BIY AD

7 Ekim 2010

Hafta Sonu Futbol

8 Ekim Cuma
19.30 Samsunspor – Adanaspor (TRT 6)
21.45 Almanya – Türkiye (NTV)
10 Ekim Pazar

00.30 Santos – Atletico Paranaense (SPORMAX)
14.00 Orduspor – Altay (TRT 1)
19.30 Karşıyaka – Boluspor (TRT 1)
22.00 Cruzeiro – Fluminense (SPORMAX)

Mehmet Topal&Volkan Şen&Kış Güneşi

A Milli Takım kadrosunda herkes yer almak ister. Bu iki oyuncu ise orada olmalıydı. Hiddink onlara soğuk bakıyor. Volkan Şen ve Mehmet Topal kadroda yoklar. Kadroda olsalar, takımla birlikte Berlin'de olsalar son günlerde yaşananlar belki de yaşanmayacaktı.
* Mehmet Topal, Valencia idmanında ayak bileğinden sakatlandı. En az 15 gün forma giyemeyecek.
* Volkan Şen, Bursaspor'un en iyisi. İzin günlerinde izinsiz ABD'ye gitmiş. Ertuğrul Sağlam haklı, izin döneminde yurtdışı için ekstra bir bilgilendirme gerekiyor. Volkan Şen'i kadro dışı bırakılmış.

Tarkan'ın en sevdiğim şarkısıdır. Kış Güneşi. Dinleyelim o zaman. Volkan ve Mehmet de dinlesin..
...Yanlış zaman
Yanlış insan
Tutunmak imkansız
Bıktım yamalı sevdalardan...

1992 Barselona Olimpiyatları

1992 Olimpiyatları'na hazırlanan İspanyol Milli Takımı'nda kimler yok ki! Jose Amavisca, Santiago Canizares, Abelardo, Albert Ferrer, Josep Guardiola, Luis Enrique, Kiko, Alfonso Antonio Pinilla, Francisco Soler , Gabriel Vidal ,Roberto Solozabal... 21 yaşındaki Guardiola (15 yaşında gibi duruyor bu karede) habere fotoğraf olmuş. İspanya, Barselona'daki finalde Polonya'yı 3-2 mağlup edip altın madalyayı almıştı. Gollerin ikisi Kiko'dan biri Abelardo'dan. Abelardo-doğrusu biraz kazmaydı- yarı finalde de Gana'ya gol atmış.

Ne Yazsam... Tekrar

Buca'ya 20 futbolcu alan, 20 milyon TL harcatan, kendi adamlarını takıma getiren Bülent Uygun, Eskişehirspor'a gitti. Bucaspor'a da Erdoğan Arıca geldi dedimi kafa karışmış; sağolun uyardınız. Samet Aybaba olacak:)) Bir teknik adam havuzu var, boşta olanlar yüzüyor içinde, iş çıkınca kurulanıp giyiyorlar takım elbiseyi... Arşivden iki yazı var. Çünkü ne yazsam tekrara giriyor!...
Ne İş Yapar Bu Adamlar?
Google'da Erdoğan Arıca

Arda Filmi

"Arda Turan’ın 3-4 hafta öncesinde başlayan ve şiddetlenen kasık ağrıları olmuştur. Tolere edilebilir osteiti pubis ağrıları olduğu tespit edilen Arda Turan’ın oluşan kasık ağrılarının tedavisine ağırlık verilmiştir. Bunun yanı sıra Arda Turan milli takımın Belçika ile oynadığı maçta ayak bileğine aldığı darbe ile meydana gelen sakatlanmasının tedavisini de görmüştür."
Bu satırlar Galatasaray'ın resmi açıklaması. Buradan ne öğreniyoruz? Eylül ayı boyunca Arda'nın kasığındaki sakatlığı Galatasaray'ın gizlediğini.. Milli Takım doktoru bu sakatlığın çok daha eski olduğunu, 2-3 ay önce başladığını açıkladı. Tarihlerde anlaşamadılar ama ortak noktaları geride kalan bir ayda Arda'nın futbol kamuoyuna açıklanmayan ikinci bir sakatlığı olduğu. İki sakatlık raporu ve fizik tedavi programı varken Hiddink onu kadroya alıyor. Ne için? Denemek için... Denedi ve yanıldı. Hepsi bu kadar... Gerisi 48 saatlik bir B Movie!..

6 Ekim 2010

Arda'nın Sakatlığı ve Milli Forma

Bir soruyla başlayalım: Bu hafta milli maçlar olmasaydı ve lig devam etseydi; Arda Turan, Galatasaray'ın Ankaragücü ile oynayacağı karşılaşmada forma giyebilecek miydi? Cevabını biliyorum. Hayır. Milli takım kampına gittiği güne kadar sadece 3-4 gündür sahada fizyoterapistle çalışan, toptan uzak duran, takımla çift kaleye çıkmayan bir oyuncunun 5 gün sonra sahaya çıkması düşünülemez. Sakatlığın ne olduğu önemli değildir. Oynatırsan, oyuncuyu sakatlığa açık bırakırsın...

Peki ne oldu? Arda milli takım aday kadrosuna çağrıldı. Sabri'nin geçen ay hazır olmadığında çağrıldığı gibi. Bir şeyin altını çizmek lazım. Milli takıma kendi takımlarında oynamayan oyuncular çağrılmalı mı? Bunun sayısı kaç olmalı? Bu başka bir yazı konusudur. Milli takıma formda ya da formsuz oyuncu çağırabilir teknik direktör. Her şartta güvendiği adamlar vardır. Vazgeçmesini bekleyemezsiniz. Kafasında belirlediği 25-27 kişi arasında en fazla 3 değişikliği kaldırır o teknik adam. Milli takıma çağrıldığında da gidersin. Tekmeye de kafanı uzatır, hafta sonundaki kulüp maçını düşünmezsin. Arda da Gökhan Gönül de, Belçika maçında biri sakat devam etti bir diğeri -bugünün örneğinde olduğu gibi- omuzundan sakat olmasına rağmen sahaya sürüldü. Milli takımdan sakat dönülür, yorgun dönülür. Avrupalı bunu nazikçe FIFA virüsü olarak açıklar. Bütün bunlar futbolun içinde var. Ama milli takıma sakat gidilmez, milli takıma sakatlığı yüzünden hazır olmayan, fit olmayan oyuncu alınmaz. Bu İngiltere'de de böyledir, İspanya'da da, İtalya'da da....

Arda Turan da sakatlığı geçmeden, hazır olmadan bugün topla yapılan çalışmada bir darbe almadan sakatlandı. Koruyucu hekimlik dedikleri işte burada devreye giriyor. Bir sakatlık yüzünden vücudu güçsüz düşen oyuncuyu sahaya dönene kadar fizyoterapistler hazırlar. Bazen bir diz sakatlığı yüzünden 2 cm incelen alt adale grubu için ayrı çalışma programı düzenlenir. Dizinden sakatlandıysan çalışmazsan adalen kopar. Arda'nın da ayağında kopan iki bağ yeni kaynamış ve koşmasına izin verir hale gelmişti. Kalkansız, korumasız adamı hayati bir milli maça çağırdılar ve üstelik sakatlığı nüksetmedi. Bugüne kadar şikayet bildirmediği kasığından sakatlandı. Bu sakatlığın tedavisinde operasyon opsiyonel. Bu 1-2 gün içinde belli olur. Arda da en iyi ihtimalle ligin ikinci yarısında sahalara döner.

Rijkaard'ın geçen hafta anlatmak istediği işte buydu. Hani Ercan Güven'in de "Biri Rijkaard'a anlatsın" diye işi şehitlere getirdiği geçen hafta!.. Rijkaard, "Benim doktorum, milli takım doktoruyla görüşmeli" diyordu. Hiddink, Türkiye'den uzak, maçları yerinde izlemiyor, futbolcuları yakından takip etmiyor olabilir. Hadi milli takım doktorunun sesini kısıyorlar... Kendisi de eski bir futbolcu Oğuz Çetin devreye girmeliydi. Hiçbiri olmadı.

Bugün taraftar, "Futbol Federasyonu, kulübüne tazminat ödemeli" diyor. Bir okurun dediği gibi Türkiye'de taraftar sahadaki oyundan keyif almak yerine; kulübün muhasebe defterlerini tutar oldu. Mesele, Arda'dan mahrum olmaktır. Galatasaray'ın Arda ile bütün maçlarını kazanacağının garantisi yok. Hatta Arda yokken seri galibiyetler de aldı. Lakin bu ülkenin gözen en hoş gelen futbolunu oynayan yıldızı kimsenin sorumluluğunu üzerine almadığı ihmaller serisiyle şimdi belki de bıçak altına yatacak. Oyun içinde sakatlanıp fedakarlık yapıp takımını yalnız bırakmamakla, sakat sakat bir başkasının giyeceği formaya talip olmak arasında fark var. Ne Arda o farkı görebildi; ne de Hiddink ve Oğuz Çetin...

5 Ekim 2010

Meksikalı Küçük Bezelye

Arjantin Milli Takımı, Güney Afrika'daki Dünya Kupası'na hazırlanırken FIFA'dan gelen bir haber, teknik direktör Maradona'dan çok takımın malzemecilerini ilgilendiriyordu. FIFA, Arjantinliler'in formalarının arkasında lakaplarını kullanmalarının yasaklandığını ve mutlaka oyuncuların isimlerinin yazılı olması gerektiğini bildirmişti Tangocular'a. Brezilyalılar'a yıllardır verilen ayrıcalık, ezeli rakibi Arjantin'in elinden alınmıştı. Ricardo Izecson dos Santos Leite'i kim tanırdı kı? O "Kaka"ydı, bu oyunun efsanesi "Edson Arantes do Nascimento" demek yerine bize Pele'yi ezberletmişlerdi. Arjantin'de Carlos Tevez sırtında "Carlitos" yazılı formayla sahaya çıkmayı hayal ediyordu. Sergio Agüero da geldiği günden bu yana İspanya'da sırtında "Kun" yazılı formayla oynuyordu. Dedesi, Sergio'ya Japon çizgi film kahramanı Kum Kum'a benzediği için bu lakabı takmıştı. Futbolun patronu FIFA'nın kararı emirdi. Forma satışlarını bile etkileyen bu yasak sonrasında Dünya Kupası'nda bu iki futbolcuyu sırtlarında "Tevez" ve "Agüero" yazan formalarla izledik...
Dünya Kupası'nda Arjantin ve Meksika'nın yolları ikinci turda kesişti. Galatasaray'da yarım sezon geçiren Giovani Dos Santos ile birlikte Meksika Milli Takımı'nın forvetinde ele avuca sığmayan Javier Hernandez tüm futbolseverlerin dikkatini çekmiştir. 22 yaşındaki oyuncu gruptaki ilk iki maçta da yedek kulübesinde başlamıştı, ikinci maçta Fransa Milli Takımı'nı karıştıran mağlubiyetin mimarlarından biri olmuş, ilk golü Hugo Lloris'in koruduğu kaleye göndermeyi başarmıştı. Javier Hernandez, Üç kuşak futbolcu bir aileden geliyordu. Dedesi Tomas Balcazar da 1954 Dünya Kupası'nda Fransızlar'ı affetmemişti. Javier Hernandez ve lakap yasağının mağdurları Kun Aguero ve Carlos Tevez'in kapışmasında ise kazanan Arjantinliler olmuş, 3-1 biten maçta Hernandez Meksika'nın tek golünü atmıştı. Onun büyük bir yıldız olacağına inanan Manchester United'ın teknik direktörü Sir Alex Ferguson, transferini Dünya Kupası öncesinde bitirdiği Javier Hernandez'i ağustos ayında İngilizler'in Süper Kupa finali, Community Shield'de sahaya sürdü. Chelsea'yi 3-1 devirdikleri maçta bir gol atan Hernandez'i İngiliz medyası manşetlerine "Küçük Bezelye" olarak taşıdı. Onu bezelyeye benzeten Ada medyası değildi. Javier Hernandez, sahaya sırtında "Chicharito" (Küçük bezelye) yazılı formayla çıkıyordu. Sezon başından beri deplasmanda tek bir galibiyeti olmayan Manchester United, hafta içinde Valencia deplasmanına gitti. Sakat Rooney kadroda olmayınca iş başa düştü. "Küçük Bezelye"nin golüyle güldüler İspanya'da. Zaten bezelyenin kendisi küçük bir sebzedir. Hernandez'i küçük bezelye yapan ise futbol karakteri değil, babasından emanet bir lakap. Üç kuşak futbolcu ailede baba Javier Hernandez Gutierrez de bir forvet oyuncusuydu ve yeşil gözleri ona Meksika'da "Bezelye" lakabını kazandırmıştı. Gelenek devam ediyordu. Oğlu da doğal olarak "Küçük Bezelye" olarak anılır oldu. FIFA'nın "Formanın sırtına lakap yazamazsın" yasağı Avrupa futbolunun patronu UEFA'nın şimdilik umurunda değil. UEFA kayıtlarında Javier Hernandez olarak geçen genç Meksikalı "Chicharito" yazılı formasıyla gol kovalamaya devam edecek. "Yiğit lakabıyla anılır," demiş atalarımız. Arda Turan'ı bir gün Premier Lig'de sırtında "Koca Kafa" yazılı bir formayla görseniz, koltuktan düşmez misiniz? (3 Ekim 2010 SABAH Pazar)

2010-2011 Transfer Harcamaları

Daha büyük stadyumlar, daha pahalı maç biletleri, daha fazla ürün satışı, daha fazla yayın geliri. Bu oyunda da bir doyum noktası var. Daha büyüğünü yapamıyorsun, çok daha pahalı satamıyorsun, ürünleri dünyanın dört bir köşesine yolluyorsun, yayın gelirlerini katlıyorsun. Hepsinin bir limiti var. Ta ki başta oligarklar olmak üzere dışarıdan sermaye girene kadar. Son 5 yılın en düşük transfer harcamaları yapıldı bu sezon. Manchester City'i malum sebepten dolayı bir kenara koymak lazım. Ronaldo'yu satan United, yeni stadında kapalı gişe oynayan ve stadın inşaat maliyetini de neredeyse çıkartan ve 30 milyondan fazla kar açıklayan Arsenal, Abramovich'in artık harcamaktan sıkıldığı Chelsea... Bu transfer döneminde Premier Lig'de 411 milyon Euro (La Gazzetta) harcandı yeni transferler için. Bu rakam geçen sezon 584 milyon Euro idi. Manchester City bile bu düşüşü önlemeyemedi. Kapalı gişe oynayan Bundesliga'da geçen sezon 244 milyon Euro harcayan 20 kulüp bu sezon 161 milyonda kaldı. Geçen sezon tek başına piyasayı kavuran Real Madrid bile duruldu. La Liga'da geçen sezon toplam 498 milyondu transfer harcaması. Bu sezon 255 milyonda kaldı. Fransızlar bütün yaz transfer haberi beklediler. Niang tetikledi piyasayı. 270 milyondan 137 milyon Euro'ya gerilediler. İki yıl önce 507 milyona çıktıklarında yeni tv ihalesinin kaymağını yiyen İtalyanlar, geçen sezon dışarıya bol bol adam satarken, kasalarından çıkan rakam 452 milyon Euro'ya gerilemişti. Bu sezon iyice kıstılar ve toplam 335 milyon Euro'da kaldı. Paris'ten yazmıyorum tabii blogu. Bizim ligin rakamları da karşılaştırmak isterdim ama yok. 8'e aldığı adamı 5'e aldım diyenler, rakamı toptan gizleyenler, stadyuma gelen seyirci sayısı gibi; bu istatistik de bizde hala kuytuda duruyor...

3 Ekim 2010

Gattuso

"Leonardo takımın başında kalsaydı, bu yaz Olympiakos'a gidiyordum" Rino Gattuso

Rijkaard&Ancelotti ve Vicdan

O kimse o... O hayatından gittiğinde beraber vakit geçirdiğin mekanlardan uzak durursun. Adaşı birine hitap etmek bile azaptır. Semtten de gidersin, şehirden de yeri geldiğinde. O "Bana her şey sana hatırlatıyor" zamanları geçmez bir türlü... O gider, başkası gelir, başka mekanlarda, başka takvimlerde hayat devam eder..
***
O giden bir daha hiç gelmeyecekse eğer... Buna katlanman gerektiğine inanmam zaman alır. Bir ayağın çukurda hissedersin. O baban ya da annen ise bir daha hiç gelmeyecek olan; bak zordur işte. Çok zor... Yerli, yersiz hüzün basar adama. Geçen de öyle oldu. Kitapçıda rafları dolanırken, durduk yere gözlerim doldu. "Şu iki kitabı hediye alırdım, severdi bunları okumayı" dedim. Bir bankanın Call Center'ından aradıklarında da olmaz mı? Niye sorarsınız ki durup dururken babamızın adını. Üstüne üstüne gelir dünya...
***
Bugün bir haber okudum. Bir cümleyi aynen aktarıyorum: "Frank Rijkaard'ın babasının 8 Ekim'de düzenlenecek cenaze töreni için daha şimdiden Hollanda'nın yolunu tutması Galatasaray'da bir "düzensizlik" yaşandığının adeta belgesi oldu."
Kanım dondu. Ben bu satırı yazanla aynı meslektenim. Vicdansızlık benim kanımı dondurur. Mesele ne Rijkaard'ın Galatasaray'daki geçmişi ya da geleceği ne de Galatasaray'da yaşanan sorunlar. Ne futbolu arkadaş! Bu dünyaya gazeteci olarak gelmiyoruz biz. İletişim fakültesi okumak da mecburiyet değil. Ben de okumadım. İster mühendis ol, ister doktor... Yapabilirsin bu mesleği, ihtiyacın olan bir klavye bir de yazacağın, kendini ifade edeceğin bir mecra. Ama önce vicdan sahibi olacaksın. İster iki satır haber yaz; ister tam sayfa köşe yazısı. O klavyenin tuşlarına basarken, vicdanının sesini dinleyeceksin...
Bu adamın babası ölmüş, cenazesi beş gün sonra... Bu adamın yas tutan annesi yok mu? Kardeşleri yok mu? Çocukları yok mu? Bu adamın babası ölmüş, bu adam babasını toprağa vermeden önce belki büyüdüğü eve kapanıp üç gün ağlayacak. Bu adam ünlü bir insan, cenazeye yüzlerce kişi gelecek, organizasyon yapmak zorunda. Bu adamın çalıştırdığı takımın hafta sonunda maçı yok, yardımcısını burada bırakmış....
***
Premier Lig'de halı gibi zeminler var mı? Var... Ancelotti'nin babası öldü dört gün önce. Ancelotti, takımı yardımcısı Wilkins'e bırakıp İtalya'ya gitti mi? Gitti... Chelsea bugün Arsenal ile oynuyor mu? Oynuyor... Adama "illa da gel takımın başına geç" dediler mi? Demediler... Ancelotti "döneceğim" dedi.
Elini vicdanına koy o satırı yazan arkadaş, sen bu patates tarlası sahalara layık değil misin?

2 Ekim 2010

Xavi: 4 Yılda 258 Maç

Xavi'nin sakatlığı büyük değil, tendinit. İspanyol Milli Takım aday kadrosuna alınmadı, yarın Barcelona-Mallorca maçında da forma giyemeyecek. Sport gazetesi istatistiklerini çıkarmış. O rakamlar ışığında biraz geriye gidelim. Xavi, 2006 Şampiyonlar Ligi finalinde yedek kulübesindeydi çünkü 6 ay önce antrenmanda diz bağları kopmuş (bkz:foto/Aralık 2005) ancak Nisan ayı sonunda takıma dönebilmişti. Sakatlığı sonrasında Barcelonalı futbolcular onun fotoğrafının olduğu tişörtleri formalarının altına giyip maça çıkmışlardı. Bu oyunun iki yönünü de oynayan arkadaş 2006'dan bu yana nefes almadan koşturuyor topun peşinden. Bu sezonun rakamları dahil değil, Dünya Kupası'nın finali dahil olmak üzere Mayıs 2006-Temmuz 2010 tarihleri arasında Xavi'nin çıktığı maç sayısı 258. Barcelona'da üç sezon arka arkaya 35 maça çıktı, geçen sezon ise 34 maça. 4 yılda geçirdiği sakatlık sayısı 4. Şampiyonlar Ligi'nde sadece bir maç kaçırdı. İspanyol Milli Takımı ile 4 yılda 45 maça çıktı. 22 Kral Kupası, 4 İspanya Süper Kupası, 2 UEFA Süper Kupası; gidiyor böyle....
Sezon başına 64.5 maç... 22 bin dakika... Bu rakamları okurken aklıma şu soru geldi? Bırakın Barcelona taraftarını, biz bu 4 yılda Xavi'nin kaç maçını izledik?

Trabzonspor vs. Beşiktaş?


Pino Medrano Sirki'ne

Ne zeminin patates tarlası olması, ne teknik adamın tercihleri ne hakem hataları. Galatasaray'ın sözleşmeli 11 futbolcusu, Barcelona ya da Karabük farketmez, rakibinin kalesinde ilk tehlikeyi 61. dakikada yaşatıyorsa, dönüp aynaya ilk bakması gereken yine o sahadaki 11 futbolcudur... Sonrası teferruat...
* 21 Ağustos tarihli Galatasaray'daki Kangren başlıklı yazının üzerinden 40 gün geçti. O yazıda adı geçenlerin yarattığı tıkanıklığı Galatasaray hala çözemediyse 7 haftada 3 mağlubiyet çok da şaşırılacak bir performans değil.
* Rijkaard'ı babasını kaybettiği günde eleştirilerden muaf tutalım. Yaşadığın üzüntü değil, inkardır o saatlerde. "Ölmedi ki" fikri döner durur beyninde. Peki ya Neeskens? Böyle bir günde "yardımcı" ne iş yapar? "Sen otur kulübeye, kumanda bende" demez mi? Herhangi bir değilsin ki futbol tarihinde. Neeskens'sin işte! Takımın iki kazmasından biri Barış (üstelik sarı kartı var) ve "Sihirbaz" Pino'nun 90 dakika sahada kalıp; Lorik Cana ve Misimovic'in oyundan çıkmasına "teknik adam tercihi"dir demek pek mümkün değil...
* İki yıldır Rijkaard ve takım omurgası yazıyorum. Ciğerleri değiştir, mideyle dalağı ters düz et, ne yaparsan yap ama önce ayakta kalabilmek için omurgayı dik tut. Bunu başaramıyor Galatasaray. Neill-Cana-Misimovic-Kewell marka değerleriyle bu lig için bu maçta yeterli dedirten bir omurga. Misimovic, "bu gerçekten de o mu?" diye sordurtuyor, Kewell'ın o pozisyonun oyuncusu olmadığını herkes biliyor. Cana da garip bir şekilde bu sezon Galatasaray'da günah keçisi. Neill da sakatlanıp (Acaba?) oyundan çıkıyor.
* Servet Çetin için kurulabilecek yeni bir cümle yok. Uzun zamandır sahadan çok saha dışında konuştuğundan bugünlere geldi. Kangrenin öznesi değil miydi?
* Galatasaray'da yerli kalitesinde Hasan Şaş-Necati-Mehmet Topal-Hakan Şükür çizgisinden Göhan Zan-Barış-Mustafa Sarp-Aydın Yılmaz çizgisine geriledi. Türk futbolunda bir takımın bittiği gün Aydın Yılmaz'ın "Kurtarıcı" olduğu gündür...
* Ne giden ne de gelen sağlık ekibinin büyücü olmadığını herkes anlamıştır artık. Ne gidenler kötüydü ne de gelenler mucize yaratabilir. Galatasaray'ın çözemediği sakatlık problemiyse eğer, onu dünyanın büyük kulüpleri de çözemiyor. Arsenal, Man. United, Roma'nın da reviri dolu. Bahane bile değildir bu.
* Patates tarlası zemin, zekası hakemlik için yeterli olmayan eline düdük tutuşturulmuş bir adam bile Kardemir Karabükspor'un başarısını gölgeleyemez. Mainz, Caen, Blackpool, Cesena ne yaptıysa bu sezon Karabük de onu yapıyor. Yeni geldiği ligde tutunabilmek için Hull City gibi sezonun ilk yarısında bu çıkışı yaparak sezonun ikinci yarısı için puan kredisi sağladılar kendilerine.
* Juan Pablo Pino'nu lakabı El Mago'ymuş. Yani sihirbaz. Ben olsam yarın sabah İstanbul'da gösterilerine devam eden Medrano Sirki'ne kiralardım. Yeteneklerini biz keşfedemedik hiç olmazsa çocuklar keşfeder...

İki bıçak seç kendine
Biri yaralamak için
Biri öldürmek
Pusu kur gözlerinin
Karanlık gölgesine
Biri sevmek için
Biri ihanet
İki yürek seç kendine
Biri yaşamak için
Biri gizlenmek
Bir korkak,bir kaçak,bir firar
Kaç kişisin sen sevdiğim çocuk
İçimdeki bıçak iki kere daha dönüyor
Olduğu yerde
Kalırsan sel basar yataklarımı
Gidersen uçurum çiçekleri açar kalbimde
Kimi zamanlar olur sevgilim
İki bıçak bile yetmez bir tek ölüme / MURATHAN MUNGAN

Önder 'Maicon' ve Uğur 'İniesta'

26 Eylül 2010 tarihli Sabah Pazar eki yazısı
****
Geçen sezon Şampiyonlar Ligi kuraları çekilip Barcelona ve Inter, aynı gruba düştüğünde iki ülke medyası için de harika bir malzeme çıkmıştı. İki kulüp golcüleri Eto'o ve İbrahimoviç'i takas etmişti. İki 90 dakika boyunca tribünlerin tepkisi merak ediliyordu. Gruptaki maçları geçtik, Mourinho ve Guardiola'nın takımı yarı finalde de karşı karşıya geldi. Kazanan Eto'o ve Mourinho oldu. Barça'da bir sezon boyunca sorun olan İbrahimoviç de Milan'a transfer oldu. İki kulüp bu takası yaparken 'Aman kurada bize rakip olursanız eski golcümüzü bize karşı oynatmayın,' demedi elbette... Fransa'da durgun geçen transfer sezonunun son günlerinde patlayan bomba Gourcuff'un bir şampiyonluk adayından diğerine imza atmasıydı. İki sezon önce şampiyon olan ve bu sezon Beşiktaş'ın eski hocası Tigana'nın çalıştırdığı Bordeaux, zirve yarışındaki rakibi Olympique Lyon'un cazip teklifine 'Hayır' diyemedi. Lyon, Gourcuff için 22 milyon avro ödedi Bordeaux'ya. Sezona iki takım da kötü başladı ve geçen hafta iki teknik adamın da sırat köprüsünden geçtiği bir maç oynadılar, Bordeaux'nun stadı Chaban Delmas'ta. Attığı gollerle ayağa kaldırdığı Bordeaux tribünleri bu kez yuhaladı Gourcuff'u. En iyi adamını, sahadaki beynini sattığı rakibini 2- 0 mağlup etti Bordeaux. Tigana'nın aklına maçtan önce elbette ki 'Biz bu adamı size 20 gün önce sattık. Bize karşı oynatmayın,' demek gelmedi!
***
Fenerbahçe, Aykut Kocaman'ın gözden çıkardığı ve artık takıma yararlı olamayacağını düşündüğü Önder Turacı'yı Kayserispor'a sattı. Saracoğlu tribünlerinin oynadığında 'Aman Önder' dediği gurbetçi futbolcu, söz konusu Kayserispor- Fenerbahçe maçı olunca 'Maicon'laştı. Fenerbahçe, bonservisiyle sattığı Önder'in kendilerine karşı oynamamasını istemişti Kayseri'den. Önder oynamadı, Kayserispor maçı 2-0 kazandı. Beşiktaş, Necip gibi genci altyapısından çıkarıp üstüne bir de Aurelio'yu kadrosuna katınca Uğur İnceman valizlerini topladı. Yolculuk Antalya'ya idi. Beşiktaş-Antalyaspor maçı öncesinde Mehmet Özdilek 'Beşiktaş'a söz verdik. Yazılı anlaşma yok ama verilen söz her şeyin üzerindedir. Uğur oynamayacak,' dedi. İnönü tribünleri için varlığıyla yokluğu bir olan Uğur sahaya adımını basmayacağı 90 dakika için 'İniesta' kimliğine büründü. İngilizlerin mükemmel zeminlerine bakıp 'Bizde neden böyle çim sahalar yok,' diyoruz ya bügünlerde... O zeminler emin olun düzelir... İşi bilen adamı getirirsin, doğru drenajı yapar; doğru çimi eker; doğru saatte sular, biz de yeşil sahalara kavuşuruz. Peki; bu gözden çıkarıp sattığı futbolcudan çekinip 'Bize karşı oynamasın, gol mol atar,' diyen yöneticilerin endişe yüklü 'sarı' yüzlerini ne yapacağız? (26 Eylül Pazar / Sabah Pazar Eki)

1 Ekim 2010

Zamorano

Aguero'nun dayısı diyen arkadaşa da selam ediyorum ama cevaplar kısa sürede yağdı. Zamorano da yaşlanmış. Real Madrid bu sezon 159 gol pozisyonu yakalayıp (AS gazetesi böyle iddia ediyor) 9 gol atınca Zamorano'nun kapısını çalmışlar. Bu işi en iyi sen bilirsin, 18 maç arka arkaya gol atmamıştın diye? O da ne desin? Sabır demiş. Şilili 43 yaşında. Hayat hırpalamış onu...