4 Ekim 2012

Sabahattin Bey ve
Pep Guardiola

Lokantası hep doludur Sabahattin Bey’in. Balık satar İstanbul’un deniz görmeyen eski bir semtinde. Bir lord kadar şıktır, İtalyan papuçları, kruvaze ceketleri, beyaz pantolonu ve kimi zaman ipek fuları... Kapıda yakalamadıysa mutlaka masada bulur sizi ve selamını eksiz etmez ilk kez ayak bassanız bile dükkanına. İşini sever, dürüsttür, “deniz levreği” diyorsa o deniz levreğidir, sosa bulamaz mezelerini, sadede lezzzeti bulmuştur. Patrondur ama bir bakarsanız salatayı getirmiş, boşalan kadehi doldurmuş ve hatta kül tablasını değiştirmiş. Hafif mahcubiyet bile uyandırır müşterisinde bunlar... Sabah gün doğmadan gidip balığı halden seçer ya da oltacısı gelir bırakır, mutfağa girecek malzemesini özenle satın alır ve yıllardır değişmez... Hikayesi olan adamdır Sabahattin Bey.“Ben de yapabilirim” diyebilirsiniz, diyorlar zaten... Ne dükkanlar açılıyor ve ne işletmeler batıyor bu şehirde: “Ben de doldururum dükkanı, ben de kurarım bu düzeni.." 
 
Sabahattin Bey’i, “Balıkçı Sabahattin” yapan neyse, Guardiola’yı da “Guardiola’lı Barcelona” yapan odur işte... “Barcelona’yı ben de çalıştırırım, benim de elimde Xavi-İniesta-Messi olsa ben de kazanırım...” Sabahattin Bey, dükkanı sana bıraksa üçüncü günde kasaya kurulur hesapları sayarsın, Guardiola da sana takımı emanet etse; bir hafta sonra soyunma odasında sesini duyuramazsın. O dükkanı oğluna bırakır; Guardiola da Tito Vilanova’ya... Gelenektir bu, dükkanları eskiten, tarihi müessese yapan... Bizim memlekette 10 yıl önce açılmış köfteci tabelasına “Tarihi” yazdığından idrak etmemiz zordur. Tarih böyle yazılır aslında, bir lokantanın kapısında ya da bir kulübün soyunma odasında... İsimler değişir; zaman yorar, tüketir adamları ama gelenek sürer. Rinus Michels’ten öğrendiklerini Cruyff koyar sahaya... Onun inandığı, mirasını bıraktığı Rijkaard gün gelir alır bayrağı... Sonra dükkanda servis aksayınca devreder Guardiola’ya... Sen ona “Genç teknik adam” dersin, önünü açtılar sanırsın ama o zaten yaşlanmıştır Camp Nou’nun duvarları arasında. Şen kahkahaların yükseldiği, kadehlerin tokuşturulduğu lokantalar kadar mesut ortamlar değildir ama futbol dünyası. Zirveye de çıksan tepede oksijen azalır, kazandığın kupalar bir oksijen maskesi olmaz sana. Dört yılda fotoğraf fotoğraf, çizgi, çizgi çöken Pep Guardiola’nın vedası da bundandır belki de...
O nefes almaya gitti ama onun gibilerinin yolunu açarak... Ya da onun gibi olacaklarına inandıklarını takımlarının başına getiren kulüp başkanlarını terse yatırarak (!) ‘Ne kadar yaşlı, o kadar tecrübeli’den; ‘genç olsun ama Guardiola gibi yolu açık olsun’a dönen son yılların teknik adam tercihinde hadi peki trendinde, oltaya takılanların ağzından iğneyi alalım. Bakalım hangileri istavrit, çinekop hangileri kaya balığı?
Luis Enrique, Guardiola gibi Barcelona’nın alt yapısında çalışmış ama iş A takım hocalığına gelince önce Katalan olmadığı için kaybeden sonra doğru zamanda doğru yerde olamadığı için valizi toplayan bir futbolcu eskisi. Çiçeği burnunda bir teknik adamdı Roma’ya geldiğinde asabi Luis Enrique. Atletico Madrid’in teklifini kabul etmeyen ve Roma gibi kadrosunda “Totti ne isterse o olur” kalibresinde bir kaptana sahip kulübe gelmek pek akıl karı değildi. Roma, Guaridola modelinden etkilenmiş, futbolculuk kariyerinin heybetiyle İspanyol’a güvenmişti. Olmadı... Luis Enrique bu işe soyunan kendisi gibi tecrübesiz isimlerin bunu ilk kendi ülkelerinde başardıklarından haberdar değildi galiba (!) Kendisi gibi Guardiola modeli olan Roma eskisi Montella’dan bayrağı teslim alan Luis Enrique, “İspanyollar, İtalya’da başarılı olamaz” klişesinin altına bir çentik daha attırdı ve evine döndü. Oysa ki o da Guardiola gibi alt yapıdaki oyuncuları en usta şeflerin lokantalarına götürüyor bir ağabey gibi seviliyordu Barcelona’da. Niye acaba? Leonardo, sambacılar arasında Avrupa kariyeriyle en saygı gören isimlerden biriydi. Milan da onun eviydi. 12 yıldır futbolcu, sportif direktör kartvizitiyle çıkmadığı Milanello tesislerinde gün geldi Ancelotti’den boşalan koltuğu oturdu. İtalyan medyası “yok artık” dedi. Kariyerinde takım çalıştırmamış Brezilyalı, sahada ne kadar efsane olursa olsun, Çizme’nin devinin başına nasıl geçerdi? Inter’den yediği 4 golü, Real Madrid’e 3 atarak belki telafi etti ama Manchester United ile eşleşmeden 180 dakika tabelaya 7-2 yazınca, patron Berlusconi bileti kesti. Leonardo, Guardiola olamadı ama Judas oldu! Büyük ümitlerle Inter’e getirilen Rafael Benitez gönderilince devre arasında kovulmanın intikamını, Milan’a ihanet ederek aldı ve şehrin öteki renklerine bağladı kendini. Fakat sadece altı aylığına. İtalya Kupası’nı kazanmasına rağmen, Mourinho artığı takımdan kaçmayı uygun gördü ki soluğu sportif direktör olarak Paris Saint Germain’de aldı. Futbol dünyası küçük... Bir zaman sonra da koltuğuna oturduğu Ancelotti’yi kendi getirip teknik adam yaptı Katar sermayesiyle uçan kulübe. Leonardo da, Guardiola olamadı. Neden acaba? İz bırakmayan bir futbolcunun büyük teknik adam olması, en damardan olanı, Mourinho’nun hikayesi, uzun ve başkadır ama onun öyküsü bizzat Mourinho ile başlar. Andre Villas Boas, Porto’da 17 yaşındayken rakip takımları izleyip analiz videolarını hazırlayan beyindi. Mourinho, Şampiyonlar Ligi’ni ilk kez kazanırken de rakiplerin eksilerini onun raporlarından okudu. “Çocuk”, Chelsea yıllarının ardından Mourinho’dan koptu ve alttan başladı. Academica’da vitrine çıktı ve Porto’nun başına geçip sezon sonunda dünyaya “Benim adım Andre Villas Boas beyler” dedirttiğinde sadece 32 yaşındaydı. Guardiola modelinin en parlak temsilcisi olacak” denilen Boas, doğduğu toprakları çok erken terkedip, entrikalarla tarihi yazılmış Ada’nın yolunu tuttu ve... Chelsea’de takımın ağır ağabeylerine söz geçiremedi, kendi futbolunu oynatamadı ve gönderildi... Bıraktığı takım, bir başka genç teknik adam DiMatteo ile Şampiyonlar Ligi’ni kazanırken; Boas, parlak zekasının kredisinin hatrına, şimdi Tottenham’ın başına geçti. Londra’da bir başka kulüpte olursa ne ala... Olmazsa neden acaba? Ranieri’yi gönderen İnter Başkanı Moratti onu göreve getirdiği ismini kulüpte bile bilmeyen vardı hiç şüphesiz. Andrea Stramaccioni, 25 yaşından beri Roma ve çevresinde alt yapılarda çalışmış ve iki seneden daha bir az zamandır da Inter alt yapısında görev yapan bir teknik adamdı. Leonardo’ya burun kıvıran gazeteler onun için de patırtı kopardı elbette. Guardiola modelini bir de Inter denese fena mı olurdu. Pro Lisansı bile olmayan bu genç teknik adam, Milano derbisinde Milan’ı devirip ezeli rakibinin şampiyonluk yoluna koca bir taş koyunca, Inter taraftarından geçer not aldı ama yeni sezonda işi zor. İhtiyarlar heyetinin olduğu Inter soyunma odasında bu “tüysüz” delikanlı ne kadar dayanabilecek, onun tahminini yapıyorlar şimdi İtalya’da... Leonardo’dan sonra Stramaccioni de olmazsa, neden acaba? Kaya balıklarının en akılda kalanları bunlar. Peki ağızda tat bırakanlar? Genç yaşta çalıştıkları kulüplerin müzelerine yeni raf taktıran tek adam Guardiola değil elbette. Dört ülkede de şampiyonluk gören Jose Mourinho ondan önce yola çıktı ama son dönemde Bayern Münih gibi bir devi iki kaz alt etmeyi başaran B.Dortmund’un futbol aklı Jürgen Kloop, takımın başına geldiğinde 41 yaşındaydı. Onu buraya getiren ise 30’ların başında yönetmeyi başladığı Mainz’dı elbette. Conte orta karar bir takım bile çalıştırmadan küllerinden doğan Juventus ile sezonu namağlup şampiyon tamamladı. Boas ile dikiş tutturamayan Chelsea’nin “geçici” teknik adamı Roberto Di Matteo, Abramovich’in kabusu olan Şampiyonlar Ligi’ni kazanıp takımın başında kalmaya hak kazandı. Liverpool bu sezon Guardiola kadar genç birini tercih etti. Swansea City’de parlayan Brendan Rogers... Roberto Martinez de Wigan’a geldiğinde Guardiola’nın bayrağı teslim aldığı yaşta değildi. İstavrit de olsalar, çinekop da olsalar hiçbiri Guardiola gibi bir lüfer değil... Neden acaba? Belki de her şey değil ama çok şey saha dışındaki yaşanmışlıklar... Biraz hayat bilgisi, biraz felsefe, biraz cesaret, biraz şefkat, biraz disiplin, biraz özgüven, biraz ihanet, biraz aşk, biraz keder, biraz tutku, biraz inat, biraz vefa, biraz müzik (Viva La Vida/Coldplay) biraz şiir, biraz roman...
Josep Guardiola: Neden acaba?

Barcelona altyapısının çalıştığı ve “Mini” olarak bilinen tesislerde 30 yıldır bir taraftar her gün genç oyunculara destek veriyordu. İşi olmayan Cristobal uzun yıllardır Barcelona kulübü idareciler, teknik adam ve futbolcuların yardımıyla hayatını idame ettiriyordu. Guardiola, 25 yıldır tanıdığı bu yaşlı adamı, Camp Nou’da yedikleri yemeklere davet etti. Cristobal artık takımla birlikte yemek yerken, Guardiola futbolcuların “Başkan hayatlar”ı keşfettikleri söylüyordu. Camp Nou’da 2009’da kazanılan Real Madrid maçı sonrasında soyunma odasında sevince Cristobal da ortak oldu. Birkaç saat sonra mutlu bir şekilde hayata veda etti.
Barcelona’ya geldiği günden bu yana sakatlıklar boğuşan Arjantinli stoper Gabi Milito’ya daha kulübe resmen hoca olmadan önce hastanede ziyaret etti ve dibe vurmuş futbolcuya sahip çıktı. Üç saatlik görüşmenin ardından medyanın karşısına geçti ve “Milito’yu sahada görmeyi, kupa kazanmaya tercih ederim” dedi.
Rijkaard’dan boşalan koltuğu oturan Guardiola’yı, Barcelona’da teknik direktörün çalıştığı odada ufak bir televizyon bekliyordu. Göreve geldiği ilk gün Barselona’da kendi cebinden büyük ekran bir televizyon ve kayıt cihazları aldı, kulübün faturayı ödeme teklifini reddetti.
Barcelona’nın sponsoru Audi, teknik direktör ve futbolculara her sezon başında birer otomobil hediye ediyordu. Guardiola otomobili, teknik ekibindeki antrenörlere de verilmediği için kabul etmedi ve “Biz bir ekibiz” dedi.
Barcelona’da takım içi disiplinine uymayan futbolcular takım arkadaşlarına yemek ısmarlıyordu. Guardiola bu geleneği de değiştirdi. Dört galibiyet arka arkaya aldıklarında takımı yemeğe kendi cebinden götürdü ve futbolcuların ödeyeceği para cezalarının Rett sendromuyla savaş veren bir vakıfa bağışlanacağını açıkladı.
2008 Kasım’nda teknik ekibi içinde kaleci antrenörü olarak görev yapan Juan Carlos Unzue’nin babası vefat etti. Barcelona’nın ertesi gün maçı olmasına rağmen Guardiola, kulüp idarecilerine tüm takım ve teknik kadronun Barselona dışındaki cenazeye katılacağını söyledi. Cenazede “Günlük yaşıyoruz. Bugün burada olmamız gerekiyordu. Yarın maça bakarız” dedi.
Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona’nın rakibi Manchester United’dı. Finale bir hafta kala Katalanlar, Roma’ya çıkartma yapmaya hazırlanırken, Guardiola, kulüpte 33 yıl boyunca masörlük yapan Angel Mur’un bileti olmadığını öğrendi. Genç hoca, çocukluğundan beri tanıdığı yaşlı masörü özel davetlisi olarak Roma’ya götürdü.
Roma’da kazanılan Şampiyonlar Ligi kupasının rehavetiyle ligde şampiyonluğu garantileyen Barcelona sezonun son haftasında Deportivo La Coruna deplasmanına gitti. 1-1 biten maçın ardından Guardiola, kafiledeki masörden, malzemeciye, futbolcudan, yöneticiye kadar herkesi sürpriz bir yemeğe götürdü. La Coruna’da rezerve ettiği restoranda masa ıstakoz ve şampanyalarla donatılmıştı.
Kral Kupası’nda 3. Lig ekibi Cultural Leonesa ilk maçı sahasında 2-0 kaybetmiş, Camp Nou’ya ümitsiz gelmişti. Zayıf rakibini 5-0 mağlup eden Barcelona’nın soyunma odasının kapısında dünya yıldızlarından forma almak isteyen Cultural Leonesa’lı futbolcuların beklediği gören Guardiola, soyunma odasının kapısını ardına kadar açtı ve misafir takım oyuncularına “Lütfen girin ve evinizdeymiş gibi rahat olun” dedi.

Pardon, total futbol mu dediniz?.. (4-4-2 // Eylül 2012)

15 yorum:

Adsız dedi ki...

Bir solukta okudum. Bu ülkede bu yazıyı senden başka yazabilecek, bu ülkede futbol üzerine senden iyi bu hikayeleri yazabilecek yok. Abi eline sağlık.

designerk dedi ki...

Üstteki yorumun aynısı benden.. Yeminle o kadar kaos, sıkıntı vs. arasında her yazın ilaç gibi.. umarım hep bizimle olursun bülent abi..

ryan o'reily dedi ki...

tüm yorumlara katılıyorum. harika bir yazı olmuş. bu bir felsefedir, Guardiolada bu felsefenin en iyi temsilcisiydi. o ayrıydı

hg dedi ki...

Bu kadar yorucu, yoğun ve sıkıcı bir gündemin içinde nefes almamızı sağladığınız için teşekkürler ...

No More Virgilius dedi ki...

"Ağzım açık okudum, harikasın usta" yazacaktım ama baktım herkes hemfikir benimle, ne güzel.
Eline sağlık.

doctorsherLock dedi ki...

müthiş bir yazı,Guardiola sadece teknik bir adam değil örnek gösterebilecek bir insan futbolu sadece kazanmak üzere olduğu bir dünyada Barca'da 4 sene dayanabildi o kadar strese girdi ki ayrılmak zorunda kaldı.

mavibenim dedi ki...

Peki Bülent hocam, sizce Guardiola'nın bir sonraki durağı neresi olmalı? Yani Barcelona'daki başarılarını sizce hangi takımla tekrarlayabilir?

Anıl dedi ki...

İşte taktik-transfer-mücadele, hepsinin son bulduğu yer burası: Takım olmak. Takım olduğunuz zaman hep 1-0 önde başlıyorsunuz zaten.

nafi kendirci dedi ki...

Ne güzel yazmışsın üstad, yüreğine sağlık.

Devil dedi ki...

wonderful

Adsız dedi ki...

''Rijkaard’dan boşalan koltuğu oturan Guardiola’yı, Barcelona’da teknik direktörün çalıştığı odada ufak bir televizyon bekliyordu. Göreve geldiği ilk gün Barselona’da kendi cebinden büyük ekran bir televizyon ve kayıt cihazları aldı, kulübün faturayı ödeme teklifini reddetti.''

hocam burası biraz zorlama olmuş.milyon dolarların döndüğü bir kulüpte bunlar olmaz.olsa bile bu samimi gelmez.kurumsal yapı vs diyorlar.
karhanede romantizm tutan birşey.

Murat dedi ki...

Sen bu adamı seviyorsun galiba abi :)

bruno falconeri dedi ki...

çok güzel yazı.. pep = adamı geç, 10 metre ilerde!

Kaan Kavuşan dedi ki...

yazı güzel de total futbol kısmını anlamadım. usta-çıraklık mevzusu total futbol mantalitesinin en büyük ürünü zaten. rasyonel ve insan odaklı düşünme de...

BT dedi ki...

@ Kaan Kavuşan
Bir "zaten" gerektiriyor mu bilmiyorum ama anlattığım zaten total futboldur, başka yerde aramamak lazım tarifi demeye getirmiştim o son cümleyi.