yiğiter uluğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yiğiter uluğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2011

Metin Oktay ve Fethi Heper

Öyküyü yıllar önce Attila Gökçe’den dinlemiştim:
1968 yazı olmalı. Metin Oktay 32 yaşında. Artık Galatasaray’da son demleri… Sarı-Kırmızılı yöneticiler, Kral’a bir veliaht aramakla meşgul. Metin ile yıldızı o günlerde yeni yeni parlamakta olan Eskişehirli Fethi arasında uzaktan da olsa bir akrabalık bağı var. Metin bu yakınlığı kullanarak Fethi’yi Galatasaraylı yöneticilerle görüşmeye ikna ediyor. Olay gazetelere yansıyor. Bu arada Fethi, kulübü Eskişehirspor’la yaptığı ilk görüşmede anlaşamıyor ve.. sırra kadem basıyor! Muhabirler, Galatasaraylılar, Eskişehirsporlular, herkes Fethi’nin peşinde ama o, ortada yok.Öykümüzün burasında sözü o günlerin çiçeği burnunda muhabiri Attila Gökçe’ye bırakayım…
“Fethi’nin Erdek’te olduğunu duyduk. O zamanın deyimiyle istihbar ettik. Tankut’la (Antikacıoğlu) ben, yanımıza Metin Oktay’ı da alarak Erdek’e gittik. Fethi’yi bulursak halef ile selefi bir araya getirmiş olacağız. Haberin manşetteki yeri hazır.
Bir-iki günlük bir araştırmadan sonra Fethi’yi bir pansiyonda bulduk. Kapıyı çaldık, odasına daldık. Yatağında sırtüstü uzanmış, tavana bakarak düşünen bir genç adam… ‘Kalk Fethi’ dedim, ‘Metin Oktay aşağıda seni bekliyor.’
Heyecanlandı. ‘Metin Abi burada mı?’ diye bir daha sordu. Bizden ‘Evet’ cevabı alınca, banyoya yöneldi: ‘Hemen tıraş olayım…’ (Bugünün futbolcularıyla kıyaslayınca ne tuhaf bir tepki!)
Biz iki golcüyü baş başa bıraktık. Bir süre sahilde yürüdüler, sohbet ettiler. Sonra Metin Oktay yanımıza geldi, ‘Haydi çocuklar İstanbul’a dönüyoruz’ dedi.
‘Aman Abi, bizim iş ne olacak? Sizin yan yana fotoğraflarınızı çekmemiz lazım. Transferin detaylarını öğrenmemiz lazım’ diyecek olduk, buz gibi bir cevap aldık: ‘Transfer mransfer yok!’

Dönüş yolunda öğrendik ki, Metin Oktay, Fethi’ye ‘Kardeşim, gel Galatasaraylı ol. Sana en iyi maddi olanakları sağlamak için elinden geleni yaparım’ demiş. Fethi şu cevabı vermiş: ‘Abi, ben kulübümle konuştum, anlaşamadım ama tekrar görüşürüz sözünü verdim. Şimdi onlarla bir kez daha konuşmadan size gelirsem ayıp olmaz mı? Sen Galatasaray’la parada anlaşamamış olsaydın, onlara bir görüşme fırsatı daha tanımadan bir başka kulübün kapısını çalar mıydın?’

Metin Oktay, koskoca gol kralı utanmış, sıkılmış, başını omuzlarının arasına çekmiş ve ‘Çalmazdım’ diye fısıldamış. Sonra da Fethi’ye ‘Haklısın kardeşim. Sen en iyisi kulübünde kal’ nasihatını vermiş.”
Bu hafta Galatasaray ile Eskişehirspor oynuyor. Mekânı cennet olsun, Metin Oktay 20 yıldır maçları bulutların üzerinden seyrediyor. Fethi Heper, hayatı boyunca hep Eskişehir’de kaldı, 1988’de Anadolu Üniversitesi’nde mali hukuk profesörü oldu. Yüzlerce, binlerce öğrenci yetiştirdi.

İstedim ki, 26 Ocak 1997’de yazdığım ve ‘Hatice’ye Mektuplar’ kitabımda da ‘Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum’ adıyla yer alan bu minik öykü kaybolup gitmesin. Aramızda olmayan kahramanı rahmetle, diğerlerini şükranla analım… / YİĞİTER ULUĞ

18 Haziran 2011

Çağımızın Dervişi

"Dirk Nowitzki’yi en güzel anlatan hikâyeyi, 2001 Avrupa Şampiyonası organizasyonunda gönüllü olarak çalışan bir dostumdan duymuştum:........" devamı için...
Yiğiter Uluğ / Radikal

12 Aralık 2009

Yiğiter Uluğ: Paul Dawkins

Yiğiter Uluğ, salsabasket'te her Cuma bizi geçmişe götürüyor. Bu hafta Paul Dawkins'i yazmış, bir muhteşem finali var ki... Ben bir pasaj alıntıladım; isteyen salsa basket'in yolunu tuttsun buradan.
"... Koskoca Haigler’ların, Şeytan Billy’lerin Boğaziçi Üniversitesi’ne kaydolup, adet yerini bulsun diye birkaç derse girdiği tuhaf bir dönemden geçiyorduk. İşte tam o günlerde, gazetede minicik bir haber gördüm. “Galatasaray NBA’den Utah Jazz takımında oynamış Paul Dawkins’i kadrosuna kattı” yazıyordu. İnanamadım."

21 Kasım 2009

Sakızlı Muhallebi

Sene 1993 ya da 1994 olmalı. Galatasaray basketbol takımının başında Aydan Siyavuş var. Kadro iyi ama bir türlü doğru kimya tutturamıyorlar, yabancıların biri gelip, biri gidiyor. Ligin ilk yarısında Fenerbahçe’yi yenerek taraftarlarını umutlandıran ve üst sıralara tutunabileceği mesajını veren Sarı-Kırmızılılar, ikinci yarıyla birlikte orta sıralarda yer alan Yıldırımspor ve Oyak Renault gibi takımlar önünde yenilgiye uğrayarak, serbest düşüşe geçiyor. Ve bu şartlar altında, Fenerbahçe ile oynanacak rövanş gelip çatıyor. Siyavuş, yakın çevresine “Bu maçı da kaybedersek beni kovarlar” diye fısıldıyor.
Fenerbahçe maçı kaybediliyor. Hem de çok farklı… Maçtan sonraki Pazartesi günü şubenin yöneticisi Faruk Süren, koç Siyavuş’a telefon ediyor: “Öğleden sonra benim ofisime bir uğrasana.”
Emektar antrenör, karısına, dostlarına durumu anlatıyor, “Buraya kadarmış” diyor ve Süren’in Fındıklı’daki ofisinin yolunu tutuyor. Tahmininin aksine, güleryüzle karşılıyor onu Süren… Dereden tepeden konuşuyorlar, laf bir türlü basketbola ve takımın durumuna gelmiyor. Sonunda Siyavuş, ayağa kalkıyor: “Faruk Bey, ben izninizi istemek durumundayım, Florya’ya, antrenmana yetişmem lazım.”
Süren sekreterini çağırıyor ve “Hani Aydan Beye bir şey ayırmıştık, onu getirsene buzdolabından kızım” diyor. Siyavuş şaşkın, tecrübeli yönetici geniş bir gülümsemeyle açıklıyor: “Geçen gün sakızlı muhallebi getirmişler, çok güzeldi. Yerken senin de kulaklarını çınlattık. Baban çok severdi, sen de seversin diye düşündüm ve bir tane ayırdım.”
Rahmetli Siyavuş bu öyküyü anlatırken, oracıkta telaşla kaşıkladığı sakızlı muhallebiden hiçbir tat alamadığını, o gün yaşadığının, gerçek bir sevgi gösterisi mi, yoksa Süren’e özgü ilginç bir uyarı biçimi mi olduğunu, asla anlayamadığını söylemişti.Muhtemelen aynı Süren, 1996 yılında Fatih Terim yönetimindeki futbol takımı sezona kötü girip, Fenerbahçe’ye 4-0 mağlup olduğunda da teknik direktörüyle karşılıklı oturup birer tatlı yemiştir. Sonraki dört yılda neler olduğunu hepiniz biliyorsunuz.
Galatasaray böyle bir kulüptü bir zamanlar…
Çok değil, sadece 15 yılı geride bıraktık ve yönetici profili bir anda değişti. Bugün devre arasında bayan basketbol takımının soyunma odasına inip, “Bu maçı alamazsanız…” diye başladığı cümleyi sinkaflarla bitirenler, protokol tribününden kendi sporcusuna sövenler oturuyor o koltuklarda…
Koray Mincinozlu ve Okan Çevik’i yıllardır tanırım. Spor kültürünü de, hayat bilgisini de Mektebi Sultani’de edinmiş, zeki ve iyi eğitimli adamlardır. Neyin ne olduğunu, nereye varacağını gayet iyi hesaplayacak analiz yeteneğine sahiptir ikisi de… Cemal Nalga olayında başvurulan cinliklerin, hinoğluhinliklerin aslında kimseye bir şey kazandırmadığını, bunun mankafalıktan başka bir şey olmadığını sizin, benim kadar bilirler.
Ortada bir akıl tutulması olduğu kesin…
Ama bir de şöyle düşünün: Hazırlık maçlarındaki yenilgilerden sonra bile işinizden olabileceğinizi düşünecek kadar baskı altındaysanız… Oyuncularınızın uluorta küfür yemesini istemiyorsanız… Başkalarının önünde hakaret işitmek, bu yaştan sonra ağırınıza gidiyorsa… Ve her şeye rağmen, hayatın merhametsiz mengenesi sizi avucuna almışsa… Çoluk çocuk varsa ve evde ekmek bekliyorsa…
Aklınız tutulabilir.
Bunun nasıl bir şey olduğunu en iyi bilen kişi Murat Özyer’dir.
Tıpkı Okan Çevik gibi aynı sıralardan yetişmiş olan, Galatasaray basketbol takımı koçluğundaki ikinci yılında takıma Avrupa’da yarı final oynattıktan sonra başarısız sayılan ve yerine antrenör aranan, bulunamayınca “Sen bizim evladımızsın” ayağıyla yine takımın başına geçirilen, ardından, o sezonun ortasında fol yok, yumurta yokken, son derece saygısızca kapının önüne koyuverilen Murat Özyer…
Profesyonelleri akıl tutulmasının eşiğine getiren hoyratlık ve baskı ile onları kupalara götüren özgür ortam arasında dağlar yok aslında…
Yalnızca bir kase sakızlı muhallebi var.

YİĞİTER ULUĞ

21 Eylül 2009

Bize Kalan Nedir?

1999 Avrupa Şampiyonası’nı hatırlıyorum...
İlk turda Hırvatistan’a mağlup olan, Türkiye’den 3, Bosna’dan 5 sayı farkla ve binbir güçlükle sıyrılabilen İtalya, ikinci turda da Litvanya önünde de hiçbir varlık gösterememiş ve sıradan bir takım izlenimi vermişti. Ancak Carlton Myers, Gregor Fucka ve Andrea Meneghin’in sürüklediği Gök Mavililer, çeyrek finalden itibaren vites değiştirmiş ve üst üste üç galibiyetle şampiyonluğa ulaşmıştı.
O turnuvada büyük bir iz bırakan, tarafsız otoritelerin takdirini toplayan bir de Türk takımı vardı... Orhun ve Harun gibi yıldızlarından yoksun olmasına karşın, ilk beşinde yaşları 20 olan üç oyuncuya (Hidayet, Kerem Tunçeri, Mehmet Okur) yer veren ve basketbol dünyasını yetenekli genç bir kuşakla tanıştıran Türkiye, Erman Kunter’in yönetiminde oynadığı 9 maçtan 4’ünü kazanmış, eve sekizincilikle dönmüştü. Çeyrek finaldeki 66-63’lük Fransa yenilgisi, tıpkı bu yıl olduğu gibi kırılma noktası olmuş, “Genç Türkler” o yenilgiyle hedeften şaşınca dağılıp gitmişti.
Hatırlamayanlar için belirtmekte yarar var; o şampiyonada İtalya’yı kürsünün en tepesine taşıyan teknik adamın adı Bogdan Tanjeviç’ti.
2004’te geldiği Türk Milli Takımı’na en başarılı turnuvasını bu yıl oynatabilen Tanjeviç…
Oynadığı 9 maçtan 5’ini kazandıktan sonra üst üste 4 yenilgiyle turnuvaya havlu atan, “Wroclaw Hazırlık Turnuvası”nı birinci, Lodz’u ikinci bitirdikten sonra zurnanın zırt dediği Katowice’de nefesi tükenen Tanjeviç…
Türk basketbolunun şimdiye kadar yetiştirdiği en yetenekli kuşaklardan biriyle dört yıldır çalışan, yetmezmiş gibi, aynı oyuncuların büyük çoğunluğuyla kulüp takımında iki yıldır gece-gündüz birlikte olan ve sonuçta 99’daki sekizinciliği tekrarlamaktan öteye gidemeyen Tanjeviç…
Bizi on yıl geriye götüren ve kariyerinin en parlak günleri o dönemde kalmış olan Tanjeviç…
Bu turnuvadaki en önemli kazancımız olan Ömer Aşık’ı bile iki yıl önce görmeyen, o pozisyona Slovenya’dan Vidmar’ı transfer ettikten sonra, ancak Semih’in sakatlanmasıyla Ömer’i Alpella’dan çağıran ve Fenerbahçe kadrosuna katan Tanjeviç…
Demirel Federasyonu’nca şimdi muhtemelen “Turnuvada final oynayan iki takımı da yendi” diye korunacak ve arkasını Fenerbahçe’ye de yasladığı için 2010 Dünya Şampiyonası sonuna kadar koltuklarında oturacak olan Tanjeviç…
Evet, 2009 Avrupa Şampiyonası bitti. Bize kalan nedir?
Takkeyi önümüze koyup düşünmenin zamanıdır. Ama önce lütfen şu soruya cevap verin:
Almanya Nowitzki’yle, Litvanya Jasikevicius-Siskauskas-Kaukenas üçlüsüyle gelmiş olsaydı, biz bu şampiyonada çeyrek final oynayabilir miydik?
Üst üste üç turnuvada çeyrek final oynayamayan bir ülkeye, NBA’de kim oynarsa oynasın, basketbol ülkesi denir mi?
Sevgili Aceto sağolsun, yaklaşık iki haftadır onun dükkanında birlikte olduk. Sevindik, üzüldük, kızdık, tartıştık… Artık tası tarağı toplama vaktidir, fazla yayılmayalım. Giderayak biraz “ekşi” bir yazı yazdım, keyfinizi kaçıracak sorular sordum, farkındayım… Ama bu sorulara gerçekçi cevaplar bulamazsak evimizde düzenleyeceğimiz 2010 Dünya Şampiyonası da kabusa dönebilir.
Sürçü lisan ettiysem affola…
YİĞİTER ULUĞ

19 Eylül 2009

Hadi onlar “Fransız”…
Bize ne oldu?

Yazık… Tek kelimeyle yazık oldu… 2001 Avrupa Şampiyonası’ndan bu yana madalyaya ilk kez bu kadar yakındık. Hak etmiştik… Karakterimizle, takım kimyamızla, mücadele gücümüzle, rakiplere çemberi yasak eden savunmamızla, her şeyimizle…
Pardon, her şeyimizle değil… Bir ince detay var atladığımız… Stratejimiz yok. Ki böylesi bir turnuvada stratejiyi doğru çizmek, gücünü efektif kullanmak, eksilerini gizlerken, artılarını öne çıkarmak bazen her şeyden daha önemli olabilir.
Futbolda da, basketbolda da, voleybolda da… Durum hep aynı.
Aceto’nun mekanında ukalalık etmiş gibi olmayayım ama, galiba bu işin zirvesini 1982 Dünya Kupası’nda ilk tur grubundan 3 maçta 3 beraberlikle zar zor sıyrılabilen ama sonra oynadıkça açılarak, şampiyonluğa koşan Azzuri oluşturuyor. Teknik direktör Bearzot komutasındaki İtalyanlar, okullarda ders olarak okutulabilecek bir efsaneye imza atmışlardı.
Basketbolda benzer bir öyküyü 2002’de Yugoslavya yazdı. İlk turda süründüler, ikinci turda birbirlerine düştüler, kader maçında bizi yenerek çeyrek final trenine son anda tutundular ve sonra… Bir anda kendilerini finalde buldular. Finalde de biraz şans (Arjantin’de takımın yıldızı ve yarısı Ginobili sakattı), biraz da hakem yardımıyla kazanmayı becerdiler.
Niye anlatıyorum bunları?
Diyelim, Türkiye’yi ziyaret eden bir yabancı olsanız ve basketbolla da pek fazla alâkanız olmasa… Bu sabah gazeteleri gördüğünüzde, “Yahu daha geçen hafta İspanya ve Sırbistan gibi iki güçlü takımı yendik diye seviniyordunuz. Şimdi o takımlar yarı finalde, siz yoksunuz. Ne oldu böyle?” sorusunu sormaz mısınız?
Statü böyle işte… Bu turnuvalarda en kritik maç çeyrek finalde oynanıyor. İlk iki tura benzemiyor bu karşılaşma; telafisi mümkün değil. Daha önemlisi, bu maçın bir takımı dört sıra yukarı ya da aşağı atabilmesi… Sıralamayı dört sıra değiştirebilen bir başka maç yok.
Böyle hayati bir randevudan, uzatmanın son saniyesinde kaçırdığımız üçlükle yenik ayrıldık. Dövünülmeyecek gibi değil.
Oysa düne gelene kadar oynadığımız 6 maçtan 5.5’unu kazanmıştık. Slovenya maçının ikinci yarısında nasıl ve ne kadar üstün olduğumuzu herkes gördü, bir önceki yazıda ben de vurgulamıştım. Bir de Fransa vardı bizim gibi… İlk iki turu 6’da 6 galibiyetle geçen, strateji nedir, turnuva takımı olmak nasıl bir şeydir bilmeyen ve çeyrek finalde İspanya önünde toz şeker gibi dağılıp giden…
Haydi onlar “Fransız”… Bize ne oluyor?
Hidayet’in ağrıları her gün biraz daha artarken, İspanya maçını kazanıp, daha ikinci turun ilk ayağında çeyrek finali garantilemişken, onu neden ortalama 30-35 dakika sahada tuttuk? Neden biraz dinlendirmeyi göze alamadık?
Elinde Hidayet’in tecrübesinde, onun yeteneklerinde (ball handling, şut, bire bir oynayabilme) bir hücumcu bulunduran bir takım kader anlarında bu çok yönlü adamına bir tane top kullandıramaz mı?
İspanya maçında son hücumumuzu Ender’le kullandık, Slovenya maçında bir önceki maçta hiç oynamamış ve o gün de 30 dakika bankta kurumaya bırakılmış Engin’le… Dün yine Ender sahne aldı; kader toplarından ilkinde turnikesiyle maçı uzatmaya taşıdı ama el yakan üçlüğü yine onun kullanması ne kadar doğruydu acaba?
Hidayet saydığım toplardan bir tekiyle neden buluşturulamadı, niçin ona hazırlanmış bir oyun çizilemedi? Yoksa çizildi de onun dizleri mi izin vermedi?
Turnuvadaki en istikrarlı ve en verimli oyuncumuz, Ersan’ın tam da kader gününde beklenenin altında kalmasında (4/13 şut isabeti) yorgunluğunun payı ne kadardı?
Dereleri geçerken, bu iki yetenekli oyuncunun sırtına bindik binmesine de, okyanusa gelince bizi kıyıya götürecek kimse kalmadı.
İspanya galibiyetinden sonra biraz daha geniş bir rotasyonla, biraz daha rölantide oynayabilirdik. Çeyrek finale daha diri çıkabilirdik. Yunanistan’a ribaundlarda böyle (47-28) ezilmezdik o zaman…
Slovenya maçının 15. dakikasından son saniyesine kadar verdiğimiz onur mücadelesi gerçekten alkışa değerdi. Ben de heyecanlanıp, yazıma “Yenildik Ama Kaybetmedik” başlığını attım. Ama kaybetmişiz meğer… En can alıcı noktada bize lazım olan ekstra eforun bir damlasını, patlayıcı kuvvetin bir parçasını, savunma gayretinin bir nebzesini, serbest atış çizgisinde müthiş ihtiyaç duyduğumuz sükunetin hatırı sayılır bir bölümünü, yolda bir yerlerde döküp saçmışız besbelli…
Yazık… Böyle bir fırsat önümüzdeki on yılda gelmeyebilir.
YİĞİTER ULUĞ

17 Eylül 2009

Yenildik Ama Kaybetmedik

İkinci çeyreğin ortalarına gelmiştik. Lakoviç, hızla perdeden çıktı ve bir üçlük daha buldu. Skor 37-18 olmuştu. Telefonuma SMS’ler yağıyordu: “Abi, bu ne hal yahu?”
Turnuva boyunca sergilediğimiz sert, yoğun ve yardımlaşmalı savunmadan eser yoktu. Engin Atsür ve Sinan’ın maça ilk beşte başlaması, Bekir’in de kendini ikinci çeyrekte sahada bulması, diğer oyuncular için “Tamam arkadaşlar, fazla kasmaya gerek yok. Bu geceyi dinlenerek geçireceğiz” mesajı olmuştu sanki… Tanjeviç’in vitesi boşa attığını ve Hidayet-Ersan ikilisini maç sonuna kadar kenarda oturtacağını düşündüm.
Ama öyle olmadı.
Savunmada vidalar bir anda sıkıştırıldı. Peş peşe çalınan toplarla, Ender’in önderliğinde Türkiye dizginleri eline aldı. İlk 15 dakikada 37 üreten Slovenya, ilk devrenin son 5 dakikasında sadece 2 sayı bulabildi.
İkinci yarıya 7 sayılık bir dezavantajla girdik ama geri dönmüştük artık… Turnuvanın başından beri yerden yere atlayarak, savunmayı neredeyse savaşa çevirerek oynayan bir takımın, geceyi rölantide geçiremeyeceği anlaşılmıştı. Kazansak da kaybetsek de, bildiğimizi oynayacaktık.
Oynadık… Ve son topta kaybettik. Hiç önemli değil. Sahadan başımız dik ayrıldık ve çok önemli bir şeyi gördük: Yenemeyeceğimiz rakip yok.
Aslında iki farklı maç oynandı dün…
Birincisi, Türkiye’nin aktif dinlenmeye çalıştığı ilk 15 dakika.
İkincisi, sonraki 25 dakika…12 Dev Adam’ın özüne döndüğü bölüm.
İlkinde 37-18 mağluptuk. İkinci maçı 49-32 kazandık. Rakibi sürklase ettik. Böyle oynamayı sürdürür ve sahaya yayılan alan savunmasını tekrarlayabilirsek çeyrek finalde Yunanistan’ın sorun olacağını hiç sanmıyorum. Tek korkum, yavaş yavaş her oyuncuyu pençesine alan yorgunluk ve Yunanistan’ın bizden bir gün fazla dinleniyor olması…
İkinci tur başlarken, makul hedefin 3 maçta 2 galibiyet olacağını yazmıştım (Slovenya’nın, Sırbistan’a oranla bize daha ters geleceğini düşünmüştüm, yanıldım) Üç maç da nefes nefese geçti. Birinin kaderi uzatmada belli oldu, diğerleri son topta…
Yine biraz “flash-back” yaparsak turnuva başlarken, galibiyet anahtarımızın iyi savunma ve rakipleri 70 sayının altında tutmak olduğunu vurgulamıştım. Turnuva öyle sert geçiyor ki, dün Slovenya’yı 69’da tutmak bile yeterli olmadı. İspanya’ya diz çöktürmek için onları 60’a çekmek durumunda kaldık.
İlk tur sonunda olağanüstü parlak olan yüzdelerimiz ikinci turda geriledi haliyle… Skor ortalamamızın 77-78’lere gerilemesi sürpriz olmayacaktı, öyle oldu (şu anda 77). İlk turda % 42 olan üçlük isabetimiz şu an % 35 (bu tahmin de tuttu). Serbest atışlarda 16 takım arasında birinciydik, % 69’a ve yedinci sıraya düştük (bunda maalesef Ömer Aşık’ın rolü büyük: 7/30!)
İlk üç maçta 8/11 üçlük atan Ender Arslan, sonrasında kullandığı 7 üçlükten hiçbirinde isabet bulamadı, bu da bir alarm sinyali. Yüzdelerde artık daha aşağı düşmeden, müthiş mücadelemizi Katowice’ye ve turnuvanın son üç gününe taşımak durumundayız.
İstatistiklerde göze çarpan en sevindirici detay, topun kıymetini biliyor olmamız. Oynadığımız 6 maçtan 5’inde rakipten daha az top kaybı yaptık. Turnuvanın en az top kaybeden takımı Slovenya’yı bile 13 top kaybına ittik (ortalamasının 4 fazlası). Maç başına 10.3 top kaybı ile bu istatistikte şampiyonanın en iyi iki takımından biriyiz. Ribaundlarda da kimseye ezilmiyoruz.
Çeyrek final eşleşmeleri çok ilginç:
Rusya-Sırbistan, Fransa-İspanya, Slovenya-Hırvatistan ve Türkiye-Yunanistan…
Hemen herkes komşusuyla oynuyor (Rusya ile Sırbistan’ın ortak sınırı yok ama onlar da Ortodoks kültüründen komşu sayılır). İşin en ilginç yanı, hiçbir kapışmada favori olmaması… Bugüne kadar yenilgi yüzü görmeden gelmiş Fransa’nın, ilk günden beri kendini arayan İspanya’yı rahat geçeceğini kim söyleyebilir? Ya bu, İspanya’nın kendini bulma maçıysa?
Slovenya, grubu birinci bitirdi ama kağıt üzerinde diğer grubun dördüncüsü Hırvatistan, daha fazla koza sahip gibi görünüyor. Gündelik formlar, sakatlıklar ve moral çok belirleyici olacak bu turda.
Rakibimiz Yunanistan, ilk turun flaş takımıydı. Tempolu ve akıcıydılar. Geçen şampiyonadan yedi önemli ismi Polonya’ya getirmedikleri halde, yenilerle farklı ve göze hoş gelen basketbol oynuyor, Spanoulis’in liderliğinde istedikleri sonuçları da alıyorlardı. Yunanistan ikinci turda üç maçtan bir galibiyet çıkarabildi. Tempo düşünce, rakipler, guardlar üzerinde baskıyı arttırınca Yunanistan’ın “ek yerleri” de ortaya çıktı.
İspanya, Sırbistan maçlarının tamamında ve Slovenya maçının son 25 dakikalık bölümünde sergilediğimiz savunmayı tekrarlarsak, Yunanistan’ı 60’lı sayılara çeker ve yarı final vizesini alırız. Bunun için;
- Kerem, Ender, Engin ve Sinan’a büyük iş düşecek. Hava atışından son saniyeye kadar topa baskı yapmak için onları ekonomik kullanmalıyız. Spanoulis-Zizis ikilisini bozmak, top kayıplarına zorlamak, özellikle Spanoulis’in içeri dalışlarına izin vermemek maçın anahtarı olabilir.
- Semih, Ömer Aşık ve Oğuz, rakibin uzunları Schortsanitis ve Bourousis ile baş edebilecek güçte. Yeter ki, Ömer Aşık, Schortsanitis ‘i savunmak için ilk çeyrekten faul sorunu yaşamasın.
- Hidayet ve Ersan kendi standartlarını tuttururlarsa, Yunanistan’ın bu pozisyonlarda onlara verecek cevabı yok.
- Temponun yükselmesine izin vermeden hep sabırlı oynamalı ve dizginleri sürekli elimizde tutmalıyız.
Kazanırsak, yarı finalde Fransa-İspanya galibiyle eşleşeceğiz. Cumartesi sabahı coşkulu bir yarı final yazısında buluşmak dileğiyle…
YİĞİTER ULUĞ

15 Eylül 2009

Tarihe Geçecek Bir Gece

Maç bitti, kucaklaştık...
Masadaki arkadaşlarımdan Oğuz Bulut (ki futboldan atletizme, tenisten voleybola gerçek bir spor tutkunudur kendisi. Bu yıl ülkemizde yapılan Avrupa Seyircisiz Voleybol Şampiyonası maçlarına bile bilet alıp, kızıyla beraber gitmiş bir insandır!) “Yahu” dedi, “Koskoca uzatmada adamlara sayı attırmadık, Avrupa Şampiyonası tarihinde böyle bir maç var mıdır acaba?”
Kayıtlara bakmadan, hemen söyleyeyim: Yoktur!
Çok araştırırsak belki uzatmada takımlardan birinin hiç skor üretemediği bir maç buluruz. Ama dün geceki bir gece… Sanmıyorum.
Skorda birinci opsiyonunuz olan NBA yıldızı, 1/16 ile oynayacak…
Takımın pivotu, serbest atış çizgisine en çok giden oyuncunuz, oradan sadece 1/10 isabet bulacak…
Serbest atışlarda siz takım halinde % 58’de kalırken, rakip % 85 atacak…
Sırbistan gibi köklü bir basketbol ekolüne karşı, maçın en kritik bölümlerinde uzun süre alan savunması yapacaksınız ve rakip, son topta 24 saniye hücum süresini doldurup, şut bile bulamayacak…
Ve kazanacaksınız.
Bu kadarla da kalmıyor: Bu Sırp takımının omurgasını oluşturan ve çoğu Partizan altyapısından yetişmiş oyuncular (Tepiç, Tripkoviç, Velickoviç, Teodosiç, Pauniç) bizim belalımızdır aslında... Altyapı turnuvalarında, aynı yaş grubunda Türkiye’yi genelde Ersan, Oğuz, Semih, Ömer Aşık temsil etti (Cenk Akyol ve Hakan Demirel de vardı, ama onlar buralara gelemedi) ve hiç kazanamadık. Gelip gelip hep Sırplara tosladık.
Dün gece bu açıdan da bir ilkti.
Ayrıca hiçbir büyük turnuvada 5’te 5 yapamamıştık. En son 2006 Dünya Şampiyonası’nda ilk dört maçı kazandıktan sonra, beşinci randevuda Yunanistan’a boyun eğmiştik.
İlk turda rakiplerin zayıf ya da eksikli olması, Türk Milli Takımı’nın gerçek gücü hakkında soru işaretlerinin doğmasına neden olmuştu. Açıkçası, ben de temkinli olmayı tercih ettim. Bu yazıların aboneleri bilir; ikinci turda 3 maçta 2 galibiyet şansımız olduğunu söylemiş ve İspanya ile Slovenya maçlarını işaret etmiştim. Yanılmış olmaktan ötürü çok mutluyum.
Oyununu, özellikle de savunmasını her gün biraz daha ileriye taşıyan 12 Dev Adam, herkesle dans edebileceğini gösterdi. Hani eski bir cumhurbaşkanımız gibi “Böyyük” demesini de biliyorlar, yerine göre “büyük” demesini de…
Şimdi rakip Slovenya… Dizinde ağrılar olan Hidayet’i dinlendirmeli miyiz? En skorer ve en ribaundcu oyuncumuz Ersan da bir hayli yıprandı. Daha önce yazdığım gibi, çeyrek finale namağlup çıkmak değil, yüzde 75 madalya anlamına gelen o maçı kazanmak önemli. Slovenya önünde Engin ve Bekir’e şans vererek, Sinan’ı biraz daha fazla kullanmak, bize çeyrek finalde önemli fizik artılar getirebilir.
YİĞİTER ULUĞ

13 Eylül 2009

Çeyrek Finale Doğru

Çok önemli galibiyet…
Yendiğimiz takım 2006 Dünya Şampiyonu, 2007 Avrupa ikincisi ve 2008 Olimpiyat ikincisi olduğu için…
Çeyrek finaldeki yerimizi garantilediği için…
Ama en önemlisi, güçlü, köklü ve iddialı bir basketbol ülkesine karşı neler yapabileceğimizi gösterdiği için… Artık rakipler de bizden korkuyor. Eğer bu çizgimizi korur, bu muhteşem savunmayı her maçta tekrarlayabilirsek, Polonya’dan madalya almadan dönmeyiz. Koskoca İspanya’yı 60 sayıda tuttuğumuza göre…
İkinci tura ilişkin öngörülerimi gerçekleştiren bir maç oldu. İlk turda % 78 ile kullandığımız serbest atışlardan ve % 42 isabetle yağdırdığımız üçlüklerden eser kalmadı. Serbest atışlarda 7/12, üçlüklerde 6/26 yapabildik. Haliyle skorumuz da düştü. İlk turun en parlak adamı Ender, üçlük çizgisinin arkasından 0/5 attı ve bana kalırsa, son çeyrekte bu kadar çok sahada kalması, Kerem’in kenarda unutulması hataydı.Neyse… Kazanan her zaman haklı. Tanjeviç de öyle… Böyle kalpten mücadele veren, her top için yerden yere atlayan, İspanyollar gibi baskılı savunmanın piri oyunculara karşı sadece 8 top kaybeden takım kazanmalıydı zaten…
Bir nebze rahatladık artık; sakatları iyileştirmenin, yorgunları dinlendirmenin zamanı. Bu turnuvalarda en kritik gün, çeyrek final günüdür. O ana kadar namağlup gitseniz bile çeyrek finalde uğrayacağınız tek sayılık bir yenilgi, sizi bir anda 4 sıra aşağı atar. O yüzden çeyrek finale diri ve sağlıklı çıkmak, benim gözümde Sırbistan ve Slovenya’yı yenmekten daha önemli. Pazartesi ve Çarşamba oynayacağımız maçları kaybetsek bile bu grupta üçüncülük garanti. Bu durumda büyük olasılıkla Fransa ile eşleşiriz. Şampiyonada şu ana kadar formu korkutucu ama geçen sene elemelerde peş peşe iki kez yendiğimiz ve çekinmeyeceğimiz bir rakip.
Acaba Tanjeviç de benimle aynı görüşte mi?

YİĞİTER ULUĞ

12 Eylül 2009

3 Galibiyet Değerinde Bir Maç

Avrupa Şampiyonası’nın altıncı gününe geldik ve henüz yenilgi ile tanışmayan üç takımdan biri Türkiye (diğerleri Fransa ve Yunanistan). Malum, turnuvalarda peş peşe gelen maçlar, sporcuyu çok zorlar. Yoğunlaşan kas ve eklem ağrılarının yanı sıra, yapılan hataları unutmak için yeterince zaman olmaması, kafanın sürekli “keşke” ile başlayan cümlelerle dolmasına yol açar. Galibiyetler, “keşke”leri silmenin en keyifli yoludur. Bu açıdan bakınca, ikinci tura başlarken tüm rakiplerimizden daha iyi durumdayız ve grupta liderlik koltuğunda oturuyoruz. Slovenya-Sırbistan-İspanya üçlüsünün birbirlerini yenmeleri ve üçünün de ikinci tura 1 galibiyet, 1 mağlubiyetle gelmeleri bize bir avantaj daha sunuyor.
Şöyle bakalım: 6 takımlı bir ligin 2 haftası geride kalmış ve yenilgisiz lider durumdayız. Kalan 3 haftanın sonunda 5. sıraya düşmememiz, hedefe varmak, yani çeyrek finalist olmak için yeterli. 3 maçtan hiç galibiyet çıkaramasak bile bu hedefe ulaşabilme olasılığımız var. Fakat arzuladığımız o değil tabi…
Çeyrek finalde formda bir rakipten kaçabilmek ve yarı final şansını korumak için, bu grubu 1. veya 2. bitirmeye ihtiyacımız var. Bu da 3’te 2 yapmak demek.
İlk rakip İspanya. 2000’li yıllarda Avrupa’nın en başarılı, en istikrarlı basketbol ülkesi. 80-81 doğumlu Gasol-Navarro-Calderon kuşağını yakaladıklarından beri altın bir çağ yaşıyorlar. 1999’dan bu yana her Avrupa Şampiyonası’nda en az yarı final oynadılar. 2006’da Dünya Şampiyonu, 2007’de Avrupa ikincisi, 2008’de Olimpiyat ikincisi oldular. Normal koşullarda böyle bir rakibe diş geçirebilme şansımız yok – en son 2001’de Ankara’da yenebildik zaten. Fakat bu turnuvada İspanya’nın şu ana kadar oynadığı oyun, umutlarımızı besliyor. Oyun kurucu Calderon’un yokluğunda bir türlü organize olamıyorlar. Ritm bulamıyorlar; ilk turun en çok top kaybeden takımı (maç başına 16) unvanıyla karşımıza çıkıyorlar. Bazı oyuncuların koç Scariolo ile geçinemediği aşikâr.
Gayretli ve yardımlaşmalı savunmamızı sürdürür, belki Sinan’ı biraz daha fazla sahada tutarak topa baskıyı arttırırsak… Uzunlarımızı ekonomik kullanıp, maçın sonuna diri kalmalarını sağlarsak (top İspanya’ya geçtiği anda çabuk geri koşmak çok önemli)… Rubio-Fernandez arasındaki pas trafiğine çomak sokarsak kazanabiliriz.
İspanya gibi iddialı bir rakibi böyle yalpalarken yakalamış olmak müthiş bir avantaj çünkü bugün alınacak galibiyet aslında 3 galibiyet değerinde. Bugün kazanırsak, puan cetvelinde zaten altımızda olan takımlardan üçünün (İspanya, Polonya ve Litvanya) bizi geçme ihtimali kalmıyor. Bu da Çarşamba gecesi alınacak bir Slovenya galibiyetiyle çeyrek finalde avantajlı bir eşleşmeyi kapmak anlamına geliyor.
Evet, Sırbistan’ı değil, Slovenya’yı gözüme kestiriyorum. Çünkü onların daha dar bir kadrosu var, günler ilerledikçe yıpranacaklar. Üstelik ilk turdaki kurbanlarımızdan Litvanya gibi oyun kurucu sıkıntısı yaşıyorlar. (Bu pozisyonu Lakoviç’le paylaşan Dragiç, takımı yönetebilecek kadar pasör bir oyuncu değil). Ve en önemlisi, ne kadar yetenekli oyuncuları olursa olsun ve ne kadar iyi oynarlarsa oynasınlar, kritik eşiklerde baskıyı hissedince aniden dağılabiliyorlar. (Buna “büyük düşünemiyorlar” mı diyeceksiniz, “küçük ülke sendromu” mu diyeceksiniz, adını siz koyun artık).
Oysa Sırbistan çok dengeli bir takım. Uzun süredir Partizan’da bir arada oynayan ve birbirini tamamlayan oyunculardan kurulu. Avrupa’nın en iyi koçlarından Ivkoviç, hem dakikaları hem topları paylaştırıyor, her gün bir başkası öne çıkıyor. Ama Tanjeviç’in onları çok iyi tanıması da bizim artımız.
Sözün özü: Bize bu turda 2 galibiyet lazım. Hedef maçların İspanya ve Slovenya olduğunu düşünüyorum. İki randevuda da ibre % 51 bizi gösteriyor (hatta Slovenya’ya karşı % 60 bile diyebilirim)
YİĞİTER ULUĞ

11 Eylül 2009

Biz mi İyiydik
Rakipler mi Zayıftı?

Turgay Demirel, Federasyon Başkanı olalı beri, 1993’ten bu yana bütün Avrupa Şampiyonalarına katıldı Türkiye… Kendi evimizde oynadığımız ve gümüş madalya ile tamamladığımız 2001 de dahil olmak üzere, hiç 3 maçta 3 galibiyetle başlamamıştık. Bu defa hem ikinci tura avantajla çıkmamızı sağlayan, hem de kayıtlara geçen böyle bir “rekor” var elimizde...
Sevindirici ama şaşırtıcı değil. Neredeyse yarısını evde bırakıp gelmiş bir Litvanya takımı ile 20 yıldır Avrupa basketbolunun üst sıralarına uzak kalan Polonya ve Bulgaristan’ın olduğu bir gruptan birinci çıkmamız, oyuncularımızın kalitelerine ihanet etmediğini gösteriyor.
Bu girişten, Milli Takım’ın başarısını küçümsediğim ve alınan sonucu tamamen rakiplerin zayıflığına bağladığım sonucu çıkarılmasın. 2006’dan sonra ilk kez bir turnuvada kendimize en uygun oyun karakteriyle mücadele veriyoruz. Savunmanın her anını önemseyen, yardımlaşan, rakibin ritm bulmaması gerektiğini aklına kazımış, dersini iyi çalışmış ve her oyuncusu yüksek konsantrasyon düzeyini yakalamış, uyumlu bir ekibimiz var. Bu yüzden Tanjeviç’in rotasyonu, efektif hale geliyor. Giren-çıkan çok fazla fark etmiyor.
Teknik kadro eleştirilere kulak verdiği için, Ersan power forvet pozisyonunda oynuyor ve bu tercih ciddi fark yaratıyor. O mevkide, Mirsad’dan bu yana ilk kez şut menzili geniş, hareketli, iyi geri koşan ve ribaund kovalayan bir askere sahibiz. Ersan’ın dinlendirildiği dakikalarda Kerem Gönlüm’ü arıyor olabiliriz ama üçüncü maçta kıpırdanan Semih, bunu ikinci tura da taşıyabilirse sorunumuz tamamen ortadan kalkacak.
Savunmada rakibe sağlanan üstünlük, bazen blok ve top çalmaların ardından hücuma çabuk çıkıp, kolay atış bulmamıza yardımcı oluyor. Bu durumda hem iyi savunmanın meyvesini alıyor, hem de yüksek yüzdeli top kullanıyoruz. Türkiye, ilk 3 maç sonunda turnuvanın en skorer ikinci takımı: 88.3! Üçlük isabetinde ikinci (% 42), ikilik atışlarda üçüncüyüz (% 61). Serbest atışlarda ise, inanmak güç ama birinciyiz (% 78). Bunlar daha önce hiç yaklaşamadığımız ortalamalar - tahtaya vurmak lazım herhalde.
Hücumda topun paylaşılması… Hidayet’in daha önce 2003 ve 2005’te düştüğü hatadan uzak durup, kahraman olmaya soyunmaması… Hiç zorlama atış kullanmadan sabırla, doğru yeri ve zamanı beklemesi (buna karşın 13.3 sayıyla en skorer üçüncü oyuncumuz) rollerin iyi dağıtıldığını ve takım içi iletişimin üst düzeyde olduğunu gösteriyor.
Sürpriz skorer Ender (şu ana dek 8/11 üçlük isabeti), sahada Kerem ile beraber olduğunda daha verimli sanki… Turnuva öncesi sürekli dudak bükülen guardlarımız, rakiplerin tempoyu yükseltmesine izin vermemenin yanında, topa da çok iyi sahip çıktılar. Kerem, Ender ve Engin’in toplam asist sayısı 21, top kayıpları sadece 3. Bu orana şapka çıkartılmaz da ne yapılır?
Eğri oturup, doğru konuşalım… İkinci turda oynayacağımız takımlar, ilk turdakilere oranla daha güçlü ve iddialı. Yukarıda sıraladığım yüzdeleri ve ortalamaları aynı düzeyde tutmak neredeyse imkansız. Sayı ortalamamız 77-78’lere inecek muhtemelen... Üçlüklerde yüzde 32-35 arası bir yere gerilememiz normal sayılmalı. Boyalı bölgeden yaptığımız atışlarda yüksek isabet oranını korusak bile, o atışlara izin vermeyen sert ve yüksek savunma duvarlarıyla karşılaşacağız zaman zaman… Bu durumda serbest atışların yine yüksek yüzdeli olması şart.
İlk turda Ömer Onan ile Engin Atsür’den istediğimiz ölçüde istifade edemedik. Şimdi bu iki oyuncuya da önemli işler düşecek. Rakipler Ender’e yoğunlaşırken, Engin’in bulacağı dış şutları iyi kullanmasına, Ömer Onan’ın sert savunmasına ve takımın skor yükünü hafifleten hızlı hücumlarına çok ihtiyacımız var.
Yarın: İkinci turdaki rakipler
YİĞİTER ULUĞ

10 Eylül 2009

Deplasmanda Nasıl Oynanır?

Gerçekten uzun bir gece oldu. Kahredici bir güne eklenen gecenin, uzadıkça tadı kaçtı, ne yazık ki…
Akıldışı bir hayat sürdüğümüz şu coğrafyada sık sık tabiatın şamarını yiyoruz. Aceto “Yalnız ve güzel” dediğimiz ülkemizden bir kare fotoğraf koymuş. Doğayla barışık yaşayamayan, onun havasına, suyuna, toprağına saygı göstermeyen insanların ülkesi nasıl güzel olabilir ki?
Bu sorulara yanıt bulmak da zor, acıyla başa çıkmak da... Hayata tutunmaktan başka çare yok. İyisi mi, ben işime, uzunların son sözü söylediği ve basketbol milli takımımızın adeta “tıklım tıklım tribünler önünde deplasmanda nasıl oynanır?” dersi verdiği maça döneyim…


Dünkü yazı, “Çember altı mücadelesinde bire birde yenilmezsek kazanırız” diye bitiyordu. Basit bir ilkokul hesabı bile ne yaptığımızı ortaya koyuyor. Polonya’nın uzunları (Gortat, Lampe, Witka, Szewczyk) toplam 43 sayı, 19 ribaund… Türkiye’nin uzunları (Ömer Aşık, Oğuz, Semih, Ersan) toplam 51 sayı, 21 ribaund, ilaveten Ömer’den 2 de blok. Asıl önemlisi, istatistiklere yansımayan özverili ve yardımlaşmalı savunmayla daha baştan rakibe nefes aldırmamak.

40 dakika boyunca hiç yenik duruma düşmedik. Ömer Aşık’ın basket faulüyle 3-0 öne geçtiğimiz 1. dakikadan sonra bir daha eşitlik bile olmadı. Rakibin coşmasına, koşmasına, seyircisinden güç almasına izin vermedik. Tam tersine, her saniye biraz daha açılan fark, tribün baskısının ev sahibinin omuzlarına çökmesine yol açtı. Kendimizden emin ve sakindik, sinirlenmedik. Üçüncü çeyreğin başlarında Lampe’nin ardarda 9 sayısıyla ateşlenen Polonya, farkı 6’ya indirmeyi becerdi ama Tanjeviç hemen mola alarak bu rüzgarı kesti.
Yeri gelmişken söyleyeyim: Bu turnuvada şu ana kadar en formda isim Tanjeviç. Asistanlarının da yardımıyla rakipleri iyi analiz ettiği belli. Konsantre; maçın her anını yaşıyor. Oyuncu değişikliklerinin, molaların zamanlaması kusursuz. Hido’yu ikna edip, verdiği “az ama öz top kullan” rolü etkileyici.
Şimdi çok daha iyiyiz… Moralliyiz, özgüvenimiz arttı.

Ömer Aşık, dünkü performansıyla NBA’e selam gönderdi, daha geçen ay 5 yıl için 34 milyon dolara imza atmış olan Gortat’ı parkeye gömdü resmen… Semih uyandı. Ömer Onan ile Engin iyileşti. Ersan aynı çizgide yürümeyi sürdürüyor. Ender turnuvadaki ilk top kaybını yapmış olsa da (3 maçta sadece 1 top kaybı!) üçlüklerdeki yüksek yüzdesini koruyor. Kerem’in besleyici oyunu, Sinan’ın savunması her maç biraz daha büyüyor.

Uzun zamandır tek yıllarda böyle heyecan verici bir turnuva oynayamamıştık. Bu takım, performansı, pozitif kimyası (dün herkesin, ilk iki günün kayıp adamı Semih’i kendine getirmek için uğraşması ne güzeldi) ve mücadele katsayısıyla Japonya 2006’daki takımı andırıyor. Alacağı derece de benzer, hatta daha iyi olur inşallah.
“Kağıt üzerindeki kadrolara bakarsak, iyi yönetilen, rolleri gerçekçi dağıtılmış ve organize bir Türk Milli Takımı’nın ilk tur grubundan 3’te 3 yaparak birinci çıkması lazım” demiştim en başta… Herkes isminin hakkını verdi, beklenenden de iyi organize olduk, müthiş savunma yaptık (yediğimiz sayı ort. 70.3) ve çeyrek finalin ucu göründü.

Yarın da ikinci turda bizi bekleyenleri konuşuruz.

YİĞİTER ULUĞ

9 Eylül 2009

Uzun Bir Gece
ya da
Uzunların Gecesi

Turnuvalar böyledir… İlk gün alınan sonuç, bazen gidişat üzerinde beklenmedik ölçüde belirleyici olur. Hele bizim gibi moral takımlarında. Daha ilk yazıda “Nasıl başlarsak öyle gider” demem bu yüzdendi. Ama bu, yalnızca bizim takım için geçerli bir tespit değilmiş, gördük.

Normal şartlarda nerede oynarsak oynayalım, bize direnç gösterebilecek Bulgaristan, öyle perişan bir görüntü çizdi ki, İngilizlerin dünyaya armağan ettiği deyimle “match” (eşleşme) bile olmadı. Herkesin en büyük favorisi olarak Polonya’ya uçan ama starting box’ta Sırplardan ağır bir tokat yiyen İspanya da aynı paranteze dahil edilebilir. Az kalsın İngiltere’ye de yeniliyorlardı. Ve Litvanya… “Bize kaybederlerse, diğer takımları yener ve önümüzü açarlar” demiştim, yanıldım. Geçen şampiyonanın bronz madalyalı ekibi, ev sahibi Polonya önünde bize oynadığı oyunun yarısını bile oynayamadan havlu attı. Bırakın bizim önümüzü açmayı, kendi yollarını bulup bulamayacakları bile soru işareti şimdi…

Dünkü maçı uzun uzun yorumlamaya gerek var mı, bilmiyorum. Komşunun mahalle basketboluna uymadan, disiplini ve savunma konsantrasyonunu korumamız takdire şayan. Ömer Onan ve Engin Atsür’ün yokluğunda Bekir ile Sinan toplam 48 dakika sahada kaldılar ve 21 sayı, 4 asist ürettiler. Tanjeviç’in bu pozisyondan almayı düşündüğü verimin de üstünde rakamlar… Serbest atış yüzdemiz normale döndü maalesef (% 68). Ömer Aşık 0/5 ile alarm verdi. Bu takımdaki yeri bile tartışılan Ender, hepimizi mahcup etmeyi sürdürdü: Coşkulu oyunu ve 5/7 üçlüğüyle… Kerem Tunçeri skorer değil ama yapıcıydı (7 asist). Semih hala turnuvaya katılamadı, mazereti var herhalde. En güvendiğimiz iki isim, Hido ile Ersan da rahat skor sayesinde dinlenme şansı buldular.

Bu akşamki rakip Polonya, seyirci desteğiyle birleşen sert savunması sayesinde kalite açığını kapatarak 2’de 2 yapmış bir takım. Gortat-Lampe ikilisi ile sürekli boyalı bölgeden çalışıyorlar. Bu iki oyuncu dün Litvanya karşısında toplam 37 sayı, 27 ribaund üretti. Onların etkinliği, topla da topsuz da çok hareketli olan ve dışarıda gezinen David Logan ile şutör Ignerski’yi rahatlatıyor.
Sözün özü: Uzunlarımızın şu ana kadar ortaya koydukları oyunun, özellikle de savunmanın üstüne çıkmaları şart. Çember altı mücadelesinde bire birde yenilmezsek kazanırız. Sonra hemen Zenica’ya bağlanacağız…
YİĞİTER ULUĞ

8 Eylül 2009

Nasıl Kazandık?

Tahmin edildiği gibi oldu; son derece denk, çekişmeli ve heyecan dolu bir maç… Skor hep başa baş gitti, üstünlük defalarca el değiştirdi. Fark sadece bir kez 10 sayıya çıktı (bitime 1.51 kala Ömer Aşık’ın smacıyla).

Böyle bir maçta, üstelik Ömer Onan gibi tecrübeli bir oyuncudan yoksun olmamıza karşın, Tanjeviç’ten başlayarak en son yedeğe kadar giden müthiş bir konsantrasyonla oynadık. Temponun yükselmesine izin vermedik. Litvanya’nın tekerine çomak soktuk. Hataları minimuma indirdik (Litvanya 15 top kaybı, Türkiye 13. Ribaundlarda da 27-24 üstünüz)

Oyuncu değişiklikleri, kenardan müdahaleler yerindeydi. Sadece Ömer Aşık’ın ilk beşte başlayıp, daha ilk çeyrekte 2 ucuz faul alması yüreğimizi hop ettirdi, o kadar. Onun yerine giren Semih’in gecenin tek dağınık adamı olması, nerede ve hangi maçta oynadığının farkına varmadan sahada gezinmesi, ilk çeyreğin sonunda sendelememize neden oldu. 13-6’lık bir seri yedik. Dizginleri elimizden kaçırdığımız bir 5 dakikaydı, çeyrek sonunda Bekir’in şutu imdada yetişti.

Kenardan gelenlerin her an hazır olması, gayreti ve üretimi alkışa değerdi… Ender: Büyük soğukkanlılıkla 9/10 serbest atış ve 16 sayı ama daha önemlisi hiç top kaybetmeden 3 asist, 2 top çalma. Sinan: Agresif savunma ve rakibin hiç ummadığı anda üst üste 2 üçlük. Oğuz: Ömer’in faul problemi yaşadığı dakikalarda boyalı bölgede hatırı sayılır bir mesai.

Takımın temel taşlarından Hidayet, 32 dakika sahada kaldı ve gelmiş geçmiş en olgun maçlarından birini oynadı. Hiç zorlamadan, yüzde 50 şut isabetiyle 19 sayı. Daha ne olsun? Bazı şut tercihlerinde yaptığı yanlışlara karşın Ersan da faydalıydı.

Daha önceki Avrupa Şampiyonaları’nda Milli Takım’ın 23/26 gibi bir isabetle faul atışı kullanmasına hiç tanık olmamıştım. Sırf bu istatistik bile, takım halinde maçı ne kadar istediğimizi ve ne kadar iyi konsantre olduğumuzu gösteriyor. Bu gece rakip Bulgaristan. Yine aynı akılcı, sakin ve kontrolü sürekli elinde tutan oyunu ortaya koyar, komşuyla üçlük yarışına girmeden topu çemberin altına indirirsek 10-15 sayıyla kazanırız. Hele bir de Ömer Onan ve Semih takıma katılırsa…
YİĞİTER ULUĞ

6 Eylül 2009

Nerede Kalmıştık?

Son Avrupa Şampiyonası’nın resmi sitesinde, yani eurobasket2007.org’da Türkiye sayfasını açtığınız anda, “France Complete Turkey’s Misery” başlığını görüyorsunuz. “Fransa, Türkiye’nin perişanlığına noktayı koydu” demeye getirmiş adam…
Hatırladıkça içimi acıtan bir turnuvadır o... Türk Milli Takımı’nın oynadığı tüm maçları ekranlardan yorumlamak gibi bahtsız bir göreve atanmıştım. Takımınız, tek özelliği disiplin ve mücadele olan sıradan bir Alman takımına 79-49 yeniliyorsa canlı yayında ne diyebilirsiniz ki? Tam bir “Türkçem bitti, yanmışım” durumu…
Murat Kosova, Kaan Kural, Murat Murathanoğlu ile birlikte basın merkezinde yabancı meslektaşlarımızın bize yönelttiği soruların bazılarını sinirli sinirli gülerek, bazılarını dudak büküp, havaya bakarak cevaplıyor, daha doğrusu cevapsız bırakıyorduk. 1993’ten bu yana Türkiye’nin yer aldığı Avrupa Şampiyonalarından 6’sını (93 Almanya, 95 Yunanistan, 97 İspanya, 99 Fransa, 2001 Türkiye, 2007 İspanya) ve 2002 Dünya Şampiyonası’nı yerinde izlemiştim. Evet, o turnuvalarda da berbat oyunlar çıkardığımız, fark yediğimiz maçlar olmuştu ama hiç böyle darmadağın olmamıştık. Madrid’deki eziyet, 6 maçta 1 galibiyetle (o da Çeklere karşı) bitti. Bu, sponsorları ve reklamlarıyla günlerdir yeri göğü inleten bir takımın, Portekiz’in bile gerisinde kalarak Avrupa Şampiyonası’nı 11. sırada tamamlaması anlamına geliyordu.
Herkes 12 Dev Adam şarkısının kabak tadı verdiğini düşünüyordu artık...
Geçen yaz oynanan eleme maçlarından namağlup çıkmak ve Tony Parker’lı Fransa’yı içeride-dışarda iki kez yenmek, Türk Milli Takımı’nın basketbolseverlere vermeye çalıştığı bir özür mesajıydı sanki…
Ne yapalım, aldık, kabul ettik, yeniden vurduk kendimizi 12 Dev Adam notalarına… Milli Takım bugünden itibaren Polonya’nın Wroclaw şehrinde. İlk turda Litvanya, Bulgaristan, Polonya’lı gruptan en iyi dereceyle çıkmaya çalışacak. Ardından Lodz’a geçecek, ikinci turda komşu gruptan gelecek üç rakiple (muhtemelen İspanya, Slovenya ve Sırbistan) çeyrek final mücadelesi yapacak.
Garanti’nin bando-mızıkalı reklam filmi ekrana fırladığından beri her yerde aynı soru: “Bizim takım bu turnuvada ne yapar?”
Bir kere hemen baştan söyleyeyim, yokları, varlarından daha çok olan bir şampiyona bu… Sakattı, raporluydu, mazeretliydi, NBA’deki takımından izin alamadı derken çeşitli ülkelerin milli takımlarında forma giyebilecek pek çok şöhretli isim, Eurobasket 2009’a gitmiyor.
Miliçiç, Rakoçeviç (Sırbistan), Calderon (İspanya), Nowitzki, Kaman (Almanya), Papaloukas, Diamantidis, Kakiouzis, Tsartsaris, Dikoudis (Yunanistan), Jasikevicius, Kaukenas, Macijauskas, Siskauskas (Litvanya) Beciroviç, Udrih (Slovenya), Ajinca, Mickael Pietrus (Fransa), Ben Gordon, Luol Deng (Britanya), Tomas, Baraç (Hırvatistan), Kirilenko, Kaun (Rusya)
Benim çıkarabildiğim yoklar listesi bu. Şaka maka, sıkı bir Avrupa Karması. Unuttuklarım da olmuştur mutlaka, kusuruma bakmasınlar.
Devam mecburiyeti olmadığı için, kaçakların abarttığı böyle bir turnuvada biz de Mehmet Okur, Kerem Gönlüm ve Kaya Peker’siz bir kadroyla kürsüye çıkmanın yollarını arayacağız. Kerem’de yasak bir madde çıktı, biliyorsunuz... Mehmet Okur’la koç Tanjeviç arasındaki ilişki uzun süredir limoni. Okur geçen yıl da yoktu. Kaya Peker ise 2007’de canlı yayında NTV mikrofonlarına “Maçın hangi anında, hangi beşle sahada olacağımız belli değil. Oturmuş bir düzenimiz yok” mealinde bir şeyler söylediği günden bu yana kara listede.
Tamam, Kaya’nın üstünü çizdik de, onun sorusuna geri dönersek, takımın bu şampiyonada maçın hangi anında hangi beşle sahada olacağı belli mi? Oyun kurucu pozisyonunda birinci seçeneğimiz kim mesela? Hidayet’in rolü tam olarak belirlendi mi? Tanjeviç inadından vazgeçip, power forvet mevkiini Ersan’a emanet edecek mi?
Hazırlık döneminde bu sorulara ben de yanıt bulamadım, diğer basketbol yazarları da... Bulamadığımız içindir ki, çarşıda, sokakta, berberde, kasapta burnumuza dayanan “Bizim takım ne yapar?” sorusuna tatminkâr bir karşılık veremeden, eveleyip gevelemekle meşgulüz.
Şimdi bunca tantanadan sonra, hastası olduğum bu güzel blog’da hatırı sayılır bir arazi işgal ettiğime göre, eveleyip geveleyemem. Açık, net ve maddeler halinde söyleyeyim:
1. Hazırlık maçlarına değil de, kağıt üzerindeki kadrolara bakarsak, iyi yönetilen, rolleri gerçekçi dağıtılmış ve organize bir Türk Milli Takımı’nın ilk tur grubundan 3’te 3 yaparak birinci çıkması lazım. Bunun için;
a) Hidayet’in kısa forvet, Ersan’ın power forvet pozisyonlarında her maç yaklaşık 30’ar dakika alması ve takımın hücumda birinci ve ikinci opsiyonları olması gerek.
b) Bu iki asal parçayı tamamlayacak olan uzun Ömer Aşık. Ancak onun tecrübe eksikliği, ilk beş başladığı maçlarda faul sorununa girmesi gibi bir sonuç doğurabilir. Bu durumda pivot pozisyonunda Oğuz Savaş veya Semih Erden başlamalı, Ömer de ekonomik kullanımla, son çeyrekte sahada olabilecek şekilde en az 25 dakika oynamalı.
c) Oyun kurucu pozisyonunda gerek tecrübesi, gerek fiziği, gerekse Hido ile uyumu göz önüne alındığında Kerem Tunçeri birinci tercih, bence. Kerem’le başlayıp, savunmamızı tepeden deldirmediğimiz maçlarda uzunlarımızı da faul sorunundan korumuş oluruz. Kerem, çoğu ilk ve son çeyrekler olmak üzere 25 dakika sahada kalır, geri kalan süre Engin ile Ender arasında paylaştırılır.
d) Özellikle Litvanya maçında rakibin guard zaafından faydalanmak ve topa olabildiğince baskı yapmak şart. Bu noktada Sinan Güler’in agresif savunmasından yararlanmak lazım. Polonya’nın tecrübesiz guardlarına karşı da aynı baskıyı kurabiliriz. 2 numara pozisyonunu Sinan’la paylaşacak isim Ömer Onan. Bu pozisyondan pek fazla sayı çıkaramıyoruz belki ama takım savunmasını sertleştiren ve tempoyu arttırabilecek oyuncularımız olması, önemli bir artı.
e) Hidayet’e özel şut hazırlayamıyorsak, hücumda iyi bir spacing’le (en zayıf olduğumuz yön) en büyük kozumuzun mutlaka çembere doğru yönelmesini sağlayacak bir düzende olmalıyız. Hidayet’in içeri dalışları rakip savunmayı dalgalandıracak, dengesini bozacak ve gerek boyalı bölgedeki uzunlarımıza, gerek ters kanatta şut için bekleyenlere (Ömer, Kerem, Engin, duruma göre Ersan) rahat pozisyonlar getirecek. Orlando’da Hido’nun içeri girip cama bıraktığı her turnike, kaçsa bile Dwight Howard tarafından çembere tıkılıyordu. Elimizde Howard kadar güçlü ve atletik bir pivot yok ama Ersan, Semih ve Ömer de hücum ribaundlarından pekala ekmek yiyebilir.
f) Kabul edelim ki, İbrahim Kutluay’ın ardından aynı kalitede bir şutör yetiştiremedik. Mehmet’siz kadromuzun skor kapasitesi de kısıtlı. Ne kadar iyi oynasak da, iyi yönetilsek de kazanmamızın yolu rakibi 75, hatta mümkünse 70 sayının altında tutmaktan geçiyor. Bunun için mücadele katsayımızı maksimuma çıkarmak, her top için savaş vermek zorundayız.
2. İkinci turu Perşembe konuşuruz.
3. Son bir söz de fikstür için: Tehlikeli bir programımız var. En zor maçla başlıyoruz. Geçmiş turnuvalardan aldığımız ders şu: Türk Milli Takımı nasıl başlarsa öyle gidiyor. 2006’da Japonya’da ilk maçta favori gösterilen Litvanya’yı yenince moral bulmuş, kükremiş sel gibi bendimizi çiğneyip aşmıştık. Fakat 2007’de ilk gün Litvanya yenilgisi, bir anlamda sonun başlangıcı olmuştu.
Pazartesi gecesi Litvanya’dan galibiyet koparabilirsek (Baltıklılar, hiçbiri gerçek oyun kurucu olmayan Delininkaitis, Lukauskis ve Kalnietis ile oynuyor. Guard’larda üstünlük sağlamak ve tempoyu kontrol etmek, maçın anahtarı) hem morallenmiş, hem de rakiplerimizi birbirine düşürmüş olacağız. Sonrasında Litvanya, diğerlerini yenecek mutlaka… Böylece bizim yolumuzu da açacak. Ama yenilirsek, ertesi gün karşımızda tırnaklarını bilemiş, sürpriz arayan ve son saniyeye kadar tempoyu forse eden bir Bulgaristan bulacağız. Amerikalılar’ın “40 minutes of hell” dediği, cehennemi bir maç olacak. Kaybedebiliriz. Ve eğer grupta üçüncü güne 2’de 0’la girersek, “tamam mı, devam mı” maçında rakibimiz ev sahibi Polonya!
Siz FIBA’nın yerinde olsanız, kimin kazanmasını ve ikinci tura çıkmasını istersiniz?
Yiğiter Uluğ

3 Eylül 2009

Yiğiter Uluğ Aceto Blog'da

Avrupa Basketbol Şampiyonası 7 EylülPazartesi başlıyor ve ben blogda bir ustayı ağırlıyorum. Yiğiter Uluğ, şampiyona boyunca blogda yazacak. İlk yazısı 6 Eylül Pazar günü.