20 Mart 2019

İtalyan Hamsisi Allegri


Torino şehri beş yıl önce bir yaz günü onun 'un yeni teknik direktörü olduğu manşetleriyle uyandığında taraftarlar çılgına dönmüştü. Juventus her zaman büyük hocalarla çalışırdı, onu takımın başına getiren Agnelli Ailesi, Torino sokaklarındaki taraftarlara sorulduğunda akıl tutulması yaşıyordu. 'nin üç şampiyonluk kazanan Conte'den sonra işi zordu. Daha ilk günden istenmeyen adam ilan edilen teknik direktörün ne kadar kredisi olabilirdi ki? Livorno'da liman işçisi bir babanın ve hemşire bir annenin oğluydu. Dokuz yaşında futbola başladı ve elbette yolu Livorno'dan geçti. Futbolculuk kariyeri de teknik adamlık kariyeri gibi tırnaklarıyla kazıdığı bir yoldu ama 'nın bir numaralı ligi Serie A'da genç kuşakların adını hatırlayacağı bir oyuncu hiçbir zaman olamadı. Pisa, Cagliari ve Perugia ile Serie A'nın havasını alan Allegri'nin lakabı her zaman zayıf bir futbolcu olduğundan dolayı "Hamsi" (Acciuga)ydi.

DÜĞÜNE İKİ GÜN KALA KAÇAN GENÇ
32 yaşına geldiğinde "Bir gün idmanda  sahasını uçak pisti kadar uzun gördüm ve bırakmaya karar verdim" dedi. İtalyan medyasına 90'larda bıraktığı magazin manşeti ise düğüne iki gün kala nişanlısını bırakıp kaçan kafası karışık genç futbolcu haberiydi. Teknik adam olmaya karar verdiğinde uzun bir yolculuğa çıkacağının farkındaydı. Çizme'nin dördüncü liginden yola koyuldu. Sassuolo'yu tarihinde ilk kez ikinci lige çıkartan adam olduğunda artık Serie A kapısı ona açılmıştı. 11 yıl önce Cagliari ile Serie A vitrinine çıkan bir hocanın geride kalan bu zaman diliminde Milan ve Juventus ile başardıklarına bakınca bir futbol dahisiyle karşı karşıya olduğumuzu kabul etmemiz lazım. Milan'a geldiğinde Berlusconi'nin takımı yedi yıldır şampiyonluk hasreti çekiyordu ve Allegri bu hasreti sona erdirdiğinde Mancini ile birlikte 45 yaş altında şampiyonluk kazanan teknik adam olarak lig tarihine adını yazdırdı. Hayat işte, Milan'da oynattığı pozisyondan memnun olmayan İtalyan futbolunun bir numaralı maestrosu Pirlo Juventus'a gitmişti. "Allegri'nin Juve'ye hediyesi" diyenler onun bir zaman sonra "" lakaplı Juventus'un başına geçeceğini elbette bilmiyorlardı. Milan'dan kovulmasına neden olan takım ise bizzat kendisinin Serie A yolunu açtığı Sassuolo'ydu...

SONUNA KADAR!
Massimiliano Allegri, Conte'den devraldığı koltukta sancağı hiç düşürmedi. Serie A'da arka arkaya gelen şampiyonluklara bir yenisi bu sezon sonunda eklenecek. Şampiyonlar Ligi'nde oynadığı iki finalde iki İspanyol devi  ve 'e kaybeden Allegri, bu sezon Ronaldo transferiyle hayalindeki kupaya favorilerden biri olarak başlamıştı.  gibi Avrupa'nın en iyi defans yapan takımına ilk maçı 2-0 kaybettikten sonra Allegri, altı yıl önce yaşadığı kabusun bir benzerini yaşadı.  hesaplarına hücum eden Juventus taraftarları, Allegri'yi linç ediyorlardı. Küfürler, hakaretler, istifa et diyenler... Bütün sosyal medya hesaplarını kapatırken La Gazzetta dello Sport'a "Sosyal medya ruh hastalarının toplanma merkezi. Bütün kötülükler, psikolojik bozukluklar oradan topluma yayılıyor" diye de serzenişte bulundu. Fazla vakti yoktu. Geride bir 90 dakika ve yemeden en az 3 gol atılması gereken bir Atletico Madrid... Avrupa'da en iyi beş teknik adam denildiğinde onun adını anan azınlıkta da olsa Allegri'nin yüksek taktik zekası o gece Juventus Arena'da Atletico Madrid'i paramparça etti. Manşetlerde elbette hat-trick yapan Ronaldo vardı ertesi gün ama İtalyan spor medyası, "Hamsi"nin hakkını verdi. Evine yolladığı Atletico Madrid'in stadı onun hayaline sahne olacak mı bakalım? Şampiyonlar Ligi finali 1 Haziran akşamı Madrid'de Wanda Metropolitano'da ve Juventus'un sloganı: Sonuna Kadar (Fino alla fine)...

Sana Uzaktan Baktım Real Madrid


Santiago Bernabeu'daki locasından çaresizce bakıyordu sahaya. Onu filme alan iki kameraman, bir prodüktör ve bir yönetmen yakında Amazon Prime'da yayınlanacak belgeseli için malzeme topluyorlardı. Belgeselde, o akşam Ajax'ın gençlerinin 'i dört golle sahadan silip bunu 1995'te yapmış ağabeylerine selam çaktıkları maçtan 'un "Sana uzaktan baktım Real Madrid" diyen yıkılmış hali yer alır mı bunu göreceğiz ama hayat dünyanın en iyi üç stoperinden biri için güzel değil bugünlerde. Sürklase olup futbolun o açıklanamaz garip büyüsüyle 2-1 kazandıkları ilk maçın son dakikalarında sarı kart görüp "Nasıl olsa turu geçtik" cezamı çekeyim, çeyrek finale hazır olayım diyen Sergio Ramos, Amsterdam'da gazetecilere bu niyetinden bahsedince, devreye UEFA girmiş ve İspanyol stopere artı bir maç ceza vermişti. İlk maçtan ucuz kurtulan Real Madrid, Bernabeu'da 80 bin taraftarın önünde Ajax karşısında dağılırken elbette ki Ramos'u aradı. O sadece iyi bir defans oyuncusu değil aynı zamanda zor maçların golcüsü, takım ne zaman sahada sendelese ayağa kaldıran ağabey ve kaptandı...

KEMİK SESLERİNİ SEVER
Sergio Ramos'un oyun karakterine sahip bir futbolcuyu sadece oynadığı takımın taraftarı sever. Kemik sesini sever Ramos, hava topuna çıktığı zaman üç kişiyi dağıtabilecek kadar güçlü, ikili mücadelede rakibin canını fena yakacak kadar da acımasızdır. Son Şampiyonlar Ligi finalinde sezonun en iyi adamı Mohammed Salah'ı sakatladığı pozisyon sonrasında suratındaki ifadeyi çoğu futbolsever hiçbir zaman unutmayacak. Real Madrid'de cezalı olduğu bir maçta tribünü 45. dakikada terk edip tutkunu olduğu boğa güreşlerine giden, genç yaşlardan beri at yetiştiren, üç çocuğuyla beraber vakit geçirmekten hoşlanan ve Madrid'in gece hayatından uzak duran da Ramos. Milli takımın basın toplantısında  Pique'ye Katalanca soru soran muhabirin "Katalanca cevaplar mısın?" isteğine müdahil olup "Burası , İspanyolca cevaplayacak" diyen de Ramos. Endülüs bölgesinde Sevilla'da doğan, Birleşik Arap Emirlikleri'nde Şeyh Zayed Camisi'ni ziyaret edip hayranlığını gizlemeyen de Ramos. 'nun 'i devre arasında oyundan aldığı bir maçın ikinci yarısına kendi formasının altına Mesut'un formasını giyip, "Gol atsaydım, formamı çıkartıp Mesut formasıyla turlayacaktım" diyen, bir Barcelona maçı sonrasında "Sana kornerlerde Puyol'u tut demiştim sen gittin Pique'ye" diyen Jose Mourinho'ya "Pique çok boşta kalıyordu, saha içinde taktiği Casillas ile değiştirdik. Siz  oynamadığınız için pek anlamazsınız" diyen de Sergio Ramos...

'BAŞIM DİK GİDERİM'
Çocukken İspanya Dünya Kupası'ndan elendi diye iki gözü iki çeşme olan, 2010'da 'da kupayı kaldırdıktan sonra ayağına dövmesini yaptıran, yetmedi diğer ayağına Şampiyonlar Ligi'ni resmeden de Sergio Ramos. İdolü uzun saçlarıyla bilinen Caniggia olduğundan 20'li yaşlarının başında ona özenip uzun saçlarıyla Real forması giyen de, "Maldini ve Fernando Hierro'yu örnek aldım" diyen de Sergio Ramos... Örnek aldığı Real Madrid kaptanı Hierro'yu bugünün Real Madrid başkanı  16 yıl önce takımdan göndermişti. Gün geldi, Ramos'un takımdaki ağabeyleri Guti ve Raul'un biletini Jose Mourinho kesti. Casillas ile birlikte Ramos, Mourinho'nun ayrılığında baş roldeydi. Şimdi Real Madrid'de Jose Mourinho'nun dönüşü konuşulurken Ajax maçından sonra Başkan Perez'in suratına "Sezon başında golcü al dedim, almadın. Şimdi utanın diyorsunuz. Ben başım dik giderim, verin paramı ayrılayım" diyen ve ertesi günkü idmanda üç kulvarda havlu atan arkadaşlarını toplayıp "Madem batıyoruz, gemideki fareleri görelim beyler" sözüyle kaptanlığını hatırlayan da Sergio Ramos... Bu bir devam filmiyse, Jose Mourinho'nun döndüğü kasabada Sergio Ramos'un atına atlayıp uzaklaştığı sahneye hazır olalım...

Salamancalı Çocuğun Hikayesi


Salamanca'da doğduğu evden ayrıldığında 14 yaşındaydı.  çağrıyordu, gitmemek ne mümkün. O yaşta bir çocuk altyapı tesislerinde yaşayıp ne zorluklar çekerse onu çekti. Hatta daha fazlasını da çekecekti ama haberi yoktu. 'nın dört yıl arka arkaya şampiyonluğuyla rekabette geri düşüp sonra ayağa kalkan Real Madrid'in başında Arjantinli eski yıldızları Jorge Valdano vardı. 80'lerin Akbaba Beşlisi ile fırtına gibi esen kulüp genç yıldızlardan yine bir beşli çıkarma peşindeydi. Salamancalı çocuğun da yer aldığı genç takımdan Sandro, Garcia Calvo ve Rivera, Real Madrid tarihlerine adlarını yazdıramadılar. Dani, Barcelona'ya gitti. İki genç daha vardı o kadroda. Raul ve Guti... Salamancalı çocuğun en yakın arkadaşları.

REAL MADRID KİMSEYİ BEKLEMEZ
Daha A takıma çıkmadan Madrid'de herkes ondan bahsediyordu. Sol ayağı mükemmeldi, orta sahada oynuyordu ve santrforun arkasında her şeyi yapacak bir oyun görüşüne sahipti. Bazen olmaz, hayat izin vermez. 96 Kasımı'nda soğuk Madrid'den güneşli bir Las Palmas öğlenine uçtu genç milli takımla. Dizinin bağlarını o milli maçta kopardı. 20 yaşındaydı ve Real Madrid kimseyi beklemezdi. Sakatlık süresi uzadı ve Salamancalı çocuğun Madrid hayali sona erdi. En yakın arkadaşları Raul ve Guti ise 15 yıl boyunca takımı sırtladılar. Bir gün yine hayatları kesişecekti. Salamancalı çocuk 20'li yaşlarının ortasında futbolu bırakmak zorunda kaldığında müziğe sarıldı, gün geldi bir grup da kurdu kendine. Pignoise grubuyla sahneye çıktı, artık bir rock müzisyeniydi. Sakatlanmasa A takıma çıktığı yıl İtalyan teknik adam  ile çalışacaktı. Capello 10 yıl aradan sonra 'ya döndüğünde Guti ve Raul sahada esiyor, Salamancalı çocuk ise onların davetlisi olarak tribünden destek veriyordu, artık iyi bir Real Madrid taraftarıydı... Mourinho, Ancelotti ve Benitez gibi birinci sınıf teknik adamlarla çalıştıktan sonra R. Madrid Başkanı  bir devrime imza attı. Tribünler ve medya göreve genç takımın hocası Zidane geldiğinde şaşkındı. Teknik adamlık tecrübesi olmayan bir efsane...

ÇAKIŞAN, DAĞILAN, BİRLEŞEN HAYATLAR
Raul Avrupa futboluna veda etmiş, Guti de  sonrasında  yorumculuğu yapıyordu. Domino efekti işte... Guti, R. Madrid altyapısında çalışmaya Raul ise teknik adamlık kurslarına başladı. Salamancalı arkadaşlarını ise hiç hayatlarından çıkarmamışlardı. 2015 yılında yıldız takımların teknik direktörü olarak işe başladı. Real Madrid'e geldiği yaştaki çocukların dilinden o anlardı. Başarılı da oldu, İspanyollar eski bir futbolcuya kolay kolay hemen B takımını vermezler, adınız şöhretiniz ne olursa olsun ufak yaş takımlarından başlarsınız. Salamancalı da böyle yükseldi. Hayali de doyasıya giyemediği Real Madrid forması yerine bir gün Santiago Bernabeu'ya  olarak çıkmaktı... Guti ve Raul'un kadim dostu 'Salamancalı çocuk'  43 yaşında. Hafta ortasında Barcelona'nın Real Madrid'i 3-0 yenip 'nda finale çıktığı maçta tribündeydi. Maçın ardından , Casemiro ve Kroos'u sert bir dille eleştiren Benito'nun görevine son verdi kulüp. 'in milli takıma gideceğinin açıklandığı ve Beşiktaş'ta belki de sorumlunun artık Guti olacağının düşünüldüğü günde... Aynı gün Alvaro Benito'nun yerine yakın arkadaşı Raul'u getirdiler... Çakışan, dağılan ve bir yerde yine birleşen hayatlar... Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarittu'nun Amores Perros filmindeki gibi...

Milano'da Son Tango


Bizim dizilerin  ülkelerinde neden çok sevildiğini anlamak zor değil. Aşk, entrika, gözyaşı... Dünyanın uzak bir köşesinde de benzer hayatlar yaşandığını bilmek onları iyi hissettiriyor. Emin olun Arjantinli Wanda Nara-Mauro Icardi çiftinin hayat hikayesi de dizi olsa bizde çok izlenir. Netflix ya da Amazon Prime  belgesellerinin yanına yakın bir zamanda onların da hikayesini eklerse şaşırmam doğrusu... Kim peki bu çift derseniz, hızlı bir pilot bölüm çekelim birlikte. Icardi, Arjantinli ama Messi gibi  altyapısında yetişti, La Masia'da kimi A takıma yükselir 'da oynar kimi de valizini toplar kapıdan çıkar. Icardi de genç yaşta İspanya'dan İtalya'ya göç etti. Sampdoria'da parladı ve İtalyan futbolunun bir büyüğü onu kaptı.

ARJANTİN'İN VICTORIA-DAVID BECKHAM'I
Inter'de 25 yaşına gelmeden kaptanlığa gelmek zordur, takımın 20 yıl formasını giymiş bir başka Arjantinli Zanetti'den sonra o pazubandı taşımak ise çok daha zordur. Geçen sezon gol kralı olan Icardi 24 yaşında çıkardığı otobiyografisiyle "Acelen ne, yaşadığın nedir ki hayatta" dedirtse de "My way" deyip yoluna devam etti. Eski takım arkadaşı 'in üç çocuğunun annesi Wanda Nara ile evlenmesi ikiliyi Arjantin'in Victoria-David Beckham çifti yaptı. Artık gelsin reklamlar, yeni sponsorluk anlaşmaları... Karşı karşıya geldikleri bir maçta Maxi Lopez'in Icardi'nin elini sıkmaması, genç oyuncunun Lopez'in çocuklarıyla fotoğrafları, Wanda Nara'nın skandal açıklamaları derken İtalyan spor medyası çifte her gün neredeyse iki sayfa ayırmaya başladı. Wanda Nara bir  canavarıydı ve menajerliğini üstlendiği eşinin haklarını korumak için çıktığı yolda Inter'de koca bir duvara çarptı. Milano kulübünün 'tan  ettiği CEO, Moratta, skandal değil gol istiyordu, Icardi çifti ise yıllık 9 milyon euro'dan yeni bir kontrat. Pazarlıkların ilk günlerinde Inter taraftarı Icardi'nin yanındaydı... Wanda Nara, Inter yönetiminin sezon başında Icardi'yi Juventus'a satmak istediğini söyleyince ipler gerildi.

INTER YÖNETİMİNİN SABRI TAŞTI
Takım arkadaşlarını hayati Şampiyonlar Ligi maçı öncesi özel uçağa koyup Madrid'e Boca-River maçını izlemeye götüren Icardi, takım turnuvaya veda edince köşeye sıkıştı. Sonrası bir aile dramı. Icardi'nin kız kardeşi Wanda Nara'yı servet avcısı olmakla suçladı ve ağabeyi Mauro'yu kendilerinden ayırdığını ve görüşemediklerini sosyal medyada paylaşınca mahalle karıştı. Icardi, ailesine rest çekmiş ve Wanda Nara'nın yanında yer almıştı. Eş-menajer Nara, Inter yönetiminin üstüne oynamaya başladı, "Icardi'ye yeni kontrat vereceklerine ona her maç beş pas atacak futbolcu alsınlar" dediğinde Icardi tesislerde artık yemeklerini tek başına yiyordu. Devra arası tatilinden 'elbette' rötarlı döndüler ve 100 bin euro ceza yediler. Son golünü 15 Aralık'ta atan Icardi, Inter yönetiminin sabrını taşırdığında takvimler 13 Şubat'ı gösteriyordu. İtalyan kulübü, Arjantinli santrforun artık takım kaptanı olmadığını açıkladığında ipler koptu. "Sakatım" diyen Icardi Avusturya'da Avrupa Ligi maçına gitmeyeceğini açıkladı.

MADRİD YOLCULUĞU BAŞLAR MI?
Sezon başında İtalyan spor medyası iki Arjantinli santrfor Higuain ve Icardi'nin Milano'daki düellosundan bahsediyordu. Haklıydılar, çok satan bir hikayeydi. Pilot bölümün sonunda ne oldu? Higuain Milan'da tutunamadı ve Chelsea'ye kiralandı, Londra kulübü transfer yasağı aldığında sezon sonunda Juventus'a dönmek zorunda. Tenzili rütbe sonrası Icardi de artık kendine yeni takım arıyor ama golcü arayan Avrupa'nın dev kulüpleri 100 milyon euro bonservis ödeyecekleri oyuncunun eşinin menajer olarak pazarlık masasına oturduğunda ne kıyametler koparacağının farkındalar...
Bu dizinin ikinci bölümü, kendisine inanmayan Barcelona'dan intikam için jeti Madrid Barajas Havaalanı'na inen ve 'e imza atan Icardi ile başlar mı?

Katalonya'daki Portakal Bahçesi


Şampiyonlar Ligi'nde Ajax'ın çırak mertebesindeki futbolcuları, 'in ustalarına tabelada boyun eğdi ama izleyen herkes o kült formayı giymiş gençlere şapka çıkarttı. Avrupa futbolunun efsane altyapılarından birine sahip Ajax, çeyrek asır sonra bir numaralı kupada geçmişine de selam çaktı aslında oynadığı futbolla. Karşılarında Avrupa'nın en büyük rekabeti olan 'nun karşı cephesi vardı. Real Madrid son 50 yılda 'nın anti-teziydi.
10 yıl önce yedi Hollandalı'nın olduğu kadro dışında hep uzak durdular Portakallardan. Total  onlara uğramadı. İspanyol yetenekler ve hiç eksik olmayan süperstar yabancılarıyla santra noktasına yürüdüler.
Ajax ise rekabetin karşı cephesinin tedarikçisi oldu, Katalonya'daki portakal bahçesi gibiydiler. Barça ham meyveyi dalından koparmazdı.
Uzun hikaye de 1971 yazında başladı. Hollanda futbolunun altın jenerasyonunun iki Dünvya Kupası'nı finalde kaybettiği 70'ler... Total futbolun babası Rinus Michels'in Barcelona'ya adım atmasıyla mı değişti İspanyol futbol tarihi yoksa dört yıl sonra General Franco hayata veda edince mi? Galiba  gelince...

JOHAN CRUYFF ETKİSİ
Yedi yılda çok şey kazandıkları söylenemez, bir lig şampiyonluğu bir de ... Ama temeli atıp gittiler. Barcelona ilginçtir 10 yıl boyunca Hollandalılardan uzak durdu... 80'ler Real Madrid'in 'Akbaba Beşlisi'nin fırtına gibi estiği dönemdi. Londra'da Şampiyon Kulüpler Kupası'nı getiren golü frikikten atan Koeman ise Cruyff ve Neeskens'ten sonra Barça formasını giyen üçüncü Hollandalı oldu. Oğul (Jordi) Cruyff ve Witschge'nin çok da iz bıraktığı söylenemez ama 88'de yine Johan Cruyff girdi kapıdan, çantasında altyapı projesiyle. Sarı Fare futbolculuğu zamanında kazanamadıklarını teknik adamlığında fazlasıyla kazandı.
Arka arkaya dört lig şampiyonluğu, toplamda 11 kupa... Başkan Nunez onu yolladığında Barça kulübü ikiye bölündü. Cruyff'çular altı yıl beklemek zorunda kalacaktı.

GELENEĞİ RIJKAARD SÜRDÜRDÜ
Ajax ile 29 yıl önce Real Madrid'i iki maçta da paramparça eden Louis  göreve geldiğinde portakal bahçesi kasa kasa Barça'ya taşındı. Bogarde, Hesp, Reiziger, ardından işi bilen şık ağabeyler, De Boer kardeşler, Cocu, Zenden ve Kluivert. Van Gaal huysuz adamdı, iki lig şampiyonluğu kazandı ama Katalan medyasıyla sürekli kavga eden Hollandalı, Başkan Nunez 19 yıllık koltuğunu kaybedince gitme zorunda kaldı. Cruyff'çuların zamanıydı artık, Overmars, Davids, Van Bonckhorst gibi C vitaminleri vardı kadroda ama yetmiyordu.

BAYRAĞI GUARDIOLA TESLİM ALDI
Geride kalan 48 yılda Hollandalı dört teknik adam ve 20 futbolcu Barça forması giydi. İki kaleci, beş defans oyuncusu, sekiz orta saha ve beş forvet Katalanlara dokuzu lig şampiyonluğu olmak üzere toplam 22 kupa kazandırdı. Rijkaard'dan bayrağı teslim alan  Barça'da her şeyi ama her şeyi kazandı.
Onun ustası Johan Cruyff'tu...
Yıllar sonra Guardiola, B. Münih'i çalıştırırken B takımının başında da bir Hollandalı vardı. Guardiola'dan çok şey öğrendiğini söyleyen Erik Ten Hag... O kim derseniz, başa dönmemiz lazım. Real Madrid'e kaybeden ama oynattığı futbolla rakibinin başını döndüren Ajax'ın teknik direktörü...

Gidenlerden En Çok Seni Sevdim



O bir  göçmeniydi. Ülkesinin liginde futbol oynamadan, altyapısında olduğu takımda onu keşfedenlerin peşinden 'ya gitti. 'den teklif aldığında mutluydu, 'de oynayacak, daha fazla para kazanacaktı. Sağlık kontrolünden geçti, Fransa'ya döndü, valizlerini topladı ve ilk idmanına çıkmak için tekrar yola koyuldu. Bu son yolculuğu oldu. 29 yaşındaki Arjantinli santrforu taşıyan özel uçak Manş'ın sularına gömüldü. Sala'yı Cardiff City'e satan Nantes kulübünün oyuncunun 15 milyon euro'luk bonservisini ölümünden sonra talep etmesinin soğukluğu eksi kaç derecedir bilmiyorum ama ben futbol sahalarından parkelere geçip iki büyük yıldızın trajik ölümünü hatırlatmak istedim.

10 NUMARAYI BİR DAHA KİMSE GİYMEDİ
, İspanyol basketbolunun 80'lerdeki büyük yıldızıydı. Sadece  değil, yüzmedeki şampiyonlukları, judo, masa tenisi branşlarında yer alması ile komple bir sporcu, atletti Fernando. 1986'da NBA'e, 'a gittiğinde bunu başaran ilk İspanyol basketbolcu oldu. Sakatlıklar ve hayal kırıklığı onu bir yıl sonra doğduğu Madrid'e dönmek zorunda bıraktı.  ertesi sezon Cibona'da Avrupa basketbol tarihinin en yetenekli ismi kabul edilen bir genci kadrosuna katmıştı: ... Fernando Martin ve Drazan Petrovic uzun yıllar birlikte forma giyebilirlerdi ama sadece bir sezon oynayabildiler. 3 Aralık 1989 günü Madrid'de Manzanares Nehri kenarından geçen M30 otobanında bir Lancia Thema'nın  yaptığı haberi ulaştı ajanslara. Direksiyonda oturan ve hayatını kaybeden Fernando Martin'di. 27 yaşında hayatını kaybeden Fernando Martin'in 10 numaralı formasını bir daha kimse giyemedi. Babası öldüğünde beş yaşında olan Jan Martin, yıllar sonra ilk İspanyol Ligi'nde parkeye çıktığında ülke gözyaşlarına boğuldu.

MARTIN İLE AYNI SON
Drazen Petrovic o sezon her şeyi yaptı ama Barcelona'nın şampiyon olmasına engel olamadı. Hayat işte, o da Fernando Martin gibi NBA'e gittiğinde sırtına geçirdiği forma Portland Trail Blazers'ındı. İki yıl sonra  Nets'e gitti. 93 yazında play-off'larda ilk turda elenmeseler belki de o kadar erken dönmeyecekti eski kıtaya. En iyi sezonunun ardından Nets ile yaşadığı kontrat problemi nedeniyle ABD'ye dönmeyi de düşünmüyordu aslında. Atina büyük ihtimalle gelecek adresi olacaktı. Panathinaikos ile anlaştığı yazılıyordu o günlerde. Hırvatistan  kampı için geldiği Almanya'da eski takım arkadaşı Fernando Martin ile aynı sonu paylaşacağından habersiz bir yola çıktı. Otomobili kullanan kız arkadaşı Klara Szalantzy da basketbolcuydu ve onun yakın arkadaşı bir basketbolcu da arka koltuktaydı. ... 7 Haziran 1993 günü öğleden sonra sağnak yağmur otobanı kayganlaştırmıştı. Denkendorf yakınlarında bir tırla çarpışan araçtan fırlayan Petrovic hayatını kaybederken, Türk basketbolcu Hilal Edebal kazayı büyük bir travmayla atlattı, spor hayatı bitti, hafızasını kaybetti. Otomobili kullanan Szalantzy kazayı ufak sıyrıklarla atlattı, kariyerine devam etti ve yıllar sonra Alman futbolunun efsane golcülerinden Oliver Bierhoff ile evlendi... Hilal Edebal kazadan bir yıl sonra intihar girişiminde bulundu, bugün 49 yaşında; o günleri ailesinin desteğiyle atlatmaya çalıştı. Basketbolseverler Fernando Martin ve Drazan Petrovic'i hiç unutmadı. Futbolseverler de Emiliano Sala'yı hiç unutmayacak. Hep sorulur, sorulmaya devam edecek: Sala Premier Lig'den bu transfer teklifini almasaydı, Fernando Martin sakatlanmayıp Portland'da kalsaydı, Drazan play-off'lara erken veda etmeseydi ve Hilal Edebal, yakın arkadaşı Klara'yı kırmamak için çıktığı o yolculuğa çıkmasaydı...

Kenan'ın Fatih'e Selamı Var


Bir  dönemi daha geride kaldı. Patlayan bombalar, duyumcular, son dakikaya kadar çıkmayan candan umut kesilmez diye beklenenler. Gelin  ve spor medyası tarihinin en garip transfer haberini hatırlayalım önce... 19 yıl önce bir gazete "Söz kestim" diye bir manşet atar, söz kesen Galatasaray defansında forma giyen 'dir. Şöyle konuşur Fatih: "İspanyol kulübünün teklifi karşısında mutlu old
um. Yurt dışında oynamaya hazırım." Haberin detayları da iddialı satırlar içermektedir: "'nın ünlü takımlarından , Galatasaraylı Fatih Akyel'e transfer teklifinde bulundu.Uzun süredir Fatih'in peşinde olan İspanyol kulübü bu futbolcuyu önümüzdeki yıl renklerine bağlamak için, şimdiden söz kesti. Fatih önümüzdeki sezon Athletico Bilbao'lu olacak."Bu transfer elbette ki gerçekleşmedi. Tarihi boyunca Bask bölgesinde doğanlar dışında hiçbir futbolcuya yer vermemiş Athletic Bilbao, elbette ki Fatih Akyel'e transfer teklifinde bulunmamıştı. Muhabirin talihsizliği bu tarihi gerçekten bihaber olmasıydı ve "Avrupa'ya giderim, sözleşmeme zam yapın" peşinde koşan Fatih Akyel'e iyilik yapayım derken futbol tabiriyle beş metre ofsaytta kalmıştı. Fatih Akyel, A. Bilbao'ya gidemedi, gidemezdi ama adı Kenan olan bir genç artık bu formayı giyecek.
Arşivlerden çıkıp bugüne gelelim o zaman. Mehmet Kodro, Yugoslavya dağılırken ailesiyle birlikte İspanya'ya göç etti. Bask bölgesinde San Sabestian şehrine geldiler ve Mehmet,  forması giymeye başladı. Bizim 'den önce Sociedad'ın 129 maçta 73 gol atan bir Mehmet'i vardı, ona "Meho" diyorlardı şehirde. Mehmet, 1995'de Cruyff'un çalıştırdığı 'ya transfer olduğunda oğlu Kenan, 2 yaşındaydı. Bosnalı Mehmet, Barcelona'da bir yılda 9 gol atıp Kanarya Adaları'na futbol oynamaya gitti. Futbolu İsrail'de bıraktı. Oğlu Kenan, San Sebastian'da doğmuştu, Real Sociedad'ın altyapısında yetişti, Bask bölgesinin bir başka takımı Osasuna'da da oynadı, Almanya ve Danimarka'da da ama babası gibi Real Sociedad A takımı formasını giymek kısmet olmadı. İki gün önce transfer kapanırken, Athletic Bilbao, Mehmet'in oğlu  doğumlu Kenan'ı kadrosuna kattı.
NE VEREYİM ABİME?
Kulüplerde futbolcu izleme-keşfetme departmanlarının yılda iki sınavı vardır. Yaz ve kış transfer döneminde takımın başındaki teknik adam eğer bu ekibin fikirlerine değer veriyorsa ihtiyacı olan futbolcular için 'scout' şefini odasına çağırır. Galatasaray'da  döneminde işlerin böyle yürüdüğünü ve Emre Utkucan yönetimindeki ekibin listesinin transferde çok işe yaradığı ortada. Avrupa'da bu işi en iyi yapan elbette ki önce Sevilla'da şimdi de Roma'da transfer operasyonunu yöneten sportif direktör İspanyol Monchi. Taraftar her zaman scout departmanından harikalar yaratmasını ve 2-3 milyona  gibi adamlar bulmasın ister. Hayatın pratiği elbette ki öyle değil. Geçen hafta bu köşede Piatek'in hikayesini okumuştunuz. Genoa sezon başında 4.5 milyon euro'ya aldığı Polonyalı santrforu 10 gün önce Milan'a 35 milyona satmıştı. Piatek dört gün önce 'nda Napoli'yi iki golle yıkarken yine akıllara o soru geldi: Kim keşfetti bu Piatek'i? Ben de bu sorunun peşine düştüm ve İtalyan spor medyasının arşivlerinde aradığımı buldum. Piatek'i keşfeden Genoa kulübünün izleme komitesi değil. Oyuncak sektöründe büyük marka olan Enrico Preziosi, İtalyan futbolunda yeteneğin kokusunu en iyi alan başkanlardan. Geçen mayıs ayında İbiza'daki evinde bir misafir ağırlıyor Genoa Başkanı. Menajer Gabriele Giuffrida, dizüstü bilgisayarını açıyor ve Preziosi'ye bir santrfor izletiyor. Preziosi, eylül ayında La Gazzetta dello Sport'a verdiği röportajda o günü şöyle anlatıyor: "Normalde bir maçını izleyip futbolcu almam ama bu çocuk bir başkaydı. Menajer Giuffrida beni iyi tanır, alacağım futbolcuyu çok araştırırım ama Piatek sağıyla, soluyla, kafasıyla vuruyor, ceza sahasında golü kokluyordu. beş dakikada karar verdim ve yöneticimi aradım. Polonya'ya ertesi gün "Ne kadar istiyorsunuz" diye sorduk ve istedikleri rakamı hemen verdik. Piatek, Genoa'da ne kadar kalır bilmiyorum ama çok değerleneceğini biliyorum." Hikaye gördüğünüz gibi biraz "Ne vereyim ağabeyime" hikayesi... Preziosi haklı çıktı, Piatek ona altı ayda 30 milyon Euro net kazandırdı.

Herkes Mutlu Olsun


Doğru kadro planlaması yapmışsan ara transferde futbolcu peşinde koşmazsın. Zaten kimse de sana kadrosundaki iş yapan iyi futbolcuyu vermez. Ta ki Baba filminin unutulmaz repliği devreye girene kadar:
Ona reddemeyeceği bir teklif yapacağım. Tıpkı Milan'ın geride kalan hafta Genoa'ya yaptığı gibi...
Transferde domino etkisini başlatan hikayemizin kahramanı Krzystof Piatek.
Artık yıldız adaylarının 13-14 yaşında keşfedildiği  dünyasında 24 yaşındaki bir futbolcuyu bulup çıkardılar demek elbette doğru değil ama Genoa kulübü turnayı nasıl gözünden vurdu onu anlatmak lazım. Sezon başında Polonyalı santrfor Genoa'ya imza attığında 4.5 milyon euro'luk bonservisi ve 450 bin euro maaşıyla, Ronaldo ve Higuain transferlerinin patladığı günlerde spor sayfalarında ufak haber olarak kalmıştı.
Onu gazetelerin birinci sayfalarına taşıyan, İtalyan muhabirleri doğduğu topraklara onun hikayesini yazmaya götüren ise elbette attığı goller oldu. "Takvimlerde, restoranlarda ve otellerde bile adına rastladım ülkesinde çok meşhurmuş" diye yazarken kendisiyle de dalga geçen İtalyan gazetecinin öğrendiği ilk Lehçe kelime de "Cuma" olmuş, yani Piatek...

DOMİNO ETKİSİ
Ronaldo'nun  formasıyla ilk üç haftayı gol atmadan geçirdiği sezon başında seriye bağlayan Piatek için ekim ayından itibaren Genoa'ya teklif yağarken oyuncunun kaderini Gonzalo Higuain'in attığı goller kadar atamadıkları da belirledi.
Ronaldo, Juventus'a gelince takımdan gitmesi söylenen ve neredeyse silah zoruyla Milan'ın yolunu tutan Higuain, sakatlıklar, kırmızı kart cezası derken San Siro tribünlerine dört ayda saç baş yoldurunca "Herkes mutlu olsun" operasyonu için düğmeye basıldı. Yılda 9.5 milyon euro kazanan Higuain'i 'da kimse alamazdı. Kısmet işte, 'nin başında Napoli yıllarında en iyi günlerini yaşadığı hocası Sarri vardı.
İngilizler, Milan'ın üzerinden Higuain yükünü alınca Milano kulübü, sezon sonunu beklemeden Genoa'nın kapısını çaldı ve "Piatek kaç para?" dedi. Altı ay önce 4.5 milyona aldığı Polonyalı santrfor için 35 milyon euro'luk teklifi 'makul' bulan Genoa 19 gol atan oyuncusu için yarım sezon için sadece 225 bin euro ödemiş oldu.
Milan,  yıllarında milyonları saçan Milan değil bugün elbette.
35 milyon euro bonservis ödedikleri Piatek'e 2 milyon euro yıllık ücret vereceklerini açıkladılar. Yani bizim futbolumuzda yedek kulübesinde sezonu geçiren futbolcuların aldığı kadar.


BOATENG'E ÇIKAN PİYANGO
Boateng deyince akla Messi'nin çalım atarken yarattığı türbülansın etkisiyle yere yıkılan 'li defans oyuncusu gelir: Jerome Boateng. Jerome, Gana asıllı ve Alman formasını giyiyor. Üvey kardeşi  ise Alman alt yaş milli takımlarındaki disiplinsizlikleri yüzünden kapının önüne konmuş ve Gana ile yola devam etmiş bir forvet.
Bazı futbolcular kariyerinde tek bir forma giyer bazıları 10 hatta 20. Kevin Prince Boateng ikinci gruptan. Modern futbola uygun fizik yapısı, gözüpek karakteriyle sivrilmiş ama gecelerin adamı olmaktan vazgeçmediği için de Avrupa'yı lig lig turlamış bir futbol gezgini.
Doğduğu Berlin'den yola çıkıp Londra'ya, Tottenham'a giden ardından B. Dortmund'a dönen yetmedi bir kez daha Ada'nın yolunu tutan Kevin, en çok İtalya'yı sevdi.
Milan-Genoa arasındaki gelgitlerin yanında İtalyan spor programlarının medyatik ismi Melissa Satta ile yaptığı evlilikle de magazin sayfalarından düşmeyen Boateng huzuru İspanya Ligi'nin ada takımı Las Palmas'da buldu derken Almanya özlemi ağır bastı ve Frankfurt'a gitti, sonra da "İtalya'yı özledim" dedi ve Sassuolo'ya imza attı. "Yazık etti kariyerine" denilirken geçen hafta Boateng son olarak, 'ya imza attı, doğru duydunuz, Barcelona'ya...

MORATA MADRİD YOLUNDA
Domino etkisinin son mutlu adamı ise İspanyol golcü .
 altyapısından yetişen ve Ronaldo-Benzema-Bale üçlüsünün gölgesinde kaldığı günlerde Juventus'a kiralanan, orada Real Madrid'i yıkınca eski kulübüne dönen Morata, 2017 yazında 60 milyon euro'ya Chelsea'ye satılmıştı.
Higuain'in eski hocası Sarri'nin yanına döndüğü yerde Morata ne yapsın?
Bir Madrid kulübü istedi ama bu kez o kulüp Real Madrid değildi. 30 yıl önce altyapısındaki genç bir yeteneği, altyapının masrafları çok diyerek kapatan başkanı Jesus Gil yüzünden kaybeden  herkesin unuttuğunu hatırlattı.
Raul gibi Alvaro Morata da Atletico Madrid altyapısından yetişmiş ama 14 yaşındayken Real Madrid'in altyapı hocalarının ailesini ikna etmesi üzerine kendini şehrin öte tarafında bulmuştu.
Morata şimdi 12 yıl önce çıktığı kapıdan tekrar içeriye girmeye hazırlanıyor.
Herkes mutlu operasyonunda Genoa mutlu, Piatek mutlu, Milan mutlu, Higuain mutlu, Chelsea mi? İşte o soru işareti...

Sevmek ve Nefret Etmek


Sezonun başında 25 futbolcuyla idmana çıkan teknik adamı sahadaki herkes sever. Hazırlık maçlarında hocanın suratına herkes güler. Ağustos ayının ortasında ideal 11 ortaya çıkar; kalan 14 adamın karakteri, ruh hali de sezonun kaderini belirler. Maç kadrosuna giremeyip tribüne çıkanlardan bir ikisi, haklarının yenildiğini düşünür, idmanlara küserler. Artık eylül ayına gelmişizdir.. İlk 18'e girip yedek kulübesinden oyuna giremeyenler, maç kadrosunda olmayanlarla koalisyona vardığında tehlike çanları çalmaya başlar. Artık dört-beş kişi olmuşlardır. Takım galip geldiği sürece sorun yoktur ama ya kaybediyorsa?
Ekim ayı büyük virajdır, arka arkaya üç-dört maç kaybeden teknik adam için yolcu yolunda gerek çalmaya başlar. İkinci yarılarda şans bulanların aslında 11'de başlamayı hak ettiği soyunma odasında konuşuluyorsa yangın başlamıştır. O ekip artık yedi-sekiz kişi olmuştur. Bu kez taktiğin yanlış olduğu ortaya atılır. Teknik direktörün aslında çift santrfor oynaması gerektiği söylenip, kulübedeki ikinci forvet de saflara çekilir. Yedek kaleci zaten artık onlarla birliktedir. Yöneticiye şikayet edilir, medya, teknik adam-futbolcular krizinin perde arkasını yazmaya başlar. Bu, sezon içinde yönetimlerin "Hocamızın arkasındayız" diye medyaya konuştukları günlere tekabül eder. Son darbe, 11'deki oyunculardan kendi taraflarına üç-dört futbolcuyu çekebildikleri gün gelir.
Teknik direktörünü seven futbolcu sayısı artık en fazla altı-yedidir ve yönetim, hocanın görevine son verir. Ertesi gün 17-18 futbolcu için yeni ya da geçici hocayla beyaz sayfa açma günüdür.


Bu senaryonun son yıllarda değişmez mağduru  elbette. Bugünün futbol dünyasında herkes star, sosyal medyada milyonlarca takipçisi olan kulüp kontratlarının iki katını sponsorlardan kazanan futbolcular...  bir zamanlar modanın da ikon ismiydi. Şimdi ise onlarca David Beckham var futbol sahnesinde.
Chelsea'da başına ne geldiyse bir benzerini M. United'da yaşadı Mourinho. Yine bir "Sevmek zorundaydık ama nefret ediyorduk" hikayesi... Takım üzerinde kurduğu müthiş disiplin bir zaman sonra yara aldığında iplerin kendisinde olmadığını anladığında yine çok geçti. Son 10 yılın en büyük taktisyenlerinden 'nın Barça'dan ayrılığı, bir yıl kenarda kendini dinlemesi, B. Münih'te kaldığı süre ve şimdi M. City yılları bize onun futbolculuk yıllarından kalan bir tecrübesini anlatır. Bir kulüpte uzun yıllar kalırsan futbolcular ile arandaki mesafe kısalır, zaafın olan isimleri kollar, problem yaşadıklarınla iş kan davasına döner ve o çok sevilen teknik adamdan nefret edilene dönüşürsün.
Mourinho gidince yerine gelen Ole Gunnar Solskjaer'in altı maç arka arkaya kazanıp kulüp tarihinde rekor kırması elbette akıllara "Bu adam şapkadan tavşan mı çıkarttı" sorusunu getirebilir. Elbette ki hayır, 'da Mourinho'yu istemeyen futbolcuların yaydığı negatif enerjiyi pozitife çevirmekten başka ne yapmış olabilir ki Solskjaer...
 ve  gibi bir takımın başında çift haneli yıllar kalmanın devri kapandı... İlişkiler yıprandığında gitmek lazım artık... "Napoli'de 90 puan aldık yine şampiyon olamadık, daha ne yapabilirdim ki" diyen Sarri'den, her şeyi kazanıp, kazanabileceği daha çok şey varken Barça'dan ayrılan 'ye ve üç Şampiyonlar Ligi'ni arka arkaya alıp aniden istifa eden Zidane'a bakın. Herkes bir tebdili mekanda ferahlık vardır koşusunda...

19 Ocak 2019

Sen Üşüme Nainggolan


Moratti Ailesi iki kuşak Inter'i yönetti. Baba Angelo, Inter'i büyük Inter yaparken oğlu Massimo, servetinden 1.5 milyar euro harcadığı 18 yılda Juventus'un karıştığı şike skandalı olmasa belki de şampiyonluk yaşayamayacaktı.
Massimo gereğinden fazla iyi bir adamdı. Büyük yetenek ama 'yan gel yat' kafasıyla kariyerini geçiren Recoba'ya yıllarca evlat muammelesi yapan, Şampiyonlar Ligi'nde statü gereği oynamayacağı ortaya çıkınca Forlan'ı alan kulüp profesyonellerine "Canınız sağolsun" diyen, yıllar süren sakatlıkları boyunca başından ayrılmadığı Ronaldo "Ben Real Madrid'e gidiyorum" dediğinde "Güle güle çocuk" diyen bir başka adam Massimo Moratti...
Bir insan elindeki en iyi futbolcuları ezeli rakibine hediye eder mi? Massimo Moratti etti ve "Kendim ettim kendim buldum" eşliğinde bir gün kulübü Uzakdoğu sermayesine satmak zorunda kaldı. Pirlo'yu takasta çerez olarak kullandı. O Pirlo, Milan orta sahasının değişmezi oldu. Yetmez elbette. Futbol dünyası Seedorf gibi tırnağına kadar büyük yetenek az görmüştür. Evet o da Inter forması giyiyordu ve akıllara ziyan bir takasla Milan'a gönderildi. Başkanlığı süresince 25 sol bek alan Moratti'nin 90'ların ortasında kadrosunda ufak tefek bir Brezilyalı sol bek vardı, onu da Real Madrid'e sattı. O da gitti dünyanın gelmiş geçmiş en iyi sol beki oldu. O sambacı elbette ki Roberto Carlos'tu.
Kemik seslerinin hiç eksik olmadığı İtalyan futboluna Arjantinliler -ki zaten İtalyan kökenliler- kolay uyum sağlardı. Inter orta sahasında Diego Simeone yıllar boyunca oynayabilirdi, sadece iki yılın ardından kendini Lazio'da buldu. Fabio Cannavaro, Buffon'un Parma'dan takım arkadaşıydı. Buffon, Juventus kalesinde efsane olurken, Cannavaro da Inter defansının lideri olacaktı.
Moratti saf adamdı, Juventus'u Calciopoli skandalına sürükleyen Luciano Moggi'nin yıllar sonra çıkan telefon kayıtlarında "Soyunma odasında arıza çıkar da seni Juventus'a alalım" dediği Cannavaro denileni yaptı ve Inter tarihin en iyi savunmacılarından birini daha kaybetti.

Başkanlığının son döneminde elinde iki büyük yıldız vardı. Siz, Hollanda Milli Takımı'nın 10 numarasını 8 milyona satar mısınız? Peki aynı transfer döneminde geleceğin yıldızı Coutinho'nun da takımdan ayrılmasına izin verir misiniz? Diyorum ya Moratti "güzel" adamdı, bolluk günlerinde yılda 6 milyon euro verdiği Sneijder'e artık o parayı ödeyemezdi. Galatasaray fırsatı kaçırmadı. Coutinho da üç kuruş paraya gittiği Liverpool'da büyüyüp 150 milyona Barcelona'nın yolunu tuttu...
Gün geldi, deniz bitti, Massimo Moratti elini ayağını çekti Inter'den ama transferde o hep tokatlanan karakteri Milano kulübünde yaşamaya devam ediyor. Kulübün sahibi artık Çin sermayesi kontrolünde ama değişen bir şey yok. Sezon başında Roma orta sahasından bir gladyatör aldılar, aldılar da bu gladyatörün içkisi, sigarası, gece hayatı pek meşhur.
Nainggolan Inter'e gelirken, Roma 38 milyon euro bonservisin yanında 19 yaşındaki Nicolo Zaniola'yı istedi.
Inter bu, altyapısından yetişen gençle mi uğraşacak, "Alın sizin oldu" dedi.
Eski futbolcu Igor Zaniolo'nun oğlu Nicolo, sezonun ilk yarısında en büyük çıkışı yapan genç olurken, Nainggolan, Milano'da gece kulüplerinde sabahlayıp Inter yönetimini çileden çıkartıyordu. Massimo Moratti artık kulübün patronu değil, olsaydı Nainggolan'a o soğuk Milano geceleri için hiç üşütmeyen pahalı bir kaban armağan ederdi...

Burak Yılmaz


Bir zamanlar adı İnönü Stadı'ydı. Kapalı'nın önünde oynadığı ilk yarıda 10'dan fazla hücum girişimi yapmış, rakibin sol bekini felç etmişti. "Büyük futbolcu olacak" dediğimi hatırlıyorum. Ama ilk başta yanılttı. Bir iyi bir kötüyle Beşiktaş'ta tutunamazdı. Sonra bir jenerasyonun mutlaka yolunun düştüğü Manisa'ya gitti. Fenerbahçe macerasından aklımda kalan ise tribünlerin ıslıkladığı, her ıslıkta biraz daha oyundan düşen ve kafası yerde oynayan bir futbolcuydu. Asker traşı yapmıştı kafasına, bunalımda olduğu kesindi. Trabzonspor'da yolları Şenol Güneş ile kesiştiğinde talihi de döndü, bir başka futbolcu oldu. Onun adı artık santrfor Burak Yılmaz'dı.

Teknik direktör Şenol Güneş'in oyun planı onu beslemeye yönelikti. Herkes son vuruş için topu Burak'a atacaktı. Egoist olmayı da o günlerde öğrendi, bu huyu sonraları ona çok zarar verecekti. Bizim memlekette bazı futbolcuların kontratlarına akıl sır ermez. Hangi futbol bilgisine sahip olduğu bilinmeyen yöneticiler bazen menajerlerin elinde oyuncak olurlar. Dönemin en iyi golcüsü için "5 milyon euro getirirse istediği takıma gider" maddesini kim yazdırmıştır acaba Trabzon'da? O şartı yerine getiren Burak Yılmaz, kendini Galatasaray'da buldu. Artık kariyerinin olgun dönemindeydi, Şampiyonlar Ligi'nde grup aşamasında Cristiano Ronaldo ile gol krallığında yarışacak kadar da çıtayı yükseltti. En başarılı ve en mutlu olduğu yer Galatasaray'dı ama kulübün boş kasası ona gelen ilk teklifin üzerine atlamayı gerektiriyordu. Dönemin başkanı Dursun Özbek, Burak'ı Çin'e satarken menajere 1 milyon euro komisyon ödeyecek kadar 'usta' bir başkandı. Ne tesadüf bugünlerde çok tartışılan Ozan Kabak'ın "7.5 milyon euro'ya serbest kalır" yazan kontratını da Dursun Özbek yapmıştı. Premier Lig'e gitmek yerine Çin'e gitmesinin tek açıklaması vardı: Kariyerimin bundan sonraki kısmında derdim kupalar ve renkli hatıralar değil, bol sıfırlı bir banka hesabı... İlk günlerinde Burak, Çin'de gol attı haberleri gazete sayfalarında, haber bültenlerinde vardı da sonra haber değeri kalmadı. Allah aşkına Burak, Çin'de gol atsa ne olur atmasa ne olur... Manisa günlerinden beri yakın arkadaş olduğu futbolcularla milli takımda yaşananlardan hiçbirinin yanına kar kaldığını sanmıyorum.

Trabzonspor'a döndüğünde bir yerli futbolcunun futbol tarihimizde aldığı en yüksek yıllık ücreti aldı. 4 milyon euro'yu Inter'in kaptanı Icardi kazanıyordu da Burak Yılmaz mı kazanmayacaktı! Çok ofsayta düşen oyun karakteri, takım oyununa adapte olamayan bencil karakterinin bir tezahürüydü, teknik adamların taktik yanlışı değil. Bazen akıl almaz goller kaçırsa da hakkını vermek lazım son 10 yılda hiçbir yerli santrfor onun seviyesine çıkamadı. Burak Yılmaz bir ise ikiyi boş bırakır üçe Cenk Tosun'u yazardım. Çok kazanan, hep bana diyen oyun karakteri Trabzonspor'da genç oyuncuların üzerinde baskı yarattı. O 'kral' Burak Yılmaz'dı, topu ona atmayan onun hışmına uğrardı. Hepsi kimlik bunalımı yaşadılar. Kadro dışı kalmasına sebep olan olayda kendi tribünlerine isyan edip, hocası Ünal Karaman'ın otoritesini de el kol hareketleriyle zedeledi. "Eyvah Burak kadro dışı, Trabzonspor bitti" diyenler büyük yanıldılar. Takım o ve bir başka şişkin ego Onur Kıvrak yokken yüksekten uçmaya başladı. Ve hikayenin sonunda Burak Yılmaz kürkçü dükkanına döndü. Çocukken tuttuğunuz takımın formasını giymek ne büyük hayaldir, Burak bunu gerçekleştirmiş ama hikayesi yarım kalmıştı. Şimdi hikayenin kalanını Beşiktaş'ta yazabilir. Ama gollerini atarken biraz da özeleştiri yapabilmeli. Her seferinde "Ben ne yaptım ki abi" repliği ve şaşkın ama masum surat ifadesiyle yürümez hayat.

Daniele De Rossi


İtalya'sız Dünya Kupası olur muydu? Her 12 yılda bir final oynayan bir kazanıp bir kaybeden İtalyanlar, 94'de Baggio'nun gökleri selamlayan penaltısıyla kaybetmiş, 12 yıl sonra Berlin'de Grosso'nun penaltısıyla gülmüştü. 2018 Rusya'da olmamak akıllarının ucundan bile geçmiyordu, tılsımlı seri devam edecekti, en azından final cepteydi, kupa da kısmet işte. Kasım 2017'de 60 yıl sonra Dünya Kupası'nın dışında kaldıkları maçta İsveç, Rusya biletini alırken ertesi gün herkes onu konuşuyordu; teknik direktörü Giampiero Ventura'ya isyan eden futbolcuyu... Ventura, takımı gruptan çıkartamamış, işi play-off'a bırakmıştı. 1-0'ın rövanşında İsveç karşısında onu yedek bırakıp sezonun flaş adamı Brezilya asıllı İtalyan pasaportlu Jorginho'yu sahaya sürmüştü. İkinci yarıda oyun 0-0 devam ederken "De Rossi ısın, oyuna gireceksin" dedi antrenör. Daniele De Rossi kulübede delirdi: "Beraberlik değil bize galibiyet lazım, ben değil Insigne girsin oyuna"...

Kariyeri boyunca kulübede oturmaktan nefret eden adam, İtalya, Dünya Kupası'nın dışında kalınca milli takımı bıraktığını açıkladı. 34 yaşına gelmişti ve Roma'dan başka bir takımın formasını giymemişti. Bir efsanenin, bir bayrak adamın, kaptanın gölgesinde geçen sadakat dolu yıllar. Birçok kulüp, kaptanlığa karakteri müsait futbolcu, takımı bırakmayacak büyük yıldızlar ararken Roma'nın bir omzunda Francesco Totti diğerinde Daniele De Rossi vardı. Roma'nın sahil kasabası Ostia'da doğan ve babası eski bir futbolcu olan çocuğun aklına futboldan başka ne düşer ki.. Ostiamare'de forvet olarak başladığı kariyerinde basamakları birer birer çıkarken, sahadaki pozisyonunun her seferinde rakip kaleden biraz daha uzaklaşması da kaderin değil değişen futbolun eseri. Fabio Capello ona ilk kez 18 yaşındayken forma verdiğinde De Rossi, forvet arkasında oynuyordu. Bir zaman sonra orta sahaya çekildi. 

Futbolcunun yeteneği kadar karakteri de oyun profilini belirler. Totti, Roma'nın kralıydı, De Rossi ise baş gladyatör... 'Kemik Sesleri Kulübü'nün Gattuso ile daimi üyesi. Tekmeye kafa uzatan, asla pes etmeyen, sertliğe sertlikle karşılık veren, terinin son damlasına kadar savaşan futbolcular... Sahadaki bu duruşunda idol olarak gördüğü isim Roy Keane idi. İrlanda'nın sert ağabeyine saygı olarak da 16 numaralı formayı seçti. Totti gibi onu da Manchester United ve Real Madrid yıllar içinde defalarca transfer teklifleriyle Roma'dan koparmaya çalıştı.


İtalyanlar bugün 2006 Dünya Kupası'nı kazanan kadronun yarı kalitesine sahip bir milli takımları olduklarına inanıyorlar. Bir yerden başlamak lazım. Mancini yönetiminde Zaniolo, Chiesa, Barella, Bernardeschi ve Romangoli'li takım yakın gelecekte parlayabilir ama Lippi yönetimindeki De Rossi, Totti, Del Piero, Cannavaro, Maldini, Vieri'li jenerasyonu yakalayabilmek için hayal etmekten fazlasına ihtiyaçları var. De Rossi, Cengiz Ünder (21) ve Justin Kluviert (19) gibi gençlerin forma giydiği Roma'da Totti'den devraldığı kaptanlık pazubandıyla elbette ki bir kaptandan fazlası... Roma maçlarını izleyenler bu sezon yedek kulübesinden sahaya gürleyen De Rossi'nin bitmek bilmeyen hırsının yüzünde oluşturduğu muhteşem ifadeyle çok yüzleştiler ama madalyonun öteki yüzünde acı çeken ve sahada olmadığı için kendi kendini yiyen bir De Rossi var. 

Roma'nın gladyatörü gelecek sezon da forma giyip kramponlarını asmayı düşündüğü bugünlerde dizindeki kronik sakatlık yüzünden idmanlarda bile zor koşuyor. Üzerinde 600 maçın yorgunluğu ve gururu var. Francesco Totti gibi o da futbolu bıraktığında kulüpte kalacak. Totti, takım elbiseyi seçti şimdilik, yönetici olarak devam ediyor. De Rossi ise formayı çıkarsa da Roma eşofmanını çıkarmamaya kararlı. Altyapıda antrenör olarak başlayacak. Bir başka De Rossi, Alberto De Rossi'nin yani babasının Roma altyapısından emekli olacağı gün... Baba-oğul, futbol, emek ve gelenek... Roma'da makarna, pizza ve dondurmadan da daha güzel şeyler var...