21 Şubat 2021

Aynı Akvaryumun Balıklarıydık

 

Boş tribünler, forma başta olmak üzere taraftara bir zamanlar resmi ürün yetiştiremeyen kulüp mağazaları ve yokuş aşağı koşan yayın gelirleri… Koronavirüsün kabus gibi üzerine çöktüğü dünyada elbette ki önünü göremeyen sadece futbol endüstrisi değil. Sosyal hayatın sıfırlandığı 11 ay boyunca sinemadan müziğe, yeme-içmeden turizme kadar her sektör ölümcül darbeyi alırken  pandemi döneminde yükselenler de oldu elbette. Artık masa-sandalyesi olmayan ve sadece ev servis yapan hayalet mutfaklar girdi hayatımıza, Netflix başta olmak üzere dijital platformlar üye sayısını katlayarak zor günleri fırsata çevirdiler…

11 ay önce maçlara seyirci yasağı geldiğinde kimsenin aklına Euro 2020 ve Tokyo Olimpiyatları’nın erteleneceği gelmiyordu. 2-3 haftalık aranın ardından hayat normale dönecek ve sezon tamamlanacaktı. Olmadı.. Çok kazananın çok kaybettiği futbol dünyasında zarar raporları ardı ardına yağmaya başladı. Deloitte’ın her yıl yayınladığı Para Ligi raporunda Avrupa’nın en çok gelire sahip 20 kulübünün toplam gelirlerinin 1.1 milyar Euro düştüğü açıklandı. Yayın hakları anlaşmalarının ve kombine satışlarının pandemi öncesi yapıldığı gerçeğini hatırladığımızda asıl hasarın içinde bulunduğumuz sezon sona erdiğinde ortaya çıkacak. Önümüzdeki iki yılda Avrupa’da futbol gelirlerinin 4 milyar Euro azalması ve zirvedeki 20 kulübün de 2 milyar Euro daha az kazanması bekleniyor…

Futbolun önündeki tek tehlike elbette ki pandemi değil. Z kuşağının kendisinden önceki kuşaklara göre futbola ilgisinin yüzde 30 daha az olması, elektronik sporun yükselişi güzel oyunun popülaritesini yitireceğini savunanların baş argümanıydı. 90 dakikayı başından sonuna seyretmek yerine 3 dakikalık özetle yetinenler ya da maçı izlerken birden fazla uygulamayı telefonunda kullanıp sosyal medyadaki gündemden geri kalmayanları aslında en iyi anlayan şirket Netflix’di. Artık kimse bir dizinin yeni bölümünü izlemek için bir hafta beklemek istemiyordu. Dizilerinin bir sezonunu sisteme yükledikleri gün yayıncılık dünyasında bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesindi. Futbolda da Şampiyonlar Ligi’nin çeyrek finalden itibaren Lizbon’da tek maç üzerinden oynanan play-off aşaması işte de tam da bu yüzden büyük ilgi çekti. Artık kimsenin rövanş maçını bekleyecek, deplasman golü hesaplarıyla uğraşacak vakti yoktu. Kazanan yoluna devam etsin, kaybeden hemen dönsün ile hikayeye hız geldi.

UEFA’nın 90’lı yıllardan itibaren çok maç-çok gelir projesi aradan geçen çeyrek asra yenik düştü. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’nde grup aşamalarındaki altışar maç artık başta Z kuşağı olmak üzere futbolseverin ilgisini çekmiyordu. Bayern Münih, Juventus ve Paris Saint Germain’in seri şampiyonluklarıyla rekabetin bitme noktasına geldiği Avrupa liglerinde, Avrupa Kupaları’n gidebilenler hep güçlü, yolu düşmeyenler ise her sezon kaderleriyle baş başa kalıyordu…

Juventus Başkanı Agnelli ve Real Madrid Başkanı Perez’in lobi faaliyetlerini yürüttüğü Avrupa Süper Ligi projesi de apartman hayatından çevresi yüksek duvarlarla örülü bir sitedeki villalara geçen zenginlerin hayatlarından farklı değil. Barcelona yılda 130 milyon Euro brüt maaş ödediği Messi’nin, Huesca ve Girona, Juventus yılda 65 milyon Euro brüt ödediği Ronaldo’nun Benevento ve Crotone maçlarında oynayarak kariyerlerini noktalamalarını istemiyor. Bu maçlardan gelen yayın gelirleri ya da yarısı boş tribünler artık büyük kulüpleri kesmiyor..

Avrupa Süper Lig projesinin önündeki en büyük engel elbette ki UEFA. Avrupa futbolunun patronu Şampiyonlar Ligi’nin formatını 2024 yılından itibaren değiştirerek bu projeye sıcak bakan devleri ikna etmeye çalışıyor. Elinde elbette ki bir de sopa var. UEFA ve FIFA, kendi organizasyonlarından ayrılacak kulüplerde forma giyecek oyuncuların milli takımlarında forma giyemeyeceğini tehdidini savurup her ülkenin içindeki milliyetçiliğe harika bir pas attı…

Basketbolda Euroleague’in oyuna getirdiği yüksek rekabet madalyonun bir tarafı, diğer tarafında ise bu turnuva için idman maçlarının oynandığı yerel ligler var. İngilizlerin 6, İspanyol ve İtalyanların 3’er, iki Alman ve bir Fransızla 15 A lisansı sahip takımın kurmayı planladığı Avrupa Süper Ligi, UEFA için şimdilik öznesi bol bir fıkra. Madalyonun öteki yüzünden ise 20 takımlı ligde kalan 5 kontenjanın kime gideceği ve kendi başlarının çaresine bakması gereken yerel ligler var. Büyük nüfusuyla Rusya, futbol-kulüp kültürleriyle Hollanda ve Portekiz’in birer kontenjanı kapacağı kesin. Geriye biz, komşu Yunanistan ve hangisi gelse insanların şaşıracağı onlarca lig kalıyor.. Emin olun mesele, iki yıl sonra Şampiyonlar Ligi’ne direkt takım gönderemeyeceğimiz gerçeğinden çok daha acı ve mühim… Yerel rekabette birbirlerini yiyen ve tüketen kulüplerimizin başkanları akvaryumun bölüneceğini bilmiyorlar mı? “Elbette biliyorlar” demek isterdim…

18 Şubat 2021

Çimin Efendileri

 

Türk futbolunun kanayan ve 40 yıldır dinmeyen sancısı kötü zeminler bu sezon da Malatyaspor’un zeminiyle tartışılmaya başlandı. Elbette ki kötü zemine sahip tek stadyum Malatya’da değildi. İstanbul’da 52 bin kapasiteli modern stadyumlara sahip Fenerbahçe de futbolcular Çaykur Rizespor maçında zeminden şikayetçi olmuş ve Galatasaray-Kasımpaşa maçında da zeminden kazınan kar geriye Marcao ve Onyekuru’nun penaltı noktasındaki çamuru temizledikleri enstantaneyi futbolumuza kazandırmıştı…

Avrupa’da modern ve yeni stadyum denilince ilk akla gelen ülkeyiz. Hiçbir Avrupa ülkesinde son 10 yılda bizdeki kadar yeni stadyum futbolseverle buluşmadı. Evet zeminler 30 yıl öncesi kadar kötü değil ama biz milyon Eurolar ödenen yıldızlardan neden mükemmel bir çim zemini esirgiyoruz?

Hayatın her alanında olduğu gibi bilim ve yeni teknolojiler stadyum zeminlerinin daha mükemmel olması için yenilikler sunuyor. Suni çim zeminler sert ve adı üstünde doğal olmayan yapıları nedeniyle sakatlıkları yol açtığı ve oyunun aktörleri futbolcular tarafından benimsenmediği için son 15 yılda ara bir çözüm bulundu. Hibrid zeminlerde doğal çimle birlikte ekilen sentetik lifler sahaların çok daha dayanıklı olmasını sağladı ama futbol dünyasında halen geçer akçe doğal çim zeminler…

Yoğun maç takviminde iki sezon arasında zemini sıfırlamak isteyen kulüpler için doğal çim üreten ve bunları rulo halinde stadyuma getiren serip onlarca şirket var Avrupa’da. Yakın geçmişte Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da işbirliği yaptığı Hollandalı “Sport Pitch Engineering” bunlarda biri. Santiago Bernabeu’dan den Amsterdam Arena’ya onlarca stadyumda bu şirketin imzası var. Elbette iş zemine halı gibi çim rulolarını sermekle bitmiyor. Çim zemin üzerinde yağmur ve karla biriken suyun tahliyesi için yapılması gereken drenaj kanalları, eşit sulama için zemin altına yerleştirilmesi gereken mekanizmalar ve son yıllarda birçok stadyumda uygulanan alttan ısıtma halı gibi bir saha için işin olmazsa olmazı.

40 binden fazla kapasiteye sahip stadyumlarda son 20 yılda kale arkası tribünlerinin de artık “açık tribün” olmadığı gerçeği çim uzmanlarına farklı çözümler üretmelerini sağladı. Sahaya dizilen Ultraviyole kaynaklarıyla zeminin sararması ve çim köklerinin sezon boyunca güçlü kalması hedefleniyor. Bu teknolojiyi Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş da kullanırken, suni güneş ile zeminlerini kurtaran iki kulüp bu konuda referans noktası. Real Madrid’in stadı Santiago Bernabeu’da güneş almayan bir ceza sahası ve Milan ile Inter’in ortak kullandığı San Siro’da iki ceza sahası güneşe olan hasretlerini yıllar içinde bu UV lambalarıyla giderdi.



Zeminin yapım aşamasında doğru mühendislik, doğru toprak ve çim tohumu seçimi, her türlü yeni teknoloji, bilgisayarla kontrol edilen sulama size sezon başında harika bir zemin sunuyor ama sonrasında iş yine insan emeğinde bitiyor. Sezon boyunca doğru zamanda doğru miktarda sulama ve elbette işin en önemli püf noktası, oyunun hızını yavaşlatmayacak uzunlukta biçilmesi gereken çimler… İşte bu noktada tanımamız gereken insanlar yıldız futbolcu gibi Avrupa’nın birçok kulübüne transfer olan İngiliz çim uzmanları. Premier Lig’in dillere destan mükemmel zeminlerini 12 ay boyunca aynı standartta tutan bu profesyonellerin yönetiminde 20 ile 40 kişi arasında değişen bir insan grubu çalışıyor. Üstelik sorumlu oldukları tek yer stadyum zeminleri değil. Hafta boyunca takımın idman yaptığı, alt yapıdaki gençlerin oynadığı sahalardan da onlar sorumlular. Premier Lig yönetimi her sezon yılın futbolcusu, teknik adamını seçerken onları da unutmamış ve İngiltere’de her yıl en iyi zemini hazırlayan bu ödülün sahibi oluyor…

Bu isimler arasında yıldız futbolcu kadar meşhur olan isim ise Paul Burgess. 10 yıl Arsenal’de çalıştıktan sonra 2009 yılında Real Madrid’e transfer olan Burgess geçen ay İspanyol kulübünden “Yeni hedeflerimin peşinden koşacağım” diyerek ayrılırken spor sayfalarında manşet olmayı başarmış bir isim. Santiago Bernabeu’nun zemini yanında Real Madrid tesislerindeki 14 futbol sahasını da 11 yıl boyunca kusursuz bir şekilde kalmasını sağlayan İngiliz çim uzmanı, UEFA’nın da danışmanı… Şampiyonlar Ligi finaline hazırlanan ve her taraftarın kendi stadyumunda olmasını hayal ettiği Atatürk Olimpiyat Stadı’nın mükemmel zemininde de Paul Burgess’in imzası var.

Real Madrid’in ezeli rakibi Atletico Madrid’in yeni stadı Wanda Metropolitano’da da İngiltere’den transfer edilmiş bir çim uzmanı işin başında. Ada’da Bournemouth kulübünde çalışan Dan Gonzalez, Paul Burgess’in Real Madrid’deki başarısı sonrasında İspanya’dan iş teklifi alan Gonzalez, Atletico’da futbolcuların da favori kulüp profesyoneli…

Fransa’da Paris Saint Germain’in stad zemini ve idman sahalarından sorumlu olan isim Jonathan Calderwood. 38 yaşında Kuzey İrlandalı Calderwood’u 2011 yılında PSG’e öneren ise bugün hayatta olmayan bir futbol adamı Gerard Houllier…  PSG’nin stad ve 32 idman sahasından sorumlu olan Calderwood, 55 kişilik ekibiyle çalışıyor.Fransızların bir başka transferi ise İngilizlerin efsane stadı Wembley’in zemininde sorumlu olan Tony Stones. Stones, Paris’teki Stade de France’ın çimlerinden sorumlu…

Phil Sharples, 2010 yılında Azerbaycan Futbol Federasyonu’ndan teklif aldığında ülkede UEFA’nın standartlarını karşılayan tek bir zemin varken bugün Sharples’in yetiştirdiği çim uzmanları sayesinde Azerbaycan futbolu geleceği umutla bakıyor. Sharples, 2013 yılında Galatasaray’da çalışmış ve o günlerde Türk Telekom Arena için elinde yeterli ultraviole lamba olmadığını açıklamıştı. Avrupa’da zirveye çıkmış bu isimlerin aylık maaşları 15 ile 40 bin arasında değişiyor. “Bir çim uzmanına bu kadar maaş verilir mi?” diye kulüp muhasebecisine sesini yükseltecek kulüp başkanları elbette olabilir ama kötü zemin yüzünden sakatlanan ve bir ay sahalardan uzak kaldığında bırakın takıma katkısına, tıkır tıkır ödenen futbolcunun yıllık ücretinin kulüp bütçesindeki yükü, bu konunun Messi’si olan Paul Burgess’in yıllık kazancından bile fazla…

 

Peki Türk futbolunda sadece stadyumlar değil antreman tesislerindeki zeminler de nasıl mükemmel hale gelir?.. İspanyol ve Fransızlar, İngiliz uzmanları transfer etmişler, bu bir tercih ama Türkiye’de bu konuda eğitim almış binlerce zıraat mühendisi var. Antalya’da turizmin önemli bir parçası olan golf sahaları ve kış aylarında kamp yapmaya gelen kulüplerin emrine sunulan futbol sahalarında çalışan profesyoneller bugüne kadar kaç Süper Lig kulübünden teklif aldı acaba?

 Türkiye Futbol Federasyonu, gelecek sezon zemin problemini merkezden çözmek istiyorsa bir ihale açmalı. Tüm stadyumların zeminden sorumlu olacak gerekli kadroyu ve ekipmanı sağlayacak şirket elbette var ülkemizde. Çıkacak fatura da kulüplerin federasyondan gelen gelirlerinden mahsuben kesilir. TFF, bugün olduğu gibi “her kulüp kendi zemininden sorumludur” diyorsa eğer, ağır para cezalarını devreye sokmalı. Bu sayede “50 bin Euro’luk UV lambaları pahalı, saha personeline bu kadar maaş mı ödeyeceğiz” diyen kulüp yönetimleri, ödedikleri bir cezayla, bir yıllık zemin bütçesini karşılayabilecekleriyle de yüzleşebilirler…

Son söz, kötü zemininin güçlü rakibi karşısında kendisine avantaj sağladığını düşünen kulüp başkanı ve yönetimlerine… Her rakibiniz sizin sahanızda bir kez, siz sezonda en az 20 kez oynuyorsunuz… Bunu bilmiyor olamazsınız ama unuttuğunuz kesin!..

Kovdum ama Sen Görevden Aldım Bil

 Hikayelerin sonu hep aynı, kahramanları değişiktir... Takım kötü gidiyordur, başkan yeni teknik direktör arayışına girer, yüz yüze görüşmeye bile gerek yoktur, plan-proje dinleyecek vakti olmayan başkan yeni hocasının telefonunu çaldırır. Görüşme bittiğinde teknik direktör evlerinde haber bekleyen yardımcılarını arar: “Valizinizi yapın beyler, gidiyoruz…” Gittikleri şehirde daha önce de çalışmış, ilk kez de geliyor olabilirler. Şehrin bol yıldızlı otelinde teknik direktöre süit, yardımcılarına standart oda ayrılır. Kimse ailesini şehre getirmez, yeni ev kurmaz, iki ay sonra ne olacağını bilmediği futbol dünyasında eş ve çocuklarını kim peşinden yeni bir hayata sürükler ki…

Futbolun yazılı olmayan kuralıdır. Sezon içinde işler yolunda gitmediğinde 25 futbolcuyu gönderemeyeceğine göre teknik adamı yollarsın. O teknik adamın iki hafta önce başka bir takımdan kovulmuş olmasının da bir önemi yoktur. Başarısız olup bu kadar kısa sürede yeni iş teklifi almak ancak futbol dünyasında mümkündür. Bizim ligimizde 24 hafta geride kalırken, İstanbul’un 3 Büyükleri, Malatya, Hatay, Alanya, Karagümrük ve Sivasspor dışında 13 kulüp teknik adam değişikliğine gittiler. 20 teknik direktör büyük umutlarla oturdukları koltuklardan beş ay içinde kalktılar, Denizli 4, Kayseri, Erzurum ve Gençlerbirliği üç teknik direktör değiştirdi bugüne kadar…

Bazen kazanmak, başarılı olmak da yetmiyor teknik adamlara. Sezonun ilk yarısında 7 maçta 11 puan toplayıp, Trabzonspor’u deplasmanda 4-3 mağlup eden Mehmet Altıparmak, meslektaşı Eddie Newton’un sonunu hazırlamıştı. Teknik adamlık tecrübesi olmayan Newton valizini toplarken ertesi gün kazanan hoca Mehmet Altıparmak da görevinden alındı… Bir maçın kaybeden ve kazanan hocalarının 24 saat içinde koltuklarını kaybetmesiyle de dünya futbol tarihine geçtik…

Fatih Terim, Şenol Güneş, Abdullah Avcı, Ersun Yanal, Aykut Kocaman gibi elit hocaların alt kategorisinde yer alan 40-60 yaş aralığındaki her Türk teknik direktör sezonda 2 ya da 3 takım çalıştırabilir, çalıştırıyor memlekette. Görevden ayrıldığı takımının karşısına ertesi hafta rakip takımın hocası olarak bile çıkabiliyorsunuz çünkü bizde sezonda ancak bir takım çalıştırabilirsin kuralı yok. Bu yüzden Pro Lisans diploması, bacası tütmeyen endüstride pırlanta değerinde. Diplomanız yoksa da fazla dert etmeye gerek yok, düşük profilli bir teknik adamı sırf Pro Lisans’ı var diye ekibinize aldığınızda sahaya bir numara olarak çıkabiliyorsunuz ama maç öncesi ve sonrasında medyaya konuşamıyorsunuz.


Diego Simeone’nin Atletico Madrid’de 10 yılı devirdiği futbol dünyasının büyük sahnesinde başarılı olan hiçbir hoca artık bir kulüpte 5 yıldan fazla kalmak istemiyor. Sürdürebilir başarı, arka arkaya gelen şampiyonluklar bile bir zaman sonra sıradanlaştığından, teknik adamlar yeni meydan okumalar için ülke değiştiriyorlar. Bunun en canlı kanlı örneği elbette ki Pep Guardiola elbette.. Türkiye’de teknik direktör kıyımı var da Avrupa’da yok mu, elbette ki var. 2010 Dünya Kupası’nda futbolcularının kazan kaldırdığı Fransa Milli Takımı’nın hocası Raymond Domenech 11 yıl sonra sahneye geri döndüğünde herkes onun futbolu özlediğini ya da paraya ihtiyacı olduğunu konuşuyordu. Nantes’daki serüveni sadece bir ay sürdü çünkü kulübün patronu Polonyalı milyarder Waldemar Kita sabırsız adamdı, 14 yılda 18 hocayla çalışan başkan, virüs yüzünden evinde karantinada olan Domenech’i kısa bir telefon görüşmesiyle gönderdi…

Evlatlar babalarından çok şey öğrenirler, kimileri de yanlışları doğruya çevirirler. Atletico Madrid’de 10 yıldır Simeone ile çalışan Miguel Angel Gil’in babası Jesus Gil, İspanyol kulübünde 17 yılda 141 futbolcu transfer etmiş, 39 teknik direktörle çalışmıştı. Sezon başında çekilen takım posterinde “tipin kayık çıkmış” diyerek ligin ilk haftası oynanmadan Joaquin Pero’yu kapını önüne koyan Jesus Gil’in, Komşu’daki mudaili ise Olympiakos’un efsane başkanı Socratis Kokkalis idi. 17 yılda 20 hocayla çalışmak her başkanın başarabileceği bir şey değil sonuçta…

Hadi Domenech karantinada idi, ayrılığı telefonla öğrendi, peki Mark Poulten’in günahı neydi? 11 yıl önce İngiltere’de maçın ikinci yarısı oynanırken ve takımı 2-1 öndeyken yedek kulübesinde Poulten’in telefonu çaldı. Araya Gary Walker’dı. Kulüp yöneticisini meşgule alacak hali yoktu: “Alo” dedi… Walker –sağolsun!- maç oynanırken uzatmadı: “Mark, rahatsız ediyorum ama kovuldun!..”

10 Şubat 2021

Zola'nın Cebini Bulun Bana

Dünyanın bütün istihbarat teşkilatlarını kıskandıran duyumcular, senede iki kez transfer dönemine gazeteci olduğunu hatırlayanlar ya da mevsimlik gazeteciliğe soyunanlar, sosyal medyada rüzgar estirecek hesaplar peşinde koşan menajerler, gelen uçağı radarda takip eden taraftarlar, Instagram’da bir yıl sonra “gidin” diyeceği futbolcunun eşine “Gelin artık, senin sözünü dinler” diyenler, imza törenleri, manşetler, “gelirse 40 gol atar” golcüler, “geldi artık gol yemeyiz” dedirten taş gibi stoperler… Bir transfer döneminin daha sonuna geldik. Sıcak bir hikayeyle başlayıp geçmişe dönelim.

Lecce, İtalya’da Serie A’nın asansör takımlarından. Gelen, tutunamayıp bir alt lige dönenlerden. Bu sezon da Serie A’ya dönme hayalleri kuruyor güzel şehrin kulübü ama işleri zor. Kasada para yok, taraftar ise ara transferde yapılacak takviyelerle liderin sekiz puan gerisindeki takımın şansı olduğunu inanıyor elbette. 15 gün önce transfer bombasını patlatıyorlar, Galatasaray’dan bir golcüyü kadrolarına katıyorlar. Hayır ne Falcao ne de Diagne.. Zaten Lecce’nin parası bunlar yetmez, aldıkları golcünün ismi Hene Kurraska. Galatasaray’da böyle bir futbolcu yok diyorsanız işte hikaye orada başlıyor. Eli Photoshop tutan bir Lecce taraftarı Hene Kurraska adını verdiği bir karakter yaratıyor ve sosyal medyada 130 maçta 95 gol atan Galatasaray’ın golcüsü Lecce’de haberi yayılıyor. Transfer baskısıyla uykuları kaçan kulübün sportif direktörü de galiba biraz gevşemek istemiş olmalı ki o da bu bomba transferin duyurusunu sosyal medya hesaplarından paylaşıyor. Şehirde bir bayram havası, havaalanında elinde Lecce atkısıyla poz vermiş Hene Kurraska fotoğrafı… Daha ne olsun, yerel medya başta olmak üzere İtalya’da haber kaynakları son dakika olarak veriyorlar. Acı gerçeğin ortaya çıkması uzun sürmüyor elbette, basit bir internet aramasıyla böyle bir futbolcunun olmadığını öğrenecek gazeteciler de var elbette İtalya’da… “Büyük golcü” Hene Kurraska transfer tarihindeki yerini alıyor.

***

Pandemi nedeniyle bu sezon futbolda devre arası yok ama geçmiş sezonlarda takımlar ikinci yarı hazırlıkları için Antalya’da kampa girerlerdi. Elbette gazeteciler de hem takımları takip etmek hem de ara transferdeki isimleri öğrenebilmek için Antalya’ya akın ederdi. 15 yıl geçmiştir üzerinden, Galatasaray orta sahaya bir yabancı arıyor, gazeteciler idmanda sportif direktör ne zaman eline telefonu alsa büyük bir heyecanla vereceği haberi bekliyorlar ama sportif direktör ser verip sır vermiyor. 3-4 muhabir çevresine toplandığında uzaktan gelen muhabire yapacakları şakadan elbette o muhabirin haberi yok. Muhabir yaklaştığında “Massimo Dutti” diyor sportif direktör. Acar muhabir ismi duyar duymaz İstanbul’daki müdürünü arıyor. “Massimo Dutti geliyor Galatasaray’a” diyor… Spor müdürü “Mağaza mı açıyor Massimo Dutti, Galatasaray’da, hangi dükkan!” deyip gülüp kapatıyor telefonu… İtalyan tekstil markası, doğrusu bir futbolcu ismi olsa fiyakalı olurmuş; 10 numaralı formasıyla Massimo Dutti…

**

Bu kez 21 yıl geriye gidiyoruz. Fenerbahçe, Zola’nın peşinde, İtalyan forvet Chelsea forması giyiyor ve günlerdir manşetlerden düşmüyor. Spor müdürü artık Zola’yı konuşturun diyor dış haberlere bakan muhabire. Zola’ya ulaşmak lazım ama nasıl? İtalya’da bir gazeteci aranıyor, Zola’nın telefonunu soruyor muhabir de İtalyan kurt gazeteci, “Hayırdır?” diyor. “Fenerbahçe talip” haberini alınca “Bu transfer paraları yeter mi?” diyor İtalyan… Şimdi coşma vakti, muhabir haberi ilginç hale getirirse telefonu numarasını alırım diyor: “Olmaz mı, Sadece Zola değil Fenerbahçe, Di Matteo ve Poyet’i de istiyor Chelsea’den” diye yüksekten uçuyor. İtalyan iki saat sonra arıyor: “Zola Sardunya’da tatildeymiş, cebini kapatmış, menajeriyle konuştum” deyip ertesi gün ufak bir haber olarak kullanıyor Türkiye’den gelen iddiayı.. O yıllarda her haber kullanılmıyor gazetelerin internet sitelerinden.. Bir gün gecikmeli gelen İtalyan gazetesinde haber tarayan genç gazetecilerden birinin gözleri ışıldıyor. İstanbul’dan Milano’ya giden “Zola, Di Matteo, Poyet” haberi ertesi gün birinci sayfadan İtalyanlar kaynak gösterilerek “Zola ve Di Matteo Fenerbahçe’de, Poyet de sırada” manşetiyle veriliyor. Poyet neden sırada bunu bilen yok ama bu da benim tahminim: Sayfanın editörü “üçü birlikte geliyor abartı olur” deyip Poyet’deki belirsizlikle manşetini kuvvetlendiriyor… Transfer dönemi biter, hayaller bitmez… İyi pazarlar.

26 Ocak 2021

Maça Dokuz

Teknik direktörün sahaya sürdüğü 11 futbolcunun 1’den 11’e sıralanan formaları giydiği yıllar çok eskide kaldı. Uzun yıllardır forma numaraları sezon başında belirleniyor ve uzun yıllar bir takımda kalanlar kendileri istemediği ya da bir büyük yıldız gelip de o numarayı rica etmediği sürece aynı forma numarasıyla anılıyorlar. Ara transferde yeni takımına imza atanların ise işi zor elbette. Umdukları değil buldukları boş numarayı seçiyorlar. Milan da geride kalan haftada Juventus’un eski santrforu Manduzkic’i kadrosuna kattı. Hırvat santrfor boştaki 9 numaralı formayı seçti. 10 ve 7 numarayla birlikte futbolun en kült rakamı olan 9 nasıl olur da Milan gibi kulüpte boşta olurdu! Çünkü Milan’da 9 yıldır 9 numarayı giyenlerin Milano’daki günleri hep sayılı oldu. Şimdi 9’un hikayesinin peşine düşelim…

9 futbolda santrforun, işi bitiren, fileleri en çok havalandıran, havalandırması beklenen adamların forma numarası. Milan tarihinde de bu formayı Liedholm, Nordahl, Virdis, Serena, Marco Van Basten, Weah, Kluivert ve Papin gibi ustalardan sonra 2001 yılında sırtına geçiren Juventus’tan transfer edilen Filippo Inzaghi giymişti. Kimilerine göre doğduğunda da ofsayt pozisyonundaydı ama Inzaghi fırsatçı santrforların, golü koklayan adamlar derneğinin üyesiydi. Milan onunla iki Şampiyonlar Ligi kazandı. Coşkulu gol sevinçlerine 2012 yılında son noktayı koyduğu kırmızı siyahlı formayla 300 maçta 126 kez fileleri havalandırmıştı. 9 numaranın bir sonraki sahibi Milan’a 17 yaşında gelen ve o günlerde 7 numaralı formayı giyen Pato oldu. 7 numarayla atan Pato, 9’u giyince sustu, sakatlıklar peşini bırakmadı ve çok daha fazlasını yapabilecek olan Brezilyalı forvet, Milan kariyerine 150 maç 63 gol ile son noktayı koydu. Alessandro Matri, Milan alt yapısından yetişmiş ama başarıyı Cagliari ve Juventus’ta yakalamıştı. Pazzini sakatlandığında Juve’de iki şampiyonluk yaşamış Matri yuvaya döndü. Sonuç 15 maçta 1 gol, Milan onu Fiorentina’ya yolladı. 

Fernando Torres, Atletico Madrid alt yapısının “Raul”uydu. Liverpool ona 39 milyon Euro ödedi ve karşılığını aldı ama Chelsea günleri kabusa döndü. Torres de Matri gibi yetiştiği kulübe Atletico’ya döndü ama Milan onu kiralık istediğinde artık uğursuz kabul edilen 9 numaranın boşta olduğunu bilmiyordu. “El Nino” San Siro’da fırtına gibi esecekti ama 10 maçta 1 gol atabildi. Torres yapamayınca 9 numarayı Milan, Roma’dan kiraladığı Mattia Destro’ya verdi. Inzaghi’nin bıraktığı numara genç yeteneğin de başını yaktı. Destro Milan’dan giderken istatistik tablosunda 15 maç 3 gol yazıyordu. Luis Adriano, Lucescu’nun Şaktar’ının golcüsüydü, San Siro’ya 9 numaralı formayla poz vermeye çıktığında İtalyan medyası uğursuzluğu kıracak adam diye bakıyordu ona. Adriano ligde sadece 4 gol atabildi, ertesi sezon 9 numarayı bırakıp 7’yi giyse de kader ağlarını sambacı için de örmüştü. Bir alt ligde Pescara formasıyla 30 gol atan Gianluca Lapadula, Serie A’da forma giymeyi hak etmişti. Milan onun için 9 milyon Euro ödeyip 9 numaralı formayı verdi. Milan forması büyük geldi Lapadula’ya, “sen valizini topla” dediler İtalyan golcüye… Portekiz futbolunun vitrine çıkardığı genç isim Andre Silva, 2017 yazında Milan’a geldiğinde İtalyan spor gazeteleri Milan golcüsünü buldu diyordu ama 9 numara onu da yaktı. Andre Silva da kayboldu gitti.  

Juventus arka arkaya gelen şampiyonluklarda kendisini en fazla sıkıştıran Sarri yönetimindeki Napoli’ye Bayern Münih taktiğini uyguladı: “En can sıkan rakibinin en çok gol atan adamını al.” Lewandowski gibi transferdi Higuain’in Napoli’den Juventus’a gidişi. Napoli halkı bir sezonda 35 gol atmış Arjantinli’yi Maradona’dan sonra çok sevmişlerdi ama kulüp kasasına 94 milyon Euro girmesine rağmen bu ihaneti unutmadılar. Gonzalo Higuain Juventus’ta iki sezon forma giydikten sonra başına gelecekleri elbette bilemezdi o günlerde. Büyük bir transfer bombası patlamış ve Real Madrid’den eski takım arkadaşı Cristiano Ronaldo, Juventus’a imza atmıştı. İtalyan devi, Higuain’e kapıyı gösterdiğinde Milan için tarihi fırsattı. Higuain satın alma opsiyonuyla San Siro’nun yolunu tuttu. Kimya mı tutmadı, giydiği 9 numaralı forma da mı Arjantinli golcüyü yaktı bilinmez ama eski takımı Juventus’a karşı oynadıkları maçta penaltı kaçıran Higuain, devre arasında Napoli’deki eski hocası Sarri’nin çalıştırdığı Chelsea’de aldı soluğu, sonra da iflah olmadı, artık Inter Miami forması giyiyor.

Milan bu 9 numaralı forma boşta kalacak değil ya? Kalinic, Balotelli, Pazzini, Bacca ve Cutrone başka numaralarla Milano kulübünün golcülüğüne soyunurken, bir Polonyalı golcü Genoa’da geldiği ilk sezonda attığı gollerle manşetlerde düşmeyince, Milanello yolları ona sonuna kadar açıldı. Genoa 4 milyona aldığı Krzystof Piatek’i yarım sezon oynatıp 35 milyona Milan’a sattığında Polonyalı santrfor 19 maçta 13 gol atmıştı. Piatek’e 9 numaralı formayı verdiler Milan’da, o da sezonun ikinci yarısında 18 gol daha atıp, İtalya’da bir sezonda 30 gol atan santrfor ünvanını aldı. İşler yolunda gidiyordu, 9 numaralı forma Inzaghi’den sonra birine uğur getirmişti derken, Zlatan İbrahimovic’i alan Milan Polonyalı santrforu, Almanya’ya Hertha Berlin’e sattı.

9 numara şimdi 35 yaşındaki Mario Mandzukic’in sırtında… 11 numaralı formayı giyen 40 yaşına merdiven dayayan Zlatan İbrahimovic yorgun düştüğünde, sakatlandığında “9” sahaya girecek… 9’un hakkını veren Filoppo Inzaghi mi nerede? 47 yaşına geldi ve Serie A’da Benevento’nun teknik direktörü… Inzaghi’nin takımı ligin ilk 18 haftasında kaç mağlubiyet aldı? Evet, 9…

17 Ocak 2021

Cam Adamlar Derneği

Pandemi gölgesinde başlayan sıkıştırılmış sezonda üç günde bir maça çıkacak olan futbolcuların çok sakatlık yaşayacağını söyleyebilmek için Lazio’dan Inter’e, Manchester City’den Galatasaray’a bir çok takımda kondisyonerlik yapmış olan Ivan Carminati olmaya gerek yok ama İtalyan ustanın hakkını vermek lazım. Carminati 5 ay önce “Bu tempoyu ne adaleler ne de dizler kaldırır” demişti. Lig, Avrupa Kupaları ve milli takım düzeyinde sezonda 60+ maça çıkmasının istenilen futbolcular arasında işi en zor olanlar ise elbette çabuk ve sık sakatlananlar. Kısaca cam adamlar ya da kristal futbolcular… Onların dünyasında bir turlayalım. Diego Perotti, Roma’dan Fenerbahçe’ye gelirken “Cam Adamlar” derneği üyesiydi, 4 maça çıktı ve sonra önce adale ardından diz sakatlığı. Radamel Falcao’nun sakatlık yüzünden forma giymediği maç sayısı Galatasaray’da oynadığı maç sayısını sollarken, Gökhan Töre de ikinci Beşiktaş macerasında sakatlık yüzünden ortalıkta görünmüyor. Türk futbol tarihinde “Cam adam” denilince ilk akla gelen isim elbette Gökhan Zan. En hazin hikayelerden biri ise omuzundaki sakatlık yüzünden 26 yaşında kramponlarını asan Veli Kavlak.. Geçmişin en çok hatırlanan cam adamı ise Rıdvan Dilmen.. Hamit Altıntop’un Galatasaray kariyeri sakatlık yüzünden silik kalırken, Emre Belözoğlu da tüm kariyeri boyunca eli çeken adalesinde kenara gelirken çekilen fotoğraf karelerinin öznesi oldu. Mehmet Ekici, Serdar Aziz de bu derneğin üyelerinden. Galatasaray kariyeri sakatlıklarla geçen İsveçli orta saha Tobias Linderoth’u da anmadan olmaz elbette..

Kimse elbette cam adam olarak gelmiyor dünyaya. Sürekli adale sakatlıkları yaşayanların yanında geçirdikleri operasyonlar başarısız olduğu için komplikasyonlar yaşayanlar ya da bir diz operasyonun ardından zayıflayan adalesinin kurbanı olan çok futbolcu var tarihte.. Listenin başında ise önce diz ardından bileğinden geçirdiği operasyonlarla futbol kariyerine 30 yaşında son vermek zorunda kalan tarihin en büyük golcülerinden biri olan Marco Van Basten var. Eşsiz bir yetenek olan Robben de vatandaşı gibi kariyeri boyunca revirden çıkmayanlardan. Diz bağlarının kopması her futbolcu için en büyük kabus, bir üstünde ise çok daha az rastlanan aşil tendonunun kopması var. Diz sakatlığı deyince ilk akla gelen isimlerden biri İtalyanlar için hep genç santrfor kalan Giuesppe Rossi. Real Madrid’den Milan’a geldiğinde büyük umut olan Arjantinli şık orta saha Fernando Redondo dört yıl içinde üç diz ameliyatıyla kariyerine son vermek zorunda kalmıştı. 1998 Dünya Kupası finaline baskıyla sakat sakat çıkmak zorunda kalan Ronaldo’nun Inter yılları da bir dram. Kasım 1999’da dizinden operasyon geçiren ve 12 Nisan 2000’de kimilerine göre gereğinden erken sahalara dönen Ronaldo maçın daha 6. dakikasında yerde kalmış ve bir yıl daha doktor kapılarında dolaşmıştı. Kariyerinin başında daha 18 yaşında diz bağları kopan Roberto Baggio’yu sakatlıklar 16 yıl boyunca peşini bırakmadı. O yıllarda menisküs ameliyatlarından bir ay sonra sahaya dönmek mümkün değildi ve Baggio, 86 sonbaharında Fiorentina’da sezonu kapadı, Juventus’ta 5 ay evindeydi. 2002’de Brescia’da dizinden sakatlanıp 77 gün sonra kendini sahalara attığında takımını küme düşmekten kurtardı.

Sebastian Deisler, Alman futbolunun 2000’li yıllarının başında arayıp da bulamadıkları türden yetenekte bir orta sahaydı. Milli takımın beyni olacaktı ama Deisler’in 19 yaşında diz bağı koptu. 27 yaşında futbolu bıraktığında sadece 62 maça çıkmış ve hastane odalarında geçen günler yüzünden depresyon tedavisi görüyordu. Owen Hergreaves, Manchester United için 2008-2009 sezonunda büyük umuttu. 2011 yılına gelindiğinde forma giydiği dakika sadece 9’du. Dizi onu bütün kariyeri boyunca ihanet etti, oyundan koptuğunda 31 yaşındaydı.

Cam Adamlar Derneği üyeleri kimi zaman doktor kimi zaman da kondisyoner kurbanı oldular. Maldini, Costacurta gibilerini 40’larına kadar oynamasında büyük pay sahibi olan Milan’ın futbol dünyasında kült olmuş sporcu sağlığı merkezi Milan Lab, Alexander Pato’yu “bitirmek” ile suçlandı. İngiliz futbolunda cam adamlar denildiğinde ilk akla gelen kulüp Arsenal. Jack Wilshere ve Abou Diaby’nin sakatlık haberleri Arsenal sayfalarının demirbaşıydı. Liverpool’un Raul’ü, Michael Owen, Real Madrid’in Raul ile Madrid’de buluştu ama İngilizlerin büyük yeteneği Newcastle United’a döndüğünde sahadan çok revirdeydi. Jonathon Woodgate’i Real Madrid taraftarı cam adam olarak hatırlar. Barcelona taraftarı için ise Samuel Umtiti ve Vermaelen geldikleri günden bu yana yaşadıkları 10’dan fazla sakatlıkla kabus oldular. Ve elbette Real Madrid kariyerinin yarısını doktor kapısında ve golf sahasında diğer yarısını sahada geçiren 100 milyonluk Gareth Bale ve son iki sezonda onun yerini alan ama kafasını sakatlıklardan kaldıramayan Eden Hazard.. Barça’da hücum hattında 150 milyonluk Dembele de idmanların yarısını sakatlık diğer yarısını da alarmı kurmayıp geç kaldığı için kaçırıyor…

Aaron Ramsey, Robin Van Persie, Rafinha, Fazio, Marco Reus, Rosicky, Sturridge… Liste uzar gider de…

10 Ocak 2021

2021 Spor Takvimi

 40 yıldır takımının iç saha maçlarını tribünde eksiksiz izleyenler, deplasmana gitmek en büyük keyfi olanlar, akraba-dost nikahlarını, davetlerini “Maçımız var” diye kaçıranlar, Haziran-Temmuz’da futbol var, tatile Ağustos ayında çıkalım diyenler, askerlik dışında maç kaçırmadım diye tutkusuyla gurur duyanlar… Pandemi çok şey alıp götürdü hayatımızdan, taraftarın da hikayesi eksik kaldı. Çok maç kaçtı, takım yalnız kaldı. Boş tribünler önünde oynanan her maçı evdeki ekran ne kadar büyük olursa olsun hep bir eksik izledi sporseverler. Hayat varsa umut vardır. 2021 spor takvimine başlarken dileğim tribünlerde taraftarların fotoğrafları yerine kendilerini göreceğimiz günler.. Futbolla başlayalım. Ocak ayında dev derbi gelecek hafta: Beşiktaş-Galatasaray. 27 Ocak’ta Başakşehir ve Trabzonspor, Süper Kupa finalinde karşı karşıya gelecek. Şubat ayının ilk haftasında ise Fenerbahçe-Galatasaray derbisi var. Yılın ikinci ayında biz yokuz ama Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’nde eleme turları başlayacak. 2020 Avrupa Şampiyonası’nı oynamadan milli takımlar 2022 Dünya Kupası eleme grubu maçlarına çıkacaklar Mart ayında. 24 Mart’ta Hollanda’yı konuk edeceğiz, 3 gün sonra Norveç deplasmanına çıkacağız ve 30 Mart’ta da Letonya ile evimizde oynayacağız. 42 haftalık Süper Lig, Mayıs ayının ikinci haftası sona erecek ve ligin son 3 maçı bir hafta içinde oynanacak. 26 Mayıs’ta Gdansk’ta Avrupa Ligi finali var ve elbette en mühimi 29 Mayıs’ta İstanbul’da oynanacak olan Şampiyonlar Ligi finali. Pandemi yüzünden 2020 yazında üç büyük organizasyon 2021’e ertelenmişti. Takvimlerde 2021 yazacak ama turnuva futbol tarihine Euro 2020 olarak geçecek. 11 Haziran’da İtalya ile Roma’da Euro 2020’nin açılış maçını oynayacağız. 16 Haziran’da Galler ile, 20 Haziran’da ise Bakü’de ev sahibi gibi çıkacağız sahaya. Euro 2020’nin finali 12 Temmuz akşamı Londra’da Wembley’de. Haziran ayında Güney Amerika kıtası da futbola doyacak. Copa America 11 Haziran’da başlayacak ve 10 Temmuz’da sona erecek. Milli Takımın Dünya Kupası elemelerinde sonbahardaki rakipleri 1 Eylül’de evimizde Karadağ, 4 Eylül’de deplasmanda Cebelitarık ve 7 Eylül’de deplasmanda Hollanda. Ekim ve Kasım aylarında 4 maçla bitecek gruptan hayırlısıyla 2022 biletini alacağız.



Dört yıl boyunca çalışan Olimpiyat vizesi almak için ter döken sporcular 2020’deki erteleme kararını aldıklarında bir yıl sonranın bilinmezliğiyle karantina günlerinde çalışmaya devam ettiler. Tokyo, 23 Temmuz ve 8 Ağustos tarihleri arasında Olimpiyatlar’a ev sahipliği yapacak. Paralimpik Oyunlar ise 24 Ağustos ve 5 Eylül tarihleri arasında Tokyo’da…

Teniste 4 Grand Slam’in ilki olan Avustralya Açık, 8-21 Şubat tarihleri arasında. Geçen yıl ertelenip sonbaharda oynayan Roland Garros ise 23 Mayıs- 6 Haziran arasında… 2020’de ıssız kalan Wimbledon kortları 28 Haziran-11 Temmuz tarihleri arasında dolacak. Son büyün turnuva olan ABD Açık ise 30 Ağustos-12 Eylül arasında.

2020’de Formula 1’e ev sahipliği yaptık ama 2021 takviminde yokuz. Yılın ilk yarışı 21 Mart’ta Avustralya’da. Bize en yakın yarış ise 6 Haziran’da Bakü’de. Formula 1 sezonu 5 Aralık’taki Abu Dhabi’deki Grand Prix ile son bulacak. Motorseverler için ajandaya not edilmesi gereken ilk tarih, 28 Mart’ta Katar’daki Grand Prix. Takvimin son yarışı 14 Kasım’da Valencia’da.

Basketbolda elbette beklenen, Köln’de Euroleague final 4’ü. 28 ve 30 Mayıs, Euroleague F4 için ajandaya yazılması gereken tarihler. NBA’de 72 maça düşürülen normal sezonda maçlar başlarken, play-off takvimi 22 Mayıs’ta açılacak ve 6 Temmuz’a sona erecek. NBA final serisi ise 8-22 Temmuz arasında.

Her yıl en çok izlenen spor organizasyonlarından biri olan Super Bowl, 7 Şubat’ta Florida’da. Bisiklet tutkunları için en önemli tarih 26 Haziran. Tour de France, 18 Temmuz’a kadar sürecek. Yaz aylarında bizden iki tarihi ve mühim organizasyonu da not düşeyim. Gazi Koşusu 27 Haziran’da koşulacak ve Kırkpınar Yağlı Güreşleri 2-4 Temmuz tarihleri arasında. En kısa zamanda bir daha hiç boş kalmasın dediğim tıklım tıklım tribünleri görmek dileğiyle, İyi pazarlar… 

3 Ocak 2021

Diego Costa Diye Çıktığım Yolda

 

Altı yıl önce İspanya’da nefeslerin tutulduğu Mayıs ayı. Barcelona ve Real Madrid’in şampiyonluk yarışına Atletico Madrid’in de katıldığı sezon. Üç takım Nisan ayına Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline de birlikte geliyorlar. Çeyrek finalde Atletico Madrid’in rakibi Barcelona olunca yarı finalde 3 İspanyol ihtimali ortadan kalkıyor. Final Lizbon’da ve ev sahibi Portekiz’in final için seçtiği elçi Luis Figo.. Herkes Barça’nın Real Madrid ile oynayacağı finalde “Hain” Figo’nun vereceği fotoğrafları hayal ediyor ama gerçekler başka.. Bir dönem Barça’nın belalası olan Atletico’nun Simeone döneminde şansı dönmüş, Katalanlara karşı maç kazanamıyorlar ligde. Sonra Fenerbahçe’ye gelecek olan Diego’nun golüyle beraberlikle Camp Nou’dan çıkan Atletico Madrid rövanşta Koke’nin golüyle kazanıp kendini yarı finale atıyor. Takımda bir başka Diego var ki o sezon fırtına gibi esiyor. Brezilyalı ama İspanyol milli takımını tercih etmiş ve adını Diego Maradona’dan alan Diego Costa, anlayacağınız hikaye karışık…

Galatasaray’ın Juventus’u karlı bir İstanbul öğleden sonrasında eski bir Real Madrid’li Sneijder ile yıkıp gruptan çıktığı sezon. Real Madrid de aynı grubun lider olarak yürüdüğü yolda önce Manchester United ardından Bayern Münih gibi iki devi yıkıp Lizbon biletini alıyor ama ezeli rakibinin işi zor. Yarı final ilk maçında şimdi yıkılmış olan Vicente Calderon Stadı’nda Chelsea ile golsüz berabere kalıyorlar. Herkes Londra’da Chelsea fişi çeker derken Diego Costa, Adrian ve Ardan Turan üçlüsü İngilizleri Stamford Bridge’in çimlerine seriyor, Chelsea’nin tek golü ise Atletico Madrid’in evladı Fernando Torres’ten…

O Mayıs ayında La Liga’da çok şey oluyor. Barça’nın bitime 3 maça kala beraberliğine sevinen Atletico Madrid 24 saat sonra Levante deplasmanında kaybediyor. Son hafta fikstür de yapacağını yapmış, Barcelona-Atletico Madrid maçı var. 37. Haftada Barça bir daha intihar ediyor, berabere kalıyor, Elche deplasmanında kazansalar son hafta Atletico maçında bir puan şampiyon olmalarına yetecek. Atletico rahat durur mu onlar da sahalarında Malaga ile berabere kalınca ligin son haftası Şampiyonlar Ligi finalinden bir hafta önce İspanya Ligi finaline sahne oluyor. Camp Nou’da 98 bin kişi Barça’nın galibiyetiyle gelecek şampiyonluğu kutlamaya hazır. 18 yıldır şampiyon olamayan, Real Madrid’in Şampiyonlar Ligi şampiyonu, Galatasaray’ın UEFAKupası’nı kazandığı yıl küme düşüp iki yıl sonra geri dönen Atletico Madrid 16. Dakikada sakatlanan santrforu Diego Costa’ya yanarken 7 dakika sonra Arda Turan’ı da kaybediyor. Yetmiyor 11 dakika sonra Barça öne geçiyor. 17 Mayıs 2004 öğleden sonrasında Diego Godin 49’da kafayı vurdu ve Atletico Madrid şampiyon oldu.

Üç gün sonra Madrid-Lizbon trenindeydim. Arda’nın finale yetişmesi çok zor ve deli santrforları Diego Costa yollara düşmüş Belgrad’da at plasentası ile tedavi olup 6 gün sonraki maça yetişmek için koşturuyor.. Gece treninde Atletico Madrid’in oynadığı son Şampiyon Kulüpler Kupası finalinin kadrolarına bakıyorum. 40 yıl geçmiş üzerinden… 1973 yılının sonbaharında Galatasaray ile Madrid’de golsüz biten maçla çıktıkları yolda İstanbul’daki maçı uzatmada kazanıyorlar İstanbul’da. Galatasaray kalesinde Yasin Özdenak, santrforu Gökmen Özdenak, hocası Brian Birch. İspanyollarda 35 yıl sonra Fenerbahçe’yi çalıştıracak Luis Aragones kadroda.. Salcedo atıyor 100. dakikada golü. Finale geldiklerinde karşılarında kalede Sepp Maier, defansta Breitner, Beckenbauer, forvette Hoenes, Gerd Müller’li Bayern Münih’i buluyorlar karşılarında. O yıllarda uzatmaların sonunda penaltı atışları yok. Final berabere biterse tekrarlanıyor. Öyle de oluyor. Final, o günden 11 yıl sonra Juventus-Liverpool finalinde bir faciaya sahne olacak Brüksel’deki Heysel Stadyumu’nda. 1-1 bitiyor, Atletico’nun golünü Luis Aragones atıyor. İki gün sonra, yani Atletico’nun Barça’dan şampiyonluğu kopardığı 17 Mayıs 2014’den tam 40 yıl önce Bayern Münih, yorgun İspanyolları sahadan siliyor.

Lizbon’dayım ve şehir İspanyol istilasında. Arda finale yetişmiyor, Diego Costa ise oynamak için Simeone’ye baskı yapıyor. Arjantinli teknik adamın sezonun gol yükünü çeken deliyle uğraşacak hali yok, yazıyor onu 11’e… Yolları Türkiye’den geçecek olan Jose Sosa ve Diego, Atletico Madrid kulübesinde. Yıllar sonra Atletico forması giyecek olan Morata ve Beşiktaş’a gelecek olan Pepe de Real Madrid kulübesinde. Diego Costa’nın Şampiyonlar Ligi finali sadece 9 dakika sürüyor, sakatlanıp kenara geldiğinde hocası Simeone oynattığı için bir pişman… Bir hafta önce Barça’yı yıkan Godin yine vuruyor kafayı ilk yarıda. Luz Stadı’nda kırmızı beyaz Atletico tribünleri yıkılıyor. Hakem 90+ dakikaları gösterdiğinde Atletico tribünleri 40 yıl sonra gelecek olan kupayı kutlarken Sergio Ramos çıkıp vuruyor kafayı, uzatmaya gidiyor final. Atletico bu kez tutunamıyor uzatmalarda, Diego Costa’nın erken oyundan çıkışıyla bir değişiklik hakkını boşa harcayan Simeone’nin takımının koşmayı bırakın yürüyecek hali yok, dağılıyorlar, 3 gol birden yiyorlar 10 dakikada..

6 yıl sonra bugün… Diego Costa, Atletico Madrid’den ayrılmak istediğini söyleyip kulübü ikna ediyor. Adı, o gün finali tribünde izlemek zorunda kalan eski takım arkadaşı Arda’nın kaptanı olduğu Galatasaray ile anılıyor. Atletico kalesindeki Courtois artık Real Madrid kalecisi. O finalden Simeone birlikte kalan tek isim Koke.. İkili, ligde ilk kez Barça’yı bu sezon mağlup ediyorlar. İstanbul’da 46 yıl önce 100. dakikada golü atan İgnacio Salcedo ise 73 yaşında ve Madrid’de yaşıyor…  

27 Aralık 2020

Bir Şehir Bir Adam Bir Ömür

Maçı izlemese de anlatabilenlerin dünyası artık, kim kaç orta yapmış, hangi takıma topa ne kadar sahip olmuş, golün asisti kimden gelmiş, hangi taraf daha sert oynamış, kaç top direkten dönmüş… O soğuk istatistik tablosunda yazıyor hepsi, olmadı üç dakikalık özeti izliyorsun, acelen var, yetişmen lazım. Kaçırdıkların ne bilmiyorsun, belki bir çalım, belki uzun topa depar atmayan forvetin yorgunluğu belki de ilk maçına çıkmış bir gencin gözle görülür heyecanı, umudu, hayalleri…

Ne ile ölçüyoruz biz başarıyı futbolda? Kazanılan kupalar, atılan goller, şurada sadece 15 yıldır tutuluyor asist yapanların isimleri.. Öncesinde kendi kendine gol mü atıyormuş santrforlar.. Kaç top kurtarmış kaleci, kaç atağı kesmiş orta saha oyuncusu, kaç ortayı auta atmış kanat oyuncusu, kaç kafa topunu almış stoper… İşte tam da bu yüzden golcüler üzerinden yazılır çokça futbol tarihi. Oynadığı maç sayısı attığı gol… Buna bakıp anlarsın ne kadar büyük futbolcu olduğunu, söz konusu bir kaleci bir stoper ise anlatacak bir baba bir ağabey lazım… Ya kenardaki teknik adamlar? Kaç kupa kazandıkları yazıyor özgeçmişlerinde… Ya kazanamadıkları, ikinci oldukları, üçüncü oldukları… Kendinden başka kim hatırlar ki o maçı kazansa, o top direkten dönmese bir kupa daha kazanacağını… En çok kupa kazananlar büyük hocalardır da ya peki çok kupa kazanılmasının önünü açanlar, o kupaları kazandıran futbolcuları yetiştirenler, keşfedenler… Bir ömrü futbola adayanlar…

Hayat boyu en çok öğreten insanların hayranı oldum ben.. Karşısında tut ki bir bedeli yazsa da paha biçilemez bir eylemin öznelerini yazdım hatırama.. Okulda bir öğretmen, işte bir usta, hayatta yol gösteren bir bilge.. En çok da öğretirken bildiğiyle kalmayan, durmayan, kendini yenileyen, her gün yeni bir şey öğrenen ve bildiğini kendine saklamayan, paylaşan bunun yorgunluğuyla kafasını yastığına koyanları sevdim… Işıktır onlar, önümüzü, geleceğimizi aydınlatırlar…

Trabzonspor ışığını kaybetti. Efsane, duayen, usta, bilge, tüm bu kelimelerin içinin boşaldığı, birilerine çok kolay yakıştırıldığı bu dünyadan, hepsini ve hatta çok daha fazlasını hak eden bir adam geçti… Özkan Sümer önce yalın ayak, sonra kramponlarıyla ve makosenleriyle, önce terli atleti, sonra forması ve kravatı, ceketi, pardesüsü, gözlükleri, içi renk renk kalemlerle aldığı notlarla dolu çantasıyla bir topun peşinden koştu 80 yıl…

Doğduğu şehrin futbol takımında forma giymiş çok insan var, sonra o takımın teknik direktörü olan da.. Tüm bunların üstüne o kulübe başkan seçilenler de.  Yaş aldıkça bir üst kattaki odaya geçmek, daha geniş bir makam odasına sahip olmak var da, kaç başkan var ki bu dünyada, odasından yine kendini toprak sahaların kenarındaki bir sandalyeye atıp 12 yaşındaki çocukların maçını seyreden… Yeni bir yetenek bulmak için belki de o çok sıkıcı 90 dakikaları büyük sabırla izleyen, uçağa atlayıp dünyanın öbür ucunda takımına ucuz ama yetenekli yabancı futbolcu arayan, bulduğunda kıran kırana pazarlığını yapıp tutup kolundan getiren…

Özkan Sümer, Trabzonspor’a kazandırdığı kupalarla bir şehrin kaderini değiştiren adamlardan çok daha fazlası… O, Dünya Kupası’nda milli takımı üçüncü yapan Şenol Güneş’i ağabeyi, o bazuka gibi frikiklerin sahibi Hami’nin, çalımlarıyla baş döndüren Gökdeniz’in, “ne güzel golcüydün sen” Fatih Tekke’nin ve onu çok sevip çok kızdıran Lemi’nin, Özkan Babası… O, San Siro’da Milan’a hat-trick yapan Yusuf Yazıcı’nın, Trabzonspor’un üç direk arasını koruyan Uğurcan Çakır’ın dedesi... Özkan Sümer, Karadeniz’de ekmeğini futboldan kazanmış, aile kurmuş, geleceğini kurtarmış onlarca eski futbolcunun, teknik adamın hakkını ödeyemeyecekleri futbol bilgesi..

80 yıl önce Trabzon’da başlayan bir hayat yine Trabzon’da bitti. İlk ve son nefes arasında gidilen onca yol, yaşanan onca sevinç, üzüntü, hayal kırıklığı, kupalar, ödüller, diplomalar var… Mühim olan o soğuk istatistik tablolarında ismin yanında yazan attığın gol, kazandığın kupa sayısı değil… Kaç kişinin hayatına dokunabildin? Kaç kişinin yoluna ışık oldun? Sana “Ağabey, usta, baba, dede, üstad” diyen kaç insan biriktirebildin hayatında?

80 yıllık ömrünü bir meşin yuvarlağın bir şehre, bir ülkeye vereceği mutluluk için tüketen bir insanın kaybının onu çok sevenlere verdiği hüznün, onun geride bıraktığı onurlu ve dolu dolu yaşanmış hayatın verdiği gurura kaybetmesi dileğiyle… Sağ ol Özkan Ağabey, Baba, Amca, Dede…. Sağ olun Özkan Bey…

20 Aralık 2020

Kıştı Adana'da Yağmur Yağıyordu

İstanbul aktarmalı Adana yolculuğuna çıktığında yine kimseye haber vermemişti. Ne Fransız medyası ne de çalıştığı kulüp nereye ne amaçla gittiğinden habersizdi. Fransa’dan başlayan yolculuk Adana’da son bulduğunda 53 yaşındaki Portekizli ertesi gün öğle saatlerinde oynanacak Adana Demirspor-İstanbulspor maçını izlemeden önce otel odasında yine bilgisayarına gömüldü. Onlarca futbolcunun yer aldığı raporların arasından ertesi gün izleyeceği oyuncunun dosyasını açtı. 26 Şubat 2018 günü Adana’da sağnak yağmur vardı. Adana Demirspor, İstanbulspor’u 2-1 mağlup etti. Portekizli maçı tribünde izledi, İstanbulspor’da oynayan Fransa doğumlu Kubilay Aktaş’ın ismini bir kenara not etmişti, hayır peşinde olduğu oyuncu o değildi. Onun aracılığıyla bir takım arkadaşına ulaşmaya çalışıyordu. İşi kendi bitirmeyi severdi. 

Maçtan sonra Lille yöneticisinin kendisiyle görüşmek istediğini Kubilay’dan duyan Zeki Çelik için Luis Campos ismi bir şey ifade etmiyordu: “Onu tanımıyorum, yorgunum, takımla İstanbul’a döneceğim” dedi. Hayatının fırsatı ayağına kadar gelmişti ve Zeki bundan habersizdi. Luis Campos elbette ki çekip gitmedi. Türkiye, Süper Lig’de hiç forma giymemiş bir oyuncunun Fransa Ligi’ne transfer olduğunu öğrendiğinde Luis Campos ismi yine haberlerde yoktu. Campos, gölgede kalmayı severdi. O sezon Lille küme düşme potasına yapışmış, Zeki de büyük bir ihtimalle ertesi sezon bir alt ligde oynayacak takıma gitmek istememişti başta. Lille, ligin bitimine iki hafta kala küme düşme potasındaki Toulouse’u deplasmanda mağlup etti ve ligde kalmayı başardı. Deli dahi Marcelo Bielsa ile başladıkları, çılgın transferlerle girdikleri sezonun sonunu Saint Etienne’in eski hocası Galtier ile getirmişler ve ucuz kurtulmuşlardı. Zeki Çelik teklifi kabul etti. O artık Lille forması giyecekti. Peki kimdi bu Luis Campos?

Önce kötü futbolcuydu, profesyonel futboldan para kazanamayacağını anlayınca tutkuyla bağlı olduğu oyunun içinde kalabilmek için Porto Üniversitesi’nde spor bilimi okudu… Buraya kadar olan hikayesi kendisinden bir yaş büyük olan bir vatandaşını hatırlatıyor elbette: Jose Mourinho… O “özel biri”ydi, peki Campos! Hiçbir zaman büyük bir teknik direktör olamadı. Ne Porto’yu, ne Sporting’i ne de Benfica’yı çalıştırabildi. 27 yaşında Leiria teknik direktörü olmayı başarmıştı ama alt liglerde bir takımdan diğerine giderken adı Portekiz medyasında satır aralarında kalıyordu. 40’larına yaklaştığında Portekiz 1. Ligi’nde takım çalıştırır olmuştu ama ona gazetecilerin taktığı lakap sinirlerini bozuyordu. Çalıştırdığı Vitoria de Setubal, Varzim ve Beira Mar küme düştü. Campa, Portekizce’de mezar demekti ve onun adı artık Luis Campos değil, Luis “Campa”s’dı gazete sayfalarında… Teknik direktörlük döneminin en güzel hatırası 27 maçtır yenilmeyen Porto’yu Gil Vicente’nin başındaki devirmesiydi. Evet, Porto teknik direktörü Jose Mourinho idi. Mourinho olamamıştı ama olsun onu bir kez olsun mat etmişti. Mourinho da bunu yazdı bir kenara elbette..

2005 yılında hep güzel futbol oynatan ama kazanamayan teknik adam rolünü çıkardı hayatından, Esposende kasabasının sahilinde bir restoran açtı ve futbol kariyerinde de başka bir yola saptı.. Americo Magalhaes kendisi gibi eski bir teknik direktördü. Mourinho, İngiltere’de fırtınalar estirirken, bu ikili “Mourinho Tactical Board”u piyasaya sürdüler.. Bilgisayar programı yazdırmışlar, idman ekipmanları geliştirmişler, Avrupa’nın dev kulüplerine bunları pazarlayan bir şirketin sahibi olmuşlardı…

Yedi yıl sonra futbol sahnesine döndüğünde Real Madrid’de rakipleri analiz etmesini isteyen Jose Mourinho idi. Avrupa futbolunun bir numaralı menajeri vatandaşı Jorge Mendes ile zaten hep dirsek temasındaydı. 2013 yazında hayalindeki teklif geldi. Monaco kulübünü satın alan Rus işadamı Dmitry Rybolovlev’in bir futbol aklına ihtiyacı vardı ve evet o adam Luis Campos’tu. Önce Falcao, James Rodriguez  ve Moutinho gibi büyük transferlerle başladılar ama Luis Campos’un projesi bu değildi. O, ucuz ve genç isimleri bulup sahnedeye çıkardıktan sonra rekor fiyata satan adam olmak istiyordu. Oldu da… Lemar, Bernardo Silva ve Bakayoko’dan büyük paralar kazandı Monaco ve en önemlisi alt yapıdaki bir çocuğun ailesini yeni kontrat için ikna etti. Çocuk oynamıyordu ve gitmek istiyordu. Mbappe yeni kontrata imza atmasa, Campos kulüpten ayrıldıktan sonra Monaco onu nasıl 180 milyon Euro’ya PSG’ye satabilirdi ki…

Fransa’da son 10 yılda PSG’nin şampiyonluk serisinin arasına girebilen tek takım onun yaptığı transferlerle şampiyon olan Monaco oldu ama Luis Campos, artık Lille’i satın alan işadamı Gerard Lopez için çalışıyordu…

Pepe ve Osimhen’i tek rakamlı milyonlara alıp, 80 ve 70 milyona satan, Zeki’yi sadece 2 milyona Lille’e getiren, Lazio ile girdiği transfer düellosundan galip çıkan ve Yusuf Yazıcı’ya Fransa kapılarını açan, Burak Yılmaz’ı 35 yaşında Avrupa futboluyla tanıştıran da elbette Luis Campos oldu…

Campos şimdi Lille'de yolun sonuna geldi... Lille’i elden çıkartmak isteyen patron Gerard Lopez pazarlık masasında... Kulübü attıkları gollerle sırtlayan Zeki-Yusuf ve Burak her gün Fransız medyasının manşetlerinde... Zeki’nin bir zamanlar forma giydiği Karacabey ile hafta ortasında kupada karşılaşan Fenerbahçe dün akşam Gaziantep ile karşılaştı… Gaziantep’te kim forma giyiyor? Zeki’ye yağmurlu bir kış günü Adana’da tercümanlık yapan Kubilay Aktaş… Hayat işte…

13 Aralık 2020

Önce Ölmek Var mıydı Paolo?

 

Sokakta futbol oynuyorduk, asker ağabeyler geldi, çocuklar evinize gidin, sokağa çıkma yasağı var” dedikleri günden 12 gün sonra İzmir Atatürk Stadyumu’nda İzlanda’nın bizim milli takımı 3-1 mağlup ettiğini tek golümüzü de penaltıdan Fatih Terim’in attığını bana arşivler hatırlattı. Dünya Kupası’nın ne olduğunu biliyorduk ama biz hiç gitmemiştik ya da gittiysek de babalarımız bile hatırlamıyordu.

1982 Dünya Kupası, İspanya’da yapılacaktı. Sovyetler Birliği, Çekoslavakya, Galler, İzlanda ile aynı gruptaydık ve 8 maçı da kaybettik ve "top ağlarımızda" diyen spiker ağabeyler bunu 22 kez dediler, bir gol atabildik, o gol de Fatih Terim’in penaltısı…

1970’te Pele’li Brezilya’ya kaybeden İtalyanlar 48 yıl sonra Dünya Kupası’na gidemedikleri 2018’de dönüp geçmişe baktıklarında 12’nin büyüsünün bittiğini kabul ettiler. 70’te final oynamışlar, 82’de kupayı kazanmışlar, 94’te Baggio penaltıyı kaçırmış, kaybetmişler, 2006’da Zidane kafayı atmış ama onlar kupayı almışlardı, 2018 Rusya’da da final oynayacaklardı, 12’nin sihri buydu. Olmadı, biz zaten hep gidemiyorduk da onlar gidemeyince anılara sarılmışlardı o günlerde. 1982 yazı, ne yazdı ama…

Eleme grubunda Yugoslavya’nın ardından Dünya Kupası biletini alan İtalyanlar şike skandalıyla sarsılan futbollarını kurtarmaya çalışıyorlardı İspanya’ya giderken. 24 yıl sonra Almanya’daki finaller öncesinde de şike skandalı patlak verdiğinde yine mi kupa kazanacağız diye acı acı gülümseyenler elbette ki 82 yazını unutmayanlardır…

Polonya’nın Kamerun’u 5-1 yendiği maç dışında grupta bütün maçlar berabere bitti. İtalyanlar üç beraberlik alırken sadece iki gol atmış ve 3 beraberliğini bir gol atıp alan Kamerun’u averajla sollayıp adını bir üst tura yazdırmıştı. İtalyan medyası Totonero bahis skandalı sonrasında milli takımlarından umudu kesmişti. Muhteşem Brezilya, genç Maradona’nın olduğu Arjantin, Fransız ve Almanlar varken nasıl kupayı kazanabilirlerdi ki?

Çok şey oldu 1982 yazında… Gijon’da Almanya ve Avusturya 80 dakika top çevirdiler, Cezayir’i kupanın dışına attılar, o günlerde grupların son maçları aynı gün saatte oynanmıyordu işte… Sevilla’da Schumacher’in Battiston’a uçan tekmesi, unutulmaz Batı Almanya-Fransa yarı finali… O günlerde grup maçlarının ardından ikinci tur da 3 takımlı gruplarla oynanırdı. İtalya daha ne kadar zorlu bir gruba düşebilirdi ki… Brezilya ve Arjantin, Güney Amerika’nın iki devi karşılarında kabus gibi duruyordu.. Barselona şehrinde bugün Sarria Stadı’nın yerinde dev apartmanlar yükseldi ama 82 yazının hatıralarını dozerler de yıkamadı. 40 bin kapasiteli Sarria, 120 binlik Camp Nou’nun yanında neydi ki! 

Sarria’nın çimlerinde İtalyanların boğduğu ilk takım Arjantin oldu. 2-1 kazandılar. Brezilya da Arjantin’i 3-1 mağlup edince son maç 70 finalinin erken rövanşı oldu. Socrates, Zico, Eder, Falcao’lu Brezilya karşısında Zoff, Cabrini, Antognoni, Tardelli, Bruno Conte ve Paolo’lu İtalya… 5, 25 ve 74’te üç kez yıktı Paolo Brezilya kalesini, Socrates ve Falcao’nun golleri yetmedi sambacılar.. İtalya çıldırmış, Arjantin ve Brezilya evine dönüyordu.

1934 ve 1966’dan sonra ilk kez Dünya Kupası yarı finalinde dört Avrupa ülkesi vardı. İtalya’nın rakibi ilk grubu önünde bitiren Polonya, Batı Almanya’nın karşısında ise Fransa… 8 Temmuz günü öğleden sonra hayat durdu İtalya’da.. İki kez sallandı ülke, Paolo, Polonya filelerini havalandırmış, İtalyanlar delirmişti. Medyanın ne işi var bu formsuz haliyle Dünya Kupası’nda dediği Paolo’ya inanan hocası Bearzot takımıyla Madrid’deki finale gidiyordu..

Dünya Kupaları’nda ilk penaltı atışlarının uygulandığı finallerdi. Tarihin en unutulmaz maçlarından birine sahne oldu Sevilla’daki Ramon Sanchez Pizjuan Stadı.. 90 dakikada Littbarski ve Platini’nin karşılıklı golleri, uzatmalarda önce Tresor ile öne geçen Fransa Giresse ile 98’te skoru 3-1’e getirdiğinde iş bitti denmişti ama Almanlar son sözü söylediler, önce Rummenigge sonra Fischer’in golleri ve penaltı atışlarında Six ve Bossis kaçırınca yıkılan Fransa… 70 bin kişi Batı Almanya’yı Madrid’deki finale uğurluyordu İtalya-Polonya maçından dört saat sonra..

11 Temmuz akşamı Madrid’de Batı Almanya’yı yıkan ilk gol yine Paolo’dan geldi. Tardelli ve Altobelli ile üçü buldular, Breitner’in tek golü kaybedenin sayısı olarak geçti tarihe.. Santiago Bernabeu’nun tribünlerinde 90 bin futbolsever Dünya Kupası’nı kaldıran, turnuvanın en iyi oyuncusu ve gol kralı olan Paolo’yu alkışlıyordu…

Paolo artık tüm İtalyan erkeklerinin kardeşiydi, ağabeyiydi, oğluydu. Ferrari, Armani ya da Umberto Eco- Luchino Visconti ne ise Paolo da öyleydi artık, bir ülke yeni markasını, efsanesini yaratmıştı… 38 yıl sonra iki kızıyla gittikleri tatilden döndüklerinde eşine sırtının ağrıdığını söyledi… Gittikleri doktor onu görünce “Oooo Signor Rossi” diye ayağa fırladı. Hastalıkla savaştı ama başaramadı.. Paolo Rossi dört gün önce eşinin kollarında hayata veda etti. 64 yaşındaydı… Herkes güzel konuştu ardından ama en güzelini 81 yaşındaki teknik direktör Giovanni Trapattoni söyledi: “Futbolcular, hocalarından önce ölmemeli...”



6 Aralık 2020

Medyada Yeni Haller
Tribünde Hoyratlığın Yakın Tarihi


Spor sayfasını okuyup telefona sarılan ve gazetenin spor servisini arayan okurun telefonuna cevap veren kuşaktanım. Evet o günlerde de e-posta vardı ama tercih edilmez, bazı okurlar uzun mektup da yazardı ama sosyal medya daha keşfedilmişti. Övmek ya da haberin, köşe yazısının güzelliğine iki kelime iltifat etmek isteyenler evet her zaman azınlıktaydı ama okurun ne düşündüğü mühimdi. Yazan insan için, okurun yokluğu ölümdür. Sabırla söyledikleri dinlenir, not alınır, ilgili kişiyi iletilecekse iletilir, telefonun diğer ucundaki eğer hakaret etmiyorsa eleştiriler kulağa küpe olurdu. Bazen tuttukları takıma sayfalarda az yer ayrıldığını söyleyenler arar, bazen mühim bir bilginin yanlış aksettirildiğini söylerler bazen de köşe yazarlarıyla aynı futbol görüşüne sahip olmadıklarını belirtip, kendi kafalarındaki oyun analizini anlatırlardı… Her zaman işimiz çoktu ama dinlerdik…

Sosyal medyanın özellikle de Twitter’ın yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir futbolsever ve taraftar tarifi çıktı karşımıza. İster öğrenci olsun ister bir meslek sahibi, karşısındaki kişiyi futbol bilmemekle suçlayan, kendi fikrinden başkasına tahammülü olmayan ve yaktıkça, yaraladıkça, kısaca linç ettikçe mutlu olan bir taraftar kitlesi…

Geçmişte tuttuğunuz takım maç kaybettiğinde kazanan taraftarı ne dediği okul, iş arkadaşları, akrabalarla sınırlıydı. Derbi kaybeden pazartesi okula gitmez, kazanan işe formayla gider, en fazla telefonlara çıkılmaz, en fanatik olanı ise evinin perdelerini, panjurlarını kapatır kendini 2-3 gün karantinaya alırdı. İnsanlar birbirlerini takılır, dalgasını geçer sonunda illa ki bir gazoz bir demli çay içerdi..

Senin tuttuğun takımdan nefret edenlerin ne düşündüğünü, ne söylediğini bilmez, dolayısıyla sen de karşı bir nefrete sahip olmazdın. Futbol dünyası kendi başarılarını başkalarının başarısızlıklarının üzerinden anlatan “şampiyon”larla dolu değildi… Facebook, Twitter, Instagram derken karşı tarafın ne düşündüğünü öğrendikçe kendi kendini bileyen bıçak gibi dolaşmazdı insanlar sokakta…

 

Muhabirlik çok mühim meslekti, haber atlatmak, ertesi gün çıkacak gazetedeki imzalı haberine hayranlıkla bakmak, özenle manşet atmak paha biçilmezdi. Gazeteci haberini yorumunu gazetesinde, televizyon ekranında yapar, önce sosyal medyaya yazmazdı. Kurumun başarısı, ekip çalışması, servis ruhu, sosyal medyadaki takipçi sayısı, beğeniden önce gelirdi.

“Yazdıklarım çalıştığım kurumu bağlamaz” uyarısı sosyal medyayla peydah oldu. Bir gazetecinin imza attığı haberi, yaptığı yorum çalıştığı kurumu bağlamıyorsa, o kurumun neden ona maaş ödemeye devam ettiğini de kimse sorgulamadı…

Taraftar her başarısızlıkta kurban arıyordu ve kesimhane Twitter’dı. Bir futbolcunun sosyal medya hesabının altına hakaretleri saydırmak kaybedilen maçın diyeti oldu. Nice teknik adamlar, ne güzelim futbolcular o linçe kurban gittiler. Onlar kaybedince, kendini iyi hisseden bir taraftar kitlesi doğdu…

Tribünlere oynamak eylemi futbolculara aitti. Onlarla sınırla kalmadı. Kulüp başkanları, yöneticiler, sahada formanın hakkını vermeyen ama sosyal medyada taraftarın kalbine oynayanlar, takipçi peşinde koşan bir gün kendi medyasını kuracağına inanan ama kendisi medyanın harbi bir parçası olamayanlar…

Çeyrek asır önce sosyal medya olsaydı nice yıldızlar 30’una gelmeden futbolu bırakırdı. Zaten hepsi “kazma”ydı denir, dipsiz çukura atılırdı. Zamanın önünde elbette ki kimse duramaz. Internetin nimetleri de sosyal medyanın çok sesliğini de gazeteciler ve futbolseverler için bereketli topraklar. Ekmesini de hasatı etmesini de bilenlerin elbette ki karnı doyuyor..

Lakin gazetecilik ciddi bir iş, bir takımı tutkuyla sevmek de yürek meselesidir. Bir twitter hesabı açınca kimse muhabir olmuyor, yüz futbolcunun ismini yazınca en fazla transfer duyumcusu olunuyor. Onun da ömrü en fazla iki ay… Bir yazı yazınca köşe yazarı olunmadığı gibi dörtlü defansı üçlü defanstan ayırabilen de futbol analizcisi olmuyor. Herkes yaşadığı şehrin takımı tutmak zorunda değil dolayısıyla stadyuma da gitmesi mecburi değil ama hayatında sabahın köründe kalkmadan, kuyrukta beklemeden, çıplak gözle atılan yenilen bir golü görmeden, kazanınca şampiyon kaybedince dünyanın sonu gelmiş gibi eve dönmeden de taraftar olunmuyor…

Kazanınca İnstagram hikayelerinde ver coşkuyu, kaybedince Twitter’da iki cümleyle yık dünyayı.. Ne yarının kalsın, ne geleceğin, yansın bu takım, batsın bu arma..

Kısa cümlelerle anlatmak zorundasın bugünün gençlerine kendini, bir maç 90 dakika olabilir ama onların sadece 3 dakikalık özete vakitleri var. Gazeteciliğin etik değerlerini hiçe sayıp, yarım asırlık kurumlarda tutunamayanlar için gazeteciymiş gibi oyun oynayacakları park alanları da var sosyal medyada… Yolun sonunda su akar yolunu bulur ama meşin yuvarlak da patladı, kalemler de, klavyeler de… Sosyal medya fenomenleri derseniz, fenomen eskiden pozitif bir kelimeydi ama pozitif de 2020 dünyasında artık yeni negatif…