basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2020

Craig Hodges

Son Dans belgeselinde 8 bölüm geride kaldı. Son iki bölüm yarın yayında olacak. Yönetmen Jason Hehir'in müthiş bir kurguyla harika bir iş çıkardığı ortada. Elbette belgesel üzerine eleştiriler de var. “Final Cut”da yani içeriğin belirlenmesinde Jordan'ın belirleyici olmasının bazı gerçeklerin üzerine kapattığını iddia eden spor yazarları da var. The Guardian'da Bryan Armen Graham imzalı makale bu yüzden çok önemli. Eleştirilen noktalardan biri C. Bulls'da Michael Jordan ile kazanılan ilk üçlemede, iki şampiyonlukta büyük katkısı olan Craig Hodges'ın unutulmuş olması. Bu aslında dönemi bilenler için sürpriz bir editör seçimi değil. Dönemin en iyi şutörlerinden biri olan 1990-91-92'de arka arkaya 3 sayı yarışmasını da kazanan Hodges, 1992'de kazanılan şampiyonluğun ardından geleneksel Beyaz Saray ziyaretinde kendi ırkının çektiği problemleri ve yoksulların sıkıntılarını el yazısıyla kaleme aldığı mektubu dönemin başkanı George Bush'a vermişti. Bush mektubu okudu mu bilinmez ama Hodges o günden sonra bir daha NBA'de basketbol oynayamadı. 1994-1995 sezonunda formasını giydi takım Galatasaray.. Bu Pazar'ın ilk hikayesindeki belgeselde David Beckham'ın Old Trafford çimlerinde sorulan “İlk golünü kime attın?” sorusunun yanıtı olan takım...

Tiger King'den Last Dance'e

Bir filmin kötü karakterine beslediğimiz yoğun duygular ve tepkiler perdede ya da ekranda son yazısı belirdiğinde azalır ve yok olur. Senaryodur sonuçta, işin ustası klavye başına geçmiş sizin sinirlerinizi zıplatacak bir karakter oluşturmuştur... Suç belgesellerinin baş aktörlerine gelince iş değişir. Seri katiller, toplu katliam planlayanlar ve son örneğinde olduğu gibi hayvanlara eziyet edenler. Dünya salgınla boğuşurken ve hayat evde bir ekran karşısında bugün ne izlesem bilmecesiyle sürerken “The Last Dance” sadece basketbolseverler için değil herkes için C vitamini etkisi yarattı. Bir başarı öyküsü izliyor, içimizden alkışlıyoruz Son Dansı. Fakat bir belgesel var ki Mart ayının üçüncü haftasından bu yana tüm dünyada insanlara izlediği her bölümden sonra “Yok artık” dedirtiyor. “Tiger King” (Kaplan Kral), aslan,kaplan, leopar aklınıza gelecek ne kadar büyük kedi varsa bunları alan satan ve bir gün onları insanların ziyaret edeceği bir park açan Joe Exotic'in hapishanede son bulan hayat hikayesine anlatıyor. Pandemi hakkındaki basın toplantısında ABD Başkanı Trump'a hakkında soru sorulacak kadar -garip elbette- meşhur olan Tiger King, hayvanları katletmesi, eziyet etmesi, belgeselde kim varsa normalin yanından geçmeyen insanların olması reytingleri uçurdu elbette...

***
Corona günlerinde “Tiger King” hikayesi insanlara çok ama çok fazla geldi ve Michael Jordan'lı “The Last Dance”ın Haziran ayında gösterimi planlanan ilk iki bölümü iki hafta önce ekranlara gelince herkes derin bir nefes aldı. Yönetmen Jason Hehir ve ekibi hariç. Son Dans Belgeseli'nin bir yıl önce tanıtım videolarının döndüğü günlerde basketbolu dolu dolu yaşamayanlar için bu bir Michael Jordan'ın hayat hikayesiydi. Elbette ki çok az insan koç Phil Jackson'ın son sezonuna her sezona isim taktığı gibi “Last Dance” son dans ismini verdiğinden habersizdi. İlk dört bölümü geride kalan belgeselde genel beklenti, C.Bulls'un 6. şampiyonluğunu kazandığı sezonda çekilen 500 saatlik görüntülerin 10 bölümü de forse edeceği yönündeydi. 200 dakikası geride kalırken bu sorunun cevabı hem evet hem de hayır oldu. ESPN'nin efsane spor belgeselleri serisi 30/30'da üç belgesele imza atan ve son olarak 80'lerde efsane olan profesyonel Amerikan güreşçisi Andre Rousiminoff'un hayatını anlatan “Andre the Giant”ı çeken yönetmen Jason Hehir, iki yıl önce Last Dance projesi için teklif aldığında masaya bir üçlemeyle oturdu. NBA'in kasasında çıkan 500 saatlik görüntülerin yanında NBA'nin maç arşivlerini, kolej basketbolu arşivlerini kullanacak ve yüzden fazla insanla röportaj yapacaktı.

***
Son Dans'ın yayın tarihi pandemi yüzünden erkene çekildiğinde 10 bölümlük belgesele son noktayı koymamıştı yönetmen Hehir. Ben bu satırları yazarken de ekibiyle son bölümün editini yapmış ve 185 ülkede yayınlanan belgeseli, seslendirme ve alt yazı için Netflix'e teslim etmişlerdi. Jason Hehir'in 8 saati aşan belgesel için yaptığı çekimler 10 bin saati aştı ve ekibiyle birlike ustalık burada devreye girdi. Michael Jordan ana karakterdi ama Bulls'daki takım arkadaşları kadar rakiplerinin de ne söylediği önemliydi. Hehir, geride kalan haftalarda verdiği röportajlarda en çok zorlandıkları kısmın bu olduğunun altını çizdi. Kimilerine haksızlık etmiş olabileceklerini, az süre verdiklerini ve kurguda atmak zorunda olduklarını söyledi. İki yıllık sürede yaptıkları röportajlardan, Jordan'a izletip belgesel içinde belgesel yarattıkları sahneler ise 3 ve 4. bölümlerin en çok konuşulan dakikaları oldu. ESPN tarihinin en çok izlenen spor belgeseli koltuğuna oturan Last Dance'da Detroit Pistons-Bulls rekabeti ve Michael Jordan ile Isiah Thomas arasında 30 yıl sonra bile süren gerilim, yönetmen Hehir'in tabiriyle, babalarının tribünde, ekranda maçlarını izlediği ama kendileri için bir spor ayakkabının üzerinde “Jordan” olan efsaneyi genç kuşakların çok daha yakından tanımasını sağladı...

***
Son Dans'ta bu hafta Bulls'un ilk şampiyonluğunun ardından Barselona Olimpiyatları'na gideceğiz. Elbette resmi olmasa da herkesin bildiği üzere Jordan onu istemediği için Isiah Thomas'sız Barselona'ya giden Dream Team'in hikayesi gelecek ekranlara. Jordan'ın dediği gibi son bölümden sonra ondan nefret edenler bile olacak. Zaten bir takım arkadaşının dediği gibi: “Onu sevmeyen çoktu, hayatlarımızı çoğu zaman cehenneme çevirdi ama Jordan bizi hayal edemeyeceğimiz bir yere taşıdı.”

Last Dance'ın Doğduğu Günler

Ahmad Rashad, NBA Inside Stuff programının çekimleri için yanına aldığı gencin gelecekte yapacaklarından elbette habersizdi. Chicago'da Michael Jordan'ın müdavimi olduğu restoranın özel odasına girdiklerinde Rashad, Jordan'a “Tanıyor musun?” diye Andy Thompson'u işaret etti. Michael'in cevabı kısaydı: “Hayır”. Sonra o sihirli cümle geldi: Andy, Mychal Thompson'un kardeşi.” Michael o anda gülümedi çünkü Lakers ile iki şampiyonluk kazanan eski basketbolcu Mychal Thompson onun gençlik yıllarında kahramanıydı. “Ağabeyini çok severim” dedi Andy Thompson'a... NBA prodüksiyonlarında çalışan birinin döneminin bir numaralı starıyla tanıştığı ilk günden bu kadar yakınlık kurması büyük bir talihti. Andy Thompson bu sıcak ilişkiyi nasıl kullandı sorusunun cevabı ise basit..
Haziran'da yayınlanması planlanan ancak koronavirüs salgını nedeniyle yayını altı haft erkene çekilen “Last Dance” belgeselinin arkasındaki adam yönetmeni Jason Hehir'den daha çok Andy Thompson. 1997-1998 sezonu öncesinde Andy, o dönem NBA yayınlarından sorumlu olarak işe yeni başlayan Adam Silver'a “Chicago Bulls'un tüm sezonunu filme almalıyız” demeseydi bugün ortada “Son Dans” diye 10 bölümlük bir spor belgeseli olmayacaktı...

***
Jordan, medyaya mesafeli bir yıldızdı ve 5 şampiyonluk kazanan Bulls kadrosunu yönetim bir jenerasyonun sonu diyerek dağıtmaya kararlıydı. O sezon öncesinde Andy, Jordan'ın son sezonu olabileceğini ona sorduğunda aldığı cevaplar ikisi arasındaydı ama Adam Silver'ı ikna etmeyi başardı. Takımın koçu Phil Jackson'a 82 maçı da kazansan son sezonun denildiği yılda asıl sorun Bulls'u bu film için etmekti. Bu kararı verecek olan de Bulls'un sahibi gibi görünse de son söz koç ve Jordan'daydı. Bütün sezon kameralar takımn peşinde olacak, soyunma odasında çekim yapılabilecek, her şey sansürsüz kayıt altına alınacaktı. Ekim 1997'de Paris'te Adam Silver, koç Jackson ve Michael Jordan'dan randevuyu kopardı. O görüşmede belgesel kelimesi hiç kullanılmadı. NBA, her takımın idmanlarından görüntü alıyor, röportajlar yapıyor, taktik ve magazin programları zaten yapıyordu. Adam Silver'in aklında bu sezonun hikayesinden 90 dakikalık bir film çıkarmak vardı. O gün Paris'te Bulls adına Jackson ve Jordan limitsiz çekim için “Evet” dediler. Michael Jordan'ı ikna eden şu cümle olmuştu: “Michael izin ver çekim yapalım, yayın tarihine sen karar vereceksin, yayınlanmasını istemezsen de evinde sana özel bir arşiv olacak.” Öyle de oldu, Andy Thompson ve ekibi 500 saatlik çekim yaptı, Bulls'un peşinde her yere gittiler, her yera kameralarla girdiler, her görüşmeye mikrofon çubuğunu uzattılar.

***
Peki ne oldu da sadece iki yıl önce prodüksiyon masasına gelen bu 500 saatlik çekimler, NBA'nin kasasında kilitli kaldı? 10 bölümden oluşan, 500 dakikayı aşan belgeseli çekmek için yönetmen Jason Hehir teklifi kabul ettiğinde büyük bir şaşkınlık yaşadı. Kasalarda üç bin film bobini vardı, tek tek kontrol ettiler, sadece ikisinde hasar vardı ve her şeyden daha önemlisi bütün kayıtlar 16mm kamerarla çekilmişti. Michael Jordan'lı yıllarda televizyonlar yayınları elbette ki yüksek çözünürlükte (HD) değildi ve bir gün sinema filmi olarak yayınlanır diye 16mm bobinlerden 4K çözünürlükte bir kaynak elde etmiş oldular. Tüm dünya Michael Jordan'ı sadece Space Jam filminde ve reklamlarda HD izleyebilmiş ama kimse süperstarın o yıllardaki çekimlerini elbette görmemişti.

***
“Last Dance” elbette ki sadece bu 500 saatlik kayıtlardan oluşmuyor, Bulls'ta Jordan ve takım arkadaşlarının kariyerlerinin erken dönemleri için başvurulan arşivler ve 100'den fazla insanla bu son iki yılda yapılan röportajlar da var. Belgeselin jönü Michael Jordan'ı saatlerce bir koltukta oturtan ve beklenenden çok daha uzun konuşmasını sağlayan isim ise elbette ki hikayenin başlangıcındaki kişi Andy Thompson. 500 saatlik, 3 bin bobin film neden kasada 20 yıl kilitli kaldı sorusunun aslında tek bir cevabı yok. 2000 yılında bir sinema filmi yapmak fikri dışında NBA yönetiminde kimse 20 yıl boyunca bir proje geliştirmedi ya da Michael Jordan bu uzun yıllar boyunca belgeselin çekilmesini istemedi. “Last Dance” hakkında daha yazılacak çok şey var, devamı haftaya derken bir not düşeyim son satırda: “Jordan'ın takım arkadaşı Scottie Pippen'ın hakettiğinden çok daha az maaş aldığı ikinci bölümün ana temalarından.” Yolun sonunda, Pippen mı NBA'da daha çok kazandı, Michael Jordan mı? “Soru mu?” bu diyorsanız şaşırmaya hazır olun: NBA kariyerindeki kontratlarından Scottie Pippen, Michael Jordan'dan 20 milyon dolar daha fazla kazandı.

30 Nisan 2019

Oğlum Can Torunum Bartu


Her daim traşlı yüzü, minik bir servet niteliğindeki koleksiyonundan ceket ve gömleğiyle özenle kombinlenmiş kravatı, İngiliz el işçiliği ayakkabıları... Televizyon ekranında, bir davette, yemekte değil sadece 'nde, parkta, sokakta, her yerde... Sinyor olmak bunu gerektiriyordu çünkü. 80 milyonluk ülkede Sinyor denilince akla o geliyordu. Onun  günlerini anlatan, anlatacak çok meslek büyüğüm var ama kömür gibi kara yıllarında bir elmas gibi parladığı  günleri için kendimi 'çizme'nin arşivlerine attım. 60'ların etkili yayın organı Il Calcio Illustrato'nun iki sayfa ayırdığı portresinin başlığı "Futbolun dadaisti". Sinyor'un İtalya macerası aslında karşılıklı bir hayal kırıklığıyla başlar. İtalya yıllarında büyük saygı duyulan Şükrü Gülesin'in tavsiyesiyle Roma şehrine gelen Sinyor'un İstanbul günlerindeki lakabı Baron'dur.  çocuğudur Baron, son nefesine kadar da semtinden ayrılmamıştır. Moda, Kalamış, Dalyan... Aynı gün  formasıyla 'a iki gol attıktan sonra 'a parkede 32 sayı atan bir sporcunun gerçek olmayacak kadar büyülü gençlik yıllarına dair İtalyanlar şöyle yazar: "Biz ona Gian ya da Gianni diye sesleneceğiz. O İstanbul'un zengin ailelerinden birinin oğlu." Lazio ikinci ligdedir ve Serie A'ya çıkana kadar onu bir başka kulübe kiralamak ister. Hesaplar tutmaz, Sinyor'un memlekette bir de yapması gereken askerlik görevi vardır. Ertesi sezon  transferi bitirir. Şimdi 50 yıl sonra bakıyorum da takımlarını bile İtalya'nın en güzel şehirlerinden seçmiş Sinyor.

Önce Floransa ardından Venedik ve sonunda üç yıl kalacağı Roma'daki Lazio... 60'lar, İtalyanların dünya futboluna hediyesi ölümüne defansın, 'catenaccio'nun hüküm sürdüğü yıllar. Sinyor ise eşsiz yeteneğiyle dönemin en önemli yıldızlarından Suarez'den bile üstün görülen ve çizme futbolunun efsane ismi Sivori'yi hatırlattığı için Boğaz'ın Sivori'si diye anılan bir orta saha-forvet... Calcio, hem futbol hem de tekme demek İtalyanların dilinde... Bizim Sinyor da dönemin futbol tarzı için bir antikahraman. Çok koşmaz defansa yardım etmez, ileride topun kendisine gelmesini bekler ama top geldiğinde... O günlerde İtalya'da verdiği bir söyleşide şöyle anlatır kendini: "Futbol benim için bir eğlence, oynarken keyif almak isterim, gol attığımda aldığım hazzı bilemezsiniz ki, İki-üç rakibi çalımlamak nedir bilir misin, bowling'de strike yapmak gibidir. İp gibi dizer geçerim. Ben defans oynamıyorum, forvetim, herkesin bir görevi var, ben gol atarım, attırırım, diğerleri de yememek için çalışır, hem ben geri gelirsem, rakibin daha fazla oyuncusu üzerimize gelir..." Yıllar sonra Fenerbahçe'de bir bayramlaşma töreninde yanına gelip "Beni hatırladın mı ağabey?" diyen eski bir sporcuya "Hayır" yanıtını verince "Olur mu Sinyor, senin oynadığın dönemde sağ bektim ben Fenerbahçe'de" cevabına karşılık "Kardeşim o zamanlar siz ileri çıkmaz ben de geri gelmezdim" sözü ne güzel goldür bu hayatta. Floransa'nın şık butiklerinin en iyi müşterisi, Roma'da sadece meşhur Caraceni'den özel dikim takımlar giyen, Hemingway okuyan, Roma ve Floransa sokaklarında 30 yıl sonra bile yürüdüğünde onu stadyumda izleyenlerin "Gian" diye önünde saygıyla eğildiği Sinyor... Bir İstanbul beyefendisi, beğeni çıtası çok yüksek, yaptıklarının, kariyerinin ve aklının haklı özgüveniyle iyi ki de vasatı beğenmemiş bir futbol eleştirmeni ve elbette marşlarda adı geçen, ismi tesislere verilmiş bir Fenerbahçe efsanesi... Marştan da tesisten de daha mühim olan ise hayattaki Can'lar ve 'lar... Bu ülkede oğluna Can ismini veren ve Bartu adında torunu olan kaç baba vardır sizce? Grazie (teşekkür) Sinyor...

Dawkins, oğlu ve babamla ben

Hafta sonunda hiç evden çıkmadan onlarca futbol,  maçını dev ekranınızda izler, sosyal medyadan yorumunuzu yapar, merak ettiğiniz her istatistik için Google'a tıklarsınız. 80'lerde bu konfor nerede? Önemli basketbol maçları 'de yayınlanırdı ama taraftar akşamüstü oynanacak maç için sabahtan itibaren 'nda yerini alırdı. Gün boyu tadı kaçmış meyve suyu, üzerinde iki kırıntı olan pide ve sosisli sandviçten başka bir şey yoktu, ikinci lig maçlarıyla başlayan gün bir büyük maçla sona ererdi. Beşiktaş, Fenerbahçe, , Efes, Eczacıbaşı... Caferağa Salonu'ndaki sosisli bugün Türk spor tarihinin efsane yiyeceğidir. Spor Sergi Sarayı'nda  almaya gittiğinde maçın en güzel smacını kaçırıp eve üzgün dönen arkadaşlarımızın pozisyonu tekrar izleyebilecekleri bir aracı elbette yoktu. Spor, gazetelerin spor sayfalarındaki usta kalemlerden ve  Usta yönetimindeki 'dan takip edilirdi. Ne dergiydi ama... Yabancı medyayı takip ederler, bugün 10 dakikada önümüze düşen haberleri bir hafta sonra olsa da akıcı bir üslupla ve seçme kapaklarla odamıza getirirlerdi. Biz, boş geçen derslerde Gelişim Spor okuyarak büyüyen bir kuşağın çocuklarıyız... Spor Sergi Sarayı'nın portatif tribünlerinde oturup kış vakti montunu iki sıra arasından aşağıya düşürmeyen yoktur, üst katın ıssız koridorlarından geçip kuşbakışı izleyenler, sosyete tribününde oturup derbilerde bayrak tribününe "Biz de bağırırız" diyenler...

SEKİZ SEZONDA 31 SAYI ORTALAMASI
İşte o, 'a geldiğinde gazeteler  forması giydiğini yazmıştı. Yok ki bir kaynak açıp bakabildiğin... Kaç sayı atmış, nerede yetişmiş... Dönemin gazetecilerinin araştırmacı ruhları olmasa birbirinden ayıramayacağımız ABD'li basketbolcular...  1981 yılında geldi Galatasaray'a.. Solak bir şutördü ve şuta kalktığında sol ayağı diğerinin önünde olurdu. İlk üç sezonu Avrupa basketbolunda üçlük çizgisinin olmadığı yıllardı. Buna rağmen ikinci ve son kulübü Galatasaray'da sekiz sezonda 31 sayı ortalamasıyla oynadı. Formasının altına giydiği atlet, dönemin çocukları arasında moda oldu. Çocuklar Dawkins gibi şut atmaya çalışıyor, Calvin Roberts gibi smaç vurmayı hayal ediyor, Michaelle Scearce gibi oyun kurmaya çalışıyordu. Herkes mahallesinde kendi Beyaz Gölgesi'ni çekiyordu... Maçlar, kupalar, istatistikler ve az da olsa o günlerin maç videoları, bütün bunlar internette aradığınızda karşınıza çıkar. Ben kendi hikayemi yazayım. Paul Dawkins'in Galatasaray'a geldikten üç yıl sonra bir oğlu oldu. Adını da Mehmet koydu. Galatasaray'daki ilk sezonunda bir deplasmanda rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığında takımla İstanbul'a dönmeyen ve sabaha kadar başında bekleyen Mehmet Altıoklar'a o gece söz vermişti: "Bir oğlum olursa adını Mehmet koyacağım". Sözünü tuttu.  basketbolcu olmadı, 24 yaşında kansere yakalanıp bu dünyaya veda ettiğinde sene 2008'di. Baba Dawkins geçen hafta hayatını kaybettiğinde ise 62 yaşındaydı. Mehmet Dawkins'in vefatından üç yıl önce ani vefatıyla bizi yıkan babamı toprağa verdikten bir zaman sonra çalışma odasında hatıralar arasında dolaşırken bir gazete kağıdına sarılmış bir çerçeve bulmuştum. Dawkins'in geldiği, orta hazırlığa başladığım yıldan bir kare... Gazetecilik refleksi, eski gazete kağıdını açmıştım önüme, spor sayfasıydı, köşede kısa bir haber: "Paul Dawkins Galatasaray'da... G.Saray, ABD'li basketbolcuyu İstanbul'a getirdi" diye devam ediyordu. Babamın adı Mehmet idi...

20 Mart 2019

Gidenlerden En Çok Seni Sevdim



O bir  göçmeniydi. Ülkesinin liginde futbol oynamadan, altyapısında olduğu takımda onu keşfedenlerin peşinden 'ya gitti. , 'den teklif aldığında mutluydu, 'de oynayacak, daha fazla para kazanacaktı. Sağlık kontrolünden geçti, Fransa'ya döndü, valizlerini topladı ve ilk idmanına çıkmak için tekrar yola koyuldu. Bu son yolculuğu oldu. 29 yaşındaki Arjantinli santrforu taşıyan özel uçak Manş'ın sularına gömüldü. Sala'yı Cardiff City'e satan Nantes kulübünün oyuncunun 15 milyon euro'luk bonservisini ölümünden sonra talep etmesinin soğukluğu eksi kaç derecedir bilmiyorum ama ben futbol sahalarından parkelere geçip iki büyük yıldızın trajik ölümünü hatırlatmak istedim.

10 NUMARAYI BİR DAHA KİMSE GİYMEDİ
, İspanyol basketbolunun 80'lerdeki büyük yıldızıydı. Sadece  değil, yüzmedeki şampiyonlukları, judo, masa tenisi branşlarında yer alması ile komple bir sporcu, atletti Fernando. 1986'da NBA'e, 'a gittiğinde bunu başaran ilk İspanyol basketbolcu oldu. Sakatlıklar ve hayal kırıklığı onu bir yıl sonra doğduğu Madrid'e dönmek zorunda bıraktı.  ertesi sezon Cibona'da Avrupa basketbol tarihinin en yetenekli ismi kabul edilen bir genci kadrosuna katmıştı: ... Fernando Martin ve Drazan Petrovic uzun yıllar birlikte forma giyebilirlerdi ama sadece bir sezon oynayabildiler. 3 Aralık 1989 günü Madrid'de Manzanares Nehri kenarından geçen M30 otobanında bir Lancia Thema'nın  yaptığı haberi ulaştı ajanslara. Direksiyonda oturan ve hayatını kaybeden Fernando Martin'di. 27 yaşında hayatını kaybeden Fernando Martin'in 10 numaralı formasını bir daha kimse giyemedi. Babası öldüğünde beş yaşında olan Jan Martin, yıllar sonra ilk İspanyol Ligi'nde parkeye çıktığında ülke gözyaşlarına boğuldu.

MARTIN İLE AYNI SON
Drazen Petrovic o sezon her şeyi yaptı ama Barcelona'nın şampiyon olmasına engel olamadı. Hayat işte, o da Fernando Martin gibi NBA'e gittiğinde sırtına geçirdiği forma Portland Trail Blazers'ındı. İki yıl sonra  Nets'e gitti. 93 yazında play-off'larda ilk turda elenmeseler belki de o kadar erken dönmeyecekti eski kıtaya. En iyi sezonunun ardından Nets ile yaşadığı kontrat problemi nedeniyle ABD'ye dönmeyi de düşünmüyordu aslında. Atina büyük ihtimalle gelecek adresi olacaktı. Panathinaikos ile anlaştığı yazılıyordu o günlerde. Hırvatistan  kampı için geldiği Almanya'da eski takım arkadaşı Fernando Martin ile aynı sonu paylaşacağından habersiz bir yola çıktı. Otomobili kullanan kız arkadaşı Klara Szalantzy da basketbolcuydu ve onun yakın arkadaşı bir basketbolcu da arka koltuktaydı. ... 7 Haziran 1993 günü öğleden sonra sağnak yağmur otobanı kayganlaştırmıştı. Denkendorf yakınlarında bir tırla çarpışan araçtan fırlayan Petrovic hayatını kaybederken, Türk basketbolcu Hilal Edebal kazayı büyük bir travmayla atlattı, spor hayatı bitti, hafızasını kaybetti. Otomobili kullanan Szalantzy kazayı ufak sıyrıklarla atlattı, kariyerine devam etti ve yıllar sonra Alman futbolunun efsane golcülerinden Oliver Bierhoff ile evlendi... Hilal Edebal kazadan bir yıl sonra intihar girişiminde bulundu, bugün 49 yaşında; o günleri ailesinin desteğiyle atlatmaya çalıştı. Basketbolseverler Fernando Martin ve Drazan Petrovic'i hiç unutmadı. Futbolseverler de Emiliano Sala'yı hiç unutmayacak. Hep sorulur, sorulmaya devam edecek: Sala Premier Lig'den bu transfer teklifini almasaydı, Fernando Martin sakatlanmayıp Portland'da kalsaydı, Drazan play-off'lara erken veda etmeseydi ve Hilal Edebal, yakın arkadaşı Klara'yı kırmamak için çıktığı o yolculuğa çıkmasaydı...

5 Şubat 2017

Gigi Datome ve Mekatronik Mühendisi


Önce eski zamanlarda aynı şehrin farklı insanları sonra  ve İstanbul... Barselona'nın geniş caddelerinden birinde o çok şubeli kahve dükkanının kaldırıma attığı masalarında dört genç oturuyor. Şehrin en pahalı restoranlarında da yemek yiyecek kadar para kazanıyorlar ama ucuz kahvelerini almışlar, kahkahalı bir sohbetin içine düşmüşler. Kaldırımda yürüyenler için çok tanıdık yüzler onlar çünkü hepsi de Barcelona forması giyiyor ya da giyiyorlardı.
Sergio Roberto, şimdi Borussia Dortmund için ter döken Bartra, Valencia'nın yolunu tutan Munir El-Haddadi ve onları ziyarete gelen Bojan Krkic. Ertesi gün Barcelona'nın maçı var, ortalıkta bir imza organizasyonu olmadığından tanısalar da kimse masalarına uğramıyor.
İkinci sahne yine Barselona'nın açık havada masaları olan bir restoranından. Oturanlar bu kez biraz da ağır ağabeyler. Eski kaptan Puyol, bugünlerde pazubantı takan Pique, Busquets... Ertesi gün El Clasico var şehirde. Uzun oturuyorlar ancak masadan kalkarken iki genç çekinerek hatıra fotoğrafı çektiriyor. Kimse "El Clasico ne olur, ne işiniz var burada, ne olacak bu savunmanın hali, yeni transfer var mı?" diye sormuyor...


Gigi Datome, NBA kariyeri de düşünüldüğünde son yıllarda İtalyan basketbolunun en muteber adamlarından biri. İki yıldır  forması giyiyor, neler yaptığı basketbol yorumcularına kalsın; Datome özel bir adam.
Türk kahvesine yerine hala espresso içiyor ama Türkçe'yi de öğreniyor. Sanat tutkusu onu Balat, Karaköy ve Tünel sokaklarına götürüyor. Caferağa'da bir kafenin köşesine ilişip sakin sakin kitabını okuyan, İstanbul'u çok seven ve yaşarken de hakkını veren bir adam Datome. Peki ne oluyor? Bu şehrin güzelliğine ve güvenliğine söz edenlere inat kendini Beyoğlu'nun el ürünlerinin satıldığı bir dükkanına atan ve orada çektiği fotoğraf karesini Instagram hesabında paylaşan Gigi Datome'ye bir taraftar şu mesajı yazıyor: "CSKA maçına odaklan."
İlk iki hikayenin takımı Barcelona "bir kulüpten ötesi" ise, Gigi Datome'nin verdiği cevap da bir üçlükten ötesi oluyor. Mesajı yazan Fenerbahçe taraftarının infosunda mekatronik mühendisliği öğrencisi olduğunu gören Gigi'nin yanıtı bir Final Four finalinin son çeyreği kadar güzel: "Mekatronik mühendisliği hakkındaki tavsiyelerimi dinlemek ister misin?" Burada hayatın denklemi basit aslında. Mühendislik okuyan genç derslerine çalışacak, Gigi idmanlarını yapacak, maçta ter dökecek. Mühendis adayı, Gigi'nin attığı basketlere sevinecek. Gigi de emeklerinin alkışlandığını görünce gidip Balat'ta bir keyif kahvesi içecek.
Fenerbahçe, CSKA Moskova'yı 77-71 mağlup etti. 10 sayı, bir asist, 6 ribaund ile oynayan Gigi Datome galibiyetin kilit adamlarından biri oldu.


2 Ekim 2016

Jordi Bertomeu ve İstanbul’da Final Four


Salı, çarşamba Şampiyonlar Ligi, perşembe Avrupa Ligi, hafta sonu lig maçları derken şurada birkaç yıl öncesine kadar futbolseverlerin, ailelerini hatırladığı iki günü vardı. Pazartesi ve cuma günleri de lig maçları oynanmaya başladığı günden bu yana futbolun haftanın iki gününde ciddi bir rakibi çıktı ortaya. Euroleague. (devamı)

9 Ocak 2016

2016 Spor Takvimi

OCAK:
Süper Lig'de ikinci yarı 17 Ocak'ta başlayacak ama öncesinde 10 Ocak'ta atv, ahaber ve A Spor ekranlarından naklen yayınlanacak Türkiye Kupası maçları var. Yeni yılın ilk ayının en önemli organizasyonu 18 Ocak'ta başlayacak olan Avustralya Açık. 25-31 Ocak tarihleri arasında ise Slovakya'da Avrupa Artistik Patinaj Şampiyonası var. Ayın son gününde Arda Turan, Barcelona formasıyla eski takımı Atletico Madrid'i yeni evi Camp Nou'da ağırlayacak.
ŞUBAT:
Avrupa Ligi'nde Fenerbahçe, Lokomotif Moskova ile 16 Şubat, Galatasaray ise 18 Şubat'ta Lazio ile ilk maçını oynayacak. Fenerbahçe- Beşiktaş derbisi ise 28 Şubat'ta. Euroleague'de Fenerbahçe, Anadolu Efes, Darüşafaka Doğuş'un Final Four mücadelesi sürecek. 50. Super Bowl finali 7 Şubat'ta yine tüm dünyayı ekran başına toplayacak. 14 Şubat'ta NBA All Star Game elbette ki kaçmaz. All Star, ilk kez ABD dışına gidiyor: Kanada Toronto'da..
MART:
Bu ayın en büyük heyecanı tartışmasız 20 Mart'taki G.Saray-F.Bahçe derbisi. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde de heyecan Mart ayı boyunca yükselecek. Formula 1'de 20 Mart'ta motorsporları sevenlerin gözü Avustralya Grand Prix'sinde olacak.
NİSAN:
Dünyanın en çok izlenen lig maçı, El Clasico, Barcelona ile Real Madrid'in kapışaması 3 Nisan tarihinde. Formula 1'de Bahreyn ve Çin Grand Prix'leri nisan ayında. Futbol ve basketbolda Avrupa'da finaller yolunda işler bu ayda kızışacak.
MAYIS:
Euro 2016 nedeniyle Avrupa'da futbol sezonu mayıs sonuna sarkacak, son düzlük mayıs ayının ilk 15 gününde koşulacak. Galatasaray- Fenerbahçe derbisi 8 Mayıs'ta. Türkiye Kupası finali 25 Mayıs akşamı Antalya'da olacak. Şampiyonlar Ligi finali 28 Mayıs akşamı Milano'da San Siro'da oynanacak. Avrupa Ligi finali ise 18 Mayıs'ta Basel'de. Formula 1, mayıs ayında Rusya ve İspanya'da olacak. Avrupa basketbolunun zirvesi Final Four ise 12-15 Mayıs'ta Berlin'de. 6-29 Mayıs arasında ise İtalya Bisiklet Turu var. Teniste Fransa Açık, 22 Mayıs'ta başlayacak.
HAZİRAN:
Haziran ayında önce Copa America ardından Euro 2016 var. 100. yılının şerefine ilk kez Güney Amerika dışında, ABD'nin ev sahipliğini yapacağı Copa America Centenario, 3-26 Haziran tarihleri arasında. Euro 2016, 10 Haziran'da Fransa-Romanya maçıyla açılacak. Fatih Terim önderliğinde A Milli Takım'ın gruptaki sınavları, 12 Haziran'da Hırvatistan, 17 Haziran'da İspanya ve 21 Haziran'da Çek Cumhuriyeti ile. Atletizmde, Olimpiyatlar öncesinde iki Grand Prix de haziran ayı spor takviminde. Le Mans'daki 24 saatlik heyecan bu yıl 18-19 Haziran ve 23 Haziran'da. NBA'de haziran ayında başlayacak olan final serisi, temmuz ayına sarkacak
TEMMUZ:
10 Temmuz'da Paris'te Euro 2016 finali var. Wimbledon'da finaller de aynı hafta sonunda oynanacak. Formula 1'de Avusturya, Azerbaycan ve Almanya Grad Prix'leri temmuz ayında gerçekleşecek. Futbolda 19 yaş altı Avrupa Şampiyonası genç yetenek avcılarının radarında olacak. Turnuva, 11-24 Temmuz tarihleri arasında Almanya'da. Avrupa Atletizm Şampiyonası ise 6-10 Temmuz tarihleri arasında Amsterdam'da. Bisiklette bir klasik olan Fransa Bisiklet Turu, 2-24 Temmuz tarihleri arasında.
AĞUSTOS:
2016 Olimpiyatları'nın açılış töreni 5 Ağustos tarihinde Rio de Janerio'da yapılacak. 21 Ağustos'a kadar Olimpiyat heyecanı dünyayı saracak. Avrupa'da futbol heyecanında yeni sezon ağustos ayında başlayacak. İngilizlerin efsane organizasyonu Community Shield, 7 Ağustos'ta Wembley'de. UEFA Super Kupa finali 9 Ağustos tarihinde Norveç'in Troondheim şehrindeki 21 bin kapasiteli Lerkendal Stadyumu'nda oynanacak. Teniste son Grand Slam, Amerika Açık, Olimpiyat heyecanı bittikten bir hafta sonra start alacak ve 12 Eylül tarihinde son bulacak.
EYLÜL:
Rio'daki Olimpiyat Oyunları'ndan sonra eylül ayının 7'sinde aynı şehirde 11 gün sürecek olan 2016 Paralimpik Yaz Oyunları var. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde her yıl olduğu gibi bu yıl da gruplarda ilk maçlar eylül ayında. 2018 Dünya Kupası eleme grubu maçları da bu ayda başlayacak. Amerika Açık'ta final 12 Eylül tarihinde oynanacak. Formula 1'in eylül ayı takviminde İtalya, Singapur ve Malezya Grand Prix'leri var.
EKİM-KASIM-ARALIK:
Yaz aylarında Copa America, Euro 2016 ve Olimpiyatları'ın ardından doğrusu yılın son üç ayında sporseverlerin temposu biraz düşecek. Elbette ki futbol ve basketbolda lig ve Avrupa Kupaları'nda takvim büyük heyecan yaratacak. Formula 1'de sırasıyla Japonya, ABD, Meksika Grand Prix'lerinin adından kasım ayında pilotlar Brezilya'nın yolunu tutacak. Yılın son yarışı ise 25-27 Kasım'da Abu Dabi Grand Prix'si.

26 Nisan 2015

Madrid Yolcusu Kalmasın


Futbol Türkiye'de her zaman en çok sevilen spor ama uzun yıllardır basketbol ve voleybolu daha çok sevenler, futbol tutkunlarına kıs kıs gülüyorlar. A Milli Türk Milli Takımı 2008'den bu yana üç büyük turnuvayı kaçırmış, sıradaki içinse işini mucizelere bırakmış, kulüp düzeyinde beş yılda bir çeyrekyarı final görmüşken, salon sporlarında kazanılan şampiyonluklar olmadı Final Four heyecanları acaba her yıl futbolda da yaşansa toptan delirirmiyiz diye düşünüyor insan. Daha Eczacıbaşı Vitra Kadın Voleybol Takımı'nın şampiyonluk coşkusu bitmeden Fenerbahçe muhteşem bir başarıya imza attı ve basketbolun Şampiyonlar Ligi Euroleague'de Final Four'a kaldı.
2000 yılında bu heyecanı yaşatan Anadolu Efes ise Real Madrid'e elenip son dördün dışında kaldı. Bugünlerde sadece Fenerbahçeli değil tüm basketbolseverlerin dilinde Madrid'de 15-17 Mayıs'ta oynanacak olan Final Four var. Fenerbahçe'nin yarı finaldeki rakibi ev sahibi Real Madrid. Final Four'un diğer eşlemesi ise Olympiakos-CSKA Moskova. Futbolda Barcelona ile yaptığı sponsorluk anlaşmasıyla büyük bir geri dönüş alan THY, Euroleague'in de sponsoru ve Madrid, Final Four zamanında aynı zamanda Turizm Bakanlığı'nın organizasyonuyla Türkiye'nin konuşulacağı bir şehir olacak. 
15 Mayıs Cuma ve 17 Mayıs Pazar günü dört nefes kesecek maça ev sahipliği yapacak olan Madrid Belediyesi Spor Sarayı ya da sponsorlu kısa ismiyle Barclaycard Center, 13 bin kapasiteye sahip ve maalesef finallerdeki dört takımın varlığı yüzünden tarihe tanıklık edecek basketbolsever sayısı Madrid'de 15 bini geçemeyecek. 200-600 euro arasında değişen Final Four biletleri internette satışa çıktığında kısa sürede tükenmişti. Şimdi gözler Fenerbahçe kulübüne gelecek biletlerde. Turnuvanın resmi bilet kanallarından olan Viagogo sitesinde 800 dolara bilet bulabilmek hâlâ mümkün. En pahalı biletlerden söz etmeden olmaz. Parkeye en yakın birinci sırada oturmak isteyen 2.950, ikinci sıra için 2.450, üçüncü sıra için ise 2.150 euro ödemek zorunda. Viagogo sitesinde açık büfenin olduğu VIP biletler için ise 9.950 dolar isteyen var. Final Four'dan bir gün önce ve finalden bir gün sonrasına İstanbul-Madrid-İstanbul uçakları dolu ama THY önümüzdeki günlerde ek seferler koyacağını duyurdu. 
Madrid ulaşım ve konaklama açısından Avrupa'nın en gelişmiş şehirlerinden. Taksi en son ihtiyaç duyulacak ulaşım aracı çünkü Madrid metrosuyla havaalanından otele, otelden müzelere, müzelerden Barclaycard Center'a maçlara gitmek çocuk oyuncağı. Metro ağı yüzünden merkezde fiyatı yükselen oteller yerine Gran Via-Sol Meydanı gibi popüler turistik merkezlerden uzakta oteller tercih etmekte fayda var. Tabii sadece basketbol değil dört gün boyunca Madrid'in de keyfini sürmek istiyorsanız işte kısa notlarım: Başkent Madrid'in kalbi Gran Via Caddesi'nde atıyor. Karaköy-Şişhane- Tünel üçgeni benzer yerler arıyorsanız, Madrid'de Chueca semti tam aradığınız bölge. Ayakkabı tasarımcılarının ağırlıkta olduğu butikler, kafeler bitmek bilmiyor. 
Madrid, başkent olmanın avantajı ve İspanya'da hanedana ev sahipliği yapmanın ayrıcalığıyla görkemli yapılara sahip. Picasso'nun en büyük şaheseri kabul edilen Guernica'nın sergilendiği Kraliçe Sofya'nın adını taşıyan Reina Sofia, Paris'in Louvre Müzesi ile yarışacak kadar iyi olan Prado Müzesi ve en iyi özel koleksiyonlardan birine sahip olan Thyseen- Bornemisza birbirine yürüyüş mesafesinde mutlaka görülmesi gereken üç büyük müze. Madrid'de San Miguel pazarı Avrupa'da son yıllarda trend olan ve nedense bizim Kadıköy ya da Beyoğlu Balık Pazarları'nın sanip olmadığı düzende bir gastronomi cenneti. Ufak dükkanlarda yüzden fazla çeşit tapas, minik hamburgerler ve elbette milli tatlıları.. 
Türk Hava Yolları, Efes, Emporio Armani, Spalding, Adidas, Citroen ve Turizm Bakanlığımızın yer alacacağı Plaza de Oriente'deki Fan Zone (Taraftar alanı) dört gün boyunca amatörlerin beşli, üçlü ve tek tek maçlarına sahne olacak. 202 ülkeden naklen yayınlanacak olan THY Euroleague Final Four'u 500'den fazla akredite gazeteci takip edecek. Turnuvanın Madrid için yaratacağı ekonominin yüz milyon euro'yu bulması bekleniyor. 1998'den bu yana dörtlü final formatında oynanan Avrupa basketbolunun en büyük kupasında 12 ülkeden 17 farklı takım kupayı kaldırmayı başardı.
Fenerbahçe'nin yarı finaldeki rakibi Real Madrid, 1964-1995 yılları arasında aldığı sekiz kupa ile hâlâ Avrupa'nın en büyüğü ama Final Four'lu yılların tartışmasız kralı yedi finalin altısında zafere ulaşan Panathinaikos. Dino Meneghin, Varese ve Olimpija Milano formalarıyla yedi Euroleague şampiyonluğu kazanırken, tarihin en başarılı koçu Madrid'e Fenerbahçe'nin başında dokuzuncu kupasını almaya gidecek Zeliko Obradovic. Partizan, Joventut, Real Madrid'e birer zafer yaşattıktan sonra Panathinaikos'a beş şampiyonluk yaşatan Obradovic tam bir fenomen ve Madrid'de Barclaycard Center'da iki gün boyunca salonun en karizmatik ismi olması şimdiden kesin. 
1998'de ilk Final Four'da Philips Milan'a 90-84 kaybeden Maccabi Tel Aviv, turnuvanın aynı zamanda son şampiyonu. Geçen sezon Real Madrid'i finalde deviren Maccabi bu sezon Obradovic'e çarpıldı ve Fenerbahçe'den maç alamadan 0-3 ile evine dönmek zorunda kaldı. Ev sahibi Madridliler Olympiakos'a elenen Barcelona'nın Final Four'a gelmemesinden gayet mutlular. Barcelona basketbol takımı Madrid'e gelemeyecek ama Euroleague Final Four için İspanya'nın başkentine gideceklere futbolun güzel bir sürprizi var. Yarı final ve final arasındaki boş günde Atletico Madrid, evi Vicente Calderon'da Barcelona'yı ağırlayacak. (SABAH Pazar)

16 Şubat 2015

Rentmeester-Nike-Jordan

Nike ve Adidas’ın amansız rekabetinde üç flaş transferin ABD’de mahkemeye uzanan öyküsünün mürekkebi kuramadan bir ilginç telif hakları davası daha ABD’da spor endüstrisini sallamaya başladı. Önce bir kısa hatırlatma. Nike’ın futbol departmanında tasarımcı olarak çalışan Hırvat Denis Dekoviç’in yanı sıra iki efsane ismini daha, Marc Dolce ve Mark Miner’ı ABD pazarında atak yapmak için transfer eden Adidas’ın bu hamlesi mahkeme salonuna taşınmıştı. Üç tasarımcı, gelecek yıllara ait eskizleri ve Nike’ın uzun vadeli planlarını Adidas’a taşımakla suçlanmış ve haklarında 10 milyon dolarlık bir tazminat davası açılmıştı. Bu hikayenin mağdur tarafı olduğunu iddia eden Nike bugünlerde 30 yıllık telifinin hakkını arayan bir fotoğrafçıyla davalık oldu. O zaman gelin davanın aktörlerini tanıyalım:
Jacobus Rentmeester, ABD’de  muteber bir gazeteci ve fotoğrafçı. Amsterdam’da doğan ve spor aşığı olan Rentmeester, 1960 Olimpiyatları’nda Hollanda adına kürek çekti ve ABD’ye göç etti. Los Angeles’ta sanat fakültesinde okuyan ve fotoğrafçılık bölümünden mezun olan Rentmeester, 1965 yılında Life dergisine dışardan iş yapmaya başladı. Dergi onu 1966 yılında Vietnam’a yolladı. Üç yıl Vietnam’da kalan ve 1967’de World Press Photo yarışmasında birinci olan Hollandalı, 70’li yıllarda Life’ın yanı sıra Sport Illustrated, People, Stern ve New York Times Magazine için de deklanşöre bastı. 1984’de ABD’de düzenlenen Olimpiyatlar öncesinde Life dergisi farklı dallarda yarış verecek sporcularla özel çekimler yapmasını istedi. Rentmeester, kendisine ayrılan 18 sayfada harikalar yarattı ve Leica’nın büyük ödülüne layık görüldü. Asıl ödülü için ise Hollandalı’dan topu kısa süreliğine Phil Knight’a atalım.
1971’de spor malzemeleri üreten ufak şirketinden elde ettiği gelir yeterli olmayan ve ek iş olarak Portland State Üniversitesi’nde muhasebe dersleri veren Phil Knight, Meksika’da imal ettirdiği spor ayakkabılarına bir logo tasarlaması için üniversitede eğitimine devam eden Carolyn Davidson ile anlaştı. Knight, Davidson’dan hareketi temsil eden bir logo istedi ve markalar tarihinin en unutulmaz logolarından biri Carolyn Davidson’un elinden çıktı. Ortalıkta daha Nike diye bir şirket yoktu ve Phill Knight, Blue Ribbon Sports adını taşıyan şirketinden genç tasarımcıya 35 dolarlık gider makbuzu kesti tasarımı için. Yunan mitolojisinde zafer tanrıçası olan Nike’ın adını alan şirket, “swosh” olarak bilinen logosuyla 70’lerde atağa kalktı ve 1984 Olimpiyatları sonrasında genç bir yıldızla yaptığı sponsorluk anlaşmasıyla global bir marka olmanın en büyük adımı attı. Logoyu tasarlayan Davidson, şirket büyüyüp reklam ajansıyla çalışmaya başlayınca Nike’dan uzaklaşmıştı. Patron Phil Knight onu 12 yıl sonra şirket merkezine davet etti ve Nike logosunun olduğu taşlarla bezenmiş bir altın yüzük ve miktarı ikili arasında gizli kalan şirket hisselerini hediye etti. 29 yıllık tasarım kariyerinin ardından Nike’ın merkezinin bulunduğu Portland, Oregon’da hayatını devam ettiren iki çocuk annesi Carolyn Davidson, Phil Knight’ın ona olan vefasını hiç unutmadı ama Hollandalı fotoğrafçı Jacobus Rentmeester öyle düşünmüyor.  Gelin o zaman 1984 yazına dönelim.

North Carolina Üniversitesi formasıyla şampiyon olduğu sezonun ardından 1984 Olimpiyatları’nda ABD Milli Takımı’na çağrılan genç bir basketbolcunun fotoğraflarını çekmek için kampüse geldiğinde Rentmeester’a Michael Jordan’ın 20 dakika sonra hazır olacağını söylediler. Evet, Hollandalı bir süperstarın doğuşunun ölümsüzleştiren kareleri çekmeye hazırlanıyordu. Çekimi salonda değil açık havada yapmak istediğini söyledi ve iki asistanıyla defalarca deneme yaptıktan sonra Michael Jordan’a istediği pozu, çektiği polaroidlerle anlattı. Rentmeester, açık havada güneşin yarattığı kontrastı kullanmak istemiş ve Michael Jordan’dan balede “Grand Jete” olarak bilinen sıçrayıp bacaklarını havada açmasını söylemişti. Bu Jordan’ın smaç stili değildi, fotoğraflar çekildi, çok beğenildi, sağ elini kullanan Jordan’ın fotoğraftaki smacı sol eliyle vurmasına da kimse takılmadı o günlerde. O yıl NBA Draft’ında Chicago Bulls tarafından seçilen Michael Jordan ile Nike 5 yıllık bir sponsorluk anlaşması imzaladı. 2.5 milyon dolarlık anlaşma abartılı bulundu ama Nike kısa zamanda haklı çıktı.  Şirketin baş tasarımcısı Peter Moore’un elinden çıkan Air Jordan basketbol ayakkabıları için bir logo arayışında olan Nike yönetimi, Life dergisinde gördükleri Michael Jordan fotoğraflarının iki yıl kullanmak için Rentmeester’a önce sadece 150 dolar ödediler ama fotoğraftan üretilen “Air Jordan” logosu bilboard’lara çıkınca Hollandalı fotoğrafçının hesabına 15 dolar daha havale ettiler. Michael Jordan, NBA’i sallamaya başlayınca her yıl farklı bir Air Jordan modeli tasarlayan ve logosunu ayakkabıdan kaldırıp ve kendi içinde “Jumpman” markasını yaratan Nike’ın patron katına 30 yıl sonra bir mahkeme tebligatı ulaştı.

Nike, Air Jordan logosunun patentini 1989 yılında almıştı. Hollandalı fotoğrafçı Rentmeester ise 1984’de çektiği Michael Jordan fotoğraflarının patentini almak için 2014 yılının sonunda başvuru yapmıştı. ABD’de federal telif yasasına göre telif ihlalinin başlangıcından itibaren hak iddia eden taraf 3 yıl içinde bunu mahkemeye taşımak zorunda. Rentmeester’ın 30 yıl sonra Nike’ın kapısını aşındırmasına sebep olan ise ABD Yüksek Mahkemesi’nin Mayıs 2014’te verdiği bir karar: Telif hakkının zararı için karşı taraf üründen kar ettiği sürece dava yolu açıktır. Nike, 30 yıl sonra Air Jordan modellerini yenileyerek piyasaya sürdüğü bugünlerde Jacobus Rentmeester’a hakimin vereceği cevap ne olur sizce? 

18 Haziran 2011

Çağımızın Dervişi

"Dirk Nowitzki’yi en güzel anlatan hikâyeyi, 2001 Avrupa Şampiyonası organizasyonunda gönüllü olarak çalışan bir dostumdan duymuştum:........" devamı için...
Yiğiter Uluğ / Radikal

11 Eylül 2010

Blok Geldi Finaldeyiz Dedi

10 gündür güzel insan Murat Murathanoğlu dilimize doladı hepimizin.
Alakasız yerlerde söyler olduk:
Se-Se-Semih Erden.
Blok geldi faul dedi.

Bu gece Semih Erden'in blokuyla finaldeyiz.
"Blok geldi finaldeyiz dedi"
12 Eylül'ün 30. yılında alın size gerçek ihtilal.
Hayır'lı olsun memlekete.

9 Eylül 2010

Ömer Onan&Tanjevic

Ömer Onan'ı çok severim. Bu fotoğrafı da ayrı sevdim... Bu vesileyle önce iyi bayramlar ardından basketbol için bir blog tavsiyesi: Maliano

28 Aralık 2009

2-6'nın Basket Versiyonu

Çok bozuldular çok. Real Madrid futbol sahasından sonra parkelerde de dersini aldı Barcelona'dan. 2-6'nın basket versiyonu diyor Marca. Futbolda 2-6 depreminin ardından Cristiano Ronaldo-Kaka transferleri gelmişti. Basket takımına da Marko Jaric'i aldılar ama onu dün oynatmadılar. Hoş bu transfere orada "Yılın transferi Adriana Lima" olarak bakıyorlar ama. Florentino Perez NBA'den kimi getirsin de bu Barça'dan rövanşı alsın?

12 Aralık 2009

Yiğiter Uluğ: Paul Dawkins

Yiğiter Uluğ, salsabasket'te her Cuma bizi geçmişe götürüyor. Bu hafta Paul Dawkins'i yazmış, bir muhteşem finali var ki... Ben bir pasaj alıntıladım; isteyen salsa basket'in yolunu tuttsun buradan.
"... Koskoca Haigler’ların, Şeytan Billy’lerin Boğaziçi Üniversitesi’ne kaydolup, adet yerini bulsun diye birkaç derse girdiği tuhaf bir dönemden geçiyorduk. İşte tam o günlerde, gazetede minicik bir haber gördüm. “Galatasaray NBA’den Utah Jazz takımında oynamış Paul Dawkins’i kadrosuna kattı” yazıyordu. İnanamadım."

25 Kasım 2009

Cemal Nalga Skandalının Ardından

Galatasaray'ın basketbol şubesinde yaşanan skandala bugün kulübün Divan Kurulu'nda son nokta konuldu. Öncesinde Federasyon cezayı kesti. Olayın ortaya çıktığında da kulüp yönetimi sorumluların işine son vermişti. İsimler üzerinden bir değerlendirme yapmak gerekirse:
Okan Çevik: Yedi ay önce takımını Avrupa Şampiyonu yapmış bir koçun bir hazırlık maçında neden bu sahtekarlığa başvurduğuna kimse bir anlam veremedi. Onu uzun yıllardır tanıyanlar ise kulaklarına inanamadı. O ne yaptı? Vatan Millet Sakarya edebiyatı yaptı, iyice battı. Komik duruma düştü. Son olarak tahkime gitmekten bahsediyordu. "Pes" diyesi geliyor insanın. Bir sahil kasabasına yerleşip sakal bırakmalıydı oysa ki!
Cengiz Karadağ, Mert Uyguç ve Koray Mincinozlu: Elebaşı Okan Çevik de olsa; onlar da şuça iştirak ettiler. Tufan'ın ribaund istatistiklerini bile değiştirip yayınlattılar. 9 ribaundu alan Cemal, kağıt üzerinde 3 ribaund alan Tufan aldı. Bir kişinin akıl tutulmasına hadi dersin de; bu dörtlü toptan tutuldu! Basketbol kariyerleri sona erdi.
Tufan Ersöz: Takım kaptanı olarak durumu anında yönetime rapor etmeliydi. Koçunun verdiği emiri gözü kapalı uyguladı. Formasını vermesi affedilmezdi, edilmedi de...
Cemal Nalga: "Okan Çevik istedi ben de formayı giydim" demekle kendini kurtaramazdı. Kurtaramadı da. Mağduru oynuyor ama o da komik oluyor. Habertürk harika gazetecilik yaptı. Formayı tekrar giydirdi (Bkz: foto). Bir insan bu kadar saf olabilir mi? Cezası bittiğinde bir maçta 100 sayı da atsa; "Tufan görünümlü Cemal" diye hatırlanacak. "Yazık" demek isterdim ama kendi sonunu kendi hazırladı.
Yiğit Şardan: Erkek basketi bu sezon devraldı. Olanlardan haberi olmadığı kesin. Şubeyi teslim ettiği dört idarecinin ihanetine uğradı. Türkiye'de her alanda bir skandalın ardından istifa beklenen şey değildir. İstifa şaşırtıcıdır hatta. Bakanlar, bürokratlar görevine devam ederler. Hızlı istifa kararıyla ismine leke getirmeden kazanan tarafta olmayı başardı.
Federasyon: Verilebilecek en ağır cezaları verdi. Hukuğa uygun olup olmadığına tahkim kurulu karar verecek. Şahıslara verilen cezalardan çok, puan silinmesine itiraz var. Böyle bir skandalın ardından bir takımın lige devam etmesi de etik olarak açıklanamaz.
Ahmet Dedehayır: Erkek ve kız basketbolundan sorumluyken, bu sezon sadece kız takımına bakıyordu. "Skandaldan sorumlu değilim ama başkanın önüne açmak için istifa ediyorum" dedi. Açıklamasından istifaya zorlandığı net ortada. Galatasaray camiası istifasını istiyordu, istediklerini aldılar.
Galatasaray Divan Kurulu: Skandalın ardından olağanüstü toplantı kararı ve o toplantıda kıyamet kopacak alametleri, Şardan'ın istifası; dört idarecinin anında görevine son verilmesiyle yerini "yönetim krizi iyi yönetti" düşüncesine bıraktı. Bugün toplantı öncesinde Ahmet Dedehayır'ın istifa haberinin gelmesiyle de karşılarında patlayabilecekleri kimse kalmadı.
Adnan Polat: İstifa etseydi seçim 3 ay sonra olduğundan olağanüstü genel kurul olmayacaktı. Kasım-Mart ayları arasında kendi yönetiminden biri; muhtemelen Mehmet Helvacı başkanlığında yönetim devam edecekti. Skandaldan sorumlu olmadığı için koltuğunu elbette ki bırakmadı. Kulüp içi adalet mekanizmasını çabuk devreye soktu ve idarecilerin görevine olay patladıktan 4-5 saat son vererek kangren olmasını önledi..
Basketbol şubesi: Kulübün formasını giymiş eski basketçiler tarafından teslim alındı. Tuğrul Demir şubeyi yönetmeye başladı. Koordinatör olan Nur Gencer 5 gün önce Galatasaray yönetiminin basketbol politikalarını en sert eleştiren isimdi. Mevcut cezayla ligde kalma şansı yok. Galatasaray yönetiminin "tüm maçlara genç takımla çıkacağız" kararı iyi bir mesaj olurdu.
Galatasaray'ın Mart 2010 seçimleri: Bir hafta önce "yönetimi devirir" denilen skandalda, krizi iyi yöneten Polat ve yönetimi Mart ayında çok isimle yollarını ayırır. Muhalefetin Ali Dürüst dışında bir alternatifi yok. Herşey Rijkaard ve takımının performasına bağlı. Mart ayında Galatasaray, Avrupa'da yoluna devam ederse Adnan Polat ikinci dönemine, ilk döneminde aldığı rekor oyun fazlasını alarak girer.
Basketbolsever: Rancik ve Jasaitis gibi çok iyi iki yabancıyı ağız tadıyla izleyemeyecekler.

21 Kasım 2009

Sakızlı Muhallebi

Sene 1993 ya da 1994 olmalı. Galatasaray basketbol takımının başında Aydan Siyavuş var. Kadro iyi ama bir türlü doğru kimya tutturamıyorlar, yabancıların biri gelip, biri gidiyor. Ligin ilk yarısında Fenerbahçe’yi yenerek taraftarlarını umutlandıran ve üst sıralara tutunabileceği mesajını veren Sarı-Kırmızılılar, ikinci yarıyla birlikte orta sıralarda yer alan Yıldırımspor ve Oyak Renault gibi takımlar önünde yenilgiye uğrayarak, serbest düşüşe geçiyor. Ve bu şartlar altında, Fenerbahçe ile oynanacak rövanş gelip çatıyor. Siyavuş, yakın çevresine “Bu maçı da kaybedersek beni kovarlar” diye fısıldıyor.
Fenerbahçe maçı kaybediliyor. Hem de çok farklı… Maçtan sonraki Pazartesi günü şubenin yöneticisi Faruk Süren, koç Siyavuş’a telefon ediyor: “Öğleden sonra benim ofisime bir uğrasana.”
Emektar antrenör, karısına, dostlarına durumu anlatıyor, “Buraya kadarmış” diyor ve Süren’in Fındıklı’daki ofisinin yolunu tutuyor. Tahmininin aksine, güleryüzle karşılıyor onu Süren… Dereden tepeden konuşuyorlar, laf bir türlü basketbola ve takımın durumuna gelmiyor. Sonunda Siyavuş, ayağa kalkıyor: “Faruk Bey, ben izninizi istemek durumundayım, Florya’ya, antrenmana yetişmem lazım.”
Süren sekreterini çağırıyor ve “Hani Aydan Beye bir şey ayırmıştık, onu getirsene buzdolabından kızım” diyor. Siyavuş şaşkın, tecrübeli yönetici geniş bir gülümsemeyle açıklıyor: “Geçen gün sakızlı muhallebi getirmişler, çok güzeldi. Yerken senin de kulaklarını çınlattık. Baban çok severdi, sen de seversin diye düşündüm ve bir tane ayırdım.”
Rahmetli Siyavuş bu öyküyü anlatırken, oracıkta telaşla kaşıkladığı sakızlı muhallebiden hiçbir tat alamadığını, o gün yaşadığının, gerçek bir sevgi gösterisi mi, yoksa Süren’e özgü ilginç bir uyarı biçimi mi olduğunu, asla anlayamadığını söylemişti.Muhtemelen aynı Süren, 1996 yılında Fatih Terim yönetimindeki futbol takımı sezona kötü girip, Fenerbahçe’ye 4-0 mağlup olduğunda da teknik direktörüyle karşılıklı oturup birer tatlı yemiştir. Sonraki dört yılda neler olduğunu hepiniz biliyorsunuz.
Galatasaray böyle bir kulüptü bir zamanlar…
Çok değil, sadece 15 yılı geride bıraktık ve yönetici profili bir anda değişti. Bugün devre arasında bayan basketbol takımının soyunma odasına inip, “Bu maçı alamazsanız…” diye başladığı cümleyi sinkaflarla bitirenler, protokol tribününden kendi sporcusuna sövenler oturuyor o koltuklarda…
Koray Mincinozlu ve Okan Çevik’i yıllardır tanırım. Spor kültürünü de, hayat bilgisini de Mektebi Sultani’de edinmiş, zeki ve iyi eğitimli adamlardır. Neyin ne olduğunu, nereye varacağını gayet iyi hesaplayacak analiz yeteneğine sahiptir ikisi de… Cemal Nalga olayında başvurulan cinliklerin, hinoğluhinliklerin aslında kimseye bir şey kazandırmadığını, bunun mankafalıktan başka bir şey olmadığını sizin, benim kadar bilirler.
Ortada bir akıl tutulması olduğu kesin…
Ama bir de şöyle düşünün: Hazırlık maçlarındaki yenilgilerden sonra bile işinizden olabileceğinizi düşünecek kadar baskı altındaysanız… Oyuncularınızın uluorta küfür yemesini istemiyorsanız… Başkalarının önünde hakaret işitmek, bu yaştan sonra ağırınıza gidiyorsa… Ve her şeye rağmen, hayatın merhametsiz mengenesi sizi avucuna almışsa… Çoluk çocuk varsa ve evde ekmek bekliyorsa…
Aklınız tutulabilir.
Bunun nasıl bir şey olduğunu en iyi bilen kişi Murat Özyer’dir.
Tıpkı Okan Çevik gibi aynı sıralardan yetişmiş olan, Galatasaray basketbol takımı koçluğundaki ikinci yılında takıma Avrupa’da yarı final oynattıktan sonra başarısız sayılan ve yerine antrenör aranan, bulunamayınca “Sen bizim evladımızsın” ayağıyla yine takımın başına geçirilen, ardından, o sezonun ortasında fol yok, yumurta yokken, son derece saygısızca kapının önüne koyuverilen Murat Özyer…
Profesyonelleri akıl tutulmasının eşiğine getiren hoyratlık ve baskı ile onları kupalara götüren özgür ortam arasında dağlar yok aslında…
Yalnızca bir kase sakızlı muhallebi var.

YİĞİTER ULUĞ

19 Kasım 2009

Galatasaray'a Format Atın

Bazen habere sen gitmezsin, haber sana gelir. Bugün de öyle oldu. Salsa Basket ile konuştuk, herşeyi anlattı. Ne oldu, nasıl oldu, kim peşinden gitti, kaynaklar bizde saklı. Ortada bir kulüp tarihinin en büyük rezaleti vardı. Twitter'a çıkarken iki not düştüm: "Galatasaray'da basketbol şubesinde çalışanların hepsi istifasını bugün versin." ve gelen bir soruya cevap olarak "Küme düşer Galatasaray. Bunun Cemal Nalga gibi basketbol garibi bir adam yüzünden olması ise ayrı bir hikaye." Saat 19:00'du. Arkadaşlarımla oturduğumuz restoranda sesi kısık televizyonun NTV Spor'da kalmasını rica ettik. Mehmet Helvacı ve Ahmet Dedehayır da yayına çıktığında sesi açtırdık. Aynı zamanda telefondan Galatasaray kulübünün resmi açıklamasını okudum.
En sonda söylenecek olanı en başta söyleyeyim. Bu rezaletin ardından Galatasaray kulübüne "restart" da yetmez... Kulübe format atmaları gerekiyor. Mesela tüm şubeleri farklı birer kulüp haline getirip örneğin futbolu Galatasaray Futbol Kulübü yapsınlar. Federasyondan gelecek cezayı beklemeden de hemen yarın basketbol şubesini kapatsınlar... Gelelim sorulara:
Erkek basketboldan sorumlu yönetici Yiğit Şardan neden medyanın karşısına çıkmadı? Mehmet Helvacı ve bayan basketten sorumlu Ahmet Dedehayır neden açıklamayı yaptı?
Bir takım hazırlık karşılaşmasında cezalı oyuncusuna neden bir diğer oyuncusunun formasını giydirip sahaya sürer?
Galatasaray Lisesi mezunlarından basketbol koçları yaratanlar, kovdukları adamların ardından neden "Galatasaraylılıktan nasiplerini almamışlar" diye açıklama yaparlar?
İçine Tufan Ersöz kaçmış Cemal Nalga bile muteber bir basketbolcu kabul edilmezken, gazozuna bile olsa bir maçta kulübünün formasıyla sahtekarlık yapmak nasıl bir cürettir?
Tüm idari ve teknik kadronun işine son verip skandalı şahısların üzerine yükleyen yöneticilerden hangisi istifa edecektir?
Bu skandalı ortaya çıkartan Oyak Renault kulübüne tebrikler. Sporu kirleten kim varsa cezasını çeksin. Bu skandal Galatasaray kulübünün Mart 2010 seçimlerine direkt etki edecektir. Uzun bir analizdir, yazılır elbet...
***********
19 Kasım 2009 19:00 Yiğit Şardan istifa etti

28 Ekim 2009

Batug.com NBA Season Preview

NBA'de yeni sezon başlarken; Batug.com son noktayı koymuş. Ben Türkiye'de internet içeriğinde 15 yıldır bu kadar özenli bir çalışma görmedim. Emeği geçenlerin eline sağlık. Buradan indirebilirsiniz