24 Şubat 2009

Salı Mektupları-Okay Karacan

FUTBOL’DA ÖZERKLİĞİN TUHAF HİKAYESİ
Başbakan Sakarya’da konuşuyor, boynunda Sakaryaspor atkısı, Diyarbakır’da konuşuyor, Diyarbakırspor atkısı. Muhtemelen bundan sonra gittiği her yerde yerel takımın atkısını taşıyacak.
Ana Muhalefet lideri Adana’da konuşuyor, boynunda Adanaspor ve Adana Demirspor atkısı, İzmit’te konuşuyor Kocaelispor ve Antalyaspor atkıları. Seçime kadar böyle sürecek.
Futbol siyasetçi için her zaman parlak bir tavlama, sohbet açıp yanaşma kalemidir. Birileri parti başkalarına bunun sempatik geleceğini filan söylüyor galiba.?
Bereket artık futbolumuz bağımsız!!!!
Geçen hafta gazetelerdeki başlıklar futbolun artık bağımsız olduğunu söylüyordu. Kanun tasarısını ilgili meclis komisyonu kabul etmiş; bundan böyle futbolun yönetim ve işleyişi FİFA’nın öngördüğü şekilde TFF ana statüsü’ne bırakılıyor.
İlk özerk olduğu iddia edilen TFF genel kurulu 1988’de toplandığına göre, devlet ve siyaset vesayetinden kurtulmak için tam 21 yıl beklemişiz demektir.
Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun “Biz, artık siyaset olarak bu işten elimizi, ayağımızı çektik. Futbolun yönetimini, futbolun kendi aktörlerine bıraktık.” sözleri futbol tarihimizi anlatacak belgeselin en vurucu açıklamasıdır.İnsanın aklına iki soru birden geliyor.
1) Türk devleti bu açıklamayı yapmak için niye bu kadar beklemiştir?
2) Kaybolan 21 yıl futbolumuza hangi şiddette darbe vurmuştur ?
(Öncelikle şunu belirteyim bu 21 yıllık dönem dünya futbolunun her açıdan en hızlı büyüdüğü bir periyottur.)
Birincisinin cevabını biliyoruz, siyasal iktidarlar dünyanın en güçlü iletişim kanalı olan futboldan maksimum verimi almak için asla ödün vermediler.
Çok iyi hatırlıyorum; Özal döneminde geleceğin Başbakanı olarak ismi öne çıkarılanların başında geliyordu Hasan Celal Güzel. Biz iktisat fakültesinde öğrenciydik arkadaşlarımızdan birinin babası Özal’ın çok yakınındaki teknokratlardandı ve bu nedenle ülkenin tüm gündemini neredeyse perde arkası ile günü gününe takip ediyorduk.
İşte o dönemden hatırladığım Hasan Celal Güzel’in futbolun yönetiminde batı modelini esas alma çabası verenlerin başında olduğuydu.
Güzel, yıllar sonra o dönemi bir köşe yazısı ile detaylarıyla anlatmıştır.
Türkiye’de devletin küçülüp özel girişimcinin artması için radikal icraatlar yapan Turgut Özal 1989’daki mart yerel seçimleri öncesi aldığı bir kararla futbolu direkt kendisine bağlamış; bu 21 yıllık gecikmenin başrol ismi olmuş, geleceğin başbakanı sandığımız Hasan Celal Güzel’i de oyun alanını sınırlayan çizgilerin dışına itmişti.1989’da bugünküne benzer bir komisyon tarafından Türk futbolu direkt başbakana bağlanır.Çünkü ilk seçimin galibi Özal’ın desteklediği aday Coşkun Özarı değil, kongrenin çoğunluğunun oyuyla seçilen Erdenay Oflas’dır.Yani futbolun içindekiler Özal’ın değil kendilerinin istediği adayı destekler. O dönemin özelliği zaten merkezden atamalarla herşeyin yönetileceğine inanılmasıdır.(zaten 26 Mart yerel seçimlerinde ANAP 21.48’le üçüncü parti olup tarihi çöküşü yaşar.)
İkinci sorunun cevabı için % 100 özerk futbol yönetimine 5 yıl avans vermek gerektiği kaatindeyim. Oyunun tüm kontrolü kayıtsız şartsız TFF’ye geçtiğine göre, kaynakların siyasal baskılardan uzak yeni sporcular üretmeye yönlendirileceğine inanmak zorundayız. Geçen ay TFF başkanı, "Almanya’da 6.5 milyon lisanslı futbolcu varken bizde bu rakam 225 bin" açıklaması yaptı ve ekledi Almanya’daki lisanslı Türk sayısı ise 250 bin..
Çok eski değil, Mart 2000’de Milliyet gazetesinde yayınlanan bir haberde Türkiye’de lisanslı futbolcu sayısının 1999 yılı itibariyle 537 bin olduğu bildiriliyordu.
1999’da Türkiye’de lisanslı futbolcu sayısı nüfusun % 0.8 iken, Almanya’da %7.6’dır.
On yıl sonra bugün başkanın bizzat açıkladığı rakam doğrultusunda Türkiye’de % 0.3’e gerilemişken Almanya’da %10’a çok yakındır.
Sanıyorum bu yüzden, artık Mesut Özil’in kendisi olmasa da Avrupa’lı oyuncularımızın millileştirilmesi önemlidir. Yüzde 100 özerk futbolun 225 bin olan lisanslı futbolcu sayısını ne kadar artıracağı başarısının temel göstergesi olacak. TFF bu durumun farkında olacak ki, altyapı futboluna 15 milyon euro ayrıldığı bildirildi.
Alman Futbol Federasyonu’nun sadece 2006 sonbaharında okul ve bayan futbolu için ayırdığı ödeneğin 57 milyon Euro olduğu dip notu ile tamamlıyorum..
Lisanslı sayısı en az iki katına çıkarsa, o zaman kaybolan Tuncay’lar, Arda’lar ile bu para zaten geri döner.
Hadi hayırlısı..
Okay Karacan

23 Şubat 2009

Skibbe'ye First Class Bilet Lütfen

5 attı diye almışlardı. 5 yedi diye gönderdiler. THY'dan First Class bir dönüş bileti alsınlar Skibbe'ye. Dönüş yolunda belki kendini teknik direktör hisseder! Teknik adamlığı hakkında ilk günden beri olumlu görüş belirtmediğimden, Türk futbolu ve Galatasaray için hayırlı olsun diyorum. Saftig'e bu kadroyu verselerdi daha başarılı olurdu. İlk görüşülen aday Hagi idi.
Galatasaray'ın yeni hocası "Florya topraktı O Cesur" Bülent Korkmaz... Skibbe'nin yardımcıları görevlerine devam ediyor. Kalli de hala teknik danışman...

Anket: Şampiyonlar Ligi


Star TV, Salı ve Çarşamba akşamı bu iki maçı naklen veriyor. Uyduda şifreli!...

Barselona Derbisinde 27 Yıl

29 Mart 1982 Pazartesi tarihli El Mundo Deportivo. Barselona derbisinde Espanyol, Camp Nou'da 3-1 galip... Barselona'nın o sezon sahasındaki ilk mağlubiyeti...
Espanyol taraftarı 27 yıl bekliyor. 22 Şubat 2009 tarihli El Mundo Deportivo. Espanyol bu sezon Camp Nou'da kazanan ilk takım: 2-1.

Madrid'de Kriz Reçeteleri #2

Marca gazetesini kriz reçetelerinde bu kez sırada Atletico Madridliler için bir promosyon var. Kupon artı 5 euroya saat.
Madrid'de Kriz Reçeteleri #1

22 Şubat 2009

Bükemediğin Kocaeli Öpeceksin

İki yardımcısı gönderildiğinden beri Skibbe'nin teknik heyeti falan yok. Varsa da kağıt üzerinde. Burak Dilmen tercümanlığını yapıyor, fazlası yok. Nezih Ali yıllardır kaleci antrenörü, Cevat Güler de bireysel antrenman veren, takımdan ayrı düz koşu yapanlarla çalışan bir futbol adamı. Bu ne demek? Skibbe'nin ligdeki takımları seyreden, analiz eden, deplasmana yollayacağı, tartışacağı, kulübede yanında oturan bir adamı, yardımcısı yok. (2 Avrupa kupası maçında analizi Kalli yaptı) 4 gün sonra çıkacağı rövanş öncesinde herkes elbette ki rotasyon bekliyordu kadroda. Bu, o onbirden 5 kişiyi kesmek midir? Tartışılır. Kulübeye gelen futbolcu sakat değildir. Fransa'da Hakan Balta'nın sakatlığı yüzünden 3'lü defans rizikosu biraz da rakibin göbekten gelme alışkanlığı yüzünden sırıtmamıştı. Sadece o maçın ilk 20 dakikasından bile ders çıkarabilirdi Skibbe. Dönelim Kocaelispor maçına. Amaç, rakiplerin 3 puan bıraktığı haftada mutlaka kazanmaksa; rotasyon, asları -tribüne yollayacaksın o zaman-kulübede başlatmak değildir. İdeal onbirle maçı girip, ilk yarı bitmeden skoru alıp, yedeklere pek ala dönebilirdi Alman hoca. Herkes oyun sıkışınca Baros ve Arda'nın gireceğini biliyordu elbette. Kocaelispor'u küçümsediği, analiz etmediği, Taner Gülleri ve hızlı çıkan adamları, canı ağzında rakibi görmezden geldiği kesin. Herşeye rağmen bir teknik adam oyuna müdahale etmek için durur kenarda. Mehmet Topal'ın golüne rağmen, Galatasaray'ın 3'lü defansı daha yemeden, yiyeceğim diye bas bas bağırıyordu. Skibbe oyun içinde işlerin yolunda gitmediğini bile farkedemeyen bir teknik adam. 3'lü defans 70 metre gidip gelecek iki kanat adamı ister. Bunlardan biri 2 ay önce kasık fıtığı ameliyatı olan Kewell! 3'lü defans orta sahada sana bir fazla adam lüksü verir. Bu adam Mehmet Güven! İkinci golde topa seyreden Sabri, Kewell ile yer değiştirip sol kanatta oynuyorsa aslında sözün bittiği yer burasıdır. Kayseri'nin ilk kez Sami Yen'de puan alması; Sivas'ın Galatasaray'ı ilk kez yenmesi; Antalya'nın tarihinde ilk kez sahasında kazanması ve 11 yıl sonra Galatasaray'ın sahasında 5 gol yemesi... Bütün bunlar Skibbe ve maç seçen aynı zamanda onu çok seven(!) futbolcularının eseri. Bu oyun 11'e 11 oynanıyor ama Skibbe, formsuz Nonda, Ümit Karan, sakatlıktan dönen Kewell, ne yaptığını kendi de bilmeyen Mehmet Güven, haftalardır oynamayan, 3'lü defans nedir bilmeyen Emre Güngör ile oyuna başlıyor. Servet 2 ay yok. Emre Güngör de sakatlandı. Kaş yapayım derken göz çıkartmak da buna deniyor. Bu takımda dinlenmesi gereken ilk adam Servet, ardından Arda idi.
Kocaelispor düşse bile Taner Gülleri'nin torunlarına anlatacağı muhteşem bir akşamı oldu. Ne demişler? Bükemediğin -koca- eli öpeceksin. Bordeaux maçı sonrasında "Ali Sami Yen atmosferini Fransızlar bilmiyor" demiştim. Özür diliyorum. Benim bildiğim Ali Sami Yen bu değildi. Skibbe yönetimindeki Galatasaray'ın bu sezon gidemediği ve gelecek sezon gidemeyeceği Şampiyonlar Ligi'nden kaybı su katıksız 30 milyon euro! Pardon Skibbe'nin tazminatı vardı. 1 milyon euro!...
21 haftada 6 mağlubiyet alan Aragones ve Skibbe...
Türk futbolunda -hatta her kurumunda- başarısızlığın tanımı yoktur.
İstifa başka ülkelerin onurlu bir geleneğidir.
Ve ne yazık ki; biz bu iki adama 8 ayda
sadece yanak yanağa öpüşmeyi öğretmemişiz...

Mes Que Un Club

Deloitte Money Leauge 2009 raporunda sıra, Fenerbahçe ve Manchester United 'dan sonra Barcelona'da. İsmail Ş'nin klavyesinden...
Katalanlar ilk kez 300 milyon barajını geçerek bunu başaran üçüncü kulüp olurlarken, Deloitte Football Money League’in üçüncü sırasındaki yerlerini korumayı başardılar. Bu yıla kısaca göz atacağız ama 6 yıl önce gelirin 123 miyon Euro seviyesinde olduğunu ve Laporta’nın gelişi ile gelirlerin iki buçuk kattan daha fazla arttırıldığını gözden kaçırmamak, 2003’te başlayan süreçteki ibretlik başarı öyküsünü de es geçmemek gerek.
Maç Günü : €91,5m (%29) 2006/07: €88,6m (%31)
Yayın : €116,2m (%38) 2006/07: €106,7m (%37)
Ticari : €101,1m (%33) 2006/07: €94,8m (%32)
Toplam : €308,8m 2006/07: €290,1m
Yayın gelirleri 2007/08 sezonunda da 116,2 milyon Euro ile en büyük kısmı oluşturdu. Yarı finalde noktalanan CL macerasının payı 27,5 milyon Euro. Mediapro ile 2012/13’e dek sürecek yayın anlaşması 2008/09 sezonundan itibaren yılda 150 milyon Euro’nun üzerinde bir gelir sağlayacak yalnızca La Liga yayınlarından.Ticari gelirlerde 100 milyon sınırı ilk kez geçildi ve Barça, Bayern Münih ve Real Madrid’den sonra bunu başaran üçüncü kulüp oldu. Bunu forma reklamından gelir elde etmemelerine karşın başarıyorlar. 2006 Eylül’ünde eşi görülmemiş bir anlaşma yaptılar ve formalarında taşıdıkları reklam karşılığında Unicef’e yıllık gelirlerinin binde yedisi oranında ücret ödüyorlar. Araya Aston Villa’yı da sıkıştıralım: Aston Villa 2008 Temmuz’unda “toplumdan aldığımızın bir kısmını topluma geri vermemiz gerektiğine inanıyoruz” diyerek, pek çoğu ergenliğini görecek yaşa gelemeden hayatını kaybedecek olan çocuklara ve onların ailelerine yardım amaçlı olarak çalışan “Acorns Children’s Hospice” isimli bir yardım kuruluşunun reklamını, karşılığında ücret almadan taşımaya başladı formasında. Maç günü gelirleri %3 oranında artarak 91,5 milyon Euro oldu. Kriz nedeni ile uygulama tarihi belli olmasa da 250 milyon Euro maliyetle gerçekleştirilmesi planlanan proje ile Camp Nou’nun kapasitesi 10000 arttırılacak ve kurumsal seyircilere daha fazla yer ayrılacak.Bir de 2003 fotoğrafına ve sonrasında neler yapıldığına bakalım: Barcelona 2002/03 sezonunda ligi altıncı sırada tamamlamıştır. Bu, son 15 yılın en kötü derecesidir ki bahsedilen 1987/88 sezonunda en azından Copa Del Rey kazanılmıştır. Dört yıldır takım ne ligi, ne kupayı ne de bir avrupa kupası kazanamamıştır ki bu kulüp tarihi için bir ilktir. Uefa Kupası’na katılma hakkı ligin son haftasında elde edilebilmiştir. Malî durum da farklı değildir. 123,4 milyon Euroluk yıllık gelir, Manchester United’ın gelirinin yarısından da azdır. Futbolculara ödenen yıllık ücret 109,7 milyon Euro’dur ve bu rakam toplam gelirin %88’ine karşılık gelmektdir. Bu rakama bonservis bedellerinin dahil olmadığını, yalnızca futbolcuların sözleşmelerinden doğan yıllık ücretleri olduğunu vurgulamak gerek. 2002/03 sezonu sonunda kulübün yıllık zararı 72 milyon Euro, toplam borç ise 186 milyon euro düzeyindedir.Barcelona bir şirket değil. Bir üye bir oy ilkesi ile yönetiliyor. Futbolun yanı sıra profesyonel basketbol, hentbol, hokey takımları ve pek çok aktiviteleri var. Genç girişimcilerin desteklediği Laporta, 2003 yılı Haziran ayında kulüp başkanı seçildi. Kulübün hem malî hem de sahadaki performansını yükseltmeyi, bunu yaparken de kulübün “güzel futbol” ilkesinden ve sosyal sorumluluklarından ödün vermemeyi vaad etmişti.
Sert bir yaklaşımla maliyetleri düşürmek adına orta düzey oyunculara yatırım yapmaya yönelmek sahada başarısızlık riskini beraberinde getirebilirdi. Maliyetleri düşürerek son beş yılda ilk kez denk bir bütçeye ulaşmak mümkünken Laporta değişik bir stratejide karar kıldı. Takıma acil yatırım yapılarak başarı sağlanacak ve gelirler arttırılacak, bu arada da giderler kontrol altına alınacaktı. Seçimin hemen ardından dokuz yöneticiden yedisi değiştirildi ve plan uygulanmaya başlandı.Takımın başına Frank Rijkaard getirildi. “Büyük meydan okuma” isminde 105000 olan üye sayısını arttırmayı amaçlayan bir kampanya başlatıldı ve ilk sezonda 130000 üyeye ulaşıldı. Bilet fiyatları yeniden düzenlendi. Kombine bilet sahiplerinin gelmedikleri maçlarda yerlerinin yeniden satışını sağlayan sistem kuruldu ve kombine satışında 85000 rakamına ulaşıldı. Yurt dışındaki taraftarlar için sezonluk "bilet+otel" paketi oluşturuldu. Nou Camp toplantı ve konferanslar için bir merkez olarak pazarlanırken stadyum turlarından elde edilen gelirler de büyük artış gösterdi. 2004/05 sezonunda yüksek fiyatlı 36 özel loca oluşturuldu ve bu localar ilk sezonundan beri yok satıyor. Ticari gelirleri Avrupa dışında da arttırabilmek için bir ekip kuruldu. Ronaldinho, Deco, Ludovic Guily, Samuel Eto’o, Rafael Marquez, gibi transferler Carles Puyol, Andres İniesta, Xavi, Lionel Messi, Victor Valdes gibi kulübün yetiştirdiği oyuncularla kaynaştırılarak bir takım çekirdeği oluşturulurken; yüksek maliyetli bazı oyuncular ile yollar ayrıldı. Maliyetleri kontrol amacıyla oyuncularla anlaşmalar “performansa bağlı ücret” eksenine oturtuldu. Bu, hem oyuncular için motivasyon hem de sahadaki bir terslik sonucunda meydana gelebilecek gelir kaybında kulübün giderlerinin de otomatik olarak azalması amacı ile yapıldı. 2005/06 sezonuna gelindiğinde oyunculara ödenen paranın %18’i takımın başarısına, %18’i de oyuncuların performansına endeksli idi.Kulübün borçlarını orta vadede yönetilebilir kılmak için 2004 yılı başında bazı finans kuruluşları ile toplam 150 milyon euro tutarında borç alabilme imkanı veren bir dizi anlaşma imzalandı.
İzlenen strateji 2003/04 sezonunda malî anlamda ciddi bir başarı sağladı. Gelirler %37 oranında bir artışla 169,2 milyon Euro olarak gerçekleşirken, oyunculara yapılan ödemeler 109,7 milyon Euro’dan 85,2 milyon Euroya indi. Oyunculara ödenen paranın gelirlere oranı %88’den %50’nin biraz üzerine çekilmişti. Bir önceki sezon 72 milyon Euro zarar eden kulüp 6,7 milyon Euro kâr elde etmeyi başarmıştı. Önceki sezon altıncı olan takım 2003/04 sezonunu ikinci sırada bitirdi. Sonraki sezon şampiyonluk, bir sonraki sezon hem şampiyonluk hem de şampiyonlar ligi şampiyonluğu geldi. 2003 yılında Manchester United’ın gelirinin yarısından azını elde edebilen kulüp farkı %5’e kadar indirdi ve geçmeyi hedefliyor. 2008/09 sezonu bütçesi yapılırken gelir hedefi 380 milyon Euro olarak belirlendi. Yola çıkılırken konulan “2009/10 sezonu sonunda yıllık 400 milyon gelir ve borçların sıfırlanmış olması” hedefi de yakalanacak gibi görünüyor.2003 yılı yalnızca Abramovic’in Chelsea’yi alması ile değil, Laporta’nın göreve gelmesi ile de hatırlanmalı. Abramovic’in tarzına, 20 şubat 1986 günü Ac Milan’ı satın alan Berlusconi’nin o dönemki transfer politikasını “ben satmam, alırım” diyerek özetleyişinden aşinaydık. Joan Laporta ise Anglo-Sakson kültürünün ürettiği tarzı kulübün “mes que un club”(kulüpten de öte) mottosunun ışığında yeniden yorumlayarak özgün sayılabilecek bir tarz koydu ortaya ve bunda da başarıya ulaştı.
Yani “Yöneticilik; maçtan sonra hakem, hafta içi rakipler, arada sırada federasyon hakkında atıp tutmak, herkesi kendine düşman ilân etmek değil” demiş Laporta yaptıklarıyla. Anlayabilene tabii ki...

Candido Cannavo

İtalyan filolojisinde okuma sebeplerimden biri olabilir mi acaba bu gazete? La Gazzetta dello Sport'tan çok bahsettim bu blogda, çok da alıntı yaptım, okuduklarımı aktardım. O gazetenin efsane yayın yönetmeni 3 gündür komadaydı. Bu sabah göçüp gitmiş Candido Cannavo. 19 yıl La Gazzetta'yı yönettikten sonra 6-7 yıldır sadece köşe yazıyordu. Perşembe günü de son yazısını Van Der Saar hakkında yazmıştı. Juventus yıllarından, Hollandalı kalecinin gözlerinin bozuk olduğu söylendiği günleri hatırlatmış. Sonra yığılıp kalmış. Ambülansta giderken oğluna söylediği: "Editörleri uyar; yazım DIR 1 sırasında." Cuma günü son köşe yazısının yanında "Cannavo komada" haberi vardı La Gazzetta'nın ikinci sayfasında. Bir İtalyan gazetecinin ölümüne de üzülmek varmış bu hayatta. Son köşe yazısını ekliyorum postun sonuna, vakit bulduğumda Türkçe'ye de çevireceğim..
Era fine giugno del 2000, l'indomani di Italia-Olanda, epica semifinale agli Europei, vinta ai rigori dall'Italia di Zoff. Al telefono Gianni Agnelli con tutte le sue pungenti e svariate curiosità mattutine. Si parla anche della partita ancora calda sui giornali: "Il nostro portiere — dice l'Avvocato — non è andato bene, ha fatto dei pasticci, non è stato fortunato". "Ma come — replico io — il nostro portiere era Toldo e ha fatto miracoli". E lui: "Per nostro intendevo il portiere della Juventus, Van der Sar, poveretto".
Edwin Van der Sar, alto come un pivot del basket, dallo sguardo allampanato, alla Juve non aveva né fortuna, né buona stampa. Prima che diventasse «Ice Rabbit», coniglio di ghiaccio, l'Italia lo aveva battezzato Papero. Parava e si distraeva. Nelle chiacchiere da bar si sussurrava che non vedesse i tiri da lontano e di notte neanche quelli da vicino. La frase di Agnelli annunciava una separazione, civilmente, senza traumi. Si aprì per la Juve l'era di Buffon. A nove anni di distanza, uno può pensare: chissà in quale Jurassic Park quello strano tipo di Van der Sar si gode la sua pensione. E invece dai 29 ai 39 anni quella «pertica» olandese ha costruito la parte più sfavillante della sua carriera sino ai confini della leggenda. Adesso ce lo ritroviamo addirittura sul tetto d'Europa con un record di imbattibilità di 14 partite consecutive, titolare indiscusso del Manchester, la squadra più forte del mondo, oltre che «mostro sacro» della nazionale olandese dove ha messo insieme 130 presenze: un'eternità.
Siamo a pochi giorni dalla sfida tra Inter e Manchester. E io credo che l'evento, di per sé avvincente e crudele, possa essere annunciato non solo dai proclami di quegli ottimi imbanditori che sono Ferguson e Mourinho, dal confronto ruggente tra Rooney e Ibrahimovic, dal fascino di Cristiano Ronaldo o dai 44 anni di fame europea nerazzurra, ma anche da un omaggio alla storia silenziosa ed esemplare di questo Edwin Van der Sar che l'Italia liquidò quasi con irrisione ricordando di lui solo le incertezze e il famoso «cucchiaio» che gli fece Totti nella sfida ai rigori di Italia-Olanda 2000. Non c'è che dire: la vita ha fantasia e in certi casi sa vendicarsi con un sorriso.
Van der Sar ha 39 anni, ma l'età di un portiere non ha confini strettamente anagrafici. Il cosiddetto «vecchio» avanza anche in casa nostra. Proprio mentre lo spilungone olandese arrivava, minuto più minuto meno, sul tetto europeo dell'imbattibilità, Inzaghi, prossimo ai 36 anni, superava Raul in cima alla classifica dei cannonieri europei: 66 gol. Pippo è un «mostro». Se gli dedicheranno un fumetto, bisognerà partire dai gol che segnava nella culla.
Candido Cannavò

21 Şubat 2009

Ne Yaptın Valdes(!)

Arjantin Apertura'da Boca Juniors liderken, River Plate son sıradaydı. Derbinin bir tarafının zirvede, diğerinin son sırada olduğu bir puan tablosu az görülüyor elbette bu dünyada. Barcelona 23 maçta 60 puan toplamış. Espanyol, 42 puan fark yemiş, son sırada. Galibiyet sayısı sadece 3. Ligin sondan birincisi ise sezonun ilk haftasında Barcelona'yı deviren Numancia. Futbol garip oyun işte. Liverpool-Everton eşleşmesi gibi Barselona derbisinde iyi hasat verdi son bir ayda. Liverpool derbisinde zayıf olan kupada turu geçti. Kral Kupası'nda Barça turu atladı ama ecel terleri dökmüştü sahasında. Real Madrid'e kaptırdıkları şampiyonlukta Espanyol çelmesini daha uzun yıllar unutmayacaklar Barcelonalılar. Bu gece de onun gazıyla çıktılar ama makinenin dişlisi eksikti. Bir adam bu kadar mı önemli. Önemli işte. Inıesta'nın yokluğu pas trafiğini bozdu. Bu takımın ideal onbiri harika ama kulübede sorun var demiştim bir zamanlar. Üstüne bir de Keita tüy dikti. 10 kişi bıraktı takımı. NTV Spor'a helal olsun, dönüşümlü yayın harika fikirdi. Bir oraya bir buraya derken; ilk yarılardan pek bir şey anlamadım. "Mikrofonlarımız İzmir Alsancak Stadı'nda. Tahir şut, yandan aut" gibiydi. Madrid, Aurelio'nun takımını fena benzetti 45 dakikada. Sezonun ilk yarısındaki Barça ile Real Madrid kostüm değiştirdiler sanki. Barça ilk 30 dakikada parçalar, Real Madrid kıvranırdı. Roller değişti. Bir de fikstür meselesi var tabii. Sevilla ile başlayan Barça, Real Madrid ile devame eden bir korku tüneli var bu sezon La Liga fikstüründe. Sezonun ilk yarısında Barça deplasmanına gidip dağılan sahasında Real Madrid maçına çıkıyordu. Şimdi Barça'ya sahasında direnen ertesi hafta gidip Madrid'de kaderine razı oluyor. Raul'un 2 golü de muhteşem. Huntelaar geçen hafta siftah etmişti, seriye bağladı. Gol kaçırdılar mı bilmiyorum ama geçen hafta Barça maçında devleşen Ricardo gerçek kimliğine geri dönmüştü ve takımını yaktı. Camp Nou'ya döneyim.
Derbide, Espanyol arka mahallenin yoksul çocukları. Reisleri de De la Pena. Zengin çocukların grubundan dışlanmış, intikam peşinde koşan... Eski Barçalı ne sevindi ama gollerde. İlk golde Barça defans ortayı yaptırana kadar fotoğraf çektirdi. İkinci gol,"Ne yaptın Valdes?" klasiği. Katalan milliyetçiliğine Allah'ın sopası. Guardiola da bu gece su kaynattı. Orta saha düştü diye Henry'i oyundan aldı, bunu anladık da ligin gol kralı Eto'o niye çıktı, onu anlamadım. Galiba çok sinirlendi. Kameni doğru dürüst kurtarış bile yapmadı. 10 kişiyle 0-2'den neyi, nasıl çeviriyorsun derbide tabii! Barselona'da herhangi bir iş gününde Espanyolluları iş, okul çıkışında döven Boixos Nois grubu bakalım neler yapacak? Bizim Ramon'un gecesiydi. Barcelona sahasında ilk kez kaybetti. Espanyol 26 yıl sonra Camp Nou'da kazandı. Maçın kahramanı iki gol atan Ivan De La Pena, Espanyol formasıyla 3 yıldır gol atmıyordu. 3 yıl önce Maccabi Haifa'ya 4-0 biten UEFA Kupası maçından beri sesi soluğu çıkmıyordu. Hayatında bir maçta iki gol atmış mı peki bu adam? Evet. Barça formasıyla 13 yıl önce! Barcelona'da sakatlanan Abidal 2 ay yok. Real Madrid, Juande Ramos ile 9'da 9 yaptı. Puan farkı 7'ye indi.. Tadından yenmez bu ligin. Daha 14 hafta var...

Barselona derbisi öncesi La Liga

Real Madrid:6 Real Betis:1 / Barcelona:1 Espanyol:2

Sen Git Kumda Oyna

Robinho, Manchester'daki evinin bahçesine kum döktürmüş. Memleket hasreti. Takımdaki Brezilyalılarla plaj futbolu oynayacaklar.

El Diez

20 Şubat 2009

Major Adında Bir Köpek

Deloitte Money League 2009 raporu hakkında İsmail uzun bir yazı yazmış, Fenerbahçe'yi ve 20 takımlık listeyi incelemişti. Bu da ikinci yazısı. Manchester United hakkında.
***
Yıl 1901. Takım kaptanı Harry Stafford son derece sıkıntılı. St James Hall’de düzenledikleri panayırın ilk 3 gününde beklenen gelir henüz elde edilebilmiş değil ve sarı-yeşilli kulübün iflası kaçınılmaz görünüyor. Kaptan, son çare olarak St Bernard’ının sırtına bir bağış kutusu koyup pazarda dolaşarak biraz daha fazla para toplamayı denemeye karar veriyor. Fakat bu işkenceye dayanamayan Major, ertesi gün sahibinin yanından uzaklaşıp bir kız çocuğunun peşine takılıyor. Küçük kız, köpeği çok seviyor ve babasından köpeği satın almasını istiyor. Başarılı bir işadamı olan John Henry Davies, kızının ısrarlarına dayanamayınca köpeğin sahibini arayıp buluyorlar. Kaptanla sohbet koyulaşıyor ve konu Newton Heath’in sıkıntılı durumuna geliyor. Köpeği satın almakla başlayan sohbet, ertesi yıl kulübü satın almakla sonuçlanıyor.
Major, arkadaşları gibi Alp’lerde insan hayatı kurtaramamış olsa da İngiltere’de bir kulübün hayatını kurtarmayı başardığının farkında değil muhtemelen. Stafford ise artık kaptan değil, yönetici. Kulübün renkleri artık sarı-yeşil değil kırmızı beyaz. Artık ismi de Newton Heath değil: Manchester United.
Maç Günü : €128,2m (£101,5m)(%39) 2006/07: €137,5m (£92,5m)(%44)
Yayın : €115,7m (£91,6m)(%36) 2006/07: €91,3m (£61,5m)(%29)
Ticari : €80,9m (£64,0m)(%25) 2006/07: €86,4m (£58,1)(%27)
Toplam : €324,8m (£257,1) 2006/07: €315,2m (£212,1m)
Hem Premier League hem de Şampiyonlar Ligi’nin kazanıldığı 2007/08 sezonu harikaydı kırmızı şeytanlar için. 45 milyon Pound tutarındaki gelir artışı, kriz nedeniyle yalnızca 9,6 milyon Euro olarak yansıdı. Eğer kriz yaşanıp Pound bu denli değer kaybetmeseydi United, Real’i ekarte edip 2005 yılından sonra yeniden zirveye dönecekti. Bu arada bir noktayı vurgulayalım: son 3 yıldır listenin tepesinde Real Madrid yer alsa da Manchester United her zaman daha fazla kâr etti.
76200 kapasiteli “düşler tiyatrosu” doluluk oranını korudu ve bilet fiyatlarına yapılan zamın da etkisi ile %10 oranında bir gelir artışı yaşandı 101,5 milyon Pound’a ulaşıldı. Ancak kurdaki oynama nedeniyle 9,3 milyon Euro’luk bir düşüş yaşanmış gibi görünüyor. Gelirlerdeki %39’luk oran para liginin en yüksek oranı.
Yayın gelirlerinde, pound bazında yakalanan %44 artışla geçen yılın 28 milyon Pound üzerine çıkıldı. Değer kaybına karşın Euro bazında da 14,4 milyon Euro’luk bir artış söz konusu oldu geçen yıla göre. Şampiyonlar Ligi’nden 42,9 milyon Euro gelir elde edildi. Premier League yayınlarından, 2007/08 sezonunda devreye giren yeni anlaşmanın etkisi ile %54 artışla 49,3 milyon Pound gelire ulaşıldı.
Ticari gelirler, yine pound bazında %14 oranındaki artışla 64 milyon Pound’a ulaştı. Nike ile ticari birliktelik, satışa sunulan yeni formalarla da bu artışa önemli katkı sağladı. AIG ile forma reklamı anlaşması da sürüyor. Ancak, 2008 krizinde Amerikan Hükümeti’nce iflastan kurtarılan AIG, 2009/10 sezonunda sona erecek olan ve yıllık 14,1 milyon pound değerindeki anlaşmasını yenilemeyeceğini açıkladı. Manchester United forma reklemı için yeni bir anlaşma yapacak ve bu gelirlerin artmasını sağlayabilir. Budweiser ile süren anlaşma da 2009/10 sezonunun sonuna kadar uzatıldı. Ancak ticari gelirlerde asıl artış 2008/09 sezonunda beklenmeli. United, aralarında Saudi Telecom ve İsviçreli saat üreticisi Hublot gibi şirketlerin de yer aldığı pek çok yeni ticari anlaşma yaptı. Ülkedeki ekonomik krize karşın mevcut anlaşmalara yenilerini ekleyebilmesi, Manchester United’ın ne kadar güçlü bir “marka” olduğunun kanıtı. Sahadaki başarıların sürdürülmesi ticari alanda da yeni başarılar şansını getiriyor beraberinde. Tepede yine iki İspanyol devine kafa tutuyorlar.

1878 yılında demiryolu işçileri tarafından kurulan kulübe 1901 yılındaki bunalımında bağış yapanlar arasında Manchester City de vardır. Davies ve arkadaşları, kulübün ismi için önce “Manchester Celtic” ve “Manchester Central” isimlerini düşünüp günümüzdeki isminde karar kılarlar. Ve son bir not: 1902 yılında, kulübün batmasına sebep olacak olan toplam borcu 2670 Pound’du. Bu rakam, bu yıl elde ettiği gelirin 96292’de biri...

Benjamin Agüero Maradona

Dün öğleden sonra Reuters haber geçmiş: Maradona dede, Agüero baba oldu diye. Saat de 17-18 arası. Madrid'deki muhabirleri bence İspanyol değil, olsa erken saate yemek randevusu vermez(!) Reuters bu haberi geçerken Marca ve As'da tık yoktu. Ya baba oluyor haberini Reuters yanlış çevirdi ya da muhabir "ulan nasıl olsa doğacak birkaç saate kadar, ne bekleyeceğim?" dedi. Çocuğun adını da yanlış servis etti. Neyse İspanyollardan daha erken öğrenmiş olduk. Muhabir haberi geçtikten 2 saat sonra da çocuk doğmuş zaten. Arjantinlilerin merakla bekledikleri çocuk. Madrid'de doğmuş olmasına biraz bozulmuşlardır tabii. Çifte vatandaş olacaktır ama Maradona gibi adamın torunu da gidip İspanyol milli takımında oynamaz. Agüero 20 yaşında baba oldu. Biraz sıkarsa oğluyla aynı takımda bile oynayabilir. Çocuğun adı Benjamin Agüero Maradona. Paragöz bir 10 numara olacağa benziyor. Stoper olmayacağı kesin. . Pele 1940 doğumlu, Maradona 1960; Ronaldinho da 1980. 2000'de doğan bir çocuk bunların yerini alacaksa 6-7 yıl daha beklememiz lazım. Ya da zaman kaydı, o çocuk Benjamin. Ya da herşey Lost; sen Fringe'sin...Video: Maradona&Agüero Düet

Hafta Sonu Futbol

20 Şubat Cuma
20.00 Gaziantepspor - Beşiktaş (LIG TV)
21.30 Schalke - Dortmund (KANAL 24)
23.00 Pacos Ferreira - Porto (SPORMAX)
21 Şubat Cumartesi
14.45 Aston Villa - Chelsea (SPORMAX)
15.00 Trabzonspor - Denizlispor (LIG TV)
16.30 Bayern Munich - Koln (KANAL 24)
17.00 Bologna - Inter (NTV)
17.00 Middlesbrough - Wigan (SPORMAX)
19.00 Gençlerbirliği - Fenerbahçe (LIG TV)
19.00 Roma - Siena (NTVSPOR)
19.30 Manchester United - Blackburn (SPORMAX)
20.00 Nancy - Lyon (KANAL A)
21.00 Barcelona - Espanyol (NTVSPOR)
22.00 Nice - Rennes (KANAL A)
22.00 Sporting Lisbon - Benfica (SPORMAX)
23.00 Sevilla - Atletico Madrid (NTVSPOR)
22 Şubat Pazar
15.00 Sivasspor - Eskişehirspor (LIG TV)
15.30 Fulham - West Bromwich (SPORMAX)
16.00 Milan - Cagliari (NTV)
17.00 Liverpool - Manchester City (SPORMAX)
18.00 Bayer Leverkusen - Hamburg (KANAL 24)
18.00 Marsilya - Le Mans (KANAL A)
19.00 Galatasaray - Kocaelispor (LIG TV)
21.10 Lanus - Boca Juniors (NTVSPOR)
22.00 Lille - Monaco (KANAL A)
Credit:Footballove

Baba&Oğul

Tiger&Charlie Woods

19 Şubat 2009

Platini vs. Zidane

1972-1987 yılları arasında 14 sezon futbol oynayan Platini, 72 kez milli oldu 41 gol attı. 1988-2006 yılları arasında 16 yıl oynayan Zidane 108 kez milli oldu ve 31 golde imzası var. Platini, Fransız milli takım formasını ilk kez 20 yaşında, Zidane 22 yaşında giydi. Platini 429 lig maçında 224 gol attı. Zinedine Zidane 506 lig maçında 92 kez fileleri havalandırdı.
İkisi de Serie A’da Juventus forması giydi ve Platini 147 maçya 68 gol attı. Zidane Juventus kariyerini 151 maç; 24 golle tamamladı. Platini 32 yaşında, Zidane 34 yaşında futbola veda etti. Platini’nin kariyerinde Dünya Kupası zaferi yokken Zidane 1998 yılında kupayı havaya kaldırdı. Zidane bir kez Altın Top (France Football) ödülünü kazanırken; Michel Platini bu ödülü 3 kez arka arkaya kazanan tek oyuncu olma özelliğini sürdürüyor. Seçim sizin...

Şampiyonlar Ligi ve Huntelaar

Keşke bizim gazetelerin spor servislerinde de karikatürist çalışsa. İspanyol ve İtalyan gazetelerinde bu işi harika kıvırıyorlar. Bu da bugünden. İmza törenindeki Huntelaar ve adı Şampiyonlar Ligi listesine yazılamadığından ekran başında olacak Huntelaar...

Madrid'de Kriz Reçeteleri

Futbol dünyasında krizden en fazla etkilenen ülke İspanya. Son dönemde parası ödenmeyen takımların protesto haberleri hep bu ülkeden geliyor ya da onların diğerlerinden daha fazla haklarını arıyorlar. Doğal olarak medya da krizde. Marca 2 aydır promosyonlar yapıyor. Gazetenin yanında bedava mont dağıttılar, ucunda mini krampon olan anahtarlıkları 2 euro'dan sattılar. Bu da son kampanya. Santiago Bernabeu anfi+radyo ve kolonlar. Gazeteden 25 kupon biriktiriyor üstüne 9.95 euro veriyorsun. Güzelmiş.

Bordeaux'nun Tur Şansı %36

0-0 sona eren ilk maçın ardından Bordeaux'nun tur şansı %36. Bunu Fransızlar söylüyor. 1970 yılından beri tüm Avrupa Kupası maçlarından çıkardıkları istatistik bu. Bordeaux tarihinde iki kez Avrupa Kupaları'nda 0-0 berabere kaldı sahasında. İki rövanşı da 1-0 kaybedip elendi. 1997-1998 sezonunda Aston Villa'ya ve 2006-2007 sezonunda Osasuna'ya...

18 Şubat 2009

Bordeaux 0 - Galatasaray 0

Takım kötü giderken, aksi bir skorda telafisi çok zor olan bir eşleşmenin ilk ayağı için fazlasıyla yürekliydi Skibbe. Üçlü defansla alınacak farklı bir mağlubiyetin eleştirisi tek ağızdan çıkmış gibi olacaktı. Hakan Balta yokken, Volkan ve diğer kanatta Sabri'li defans dörtlüsünün yaratacağı boy dezavantajından bahsetmiştim dün. Skibbe bunu ortadan kaldırdı ve geride 3 kule ile maça başladı. Kazanmaktan çok kaybetmemeyi amaçlayan bir taktik değişimdi. Bu kez kaydırmalı bir dörtlü defans da değildi bu. İlk 15 dakika sancısını da çekti Galatasaray. Adam paylaşımında kanada kaçan forvetler üç stoperin balansını bozunca Gourcuff'a şut için açıklar çıktı. De Sanctis güven verdi o dakikalarda. Laurent Blanc ve takımı yorgunuz diyorlardı. "Şampiyonluğa daha fazla önem veriyoruz" u da dün resmen açıklamışlardı. Elbette ki "buyrun turu burada alın" demek değildi. Tremoulinas ve cezalı Chalme dışında en güvendiği adamlarla çıktı, ikinci yarıda da beklendiği gibi Gouffran'ı oyuna aldı. İki bek Jurietti ve Placente kötü olunca iş çokça Gourcuff'un ayaklarına kaldı. Direkten dönen top Blanc'a göre maçın kader anı. Galatasaray, Benfica ve Hertha Berlin maçlarındaki kompakt görüntüsünden uzaktı. Hücumcular eksik kaldılar. Baros iyi başladı, kaleci kamyon gibi dalınca oyundan düştü ve devrede de çıktı. 2 ay sonra oynayan Kewell için söze gerek yok. Profesyonelce mücadele etti. Arda'nın katkısı hücumdan çok savunma tarafında oldu. Top çaldı, Jurietti'nin kanadını tıkadı. Takımın en iyisi Mehmet Topal ve Ayhan. Topal uzun zaman sonra bu kadar iyi oynadı. Ayhan yine o oyunu iki taraflı oynayan adam tanımına ihanet edip top ayağındayken fazla geveledi ve hızlı hücumları engelledi. Lincoln ise başka alemlerdeydi. Diarra fazla sert geldi. Olympiakos'a deplasmanda 3 atan Saint Etienne'e bu hafta sonu deplasmana gidecek olan Bordeaux'nun performansı Benfica ve Hertha Berlin'in üzerindeydi ama bildik üzere orta sahada fazla ısıran bir takım olmadıklarından, hücumcuları da çok top tutmayınca; oyunu ortada kabullendiler ve "turu kendi evimde garanti bir skorla almalıyım" portresinden uzak bir görüntü çizdiler. Maç öncesinde 0-0 iyi skor muydu? Bence evet. Galatasaray gerçekten de Avrupa'da farklı oynuyor. Farklı olan biri daha var ki; o da Skibbe. Taktik zekasını burada kullanıyor, riskleri, rakip analizi sanki sadece bu kupada yapıyor gibi. Süper Lig'de ise özellikle deplasmanlarda; hangi takımla oynayacağını uçağa binerken öğrenen bir teknik direktör havasında. 9 dakika oynayan Mehmet Güven ise ayrı bir yazı konusu!.. Kocaeli maçında Arda, Baros, Ayhan, Mehmet Topal'ı bakalım dinlendirecekler mi? Fransızlar 0-0'dan memnun nedense. Ya kendilerine çok güveniyorlar ya da Galatasaray'ın Ali Sami Yen'deki son maçları onları bu kadar ümitli kılıyor. Bilmedikleri ise o stadın havası. Skor 0-0, hakem mi? O da sıfır...