15 Mayıs 2016

Tenerife'de Mayıs Sıkıntısı

Sahada döktürürken biz ona "Futbolun, Bolşoy Balesi'ne cevabı" diyorduk, Şampiyonlar Ligi finalinde uzatmalarda Leverkusen'e attığı golde top kanattan ortalandığında vuruş pozisyonu için bir balerin gibi vücudunu kullanan adıyla anılan çalımlarla nice rakiplerinin belinde hasar bırakan Zinedine Zidane, Juventus formasıyla çok çıktığı Milano'daki San Siro Stadı'na şimdi  teknik direktörü olarak çıkacak ve son yılların tartışmasız en iyi hocası Diego Simeone ile Serie A yıllarda olduğu gibi kozlarını paylaşacak. İspanya, bizim ligimizle beraber şampiyon kim olacak sorusunun cevabını son haftalara bırakan iki ligden biriydi. Dün akşam gözler iki takımın İspanya'daki sezon finalindeydi. , geçen hafta kümede kalmayı garantileyen Granada deplasmanına gitti, Real Madrid ise ülkenin kuzeyine çıktı ve Deportivo La Coruna'ya konuk oldu. 
Barcelona bir puan önde gitti ama çok değil Şubat ayında 12 puan geriye düşüp Barselona'daki spor gazetesi Sport'a "The End" (Son) manşeti attıran Zidane ve takımı şimdi hayat varsa umut vardır deyip santra noktasına yürüdü. İki yıl önce So Foot Dergisi'ne verdiği röportajda görkemli futbolculuk kariyeri sonrasında teknik adamlıktan neden uzak durduğu sorusuna "Başarısız olmaktan korkuyorum" yanıtını veren Zidane, sezonu iki kupayla da kapatabilir, fırtınalarla boğuşan ama gemiyi limana yanaştıramamış kaptan olarak koltuğunu bir başkasına da kaptırabilir.
İspanya'daki nefes nefes yarışın son 90 dakikasında ne olduğunu biliyorsunuz ama biz eski bir hikaye için yine yılları geri saralım. 1987 yazında Arjantinli yıldız Jorge Valdano futbolu bıraktığında bu kararın yanlış olduğunu savunan çok gazeteci vardı İspanya'da. Real Madrid'de üç yıl forma giyen Valdano'nun 32 yaşından futboldan kopmasının altında yatan gerçek ise hepatit hastalığının onu çok zorlamasıydı. Real Madrid alt yapısında çalıştı, futbol programlarında yorumculuk yaptı ve teknik adam olduğu 'de İspanyol futbol tarihini belki de dünya futbol tarihinin akışını değiştirdi. 
Real Madrid'in 80'lerin ikinci yarısına damga vuran kadrosunun karşısına Barcelona ile dikilen Johan Cruyff, 1990-91 sezonundaki şampiyonluğun ardından Londra'da Katalanlar'a ilk Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kaldırdığı sezonun son haftasına Real Madrid bir puan farkla önde girmişti. İki puanlık sistemde olan oldu ve Madridlilerin gözde tatil merkezi Tenerife'de Real Madrid çöktü kaldı. Dönemin muteber teknik adamlarından Hollandalı Leo Beenhakker yönetimindeki Real Madrid'de kimler yoktu ki... Hagi, Michel, Luis Enrique, Hierro, Sanchis, Chendo, Butragueno, Maqueda, Gordillo, Hugo Sanchez, Prosinecki ve Alfonso... 2-0 öne geçen Real Madrid, Hagi'nin de gol attığı maçta Tenerife'ye 3-2 mağlup olurken, kenarda sevinen hoca Jorge Valdano idi. Bir yıl sonra aynı senaryo. Real Madrid yine Tenerife deplasmanında Zamorano gibi bir golcü var kadrolarında, genç İsmail Urzaiz de. Raul derseniz o daha genç takımda. Barcelona, 58 puanla şampiyon olup, üç kez üst üste La Liga'nın zirvesine kurulurken, Katalanları sevindiren yine Jorge Valdano olmuştu.

Dört şampiyonluğun üçünü son haftada alan Barcelona ve Cruyff ertesi sezon Deportivo La Coruna ile yarış verdi. Bir yıl önce La Coruna formasıyla 28 gol atan ve gol kralı olan Brezilyalı Bebeto'nun penaltıyı atmaktan kaçtığı maç. Barcelona'nın Sevilla'ya 5 attığı son haftada Valencia ile oynadıkları maçta takımın penaltıcısı Donato oyundan çıkmış, Bebeto "Atmak istemiyorum" demiş, topun başına Sırp Miroslav Dukic gelmişti. Kaçırdı penaltıyı ve Barcelona bir kez daha mutlu sona ulaştı. Cruyff'un efsane "Rüya Takımı"nın pamuk ipliğine bağlı hikayesi budur. Tenerife ile Real Madrid iki sezon yakan Valdano ertesi yıl takımın başına geçti ve şampiyon oldu. İlk kez forma verdiği Raul, yıllar sonra ilk oğluna onun adını verdi. 

Tenerife'den yanında getirdiği Redondo'yu yıllar sonra Real Madrid'den Milan'a gönderen de Valdano idi, çok daha sonra Mourinho ile birbirlerine girip istifa eden de. Real Madrid'in şampiyonluğundan sonraki sezon hem ligi hem de kupayı kazanan Atletico Madrid, çifte zaferden üç yıl sonra küme düştü ve bir sonraki şampiyonluk için tam 18 yıl bekledi ve kupayı Barcelona'ın evi Camp Nou'da kaldırdı. Atletico küme düşerken ligin şampiyonu, altı yıl önce bir penaltıyla yıkılan Deportivo La Coruna idi. Johan Cruyff, Barcelona ile kazandığı dört şampiyonluğun ardından eski bir Real Madrid'liyi kadrosuna kattı: Hagi. Başkan Nunez, Real ve Atletico şampiyon olunca Cruyff'un biletini kesti ve 100 bin taraftarı karşısına haldi. Hagi ve bir yıl sonra Popescu, Galatasaray'ın yolunu tuttular. Valdano'nun ilk kez forma verdiği Raul ile Monaco'da Avrupa Süper Kupa finalinde karşı karşıya geleceklerdi, elbette ki haberleri yoktu...

9 Mayıs 2016

Hayat O Kadar Adaletsiz Değil


Üç yıl önce aidatını yatırmadığı için yönetime giremeyen, "Mario  9 milyonmuş, elimde Burak-Umut var" diyen hocasına inanan, Melo'yu son gün yollayan, Dzemaili'ninGenoa'daki maaşını ödeyen, Jem Karacan'ın bonservisi elindeyken imza parası veren,Grosskreutz'u faksa kaptıran, "İbrahimovic'e bakarız" deyip, "Messi'yi bile alırız" diye röportaj veren, Avrupa Şampiyonu olmuş koçunu sezon başında görevden almaya kalkan, yönetici olmayan kardeşinden futbol şubesi sorumlusu yapan, puan farkı 20'ye çıktığı günlerde "Sportif olarak başarılıyız" diyen, Mustafa Denizli kariyerini feda ederken (!) 1.5 milyon Euro'yu kendisine ödeyen, ortalığı karıştıran yöneticileri kaçacak delik ararken 77'sine gelmiş Cengiz Özyalçın'ı medyanın ve taraftarın önüne atan, kongrede ibra içinakşam olmasını bekleyip boş salonda kalkan 200 elden medet uman, Kalamış Tesisleri'nin sözleşmesi kaybolduğunda sorumluyu bulmak yerine, kulübe çelik kasa alan, yılda 5 milyon  kazanacağız dediği otel betondan ibaret olan, kongreye maketini getirdiği Riva projesinin ruhsatının bile olmadığından bahsetmeyen, takımın tek golcüsü BurakYılmaz'ı satan, satarken de bir milyon komisyon ödeyen Galatasaray'ı küçültmeye gelmiş Dursun Özbek ile Vodafone Arena'yı bu sezona yetiştiren, Mario Gomez'i bin 'ya kiralayan, Beşiktaş'ı büyütmeye çalışan Fikret Orman derbiyi yan yana seyretti.
Gomez attı, Beşiktaş kazandı. Farklı bir skor mu bekliyordunuz. Hayat o kadar da adaletsiz değil! Futbol da...

8 Mayıs 2016

Ortaya Karışık

Bir  sezonun daha sonuna gelirken oyunun kuralları değişse, işin içine teknoloji girse bile değişmeyen kazanmanın basit formülleri. İlki, atan ve tutanın iyi olacak: Lizbon'da iki yıl önce Şampiyonlar Ligi finalini oynayan iki Madrid kulübü şimdi Milano'daki finale yürürken, sezon boyunca Oblak ve Keylor Navas ile tutup, Griezmann ve Cristiano Ronaldo ile attılar. Atletico Madrid ve 'i elbette ki dört adam üzerinden hele ki ortada bir Diego Simeone gerçeği varken, teknik adamlardan bahsetmemek mümkün değil, Godin ve Sergio Romos'u, bir tarafta Modric'i, diğer tarafta Koke'yi anmadan olmaz ama topu 'atan ve tutan'ın ayağında tutalım. Bakın bizde yarış nefes nefese, bu akşam derbi var.  atanıyla mutlu ama tutanından muzdarip. Fenerbahçe'de tutandan yana bir sıkıntı yok ama atanı Van Persie de bütün sezon bir Mario Gomez olmadı elbette. İtalya'da Buffon tuttu, Dybala attı, Juventus şampiyon oldu. Kadronuzda Zlatan İbrahimovic varsa tutana ihtiyacınız mı var? Paris Saint, Zlatan kuralıyla Fransa'nın zirvesinden inmiyor. İngiltere'de Leicester'in bir sezon boyunca yaptıkları üzerine tezler yazılacak, futbol kitapları piyasaya çıkacak. Efsane bir kaleci Peter Schmeichel'ın oğlu Kasper tuttu, Mahrez-Vardy attı. Galatasaray'da tutan tarafında Muslera ne kadar iyi olursa olsun, atanın olmayınca derbiye çıkarken hedefin beşinci sıra oluyor işte...

DEFANSLAR ŞAMPİYON YAPAR
'Forvetler yarışta tutar, defanslar şampiyon yapar'ın peşine takılanlardansanız Barcelona'yı bir kenara bırakırsak, futbol tarihini doğru okumuşsunuzdur. Bu oyunda en çok gol atana değil, atarken en azından rakibinden bir fazlasını atana üç puan veriyorlar. Elinizde Messi-Neymar-Luis Suarez varsa, bu tabirin peşinden koşmayabilirsiniz ama maalesef onlar da her destede bulabileceğiniz kupa, kare, maçı ası değiller. Beşiktaş şampiyon olursa, Mario Gomez'in bu tabiri bu sezonluk tedavülden kaldıracağı kesin de, Fenerbahçe rakibini sollayıp sezon sonunda gülerse, Kjaer ve Mehmet Topal'lı bir fotoğraf karesinin altı şimdiden hazır. Geçen sezon Bursaspor ülkede en iyi futbolu oynarken, bir şey kazanamadıysa, Galatasaray iyi futbol oynamadığı geçen sezonu şampiyon tamamlayıp, bu sezon da lige erken havlu attıysa işte hep bu oyunun yazılı olmayan 'Forvetler yarışta tutar, defanslar şampiyon yapar' kuralı yüzünden...

KADRO REAL MADRID'E BENZİYOR
Şimdi topu bu akşamki derbinin misafir tarafına atsam ve kadrosunun işlevselliğini bir zamanların Real Madrid'ine benzetsem ne dersiniz? Beşiktaş, Real Madrid gibi takım anlamı çıkmasın buradan ama sizce de Sosa, Zinedine Zidane gibi orta alan ve kanatta iş yapmıyor mu? Oğuzhan, Guti gibi olabilir mi? Ya peki Quaresma, ülkesinin efsanesi Luis Figo gibi... Atiba'nın Makelele gibi olduğu kesin, Mario Gomez de Real Madrid'in Raul'u, Ronaldo'su gibi değil mi? Tamam, bu takımda bir Fernando Hierro, Roberto Carlos yok, Tolga da hiç Iker Casillas gibi oynamadı, çokca 'yağlı parmak' Barthez gibiydi..

10 NUMARALARIN DEVRİ KAPANDI MI?
'Klasik 10 numaraların devri kapandı' diyenlerden misiniz? İki yıldır Fenerbahçe'de o formayla Diego'nun yaptıklarını değil yapamadıklarını izlediyseniz, evet öylesiniz. Platini, Hagi, Pirlo her devirde kolay yetişmiyor elbet... Ama en çok koşanın en iyi futbolu oynadığının sanıldığı, 25 metreden topu 90'a asana son pası verenin hanesine asist yazıldığı, üç metreye al-ver yapanın hiç top kaybı yapmadığı günümüz futbolunda varsın o canım 10 numaraların devri kapansın. Bir bakmışsınız bir gün yeniden moda olurlar. 10 numarayı sırtında taşısın ya da taşımasın orta sahada bir oyuncu tipi var ki, ben onlara 'gladyatörler' diyorum. Leicester City, imkansızın şarkısını çalarken, Kante'nin assolist olduğu orta sahadan bahsediyorum. Roma, sezonun ikinci yarısında çatır çatır top oynarken, orta sahadan rakip kaleye ok gibi kopup giden Nainggolan'a selam duruyorum. Juventus tarihinin en kötü başlangıcını yapıp, sonunda Napoli'ye uzak ara yaptığı ve arka arkaya beşinci şampiyonluğunu kazandığı sezonda Paul Pogba'nın üstün fiziği ve kadife bilekleriyle çökerttiği rakiplerini anımsıyorum. Guardiola'nın futbolunu geleceğini yine önceden görüp Bayern Münih'e aldığı Arturo Vidal'ın delişmenliğinden, oyunu kaosa sürükleyen karakterini bir kenara yazıyorum. Paris Saint Germain orta sahasında oynadığı futbolla gladyatörler sınıfına giren Blaise Matuidi'nin Euro 2016'da ne yapacağını merak ediyorum.

FUTBOL DOLU GÜNLER
Oyunun yüzde 60-65 hücum, 35-40 savunma tarafını oynayan ve bir takım omurgasında öne de arkaya da esneyebilen bir insan beli gibi yeşil çimlerde mücadele eden futbolcuların santrforlardan daha çok para edeceği günler yakın diyorum. Futbol '10 numara' Mesut Özil'den belki de bir başka Türk asıllı Alman Milli Takım oyuncusu Emre Can'ın oyunu olacak önümüzdeki sezonlarda. Bu akşam derbiyi kim kazanır, kim şampiyon olur bilmiyorum. 28 Mayıs'ta Şampiyonlar Ligi finali var. 3 Haziran'da A Spor ve A Haber ekranlarında 23 gün boyunca Copa America ve 2008'de masal yazan Fatih Terim ve bizim çocukların peşine düşeceğimiz 10 Haziran'da başlayacak olan Euro 2016 var. Bu haziran- temmuz bu ufak demlikle geçmez, işte bunu çok iyi biliyorum.

2 Mayıs 2016

Sürprizlerle Dolu Bir Hayat Jack Mansell ve Galatasaray

2013 yazının sonlarına doğru Sussex bölgesinin sakin bir yerleşimi olan Seaford’da, düzenli bir dairenin oturma odasına tıkılmış durumdaydık. Jack ve Moira Mansell yirmi yıldan fazla bir süredir İngiltere’nin güney kıyısında emeklilik hayatını sürdürüyorlardı. Geçmişi düşününce, Jack’in 1974-1975 sezonunda Galatasaray’ı çalıştırdığını ilk kez nerede okuduğumu hatırlayamıyorum. Otobüs güzergâhımın üzerinde yaşadığını nasıl keşfettiğimi de hatırlayamıyorum. Akşam trafiğinin içinden sıyrılmak için acele etsem de biraz geç kalmıştım; fakat birkaç gün önceki telefon konuşmamızda olduğu gibi kapıyı açan Moira canayakındı. Zamanda geri gidebilsem işten o kadar geç çıkmamış olmayı dilerdim; ama ben mütemadiyen çok yavaştım.
Kapıdan ilk girdiğinizde önceden ne olduğuna veya nasıl yaşadıklarına dair hiçbir ipucu bulamazdınız. Onların neredeyse çeyrek yüzyıllık zamanda, üç farklı kıtada yedi farklı ülkede takım çalıştırdığı sonradan anlaşılırdı. Onlar konuştuğunda, nereye giderlerse gitsinler görevi hep beraber üstlendiklerini, her zaman “birlikte” başardıkları anlaşılıyordu. Jack için bir ses kaydedici ve karmakarışık sorular hazırlamıştım yine de işler beklediğimden farklı şekilde sonuçlandı. Kuşkusuz futbol üzerine konuştuk fakat konuşmanın büyük bölümü İstanbul’daki hayatları üzerineydi. En büyüleyici ve en esrarengiz şehirlerden biri olan İstanbul.
Ailesinin kökleri ülkenin kuzeybatısındaki Lancashire’a uzansa da, futbolcu olarak Jack Mansell kariyerinin büyük çoğunluğunu güney kıyısında geçirmişti, önce Brighton & Hove Albion ve sonra Portsmouth takımlarıyla. Brighton’daki ilk yıllarında antrenörlüğe ilk adımlarını atmış, federasyonun Lilleshall’daki yaz kurslarına katılmıştı. Antrenörlük Direktörü olarak federasyondaki yeni görevini sürdüren Walter Winterbottom tarafından düzenlenen kursların amacı antrenörlük kavramını cesaretlendirmek ve gelişimini sağlamaktı. Ayrıca katılımcılara federasyon nişanı elde etme imkanını sağlıyordu. Zaman içerisinde Winterbottom, sadece kursları yürütmekle kalmayacak aynı zamanda dünya çapında organizasyonu temsil edecek federasyona bağlı eğitmenlerden oluşan bir yapı kuracaktı.
Brighton’dayken, Jack şehrin gençlerini eğitmek üzere okulunu açmıştı. Oyuncuyken çoğu zaman antrenmanlardan sonra takım arkadaşlarıyla çalışırdı ve yönetmek onun için olağan bir kademe olarak gözüküyordu. “Futbol oynarken, bu yapmaktan zevk aldığım bir şeydi. Bunu amaçlamadım, kendiliğinden gelişti” diye anlatmıştı. Apandisit sebebiyle futbola erken veda etmişti, sonrasında yarı profesyonel Eastbourne United ile Metropolitan Ligi’nde oyuncu-menajerlik görevini kabul etmişti. İki çocuk sahibi olarak ailesiyle beraber Sussex’e geri taşındılar.
Konuşmanın bir yerinde Moira federasyondan yurtdışındaki uygun iş imkânlarını istediklerini hatırlamış gibi gözüktü. O devirde dünya üzerindeki tüm ülkelerden takımlar İngiltere Futbol Federasyonu’ndan antrenörlük ve menajer bulma konularında yardım istiyordu. Jack’in denizaşırı antrenörlük deneyimi evvelden vardı, önceki sezonlarda Güney Afrika ve Bermuda’yı ziyaret etmişti. İtibarlı bir antrenör olarak artık bu tecrübelerinden faydalanmalıydı. “O zamanlar fazlasıyla maceraperesttik” demişti Jack “Söz konusu şeye bakar ve ilgimizi çekerse ona giderdik”. Bu macera ruhu Hollanda, Birleşik Devletler ve Yunanistan’da geçen zamanlar sağlamış, arada Rotherham United ve Reading sorumlulukları alınmıştı. “Aşağı yukarı otuz yedi kez taşındık” demişti Moira gülümseyerek; bir yandan gazete kupürlerine hızlı hızlı göz atarken. “Yerleşik hayata alışkın değilim”.
1974 sezonun sonuna gelirken, onunla Türkiye’deki bir iş hakkında temasa geçen Antrenörlük Direktörü Alan Wade olmuştu. Yunanistan’da geçirdiği tecrübesini dikkate alan Federasyon’un, Galatasaray’dan gelen antrenör adayı ricası için onu öne sürdüğünü anımsıyor. “İngiltere Futbol Federasyonu tarafından önerilmek son derece önemliydi” dedi ve yüzündeki gülümsemeyle ekledi “iyi veya kötü olmanız fark etmez”. Başka bir İngiliz ve Salford’dan arkadaşı Brian Birch’in dört yıllık başarılı bir dönem sonunda görev süresi uzatılmamıştı. O zamanlar bile Galatasaray antrenörü için hayati önem taşıyan Fenerbahçe derbisini ligin sonlarına doğru kaybetmesi buna yol açmıştı. Ne Jack ne de Moira’nın iş görüşmesi sürecini hatırlamadıkları öğrenince üzüldüm. Moira resmi bir görüşmenin olup olmadığını bile merak ederken Jack olması gerektiğine kanaat getiriyordu. Hatıralarında yer etmediğine göre önemli bir durum olmamıştı.
Kısaca çocukları hakkında sorular sordum. 60’ların sonunda maaile Hollanda’ya ve sonra Boston’a gitmişti, iki çocukları Steve ve Nick ve yanlarında kedileriyle. Büyük evlat Steve, üniversiteyi kazanınca Reading görevi için Jack ile gelmeyip ABD’de kalmıştı. Küçük Nick, sonraki denizaşırı taşınmalarda Yunanistan’a kadar gelmişti, fakat o da Lancing College’a yatılı öğrenci olunca ebeveynleriyle İstanbul’a gelmedi.
Çiftimiz, geleneksel Doğu ruhuna karşılık emekleyen Batı modernliği arasındaki değişim sürecinin ortasındaki şehre varmıştı. Ben bunları yazdığım sırada, ulusal bir haberde akademist John McManus “Türk hayatındaki başlıca çelişki”yi güzelce tasvir etmişti; uygarlık ve refah timsali ve her şartta ulaşılması gereken Avrupa ve diğer yandan “kültürü, siyaseti ve dini farklı” ve güvenilmez. Avrupa etkisinin örneği olarak şüpheli görülmüş; kulüp Mansell ailesini yeni İstanbul’un ışık saçan sembolü Hilton Hotel’de ağırlamayı uygun bulmuştu. Roman yazarı Orhan Pamuk bu dönemde batılı yeniliklerin ilk kez otelde görüldüğünü anlatmıştı. Adı hamburger olan harika şeyin ilk tadına bakmasını ve annesinin evde kullandıkları çamaşır kurutma makinesini. Birçok gazete buraya görevli bir muhabir atamıştı. Moira otelde kalmanın harika bir şey olduğunu düşünüyordu ve kulüp onlara kendilerine ait bir daire bulduğu zaman üzüldüğünü hatırlayınca kahkahasını tutamadı.
Hilton’u geride bıraktığımızda, İstanbul geleneklerin ağır bastığı, geniş ölçüde fakir bir şehirdi. Türkiye Cumhuriyeti laik olsa da ülke İslam dininin gerekliliklerine göre yaşıyordu. Batılı ziyaretçilerin nazarında İslam adetleri her yerdeydi; eski camiler birbirine geçmiş çatıların uyumunu bozuyor, minareler göğe doğru uzanıyordu. Ezan sesleri şehrin telaşına karışıyordu. Kurban bayramı süresince, fakirinden en zenginine şehrin her mahallesinde binlerce koyun kurban edilmişti. Pamuk, kaldırım taşlarının kanla kaplandığı İstanbul’u bir mezbahayla mukayese ederek tarif etmişti. Ekonomik açıdan, 1960’dan itibaren İstanbul hızlı bir sanayileşme hareketi başlatmış, diğer büyük şehirler gibi Anadolu’dan gelen işçilere ait gecekondulardan oluşan kasabalarla çevrilmişti. Dükkânlardaki yiyecek kıtlığını gören Moira yıldırım çarpmışa dönmüş ve ikisi de özellikle Taksim Meydanı etrafındaki sokakları dolduran dilencileri görünce şok olmuşlardı. Jack, İstanbul’u tarif ederken istemeden de olsa futbola benzetiyordu, şehir iki yarı sahadan oluşuyordu, para ve ciddi fakirlik.
Çiftin şehre varışında birkaç hafta sonra, 1974 yılının temmuz ayında Türkiye, Yunanistan destekli hükümet darbesine cevaben Kıbrıs’a asker çıkarmıştı. İstanbul’daki gergin atmosfer akıllarına geliyor ve Moira özellikle harekât öncesi akşam şehirde yapılması emredilen karartmaları anımsıyor. Krizin büyümesinden ve çatışmalar çıkmasından çoğu kesim korkuyordu. O dönemlerde siyasi şiddet şehrin sokaklarına yabancı bir şey değildi, 1971 ve 1980’de asker botları hüküm sürmüştü. Diğer taraftan Yunan birlikleri sınıra intikal ediyor ve Ege Denizi’nin doğusunda donanma konuşlanıyordu. Felakete doğru gidişat hissedilebiliyordu. Kaderin cilvesi, Jack önceki sene, Papadopoulos’un makamından düştüğü dönemde Yunanistan’da takım çalıştırmıştı. Dört yıl sonra İsrail’de, Lübnan işgali sırasında çalışacaklardı. Krizler onların gelişiyle çıkıyor gibiydi; Jack Reading’de bir arkadaşıyla bu konu üzerinde şakalaştığını hatırlıyor. Arkadaşı, çiftin eve geri dönüşü sonrası Birleşik Krallık’ta çıkacak olası bir krize karşı hazırlık yapmaya başlamıştı.  
Sahada işler daha kolay başlamıştı. Kulüp iç saha maçlarını o dönemde İnönü Stadı’nda oynuyor, stadı şehirdeki rakipleri Fenerbahçe ve Beşiktaş ile paylaşıyordu. Jack tesisleri görmeye götürülmüştü, kocaman bir kâseye benzeyen tozlu derinliklere sahip bir kum sahası. Yardımcısı olarak, kulüp Jack’in yanına Tamer Kaptan’ı tahsis etmişti; Kaptan arkadaş canlısı ve İngilizce konuşabilen eski bir Kasımpaşa futbolcusuydu. Teknik direktör yardımcısı olarak sorumlulukları takımdaki sorunları çözmek ve maçlardan sonra basına hitap etmek ile saha dışı sorunları futbol şube sorumlusuna aktarmaktı. Bu görevde Metin Oktay bulunuyordu, Galatasaray tarihinin önemli şahsiyeti altı kez gol kralı olmuştu. 1991’de bir araba kazasında vefat eden Taçsız Kral’ın kariyerindeki 642 gollük rekor hala kırılamamış durumda. İsmi kulübün antrenman tesislerini onurlandırıyor.
Jack’e yabancı ülkelerdeki görevine yaklaşımını sorduğumda ilkeleri kolay anlaşılırdı. O her zaman futbolcularla başlardı. Takım kurmak için kesinlikle teknik kabiliyetin değerlendirilmesi gerekirdi ve keza “oyuncunun sahip olduğu özellikler” ile de ilgilenilmesi gerekirdi. Tecrübeyle sabit olarak “bir futbolcuyu izlerken oyuncunun özellikleri bakımından onda ne aradığınızı bilirdiniz. Bakışının, yaşamının, görünümünün nasıl olduğuna”. Yeni antrenör kesinlikle yetenekli bir kadro miras almıştı, 1972/73 sezonunda ligi ve kupayı kazanan takımın omurgası korunmuştu. Kadrodan birkaç kişi İngilizce konuşuyordu. Çok iyi bir kaleci, Yasin Özdenak, daha sonra kalesini koruyacağı ve kısa süreliğine çalıştıracağı New York Cosmos’a transfer olacaktı. Kale önünde tecrübeli oyuncular Tuncay Temeller, Muzaffer Sipahi ve Ekrem Günalp’ten oluşan defans hattı. Onlara katılan 20 yaşındaki Fatih Terim, güneydeki Adana Demirspor’dan transfer edilmişti. Orta sahada Mehmet Oğuz ve Aydın Güleş uzun zamandır takımdaydı. Ve gol yollarında Metin Kurt, Gökmen Özdenak ve Mehmet Özgül yer alıyordu. Yerel basının zihni taktik disiplin ile meşguldü, yine de o bu konuda konuşmaya tenezzül etmemiş daha ziyade taktiksel basitliğe inancını önemsemişti.
İlk lig maçı öncesi Jack çıkış tünelinde kurban kesimi için durdurulduğunu hatırlıyordu. Bir ses duvarına çarpmıştı, eşikten geçtiklerinde akan kana basmışlardı. Bu dini görevin yerine getirilmesinin katkısı olup olmadığını söyleyemeyiz ama 2-0’lık Giresunspor galibiyetiyle sezona müspet bir başlangıç yapılmış, kulüp ilk on maçında mağlubiyet görmemiş, önemsiz iki gol yemişti. Stadyumlar her zaman doluydu ki Moira kendisinin bile içerideki maçlarda boş yer bulmak durumunda olduğunu hatırladı. Jack hayatında ilk kez, daha önceden bilmedikleri ünlü olma deneyimini yaşamıştı. Daha önceden de başarılı olmuşlardı fakat takdiri ağırbaşlılıkla karşılamayı öğrenmişlerdi. Moira bana Jack’in Reading’teki ilk döneminde nasıl yere göğe sığdırılamadığını anlatmıştı, yine de bir sezon sonra kovulmuştu. İstanbul’daki tepkinin yoğunluğu ise farklı bir yerdeydi. Bir keresinde bir adamın önlerinde durup Jack’in ayağını öpmeye çalıştığını hatırladılar. Çiftin tamamıyla rahat hissettikleri bir durum değildi ve kısa zamanda bundan kaçmanın zor olduğunu fark ettiler. “Bir süre sonra sinirlerinizi bozuyor”, hem fikirdiler; ilk başta yeniydi ama sonra can sıkıcı olmaya başladı.
Konuşmamız mutlu bir biçimde sahadan hayata dönmüştü ve Moira İstanbul’da ne kadar çok eğlendiklerini saklamıyordu. Etraflarının kalabalık olduğunu ve ziyaretçilerin dünyanın her tarafından geldiğini hatırlıyordu, buna rağmen çoğu sima yok olmuştu. Renzo adında Hilton’da piyano çalan bir İtalyanla ilk günlerde ahbap olmuşlardı. Çoğu toplantıda Amerikan aksanı ağır basıyordu, şehirde görevli Birleşik Devletlerin Hava Kuvvetleri personeli genellikle yanlarında olurdu, ayrıca orada yaşayıp çalışan Türkler vardı. Ara sıra kulüptekilerle akşam yemeği yiyor ve bazen yerli bir gazeteci ve İngiliz eşiyle çay içiyorlardı. Çiftimiz Tamer Kaptan’ı çok seviyordu, oyuncu ve teknik kadrodan sadece onunla arkadaşça vakit geçirmişlerdi. Fırsat bulduklarında dışarıda yemek yiyorlar ve restoran sahiplerinin onları taze et ve balıklarını göstermek için mutfaklarına davet ettiklerini anlattılar. Bazı hatıralar akla gelmemek konusunda inatçıydı, fakat pek çok unutulmuş karakter yeniden hatırlandı. İsimleri ise günümüze gelene kadar ağır ağır kaybolmuştu; Moira’nın umutsuzca bir adamı üst kattaki Pirelli lastikli adam olarak hatırlamasına gülmüştük.
Ailelerine ve arkadaşlarına duydukları özlemi öğrenme konusunda istekliydim. Jack “Mansellerin Tatil Köyü”nden bahsederken Moira gülümsüyordu. Ardı arkası kesilmeyen arkadaş ve aile üyelerinin ziyaretleri için bu sevecen ismi bulmuştu. Oğulları Nick okul tatillerinde geliyordu, şehrin ünlü Pudding Dükkânı* önünde kendi deri ceketini genç birine satmaya çalışarak ailesini güldürüyordu. Misafirleri bilfiil Moira’ya, yakındaki tanıdık sokakların dışına çıkarak, bir turist gibi şehrin belli başlı yerlerini görmesini ve Anadolu Yakasına geçmesini sağlamıştı. Hatta birkaç günlüğüne İzmir’i ziyaret etmişti. Aslında daha az mesafe kat etse de Türkiye’yi Jack’ten daha fazla görmüştü. Futbol Jack’i ülkenin farklı köşelerine götürmüştü, fakat onu korkutan küçük uçakların pencerelerinden ve takımı stadyum ile havaalanına götüren otobüslerden çok az şey görebilmişti.
İlk yenilgi Aralık ayında gelmişti ama basındaki çatlak seslerin yükselmesi hızlıydı. Alınan iyi sonuçlar taktiğin sorgulanmasını susturmuştu fakat yakında geri dönecekti. Orta sahayı hızlı geçen ve ağırlıkla dosdoğru ileriye pas atmak üzerine kurulu oyun anlayışı esnek olmayan prese dayalı 4-2-4 sisteminden ortaya çıkmıştı. Taraftarlar ve medya bir ağızdan orta sahadaki adam eksikliğinden şikâyet ediyor ve kulübün bu sisteme uygun futbolcularının olmadığında ısrar ediyorlardı. Ümitsizce Alan Clarke tarzı bir futbolcuya özlem duyuyorlardı.
Taktiksel başarısızlık görüşlerine takımın fizik kondisyonunun eksik olduğuna dair suçlamalar eşlik ediyordu. Brian Birch’in başarısının sırrı takımın sağlamlığı ve yorulan rakip takımlar karşısında maçları kazanmalarında saklı olduğunun altı çiziliyordu. Fakat sıra Jack’e gelince oyuncuların tembelleştiği ve disiplinsiz davrandıkları hissediliyordu. Jack’in hatırladığı bu ikinci suçlamanın gerçeklik payının düşük olduğuydu. Belki de bu algıya karşın kültürel bir bakış vardı ama Jack son derece istekli ve terbiyeli bir futbolcu grubu olduğunu hatırlıyor. Hatta maç İstanbul’da olsa bile kulüp, yönetim ve oyuncuları hafta sonu için otelde kampa sokmakta ısrar ederdi. Gerçek ne olursa olsun Jack Mansell’in Galatasaray’ının performans seviyesini maçların sonuna kadar sürdüremediğine ve sonuçta kaçınılmaz sona ulaştığına inanılıyor.
Şubat ve Mart başındaki galibiyet alınmadan geçilen altı maç sorunların su yüzüne çıkmasına neden oldu. Türkiye Kupası’nda çeyrek finalde elendikten sonra Doğan Koloğlu hem Metin Oktay hem de Mansell’i denetlemek üzere göreve getirildi. 23 Mart 1975’te yeni yönetimiyle beraber Galatasaray sezonun belirleyici maçında ezeli rakibi Fenerbahçe ile karşılaşacaktı. Jack’in takımının, pek istekli görünmeseler de, kontratak oynayacağı anlaşılmıştı. Brezilyalı efsane Didi tarafından yönetilen Fenerbahçe gayretle istediği sonuca ulaşmak için elinden geleni yapıyordu fakat Galatasaray son yirmi dakikada kendi yarı sahasına çekilmişti.  Gazetelere baktığımızda çamurlu sahadan dolayı Jack’in oyuncuları oldukça yorulmuş ve seksen sekizinci dakikada Arif Aydın Çelik maçı Fenerbahçe’ye kazandıran ve şampiyonluğu getiren golü atmıştı. Galatasaray perde arkasında yeni hoca arayışına başlamış fakat Jack sondan bir önceki maça kadar görevinde kalmış, son maça kısa bir süre kala ayrılmıştı. İşin sonunda rüzgarın nereden eseceğini her zaman hissederdiniz demişti. Kulüp yetkililerinin davranışlarındaki ve vücut dillerindeki değişim asıl niyetlerini ortaya çıkarıyordu. Lancashire aksanıyla kibarca ifade etti, “eğer kazanamıyorsanız, burnunuz boka batmış demektir”.
Böylece Jack ve Moira yola koyuldu. Sıradaki görev Bahreyn’deydi, daha sonra uzun bir süre İsrail’de olacaklardı. Farklı kulüp görevleri yanı sıra Jack milli takımı çalıştıracak ve 1982 Dünya Kupası elemelerinde başarısız olacaklardı. İsrail sonrası Sussex’e geri döndüler. Moira gülümseyerek Jack’in devam etmesini dilediğini söyledi, maceraya bayılıyordu ve daha önceden bana söylediği bir şeyi açıklığa kavuşturdu. “Her ülkeye yerleşebilirim” diyerek güldü, “yerleşmenin zor olduğu tek ülke İngiltere’ydi”. Sonra ayrıldığı için ağladığı tek şehrin İstanbul olduğunu söyledi. 2013 yılındaki Seaford’daki bu buluşmadan sonra tekrar görüşebilmeyi çok denedim. Ama hep bir şeyler buna mani oldu.
Keşke yavaş davranmasaydım diyorum ama ben her zaman yavaştım. İşyerinde bir öğlen, 88 yaşındaki Jack’in 18 Mart 2016’da aramızdan ayrıldığını okudum. Aklıma gelen Moira ve ailesi olmuştu. Onlara sunacak kadar bir şeyi tamamlamadığıma pişman oldum. Sonra konuştuğumuz son şeylerden biri aklıma geldi. Farklı nesillerden gelen insanlar arasındaki sohbetlerde genellikle hayat hakkında konuşma alışkanlığı kazanılıyor. Moira bana pişmanlıkları olmadığını söylemişti, yıllar boyu muhtemelen birkaç hataları olabilirdi. Buna Jack şakayla karışık “her cumartesi hatalar yaptım” diyerek karşılık verdi. İkisi beraber güldüler ve  Moira kocasına dönerek şu sözleri sarf etti “yaşadığımız hayattan zevk aldık ama öyle değil mi”.

Aydın Kulak’a Jack’in Türkiye’deki günleri hakkında çeviriye gerek duymadığım, kibar ve kıymetli yardımları için teşekkür ederim.

Steve Ringwood
Çeviren: Toygar Çalapöver
  

(*)Ç.N: İnci Pastanesi olduğunu tahmin ediyorum.

1 Mayıs 2016

Juventus


10 yıl önce 9 Temmuz akşamı Berlin’de Zinedine Zidane, Materazzi’ye kafa atmış, İtalyanlar adına son sözü, sağına atlayan Barthez’in soluna doksana vuran Fabio Grosso söylemişti. Ertesi gün La Gazzetta dello Sport, yüzyılı aşan tarihinin belki de en unutulmaz manşetiyle çıktı: “Tutto Vero”. (Her şey gerçek. İtalyan Dünya Şampiyonu.) İki milyondan fazla satan 10 Temmuz 2006 tarihli gazetede Dünya Kupası ellerinde yükselen Fabio Cannavaro, o yaz Real Madrid’e transfer oldu. İbrahimoviç, Inter’e gitti. Sezonu şampiyon kapatan Juventus taraftarı ise Dünya Kupası zaferinin sevincini yaşayamadı bile... 


“Calciopoli” skandalı olarak futbol tarihine geçen şike operasyonunun bedelini Juventus büyük ödedi. Kaleci Buffon, Nedved ve Del Piero, ikinci lige düşürülen takımı terk etmediler. Berlin’de son penaltıyı atan Grosso o sezon Inter’e gidip şampiyonluk yaşadı, yolu üç yıl sonra Juventus’a düştü ve beşlemenin ilk ikisinde siyah-beyazlı formayı giydi. Yıllar çabuk geçiyor, o Grosso şimdi Juventus alt yapısında kramponlarını asmış ve antrenörlük hayatının ilk basamaklarını çıkmaya çalışıyor.

2006 skandalına Juventus itiraz etmedi. Eksi puanlarla başladıkları Serie B’den tekrar Serie A’ya yükseldiler. Calciopoli, İtalya’nın ilk şike skandalı değildi ama özelliği bu kez işin içinde maç sonucuna etki eden teknik adam ve futbolcular yoktu. Napoli’yi Maradonalı yıllarda Napoli yapan, ardından Juventus’un genel menajerliğini üstlenen Luciano Moggi, hakem komitesi başkanını ve hakemleri baskı altına almış ve takımın son iki sezondaki şampiyonluğunda kartlar ve düdükler Torino şehri ekibine yaramıştı. FIAT’ın patronu ve İtalya’nın kraliyet ailesi olarak kabul edilen Angelli Ailesi’nin son kuşağından Andrea Angelli bugün bile Calciopoli skandalını kabullenemiyor. Ona göre İtalyan futbolunda herkes herkesle telefonla görüşüyor, hakemleri etkilemeye çalışıyordu ve telefon kayıtlarında yakalanan Juventus olmuştu…

 “Yaşlı Kadın” ( La Vecchia Singora) lakabı Juventus için sık kullanılır. İtalya’nın en eski üçüncü kulübü, “yaşlı” anılmayı hak eder, kadın ise takım kelimesinin İtalyanca karşılığı olan “La Squadra”nın dişi bir kelime olmasından gelir. 1899’da Torino’da Giovanni Angelli tarafından kurulan “Fabbrica İtaliana di Automobili Torino” ya da baş harflerinden doğan kısaltmasıyla tüm dünyada bilinen FIAT, 1923 yılından beri Juventus kulübünün patronu. 


İtalya’da 15 milyonu geçen taraftar kitlesiyle en fazla taraftarı olarak bilinen futbol kulübü olan Juventus, sanılanın aksine kendisine ev sahipliği yapılan Torino şehrinin köklü ailelerinin desteklediği kulüp değil. İtalya’nın kuzey ve güneyi arasındaki kapanmaz ekonomik ve sosyolojik yaraların sarılmasında Juventus, kuzey şehri Torino’da bir tampon bölge aslında. Güneyden FIAT fabrikalarına gelen işçilerin kuşaklar boyunca desteklediği ve ülke içindeki göçlerle taraftar kitlesini kuvvetlendiren Juventus, 32 şampiyonlukla ülkenin iki büyük şehri Milano ve Roma kulüpleri çok ama çok yukarıdan bakıyor İtalyan futbol tarihinde...


Bugün İtalyan Milli Takımı’nın başında, yeni sezonda ise Chelsea’nin başında olacak Antonio Conte yönetiminde 5 yıl önce, son şampiyon Milan’ın önünde ligi zirvede bitirdiklerinde, eski oyuncuları Zlatan İbrahimovic’in “forma giydiği her sezonda şampiyon olan futbolcu” ünvanını tarihe gömmüşlerdi. Mourinho sonrasında çöken Inter, gün gelip Endonezyalı patron Erick Thohir’e satılırken, Milan da 6 yıldır o eski kadrolarını arayınca Berlusconi’yi Çinli milyarderlerle pazarlık masasına oturttu. Yetmedi, Roma ve Lazio da eski zengin ve bonkör patronlarının kurduğu kadroları ararken, “Yaşlı kadın” dört yıl arka arkaya şampiyonluğu kimse kaptırmadı. Üstelik pastanın kreması da o Grosso’nun 10 yıl önce son penaltıyı attığı Berlin’deki Şampiyonlar Ligi finaliydi. Olmadı, Barcelona’ya kaybettiler.

İki yıl önce Milan’dan gelirken taraftarın “Yetersiz, Juventus ayarında değil” diyerek protesto ettiği teknik direktör Allegri, Berlin’de kaybettiği final yetmemiş gibi takımın üç ası Carlos Tevez, Pirlo ve Vidal’e de sezon başlarken veda etmek zorunda kaldı.  Lig tarihinin en kötü başlangıcını yapan ve “Bu sezon şampiyon olamaz, gidenlerin yeri dolmadı” dedirten Juventus, Dybala, Pogba, emektar Chiellini ve Buffon’lu kadrosuyla o kötü grafiğin arkasını 25 maçta 24 galibiyet bir beraberlikle (Bologna) sona erdirdi. Napoli, Roma ve Inter için de “Yaşlı Kadın”a selam durmaktan başka bir seçenek kalmadı.

Arka arkaya 5 şampiyonluk kazandıkları bu dönemde 187 maçın, 136’sını kazanıp sadece 14 maç kaybettiler. 358 gol atıp, 109 gol yediler ve sıkı durun topladıkları 445 puanla, Napoli’ye 92, Roma’ya 104, Milan’a 131 ve Inter’e 157 puan totalde fark attılar. Kulübün başkanı Andrea Angelli ve Türk kız arkadaşı Deniz Akalın, İtalyan futbolunun en popüler çifti… 2006’da takımı terk etmeyen Pavel Nedved ise kulüp yöneticisi olarak Akalın- Angelli çiftinin en yakınındaki isim... Yıldızları Pogba’ya 100 milyon, Dybala’ya ise 80 milyon Euro’luk teklif var...

Torino, hiçbir zaman İtalya’nın en güzel şehri olmadı ama Juventus, ülkenin en iyi yönetilen, patron-kulüp ilişkisini kuran, doğru transferleri yapan kulübü oldu. Onları 1985’de Heysel’de 39 taraftarını kaybeden kulüp olarak da hatırlayabilirsiniz, 2006’daki Calciopoli skandalının baş aktörü olup küme düşen de. Tercih sizin…  


24 Nisan 2016

İtalyansız Serie A Maçı


İtalya Serie A tarihinde bir ilk olduğu için bu 11'ler burada dursun. Inter-Udinese maçında sahaya çıkan 22 futbolcu da yabancı... 

Avrupa'nın Hayalet Stadyumları


Euro 2016’nın açılış maçına 48 gün var ve bu turnuvanın ev sahipliğini elimizden alan Michel Platini ülkesi Fransa’daki Avrupa Şampiyonası’nı futboldan men edildiği için şeref tribününden değil, televizyondan izleyecek. Bir büyük futbol organizasyonuna ev sahipliği yapmak için elbette ki tek kriter modern stadyumlar değil ama bizim yeni stadyum projelerinde biten ve devam edenlerle birlikte Avrupa’da fark yarattığımız da fark attığımız da ortada. İstanbul’da Türk Telekom Arena ve Başakşehir Fatih Terim Stadyumu, Kayseri, Rize, Antalya, Konya, Bursa’dan sonra neredeyse iki yılda üstelik de eskisinin yerinde inşa edilen Vodafone Arena’nın ardından Sivas, Trabzon, Gaziantep, Ankara, Eskişehir, Kocaeli, Sakarya, Samsun, Malatya da yeni stadyumlarına kavuşacak. Üç yıllık vadede 18 stadyum projesi ve 510 bin seyirci kapasitesiyle 2020’den sonra bir Avrupa Şampiyonası ya da Dünya Kupası düzenlememiz için karşımızda bir Platini deği üç Platini dursa fayda etmeyecek. Bu ülkenin gençleri ve çocuklarının böylesine büyük bir organizasyona şahitlik edecek olmaları umudumu hiç yitirmeden yine Avrupa’ya uzanalım. 

Geride kalan haftada Barcelona, sonunda yeni Camp Nou projesini tanıttı. Katalanlar, 98 bin kapasiteli futbol mabedlerini yıkıp yapmak yerine modernize edecekler ve kapasiteyi sadece 6 bin yükseltirken, tek tribünün üstü kapalı stadyumu son teknoloji çatıyla kapatacaklar. Bu proje ise 3 yıllık bir süreye ihtiyaçları var ve yeni mini stadyumla birlikte ancak 2021-22 sezonunu hedef gösteriyorlar. Valencia, 2007 yılında inşaatına başlanan ama kulübün borç batağına batması nedeniyle hayaler proje haline gelen Yeni Mestalla’ya ne zaman taşınacağını bilmiyor. 61.500 kapasiteli yeni Mestalla’nın 2011’de bulunan finans kaynağı da son anda çekilince soğuk ve gri betonlar Valensiya 
şehrinin kabusu haline geldi. 

Madrid’de Real Madrid, Santiago Bernabeu için defalarca yenileme projesi sunarken, şehrin göbeğindeki efsane stadyumun çevresindeki yoğun nüfus yüzünden Madrid Belediyesi bu planları her seferinde geri çevirdi. Madrid’in öteki yakasında ise Atletico Madrid yeni stadı La Peinata’yı bekliyor. Bu sezon başında açılması planlanan ama yıllardır geciken 68 bin kapasiteli stadyumda inşaat son dönemde yine nakit sıkıntısı yüzünden yavaşladı. Atletico Madrid’in gelecek sezon da emektar stadı Vicente Calderon’da olacağı kesin. İspanya’da yeni stadını eskisinin yanında yapan A. Bilbao, Yeni San Mames’i lokasyon zorluğu yüzünden parça parça inşaa etmek zorunda kalsa da bugün İspanya’nın gururu haline geldiler.

İtalya’da Angelli Ailesi’nin patronajındaki Juventus, Dünya Kupası için Alpler’in eteğinde yapılan ve sahaya uzak tribünleriyle taraftarın hiç sevemediği Stadio Delle Alpi yerine 120 milyon Euro’ya 41 bin 475 kapasiteli Avrupa’nın en modern stadyumlarından biri olan Juventus Arena’yı inşaa etti. Çizme’de Udinese de bu sezon yeni stadı, 25 bin kapasiteli Friuli’ye kavuşurken, aynı stadı kullanan Milano ekipleri Milan ve Inter’in yeni San Siro projesi gibi, Roma’da da Lazio ve Roma’nın yeni stadyum hayallerine şimdilik dozer sesi eşlik edebilmiş değil. 

Almanlar, 2006 Dünya Kupası’na ev sahipliğine hazırlanırken yaptıkları yeni stadyumlarıyla sıralarını savarken, Haziran-Temmuz’da Euro 2016’ya sahne olacak Fransa’da Bordeaux, Lille, Lyon ve Nice şehirleri yeni stadyumlarına kavuştu. Ruslar, 2018 Dünya Kupası için en büyüğü 66 bin 800, en küçüğü ise 35 bin kapasiteli yedi yeni stadyum inşaa ederken, futbolun anavatanı İngiltere’de Arsenal ve Manchester City’den sonra Tottenham da 2018’e yetişmesi beklenen 61 bin kapasiteli yeni White Hart Lane’in hayalini kuruyor. 

Ali Sami Yen’in kale arkalarına, Şükrü Saracoğlu’nun Maraton’ununa, İnönü’nün kapalısında iki direk arasına, Hüseyin Avni Aker’in Yattara tribününe selam etmenin vaktidir. Kimbilir belki de bir gün dokuz futbol sahası büyüklüğünde zemine sahip, 220 bin kapasiteli Prag’da Strahov Stadyumu’nun başına gelenlerden bahsederiz.


19 Nisan 2016

Kobe Bryant


 23 Ağustos 1978 Philedelphia'da doğdu. Basketbolcu babası Joe "Jelly Bean" Bryant, müdavimleri olduğu et restoranının adını (Kobe) oğullarına verdiler.
 Babasının kariyeri yüzünden çocukluğu 'da geçti. Çok iyi İtalyanca öğrendi, fanatik bir Milan taraftarı oldu ve "Avrupa'da kalsam futbolcu olurdum" dedi.
 1991'de evine döndüğünde Merion High School'un en parlak öğrencilerinden biriydi.
 NCAA oynamadan direkt liseden NBA'e draft edilen ilk oyuncu oldu. Onu draft eden Charlotte Hornets, Kobe'yi Vlade Divac ile takas edip Los Angeles Lakers'a yolladı.
 1999'da tanıştıklarında eşi Vanessa lise öğrencisiydi. Bryant'ın rap klibinde dansçılardan biri olacaktı ama o şarkı hiç yayınlanmadı. Vanessa ve Kobe 2001 yılında evlendi.  kızları var.
 Evliliğin ikinci yılında Colorado'da bir otel çalışanı tarafından tecavüzle suçlandı. İki yıl süren davanın sonunda suçsuz bulundu ve dosya kapandı.
 Lise yıllarında 33 numaralı formayı giyen Kobe, sonraları İtalya'da ve Adidas'ın ABCD basketbol kampında giydiği 8 numaraya geçti. Kariyerini "Günün her saati insan elinden geleni yapmalı"yı işaret eden 24 ile tamamladı.
 1999 All Star'da 19 yaşında ilk beşte başlayarak bunu başaran en genç basketbolcu oldu. 2008 ve 2012 Olimpiyatları'nda Kevin Durant, Carmelo Anthon ve LeBron James'li ABD kadrosunda yer aldı ve iki altın madalya kazandı.
 Kendi gölgesiyle idman yaparak her sezona hazırlandı. İyi bir sporcunun her çok çalışması gerektiğini gençlere öğretti.
 Çocukluğunda babasıyla birlikte Olimpia Milan forması giyen Mike D'Antoni kahramanıydı. Yıllar sonra onunla Los Angeles Lakers'da bir araya geldi.
 17 yaşında geldiği NBA'de hayali ilk karşılaştığında "Seni birebirde yenerim" dediği Michael Jordan'ı geçebilmekti. 32 bin 292 sayı atan ve 19 yıl forma giyen Jordan'ı, 20 sezon ve 33 bin 643 sayıyla solladı.
 20 yıllık kariyeri boyunca sadece Los Angeles Lakers forması giydi ve çocukluğunun geçtiği İtalya'nın bayrak adamları Maldini ve Totti'ye selam durdu.
 NBA'de 30 bin sayı barajını aşan en genç oyuncu oldu. Kerim Abdul Jabbar, Karl Malone, Jordan ve Chamberlain gibi efsaneleri sollayıp Aralık 2012'de 34 yaş 104 günle 30 bin sayı üstüne çıktı.
 28 Ocak 1997'de ilk maçında Dallas Mavericks'e 12 sayı atmıştı. Kariyerinin son maçında Utah Jazz'a 60 sayı attı ve bu sezonun bir maçta en fazla sayı atan ismi oldu.
 15 kez All Star karmasına seçildi, 11 sezon arka arkaya All Star'da oynadı ve 4 kez en değerli oyuncu seçildi.
 Marco Van Basten, Michael Jackson ve Bruce Lee, Kobe'nin hayran olduğu isimler. Çok sevdiği rap müziği için çok kez stüdyoya girdi ama o ilk albüm hiçbir zaman çıkmadı.
 20 yıllık kariyerinde Los Angeles Lakers ve sponsorlardan 680 milyon dolar kazandı. 2015 yılında geliri 49.5 milyon dolardı. Adidas ile başladığı Nike ile bitirdiği kariyerinde adını taşıyan 16 ayakkabı tasarlandı.
 Lakers ile 5 şampiyonluk elde eden ve 6 şampiyonluğu olan Michael Jordan'ı geçemeyen Kobe Bryant, basketbolseverlere 60 sayı attığı Utah maçının ardından "Mamba out" (Mamba gider)" diyerek veda etti.

10 Nisan 2016

Hakem Olmak İstiyorum Baba

Tribünlerde 98 bin taraftar, 180 ülkeden naklen yayınlanan, 700 milyondan fazla insanın izlediği, 36 kamera ile çekilen, 800'e yakın gazeteci ve televizyoncu tarafından takip edilen bir futbol maçı. O maçı Real Madrid ile Barcelona oynuyorsa eğer, elbetteki bir maçtan ötesidir, tüm dünyaya nam salmış adıyla El Clasico'dur. 22 dünya starı, futbolculuk zamanlarında da birbirlerine rakip olmuş Luis Enrique ve Zidane, bir de elbetteki hakem Alejandro Jose Hernandez. Her tarafından tecrübe ve ustalık akan bu dünya derbisini ilk kez yöneten Hernandez sadece 32 yaşındaydı. Böylesine zorlu bir maç için FIFA kokartını daha iki yıl önce takmış ve Avrupa kupalarında sezon başındaki ön elemeler dışında maç yönetmemiş Hernandez, verdiği kararlarla tüm dünyadaki futbolseverleri çileden çıkardı. Barcelona'nın ofsayt olmayan iki gollük pozisyonunu kesip, Sergio Ramos'u oyundan atmayan Hernandez, Bale'in nizami kafa golünü de iptal etti. "Tecrübesiz hakem verirlerse böyle olur" diyebilirsiniz! Ama Hernandez hiç de tecrübesiz bir hakem değil! İnanılmaz gelebilir ama tam 22 yıldır hakemlik yapıyor. Babası Jerardo Hernandez, Alejandro'nun doğduğu Lanzarote'de halen hakem komitesi başkanlığını yapan eski bir hakem.

11 yaşında elinde bayrak, yardımcı hakemliğe soyunan Alejandro 13 yaşında kendi yaşıtlarının oynadığı finali yönetmişti. O günden bu yana da ömrünü hakemliğe adadı, 2012'de İspanya'da birinci lig hakemi olan Hernandez son dört sezonda 75 maçta düdük çaldı. Hakemlik kariyerinin son hikayesinin gençlere bir ilham kaynağı olmadığının farkındayım. Ama Hernandez'in her çocuğun futbolcu olmak istediği yaşlarda, o tek tip siyah hakem formasını sırtına geçirmiş olması bizim gençlerimize de bir örnek olabilir. Peki 'de bir çocuk İspanyol Hernandez gibi, hakem olmak istese bu mümkün mü? 10 yaşında değil ama 15 yaşında "Evet". 'de hakemlik, birçok başarılı hakeme bakarsak babadan oğula geçen bir meslek gibi. Bunun en parlak örnekleri ise elbetteki Ahmet Çakar ve Cüneyt Çakır . İyi futbolcu olmak için tek şartın yetenek olmadığı malumunuz. Tek haneli yaşlarda altyapılarda futbolcu olmadan önce sporcu olmayı öğrenen ve sonra oyunun gerektirdiği taktik disiplini hafızasına kazıyan çocukların yanına, neden ortaöğretim çağında hakemliğe başlamış çocuklarımızı da eklemeyelim ki? Bugünlerde altyapılarda yetişen her çocuğun hayali Arda Turan gibi Barcelona'da top koşturmak ama kimbilir bazı çocuklarımız da Cüneyt Çakır gibi Şampiyonlar Ligi finali yönetmek istiyordur. Bir de hayatın garip cilvesi: El Clasico'yu yöneten Hernandez'de olsa klasman hakemi bile olamaz, 1.75 m boy barajına takılırdı. Çünkü İspanyol hakemin boyu 1.74 m!


Hakem olabilmek için Türkiye Futbol Federasyonu'nun resmi web sitesinde yer alan Herkes İçin Futbol yani HİF Hakemliği'ne başvuru yapıyorsunuz. Başvuru tarihinde 15 yaşından gün almak gerekli. HIF Hakemliği e-öğrenme dersine girebilmeniz için kullanıcı adı ve şifresi yolluyor. Online eğitimde futbol oyun kuralları öğretiliyor. Eğitimlerin tamamlanması ile birlikte sınavda başarılı olursanız ilinizde TFF HİF Hakemi oluyorsunuz. En fazla 30 yaşında olan, en az iki yıl süre ile HİF hakemliği yapmış ve bu sürede en az 20 defa müsabaka yönetmiş HİF'lerin klasman hakemi olabilmesi için erkeklerde; 1.75 m, kadınlar için 1.65 m boy şartı var. Klasman hakemliği, üst klasman hakemliği derken eğer iyi İngilizce de biliyorsanız ve üst klasmanda 38 yaşını geçmemişseniz yolun sonunda FIFA hakemi oluyorsunuz.

Aylardan Mayıstı Şampiyonduk

Geçen sezon, kümede kalmalarına imkansız gözüyle bakılıyordu, bu sezon şampiyonluğa koşarken, imkansız yerini mucizeye bıraktı. İngiliz futbol tarihinde bırakın 'i, geçmişinde de birinci ligde şampiyonlukları yok, FA Cup finaline dört kez çıktılar, dördünü de kaybettiler, sekiz yıl önce 3. Lig'deydiler,  yıl önce de Premier Lig'e yükseldiler. Sezon başında İngiltere'nin anlı şanlı yorumcularının küme düşme adayları arasındaydılar. Topa en fazla sahip olan takımlar listesinde yoklar, en çok pas yapan takımlardan biri de değiller, son yıllarda futbolu esir alan gerekli gereksiz tüm istatistiklere bir tepki gibi doğdular bu sezon. Yıldız oyuncuları yoktu, kendi içlerinden yarattılar. İngiliz Milli Takımı'nın bile kaderini değiştirdiler, düşünün ki Almanlar, 2-0 önde oldukları maçta 3-2 ile teslim oldular. Teknik direktörleri, takımları gibi birinci ligde şampiyonluk kupası kazanmamış bir isim. Bir insan; Napoli, Fiorentina, Juventus, Roma, Inter, Atletico Madrid, Valencia ve Chelsea gibi takımları çalıştırır da; bir kez olsun şampiyon olmaz mı? Üstelik Yunanistan'ı dört ayda dibe vurdurup Faroe Adaları'na kaybettikten sonra valizini toplayıp gittiğinde ona kucak açar mısınız? Bu sezon Premier Lig'de garip işler oluyor ve bunların altında Claudio Ranieri ve takımı Leicester City'nin imzası var. Bir zamanlar Chelsea'de projesi yarım kalan ve koltuğunu Mourinho'ya bırakan Ranieri yıllar sonra son şampiyon takımın hocası Portekizli'yi mat edip onu koltuğundan ediyor, Manchester City, Manchester United ve Liverpool gibi pahalı kadroları dize getirip, yıllardır dördüncü olursa büyük başarıyla ömür tüketen Tottenham ile büyüklere tepeden bakıyorlar. Leicester City bunu nasıl başarıyor peki? Bu köşeye sığmayacak kadar uzun belki de bir futbol tezi olacak kadar çok cevabı var bu sorunun. Çok koşuyorlar, dikine oynuyorlar ve her maça çıkarken soyunma odasında "Hayatınızda bir daha böyle bir sezon olmayacak, bunu biliyor musunuz" diyen teknik direktörlerine inanıyorlar. Sonunu getirirler mi, bunu bilmek için belki de mayıs ayının sonunu beklememiz gerekmeyecek ama kimselerin aklından geçmeyen ilk şampiyon elbette ki onlar değiller. İşte imkansızı başaranları hatırlamanın vaktidir.


İlk örnek bizden olsun elbette. Trabzonspor'un 1983-84 sezonunda kazandığı şampiyonluktan 26 yıl sonra bir Anadolu takımı, İstanbul'un üç büyüklerine bu sevinci yaşatmadı. Şampiyon kadrosu ve hocası Mustafa Denizli ile Beşiktaş, Alex'li Daum yönetimindeki Fenerbahçe ve Arda'lı Rijkaard yönetimindeki Galatasaray, Bursaspor'un şampiyonluk yangınını söndüremedi. Ivankov, Ömer Erdoğan, Ali Tandoğan, Volkan Şen, Batalla, Ergic, Ozan İpek, Sercan, Turgay'lı kadro, Ertuğrul Sağlam yönetiminde liderlik koltuğuna oturmak için 24 hafta bekledi. 31. haftada kaptırdıkları liderlik koltuğunu o dramatik son haftayla teslim aldıklarında Türkiye futbol tarihi beşinci şampiyonuyla tanıştı. 

İtalya Serie A'da 1984-85 sezonu başlarken şampiyonluk adayları Platini'nin sırtladığı Juventus, Maradona'lı Napoli ve Rummenige'li Inter'di. Osvaldo Bagnoli yönetimindeki Verona imkansızı başardı, iki puanlı sistemde 30 haftalık ligde dört puan farkla şampiyon olurken, Platini'nin takımına da yedi puan fark atmışlardı.

90'lı yıllar İngiliz futbolu için Manchester United ve Alex Ferguson demektir ama bir takım 1994-95 sezonunda olmaz denileni yaptı. Son kupasını 1927-28 sezonunda FA Cup'ı alarak kazanan Blackburn Rovers, 67 yıl sonra Premier Lig şampiyonluğunu kazanırken son hafta unutulmadı. Kenny Dalglish yönetiminde takım son hafta Liverpool'a 2-1 mağlup olurken, Manchster United, West Ham'ı devirebilse, Sutton, Le Saux'lu kadroda Alan Shearer'ın attığı 34 gol istatistik olmaktan öteye gitmeyecekti. West Ham'ın 1-1 ile durdurduğu Manchester United'ın bir puan önünde şampiyon olan Blackburn Rovers, son birinci lig şampiyonluğunu kazandığı sezonda 1. Dünya Savaşı başlamıştı!

1990-1991 sezonu, Federal Almanya kulüpleri arasında oynanan son sezondu. Bir zaman sonra Galatasaray'ı çalıştıracak Karl Heinz Feldkamp ve Beşiktaş'ın golcüsü olacak Stefan Kuntz'lu Kaiserslautern bütün ülkeyi ters köşeye yatırdı. Ligin ağabeyi Bayern Münih, 2-1 kaybettiği maça kadar pek de umursamadığı Kaiserslautern'in üç puan gerisinde kaldı sezon sonunda. 34 maçta 72 gol atan Feldkamp'ın takımı tarihinin ilk şampiyonluk kupasını müzerine götürdü.

1999-2000 sezonuna girilirken İspanya'da herkes yarışın yine Real Madrid ve Barcelona arasında geçeceğine inanıyordu. Şampiyonlar Ligi mesaisi bir Galiçya takımının önünü açtı. Figo, Guardiola, Rivaldo'lu Barcelona'yı eleyen Valencia, finalde Real Madrid'e kaybetti. Üç takım da gözünü lige çevirdiklerinde şampiyon Valencia ve Barcelona'ya beş puan fark atan Javier Irureta yönetimindeki Deportivo La Coruna idi. Garip sezondu, Atletico Madrid ve Sevilla küme düşüp ikinci ligin yolunu tuttular. 


İmkansızı sevenlerin hikayesinde son durak Fransa. 2010-2011 sezonunda yeni patronuyla transferde coşan Paris Saint Germain, son iki şampiyon Lille ve Marsilya, Rene Girard yönetimindeki Montpellier'e diş geçiremediler. 38 haftalık ligin 37 haftasında ilk iki sıradan düşmeyen ve Belhanda ile Giroud'nun sırtında zafere koşan Montpellier, sezona ligde tutunmak için girmişti.