlikte gelmiş geçmiş en iyilerinden. Yardımsever, iyi aile babası, soyunma odasında iyi bir ağabey, ceza sahası içinde bir panter. Aynı adam, gol atmaya gelen rakibini komaya sokacak kadar şuursuz. 82 Dünya Kupası'nda Battiston'u hastanelik edecek kadar acımasız. Adamın adı Harald "Toni" Schumaher, 60 yaşında...
Adam bir efsane. Yakası kalkık formasıyla İngiltere Ligi'nin tozunu attırmış bir büyük yetenek. Takım lideri, son vuruş ustası, nevi şahsına münhasır gol sevinçleriyle 'cool' kavramının sahaya düşmüş hali. Adam entelektüel, adam futbol ve sinema sevdalısı. Binlerce Manchester United'lı çocuğun evinde posteri olan bir Fransız. Adamın futbol kariyerinde en unutamadığı an kendi hareketi değil, takım arkadaşının ona attığı bir pas. Ama adam deli, kendisine küfür eden taraftara tribüne dalıp uçan tekme atacak ve kariyerini çöpe atacak kadar amatör, İstanbul'a gelip Manchester United ile Şampiyonlar Ligi'ne gidemediğinde rakiplerine ve güvenliklere saldıracak kadar çirkef. Adamın adı Eric Cantona, 48 yaşında.
Şimdi eski günlerini arayan İtalyan futbolunun son 20 yıldaki en yetenekli isimlerinden biri o. Tutkuyla bağlı olduğu kulübünün taraftarının gözbebeği, cezalı olduğu maçta tribünde amigoluk yapan, haksız kazandıkları penaltıyı dışarı atıp 'fair play' listelerine girecek kadar dürüst, takımı için her zaman savaşan usta bir forvet, futbol aklı... Ama adam ırkçı, bunu itiraf edecek kadar aymaz, kendisini oyundan atan hakemi dövmeye yeltenip çimlere seren bir çılgın. Rakip tribünlere Nazi selamı verecek kadar küstah ve kavgacı. Adamın adı Paolo di Canio, 46 yaşında.
Adam, İrlanda kanı taşıyan bir savaşçı. Orta sahada bir takımın yükünü çekebilecek kadar yetenekli, güçlü. Manchester United'da iki jenerasyonun ağabeyi, tezahürat yapmayan kendi taraftarına "Karidesli sandviç yiyor ve sahaya bakıyorlar" diyecek kadar dobra, endüstriyel futbola karşı olanların ikonu. Adam kindar, kendisini sakatlayan ve takımını şampiyonluktan eden Alf Inge Haaland'ı dört yıl aradan sonra ezeli rakibi Manchester City forması giydiği bir derbide sakatlayıp, futbol hayatının sonunu getirecek kadar acımasız. Adamın adı Roy Keane, 43 yaşında.
Adam, Ganalı bir ailenin oğlu ama iki yaşından itibaren İtalyan bir ailenin evlatlığı. 18 yaşına kadar da haymatlos. Sonra İtalyan pasaportunu cebine koyup, teninin rengine tahammülü olmayanların ülkesinde milli takımın gol ümidi olacak kadar yetenekli. Adam yardımsever, oturduğu evin çevresindeki çocuklara krampon dağıtan; zor günlerini unutmayan genç bir futbolcu. Ama adam çatlak, teknik direktörü Mancini ile yaka paça kavga eden, evini yakan, sevgilisinden doğan çocuğunu reddeden, gittiği her barda kavga çıkartan, başı beladan kurtulmayan ama her seferinde "Neden ben?" diyen bir ayrık otu. Adamın adı Mario Balotelli, 24 yaşında.
O sağlam fiziğiyle her taraftarın takımında görmek isteyeceği güçlü bir stoper. Teknik direktörü Mourinho takımdan ayrıldığında otoparkta ona sarılıp çocuk gibi ağlayan da kendisi. İtalya'nın son 20 yıldaki en iyi defans oyuncularından, kazanabileceği her şeyi kazandı ve kramponlarını astı. Aynı adam, Dünya Kupası finalinde rakibi Zidane'a ağza alınmayacak küfürü eden ve kariyerinin son maçında kırmızı kart görmesine sebep olup, lanetlenecek kadar kendini bilmez ve çirkef. Adamın adı Marco Materazzi; 41 yaşında.
Oyunun adı futbol. 142 yaşında... Bu adamlar her zaman var, yine var olacaklar. Bakmayın siz büyük aşklar, nefretle başlar diyenlere... Nefret ettiğinizi sevemezsiniz ama sevdiğinizden gün gelir nefret edebilirsiniz... İkisi de birden mi? Catullus'un iki bin yıl önce dediği gibi: Erirsiniz..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















