17 Aralık 2017

Küçük Şef Mascherano


Londra’da yine Chelsea, Arsenal ve Tottenham’ın gölgesinde bir transfer dönemi geçiriyorlardı, 2006 yazıydı ve West Ham taraftarı bir sabah uyandıklarında Arjantinli iki star adayının takımlarına transfer olduğunu öğrendiklerinde bunu sabah mahmurluğuna verdiler. Haber doğruydu, Carlos Tevez ve Javier Mascherano artık West Ham forması giyecekti. “Apaçi” Tevez’i bir kenara bırakalım bu Pazar’ın aktörü Mascherano için filmi biraz daha geri saralım..
Rus oligarkların Chelsea ile başlayan futbol aşkı daha flört dönemindeyken transfer piyasası gizemli bir adamla tanıştı. 33 yaşındaki Kia Joorabchian, 60 milyon dolar borcu olan Corinthians kulünbünü kurtaracağını ve yıldızları transfer edeceğini söyleyip manşetlere çıktığında Brezilya medyası “Kim bu adam?” diye Joorabchian’ın izini sürmeye başladı. 4 yaşında ailesiyle İran’dan Kanada’ya göç eden, İngiliz vatandaşlığı olan ve Rusya’da yatırımları olan Joorabchian daha 33 yaşındaydı. 1999’da Roman Abramoviç ve Boris Berezovsky ile Rusya’nın saygın gazetelerinden Kommersant’a talip olduklarında Moskova’da gazeteler,  Kia Joorabchian’ın arkasındaki sermayenin “Büyük ağabey” Boris Berezovsky’nin olduğunu yazmıştı.


Londra’da kolej yıllarında sıkı bir Arsenal taraftarı olan menajer ve yatırımcı Joorabchian’ın Corinthians’a transfer ettiği Tevez ve Mascherano bir gecede West Ham’lı oldular. River Plate alt yapısından yetişen Mascherano daha A takıma çıkmadan dönemin milli takım teknik direktörü “Deli” Marcelo Bielsa onu A Milli Takım’a çağırınca Arjantin medyası ayağa kalktı. Bielsa, genç yetenekleri keşfetmeyi severdi. Mascherano, 3 Dünya Kupası oynadı, 4.’yü Rusya’da oynayacak ve milli takımı bırakacak. 4 Copa America, 2 Olimpiyat’ta forma giyen Arjantinli oyuncunun Londra günlerindeki kariyerini belirleyen adam İspanyol hoca Rafael Benitez oldu. Onu Liverpool orta sahasına monte etmek isteyen Benitez evine kadar gidip görüştüğü Mascherano’yu ikna etmeyi başardı. Milan, Inter ve Juventus da onun peşindeydi ama kazanan Liverpool oldu. Üç sezon giydiği kırmızı forma altında orta saha merkezinde dünyanın en iyilerinden biri olmayı başaran Mascherano’ya gözünü diken teknik adam bu sefer Guardiola idi. Inter’e giden Rafael Benitez’in “Milano’ya gel, yine beraber çalışalım” teklifine bu kez “Hayır” dedi, çünkü artık Camp Nou çimlerine çıkacaktı ve memleketinin gözbebeği Messi ile birlikte oynayacaktı. 


1.74 cm boyunda bir oyuncunu defansın göbeğinde oynamasını beklemek üstelik orta saha ve forvetinde kısa boylu oyuncular varken, ilk başta Barcelona için çılgınlıktı ama Pep Guardiola, Mascherano’yu ikna etti. Orta sahada Busquets’in yeri garantiydi, Puyol’un uzun sürecek sakatlığında, Mascherano’nun yetenekli ayaklarına ve defanstan topla çıkarken yüksek oyun görüşüne güvenen Guardiola, Arjantinli’yi stoper yaptı. Sonra gelsin kupalar, kupalar… Yedi yılda 200’ün üzerinde maça çıkan Mascherano, Barcelona soyunma odasında “Küçük şef” olarak anılırdı. Bir de takım içinde gol atamadığı için takım arkadaşlarının sürekli takıldığı adam. Daha önce de kazanılan bir penaltıyı atabilirdi ama yedi yıl bekledi ve geçen Nisan ayında Barça formasıyla ilk golünü Osasuna ağlarına yollardı. Bu gol, Barcelona’da 7 yılda 17 kupa kazanan Mascherano’nun muhtemelen ilk ve son golü olacak çünkü 33 yaşındaki Arjantinli, devre arasında takımdan ayrılmak istediğini söyledi. Barça’nın ondan tek ricası var, yerine bir transfer yapana kadar başka bir kulübe imza atmaması.


14 yıl önce bir hazırlık kampında okuduğum La Gazzetta dello Sport gazetesine bakıp, parmağıyla sayfadaki Mascherano’yu işaret eden ve bana “Çok büyük futbolcu olacak bu” diyen Hagi’yi selam olsun, Küçük Şef’in Camp Nou’daki büyük ve ışıltılı kariyeri artık daha küçük ve loş bir sahnede sürecek. 

10 Aralık 2017

Igor Tudor'un Derdi Ne?


Tarihi boyunca her sezona şampiyonluk parolasıyla giren ama son üç sezonda ilk iki içinde yer alamayan bir futbol takımının kadrosunu sil baştan yapıp 14 haftada ezeli rakiplerinin üç puan önünde ilk yarının son virajına sokmak başarıysa, Galatasaray’da Igor Tudor neden tartışılıyor? Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin alınabilecek 42 puanın 16’sını kaybettiği bir sezonda Tudor’un başarısı, ezeli rakiplerinin başarısızlığı üzerinden anlatılırsa, evet Hırvat teknik adam başarısız, çünkü “başarısız” ezeli rakipleriyle oynadığı maçların hiçbirini kazanamadı.

Sahada işler yolunda gitmeyince dünyanın her yerinde teknik adam medya ilişkileri gerginleşir. 2008’de Barcelona Rijkaard sonrası yeni hocasını ararken Lizbon’da “Özel biri”nin kapısını çalmış ve “Seninle çalışmak istiyoruz ama medyayla kavga etmeyecek ve rakiplerle polemik yaratmayacaksın. Bizim kulüp etiğimizde kavgaya gürültüye yer yok” demişlerdi. Jose Mourinho teklife “Hayır” derken kestirip atmıştı: “Ben değişmem, ben buyum.”
Galatasaray’da son 10 yılda Rijkaard, Mancini ve Prandelli gibi muteber teknik adamlar görev yaptı. Rijkaard’ın İngilizcesi iyiydi, tercümanın kötü. Mancini sinirlendiğinde İtalyanca konuşur, kendini doğru dürüst ifade edemezdi. Prandelli’nin tercümanının İtalyancası mükemmel ama Türkçesi 150 kelimeydi. İnsan sinirlendiğinde kendini en iyi anadilinde ifade eder. Tudor da kırık İngilizce ile kendisinden önce görev yapan şöhretli teknik adamlar gibi yarım anlatıyor, yarım anlaşılıyor...

Karabük'e iyi futbol oynatmak, kısıtlı bir kadroyla başarılı olmak… Avrupa’da her teknik adam, Zidane gibi Real Madrid’de ilk deneyimini yaşamıyor. Tudor da basamakları tek tek çıkan, futbol oynadığı Juventus’ta çok şey öğrenmiş bugün Galatasaray’da çalışırken bir gün İtalya Serie A’da, İspanya La Liga’da çalışmayı hayal eden bir hoca…

Ne futbol bilgisini ne de zekasını sorgulayabiliriz Tudor’un ama bir gerçek var ki duygusal zeka en çok o sıcak 90 dakikaların içinde verilen kararlarla ortaya çıkar. Bunu ben demiyorum, Jose Mourinho diyor.. Oyunu okuyabilmek, yolunda gitmeyeni düzeltmek, tabelada geri düştüğünde sahadaki futbolcudan önce pes etmemek teknik adamlığın en zor tarafı… Bir pilotun, bir cerrahın ihtiyaç duyduğu o soğukkanlılık Tudor’da yok…

Üst futbol aklı diye Bükreş’e gidip Lucescu ile görüşen Galatasaray yönetimi  Tudor’u o gün zaten çırak ilan etmişti. Ustalığına çok var ama kalfalık günlerinde Tudor “Ben ustayım” diye bağırabilmek adına takımının rulmanlarıyla, vidalarıyla oynuyor. Söküyor ama tekrar toplayamıyor…


Dünyanın her liginde şampiyonluk yarışı verdiğin rakiplerle oynadığın maçlar üç puandan fazlasıdır.  “Ben derbileri kaybederim ama diğer maçları alırım” demek o takımların yarıştaki rakiplerin Başakşehir, Beşiktaş ve Fenerbahçe’den puan almalarını gerektirir. Igor Tudor, “Yazgını başkalarının ıstakasına bırakıyorsun” diyen Murathan Mungan’ı tanımaz ama bir İspanyol edebiyatı klasiği Cervantes’in Don Kişot’unu mutlaka bilir… Tudor’un, Don Kişot’luk yapıp –özellikle medyadan- hayali düşmanlar yaratmasına gerek yok çünkü yeterli kadar yarışabileceği, çarpışabileceği rakibi var. Hayatta yel değirmenlerini yenebilmiş insan var mı, işte o yok… (SABAH PAZAR eki)

Guadiola vs. Mourinho



6 Aralık 2017

Paul Le Guen

Futbolcuların büyük bir çoğunluğunun ailelerin ekonomik imkanlarının kısıtlı olduğu bir çocukluk hikayeleri vardır. Kolay iş değildir profesyonel futbolcu olmak, yetenek yetmez, yokluğu varlığına çevirmek için çok çalışmak ve vazgeçmemek gerekir. İstisnaları yok mudur, vardır elbette… Arjantinli “Deli” lakaplı teknik adam Bielsa, çok zengin bir ailenin oğludur. Kaka da Brezilya’da zengin bir ailenin çocuğudur. 
Bursaspor ile kariyerinde beyaz sayfa açan Paul Le Guen de, Fransa’nın kuzeyinde Bretagne bölgesinde doğduğunda annesi ülkede büyük bir itibara sahip politikacıydı, Marie-Françoise Le Guen uzun yıllar belediye başkanlığı yaptı. Brest’ten Nantes’a oradan Paris Saint Germain’e uzanan ve Başkent kulübünde 7 sezon forma giyen Paul Le Guen, defans ve orta sahada 602 maçla kariyerine son noktayı koydu. Zinedine Zidane gibi Paul Le Guen de alt liglerde çalışmadan Fransa 1. Ligi’nde göreve başladı. Yolu Galatasaray’dan geçen Nonda’nın golleriyle sırtladığı Nantes onun ilk sezonunda puan tablosunda beşinci sırada yer aldı. Üç sezonun sonunda yönetim Paul Le Guen ile yollarını ayırdığında Fransız teknik adam bir yıl kenara çekilmeyi tercih etti. Fransa’da O.Lyon fırtınası esiyordu ve hocası Santini’yi milli takıma yollayan Başkan Aulas, her zamanki gibi doğru seçimi yaptı. Le Guen ile arka arkaya 3 yıl şampiyon olan O.Lyon iki kez de Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final gördü. Le Guen yine yorulmuştu ve yine bir yıl kenara çekildi, gelecekte aynı yöntemi Guardiola ve Luis Enrique de deneyecekti. 
2005’de eski takım arkadaşı Fournier’nin yerine göreve gelmeyi kabul etmedi ve PSG’nin teklifine “Hayır” dedi. Çok okuyan, çok gezen ve Avrupa Ligleri’ni ekranda yorumlayan Le Guen, New York Maratonu’nu da koştu o yıl. Avrupa’nın “A+” teknik adamlarından biriyken G. Rangers’a gitmesini kimse doğru bulmadı. İskoçya’da farklı bir futbol kültürü ve iklimiyle tanıştı. Geri çevirdiği PSG’e de bir yıl sonra “’Evet” dedi. Birçok Fransız teknik adam gibi, dil avantajıyla kariyerinin direksiyonunu Afrika’ya çevirdi. Önce Kamerun ardından Umman.
Geçen sezon kalplere zarar bir sezon finaliyle ligde kalmayı başaran Bursaspor ve iki yıl sonra yine teknik adamlığa dönen Paul Le Guen’in birlikteliği bir kazan-kazan projesidir. 1998 Dünya Kupası’nı Fransız kanalında yorumladığı günden bu yana teknik adamlığında her zaman rakip analize inanan Paul Le Guen, Fransız futbolcuların bu sezon favori adresi Süper Lig’de geçmiş parlak kariyerinin üstüne yeni bir hikaye yazmaya başladı. Bretagne Üniversitesi’nden ekonomi diploması alan bir insan Bursaspor’da hesabını iyi yapıyor. Şaşıran…

3 Aralık 2017

Hayallere Vurulan Neşterler

Futbol, güzel çalımların, unutulmaz gollerin oyunu olduğu kadar acımasız tekmelerin, dirseklerin de, sevinçler kadar acıların da oyunu. İtalyanca’da karşılığı “Calcio”, bir anlamı da tekme zaten “Calcio”nun. Futbol dünyası eşsiz yeteneklerini daha uzun yıllar sahalarda sergilemesi beklenen onca yıldızı ağır sakatlıklar yüzünden erken emekli etti, kimi de kariyerinin yarısını ameliyat masalarında, rehabilitasyon merkezlerinde ve tribünde geçirdi. Giyemedikleri formaya, vuramadıkları topa bakıp yutkundular. Hayat bir gün onlara “Kramponunu as”dan başka çare bırakmadı. Rıdvan Dilmen, Frank Pingel ve Tobias Linderoth gibi.. Kimi de Beşiktaşlı Atiba gibi üç kez diz operasyonu geçirip kariyerinin sonbaharında mevkisinde parmakla gösterilir oldu Avrupa’da…

Ben bu satırları yazarken Santi Cazorla, 19 Ekim 2016’da sakatlandığı günden bu yana 9. Operasyonu için ameliyat masasında yatıyor. 2014’te İspanya-Şili maçında yediği tekmeden bu yana da çekiyor Arsenal’in ele avuca sığmaz futbolcusu. “Çocuğunla bahçede oynayabilirsen şükret” ile “Tekrar Arsenal formasını giyeceğim” arasında gidip geliyor hayatı. İspanyol Marca Gazetesi, geçtiğimiz ay spor gazeteciliğinin tarihi birinci sayfalarından birine imza attı ve Cazorla’nın “Ameliyat masaları aşil tendonumun 8 santimini yedi” dediği sakat ayağının fotoğrafını kapak yaptı. Cazorla hala futbol oynamayı hayal ediyor ama gelin hayallerine neşter vurulan yıldızları hatırlayalım… 


“Harbi” Ronaldo, hani Brezilyalı olan, Barcelona’dan Inter’e geldiğinde İtalya ayağa kalkmıştı ama Milano kulübünün şampiyonluk hasreti çektiği yıllarda “Fenomen” yıkıldı kaldı sahada, Kasım 99’du, Nisan ayında sahalara döndüğünde Lazio maçında kendine has vücut çalımını yaparken dizi bir kez daha onu yalnız bıraktı. O gün ağlayan sadece Ronaldo değildi, Laziolu futbolcular da gözyaşlarını tutamadılar. Real Madrid sonra Milan, 2008’de bu kez sol diz bağları koptu, sonrası flu günler… Tarihin en iyi golcülerinden biri olan Marco Van Basten, ayak bileğine Ajax günlerinde yediği tekme kariyeri boyunca kapanmaz bir kılıç yarası gibi taşıdı. Rivayet odur ki Milan forması giyerken, rakip savunmacılar onun zayıf karnına, bileğine bileğine vururlardı, Hollandalı da kalecilerin uzanamayacağı köşeye… Bir diz sakatlığını atlattı, 92’de ayak bileğinden sakatlandığında 27 yaşındaydı, olmadı, 3 yıl direndi, 30 yaşında futbolu bıraktı.


Real Madrid’de Başkan Florentino Perez, “Los Galacticos” operasyonunu Figo ile başlatırken Milan’a satılan Fernando Redondo için Madrid Barajas Havaalanı’nda cam çerveve indi aşağıya, kadife bilekli Arjantinli’nin satışına isyan eden taraftarlar onu uğurlarken gözyaşlarına boğuldular. Milan’da daha sezonun başında sağ diz bağları koptu Redondo’nun, üç ameliyat oldu, tekrar sahalara döndüğünde aradan iki yıl geçmişti. Olmadı, Redondo da yapamadı, San Siro ona doyamadan futbolu bıraktı. 

Giuseppe Rossi son 10 yılda İtalyanların yetiştirdiği en parlak golcülerden biriydi ama 2011’de Real Madrid maçında Villarreal formasıyla yığıldı kaldı sahada, sağ diz yan bağları parçalanmıştı, pes etmedi döndü ama diz bir kez daha ihanet etti ona. Üçüncü ameliyatı olurken takımı ligden düşmüştü. Fiorentina’ya gitti, bir kez daha aynı sakatlık. Yine hava değişimi,  bu kez İspanya’da Celta Vigo, yine diz bağları… Rossi 30 yaşına geldi şimdi Genoa formasıyla geçmişini arıyor… 


Barcelona alt yapısından yetişen ve Pep Guardiola ile sudan ucuz bonservis bedeline Bayern Münih’in yolunu tutan Thiago Alcantara’nın 2014 Dünya Kupası kadrosunda yeri hazırdı.  29 Mart 2014’te dizinin bağları “Brezilya’ya gitmiyorsun” dedi. Ekim ayında döndüğünde sağ dizi bir kez ameliyat masasına yatırıldı. Sordular, “Ne diyebilirim ki… Ne olursa olsun bırakmayacağım futbolu” dedi sadece…



Hayallerine çok neşter yiyen bir büyük yıldızla son vereyim. Roberto Baggio, Vicenza formasıyla ayağına topu aldığında İtalya genç yeteneğin bir büyük takıma transferini bekliyordu. 1985’de 18 yaşındayken dizinden operasyon geçirdi. Bir yıl oynamadı. 90’ların ortasında Serie A’da herkes Baggio’ya tekme atıyordu, o yılmıyordu, dizinden, bileğinden sakatlıklar. 1994 Dünya Kupası finalinde penaltıyı kaçıran Baggio’nun hayali 2002 Dünya Kupası’na gitmekti. Takımı Brescia küme düşme hattındaydı, bir mucize gibi diz ameliyatından 77 gün sonra sahalara döndü ama milli takım teknik direktörü Trapattoni onu finallere giden kadroya almadı. Baggio o günleri şöyle anlatmıştı: “Brescia’da maçtan sonra iki gün zor yürüyordum. İdmandan eve döndüğümde arabamdan zor inerdim, önce bir ayağımı çıkartır, kapıyı tutunur diğer ayağımı çekerdim dışarıya. Bir ağrı kesici hayatımın parçası olmuştu. Arabadan zor çıkar ama her hafta sonu da Brescia formasıyla sahaya çıkardım…” 

26 Kasım 2017

Baba Bana Naim'i Anlat


Benim kuşağım ansiklopediye başvuran değil A'dan Z'ye tüm ciltleri roman gibi okuyarak büyüyen bir kuşaktı. Bilgiye açtık ve ansiklopedilerle dünyayı keşfederdik. Hayal dünyası büyük çocuklar yetişti televizyonun tek kanallı olduğu yıllarda. TRT'den yayınlanan Avrupa Kupası maçlarında kimi Real Madrid'i kimi Eintracht Franfurt'u kimi de Nottingham Forest'ı sevdi. Dünya Kupası olmasa Maradona'yı izleyemeyecektik. Olimpiyatlar ve Avrupa Şampiyonları'nda sporun her dalını büyük bir merakla izledik.

Bilgi öyle bugün olduğu gibi klavyenin tuşlarında değildi, sor Google'a cevaplasın yıllarına çok vardı daha. Takım sporlarında pek bir başarımız yoktu, Olimpiyat'larda madalya kazanmış güreşçilerimizin adını ezberler, televizyon ekranında bir gün biz de altın alacak sporcumuzu izleriz diye umut ederdik. Bir gün küçük dev adam çıktı, dünyayı da dünyamızı da ayağa kaldırdı.
Naim Süleymanoğlu ile birlikte kaldırdık millet olarak o halteri, Seul'un Güney Kore'nin başkentini olduğunu ezbere bilen çocuklardık, sonra çok sevdik Güney Kore'yi de Seul'u da, gün geldi A Milli Takım, Dünya Kupası'nda orada üçüncü olduğu gün aklımıza yine Naim'in elini pudraladıktan sonra alnına düşen saçları üfürdüğü anlar geldi...

Zehir gibi gençler var şimdi memlekette. Real Madrid'in 11'inden, Chelsea'nin bu sezon kiraladığı oyunculara, NBA Draft'ında kimin nereye gideceğinden, teniste çıkış yapan isimlere kadar, onlarca dalda yüzlerce makale yazabilecek meraklı ve bilgili gençler... Her spor dalının kurallarını da biliyorlar, efsanelerini de, araştırmayı da seviyorlar, izlemeyi de, spor yapmayı da demek isterdim ama kabul edelim o konuda biraz bilinçsiz, biraz tembeliz galiba...
Naim Süleymanoğlu'nu kaybettiğimiz günün ertesi sabahında kendisi de altyapıda bir sporcu olan dokuz yaşındaki oğlum Emre'ye "Naim'i biliyor musun?" diye sordum. Haftada beş gün okula gidip altı gün sutopu idmanı yapan, sporu çok seven çocuk mahcubiyetle "Hayır" dedi. Spor gazetecisi olarak hatanın bende olduğunu anladım ve oğluma Naim'i anlattım, kendisiyle aynı boydaki "Cep Herkül"ünün kaldırdığı ağırlığı anlayabilmesi için "Bir damacana suyu sen kaldırabiliyor musun?" diye sordum. "Çok ağır, nasıl kaldırırım ki?" dedi. "Haklısın" dedim, "Naim senin kilonun iki katıydı ama tam dokuz damacana ağırlığındaki halteri kaldırmıştı" dediğimde "Nasıl?" diye gözleri yuvalarından fırladı. YouTube'dan Naim'in Valerios Leonidis ile 1996 Atlanta'daki büyük kapışmasına sahne olan videoyu izledik, ikna oldu...Başta futbol olmak üzere her spor dalında altyapıların eksiklerini problemlerini tartıştığımız bugünlerde spor tarihinin en büyük efsanelerinden biri Naim bana şunu düşündürttü. Bizim gençlerimize çocuklarımıza sporu anlatmamız, sporu öğretmemiz lazım önce. Her oyunun kurallarını, efsanelerini anlatmamız lazım. Kim nasıl büyük sporcu olmuş, kim nerede hata yapmış, kim nasıl şampiyon olmuş? Bunları anlatmamız lazım çocuklarımıza.

Yaşar Doğu'dan Reşit Karabacak'a, Ruhi Sarıalp'dan Ramil Guleyev'e kadar büyük sporcuları ezberletmeliyiz onlara... Can Bartu'nun Beşiktaş'a derbide iki gol attıktan sonra aynı gün Spor Sergi Sarayı'nda Galatasaray'a basketbol maçında 32 sayı attığını bir masal gibi dinlemelerini sağlamalıyız. Yaşar Erkan'ı, Cemal Kamacı'yı, Hamza Yerlikaya'yı, Halil Mutlu'yu, Kenan Sofoğlu'nu zihinlerinin bir köşesine armağan etmeliyiz.Türkiye bir gün mutlaka Dünya Kupası'na da, Avrupa Şampiyonası'na da ev sahipliği yapacak. Her çocuk sporcu olmayacak ama her Türk çocuğunun sporsever olabilmesi için orta öğretim çağında haftada iki saat bile olsa Spor Kültürü/Tarihi dersine ihtiyacımız var. Her okulda farklı spor dallarının anlatıldığı, meraklı çocukların nereye başvuracaklarını öğrenecekleri seminerler düzenlemeliyiz. Bir çocuk disk atacaksa, diğeri judo yapacaksa, biri jimnastikçi, bir diğeri hentbolcu olacaksa önce kurallarını öğrenecek, o sporu sevecek...

Altyapıların başarısı da sporun kültürünü öğretmekten geçer. Bilinçli ve bilgili sporcular yetiştirmek, adale ağrısı, yorgunluk, emek, fedakarlık nedir bilen gençlerin sporculara saygı duyacağı, küfür, hakaretin olmadığı tribünler için bizim bu derse ihtiyacımız var.

19 Kasım 2017

Adamsın Buffon Adamsın De Rossi

Fazla kullanıldığında kıymetini yitiren kelimeler, cümleler var hayatta: “Seni seviyorum, sen mühimsin” Güzel sözleri çok duymanın israf olduğunu düşünen de var duymak isteyen de. Bir de sonsuz kredisi olanlar: “Nasılsın, Günaydın” gibi. İnsanların şehir hayatında birbirlerine söylemekten imtina ettiği, unuttuğu basit kelimeler. Bir de hayatımıza son yıllarda biraz da sosyal medyanın hercailiğiyle giren garip kelimeler var. "Adamsın" gibi.. Oysa ne çok sıfat vardır aslında o "Adamsın" denilen insanlara söylenebilecek. İyiyi, güzeli alkışlamak için ne çok sıfat kullanılabilir... Şimdi size iki kaybeden adam hikayesi anlatacağım, sonunda hep beraber "Adamsınız" diyeceğiz!
Dört kez 'nı kazanan İtalya için 2018 Rusya bir başkaydı. 1970'de final oynayıp kaybettikten 12 yıl sonra kupayı kazanmışlar, bir 12 yıl sonra Baggio'nun penaltısıyla yıkılmışlar, ondan 12 yıl sonra da 2006'da Berlin'de kaptan Cannavaro kupayı kaldırdığında "Her şey gerçek" manşetini attırmışlardı gazetelerine...
Rüyanın 12 yıl sonra Rusya'da sürmesine İsveç engel oldu ve İtalya 60 yıl sonra Dünya Kupası'nın dışında kaldı. 20 yıl önce yine bu mevsimde 98 Dünya Kupası için Rusya ile play-off maçına karlı sahada çıktıklarında kalecileri Pagliuca 32. dakikada sakatlanınca yerini 19 yaşında bir gence bırakmıştı.

'un 175 maçlık milli takım kariyeri o soğuk akşam başladı ve bu hafta San Siro'nun çimlerinde gözyaşlarıyla sona erdi. Juventus küme düştüğünde bile terk etmeyen ve dünyanın bir numaralı kalecisiyken İngiliz devlerine "Hayır" diyen Buffon ilk kez kaybetmiyordu elbette.
2002'de, 2004'te ilk turu geçememişler, 2012'de finalde kaybetmişlerdi milli formayla. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlayıp kameraların karşısına geçen Buffon "Bugün tek amacım bir gün milli takımda oynamayı hayal eden çocukları üzmemekti, başaramadık, özür diliyorum" dedi.
Kaybederken bütün dünya sizi sevebilir mi, bütün dünya sizinle empati kurabilir mi? Buffon kadar samimi ve profesyonelseniz, evet. Milan'a giden eski takım arkadaşı Bonucci'ye saha ortasında sarılıp ağlayan bu adamın bize anlattığı ne çok şey var aslında.


Satın alınabilecek her şeye sahip olan bu adamlar, paranın satın alamayacağı duygular olduğunun farkında çünkü. Siz inanmayın "Geleceği garanti altına almak" fikrine. Kim bu dünyada geleceğini garanti altına almış ki!
İnsan bittiğinde, bittiğine değil, bugünden sonra yaşayamayacaklarına üzülür bu fani dünyada. Hani çay yine demlidir ama o demli çayı içtiğiniz insan yoktur ya masada, işte ondan...

Buffon gibi 12 yıl önce Berlin'de Dünya Kupası kadrosunda olan Daniele 'nin bize o gece yaşattıkları Buffon'un hikayesinden farklı değil. İtalyanların sert çocuğu belki ağlamadı ama futbol dünyasına iki ders verdi o akşam.
Hocası Ventura oyuna girmesi için ısın talimatını yollamıştı. 34 yaşındaki Daniele de Rossi delirdi ve "Ben niye giriyorum ulan? Beraberlik mi bize yarıyor? Kazanmamız lazım. Insigne (skor üretip, asist yapacak adam) girsin" dedi.
Teknik adamın kararına saygısızlık gibi algılayabilirsiniz ama değil. De Rossi oyuna girip 40 metreden 90'a topu asıp, milli kahraman da olabilirdi ama futbolun doğrusunu söylemeyi tercih etti. 80 bin İtalyan, İsveç Milli Marşı'nı ıslıklamıştı santra öncesinde.


Buffon alkışlarla ıslıkları dindirmek istemiş başarılı olamamıştı. Daniele de Rossi fazlasını yaptı. Maçtan sonra Dünya Kupası hayallerini sona erdiren İsveçlilerin takım otobüsüne gitti ve "Milli marşınızı ıslıklayan vatandaşlarım adına sizden özür diliyorum. Rusya'da başarılar" dedi.


"Adamsın" hikayelerinden bize kalan mı? Tribünlere değil, kulübünün iki rengine, milli takımının armasına, bayrağına oynayan, profesyonel ahlakı yüksek, yenilen ama vazgeçmeyen, kaybettiğinde sindirebilen ama kazanmayı da bilen gençler yetiştirmemiz lazım memleketimizde.


Buffon ve De Rossi gibi adamlar efsane futbolcu oluyorlarsa bunun nedeninin sadece yetenek olduğuna inanan futbolcu ya da futbolcu olma hayali kuran gencimiz varsa eğer aynanın karşısına geçip "Adam mıyım?" diye sormak yerine şunu sormalı: "Bittiğinde, nasıl hatırlanırım?"

15 Kasım 2017

Bütün Yollar Neden Roma'ya Çıktı?



Dört Dünya Kupası’nın sahibi, futbol tarihinin efsane liglerinden biri olan Serie A’nın sahne aldığı İtalya’nın 60 yıl aradan sonra finallere gidememesi sadece ülkeyi değil bütün dünyadaki futbolseverleri şoka uğrattı. Mavi formalarını Savoy Hanedanı’ndan, bayraklarını cumhuriyetten döneminden alan ve her mili maçta büyük bir coşkuyla marşlarını söyleyen İtalyanlar neden Rusya’daki Dünya Kupası’nı evlerinde izleyecekler?

2006’da Berlin’de Dünya Kupası’nı kazanırken yıldızlar topluluğu olan İtalyan Milli Takımı son 10 yılda Pirlo dışında oyunu domine edecek star üretemedi. Baggio, Del Piero ve Totti’nin ardından bayrağı teslim alan Pirlo da futbolu bırakınca Gök Mavililer, 3 kuşak öncesi İtalyan olan Brezilyalı Jorginho’yu İsveç ile oynadıkları hayati maçta ilk kez milli formayı verdiler.

Bellotti, Immobile, Zaza (son maçta sakattı) yetenekli santrforları olan İtalyanlar orta saha ve kanatlarda topu golcülerine getirecek adamları yetiştiremediler. Insigne gibi bir hücum silahını da teknik direktör Ventura oyuna sokmamak için adeta direndi. Bir zamanların en popüler ligini Avrupa arenasında son yıllarda Juventus dışında başı dik tutan takımları yoktu. Kaleci Buffon ve defans üçlüsünü milli takıma gönderen, orta saha ve forvette yabancı futbolcuları kullanan Juventus görevini yaptı ama Milan, Inter, Roma, Lazio ve Fiorentina gibi takımlardan milli takıma çıta atlatacak adam gelmedi.

Futbolda jenerasyon kaybı İtalyanları da vurdu. Forvet hattındaki oyuncular genç ve tecrübesiz, defans hattı ise çok tecrübeli ama yaşlıydı. Benzer problemi genç kuşaklarının kazanması için iki kupa bekleyen Almanlar da yaşamıştı. İtalyanlar iki farklı jenerasyon kaynaşmasından istediklerini alamadılar.

Conte, Allegri, Mancini ve Spalletti gibi usta teknik adamlar varken 69 yaşındaki başarısı olmayan Ventura’yı göreve getiren İtalyan Futbol Federasyonu adeta intihar etti. Ventura da 3-5-2 ısrarıyla İsveç eşleşmesinde takımı felakete sürükledi.

Elemelerde İspanya ile aynı gruba düşmeleri ve belki de İsveç duvarını play-off’ta rastlaşmış olmaları şanssızlıktı ama İtalyanlar futbol tarihine kaybedilmemesi gereken maçları kaybetmeyen takım olarak adını yazdırmıştı. 1970’de finalde kaybeden, 82’de kazanan, 94’de Baggio’nun uzaya attığı penaltıyla yıkılan ve 2006’da kupayı kazanan İtalyanlar, “12 yılda bir final oynar” sihrini Berlin’den 12 yıl sonra Moskova’ya taşıyamadılar ve bütün yolları Roma’ya çıktı ve son sözü de Buffon söyledi: “Tek amacım bir milli takımda oynayamayı hayal eden çocukları üzmemekti. Başaramadık. Özür diliyorum.”

12 Kasım 2017

Donmamak için Koş ve Konuş Adebayor


Emmanuel Adebayor, Süper Lig’de oynayan en heybetli aynı zamanda kariyeri en parlak santrforlardan biri. Onu Başakşehir kulübüne getiren yılların hikayesini paylaştığı So Foot dergisindeki röportajından tanımanız için sözü kendisine bırakıyorum:  “Ailem Nijeryalı ama ben Togo’da doğduğum büyüdüğüm için kendimi Togo’lu hissediyorum. Annem Togo-Gana sınırında açık pazarda et satardı, hayal edemeyeceğiniz kadar yoksulduk. Evin damı akardı, elektrik, tuvalet yoktu.. Ailede en ufak bendim. Çocukluğumda yürüyemeyediğim, ayaklarımı hissetmediğim de sonra kilisede benim için edilen duaların ardından kalkıp yürümeye başladığım da doğrudur, insanlar bunu bir şehir efsanesi sanıyor ama ben buna mucize diyorum. Futbolcu dayıkm Djima Oyawole olmasaydı futbolcu olamazdın. Onun formasını giydiği Metz’den önce Lome diye ufak bir kulübe gittim, ne krampon verdiler ne de malzeme. Uzun boylu ve çok zayıftım. Antrenör geldi ve bana “Üflesem uçarsın, senden futbolcu olmaz” dedi. Ağladım ve dayımın yanına koştum, akşam antrenörün kapısını çaldık ve dayım “Yeğenim çok yetenekli, bir idmanda görmeden karar verme” dedi. O idmanda göze girdim, evden antrenmana gitmek için her gün 15 km. yol yürüyordum, bir gün idmana geç kalmadım. Togo U15 takımıyla sonuncu olduğumuz Burkina Faso’daki şampiyonada en iyi oyuncu seçtiler beni.  Ajax beni çağırıyordu ama havaya girmiştim, Visa için evrakları bile doldurmadım. Üç ay sonra İsveç’teki gençler turnuvası Metz kulübünde önümü açtı. Kanu benim idolümdü ve daha ligde oynamadan ülkem Togo’da beni kral ilan ettiler, Metz’e giderken havalanaında 250 kişi davul çalıyordu arkamdan. Gülmeyin, futbolun kralıydım, Fransa Ligi’ne gidiyordum. Ekim 99’da Metz geldiğimde birkaç tişörtü, üç gömleği iki de kasketi olan 50 kg bir gençtim, bana güldüler, utandım ama daha da kötüsü dondum. Metz buz gibiydi, birkaç gün soğuktur geçer dedim ama geçmedi,  idmanlarda soğuktan ayaklarımı hissetmiyordum, imza günü “Ben yapamayacağım” dedim, antrenörüm “Koş ve koşarken konuş Manu” dedi, dudaklarım buz kesmişti, nasıl konuşacaktım ki!
O gün şunu düşündüm, Togo’ya dönersem bir ay kral bendim, 400 Frank’ım bittiğinde peki ne yapacaktım? Kaldım ve alt yapının en iyisi olmayı başardım. Metz ile 1. Lig’de 10 maç oynadıktan sonra beni  Milan, Juventus, Chelsea istedi ama hocam “Manu ikinci ligde kal ve geçen sezon yaptıklarının tesadüf olmadığını ispatla ve 11 oyuncusu olduğunu herkes öğrensin” dedi. Ona inandım, aynı zamanda orada harika bir “kardeş”im oldu, Mamadou Niang (Fenerbahçe’nin eski santrforu) Metz’den Monaco’ya gittim, Morientes, Nonda, Rothen ve Giuly takımın kralıydılar, Deschamps beni transfer etmişti ama ertesi sezon gelen İtalyan hoca  bana “Sen kimsin, seni tanımıyorum” dedi. Gitmek vaktiydi anlayacağınız… Ülkemde tatildeyken Arsene Wenger aradı ve Arsenal’e gelmemi ama bu haberi de gizlememi istedi. Delirdim, idolüm Kanu’nun takımı beni çağırıyordu ve bunu kimseye söylemeyecektim. Başka şansım yoktu, Wenger’e “Sizin teklifiniz benim için onurdur” dedim.  Arsenal’de Thierry Henry’den çok şey öğrendim, bana “İnsanlar Titi sen çok güçlü ve yeteneklisin diyor ama ben günde ekstra idman yapıp 100-200 şut atıyorum, bunun farkına varmıyorlar” demişti,  Barcelona’ya giderken “Arsenal’in anahtarını sana bırakıyorum” sözünü hiç unutamıyorum. Wenger, bir gün gelip “Artık ayrılman lazım” dediği gün şaşırdım çünkü Van Persie beni sevmiyordu. Manchester City’e gittim ve Arsenal’e gol attığımda uzak kale tarafındaki Arsenal taraftarlarının önünde sevinebilmek için 80 metre depar attım, bir tek takım arkadaşım durduramadı beni, aileme, bana küfretmişlerdi, ellerine geçen her şeyi atmaya başladılar ama kafamı bir saniye bile eğmedim. Size bir şey söyleyeyim mi o an, hapishane kapısından çıkıp özgürlüğüne kavuşan bir insan gibi hissettim kendimi… Ki o ailem, annem, kardeşlerim beni her zaman param için sevdiler, kaç kez intiharı düşündüm onlar yüzünden…

Arsenal neden şampiyon olamıyor onu da söyleyeyim size. Futbolu çocuklarla oynuyorlar da ondan, karşısınızda John Terry, Drogba olunca duvara çarpmış gibi oluyorduk, orta sahalarında Essien, Ballack vardı biz de de sürekli sakatlanan küçük adam Rosicky. Nasıl kazanacaktı ki? Küçük maçları yetenekli adamlarınla alabilirsin ama çoluk çocukla Old Trafford’da kazanamazsın… Mancini futbolculuğunda yıldız olabilir ama teknik direktörlüğü beş para etmezdi. Bugüne kadar ne kazandı ki? Her geldiği kulüpte 40 oyuncu alır, Man. City’de ben varken düşün ki Dzeko, Balotelli, Tevez ve Agüero’yu aldı bir de bana “Sen bana lazımsın” dedi. Çıktım gol attım, ertesi maç yoktum. Takım kendi arasında onu hep çekiştirir, kimse Mancini için oynamazdı. Real Madrid’e gelene kadar Arsenal vs için büyük kulüp diyordum ama orası bir başka alemdi. İlk gün bir malzeme seti verdiler, bütün sezon için sandım, meğerse haftalıkmış, ertesi gün idmana geldim, çocuklarınız için puset lazım mı dediler, bir gün sonra sponsorun yeni televizyonu çıkmış, devasa ekran, eve yolladılar. Bana kalsa Real Madrid’den ayrılmazdım da, işte hayat…. 

5 Kasım 2017

Chelsea'yi Yöneten Kadın
Marina Granovskaia


Juventus’ta kazanabileceği her şey kazanıp, her İtalyan teknik adamın hayali olan “Maviler”i, milli takımı da çalıştırdıktan sonra Chelsea’nin başına geçen Antonio Conte için geçen yıl bu günlerde Pep Guardiola’lı Manchester City karşısında işi zor yorumları yapılıyordu. İtalyanların sert çocuğu sezona sırtladı götürdü, üçlü defansı onun sayesinde geri döndü bile denenebilir. Dünyada birçok teknik adam için ilham kaynağı oldu ve Chelsea şampiyonluğu kucakladı. Hafta içinde Roma deplasmanında 3-0 mağlup olduktan sonra Antonio Conte’nin Chelsea’deki günleri sayılı yorumları yapılıyor, o da zaten “Memleketimi özledim, buralarda çok kalmam” demişliğiyle valizini topluyor. Peki dünyanın en muteber teknik adamlarından biri sezonu şampiyon tamamlamışken nasıl olur da üç ayda bütün ilişkiler kopma noktasına gelir. Futbol dünyasının belki de en etkili kadını Marina Granovskaia ile birazdan tanışacağız ancak soruya cevap bulabilmek için onun ve Chelsea’nin patronu Roman Abramoviç’in hikayesini hatırlayalım:


Roman Abramoviç futbol dünyasına adımı atana kadar, Rusya ile iş yapan uluslararası şirketlerin patronları, yöneticileri dışında kimseye bir şey ifade etmeyen bir isimdi. 18 aylıkken annesini, 4 yaşında babasını kaybeden ve amcası tarafından büyütülen Abramoviç, Moskova'dan çok uzaklarda Komi'de (Sibirya) büyüdü. Ukhta'da eğitimini tamamlayan Abramoviç, Sovyet Ordusu'nda fazla vakit kaybetmedi. Sonraları çok daha büyük oyuncakları olacaktı fakat ilk işi plastik oyuncaklar üretmek oldu. Gubkin Petrol şirketinde çalıştığı günlerde hayatını değiştiren adam, Boris Berezovsky ile tanıştı.Boris Yeltsin döneminde yıldızı parlayan "oligark" Berezovsky'nin altın yıllarında, ülkenin 5. büyük petrol şirketi Sibneft'in yönetim kuruluna girdi. 1992'de başlayan işbirlikleri Rusya'da Yeltsin döneminin kapanıp, Putin'in başa gelmesiyle “sözde” sona erdi. Putin'in afarozuna uğrayan ve İngiltere'ye iltica etmek zorunda kalan Berezovsky'nin hisselerini satın alan Abramoviç, artık dolar milyarderiydi.Artık eğlence zamanıydı. Chelsea'yi kurtardığı gün İngiliz medyasına "anlamlı" konuştu: "Biz Ruslar erken yaşta ölürüz, sadece bir hayalimi gerçekleştirdim.” Dünya Abramoviç’i Mourinho’nun ilk döneminde Chelsea gol attığı tribünde güzel sevinen patron olarak tanıdı. 


Marina Granovskaia ise gizemli kişiliğiyle Londra kulübünün yönetim katında patronun kulağı gözü olarak işe başlamış bir iş kadınıydı. Moskova’da yabancı diller üzerine eğitim alan ve Abramoviç’in sonraları 7.5 milyar Euro’ya sattığı Sibneft’te işe başlayan “Demir Leydi” Granovskaia geride kalan 13 yılda İngiliz kulübünün aldığı ve sattığı tüm futbolcuların kontratları için kulüpler ve oyuncu menajerleriyle masaya oturan isim olmayı başardı. Londra’da özel hayatını gizleyen, Facebook hesabını bile
 kapatan Granovskaia bugün futbol dünyasında en etkili kadın yönetici olarak kabul ediliyor. Patronu Abramoviç’in kovduğu Jose Mourinho’yu geri getirebilmek için aylarca Portekizli teknik adama dil döken ve sonunda başaran Granovskaia, Chelsea’nin genç oyuncu politikasını da belirleyen isim. Çok sayıda genç oyuncuyu Avrupa’nın dört bir köşesine kiralık olarak gönderen Granovskaia, Hollanda’nın Vitesse Arnheim kulübünü de pilot kulüp olarak kullanıyor.
Fernando Torres’in Liverpool’dan Chelsea’ye transferi, Eden Hazard’ın takıma kazandırılması, kaptan John Terry’ye yeni kontrat vermeyip pazarlık masasından kovması, Çin’e Oscar ve Ramires’i 100 milyona yakın bir rakama satması kadar kulübün sponsorluk anlaşmalarındaki başarısı da Granovskaia’yı İngiliz kulübünde bir numara yapmaya yetti. Nike ile yıllık 60 milyon Sterlin’e yapılan anlaşmaya imza atan Granovskaia şimdi büyük bir krizi yönetmek zorunda.

İstediği oyuncular alınmadığı ve transfer görüşmelerinde yer almadığı için sezona kalbi kırık başlayan teknik direktör Antonio Conte’ye patron Abramoviç artık selam vermiyor.

Başarı kriteri Şampiyonlar Ligi Kupası’nın kazanmak olarak açıklayan Rus patrona bu kupayı getirenin “geçici” olarak göreve gelen Roberto di Matteo olduğunu hatırlarsak; “Demir Leydi” Granovskaia’nın bugünlerde ne aradığını bilebiliriz. Marina Granovskaia’nın transferi olarak bilinen Diego Costa’yı takımdan göndermeyi başaran Antonio Conte, 1-0 öne geçtiği maçı üçlü defans da oynasa 4’lü de denese 2-1 kaybedecek… Evet goller Marina Granovskaia ve Roman Abramoviç’ten… 

Mavi Umuttur Hayatta
Ve Bordonun Yanında


Bu akşam Trabzon’da Trabzonspor-Galatasaray maçı var. Sadece 50. yılında değil her sezona şampiyonluk parolasıyla giren ev sahibi takım bu 90 dakikaya liderlik koltuğunda oturan rakibinin 14 puan gerisinde çıkacak. “9 haftada bu fark nasıl oluştu?” sorusunun cevabı spor sayfalarında aranıyor haftalardır, gelin 9 yıl öncesine dönelim. Trabzonspor’un Karadeniz Derbisi’nde Rizespor’u 4-0 yendiği 28 Ocak 2008’e… Maçı, galibiyeti değil, Trabzonspor ve kazanma kültürünü sorgulamıştım hiç yayınlanmayan bu satırlarda:

“Tamam belki de coğrafya bilgimiz kıttı ama Trabzon'u çok daha büyük bir şehir olarak kurgulamıştım kafamda çocukluğumda. Haritayla öğrenilmez ki hayat, gitmek lazım. İlk kez ayak bastığımda ve çarşıyı gördüğümde "Bu kadar mı?" demiştim. Sebebi Trabzonspor'du. Trabzon'u büyük gösteren şehrin futbol takımıydı. Kolay mı;  o şampiyonluklar, gelen çıkamamış Avni Aker'den, ligin her zaman en sert deplasmanı. 3 Büyükler’in yıllar boyunca "beraberlik iyi sonuç" dediği şehir Trabzon... O gidişlerin sayısı arttıkça sevdim Trabzon'u. Çardak Pide'de İstanbul'un 3'de 1 fiyatına karın doyurmayı; Maraş Caddesi ve Uzun Sokak'ta yürümeyi... Yol üzerine futbolcuların fotoğraf kağıdına basılmış kartpostallarını satan işporta tezgahı, envai çeşit bordo mavi aksesuar. Meydanda çay bahçesinde süzgeç yüzü görmemiş demli çay. Anadolu'da çok şehirde o gün maç olduğunu bilmezsin, Trabzon'da deplasmanda olduğunu sana hatırlatırlar. Otelin iki cephesinde de birikir taraftar, maçın önemine göre sabaha kadar davul çaldıkları da olur kapı önünde. Rakip takım stada giderken 200 kişi otobüse tezahüratlarla gözdağı verir. Avni Aker alemdir, ilk 20 dakikada Trabzonspor atarsa o gün zor çıkarsın oradan, taraftarı şahlanır, dar eder sana sahayı. Formül, ilk golü atıp Trabzonsporlu futbolcuları taraftarın pençesine teslim etmektir. Sen aradan sıyrılıp, 3 puanla dönersin memleketine. Sabahtan akşama kadar Trabzonspor'u konuşurlar şehirde.”

Her yeni transferde taraftar sorar biz futbol yorumcularına: “İş yapar mı?” Bazen doğru tespit yaparsın bazen yanılırsın, futbol bu; güzel ve zor oyun ama mesele bu değil.. 9 yıl önce de teknik direktör Ersun Yanal’dı, 15 gün öncesine kadar da Ersun Yanal… Yönetimler değişir, teknik adamlar değişir, futbolcular değişir de değişmemesi gereken kazanma kültürü değil mi? Büyük takımları büyük yapan kazanma kültürü… Bir kere kulübün genlerine girdiğinde çıkmayan ama zaman zaman unutulan, unutturulan kazanma kültürü…
Son 15 yılda Avrupa futboluna damga vuran kupa bırakmayan Barcelona’nın tarihinde geçtiği karanlık tüneller, sıradan jenerasyonlar, istifalar, mağlubiyetler, hayal kırıklıkları yok mu? Borussia Dortmund iflas etmemiş miydi? Atletico Madrid, 1996’dan 2011 yılına kadar neredeydi? Yıllardır “Aranıyor” ilanı verilen Valencia bu sezon küllerinden doğmadı mı? Milan ve Inter neden geçmişlerini arıyor?  Futbolu sevenler bu soruların cevaplarını biliyor. Trabzonsporlular da biliyor. O zaman bir zamanlar işleyen doğru formülü hatırlamanın vaktidir. Rol modeli Manchester City (yeni patron, büyük sermaye), Juventus (kulübün başkanı değil zengin sahibi Agnelli Ailesi), Bayern Münih (güçlü finansal kaynaklarıyla rakiplerinin aslarını satın alan) değildir.
Örnek Barcelona’dır çünkü Katalanların kulüplerine aidiyet duygusu Trabzon’da da vardır. Trabzonlu başka takım tutmaz. Anadolu hiçbir şehrinde bu oranı yakalayamazsın. Türkiye'nin her deplasmanında o şehirde yaşayan Trabzonlu; illa ki doldurur tribünü, “Bize her yer Trabzon”dur kısaca…  Barcelona futbolcu yetiştirir ve değer verir. Trabzonspor da yetiştirir…
Örnek Real Sociedad’dır. Alt yapısından yetiştirdiği onca genci yanına aldığı seçme yabancı futbolcularla hem yarışmayı bilen hem de futbol kültürüne sahip İspanyol kulübü… Karadeniz gencinin futbol yeteneği de başardıkları da futbol tarihimizde yazılı…

Kaybedilen maçın ardından en bildik futbolcu repliğidir: “Önümüzdeki maçlara bakacağız.” Trabzonspor’un önündeki maçlara bakması için geçmişini, o bir köşede unuttuğu kazanma kültürünün harmanını hatırlaması lazım... Bu akşam kazanıp, kaybetmekten çok daha ötesi mavi umuttur hayatta ve bordonun yanında…  

15 Ekim 2017

Maestro Gidiyor Işıkları Söndürün


Inter, transferde yaşadığı hayal kırıklıkları, kaçan şampiyonluklar kadar elindeki değerleri bilmeyen kulüp olarak da bilinir futbol tarihinde. Kahramanımıza geleceğiz ama birkaç ismi hatırlatmak lazım. Milano kulübü, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi sol beki Roberto Carlos’u genç yaşta Real Madrid’e satmıştı. Bugün Atletico Madrid’in hocası olan Diego Simeone’yi Lazio’ya kaptırdılar. Ronaldo’yu en iyi zamanında alıp sakatlandığı dönemde pamuklara saran, ardından hasatı görmeden Brezilyalı efsane golcüyü Real Madrid’e satan da Inter’dir, Zlatan İbrahimoviç ile yollarını ayıran da. Tarihin en iyi stoperlerinden biri Cannavaro’nun Juventus’a gidişine izin veren de; Seedorf gibi bir orta saha sihirbazını ezeli rakibi Milan’a kaptıran da Inter’dir... Bütün bu isimler büyük futbolcu ama onlar bir kenara, Andrea Pirlo bir kenara…


Brescia’da doğan ve ilk kez 16 yaşında A takım formasını giyen Pirlo’yu Inter’e getiren bugün bizim milli takımın başında olan Lucescu... İtalyan gence çok güvenen Lucescu uzun bir dönem çalışma fırsatı bulsa, belki de Pirlo kariyerinin büyük bir bölümünü Inter’de geçirecekti. Onun yeni yetmeliğinde futbolcuların bildik, yoksul aile, mahalle sahasında keşfedilen kadiye ayaklar hikayesi yok. Pirlo, zengin bir ailenin oğlu ve hayatın tesadüfü; gün gelip de büyük servete sahip olduğunda babası ve kardeşinin sahip olduğu çelik fabrikasının iflas etti. Reggina’da bir sezon ardından Inter’in yine kafasını taşlara vurması gereken bir kararla yolladığı bir başka efsane Roberto Baggio ile Brescia’daki bir yılın ardından Pirlo kendini Milano’nun öteki devinde buldu. Doğrusu akıllara ziyan bir karar gibi görünmüyordu Milan’a imza attığında. Kariyerine forvet arkasında başlayan Pirlo, Carlo Ancelotti’nin yönettiği takımda orta sahanın göbeğine çekildi ve içindeki orkestra şefi ortaya çıktı. 21 yaş altı milli takımını şampiyon yapan genç Milan’daki ikinci sezonunda Manchester’da Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanırken yarı finalde eski takımı Inter’i finalde ise müstakbel kulübü Juventus’u devirdiler…

Andrea Pirlo, İspanyolların Xabi Alonso’su gibi futbol taktik tablolarına yeni bir nefes getiren adam oldu. “10 numaralar öldü mü?” sorusunun sıkça sorulduğu yıllarda bu ikili, müthiş oyun görüşlerini sahaya yansıtıp çim üzerinde geometri dersi verdiler rakiplerine. Gün geldi İstanbul’da rakip de oldular. Şampiyonlar Ligi finalinde Pirlo’lu Milan’ın 3-0 öne geçip, Xabi Alonso’lu Liverpool’u 3-3 ile geri döndüğü efsane maç. Pirlo, 2005 Mayıs’ındaki finalde kaçırdığı penaltıyı hiç unutmadı. Kupayı Liverpool aldığında İtalyan futbolcular soyunma odasında hayatı sorguluyorlardı. Pirlo o anları yıllar sonra otobiyografisinde “O gece futbolu bırakmaya karar vermiştim” diye anlattı. Bırakmadı elbette... 14 ay sonra Berlin’de İtalya penaltılarla Fransa’yı devirirken, Zidane, Materazzi’ye kafa atarken Dünya Kupası finalinin en iyi adamı Pirlo idi. Liverpool ile hesabı bir yıl sonra Atina’da kapattılar ve Milan ile ikinci Şampiyonlar Ligi kupasını kazandı Pirlo... 400’den fazla giydiği kaptanlığını yaptığı Milan’ın 18. şampiyonluğuna en güzel imzayı atan da oydu ama Inter’de olan bir kez daha başına geldi. 

Milan’ın hocası Allegri, 30 yaşın üstündeki oyunculara sadece bir yıl kontrat verilmesini istedi. Milan yönetimi teknik adamın yanında durdu ve olan oldu. Çizme’yi sallayan transferdi, Pirlo artık Juventus forması giyiyordu. Conte takımın onun etrafında kurdu ve “Maestro” lakaplı futbol virtüözü ikinci baharını Torino’da yaşadı. Kader işte. 2006’da Dünya Kupası’nı kazandığı Berlin’de 2015 yılında Barcelona’nın Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanmasına engel olamadı. Artık yakışıklı bir veda vaktiydi. Çocukluğunda Inter taraftarı olan, İtalya’nın en çok kupa kazanan 3 kulübünde forma giyip bunlardan sadece büyük aşkı Inter’e faydası dokunmayan Pirlo, New York City’nin yolunu tuttu. Resital iki yıl daha sürdü ve Maestro geçen hafta yıl sonunda futbolu bırakacağını açıkladı…


Akıllıca yaptığı emlak yatırımları, şarap bağları ve bir moda ikonu olacak kadar seçici giyim tarzıyla Andrea Pirlo, saha dışında çok da fazla konuşmadan 38 yaşında 23 yıllık kariyerine son noktayı koyuyor. Zaten onu izleyenler bilir, Pirlo söz değil; müziktir, olabileceği kadar da klasik üstelik…

8 Ekim 2017

Hiç Pas Vermiyorsun


Hayatımıza yerleşmiş en talihsiz soru kalıplarından biridir: “X, Y’den anlar mı?” Hadi X, kadınlar, Y de futbol olsun… Ne kötü bir soru öyle değil mi: “Kadınlar futboldan anlar mı?” Kısa ve öz cevabı vereyim ve biraz daha derinlerde yüzelim: Kadınlar anlamak istedikleri her konuyu anlarlar, basit ve “güzel oyun” futbol nedir ki!
Uzun yıllar önce Amerikan spor endüstrisinin tepe noktası olan Super Bowl’u (Amerikan futbolu finali) izleme sebebi, oyuna olan tutkum değildi. Ortada büyük bir ihtişam, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş teknolojiyi son noktasına kadar kullanan bir yayıncılık anlayışı vardı. Bir sporsever ve gazeteci daha ne ister ki! Ne takımların tarihi hakkında bilgim vardı ne de oyuncuların kariyerlerini biliyordum. İtiraf ediyorum, oyun kurallarına da vakıf değildim, yıllar içinde “anlamadığım” değil, bilmediğim bu spor dalının kurallarını “öğrendim”, takımların finale nasıl geldiğini araştırdım, Tom Brady gibi ikon sporcuların kariyerlerine göz attım. Hayır, hiçbiri beni Amerikan futbolu uzmanı yapmadı, yapmaya yetmez de zaten… 
İşte tam da bu yüzden o sorudaki “anlar mı?”yı alıyor ve yerine “keyif alır mı, merak eder mi, sever mi, tutkusu olur mu?” koyuyoruz. Kadınlar futboldan keyif alır mı, merak eder mi, sever mi, tutkusu futbol olan kadınlar var mıdır? Futbola “22 adamın bir topun peşinden koşturması” diye bakan milyonlarca erkek olduğu gibi; bu oyunu sevmeyen, 90 dakikasını tv başında geçirmek istemeyen, futbolu basit ama güzel bulmayan kadınlar vardır elbette. Bir de milyonlarca erkek gibi futbola büyük bir aşkla bağlanan, stadyuma giden, hafta sonu programını maçlara göre yapan, “David Beckham” dediğinizde size yarım saat hayat hikayesini anlatıp oradan Luis Figo’nun Real Madrid’e transfer olduğunda Barselona şehrinde neler yaşandığını anlatabilecek, Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş veya şehrinde hangi takımı tutuyorsa 11’ini bir çırpıda sayabilecek kadınlar olduğu gibi… 
Şimdi derin sulardan sahile çıkalım ve şezlongun kenarında duran bir kitaba uzanalım… Kitabın yazarı Moleküler Biyoloji ve Genetik diplomasının yanı sıra pazarlama üzerine de yüksek lisans yapmış bir kadın. Kendi alanında da çalışmış, bir gün hayallerinin peşinden gidip ayakkabı tasarımı eğitimi de almış. Durun daha futbola gelmedik çünkü futbolu sevmek çocukluktan babanın kucağından başlar bu hayatta. Hangi kadın hayalindeki ayakkabıyı giymek istemez ki? Bu kitabın yazarı fazlasını yapmış kendi markasını yaratmış. Hayaller bitmez tabii bu hayatta. Bir başka tutkusu futbolun peşinden koşmaya başlamış. Önce radyo programı ardından televizyonda adı ziyadesiyle kendini anlatan “Tutkumuz Futbol” programı. Memleketten, dünyanın dört bir köşesinden futbol hikayeleri anlatmış yıllarca. Futbolu rakamıyla, istatistiğiyle, ısı haritasıyla sevenlere saygım büyük ama mesele o nefis golü atan Dybala’nın da çocukluğunu bilmek, çektiği acıları öğrenip hissedebilmek değil mi?
“Hiç Pas Vermiyorsun” adı gibi hınzır bir kitap... Burcu Kapu çocukluğundan beri biriktirdiği, bir köşeye not ettiği futbol dağarcığını, yaşadığımız hayatın sokaklarıyla verkaça sokmuş. Futbolu iyi bilen, hikayelerini yazmış bir kadının hemcinsleri için hazırladığı bir kılavuz aslında bu kitap. Oyunun kurallarından başlıyor, tribünler, tezahüratlar, efsaneler, kulüpler bir zaman sonra Zeki Müren, Ajda Pekkan ile buluşuyor ceza sahası önünde… Evet kitap, futbolu seven ama kısa zamanda tarihi ve figürlerini öğrenmek için bir başucu kaynağı ama aynı zamanda Gareth Bale gibi depara kalkmış diliyle de erkekler için kadınlar karşısında bir hayatta kalma rehberi Bu hayatta Boca Juniors’un stadı La Bombonera’nın ne anlama geldiğini, Metin Tekin’in gol attığı maçın ardından taksi şoförüyle yaşadığı diyalogları okuduğunuz satırların ardından bir yerde şair Ah Muhsin Ünlü’nün dizeleriyle karşılaşıyorsunuz: “Samimi olmak en güzel keramettir, bırakın uçmak kuşlara kalsın.” Sizce de bu gol değil mi? Bakın hiç ofsayt demedim… Ne samimiyete kalksın; ne de kuşlara o ofsayt bayrağı bu hayatta…