28 Ocak 2018

1996 Yazı Sıcaktı Anımsıyor musun?


Basit bir soruyla başlayalım: “Futbol 50 yıl önce daha popüler daha izlenir bir spor dalı mıydı? Avrupa’da 60-70 yıl önce yapılan 80-100 bin kapasiteli stadyumların benzerleri neden son 25 yılda yapılmadı?”
Şimdi cevap bulmaya çalışalım: “Kısa cevabı, insanlar artık konforu seviyor. Beton yığını stadyumlar, tahta sıralar, güvenlik kriterlerinin olmadığı ayakta izlenen maçlar, tadı unutulmaz köfte ekmekler, demi kaçmış çaylar yok artık. Futbolsever artık bilet peşinde koşmuyor. Kombine ile koltuğunu da sağlama alıyor, açık büfelerde yemekler yeniyor, ısıtmalı tribünlerde kış günü titremeden maç izleniyor, omuza omuza tezahüratı hatırlayan yok, yenilsen de yensen de zaten gereksiz bir romantizm genç kuşaklar için.
Geçmişte ne localar vardı ne de VİP tribünler. Stadyum dediğin iki açık tribün bir kapalı (üstü açıksa Maraton) bir de numaralı tribündü. Futbolsever olmak artık sevda yetmiyor. Bizim büyük çaresizliğimiz değil bu, tüm Avrupa aynı sıkıntıyı çekiyor. Kimse yeni stadımı 90-100 bin kapasiteli yapayım demiyor. Juventus gibi dev bir kulüp 42 bin taraftar bana yeter diyor yeni stadında. Milano ve Roma’da dev ve eski stadyumları kullanan dört İtalyan kulübünün hala maket olmaktan kurtulamayan yeni stadyumları da 50 bini aşmayacak. Ne Real Madrid ne de Barcelona yeni stadyum yapmayı aklından geçirmiyor. Şehrin göbeğindeki mabedlerini şehir dışına taşımak yerine yenileme projeleri geliştirip para olmayınca da ertele tuşuna basıyorlar…
İngilizlerin 4 milyon sterlin ile başlayan ve yeni ihalede 5 milyar sterlini aşması beklenen Premier Lig yayın hakları bize şunu anlatıyor. Futbolda artık daha çok para var ama futbol tribünlerin değil artık dev ekranların güzel oyunu. Hakkını vermek lazım, yüksek çözünürlükte yapılan yayınlar, 35 kamerayla çekilen maçlar, öncesi ve sonrasındaki yorumlarıyla futbol Avrupa’nın her yerinde birçok insana göre evde izlerken de güzel…
Neymar’a 222, Coutinho’ya 160 milyon Euro bonservis ödenen futbol ekonomisi nereye koşuyor peki? Gerçekten paniklemeli miyiz bu oyunu sevenler olarak? Bir adım geri çekilip baktığımızda tüm astronomik bedelli transferlerin bir çemberi oluşturan kulüpler arasında yapıldığına ikna olursak paniğe gerek yok. 100 milyon ve üstü alan kulüpler belli. Barcelona, Real Madrid, PSG; Manchester United, City, Chelsea, Juventus… Evet futbolcular 20 yıl öncesine göre inanılmaz paralar kazanıyorlar, evet Cristiano Ronaldo’nun garajında her biri milyonluk 10 otomobil var, evet Platini de sıradan bir Fransız malı otomobile biniyordu ama değişen bir şey yok. Ronaldo da gideceği yere gidiyor, Platini de gidiyordu… Transfer domino taşları gibi.. Liverpool yok yere bir stopere 80 milyon ödüyor diyorsunuz, ertesi gün 160 milyona bir oyuncusunu satıyor. Barça 222 milyon kazandı Neymar’dan satırı arşiv olmadan Dembele’ye 120 milyon ödüyorlar Katalanlar. Juventus, Higuain’i alıyor, Pogba’yı satıyor vs. vs…
1996 yılına döneceğiz, tablolarda Avrupa’nın üç liginde o günlerin büyük yeteneklerine ödenen bonservislerin sudan ucuza olduğun görecek ve belki de gözlerinize inanamayacaksınız. Şaşırmayın, şaşırmak bir gençlik eylemidir…


1996’DA YILDIZLARIN BONSERVİSLERİ

İNGİLTERE
Shearer (Newcastle)         15 milyon Sterlin
Di Matteo (Chelsea)          4.5 milyon
Poborsky (Man. United) 3.6 milyon
Ravanelli (M.Brough)       7 milyon

İSPANYA
Ronaldo (Barcelona)        12.8 milyon
Mijatovic (Real Madrid)  6.4 milyon
Rivaldo (La Coruna)          5.4 milyon
Karpin (Valencia)               5.3 milyon
Romario (Valencia)           4.8 milyon
Seedorf (Real Madrid)     3.2 milyon
Davor Suker (Real Madrid) 5.2 milyon

İTALYA
Chiesa (Parma)                  10 milyon
Boksic (Juventus)              6 milyon
Thuram (Parma)                4.5 milyon
Toldop (Fiorentina)                      4 milyon
Djorkaeff (Inter)                           3.6 milyon

Zidane (Juventus)                         3.2 milyon 

2 yorum:

Mustafa KANTARCI dedi ki...

O dönemde bizdeki transfer yöntemi "futbolcu kaçırmak" üzerineydi; Tarık Daşgün misali.

Koray Deniz dedi ki...

Güzel yazı. Bülent ağabey bu blogu ilk okumaya başladığımda üniversite 1. sınıftaydım, sonra büyüdük devlet memuru olduk, evlendik çoluk çocuğa karışacağız, ama bu blog, yazıların, eskiler, eskiye duyulan özlem var ya. Zidane var ya mesela, Albertini, Raul, Henry, Salas var ya... Nasıl anlatayım... Ellerinden öperim, saygılar üstad.