okay karacan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okay karacan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2014

Bir At Kestanesi Hikayesi

Okay iyi bilir, benim için Okay, Cumartesileri 23:00 La Liga maçlarında özellikle de Real Madrid-Barcelona maçlarında "El Clasico'ya hoş geldiniz" diyen sestir. Dosttur, ustadır, işte partnerdir, ağabeydir;anlatılmaz, bunlar bana kalsın. Okay, 1982'den beri baktıklarını değil gördüklerini anlatmış. Siz Bir At Kestanesi Hikayesi'ni okuyun. Ben de kapağını Pazartesi açacağım, bir şezlonga sırtımı hayırlısıyla verebildiğim an... 

12 Mayıs 2009

Xavi Iniesta Barcelona

Bir futbol kulübünün tarihinden çıkarımlar yapması kadar doğal birşey olamaz, tarihini yazarak yaşayan kaç kulüp kaldı ki ?
Yazdıklarını dönüp okuyan, okuduklarını anlayıp, yaşadıkları çağa göre yeniden yazan ?
Onlardan biridir Barcelona...
Yazmak, çizmek meselesini “gereksiz paperwork” olarak görenlere sözüm yok. Önünüzdeki pizzalara bakabilirsiniz.

Futbolu bıraktıktan sonra, belgesel yapımcılarının gözdelerinden biriydi. Politik olmadan açık konuşmasıyla bilinen; şehir ve kulüpten kopmamış bir adamdı Stoickhov...
O gün Porto Olimpico’da çekimi yapacakları tekneye doğru yürürken kendisine sorulacak sorulara en doğru cevabı nasıl vereceğini düşünüyordu.
Kulüp, ülkenin zenginleşmesiyle birlikte gelirlerini daha çok artırmasına karşın, yatırımlarını sadece dış alımlara değil, kendi felsefeleri doğrultusunda iç üretimlere yöneltmeye başlamıştı.
Her geçen yıl alt yapı takımlarına gelen yeteneklerin sayısının arttığını görüyor, onların kariyer basamaklarını nasıl tırmandıklarına şahit oluyordu.
Gary Lineker’e yüzlerce yeternek avcısının varlığından sözetti.
Kulüp, geleceği okuyabiliyordu Stoickhov’a göre, hatta söz dolaşıp Ferguson’a geldi.
Manchester’ın, Barcelona için en iyi örnek olup olmadığını sordu Lineeker’e...
İki eski Barcelona’lı bugünün yazısını yazıyorlardı futbol dilinde..
Ve ben 1998’deki bu röportajı hiç unutmadım......
Nou Camp’ta Cruyf döneminin yıldızıydı Romario. Barcelona, o yıllarda tıpkı bugün olduğu gibi dünya futbol izleyicisinin keyif aldığı ilk takımdı.
Müthiş stili, Stoickhov ile kurduğu telepati, Amor ve Beguiristain’dan aldığı enerji ve Guardiola Koeman, Bakero birlikteliği Barcelona’yı taşıyordu.
Bir taraftan da Brezilya’lı karakteri Romario’nun dünya yıldızlığını kaldırmasına yardım etmiyordu.
Ülkesine yaptığı küçük kaçamaklar takım içindeki vazgeçilmezliğiyle birlikte idare edilme sınırını zorluyordu.
Takım içinde güven ve saygı sorunu yaşanmaya başladı.
1994 Şampiyonlar Ligi finalinde favori olmalarına karşın eksik Milan karşısındaki hezimetin ardından Cruyff tarafından üstü çizildi. Sonraki sezon yolu bir daha Barcelona’ya düşmemek üzere ayrıldı.
Yaklaşık on yıl sonra takımın yeni oyun lideri, yıldızı Ronaldinho olmuştu.Yukarıdaki örnekte olduğu gibi bir süre sonra topluluk psikolojisine verdiği zarar, takımın gerilemesine neden olmaya başladı.
Sitges’de Messi, Xavi, İniesta tarafından tesis edilen müthiş bağlılık ve takıma adanmışlıktan uzaklaşmaya başladı. Etoo ile partnerlik yapma hissiyatı hasar vericiydi.
Bunu en iyi açıklayan ise, bir kuzeyli mantığı ile takıma geldikten sonra herşeye pozitif bakabilen Gudjohnsen oldu.
Ronaldinho ile takımın uyum sorunu yaşamaya başladığını ilk farkedenlerden biridir İzlandalı.Bir röportajında bunu üstü kapalı olarak eleştirir.
“Saha dışında işler her zaman iyi gitmeyebilir. Herşeye rağmen içeride takım olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.Halkalardan birisi koparsa herşey biter..”
Hikayesi uzun, kısa geçiyorum; Teknik direktör Guardiola ve Sportif direktör Beguiristain’ın fikirbirliği ile Ronaldinho gönderilir.
Puyol, Valdes, İniesta, Xavi, Messi, Bojan’ın iskelet olduğu yeni bir dönem başlar.
Xavi İniesta Barcelona dönemi..
Teknik direktör ile sportif direktör 1993-1995 arasında Romario ile yaşananların en yakın şahididir.
Kulüp sadece ekonomik gücü, üyelik profili ve bilinirliğiyle değil, insan davranışları, ego yönetimi ve kariyer planlama konularındaki tecrübelerini de kullanmakta mahir olduğunu gösterir.
Xavi İniesta ve diğerleri kazandıkları paranın altında ezilmeden yaşamayı, yaşamdan ve oyundan keyif almayı bilerek büyüyorlar.
Barcelona yarattığı adamların mesailerini değil, tecrübelerini satın almayı bildiği gibi onlardan bir gelenek oluşturmayı başarıyor.

Beguiristain, iki sene önce bir futbol magazin programında, masasında yüzlerce yazışmadan dünyanın dört bir yanındaki yetenek avcılarından gelen raporlardan bahseder. Kısa konuşmasında en çok kullandığı kelime “Paperwork’ kelimesidir.
Kulüpte sadece maç seyreden adam değildir. Başkana rapor veren, teknik kadro ile koordineli çalışan adamdır.
Ronaldinho’nun gidişi Henry’nin yükselişini sağlar. Henry Highbury’de genç adamlarla nasıl çalışılması gerektiğini Wenger’den öğrenmiştir.
Bu Samuel Etoo’nun geri dönüşünü hızlandırır..
Pep’in itiraf ettiği gibi, bu takıma nasıl oynaması gerektiğini anlatmaya gerek yoktur.
Ama takımın böyle olması için Pep ile Tixi’nin tecrübelerine her zaman ihtiyaç duyulacaktır.
“Xavi İniesta Barcelona” başlığında takımın başarısına sadece günübirlik, haftalık yada başkanına, teknik adamına bakmadan eğilmek istiyorum.
Bu çağın diğerlerinden farkı bedeli ödenmiş tecrübelerden pay çıkarılmış olmasıdır.
Ne Romario ne Ronaldinho futbolu seven bizlerin gözünde geçimsiz ve hain değillerdir.
Stoickhov geleceği gören kahin, Gudjohnsen teşhis koyma guru’su olamazlar..
Mesele’nin özünde “Paperwork” vardır “Papermoon” değil..
OKAY KARACAN

24 Mart 2009

Var Mısın Yok Musun?

NTVSPOR’daki Fatih Terim’in katılacağı röportajın saati ile ATV’deki Elveda Rumeli çakışınca ciddi bir karar vermem gerekiyordu. Bilindik mevzuyu pas geçip, tercihimi Elveda Rumeli’den yana kullandım. Neyse ki Madrid yayını sarkınca onu da izleme şansım oldu. Yani iki kutudan da mavi çıktı! Bu tip röportajlarda hocalar genellikle hiçbirşey söylemez, söylenmedi de. Bildiğimiz şeyleri dinledik.
Malum İspanya milli takımını Türkiye’de tanımayan yok, en azından Real, Barça ve Liverpool sayesinde ciğerlerini biliyoruz adamların. Oyuncularını çok iyi tanıdığımız İspanya sözkonusu olunca daha bir teknik direktör olacağız.
Demek ki Hoca bu yüzden sarı kutulardan birini açtırdı.
Yayının sonunda Haluk bir başlık attı. “Nerede Kalmıştık” diyelim dedi ve sözü EURO-2008’deki mücadeleci takıma vurgu yapalım’a getirdi.
Tam içimden "aman kaldığımız yere dönmeyelim" diyecektim ki, Terim ekledi.
- Sonuna ünlem koyalım (!)
Hoca bilinçli mi, yoksa öylesine mi söyledi bilemem ama takılmadım değil.
Ruh hali işin zor tarafını yakaladığını söylüyor. İyiye işaret, mavilerden biri gider.
Hatırlayın kaldığımız yeri, esas stoperler yok, yerlerinde defansif orta sahadan Mehmet Topal (yorum insanı dilinde ön libero, fransız kaynaklara göre çapa olarak bilinir) ile diğerleri sakat olmasa hiç tercih edilmeyecek (benim zannım) Gökhan oynuyor.
Kalede Rüştü ile başlıyoruz.
Benziyor değil mi ?
Sağ stoper Topal gözümüzün önünde hata yapıyor, skor üstünlüğünü veriyoruz.
Rüştü boşa fırlıyor geri düşüyoruz. Kazım’ın ayağı kayıyor maçı veriyoruz.
Orada kalıyoruz.
Yine de turnuvanın en iyi oyunu oluyor.
Hoca umursamaz gibi gözükse de İniesta ile Xavi (belki oynarmış) sayesinde iki maviyi açtırdı. Puyol yok, öyleyse sarının biri gitti. İki stoper, belli ki Emre ile İbrahim ( Hakan olmalı) oynayacak.
Kafadan iki tane 500 bin açıldı.
‘Aurelio’ diyor Terim gözleri parlayarak. Savunmanın önü onun..
Mavilerin birini uçurur.
Öğrendik ki, Hamit yok. Öyleyse 250 bin de gider.
Hoca arşivi kullanıyor. Yenilmek kolay kazanmak olay !
Hemen arkasından, kendimizi yine hatırlatalım !
Geçmişte tutmuşluğu var ama, bu iki söz sarılardan birini alır.
Elde iki 500 bin, 6 mavi, 100 ve 150 bin kaldı.
Hoca araya, ne olacak canım geride kalan 4 maç 12 puan olur, Play-off ile gideriz cümlesini yuvarlıyor. 100 bin aynen uçar..
Kaldı 3 kırmızı 6 mavi !
Durum budur.
Tabi Emre ile Volkan’ın hemen iki kırmızı açtırma ihtimalleri pek az değil !

Hoca 150 bini hedeflemiş görünüyor.
Bunun için orta alan kafa kafaya boğuşmak zorunda kalacak.
Orada kaybetmezse tek mavi kalır
Torres ile Villa’nın kutularında 500 binler var açtırmayacaksın.
Açılırsa, Semih’le çare bulup 150 bini kapacaksın.
Kazım’ın ayağı kaymayacak ama.!
Ya aslında hoca çok şey söylemiş, Ya ben çok televizyon seyrediyorum.
OKAY KARACAN

14 Mart 2009

Geyik Teknolojisi


Sevgili Aceto
Şu son telefon konuşmasını yayınladığın iyi oldu.
Hiçbirşey gizli kalmasın kardeşim.
Malum dinleniyoruz. Son konuşma fena halde şifreliydi.
İkimizi ne olur ne olmaz diye alabilirlerdi.
Muhtemel bir krizi teğet geçtik bana göre..
Hala çözemeyenler var bilesin.
Gazetelerde " sıfırdan farksız ikinci el TV" ilanlarında bir artış olmuş hatta (!)
Dün akşam, malum İstanbul trafiğinde ilerlemeye çalışırken, sevdiğim insanlardan telefonlar geldi. Güdük bol boll. Bak birisi aynen şöyle oldu.

+Bülent ile birlikte mi izleyeceksiniz ?
- Hıı (?!)


İTÜ’deki panelin bitiminde öğrenci arkadaşlarla Nişantaşı Starbucks’daki sohbeti uzatmışım, maç çıkmış tamamen aklımdan iyi mi?

+ Yalnızsın yani ?
- Evet abi, Aceto kendisine uzatılan yüzlerce dost eli arasından birini seçti. Şu anda bir ocakbaşında Full HD 102 ekran karşısında olmalı...Mağduriyetin gücü..
+ E o zaman ben geleyim sana..
- Gelme abi, kriz beni de vurdu; Digitürk, Kablo, D-Smart fazla geliyordu zaten..
+ ?
- Adnan Polat Meira’yı , Aceto plazma’yı satınca, ben de G.Saray elenir, gerek kalmaz diye apar topar D-Smart’la vedalaştım..
+ O zaman bak başının çaresine!

Arabada radyodan dinledim ilk yarıyı..
North Shields’e adım attığım anda Emre’nin görüntüsü gitti.
Hoca da 7 inç ekrana güvenemedi anlaşılan.
Oysa kendisi bu işe 7 inç ekran olarak başlamadı mı?
Telefonunu bekliyorum.
Ama öteki hattan, anlarsın ya(!)
Geyik candır.
Anı yaşa !
Ya biz ne anlatıyoruz ?
OKAY KARACAN

5 Mart 2009

Arda Seneye Nerede?

Yaklaşık 5 ay önce ekonomik krizin futbol üzerine etkilerinin 2009 yılı Haziran ayında belirginleşeceğini ve futbolcu bonservis ücretlerinin sıradışı bir düşüş göstereceğini iddia eden ekonomist bir arkadaşım, uzun süredir ortalıkta görünmüyordu.
Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerle yapılan ticari faaliyetlerde uzmanlık derecesinde bilgi sahibi olan bu dostum yılın yarısını havada geçirir.
Bazı ünlü sporculara finansal danışmanlık yapması nedeniyle ağzından çıkan her kelimeyi dikkatle kaydederim.
Beatles takıntısı, Barcelona taraftarlığı ve Penelope Cruz hayranlığı paydasında birleşir, şahane sohbetler yaparız. Mika Hakkinen ile Helsinki’de bir davet sırasında ayaküstü sadece 5 dakika konuştuğu için, adama fena halde inanmış ve Schumacher ekseninden sapmış bir dönek olması en büyük defosudur.
Mesela ona göre futbol kulüplerine yatırım yapmanın tam zamanı. Avrupa’da birçok spor kulübü ciddi sorunlarla karşı karşıya ve akıllı bir yatırımcı bugün dünya çapında bir kulübün hissedarlığını ummadığı kadar ucuza kapatabilir..
Çok kısa bir süre sonra oyuncular ile kulüpler ücret indirimleri için masaya oturacaklar ve en az yüzde 30 düzeyinde bir ücret indirimi yapılacak.
Hali vakti yerinde sekiz on kulüp ise, gelecek vaadeden oyuncuları şimdiden listelerine almışlar.
Bizim Antonio, Türkiye’de hangi siyasilerin, hangi holding ve bankalardan kendi illerindeki futbol takımlarına destek vermeleri amacıyla ricacı oldukları konusunda da müthiş bir dosyaya sahiptir.
Kısa bir Avrupa turundaymış, son durağı Münih’ten gelir gelmez beni aradı.
“Sana senin bilmediğini düşündüğüm haberlerim var.”
Futbolun perde arkasındaki antika icraatları önceden yakalayıp benimle paylaştığı için yine yeni bir bomba ile karşı karşıya olduğumuzu hemen kavradım.
Bir yerlere yetiştirme telaşım olmadığına göre, başbaşa otururup yiyip içmek, konuşup gülmek zamanıdır düşüncesiyle hemen randevu talep ettim.
Kehanet ve teorileriyle güldüren bu adam, Milan’ın Beckham ile birkaç aylık bir sözleşme yapacağını neredeyse 5 ay, Nicolas Anelka’nın Chelsea’ye transferini 3 gün, Abramovich’in Hiddink tasarrufunu Scolari gitmeden önce bana yetiştirmişti. Honda’nın F1’den çekileceği ve Alonso’nun Ferrari ile anlaştığı istihbaratı nedeniyle yüzde yüz güvenimi kazandığı için;
Yeşilköy’e inen inmez beni araması bu kez daha bomba bir havadis yakaladığı anlamına geliyor olmalıydı.
Yedik içtik lafladık.
Gazprom’u Rus futbolunun açmazları ve avantajlarını anlattı.
Everton’a olan sempatimi bildiğinden, yeni stadın finansal hikayesini Arteta’nın tasarruflarını nerede değerlendirdiğine kadar herşeyi konuştuk.
Birçok Avrupa’lı yıldız’ın Türkiye’de garantili devlet kağıtlarına yatırım yaptığı, iyi para tutan bazı Türk futbolcuların ise, genellikle İsviçre bankaları ile çalıştığı detayına fena takıldım.
Almanya’da duydukları ise işin en can alıcı noktasını oluşturuyordu.
Bayern Münih haziran ayında Galatasaray’lı Arda Turan’ı almak için kararlıymış.
Bütçelerini bile planlamışlar.
Kaynağı her zamanki gibi çok sağlam..
Nasıl olur, bilmem ama dedikodu ötesi olduğunu biliyorum.
Arda’nın Bayern Münih’te oynamasının, Hamit Altıntop’un Galatasaray’a gelmesinden daha büyük bir olay olduğu tartışılmaz sanırım.
Bugünlerde gazetelerde İtalyan kulüpleri Arda’yı istiyor haberlerini okuyunca paylaşmak istedim.
OKAY KARACAN

24 Şubat 2009

Salı Mektupları-Okay Karacan

FUTBOL’DA ÖZERKLİĞİN TUHAF HİKAYESİ
Başbakan Sakarya’da konuşuyor, boynunda Sakaryaspor atkısı, Diyarbakır’da konuşuyor, Diyarbakırspor atkısı. Muhtemelen bundan sonra gittiği her yerde yerel takımın atkısını taşıyacak.
Ana Muhalefet lideri Adana’da konuşuyor, boynunda Adanaspor ve Adana Demirspor atkısı, İzmit’te konuşuyor Kocaelispor ve Antalyaspor atkıları. Seçime kadar böyle sürecek.
Futbol siyasetçi için her zaman parlak bir tavlama, sohbet açıp yanaşma kalemidir. Birileri parti başkalarına bunun sempatik geleceğini filan söylüyor galiba.?
Bereket artık futbolumuz bağımsız!!!!
Geçen hafta gazetelerdeki başlıklar futbolun artık bağımsız olduğunu söylüyordu. Kanun tasarısını ilgili meclis komisyonu kabul etmiş; bundan böyle futbolun yönetim ve işleyişi FİFA’nın öngördüğü şekilde TFF ana statüsü’ne bırakılıyor.
İlk özerk olduğu iddia edilen TFF genel kurulu 1988’de toplandığına göre, devlet ve siyaset vesayetinden kurtulmak için tam 21 yıl beklemişiz demektir.
Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun “Biz, artık siyaset olarak bu işten elimizi, ayağımızı çektik. Futbolun yönetimini, futbolun kendi aktörlerine bıraktık.” sözleri futbol tarihimizi anlatacak belgeselin en vurucu açıklamasıdır.İnsanın aklına iki soru birden geliyor.
1) Türk devleti bu açıklamayı yapmak için niye bu kadar beklemiştir?
2) Kaybolan 21 yıl futbolumuza hangi şiddette darbe vurmuştur ?
(Öncelikle şunu belirteyim bu 21 yıllık dönem dünya futbolunun her açıdan en hızlı büyüdüğü bir periyottur.)
Birincisinin cevabını biliyoruz, siyasal iktidarlar dünyanın en güçlü iletişim kanalı olan futboldan maksimum verimi almak için asla ödün vermediler.
Çok iyi hatırlıyorum; Özal döneminde geleceğin Başbakanı olarak ismi öne çıkarılanların başında geliyordu Hasan Celal Güzel. Biz iktisat fakültesinde öğrenciydik arkadaşlarımızdan birinin babası Özal’ın çok yakınındaki teknokratlardandı ve bu nedenle ülkenin tüm gündemini neredeyse perde arkası ile günü gününe takip ediyorduk.
İşte o dönemden hatırladığım Hasan Celal Güzel’in futbolun yönetiminde batı modelini esas alma çabası verenlerin başında olduğuydu.
Güzel, yıllar sonra o dönemi bir köşe yazısı ile detaylarıyla anlatmıştır.
Türkiye’de devletin küçülüp özel girişimcinin artması için radikal icraatlar yapan Turgut Özal 1989’daki mart yerel seçimleri öncesi aldığı bir kararla futbolu direkt kendisine bağlamış; bu 21 yıllık gecikmenin başrol ismi olmuş, geleceğin başbakanı sandığımız Hasan Celal Güzel’i de oyun alanını sınırlayan çizgilerin dışına itmişti.1989’da bugünküne benzer bir komisyon tarafından Türk futbolu direkt başbakana bağlanır.Çünkü ilk seçimin galibi Özal’ın desteklediği aday Coşkun Özarı değil, kongrenin çoğunluğunun oyuyla seçilen Erdenay Oflas’dır.Yani futbolun içindekiler Özal’ın değil kendilerinin istediği adayı destekler. O dönemin özelliği zaten merkezden atamalarla herşeyin yönetileceğine inanılmasıdır.(zaten 26 Mart yerel seçimlerinde ANAP 21.48’le üçüncü parti olup tarihi çöküşü yaşar.)
İkinci sorunun cevabı için % 100 özerk futbol yönetimine 5 yıl avans vermek gerektiği kaatindeyim. Oyunun tüm kontrolü kayıtsız şartsız TFF’ye geçtiğine göre, kaynakların siyasal baskılardan uzak yeni sporcular üretmeye yönlendirileceğine inanmak zorundayız. Geçen ay TFF başkanı, "Almanya’da 6.5 milyon lisanslı futbolcu varken bizde bu rakam 225 bin" açıklaması yaptı ve ekledi Almanya’daki lisanslı Türk sayısı ise 250 bin..
Çok eski değil, Mart 2000’de Milliyet gazetesinde yayınlanan bir haberde Türkiye’de lisanslı futbolcu sayısının 1999 yılı itibariyle 537 bin olduğu bildiriliyordu.
1999’da Türkiye’de lisanslı futbolcu sayısı nüfusun % 0.8 iken, Almanya’da %7.6’dır.
On yıl sonra bugün başkanın bizzat açıkladığı rakam doğrultusunda Türkiye’de % 0.3’e gerilemişken Almanya’da %10’a çok yakındır.
Sanıyorum bu yüzden, artık Mesut Özil’in kendisi olmasa da Avrupa’lı oyuncularımızın millileştirilmesi önemlidir. Yüzde 100 özerk futbolun 225 bin olan lisanslı futbolcu sayısını ne kadar artıracağı başarısının temel göstergesi olacak. TFF bu durumun farkında olacak ki, altyapı futboluna 15 milyon euro ayrıldığı bildirildi.
Alman Futbol Federasyonu’nun sadece 2006 sonbaharında okul ve bayan futbolu için ayırdığı ödeneğin 57 milyon Euro olduğu dip notu ile tamamlıyorum..
Lisanslı sayısı en az iki katına çıkarsa, o zaman kaybolan Tuncay’lar, Arda’lar ile bu para zaten geri döner.
Hadi hayırlısı..
Okay Karacan

17 Şubat 2009

Salı Mektupları-Okay Karacan

"Lamp, hobnail boots, tin hat, haversack packed with pliers, screwdrivers and spanners-these were my first tools. Before the white lights of the world's biggest stadiums shone on my endeavours, my working life began in darkness."

Boby Robson hala İngiliz futbolunun yaşayan en kariyerli teknik direktörü...
Dünyanın en başarılı futbol yayıncılığını açık ara ellerinde tutan İngilizler, Robson için bir belgesel film yapmıştı.
Gary Lineker'in sunduğu belgesel, FİFA'nın gol projesi kapsamında çektiği üçlemenin her birinden iyidir.
Aslında Hollywood'un beyazperdeye taşıması gerekir Robson'ı : Dünya Kupaları, Pele, Ronaldo, Romario, Gascoigne, Morinho, Lineker, Maradona, Barcelona, İngiltere milli takımı; 50'ler, 60'lar, 70'ler ve oyun tarihine tanıklık eden onlarca anıdan harika bir başyapıt çıkar, eminim..
18 Şubat günü 76 yaşına basıyor.
Gary Lineker ve Kevin Keegan'dan sonra ingiliz futbolunda hayranlık duyduğum futbol adamlarından biridir.Ne garip Keegan'ı milli takıma gelir gelmez göndermiş, Lineker ile çok özel bir ilişkisi olmuştu.Onun çalıştırdığı İngiltere milli takımına 2 kez 8-0, bir defada 5-0 yenilmiştik.
Maradona'nın eli olmasaydı 86'da İngiltere'yi Dünya şampiyonu yapabilirdi.
Kanseri 4 kez yendi. Şimdilerde yine kansere karşı savaşıyor.
2005 yılında yayınlanan otobiyografisi, bir futbol adamı tarafından kaleme alınan en iyi örneklerden biridir.
15-17 yaşları arasında hem kömür madeninde elektrik teknisyeni olarak çalışmış, hem futbol oynamış,
İlham veren bir hikayesi var.. Kitapta en çok etkilendiğim cümlesini ilk paragrafa koydum.

Futbol ve hayata dair bilmediğimiz, öğrenince yüzde tatlı bir tebessüm bırakan o kadar hoş şeyler yazmış ki üstad ."Ah ülkemin yüzyıllık futbol tarihine ışık tutacak yazılmamış mektuplar" diye dövünüyor insan. Siz hiç "...1958 yılının ilk baharıydı, Dolmabahçe'ye geçmek için; takım halinde Kadıköy iskelesinde vapur bekliyorduk. Aramızda maçı izlemeye giden Galatasaray'lı taraftarlar da vardı." benzeri bir cümle okudunuz mu?
Bize anlatılan 2-3 cılız anı ile kimin kimi kaç kez yendiği istatistikleri dışında hiçbir şey yok..
Peki gelecekte böyle bir umut varmı ?
Kimse yazmıyor.
o da yok.!
Özetle futbolumuzun yazılı bir kültürü (bence) yok.!
İnsanı karamsar yapan geçmişte olmadığından ziyade; gelecekte olacağına dair bir işaretin de görünmemesi..
Robson'ın kitabından milli takıma seçilme haberini aldığı günden naklettiklerini alıntılıyor ve bitiriyorum.
Mutlu yıllar Bay Robert Robson...
Okay Karacan

" On a trip to Wolverhampton racecorse in November 1957 I landed the biggest winner of my early professional life. No horses or bookmakers were involved. As I was leaving the track after a good day out with some West-Brom team-mates, I peeled away to buy the evening paper and scanned the stop-press column, where players looked in those days to find out who had been summoned for international duty. There I spotted an announcement: ' The England team to play France is as follows...' and there was my name- R.Robson "

12 Şubat 2009

Naklen Yayın ve Gazeteler

Şubat 1989 Türkiye 26 Mart yerel seçimlerini bekliyor.
ANAP kan kaybederken, Türk sporunda büyük bir devrim yaşanıyor.
Galatasaray, Şampiyon Kulüpler kupasında yarı final için gün sayıyor.
Önce 29 Şubat'ta Monaco'da; sonra 15 Mart'ta Köln'de rövanş maçı var.
Tek kanallı bir dönem ve Galatasaray TRT'den mümkün olan en büyük parayı kazanmak istemekte..
Başbakan Turgut Özal'ın yerinde izleyeceği ikinci maç için pazarlıklar başlamış.
Amerikan doları o dönem 2000 lira civarı.
TRT'nin ilk teklifi 50 bin dolar..
Alp Yalman 150 bin dolar istiyor.
Özal devreye girip iki tarafın anlaşmasını sağlıyor.

O günlerde gazete fiyatı 25 cent..

Şubat 2009 Türkiye 29 Mart yerel seçimlerini bekliyor.
Siyaset allak bullak, Türk sporunda işler kesat
Galatasaray UEFA Kupasında Bordeaux maçları arefesinde..
Çok kanallı dönemdeyiz.
Amerikan doları 1.650 lira civarı..
Maçın değeri tahminen 750 bin dolar..
Yayıncısı TRT.

Bugün gazete fiyatları 25 cent...

20 yılda futbol ve futbolcumuz büyük paralar yapmış...
Kulüplerimiz en zenginler listesine girmiş...

Gazeteler ve gazeteciler hakkında ne düşüneyim bilemedim..
Okay Karacan

10 Şubat 2009

Aceto'ya Mektup 4

Sevgili Aceto,
Mesut Özil, Alman Milli Takımı’na hayırlı olsun kardeşim..
Bugünlerimize katkı yapan Bay Derwall’e hiç mi borçlu değiliz?
Hamit, Yıldıray, Halil ve Nuri’nin yetiştirilme bedeli olarak kabullenelim mesela..
Toplumlararası kaynaşmanın simgesi olsun.
Arkasından ağıt yakıp, "bak şimdi kimseyi oynatamayacağız" diyenlere şaşırıyorum vesselam.
O kadar çok adam geliyor ki arkadan; bize de yeter Almanya’ya da..
Mustafa Doğan Alman milli oldu neremiz eksildi mesela? Serdar Taşcı, Uğur Yıldırım elden kaçtı da ne oldu? Mustafa İzzet kuş mu kondurdu?
Yeter ki elimizdekilerin değerini bilelim.
Değer bilmek, bedel vermek derken; sana duyup içime atamadığım bir mevzudan bahsetmek isterim..
Biliyorsun bu sene büyük kulüplerimiz milyon euro’luk transferlerle başımızı döndürüp, oynadıkları futbolla hepimizi kendilerine güldürdüler. Bu arada isimli cisimli abilerin yanısıra, gelecekte UEFA kriterlerine hazır olmak için genç çocuklar alıp, yedek kulübesi kontenjanlarını doldurdular.
Satır aralarında kalmaya mahkum, çığırtkanlıklarıyla üzerine çıkıp kendilerini aklayacaklarını zannettikleri ayıplara imzalar atmayı ihmal etmediler bu arada..
Sevgili Aceto, büyük kulüplere çocuk yaşta alıp yetiştirdikleri futbolcularını kaptıran amatör kulüplerin şaşkınlığını bir bilsen şaşarsın.. Amatör takımların, Coca Cola altyapı akademi ligi maçlarının arasında insan mekik dokuyunca neler duyuyor neler..
Geçenlerde, bir kulübümüz, küçücük bir amatör kulübe 7500 euro yetiştirme bedeli ödememek için olmadık yollara saptı..
Nasıl mı?
Şöyle; Büyük bir geçmişe sahip olan A kulübü, Anadolu’dan İstanbul’a göç edip kasabalarının adıyla kurdukları, yani memleketlerine bağlılıklarını ve özlemlerini haykırdıkları amatör B kulübünden, M isimli oyuncuyu transfer edip, alt ligde pişmesi için C kulübüne kiraladı. Buraya kadar herşey güzel..
B kulübü gururlu..
Yeni isimler yetiştirmek için kolları sıvıyorlar.
Ancak birden keyifleri kaçıyor.C kulüne kiralanan oyuncunun lisans çıkarabilmesi için A kulübünün Futbol Federasyonuna B kulübü adına 7500 euro yetiştirme bedeli yatırması gerekiyor.
E tabi A kulübü için 7500 euro nedir ki?
Ne oluyor dersin?
Bravo bildin.!
Yatırmıyorlar..
15.000 TL yapar evet.!
Oyuncu oynamak istiyor, A kulübü 7500’ü vermeye yanaşmıyor.
Ricalar, minnetler, istirhamlar, gel konuşalım’lar, telefonları açmamalar derken; amatör B oyuncusu M’nin oynayabilmesi için, TFF’ye 7500 euro’yu elden aldık şeklinde bir muvafakatname gönderiyor.
M lisansına alıp buruk bir sevinçle C kulübüne giderken, B yasal hakkını tahsil edemeden ıslıkla memleket havası çalıp, elleri boş ceplerinde obasına geri dönüyor.

Böylece A kulübü işi bedavaya getiriyor.
Böyle bir sürü vaka yaşanıyor ülkemizde, büyükler saçarken paraları sönmüş yıldızlara, garibana kesiyor faturayı umursuzca.. Efendim, falanca ülkeye giden filanca oyuncumuz için yetiştirme bedeli ödenmedi sızlanması bir anda değerini yitiriyor.
M’nin gelecekte iyi bir profesyonel olup, yetiştiği kulübe borcunu ödeyeceğine eminim..

Neyse gelelim Mesut hikayesine; Sevgili Aceto, İstanbul’da gözleri kapalı otomobil kullanıp, Çekmeköy’den Üsküdar’a; Taksim’den, Sarıyer’e tüm yolları çoğumuzdan iyi bilen, Migros’tan alışveriş yaparken fiyat etiketlerini bir bir inceleyip, biz bu parayı kolay kazanmıyoruz mesajı veren, evini değiştirirken, çatır çatır pazarlık yapıp emlak komisyoncusu ile evsahibini bezdiren; Göztepe 3.14’te garsonlara laz fıkrası anlatıp, Rizespor ile Trabzonspor arasındaki farkı tahlil edebilen; canı Akçaabat köftesi çektiğinde Beylerbeyi’ne inen, Trabzon deplasmanlarında eski dostlarıyla buluşup, kara lahana dolması sohbeti yapan; vatandaşı Ricardinho’ya Türk usulü dalan, İstiklal marşını ezbere bilip, kendine özgü makamlarla okuyabilen, bayramlarda fakir fukaraya bahşiş veren, Tarkan dinleyen, trafik ışığında öndeki arabaya korna çalan Mehmet Aurelio benim için daha milli bir motiftir.. Onun kaptığı top, attığı pas, girdiği kademe, çektiği şut ve atacağı gol beni Mesut’dan daha çok heyecanlandırıyor.

Mesut kardeşin, Alman formasıyla kapacağı topları, çekeceği şutları, atacağı golleri sabırsızlıkla bekliyorum. Fransa, İspanya ve İngiltere milli takımlarında da oynayan Mesut’lar olsa be kardeş, neremiz eksilir..

Keşke, Avrupa’daki üçüncü jenerasyon mühendis, mimar, doktor, politikacı, bilim adamı, finans uzmanı, sanatçı gençlerimizi kazanmak için de tıpkı Mesut örneğindeki gibi çaba sarfedip; onlarında varlığını hissedebilsek, katkılarıyla ne kadar yüceleceğimizi kavrayabilsek... Ne büyük Hadise(!) olur.
Sevgiyle kal.
Okay Karacan

3 Şubat 2009

Aceto'ya Mektup 3

Sevgili Aceto geleneksel Salı yazılarına devam ediyorum. Yorum yapan arkadaşlara yine teşekkür ederek başlıyorum. Bu arada blog açmamı isteyen arkadaşlara ayrıca "sağolun diyorum" ama Aceto Blasamico'da yazmaktan çok mutluyum. Blog işi ayrı bir disiplini gerektiriyor.Yeterince iyi yapamazsam mutsuz olurum o yüzden uygun görürsen sende şimdilik konuk olarak yazayım.
Barcelona B bahsini açmaya sıra geldi.Bir dönem, Barcelona B forması giyip A takıma seçilemeyenler arasında yeralan Daniel Guiza'nın memleketimizdeki performansını referans alabiliriz.
Sanıyorum konuya yine hemen giremiyorum. Evveliyatını kendi gözlem ve zanlarımla sorgulayarak başlamak istiyorum.
1993-1994 sezonunda Beşiktaş'ın Ajax ile oynayacağı Kupa Galipleri Kupası maçını TRT adına takip ve anlatım için Amsterdam'da bulunmuştum.
Şanslıydım, Hollanda'da yaşayan gazeteci İlhan Karaçay bize mihmandarlık yapıyordu. Karaçay aynı zamanda Show TV'ye profesyonel destek veriyor ve çalışmanın tüm adımlarında yeni birşeyler öğreniyorduk. Karaçay'ın ağzından çıkan her kelimeyi kaydediyordum, İlhan abi konuşuyor, farkında değil ama değerli laflar ediyordi. O dönem internet yok, dergiler kanalıyla takip ediyoruz Avrupa Futbolunu ve tabii ki çok doyurucu detaylara ulaşmak mümkün olmuyor.Yerinde yaşayan bir kişinin kendisi için ilginç olmayan bilgiler sizin için korkunç değer arzediyor. İzlenimlerinizi kaydetmeyi biliyorsanız futbol topunun peşinde yaptığınız yolculuğun her kilometresinde size yeni pencereler açmakta yardımcı oluyor.

Ajax maçlarını eski stadı De Meer'de oynuyor, ama emektar yapı artık iyice dökülüyor. Yeni stadları Arena'ya taşınacakları için yatırım yapılmıyor. Takımın başında bir metod insanı olan Louis van Gaal var, Leo Benhakker'in Real Madrid'e gidişiyle işin başına geçmiş, 80'lerin sonunda Romario denen bir adam yüzünden yarışta PSV'den çok dayak yiyen Ajax, üstüne üstlük son iki yılın gol kralı futbolcusu Bergkamp'ı İnter'e kaptırmış. Neyse uzatmayalım, Van Gaal o yıl Litmanen ve ülkeye geri dönen Rijkaard çevresinde çok iyi bir takım yaratmış ve Ajax şampiyonluk için en güçlü aday durumunda..Son antrenmanı izliyoruz, tesislerde onlarca irili ufaklı yeşil sahada neredeyse tüm yaş gruplarından yüzlerce genç çocuk geleceğin Ajax'ı için yetiştiriliyor. Karaçay, 9 yaşındaki futbolcu namzeti çocukların bile evlerinden alınıp bırakılmalarından, eğitim ve beslenme takiplerine kadar kulübün sorumluk aldığını; hatta üst yaş gruplarında gelecek vaad eden isimlerin eğitimlerinin bile Ajax tarafından karşılandığını anlatıyor. Tabii 1993 şartlarında bu anlatılanlar inanılmaz uçuk şeyler...
Gördüğümüz zenginlik karşısında etkilenmemek mümkün değil, İlhan ağabey; "bu sene şampiyon olacaklar, hatta ülkenin önde gelen yorumcuları Van Gaal'in Ajax'ı Avrupa şampiyonu bile yapabileceğini iddia ediyorlar" diyor, ilgiyle dinliyorum. Ha birde cep telefonları ile ilgili bir muhabbet hatırlıyorum. On sene içinde çok ucuza edinilecek ve tüm dünyada kullanılacak gibi bir teknoloji dedikodusu yapmıştık. Antrenman sonrası tesisleri terkederken belki de takıma Avrupa şampiyonluğu kazandıran Kluivert'ın yanından geçmişizdir kimbilir? (O sene Hollanda şampiyonu, 2 sene sonrada Avrupa Şampiyonu oldular.)

Beşiktaş'ın Şifo'nun golüyle öne geçtiği maçta, Rijkaard ile R. de Boer'in attığı gollerle Ajax 2-1 kazanmıştı. İkinci yarıda oyuna giren İgnacio Tuhuteru'ya bayılmıştım. Recep ile Rıza'nın kanadını çökertmişti çocuk... Sonra o adamdan hiçbirşey olmadı..

Seyahatten aklımda kalan iki önemli cümle vardı. Birincisi, Ajax altyapı sistemini etüd edip mevcut sistemlerini geliştirmek için Cruyff'un Amsterdam'a Barcelona kulübünden adamlar gönderdiğine ilişkin söylenti, ikincisi; İlhan Karaçay'ın Rijkaard'ın Milan'dan geri getirilmesinde gelecekte kendisinden çok şey bekleniyor olması yorumuydu.

Emektar Rijkaard ileride Ajax'ın başına geçebilirdi!
Türkiye'ye dönüşte izleyip, dinleyip gördüklerimizi kim ne kadar; nerede yazıp; nerede konuştu takip edemedim bilemiyorum ama o dönem TRT-3'den yayınladığımız bir Barcelona maçında;
Barcelona'nın Ajax altyapısını eski efsane isimleri Johan Cruyff'un özel direktifi ile izlettiğini ve PSV'de gelen Romario örneğinden de yola çıkılarak Barcelona'nın Hollanda futboluyla yaşadığı etkileşimi vurgulamaya çalışmıştım.

O dönem Show TV'nin Ankara bürosunda çalışan ve tek kanallı döneminin TRT spor servisinde yöneticilik yapan efsane ismi Arman Talay'dan telefonla tebrik almıştım. Sunuculuk hayatımda bir meslektaşımdan aldığım ilk tebrik olduğu için yeri ve önemi bambaşkadır.

Ne garip, Louis Van Gaal Ajax'tan sonra Barcelona teknik direktörü oldu. Rijkaard kariyerinde iniş ve çıkışlar yaşamasına rağmen Barcelona hocalığına kadar yükselip müthiş bir takım yarattı. Hikaye devam ediyor...
Barcelona alt yapısını gelecek Salı yazacağım, bu mektup onun için bir giriş oldu. Adem babadan başlamaya ne gerek vardı diyen kardeşlere selam ederim.

Sevgili Aceto, bugün Avrupa'nın en iyi altyapı akademilerinden birine sahip olan Barcelona'nın büyüklüğünde Cruyff direktifiyle Ajax sisteminin doğru zaman doğru yöntemlerle İspanya'ya transfer edilmiş olmasının bir etkisi olabilir mi acaba?

İşin güzel tarafı böyle bir transfer yer değiştirme değil, doğru uygulanırsa ikiye katlanma anlamına geliyor.
Eski güzel günlerimizden güç almayı bildiğimiz takdirde ayakta kalabiliriz.
Nur içinde yat Arman Talay
Okay Karacan

27 Ocak 2009

Aceto'ya Mektup 2

Sevgili Aceto
Haftasonu stad stad dolaştım.
Yıllar sonra ilk defa basın tribününün tam karşısındaki kalabalığın arasında maç seyrettim.
Aslıma rücu ettim anlayacağın.
O taraftan daha farklı gözüküyor be kardeş, yani daha bi iyi hissediyorsun kendini..
Çocuklar yemiş yutmuş futbolu; ne yorumlar ne espriler, herkesin birbirine artist artist bakıp hava yaptığı, selamlaşmamak için gözgöze gelmekten kaçındığı ego cumhuriyeti basın tribünü ile kıyaslamam bile, bu kombine uygulaması küçük küçük topluluklar yaratmış..
Millet tribünlerde kanka olmuş, hatta karşılıklı evlere gidip gelmeler başlamış..
Cumartesi evde oturmuş Commandante Che Guevera’nın maceralarını okuyordum, telefonum çaldı.
- Abi Beşiktaş-Denizli maçına gelirmisin fazladan kapalı kombinem var..
Baştan çıkaran bir teklif ama kardeşim Digitürk’e verdiğim paranın karşılığını alamadım hala oturup bir maç izlesem şöyle..
-Abi hadi atla hadi hadi....
Üsküdar’a indim.Eski günlerdeki heyecanın bir benzerini bekliyorum ya, yanılmışım üç beş taraftar ancak var motorda..
Nerde eski kaşkollu bayraklı Kadıköy- Kabataş, Üsküdar- Kabataş hatları..
Aramadan firesiz çıkıp girdik kapalıya, polis bozuk paralarımı almasın diye iyice bir saklamıştım.
Yaşasın sahaya atabileceğim 8 adet 1 lira var..Çok kızarsam ayakkabı atarım zaten...
Nasıl olsa geri veriyorlar..
Ya Aceto öyle bir şey oynuyor ki adamlar sahada, bu ürünü sahnelemek için futbolcu olmaya filan gerek yok be kardeşim! Sen, ben ve blog’a takılan arkadaşlar çıkıp oynarız üç aşağı beş yukarı benzerini
Neyse maçtan çok arka sıradaki çocukların makarasını dinledik zaten...
75’te onlar sıkılıp çıkınca, biz de basıp gittik arkadaşımla..Yusuf ile bir makara yaptılar anlatamam..
Ha bir ara takıma gelen futbolcuya sahip çıkalım çıkmayalım münazarası yapıldı arka sırada ama genelde stand-up takıldılar..
Bu arada benim anladığım Beşiktaş takımında kimse yerinde oynamıyor; soldaki sağda, sağdaki ortada, ortadaki biraz geride, gerideki nerde? Acayip bir Mustafa Hoca dizilişi..
Beşiktaş’ı bu kadar kötü oynarken hiç hatırlamıyorum.
Birde ilgisizlik gerçekten üzüntü verici.. Şampiyonluğa oynayan takımın maçından 75’nci dakikada çıkanlarla üsküdar motorunu tıklım tıklım doldurduk inan..
Neyse tribünde bizi güldüren iki espriyle Cumartesi gecesini kapatayım.
Bir ara Ümit Kayıhan yerinden fırladı.
Hoca koyu ve şık elbiseler giymiş, pek bir havalı..
Gel gör ki renkli kıyafetleriyle ün yapmış Ümit Hoca..
Arkadan soru cümlesi geliyor.
- Şu kulübeden fırlayan kim oğlum?
- Ümit Kayıhan, tanımadın mı?
- Aaa ..! Beyaz takım elbise, turuncu gömlek olmayınca çıkaramadım usta pardon..
Çocuklar bu makarayı yaparken Yusuf ayağındaki topu kaptırıyor.
Seneye Fener’den kim ayrılıyor oğlum diyor biri
Bilmem diyor öteki. Uğur, Selçuk biri gelir mutlaka..
Deli gibi gülüşüyor çocuklar
Yusuf pas atıyor Serdar Özkan’a çarpıp taç oluyor..
Arkadaşım “üşüyorum gidelim” falan diyor ama arkadaki esprileri bir türlü bırakamıyoruz.
Yusuf’un transferi üzerine yapılan mizahın zirveye çıktığı ana geliyoruz sonunda..
Birden birinin aklına yeni birşey geliyor.
-Abi biliyor musun iyi ki İbrahim Üzülmez bizde vallaha..
+ Ya git sen de delirdin
-Yok be ne delirmesi
+ Niye öyle konuşuyosun öyleyse
-Hayır abi, İbo bizde olmasaydı, başkan almak için 2 milyon dolar verirdi o yüzden diyorum..
-............?!!!!??!!!!
-Kardayız yani..
Beni maça davet eden dostuma teşekkür ettim gecenin sonunda.
Abi ne teşekkürü, çok kötü maçtı diyecek oldu.
Sonra güldük..
Cem Yılmaz’a gitsek bu kadar gülemezdik..
Pazar akşamı kızkardeşimin eşinin davetlisi olarak Maraton üst tribündeydik.
Ama 22’nci dakikadan itibaren..
Aksilik işte. Bu kez Avrupa yakasından Anadolu’ya geçmek zorundaydım ve Eyüp’ten Fener Stadı, 2 saat sürdü. Park yeri bulma, park etme ve stada yürümeyi koy: 2.5 saat...
Ne haftasonu ama...
UEFA Finali konusunda içime şüphe düştü. Burada maç günü bütün yolları trafiğe kapatmazlarsa final falan olmaz onu söyleyim..
Neyse içeri girdik kimse bizi aramadı bu kez hayret! ama ayaktayız..
Ya bu Türkiye’nin en modern stadı değil mi kardeşim? Niye oturmuyoruz?
Oturmak bir yana bir koltukta iki kişi ayakta durmakta zorlanıyoruz.
Eminim onlarca kaçak var içerde. Aziz bey kızar mızar ben zıpçıktılık yapmayayım..
Fener tribününde İnönü’den farksız bir makara var..
“Dede Dedeeeee” diye bağırıyor birisi..
Aragones’e Semih’i niye oynatmıyosun Dedeeeeee diye bağırıyor.
Guiza’nın Küçük Emrah bakışları üzerinden sorgulanması mı dersiniz..“Hoca, Emre’yi çıkart Semih’i al; iki forvete dön” çığlıkları mı yoksa Selçuk ağzıyla kuş tutsa olmaz geyikleri mi!
İnönü’de Yusuf, Saraçoğlunda Guiza şamatasından bir stand-up çıkar Aceto..
Bunlar bir yana tribündeki ikilik çok can sıkıcıydı. Oysa pırıl pırıl bir topluluk var neşeli,kimileri kendisiyle takımıyla barışık.. Bu arada Volkan önüne geleni kurtarıyor.
Emre ayağındaki topu kaptırıyor, gözucuyla bakıyorum, ama sahaya konsantre olmak mümkün değil zaten koltuğun üzerinde ayakta zor duruyoruz..Haa bir de dün İnönü’de titremiştik bu sefer ısıtıcılar tam gaz çalışıyor bunalıp, soyunup dökünüyoruz kışın ortasında...
Bu arada bir taraftar ilgimi çekiyor ne zaman sessizlik olsa Bünyamin Gezer’e avaz gırtlak bağırıyor.. Bırakın hakemi karşıdaki basın tribünü bile duyuyordur herhalde...
Kadıköy’de bu tribüne gelmeyeli tam 26 yıl olmuş..
Ayakta kalıp, maç izlemeye çalıştık diyebiliriz.
Bu arada maçı izlerken Selçuk ile ilgili iki farklı montaj yaptım zihnimde; birincisi maç içindeki klas hareketleri içeriyor, ikincisi hatalarını..
İnan ki birinci kaset ile Selçuk’u Real Madrid’e satabilirsiniz..
İkincisi ile işi çok zor..
Guiza boş koşuyor, Nobre doğru yollar katediyor. Nobre’nin sorunu pas bağlantısı kuracağı, top alış verişi yapabileceği adamların kısıtlı oluşu.. Guiza ise, yine de hakkını yememek lazım biraz takımdaki Semih sevenler tarafından az besleniyor..
Nobre ile Semih iki forvet, arkalarında Alex ile bu fener süper olur kanımca..
Bence ne yapıp edip Beşiktaş’tan Nobre’yi alsın, Beşiktaş’a ne bileyim mesela Uğur’u, Selçuk’u versinler. İki taraf içinde iyi olur.
Çok teknik konuya girmeyeyim, eski topçular kızıyor. Ayağına top değmeyen gazeteciler falan filan diyorlar..Tabii futbol çok karmaşık bir oyun; bakıp bakıp anlamıyoruz, anlasak da anlatamıyoruz...
Eve dönmem 23.00’ü buldu..
Ama ne haftasonuydu.
Barcelona B yine badem oldu!..
Okay Karacan

Aceto'ya Mektup 1

23 Ocak 2009

Aceto'ya Mektup

Sevgili Aceto
Medyayı uzaktan seyretmek aşkların en güzeliymiş;
düşünüp tahrik oluyor, duramıyor insan yine de..
İki hafta önce sayfanda yer açtığın için teşekkür ederek başlamalıyım, sayende birçok insandan geri dönüşler aldım.
Bir sürü yorum vardı, hepsini okudum ve herkese teşekkür ederim.
Şunu farkettim ki Aceto, bir zamanlar gazetelerin arka sayfaları okur için ne kadar popülerse, şimdi de internet dünyasında blogspot uzantılı siteler o kadar popüler.
İnterneti kullanmak için neden yaratıyor.
Yani kuru kuru haber kesmiyor insanı.
Makarnaya hayat veren Parmesan gibi diyebiliriz.
Dur dur ya da şöyle diyelim; Messi’li Barcelona, Kaka’lı Milan vs...
Yüzlercesini okuyorum..
Hepiniz harikasınız çocuklar.
mahalletakimi.blogspot.com’da eski Kayseri stadının yıkımdan sonraki fotoğrafını görünce içim acıdı vallahi...
TRT yıllarımda defalarca maç anlatmaya gittiğim ve anılarımın dolu olduğu bir futbol limanıydı.
Örneğin Engin İpekoğlu’nun ayağının kırılıp, Rüştü Rençber’in Fener kalesini bırakmamak üzere devraldığı gün oradaydım..
Fenerbahçe’nin askeri uçaktan bozma takım uçağında Engin ile röportaj yapan tek medya TRT olmuştu mesala.
Şimdi Fener otobüsüne kamera doğrultmak bile mesele..
Neyse bu başka bir yazı konusu..
Yine de Kayseri Stadı'nın yıkılışı aslında bizim görüntülü medya için neden haber değildi onu anlamadım.
Türk futbol tarihi belgeseli için iki kare görüntü çekilmiştir herhalde...
"Türk futbol tarihi belgeseli mi ?" diye sorduğunu duyar gibi oluyorum..
Haklısın öyle birşey yok..
Kim yapacak Allahaşkına.. TFF!?
Neyse bunu da boşverelim, asıl niye buradayım..
Kaka’nın Komşusu ve Timur Akmurzin başlıklı yazılarını okuyunca, ilk paragraftaki "... duramıyor insan tahrik oluyor.." ruh haline teslim oldum..

***

Kaka hikayesi çok enteresan.. Bu çocuğun 6 yıl önce Gaziantepspor tarafından pahalı bulunup alınmadığına dair hikaye ne kadar doğru bilmiyorum ama iyi ki alınmamış: Bu bizim acayip ülkemizde adamın futbolu, isminin tarif ettiği anlamdan öteye gidemezdi.
Kimse başka almasın konuyu, geliştiremezdi kendini diyorum..
Aurelio mu dedin?
Aslında fena örnek değil, haklısın..
Bir de bizim medyayı düşün Aceto, atıyorum Fener-Trabzon oynuyor berabere kalıyor.
Ertesi gün manşet “Trabzon’un Taka’sı varsa Fener’in de Kaka’sı var...”
Yendikmilan’lı Kaka geçen hafta Dünya medyasının manşetlerini çalarken, biz de onların manşetlerini çalıyorduk.
Her zaman olduğu gibi, başka medyalar haberdar ediyor bizleri..
Biliyosun konuşmuştuk yaz aylarında hepimiz Marca’nın haberlerini ‘haber’ yapıyorduk.

Bu Kaka olayı, acayip farklı bir kere, dünya çapında bir ticari teklif.
Wenger deyimiyle reel olmayan bir parayı futbolun içine enjekte etme girişimi, güç gösterisi, şımarıklık falan filan.. İşe toplumsal baskı, siyasi hesap, medeniyetler savaşı gibi durumlar dahil oluyor.
Araplar alıyor diye satmıyorlar yorumu yapanlara katılmıyorum.
Adam zaten önce satmış, 150 milyon hayaliyle birkaç gün yatmış bile...
Sevgili Aceto, İtalyan tarihinden okuduğumuz tüm deniz aşırı ticaret hikayelerinden görüyoruz ki, bu abilerin dedeleri malın değerini görünce geminin yükünü limana yıkarlarmış..
Öyle Arap, Fars, Türk, Mısır’lı ayırmadan..
Milano sokakları, Yunanistan’daki eylemlerden farksız gösterilere sahne oluyor.
Berlusconi kapalı kapılar ardında stratejistleriyle toplantı üstüne toplantı yapıyor.
Manchester şehri kalabalığı olasılığa inanmamış olacak sus pus..
Sonunda bağıran taraftar kazanıyor..
Bir parantez açayım, sokağa dökülmeyen City taraftarı iyi tribün yapar bilesin..
Böylesine büyük bir olay Türk TV’leri tarafından yerinde muhabirlerle izlense müthiş olmaz mıydı?
Bırak spor servislerini, bu haber merkezlerinin peşinden koşacağı bir iş değil mi?
Ülkede bir milyon adet haber kanalı var..
Gazete ile arasındaki farkı ortaya koymak için nefis bir hareket alanı yakalayan TV, neden deplase olmadı ?
Ekonomik kriz.... ?
Olmasa ne ki
Emin ol izlenirdi...!
İlla Acun’un firar etmesi mi lazım?..
Tam Acun’luk hikaye aslında..
Barcelona, Mes que un club ise;
Acun da bir televizyondan fazlasına çıkıyor korkarım...
Gerçi artık Acun gitmiyor; ayağına getiriyor o ayrı mesele..
Bir Manchester City sempatizanı olarak Kaka’yı kaçırdıklarına üzüldüm.
Maradona’nın Napoli efsanesini yaratacak yürek mi yoktu acaba Kaka’da?
Yoksa bunu yapacağına inanıyordu da, gerçekten dur bekle biraz; veremeyiz seni onlara şimdi mi dediler bilinmez..
Çocuğun arkasından konuşmak ve sallamış olmak istemem ama Milan’la kazanacağı bir düzine kupayla, Manchester City’i Premier Lig şampiyonu yaparak elde edeceği tatmini yakalayamazdı bile..
İngiltere’de çıkacak şamata öyle böyle olmazdı.
Bu Avrupa kupalarında zaten artık İngiliz üstünlüğü yok mu hem..
Aceto inan, Kaka yanına toplayacağı birkaç iyi adam ile bunu başarırdı.
Düşün Ferguson imparatorluğuna Kaka ve arkadaşları son veriyor..
Yani para değil, kupalar mupalar önemli muhabbetini geçiniz görüşündeyim..
O yüzden bugün Kadıköy’de lafladığım ve senin blogunun sıkı bir takipçisi olan ve aynı zamanda kendi blogu olan kardeşime verdiğim cevabı yinelemek isterim..
Maradona ile Kaka’yı kıyaslamam bile...
Perez gelip onu Madrid’e götürecekmiş..!
Yani şimdi gidip Real Madrid ile şampiyon olsa ne vaka?
Naçizane görüşlerimi belirtmeme aracı olduğun için teşekkürler..
Aslında Timur’un Barça transferini de sıkıştıracaktım, çok uzadı..
Kim okur bu kadar uzun yazıyı..
Bu arada bol bol 15 yaş altı maçlarını izliyorum bir gün gel beraber gidelim.
Müthiş Messi’ler, Kaka’lar var bilgine..
Ama birkaç gün içinde, mesela salı günü sana yine yazayım.
Hem 17. hafta hakemlerini tartışacağımız gündem de zayıflamış olur..
Yanlış hatırlamıyorsam geçen sene bi aralar Ajax altyapısını sorgulayan birşeyler karalamıştın.
Oradan başlayarak.."BARCELONA B" hikayesiyle girelim konuya hatta..
Hikayenin içinde Daniel Guiza da var..
Sevgiyle kal..
Okay Karacan

12 Ocak 2009

Fener Tokat'a Geldi Amca

Bu blogda 25 ayda 3.346 post. Tek klavyeden çıktı. Geçen salı akşamı yemekteydik. Bloga yazmasını rica ettim kendisinden. Barcelona altyapısı üzerine bir yazı bekliyordum. Biraz önce; öğlen sadece başlığını bildiğim bu yazıyı geçti. Kalemine sağlık diyorum. İyi ki varsın Okay Karacan...
***
12 Eylül sonrası bir Anadolu kasabası’nda lise öğrencisi olmak kaderimde vardı ve bunu yaşadım. 10 yaşından beri her gün gazete okuma alışkanlığı edinmiş ben, taşra baskısı nedir ve neden kasabaya geç geliri öğrenmiş, okuduğun gazeteye göre fişlenmeye şahit olmuştum.. Sağcı mısın solcu musun sorusuyla ilk kez karşılaşıp, tuttuğum takımın ismini vererek uzaklaşmayı öğrenmiştim kendi kendime...
Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu hesabı...
Tadı hala damağımda olan o taşra baskısı gazetelerin spor sayfaları, 70 yaşlarında ihtiyar bir Fenerbahçe’li amcanın genzimi yakan anısı beynimde yeniden canlanırken kendimi klavyenin önünde buldum.
Bugün vizyondaki "Vali" filmine ilham veren Recep Yazıcıoğlu’nun şehirde efsaneye dönüştüğü bir dönemdi.
Gazetelerin kasabaya ulaşması öğle saatlerini, nereden bakarsanız 12.00’yi bulurdu.
Okulun öğle arası zilinin bu saatte çaldığı düşünülürse aslında pek de fena sayılmazdı bu gecikme...
Kapıdan ilk çıkanlar arasında yeralıp, cezaevinin ortaladığı yokuşu tepip; köşedeki gazete bayiine ulaşmak benim için işten bile değildi... Hele günlerden Pazartesi ise...
Tüm köylülerin aktığı, haftalık ihtiyaçların karşılandığı Pazartesi kalabalık olurdu kasaba...
Birgün önce oynanan birinci lig maçlarının haber ve kritiklerinin yeraldığı Pazartesi nüshasının taşra baskısı da olsa, tadına doyum olmazdı o zamanlar..
Çevreye karşı dengeyi sağlamak adına dönemin güçlü spor sayfalarıyla bilinen sağ tandanslı gazetesiyle; yine güçlü sporu ile öne çıkan solcu gazetesini aldığım gibi hükümet meydanına çıkan cadde üzerindeki pideciye koşardım.
Birbuçuk kıymalı ile çay tercih ederdim. Nefes almadan okuduğum başlıklar, satır satır ezberlediğim kritikler ile geçen tam bir saat...
Karnımı doyurmuş, merakımı gidermiş huzur içinde çıkarken pideciden; Kaymakam bey ile karşılaşırdım..
Kendisi gider alırdı gazetesini genellikle...
Koltuğunun altında sıkıştırdığı gazete Hürriyet olurdu kaymakam beyin...
Yolunun üzerindeki kahvelerde onun sağcı veya solcu olduğu konsunda tahminler ve öngörüler uçuşurdu havalarda...
Oysa ben hayran olduğum bu adama hep hangi takımı tuttuğunu sormak isterdim.
Sonra hükümet meydanına yürür son yarım saatimi orada geçirirdim..
Birkez daha b akar ezberlerdim gazeteleri..
Bir gün elinde bastonu, şaşılacak derecede yeni kıyafetleri, boyalı ayakkabılarıyla ve müthiş düzgün Türkçesiyle bir adam yanaşıp yanıma “Fener'den ne haber evlat?” deyiverdi. Haftalık alışveriş için kasabayı doldurmuş yüzlerce insandan farklı bir adamdı.
Çocukluk işte; soğuk davranır, kısa kısa cevaplar verirdim sorularına..
Gazete satın alabilecek parası varmış gibi gözükse de, muhatabı ile aslında futbol konuşmak isteyen bir başka adam taşıyordu belli ki içinde..
Epey zaman Pazartesi günleri karşılaştık kendisiyle, hep Fener’i sorardı.Fener’i konuşurdu.
Kendisine genellikle çok yanaşmamaya, fazla tartışmaya girmemeye özen gösterdim.
Merak duymadan soru sormadan çekingen bir velet olarak durdum hep karşısında..
Bir keresinde “Fener Tokat’a gelse ve biz de izlesek ne iyi olur yiğenim" demişti.
Şaka gibi..
Kupadaki eşleşmenin haberini aldığımda şehir dışındaydım.
Hemen aklıma 25 yıl öncesi gelmişti
Adını ve yaşını nereden gelip nereye gittiğini sormadığım o amca
Sonra unutmuşum işte; dünya hali...
Pazar sabahı Aragones’i elinde baston ile gazetelerde görünce dayanamadım.
İki satır karalamak geldi içimdem..
Dün Fener Tokat’a geldi maçını oynadı gitti..
1984 yılında 70’li yaşlarındaydı o amca..
Maçı izleyecek kadar şanslı olmadığını biliyorum.
Umarım ruhuna haber gitmiştir.
Bay Aragones’e o bastonu eline aldığı için teşekkür ederim.
Yeniden futbol yazısı okumak için gazeteye saldırdığım günleri...
O taşra baskısını beklerken geçen zamanın uzunluğunu, basit bir Anadolu kasabasındaki Fenerli amcayı hatırlattığı için çok teşekkürler...

30 Kasım 2007

Okay Karacan: Futbolun Taraftarı

Dün İstanbul'dan uzaktayken kardeşim aradı, "Okay Karacan NTV'den istifa etmiş" dedi. İnanasım gelmedi önce. Sabaha karşı döndüğümde tribündergi'de ve sözlükte istifa haberi sonrası yazılan güzel satırların yanında soru cümlelerini de okudum. Neden istifa etmişti? Blogu takip ettiğini biliyordum, sabah bir e-mail satıp birinci ağızdan bize; yani futbolseverlere bir açıklama yapıp yapamayacağını sordum. Okay Karacan hakkında uzun yazmaya niyetim vardı ama onun kendini ifade ettiği satırlar bugün hepsinden önemli...

"Aralık 1996’ta Newcastle United-Metz maçının canlı yayını ile başladığım NTV kariyerimi, en son Futbol Mundial programı ile tamamladım. NTV’de yayına çıkan son cümlem “.... İskoç taraftarın bundan sonraki dileği Dünya kupası elemelerinde gözyaşlarını silmek olacak.” şeklindeydi. Benimki de gözyaşlarını silerek yapılan vedaydı. NTV onbir yılda büyüyüp kocaman bir çocuk olsa da bizim bebeğimiz olarak kalmaya devam edecek. Onbir yılın verdiği tatlı yorgunluğu hissediyorum. Fransa’dan 40 gün boyunca yaptığımız 1998 Dünya kupası yayınlarımızı asla unutamayacağım.Ne garip; Brezilya’ya açılış maçını kaybeden 25 bin olağanüstü neşeli İskoç taraftarın ortasında kalmıştık bir keresinde.Türkiye’de birçok işe ilham veren bir çalışmaydı. Yazsam kitap olur. Formula 1 yıllarının tadı ise bambaşkaydı. Bir keresinde trafikte kilitlenince 12 kilometre yürüyüp ancak ulaşmıştım Silverstone pistine. İngiltere Grand Prix’leri hep keyifliydi. Thiery Henry’yi, Ronaldinho’yu, Michael Schumacher’i, Wenger’i; Morinho’yu anlatmaktan büyük keyif aldım..
Barcelona-Real Madrid maçlarını özleyeceğim. Futbol Mundial’i seslendirmeyi de tabii ki..
Arkadaşlarımı unutabilir miyim? NTV birçok genç insana okul, iş kapısı ve sıcak bir yuva oldu ve olmaya da devam edecek. NTV’yi kuran ve yaşatan Çağlar ve Şahenk ailelerine kendi adıma minnettarım. Kimseye kırılmadan darılmadan ayrıldım. Hiçbir anlam çıkarılmamasını dilerim."

Okay Karacan
Futbolun Taraftarı