17 Ekim 2021

Atletico Madrid Alt Yapısı

 

İspanya La Liga’nın 60. sezonuydu. Beş yıl arka arkaya şampiyon olan Real Madrid’in serisine son veren Barcelona’da Johan Cruyff, Katalan kulübünün tarihini değiştirecek adımları atıyordu. Kulübün alt yapısı La Masia onun futbol aklıyla beyaz sayfa açmıştı. O sezon ligi Barça’nın ardında ikinci sırada bitiren Atletico Madrid’de başkan Jesus Gil, 15 yaş takımının başarılarıyla övündüğü televizyon programında taraftarlarını kızdırmıştı. Atletico tribünleri şampiyonluk bekliyordu ama iki puanlı sistemde Barça’nın 10 puan gerisinde kalmışlardı. Atletico’nun 15 yaş takımı rakiplerini ezmiş ve 22 maçta 264 gol atmıştı. Programda başkan Jesus Gil, ufak tefek bir çocuğu işaret etti: “Bakın bu bizim kaptanımız. Gelecekte büyük bir star olacak. Bu sezon 55 gol attı.”

Jesus Gil haklı çıktı, Madrid’in yoksul bir mahallesinden gelen ve sıkı Atletico Madrid taraftarı olan çocuk futbolu bıraktığında adını efsaneler arasına yazdırdı ama bir başka formayla… Atletico Madrid o günlerde batık bir kulüptü ve başkan Jesus Gil, yıllık bütçesi 80 milyon pesetas (500 bin Euro) olan alt yapıyı kapattı! Çocuk başının çaresine bakmak zorundaydı. Real Madrid alt yapısına gitti, 1994 yazında onu yaz turnuvası kadrosuna almadıkları için gemileri yaktı ve gönül bağı olan Atletico Madrid’e dönmek için Real Madrid’in tesislerinden ayrıldı. Arjantinli efsane Jorge Valdano onu ikna etti, Real Madrid’de kalırsa A takıma yükseleceğine inandırdı ve çocuk 17 yaşında Zaragoza deplasmanında ilk kez A takım formasını giydi. Ertesi hafta kariyerinin ilk golünü attığı takım, alt yapısından yetiştiği Atletico Madrid’di… Hayat işte…

O çocuk büyüdü ve Real Madrid formasıyla 550 maçta 228 gol attı. Atletico Madrid başkanı Jesus Gil’in kapattığı alt yapıda oynayan onlarca çocuk ortada kaldı, hepsi o çocuk gibi şanslı değildi… Raul Gonzalez, Real Madrid’in kaptanı olmayı başardı.

Renkli ve bir o kadar karanlık hayatının sonuna geldiğinde Jesus Gil, 71 yaşındaydı. 2004 yılında hayatını kaybettiğinde Atletico Madrid yeni başkanı Enrico Cerezo ile yola devam ediyordu ve yanında Jesus Gil’in oğlu vardı. Evlatlar, babalarının hatalarından ders çıkarmalı, öyle de oldu. Jesus Gil 17 yıl süren başkanlığında 39 teknik direktörle çalışmış, 141 futbolcu transfer etmişti. Oğul Miguel Angel Gil’in başında olduğu Atletico Madrid, Diego Simeone ile 10 yılı devirdi bugünlerde. Peki ya altyapı? Babasının 500 bin Euro maliyeti var diye kapattığı Atletico Madrid’in futbol akademisine ayırdıkları para geçen sezon 16 milyon Euro idi. Beşiktaşlı Montero’nun da yetiştiği Atletico Madrid alt yapısından A takıma yükselebilmek kolay değil, 100 çocuktan sadece 3’ü A takıma gelebiliyor çünkü Atletico alt yapısında 1235 kız-erkek çocuğu eğitim görüyor. Akademide 49’u erkek, 17’si kadın futboluna oyuncu yetiştiren 66 takım var. 175 antrenör eşliğinde geçen sezon 1309 maça çıktılar, 245 turnuvaya katıldılar. Altyapıda 22 kondisyon antrenörü, 12 analist, 12 kaleci antrenörü, 46 sağlık çalışanı ve 27 idareci görev yapıyor. 

Yüzlerce çocuğun yetiştiği Atletico Madrid Akademi’de herkes bir zamanlar Raul’un olduğu gibi Madrid doğumlu değil. Beşiktaşlı Montero da ülkenin güneyinden Sevilla’dan Madrid’e gelenlerden. Montero gibiler için Atletico Madrid’in tesislerinde 72 yatak kapasiteli bir “ev” var. O tesiste cep telefonları  günde yarım saat ailelerini aramak için açık kalabiliyor ve 16 yaşından küçük futbolculara internet yasağı var. 15 yaşından küçüklerin tek başına şehirde gezmeleri yasak, bunu ancak üst yaş gruplarındaki ağabeylerinin refakatinde yapabiliyorlar. İki liseyle özel anlaşması olan Atletico Madrid kulübünün “ev”inden son 7 yılda 145 futbolcu çıktı. Çok azı A takıma yükselmiş olabilir ama yolu İstanbul’a düşen Montero da dahil hiçbiri “ev”ini unutmuyor.

Mbappe Bey ve Oğulları

Dört yıl önce Falcao’nun forma giydiği Monaco, Paris Saint Germain’in dört sezonluk şampiyonluk serisine son verdiğinde tüm dünya Kolombiyalı santrforun partneri konuşuyordu. Paris’in banliyösünde Bondy’de büyüyen çocuk 13 yaşında Monaco alt yapısına gelmiş ve 16 yaşındayken babası kulübün sportif direktörünün kapısını çalmıştı. “Oğluma şans vermiyorlar, yeni kontrat yapmayacağız.” Onu ikna eden Portekizli sportif direktör Luis Campos’tu. Monaco şampiyon olduğunda kulüpten ayrılmış olan Campos bir başka projenin peşindeydi. Onun kurduğu Lille, PSG’nin bu kez üç şampiyonlukla rakipsiz olduğu ligde mutlu sona ulaştı. Evet, Campos bu kez de kutlamalarda yoktu ve kulüple bağlarını altı ay önce koparmıştı. Portekizlinin futbol aklıyla kazanılan iki şampiyonluk kadar önemli olan ise o gün babasını ikna ettiği Kylian Mbappe’nin o sezonun ardından PSG’e 180 milyon Euro’ya transfer olmasıydı.

Jorge Mendes ve Mino Raiola gibi süperstar menajerlerin kontrolünde olan Avrupa futbolunda aile şirketiyle yola devam eden yıldız futbolcular da var elbette. Büyük komisyonlar ödemek yerine devreye giren babalar ve ağabeyler.. Messi, Neymar ve Mesut Özil’in (Real Madrid günlerinde) babaları, Sergio Ramos’un ağabeyi kulüplerle pazarlık masasına oturuyor. Kylian Mbappe geride kalan transfer dönemi kapanana dek dünyanın en pahalı futbolcusuydu. Paris Saint Germain ile bir yıl kontratı kalan Fransız forvet sezon sonunda istediği kulübe bedava gidebilir ve onun peşini bırakmayan Real Madrid de bir numaralı adres… Peki Mbappe’nin kariyerini yönetenler kimler?

Kamerun’dan çocuk yaşta Paris’e gelen Wilfrid Mbappe’nin futbolculuk hayali amatörden öteye gidemedi ama yeşil çimlerden kopamayan babanın bugün iki oğlu da futbolcu. Bondy’de gençlerin kötü alışkanlıklardan uzak tutmak için spora teşvik eden ve aralarında büyük oğlunun da bulunduğu çocuklarla idman yapan Wilfrid Mbappe bugün 51 yaşında. Sadece oğlu değil İkone, Saliba ve Corchia gibi yıldızlar da onun gözünün önünde futbolcu oldular. Oğlunun saha içi performansı için tatil günlerinde onunla ekstra idmanlar yapan, sürekli maç izleyip oyun analizlerini paylaşan Wilfrid, işin finans kısmına ise uzak duruyor. Ne oğlunun isim hakkını pazarlanması ne de sponsorlarla yapılan toplantılarda baba Mbappe yok…

Mbappe’in kariyer yolculuğunda bir diğer önemli isim annesi Fayza Lamari. Cezayirli bir ailenin kızı olan Fayza eski bir hentbolcu. Oğlunun iletişim ve hukuk işlerinden sorumlu. Kontrat görüşmelerinde o da var ve Mbappe’nin kurduğu vakfın da başında. Öğretmenlik yapmasa da üniversite de aldığı eğitimle iki çocuğunun da kariyer basamaklarını tırmanırken psikolojik desteği veren ekibin aklı 48 yaşındaki Fayza Lamari. Ekipte kimler var derseniz… 22 yaşındaki Mbappe’nin bir kineziterapi uzmanı, iki fizyoterapisti, bir masörü, bir özel aşçısı, diyetsiyeni, özel şoförü, özel güvenliği bir de asistanı var. Bu kadar mı! Hayır değil, Mbappe’nin markasını yöneten ekipte avukat ve finans uzmanları da var.  Yeni kontratları, sponsorluk anlaşmalarını hazırlayan ise 50 yaşındaki avukat Delphine Verheyden… Spor sektöründe tecrübesi olan ama bir futbolcu ile daha önce çalışmamış olan Verheyden’i sekiz aday arasında seçen ise anne Fayza Lamari… Kylian’ın “Benden çok farklı bir karakter. Üzerinde her zaman soyadımızın baskısı olacak” dediği 14 yaşındaki kardeşi Ethan da Paris Saint Germain alt yapısında forma giyiyor…

Paris Saint Germain’de kalsa da Real Madrid’e gitse de gelecek sezon Kylian Mbappe muhtemelen futbol dünyasında en yüksek ücreti olacak gibi görünüyor. Peki Kamerunlu bir baba ile Cezayirli bir annenin oğlu, Fransa Milli Takımı’nın bir numarası Mbappe’nin adına kurulan vakıf ne yapıyor? 1998 doğumlu Mbappe, 98 çocuğa burs veriyor, engelliler için tekerlekli sandalye,  ekipman alıyor ve imza attığı her sponsor şirketten vakfa bağış yapma şartını koşuyor… Mart 2017’de ilk kez milli takım formasını giydiğinde verdiği sözü de tutuyor: Milli takımdan kazandığım her Euro’ya vakfa aktaracağım.. 2018 Dünya Kupası zaferinden hesabına yatan 400 bin Euro’nun da içinde bulunduğu 4 yılda kazanılmış 1.5 milyon Euro prim bugün vakfın kasasında… Sonunda bir futbolcu sahada yaptıklarıyla hatırlanır ama Mbappe gibilerini o burslarla büyüyenler hiç unutmuyor.. Unutmayacak da…

3 Ekim 2021

Cordoba Mucizesi'nden Yalnız Çocuğa



İspanyol medyası Barcelona’ya transferini sayfalarına taşıdığında Yusuf Demir için attıkları manşet, “Krankl’dan 40 yıl sonra Barcelona’ya transfer olan Avusturyalı genç oyuncu” idi. Yeni bir Mesut Özil vakasıyla karşı karşıya olduğumuzun farkında değildik ama şimdi filmi geriye saralım ve Arjantin’e gidelim. 1978 Dünya Kupası’na…

21 Haziran 1978 günü öğle saatlerinde Arjantin’nin Cordoba şehrinde oynanan 90 dakika futbol tarihine “Cordoba mucizesi” olarak geçti ve o günün kahramanı Hans Krankl’dı. Avusturya, Brezilya’ya kaybetmiş olmasına rağmen gruptan lider çıkmış ve karşısında 47 yıldır galibiyet sevinci yaşayamadığı -büyük rakibi mi yoksa en yakın dostu mu tartışılır- Batı Almanya’yı bulmuştu. 1974 Dünya Kupası’nın sahibi Almanlar iki golsüz beraberlikle şaşırtmış, gruplarından ikinci çıkmışlar ve ikinci tur grubunda her şey son maça kalmıştı: Avusturya-Batı Almanya…

Kalesinde efsane Sepp Maier, defansında Berti Vogts, uzaktan şutların adamı Rainer Bonhof, yolu bir zaman sonra Galatasaray’dan geçecek olan Abramczik ve forvetlerin hası Karl Heinz Rummenigge’li Almanya, kalesinde Koncilia, orta sahasında Prohaska ve forvet hattında Krankl olan komşusu Avusturya karşısına büyük favori olarak çıktı. Avusturya o gün maçı 3-2 kazanırken, 87. dakikada galibiyet golünü atan Hans Krankl ülkesinde kahraman ilan edilirken, evine dönen Almanlar’da Helmut Schön görevi bırakmak zorunda kaldı ve yerine Jupp Derwall geldi. 78 Arjantin, Hans Krankl’a Barcelona’nın kapılarını açtı. Rapid Wien’de yıldızı parlayan Krankl, Barcelona’da ilk sezonunda 29 golle La Liga’nın gol kralı olurken, 3 yıl sonra döndüğü eski takımı Rapid Wien’de 5 yılda 107 gol daha attı. İşte tam da o günlerde Trabzon’da bir çocuk geleceğinde Avusturya’ya göç edeceğinden ve orada evlatlarından birine “Yeni Messi” denileceğinden habersizdi elbette…

Cordoba mucizesinden 4 yıl sonra rövanş zamanıydı. Euro 1980’i kazanan Almanlar yine karşılarında Avusturya’yı buldular. Şehrin ana dili yine İspanyolcaydı ama bu kez Arjantin’de değil, İspanya’da Gijon’daydılar. El Molinon Stadı’nda Almanlar gruptan çıkmak için kazanmak zorundaydılar ama bir ya da iki farklı galibiyet Avusturya’yı da bir üst tura taşıyacak, Almanları devirmiş Cezayir bu hesapla evine dönecekti. Hesabı iyi yaptılar. Almanlar o gün maçı tek golle kazanırken, iki takım “Gijon anlaşması” diye tarihe geçen kendi sahalarında top çevirmeyle son düdüğü beklediler…

Gijon’da 82 yazından 21 yıl sonra Viyana’da gurbetçi bir aile çocuklarına Yusuf ismini verdiler. Hans Krankl o günlerde Avusturya Milli Takım teknik direktörüydü. Trabzonlu her çocuk futbolcu doğar ama Yusuf bir başkaydı. Kuzenleri Berke ve Kerim de futbolcu olan, kardeşi Furkan da bugünlerde Rapid Wien alt yapısında oynayan Yusuf, 10 yaşına geldiğinde kendini Hans Krankl, Ernst Happel, Prohaska ve David Alaba’nın yetiştiği kulübün idman tesislerinde buldu. Babası garsonluk yapan, annesi süpermarkette çalışan Yusuf basamakları üçer üçer tırmandı adeta. 15 yaşına geldiğinde ilk profesyonel kontratını imzaladığında yanında olan menajeri onu ilk kez izlemesi için çağıran babasına önce olumsuz yanıt vermiş ama izlediğinde de “Böyle bir yeteneğin mutlaka menajeri olmalı” diyerek oyuncunun haklarını almıştı…

Top ayağına yapışan ve elbette yakışan 1.73 boyundaki Yusuf boyundan büyük işlere soyunma kararlıydı, 17 yaşında Avusturya futbol tarihinde gol atan en genç futbolcu ünvanını Gerd Wimmer’dan aldı. Geçen sezon Gent ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçında gol attığında Yusuf’un peşinden üç yıldır koşan kulüpler ellerini çabuk tutmaları gerektiğinin farkındaydı. İş milli takımı gelince biz yine kaybeden taraftık. Avusturya Milli Takımı ile maça çıkan Yusuf Demir işte tam da bu yüzden o maçtan 4 ay sonra Barselona’da “Krankl’dan sonra ikinci Avusturyalı” diye takdim edildi…

Avusturya’nın genç milli takımlarında kaptanlığa kadar yükselen Yusuf Demir çocukluğunda taraftarı olduğu Rapid Wien’den 16 yaşında da ayrılabilirdi ama alt yapı hocalarının sözlerine bakılırsa Trabzonlu genç çocuk vefalıydı ve doğru zamanı bekliyordu. Yetenek avcılığı söz konusu olunca Barcelona’nın Avrupa’da çok rakibi vardı ama efsane alt yapısı La Masia’ya bir genci kazandırma kozu her zaman Katalan ekibinin büyük kozuydu. O alt yapıdan yetişmiş ve kariyeri beklenenin uzağında kalmış bir isim Yusuf Demir’in transferi için sportif direktör Eric Abidal’ı aradığında pandeminin ikinci ayıydı ve futbol ara verilmiş, İspanya her ülke gibi virüsle mücadele ediyordu. Almanya’da Sindelfingen’de Mercedes Cup’da izlediği Yusuf için Bojan Krkic, işi ağırdan alan Eric Abidal’dan sonra devreye kulübün efsane isimlerinden Josep Mari Bakero’yu soktu. Barcelona B takımına yeni yetenekleri kazandıran Bakero ikna olmuştu. Bir yıl boyunca Yusuf’un özel hayatı da dahil sahadaki her yaptığını mercek altına aldılar. Ve mutlu son… Rapid Wien’e gelen teklif Yusuf’a iletildiğinde Trabzonlu gencin idolü olan Messi ile bir gün birlikte forma giyme hayali gerçek olacaktı.. Ama hayat başka işte.. Barcelona onu genç takımına transfer edip pişmesini bekleyecek ve performansına bakıp gelecek sezon kadroya alacaktı… Barselona’da 2021 yazı sıcak geçti! Yusuf Demir bir yıllığına kiralanmış ve gelecek sezon için 10 milyon Euro’ya bonservisinin alınması için Rapid Wien ile imzalar atılmıştı. Yusuf Demir, A takımının hocası Koeman’ın hazırlık döneminde gözdesi olmayı başardığında Messi’nin yeni kontratı için ter döken Barcelona yönetimi zorunluk ayrılık kararını açıkladı. Messi gidiyordu ve “Yeni Messi” mi olacak dedikleri genç Trabzonlu, A Takım kadrosuna yazıldı…

Messi hayranı Yusuf Demir, Arjantinli gidince “Yalnız çocuk” mu oldu, hayır ama ondan 43 yıl önce Barcelona’ya imza atan Hans Krankl futbolculuk günlerinde aynı zamanda müzisyendi ve listelerde iki numaraya kadar yükselen en meşhur şarkısı “Lonely Boy” (Yalnız çocuk) du…

Bir Başka Barselona

Turizm rehberlerinde mutlaka görülmesi gereken şehirler listesinde belki hiçbir zaman Paris, Londra ve Roma’nın önüne geçemedi ama Barselona dünyanın dört bir köşesinden gelen gençlerin favori adresi olmayı başardı. Gaudi’nin eserleriyle dolu caddelerinde dolaşan, Dali’nin şaheserlerini görebilmek için Figueres kasabasının yolunu tutan, dünyanın bir numaralı restoranı El Bulli’de Ferran Adria’nın sanat eseri tabaklarındaki lezzetleri tatmak için bir yıl önceden rezervasyon yaptıran 40 yaş üstü gezginler hep vardı ama gençlerin ajandasında Barselona bir başkaydı. Müzik festivalleri, sokak lezzetleri, plajlar ve elbette Camp Nou’da Barcelona maçı izlemek, dünya gözüyle Messi’yi görmek, kulübün müzesinde kupalar ve sanat eserleri arasında dolanmak ve Arjantinli 10 numaranın formasını almadan kulüp mağazasından ayrılmamak…

Barselona şehri, pandemi öncesinde turiste doymuş, yerel halk kalabalık turist gruplarından rahatsızlığını şehrin dört bir köşesine astıkları pankartlarla göstermeye başlamıştı. Genç turistler pahalı oteller yerine kendi kuşaklarının favori sitesi Airbnb üzerinden daire buluyorlar, Barcelona maçı izlemek istediklerinde ise kulüp üyelerinin kombinelerini sezon başından kendilerinden satın alan karaborsacılardan bir maçlığa giriş için o kombineleri kiralıyorlardı. Şehir merkezindeki apartmanlarında ellerinde valizlerle girip çıkan turistlerle bir arada olmaya itirazları vardı Barselona halkının, ortada bir güvenlik problemi vardı ve airbnb simsarı şirketlerine astronomik fiyatlarla evlerinin kira yönetimini teslim eden yaşlı kuşak yüzünden şehirde çalışan genç beyaz yakalılar ev bulmakta zorlanıyordu. Camp Nou’da Uzakdoğu’dan gelen zengin turistler ise karaborsacılara bir Barcelona-Real Madrid derbisini izleyebilmek için iki bin Euro’yu gözden çıkartıyorlardı…

Turistlere “Defolun” pankartları açan Barselona halkının onları her zaman sevindiren bir futbol takımı ve Messi’leri vardı. O, bir zamanlar Barça forması giyen Maradona’ya benzemiyordu. Arjantinli efsane gece hayatı ve saha içindeki kavgalar yüzünden Napoli’nin yolunu tuttuğunda şehirde sadece iki yılı geride bırakmıştı. Messi öyle miydi? Çocuk yaşta geldiği Barselona onun evi gibiydi ve evinin üzerinden geçen özel uçakların rotası bile o uykusunda rahatsız olmasın diye değiştirilmişti. 


 
Pandemi güzel bir rüyadan uyandırdığı Barselona halkını dünyanın dört bir köşesinde olduğu gibi kabus dolu günlere sürükledi. Yaş ortalaması yüksek ülkede personelin terk ettiği huzur evlerinde yalnız bırakılan yaşlı insanlar hayatlarını kaybediyor, ülkenin başkentinde buz pisti salonu geçici olarak morg görevi görüyordu. Messi kulüpten ayrılmak istediğini resmi evrakla yönetime yolladığında binlerce turistin yürüdüğü Barselona’nın geniş caddelerinde yerel halk kapanan dükkanları sayıyordu… Barcelona, Camp Nou’da maça çıktığında tribünlerde artık 98 bin taraftar yoktu.

2020 yılında bir milyar Euro gelir barajını aşmak için bir önceki yıla göre 100 milyon eksiği olan Barcelona kulübü profesyonelleri hedeflerine ulaşacaklarından emindiler. Pandemiyi kim hesaba katmıştı ki? Katalan kulübü bir yıl içinde yüzde 30 gelir kaybına uğramış, kasaya giren para 300 milyon Euro eksilmiş, takım, Bayern Münih’ten 8 gol yemiş, şampiyonluğu golcüsü Luis Suarez’i gönderdiği Atletico Madrid’e kaptırmış ve yönetim kurulu istifa etmişti.

Messi ve Barcelona birbirlerini çok seven ama beraber oldukları her dakika birbirlerine zarar veren iki sevgili gibiydiler. Ayrılmak bir tercih değil zorunluluktu, Arjantinli, Paris uçağı için kiralık tabelalarıyla dolu caddelerden geçip havaalanının yolunu tutarken Barcelona kulübü başının çaresine bakmak zorundaydı.

Akdeniz kıyısında bir şehir şimdi yaralarını sarıyor, “Defolun, sizi istemiyoruz” dedikleri turist kafilelerinin sayısı bugünlerde arttıkça keyfi yerine gelen esnaf, Camp Nou’da bir başka Barcelona izleyeceğinin farkında. Xavi, Iniesta, Neymar, Messi’li yılların hatırası artık akşam 10’da oturulan sofralarda yaşatılıyor… Pırlanta Barcelona, bugünlerde kristal gibi, her maçı kaybedilecek kadar kırılgan ama genç oyuncuların parlayacağına da inanan bir kulüp… O gençlerden ikisi Türk ve tesadüfün böylesi, ikisinin de soyadı Demir… Avusturya’da yaşayan Trabzonlu gurbetçi ailenin oğlu Yusuf ve Kayseri’den Emre… Haftaya Yusuf Demir ile devam etmek üzere iyi pazarlar…

Kayan Yıldızların Peşinde


Bir transfer dönemi daha kepenk indirdi ve geriye dönüp bakma vaktidir. Avrupa’da son 10 yılda havalarda uçan yüz milyonların, çılgın harcamaların bir gün son bulacağına ve “Böyle gitmez” diyenler haklı çıkacağına inanan çoktu ama bunun sebebinin pandemi olacağına ya da sokaktaki ekonomiyi de vuran koranavirüsün futbola da derin bir yara açacağından elbette ki herkes habersizdi.

10 yıl önce beş büyük ligde yaz transfer dönemi sona erdiğinde dönen para 1 milyar 730 milyon Euro iken, artan yayın gelirleri, sponsorluklarla bu rakam her yıl yukarı koşarak büyüdü. 2017 yazında 5 milyar Euro barajını aşan kulüpler 2019 yazında önlerindeki sezonun ikinci yarısında stadyumların boş kalacağına, sokağa çıkamayan insanların mağazalarına uğramayacağını bilseler 6 milyar 185 milyon Euro’yu kasalarından çıkarır mıydı! Pandemi ilan edildiğinde futbolcuların yıllık ücretlerinden indirim isteyenler, zora koşanlar, yüzbinlik stadyumları boş kalınca idman tesislerinde maça çıkanlar… Herkes hazırlıksız yakalanmıştı. Herkes kasaya girenden fazlasını harcamış, borçlar uzun vadeye yayılmış, borçsuz kulüp mü var diyenler frene basmadan yeni futbolcuyla imza töreninde poz veriyordu. Yolun sonuna gelindiğinin herkes farkındaydı ama tüm Avrupa’da “Feda sezonunu” pandemi başlattı. Geçen yaz transfer döneminde harcamların yarı yarıya düştü. Futbol ekonomisi altı yıl geriye gitmiş ve total harcama 3.5 milyar Euro’ya düşmüştü.

UEFA’ya isyan bayrağını açan ve Avrupa Süper Ligi projesi için bir araya kalan 13 kulüp 48 saat içinde projeleri tarihe karışınca acı gerçek ortaya çıktı. Sadece bu kulüplerin 6.5 milyar Euro borcu vardı ve ABD’den yatırım fonları bu borçları 10 yıl vadeye yaymazsa ellerindeki yıldızları yok pahasına göndermek zorunda kalacaklardı. 2021 yazının hikayesi de böyle yazıldı. Projenin destekçisi üç kulüp kaldı geriye: Barcelona, Real Madrid ve Juventus… Dünya futbolunun iki büyük starı Messi ve Ronaldo’yu kadrosunda bulunduran Barcelona ve Juventus ile üç transfer dönemini de boş geçen ve iki büyük yıldızın ardından geleceğin bir numarası olan Mbappe’yi kadrosuna katmak isteyen Real Madrid…

Süper Lig projesinde Paris Saint Germain ve Bayern Münih, UEFA’nın yanında er almasa futbol tarihi başka yazılacaktı. İki kulübün duruşu, transfer döneminin de hikayesini yazdı. Dört yıllık son kontratının Barcelona’ya maliyeti vergiler dahil 550 milyon Euro olan Messi bir yıl önce kulüpten bedelsiz ayrılmak istediğinde ona izin vermeyen başkanı sezon içinde istifa ettirmiş ardından kulüpte kalmak istediğini söylemişti. Acı gerçek, Barcelona’nın artık Messi’nin istediği rakamı ödeyemeyecek olmasıydı. Sadece Arjantinli yıldız değil, bonservisine 120 milyon Euro ödedikleri Griezmann’ı da yollamak zorunda kaldı Katalanlar. Onların Süper Lig’de en büyük destekçisi Juventus yıllık 60 milyon Euro maliyeti olan Cristiano Ronaldo’nun gitmesi için İtalyan medyasını kullandı. Portekizli star, kendisini CR7 yapan eski kulübü Manchester United’a dönerken, Lionel Messi’nin PSG forması çoktan satışa çıkmıştı…

Real Madrid’in 200 milyon Euro’luk teklifine Paris Saint Germain “Evet” dese 2021 yazı, zirvedeki üç starın kulüp değiştirdiği sezon olarak tarihe geçecek ve eşsiz olacaktı ama Paris bir yıl sonra bedavaya kulüpten gidebileceği oyuncusunu kadrosunda tuttu.

Beş büyük ligde 3 milyar Euro barajının altına inen futbol, 2014-15 sezonu seviyesine düşürken bu yedi yıllık vadede bir milyar Euro kazanan Messi ve Ronaldo, onlara sahneyi veren kulüplerinden sosyal medyada daha fazla takipçisi olan süper starlara dönüştüler.  İnstagram’da 339 milyon, Facebook’ya 149 milyon ve Twitter’da 94 milyon takipçisi olan Ronaldo ve 262 milyonu İnstagram’da, 104 milyonu Facebook’ta peşinden sürükleyen Messi, yeni kulüplerinde kazandıklarından çok daha fazlasını sponsorlardan ve sosyal medya reklamlarından kazanıyorlar… Olan Barcelona ve Juventus’a oldu... İki star ile yollarını ayırdıklarında sosyal medyada kaybettikleri takipçileri artık Paris Saint Germain ve Manchester United’ın peşindeler…

4 Eylül 2021

Beni Hatırladın mı?

Temmuz ayıydı, İtalyan gazetelerinde transfer haberi ufak kalmıştı ama bizim için büyük transferdi. Salih Uçan, Francesco Totti ile idmana çıkacak artık Roma forması giyecekti. Buca’dan yetişen Fenerbahçe’de vitrine çıkan 20 yaşındaki Türk gencini İtalyanlar kadrolarına kattıklarında önlerindeki 1-2 yılın da hesabını yapıyorlardı. O.Lyon’dan aldıkları Bosnalı oyuncunun değeri artıyordu ve onu yedekleyecek o gittiğinde de onun formasına talip olacak bir genç lazımdı. O sezon orta sahaya bir canavarı, Nainggolan’ı ve defans hattına komşudan Manolas’ı transfer eden Roma’da Salih için işler yolunda gitmedi. Roma-Lazio derbisi için şehire gittiğimde onu sorduğum fanatik Roma taraftarı taksici “Hiç göremedik ki sahada, yetenekli olduğunu duyduk. Sen bana anlat” demişti…

İki yıl kaldığı Roma’da bir de sakatlıklar peşini bırakmayınca Fenerbahçe’ye dönen Salih Uçan, İtalyanlar bonservisini almayınca zor yılların içinde yuvarlandı. İsviçre’de Sion, İtalya’da Empoli formalarını giydi ama her seferinde döndüğü Fenerbahçe’de istenen Salih olamadı. Alanya beyaz sayfa açan, yeniden çıkışa geçen futbolcuların kulübüydü. Salih Uçan iki yıl kaldığı Alanya’da ayakları yere sağlam basan, oyunu domine eden bir orta saha oyuncusu oldu ve daha 27 yaşındaydı. Trabzonspor ve Galatasaray da onu istiyordu ama o yapamadığı İstanbul’da yapmaya kafasına koymuştu. Roma’da 7 yıl önce “Miralem Pjanic giderse B planımız hazır” dedirten Salih, Beşiktaş’a imza attığında yollarının Pjanic ile bir kez daha kesişeceğinden elbette habersizdi.

***

Çocukluğu Lüksemburg’da geçen göçmen bir ailenin çocuğuydu Miralem. Alt yapısında yetiştiği Metz küme düştüğünde Fransa Ligi’nin geleceği parlak gençleri arasında parmakla gösteriliyor ve adı Milan, Inter, Barcelona ile anılıyordu. Bir gün Barcelona’ya gideceğinden habersizdi elbette. O.Lyon’un kurt başkanı Aulas ülkenin en iyi futbolu bilen patronuydu. Sıkı bir transfer pazarlığı sonrasında Pjanic, O. Lyon’a imza atarken Fransa’da herkes takımı 7 yıl arka arkaya şampiyon yapan Juninho’nun halefi olarak görüyordu. Pjanic da iyi frikik atıyordu ama fiziksel gelişimi ve oyun görüşü için önünde uzun yıllar vardı.

***

Yıllar çabuk geçti… Barcelona teknik direktörü Koeman geçen hafta “32 futbolcuyla çalışamam. Miralem Pjanic ve Umtiti başını çaresine bakmalı” dediğinde gözler Bosnalı yıldıza çevrildi. Barcelona’da daha bir yılı geride bırakmıştı ve hocası gitmesini istiyordu. Hayali Messi ile birlikte forma giymekti. O bir yılın sonunda Messi takımdan ayrılmış, Griezmann eski kulübü Atletico Madrid’e dönmüş, maaş bütçesini düşürmek için debelenen Barcelona’nın içi boşalmıştı. Hollandalı teknik adam, Avusturya’dan gelen Trabzonlu bir ailenin evladı Yusuf Demir’in de A takımda kalmasını isteyince, Pjanic’e yol görünmüştü. O.Lyon’dan transfer olduğu Roma’da Serie A’nın en iyi orta sahalarından birine dönüşen ve Juventus onu kadrosuna kattığında ligi domine eden takımın rakiplerinin kabusu olmaya devam edeceğini yorumculara söyleten Miralem Pjanic yorumları haksız çıkarmadı. 4 yılda 4 şampiyonluk kazandığı takımdan ayrıldığında oynadığı son maç Fransa’da onu zirveye çıkaran O.Lyon’du. Fransızlar, Şampiyonlar Ligi’nde Ronaldo’lu Juventus’u son 16 turunda pandeminin gölgesinde elemiş, İtalya ayağa kalkmıştı.

***

Messi’nin isyan bayrağını açtığı, yönetimin sallanıp sonunda istifa ettiği geçen sezonda cadı kazanına dönen Barcelona’da Koemann’ın “Gitmeli” sözünün ardından Miralem Pjanic’in fazla vakti yoktu. Sosyal medyada siyah-beyaz fotoğrafını paylaştığında transferde son iki güne giriliyordu ve eski takımından başta kaptanlar Bonucci ve Chiellini olmak üzere çok sayıda futbolcu o fotoyu “like”layıp dönüş yolunu açtılar ama Barça gibi maaş bütçesini düzeltmek için Ronaldo’dan vazgeçen Juventus kapıyı aralamadı. Roma’da Jose Mourinho da son gün önüne gelen teklifi geri çevirince, transfer kapanmış ve Miralem Pjanic istenmediği Barça’da kalmıştı. 31 yaşında Avrupa’nın en iyi orta saha oyuncularından birinin sezonu boş geçireceğini düşünmek fazla saf olurdu ama transfer tahtası açık sadece iki ülke vardı. Beşiktaş dakikaların mühim olduğu bir operasyonla onu İstanbul’a getirdiğinde Miralem Pjanic ve Salih Uçan’ın yolları bir kez daha kesişti. “Tam bir “Beni hatırladın mı?” hikayesi işte… Roma’ya onu yedeklemek için giden Türk genci, Bosnalı ağabeyiyle bir kez daha forma rekabetini girecekti ve kaybeden Roma günlerinde onların takım arkadaşı olan Adem Llajic’ti… Yedi yıl önce “Bütün yollar Roma’ya çıkıyordu.” Peki bugün….

1 Eylül 2021

Avrupa'da 2021 Yaz Transferleri


 

Küçük İtalya 1 ve 2

 

Genç Alman teknik direktörlerin büyük sükse yaptığı bir dönemden geçerken Türkiye, 32 yaşında bir teknik adamla tanıştı geçen sezon. Alanyaspor’da Çağdaş Atan’ın yardımcılığını yapan Francesco Farioli’yi eski kulübüne tavsiye eden İtalya’ya transfer olduğu ilk formasını giydiği Sassuolo da onunla çalışan Merih Demiral’dı. Floransa Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alan Farioli o dönemde genç bir kaleciydi, sahadaki kariyeri ancak üçüncü ligde son buldu ama Socrates, Kant, Bacon ve Sartre okuyan genç İtalyan futbolla felsefeyi bitirme tezinde buluşturup kendisine yeni bir kariyer kapısı açtı. “Oyunun felsefesi, futbolda estetik ve kalecinin rolü” yazıyordu tezinin giriş sayfasında. Hayatını değiştiren adam Çizme’de son yılların yükselen futbol aklı De Zerbi oldu. Farioli artık onun teknik ekibinde kaleci antrenörüydü ama daha fazlasını istiyordu…

Geçen sezon Alanya’nın pas oyununda, defanstan topla çıkışlarda çizdiği oyunlar memleketin en önemli futbol akıllarından birinin radarına takıldı. Karagümrük Başkan Süleyman Hurma… Ligin yeni takımının transfer politikası tesadüfler üzerine kurulu değildi. Süleyman Hurma geçmişteki sportif direktörlük tecrübesiyle transferlerde yüz yüze görüşmeyi yapan adamdı. Önce kaleci Viviano geldi. Onun ardından Serie A yıllarında yeteri kadar İtalyanlaşmış bir Arjantinli maestro: Lucas Biglia’nın imzası sonrasında İtalya operasyonu devam etti. Bu sezon takımdan ayrılan bir başka Arjantinli Lucas Castro da Serie A’da dört takımda forma giymişti. Şilili Jorquera, ara transferde Genoa ve Milan geçmişi olan Bertolacci ve Premier Lig’de 3 takım forması da giyen eski Roma ve Milanlı Fabio Borini. İstanbul’da “Küçük İtalya” projesinin başına uygun teknik adam arayan Süleyman Hurma’nın yolu Francesco Farioli ile böyle kesişti. Serie A’dan gelen oyuncularla dil bariyeri olmayan, genç, iştahlı, bilgili ve sürekli olarak kendini geliştiren bir teknik adam… Bu sezon Udinese, Roma ve Juventus formaları giymiş tecrübeli Faslı stoper Medhi Benatia ve yolu 4 yıl önce Atalanta’tan geçen Sırp santrfor Aleksandar Pesic ile Serie A patentli futbolcu sayısı yükselirken bu proje belki de Süper Lig’in bir başka takımı için ilham kaynağı oldu.

Geçen sezon Trabzonspor’da göreve geldiğinde sekiz haftada bir galibiyet almış takımla yükselişe geçen Abdullah Avcı ligin röntgenini en iyi çeken futbol adamlarından biri olduğunu devre arasında gösterdi. İlk hedef ligde fark yaratan oyuncuları kadrosuna katmak olan Avcı, Alanya’nın başarısında büyük pay sahinbi olan Bakasetas ve yükselişteki bir genci Berat’ı kadrosuna kattı. Sezon bittiğinde bir önceki yılın transfer enkazını ortadan kaldırması gerekiyordu.

Oyuncu transferinde İtalya Serie A yeterli bir referanstı. Yüksek taktik bilgisi olan teknik adamlarla çalışan futbolcuların oyun disiplini vardı ve sert ligde yıllarını geçirirken edindikleri tecrübe onları Türkiye’de şampiyonluğa oynayan bir takım için inandırıcı ve umut veren kimlikler olmalarını sağlıyordu. Karagümrük gibi Trabzon’da da bir “Küçük İtalya” projesinin ilk iki halkası Gervinho ve Bruno Peres oldu. Roma ve Parma formalarını giyen Fildişi Sahilli forvet Gervinho ile Roma’nın savunma hattında Brezilyalı Bruno Peres aynı gün geldiler şehre.. Büyük bomba, Serie A’ya 10 yıl damgasını vurmuş, Napoli’de Maradona’dan (115gol) daha fazla gol atan Marek Hamsik’ti (121 gol). Kadroda iki sezon İtalya’da Fiorentina forması giyen Brezilyalı stoper Vitor Hugo vardı ve Serie A rüzgarı, Karadeniz’de sert esmeye başladı. O rüzgarın Trabzon’a getirdiği son isim bir Danimarkalı santrfordu ama o da Serie A patentliydi. Andreas Cornelius’u ülkesinde keşfeden ilk kulüp Atalanta idi ve geçen sezon Parma’da Gervinho ile birlikte forma giyen 9 numara, tanıdık isimlerin bol olduğu bir soyunma odasında buldu kendini…

Ben Unuttum Siz Hatırlayın

İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği günden iki ay sonra Bavyera’da Nördlingen’de doğduğunu, 13 yaşında futbola kasabanın takımında başladığını ve A takımda sadece bir yıl kaldığını, 1964 yılında 19 yaşında geldiği Bayern Münih’te futbolu 34 yaşında bıraktığını unutmuştu.

Futbol tarihinin ceza sahası içindeki en kurt santrforlarından biri olduğunu, golcü içgüdüsü denilen gözle görülmeyen tarifin vücut bulmuş hali olduğunu, 1.76 m’lik boyuna rağmen kafa golleriyle rakiplerini çaresiz bıraktığını de –belki de-hatırlamıyordu.

Alman Ligi’nde Bayern Münih formasıyla 427 maçta 365 gol atmış ve ülke tarihinde bugün bile geçilemeyen en büyük “9” olmuştu. 1970 Dünya Kupası’nı Brezilya kazanmış ama o Batı Almanya formasıyla 10 gol atıp kral olmuştu. İki yıl sonra Avrupa Şampiyonu olan kadronun değişmezi, bir sonraki Dünya Kupası’nı kazanan Alman milli takımının da usta golcüsüydü. 62 maçta 68 kez fileleri havalandırmıştı milli formayla. Miroslav Klose gün gelip onu geçtiğinde bunu ancak 137 maçta başarmıştı. 1972 onun için unutulmaz yıldı ama onu da unutacaktı. Bayern Münih ve milli takım forması altında bir yılda 85 gol attı. Onun lakabı “Bombacı”ydı. Soyadı, Almanya’da sık rastlananlardandı ama Müller denildiğinde dünyanın dört bir köşesinde akla gol gelirdi. Soyadını marka yapmak böyle birşeydi. 85 gollük rekorunu 40 yıl sonra Lionel Messi, 91 golle geçecekti o da buna şapka çıkartacaktı… Her şey yaşandı, her şey hatıralarda kaldı. Sonra o hatıralar…

1982’de futbolu bıraktığında şöhretin yalnız günleri başladı, alkol onun kaçış noktasıydı. Eski takım arkadaşlarının desteğiyle hayata döndü, teknik adamlık yapmadı.

Gerd Müller geride bıraktığımız haftada 75 yaşında hayata veda ettiğinde uzun zamandır boğuştuğu alzheimer hastalığının kurbanıydı. Özel bir bakımevinde kalıyor ve hatıraları, attığı goller onu her gün birer birer terk ediyordu. İzlese de izlemese de, yaşı yetmese de her futbolseverin unutmadığı, unutamadığı “Bombacı” hatıralarını bırakıp ayrıldı bu dünyadan…


Almanların efsane golcüsünün hayata vedasından üç gün sonra İngiliz futbol tarihine damga vurmuş eski bir futbolcu demans hastalığına yakalandığını açıkladı. Boyu Gerd Müller kadardı ama o da kafa gollerin üstadıydı. Savaş yıllarında 1940’ta Aberdeen’da doğan Denis Law, Manchester’da önce mavilerin formasını giymiş, bir yıllık Torino macerasının ardından şehrin kırmızılarına transfer olmuştu. Manchester United formasıyla 11 sezonda 309 maça çıkıp 171 kez fileleri havalandırdı, kariyeri yine mavilerde Manchester City’de son buldu ama İskoç santrfor her zaman 1968 yılında Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde 98 bin taraftarın önünde Benfica’yı uzatmalarda 4-1 ile yıkan ve tarihinde ilk kez bu kupayı kazanan Manchester United’ın futbolcu olarak hatırlandı.

Manchester United’ın o kupayı kazanan kadrosundan yaşlılık günlerinde alzheimera yakalanan ilk futbolcu Dennis Law değildi! 2013-2020 yılları arasında Bill Foulkes, David Hard, Tony Dunne, Noby Stiles hayata alzemi yüzünden veda etmiş, Bobby Charlton’a da bu hastalığın teşhisi konulmuştu. Aynı takımda 6 oyuncunun alzheimera yakalanması tesadüfle açıklanamazdı elbette. Uzun yıllardır yapılan araştırmalarda kafa vuruşlarının futbolcularda ilerleyen yaşlarda demansa yol açacak beyin hasarı verdiği hakkında bilimsel makaleler yayınlanıyor ve İngilizler okul çağındaki çocukların alt yapılardaki idmanlarda kafayla topa vurmalarına yasak getirdiği haberleri arşivlerde yerini alıyordu. 2020 yılında İngiltere’de 850 bin demans hastası vardı ve 65 yaş nüfusta 14 kişiden biri bu teşhisle hayatına devam ediyordu. Bir futbol takımından altı oyuncunun birden alzheimera yakalanması, Denis Law’ın da hastalığının açıklamasının ardından kafa vuruşlarının beyine verdiği zararlar için farklı görüşler ortaya atıldı. Teknoloji sayesinde su geçirmez hale gelen ve ağırlığı hava şartları yüzünden değişmeyen futbol topunun, adı geçen efsanelerin oynadığı yıllarda deriden ve el dikişiyle yapıldığı ve yağmurda ağırlaşan meşin yuvarlağın kafa vuruşlarında travmaya sebep olduğu acı bir gerçek olarak yazıldı futbol tarihine…

Latin dillerinde kelimenin kökenine baktığınızda unutmak, beyinden uzaklaşan, silinendir… Hatırlamak ise kalpte tekrarlanan… Beyninde siler, kalbinde hatırlarsın… Gidenler hayatlarının son dönemecinde unutsalar bile, kalanların hep hatırlayacağı bir yaşam bırakmak lazım geride…

15 Ağustos 2021

Açaydım Kollarımı Gitme Diyeydim

Yetenek avcısı İspanyol sportif direktör Monchi, Sevilla’daki ilk yılından Brezilya’dan kimsenin tanımadığı bir futbolcuyu imza attırdığında, sambacı takımı Bahia’da sol açık oynuyordu. Futbol tarihinin en iyi sağ beklerinden biri olmayı başaran Dani Alves, altı yıl sonra Endülüs bölgesinden Barcelona’nın yolunu tutarken bonservisine 35 milyon Euro ödenmişti. Alves bu paranın hakkını verdi, 8 yıl formasını giydiği Barça’da 3 Şampiyonlar Ligi kazandı ve gün geldi tarihteki birçok futbolcu gibi kapının önüne kondu. Son 3 sezonunda sürekli “Gönderilecek” dedikodularının gölgesinde futbol oynayan Brezilyalı cebinde bonservisi Juventus’un yolunu tutarken, Katalan kulübünün yönetimine kızgındı. Vefasızlık değil de neydi ki bu… Dani Alves pes etmedi, İtalya’dan Fransa’nın yolunu tuttu ve PSG forması da giydi. Onun asistleri paslarıyla kariyerinin zirvesine koşan Lionel Messi de bir gün Paris yolcusu olduğundan habersiz Barcelona’yı sırtında taşıyordu. Son dört yıldaki kötü transfer politikası sezonda milyar Euro’ya koşan gelirlere rağmen Barcelona’nın Messi ile yollarını ayırmasına sebep oldu. Şimdi filmi geriye saralım. Futbol tarihinde kimler Barcelona’dan ayrılmak zorunda bırakıldı?

“Maradona mı Messi mi” sorularına koltuğuna yaslanıp en rahat cevap verecek olanlar ikisini de Barça forması altında stadyumları Camp Nou’da çıplak gözle izleyen bugün 50 yaşın üzerindeki Katalanlardır. Evet, Maradona ve disiplin kelimesini aynı cümlede kullanmak zordu ama futbol tarihinin en yetenekli adamını dönemin başkanı Nunez gözünü kırpmadan Napoli’ye satmıştı. Bilbao Kasabı Andoni Goikoetxea tarafından acımasızca sakatlanan Maradona bir kupa finalinde aynı takım karşısına çıkınca tekme tokat kavga etmiş, Barselona’daki villasında bitmek bilmeyen partilerle kulüp yönetiminin sabrını sınamıştı. İpler koptuğunda kazanan Napoli oldu.

1986 Dünya Kupası’nın kralı Gary Lineker, Barcelona’da iki sezon oynadı, 36 gol attı. Takımın başına Johan Cruyff geldiğinde İngiliz golcünün biletini kesti, kimsenin Hollandalı efsanenin kararına itiraz edecek hali yoktu. Barselona güzel şehir, Barcelona büyük kulüp, 100 bin kapasiteli Camp Nou bir futbol mabediydi. Herkes oynamak isterdi Barcelona’da ama herkes hak etmezdi elbette. Romario, Cruyff’un rüya takımının usta golcüsüydü ama her Brezilyalı gibi eğlenmeyi severdi, Rio Karnavalı’na gitmek için Cruyff’tan izin almış mıydı, son sözü başkan Nunez söylediğinde bunu tartışmak için çok geçti. Barça’nın disiplinden uzak yıldızlarının biletini gözünü bile kırpmadan kestiği bir futbol doğrusu olsa da kulüp yönetimleri ve teknik adamların oyuncuyu kazanmak için çok fazla çaba göstermedikleri de ortada. Efsane İngiliz teknik adam Bobby Robson yönetimindeki Barça’da 49 maçta 50 gol atan “harbi” Ronaldo’yu 24 milyon Euro’ya Inter’e sattılar. Michael Laudrup gibi 90’ların büyük yeteneği Real Madrid’e kaptırılmış, Bernd Schuster’den sonra Real, Barça’ya ikinci büyük hasarı vermişti. Daha büyüğünü de vereceklerdi. 2000 yılında Barça’da yılda bir milyon dolar kazanan Luis Figo, yeni kontratını üçe katlamak için Real Madrid kozunu kullanmak istedi. Takımın kaptanıydı ve ayrılmaya niyeti yoktu. Madrid’den gelen teklif 6 milyon dolar ve ön anlaşmayı bozması halinde ödemesi gereken tazminat 35 milyon dolardı. Barça, Luis Figo’yu hain ilan etti ama o dönemde koltuğunu kaybeden Başkan Nunez’in Portekizli yıldızı pisi pisine elinden kaçırmasına sözü yoktu.

Real Madrid, Figo, Zidane, Ronaldo, Beckham ile Los Galacticos 1 kadrosunu kurarken ezeli rakibinin karşısına Rivaldo ile dikilen Barcelona, Brezilyalı efsanenin de kontratını yenilemedi ve ona da Milan kapısı açıldı. Cruyff döneminin genç yıldızı Pep Guardiola, milenyuma girerken küstürülmüş, La Masia’dan yetişen Guardiola hava değişimi alıp İtalya’nın yolunu tutmuştu. Dillere destan alt yapıdan yetişen Fabregas ve Pique yıllar sonra bonservis ödenerek kulübe döndüler ama daha 18 olmadan ikisi de arka kapıdan firar edip Premier Lig’in yolunu tuttuklarında “Nereye gençler!” diyen yoktu.

Ronaldinho’nun göbeği, çalımlarından fazla konuşulur olduğunda Barça’daki vefasızlıktan nasibini almış Guardiola takımın genç teknik direktörüydü. Brezilyalı yıldızın ipi çoktan çekilmişti. Onunla birlikte takımı sırtlayan Samuel Eto’o ise Zlatan İbrahimovic transferinin para artı Eto’o’su olmuş, iki Şampiyonlar Ligi kazanmış Kamerunlu golcü hızını alamayıp ertesi sezon gittiği Inter’de Mourinho yönetimde bu kupayı bir daha kaldırmıştı.

Guardiola ile yıldızı barışmayan Zlatan İbrahimovic’e de sabretmedi Barça. Katalan teknik adam Yaya Toure gibi bir orta saha canavarını stopere çekmiş, alt yapıdan yetişen Busquets’e o bölgede forma vermişti. Messi bir yıl önce “Ayrılmak istiyorum” dediğinde Barça yönetimi, onun takımdaki en yakın arkadaşı Luis Suarez’i takımdan gönderme kararını çoktan vermişti. Luis Suarez gittiği Atletico Madrid ile şampiyon olurken, Dani Alves de 38 yaşında Tokyo Olimpiyatları’nda Brezilya ile altın madalya kazandı. 

8 Ağustos 2021

Bir Ayrılığın Kronolojisi

 10 Temmuz 2021 akşamında Copa America’yı Maracana’da Brezilya’yı tek golle yenip şampiyon olan Arjantin’in kaptanı ünvanıyla kaldırdığında “Fakat milli takım ile bir şey kazanamadı” ile biten cümleleri futbol tarihinin derinliklerine yollamıştı. Fırtınalı bir yılın ardından ortalık süt limandı. Messi tatile gidecek ve döndüğünde Barcelona ile kontratını 5 yıl daha uzatacaktı. La Liga yönetiminin maaş bütçesini aşan Barcelona’ya baskısı sürerken, başkan Laporta maaşında yüzde 50 indirim yapan Messi’ye yeni kontrat vermek için başta Griezmann olmak üzere 3-4 yıldızla yollarını ayırmak için pazarlıkları sürdürürken, Real Madrid ve Barça’da kurdukları müthiş istihabarat ağıyla haber atlamayan İspanyol medyası da çok rahattı. Geride kalan haftada bir tatil hatırası olarak çekilen fotoğraf karesinde Messi’nin İbiza’da dört Paris Saint Germain’li futbolcu Neymar, Angel di Maria, Verratti ve Parades ile objektife gülümsemesine bile “Dinlenmiş, bronzlaşmış Messi iki gün sonra Barselona’ya dönüyor” diye not düştüler. 5 Temmuz Perşembe sabahı İspanyol gazetelerinde Messi’nin ayrılacağı yönünde tek satır yoktu, yerel saatle 19:00’da Barça, Messi ile yeni kontrat imzalanmayacağını, kontratı biten Arjantinli 10 numara ile yola devam etmeyeceklerini açıkladığında İspanyol medyasının haber masalarına ateş düştü. Herkes haberi atlamıştı, gazeteciliğin zor saatleriydi. Menajeri olan babası o günün sabahında şehre gelmiş, 6 Temmuz herkesin ajandasında Messi’nin yeni imza günüydü. Barcelona, maaş bütçesi kısıtlaması getiren La Liga yönetimini suçlarken, ne kulübün ne de Messi’nin yolların ayrılmasını istemediğini ancak lig yönetiminin katı kuralları yüzünden buna mecbur olduklarını açıkladı.

Önce Neymar ardından Cristiano Ronaldo’yu kaybeden, hedefi İngiltere Premier Lig’i geçmek iken İtalya Serie A’nın yükselen popülaritesi karşısında sallanan La Liga’nın başkanı Tebas kestirip attı: “Kuralları Barcelona için değiştirecek halimiz yok.” 20 takımlı ligin ekonomisinin yüzde 15’ini, Barça’nın gelirlerinin ise yüzde 30’dan fazlasını marka değeriyle sağlayan Messi şimdi 34 yaşında kalan yıllarını geçireceği formayı arıyor. Eski hocası Guardiola’nın çalıştırdığı Manchester City’nin Messi’nin ayrılık kararının açıklandığı saatlerde Aston Villa’dan Jack Grealish’i 117.5 milyon Euro’ya transfer etmesi, Tottenham’ın golcüsü Harry Kane’in peşinden koşması, Arjantinli 10 numaranın Ada’ya bilet almasını zorlaştırıyor. Akla gelen ikinci takım elbette Paris Saint Germain. Vatandaşı Mauricio Pochettino’nun çalıştırdığı Paris kulübü, Mbappe’nin bir yıl kalan kontratını uzatmaya çalışırken, kapıda Real Madrid bekliyor. Mbappe’den para kazanmak için bu satışı yaparlarsa Messi, bir zamanlar onun star ışığından kaçan ama her daim kadim dostu olan Neymar ile yine bir araya gelebilir. Üçüncü ihtimal ise Chelsea’nin 120 milyon Euro önerdiği Lukaku’nun Inter’den ayrılık kararı alması sonrasında Milano kulübünün, kökleri İtalyan olan Messi’yi Serie A’ya getirip, La Liga’da 9 yıl sürmüş Ronaldo vs. Messi düellosunun devam ettirmesi… Biz şimdi filmi geriye saralım; 21 yıl süren bir aşkın ve ayrılığın kronolojisine bakalım:

14 Aralık 2000: Barcelona, Arjantin’de Messi’ye profesyonel olmayan ilk kontratı imzalattı.

Şubat 2001: Messi’nin ailesi bir taraftan büyüme hormonu tedavisi gören oğullarının yanında olmak için Barselona’ya taşındı.

16 Kasım 2003: Messi, Porto ile oynanan hazırlık maçında 16 yaşında ilk kez Barça forması giydi.

Mayıs 2005: İlk La Liga şampiyonluğunu kazandı.

24 Haziran 2005: A Takım’da profesyonel sözleşmeye imza attı.

17 Mayıs 2006: Paris’te Barça Şampiyonlar Ligi’ni kazanırken, Messi kadroda yoktu.

18 Nisan 2007: Maradona’nın İngiltere’ye attığı efsane golünbirebir kopyasını Getafe’ye attı.

2009/2011: Guardiola yönetiminde iki Şampiyonlar Ligi kazandı.

7 Mart 2002: Şampiyonlar Ligi’nde Bayer Leverkusen’e 5 gol attı.

20 Mart 2012: 231 golle Barça tarihinin en golcü ismi oldu. 2020 sezonu sonunda Messi’nin Barça formasıyla 634 golü var.

6 Haziran 2015: Barça’daki son Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazandı.

Ağustos 2018: Iniesta’nın vedası sonrasında Barça’nın birinci kaptanı oldu.

Mayıs 2019: Barça’daki son lig şampiyonluğu

2 Aralık 2019: 6. kez Avrupa gol kralı oldu.

30 Haziran 2020: Barça ve milli takım formaları altında 700. golünü attı.

25 Ağustos 2020: Messi kontratının son sezonuna girerken Barça’dan ayrılmak istedi ve bonservisini bedava vereceğini söylediği başkanın sözünü tutması gerektiğini açıkladı.

7 Eylül 2020: Başkan Bartameu’nun serbest kalma bedeli 700 milyon demesinin ardından “Barça ile mahkemelik olmam” diyen Messi takıma döndü.

27 Ekim 2020: Barcelona Başkanı Bartameu ve yönetimi, Messi krizi yüzünden istifa etmek zorunda kaldı. Kısa süre sonra Messi’nin var olan 4 yıllık kontratı ve Barça’ya 550 milyon Euro maliyeti, medyaya sızdırıldı.

1 Ocak 2021: Kontratının son altı ayına giren Messi, bir başka kulüple kontrat imzalama hakkını kazanırken, Barça yeni başkanını arıyordu.

7 Mart 2021: Messi’nin Barça formasını ilk kez giydiği yıllarda başkan olan Laporta’nın uzun yıllarından ardından yeni başkan seçilmesi, kulüpte tansiyonu düşürdü. Laporta’nın seçim vaadi Messi’nin yeni kontratıydı.

16 Mayıs 2021: Messi, Celta Vigo ile oynanan lig maçında son kez Barça formasını giydi.

5 Ağustos: 2021: Barça, Messi ile yeni kontrat imzalanmayacağını açıkladı ve 17 yıl sonra resmi sitesinden oyuncunun ismini kadrosundan sildi.

6 Ağustos 2021: Messi için Barça’da Z raporunun alındığı gündü: 778 maç, 669 gol, 542 galibiyet, 142 beraberlik, 94 mağlubiyet, 10 La Liga şampiyonluğu, 4 Şampiyonlar Ligi, 3 UEFA Süper Kupa, 7 Kral Kupası, 6 Altın Top ödülü, 6 Avrupa Gol Krallığı, 8 La Liga Gol Krallığı… Barcelona ile toplam 35 kupa…

 

Messi Barça'dan Giderken


 

Futbol vs. Sosyal Medya

Kariyerinde Real Madrid, Chelsea, Atletico Madrid ve Juventus yazan 29 yaşında bir futbolcu sosyal medya baskısına boyun eğer mi? Yüzlerce maça çıkıp kıtanın en büyük stadyumlarında kendisinden gol beklenen santrfor ülkesinin futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi golcüsü olmayabilir ama Alvaro Morata’nın biyografisinde artık Avrupa Şampiyonası tarihinde en fazla gol atan İspanyol futbolcu yazıyor. Madalyonun öteki yüzünde ise Euro 2020’nin ilk maçından itibaren sosyal medyada hakarete uğrayan, ölüm tehditleri alan, ailesine, ufacık çocuklarına beddua işiten Alvaro Morata var. Penaltı kaçırdığı maçın ardından sosyal medyasında yazılanları okuyup sabaha kadar uyuyamayan, takımı yarı finalde gerideyken kenardan gelip maçın penaltılara gitmesini sağlayan, penaltılarda kaçırıp İtalya’ya final yolunu da açan Alvaro Morata… Ona ölüm tehditleri savuran, küfür edenler ettikleriyle kaldı… Tıpkı İngiliz milli takımda finalde penaltı kaçıran oyuncularına (Rashford, Sancho, Saka)  ırkçı tacizleriyle insanlık suçu işleyenlerin büyük bir çoğunluğunun da cezasız kaldığı gibi…

Twitter ve Instagram çok uzun zamandır her meslekten insanın linçe uğradığı sosyal platformlar. Bir mahlasın ardında yaşı kaç olursa olsun hayatın karanlık tarafına geçmişlerin, insanların emeklerini paramparça ettikleri, itibarlarıyla oynadıkları sosyal değil “asosyal medya”lar haline geldi. Galatasaray’ın PSV Eindhoven ile oynayacağı ilk maç öncesinde Instagram’daki fotoğrafının altına “Parçalarsın aslanım”, “Sana güveniyoruz” yazılan 22 yaşındaki Kerem Aktürkoğlu’nun maçı 5-1 Hollanda ekibi kazandıktan sonra açtığı telefonda yüzlerce küfür ve hakaretle karşılaşması “yeni normal” olarak kabul ediliyor ki, hayat devam ediyor!..

 

Yirmi yıl önce kamplara ve deplasmanlara pahalı dizüstü bilgisayarlarıyla gelen futbolcuların o günlere kadar bireysel eğlencesi portatif dvd-player’lardan film izlemekti. Kamp ya da kulüp tesislerindeki ortak sosyal alanlardaki bilardo masaları boş kalmış, langırtın yüzüne bakan yokken, sosyalleşme adına kağıt oynayan futbolcular yerlerini yemekten sonra hemen odalarına kaçıp dizüstü bilgisayarlarında chat yapan gençlere bırakmıştı. Daha ortalıkta akıllı cep telefonları yoktu. Dönemin teknik direktörleri, idmanlar dışında futbolcuların ortak zaman geçirmenin takım olma olgusuna verdiği katkıyı hatırlatıyor ve artık üç oyuncunun bile bir araya gelmediğinden şikayet ediyordu. Akıllı telefonlarla birlikte artık odalarına kapanmalarına ya da bir priz yakınına mahkum olmalarına gerek kalmadı. 2010 yılına geldiğimizde sosyal medyanın emekleme günlerinde Güney Afrika’daki Dünya Kupası’nda Hollanda ve İspanya milli takımı kampında Twitter kullanmak yasaklanmıştı. Geleceği önceden görmüşler işte… Yüz milyonlarca takipçiye ulaşan Messi ve Ronaldo’nun önderliğinde futbolcular için sosyal medya artık yeni bir gelir kapısıydı. Her fotoğraf, her paylaşım yeni bir sponsor demekti. Profesyonel sosyal medya ekipleri devreye girdi ve hesapları yönetmeye başladılar. Etkileşim adına yorumlar açık bırakıldı ama oyunculara hakaret ve küfürlere cevap vermemeleri, taraftarlarla polemiğe girmemeleri salık verildi. Kimi uydu kimi uymadı, elbette hepsi de profesyonellerle çalışmadı. Soyunma odasından özel görüntü paylaşıp takımın mahremiyetini yok edenler, taraftarla söz dalaşına girenler, transferi için lobi faaliyeti yapanlar, formda olmadığı günlerde forma arma öpüp tribünlere oynayanlar…

Takımı beğenmediğinde yuhalayan, kazandığında alkışa boğan taraftar sayısı artık stadyum kapasitesiyle sınırlı değildi. Milyonlar artık seslerini Twitter’da duyuruyor, platformun doğası gereği öfkeyi burada kusuyor, mesut anlar merkezi Instagram’da ise cefakar, iki renk sevdalısı taraftarı oynuyorlardı. Transfer yap baskısı, “x oyuncuyu gönderin” stresi yüzünden kulüp yönetimlerinin artık kimyası değişmişti. Sosyal medyada kendilerine tezahürat yapacak, kollayacak koruyacak bir sosyal medya önderini bulup onun profesyonel yapıyla bir araya getirdiği binlerce taraftarla ya savunmada kalıyor ya da rakiplerine atağa geçiyorlardı…. Rakip takımın futbolcusunun moralini bozmak ya da takımdan ayrılmasına sağlamak için o takımın logosunu renklerini kendi hesaplarında geçici olarak kullanıp iç savaş çıkartmaya çalışanlar, futbolcu eş ve kardeşlerine edilen hakaretler…

Futbolcular sosyal medya hesaplarına yoruma kapatarak bu vandalizmden kurtalabilirler mi? Çözümün bir parçası ancak tamamı değil.. Sosyal medyada küfür ve hakareti bitirecek olanlar yine sosyal medyayı kullanan ama aklını ve vicdanını yitirmemiş insanlar. İspanya’da da, İngiltere’de de, Türkiye’de… Bu ahlaksız tepkileri yok edecek daha büyük bir tepkinin çok uzağında değiliz çünkü artık bardak da taştı, yol da bitti…

Artık kimse 90 dakika bir futbol maçını elindeki telefona bakmadan izlemiyor. Tribüne gidip maçı izlemek yerine maçı elindeki telefonla videoya çekenler anı yaşamadan anı biriktiriyor… 1994 yılında Simon Kuper “Football Against the Enemy” adlı kitabını yayınladığında futbol tarihe dünyanın dört bir köşesinde siyasetin etkisini araştırmış ve gerçek adı “Futbol düşmanına karşı” olan eser her futbolseverin başucu kitaplarından biri olmuştu. Kuper’in kitabı Türkçeye çevrildiğinde editörlüğünü yapan usta gazeteci Yiğiter Uluğ kapakta Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” demeyi tercih etmiş ve belki de kitabı tek cümlede özetlemişti. 27 yıl sonra kitabın orijinal ismi, futbolun düşmanının kim olduğunu bize bir kez daha sordurtuyor. Kuper olmasa da bir başka yazar ya da bir akademisyen bize kitabı veya tezinde sosyal medyanın futbola verdiği zararları anlatacak. Biz de okurken yaşadıklarımızın sağlamasını yapacağız…

 

 

 

 

23 Temmuz 2021

Pescara'nın 3 Silahşörü

Wembley’de İngilizler son penaltıyı kaçırdığında evinde mutluluktan havaya uçan milyonlarca İtalyandan biriydi Marco Sansovini. Onun milyonlardan ayıran ise Euro 2020’yi kazanan milli takımda bir zamanlar kardeşlerim dediği üç yakının arkadaşının forma giymesiydi. İki yıl önce futbolu bırakmayı düşünmüştü ama San Nicolo Notaresco’dan gelen teklife hayır diyemedi. 39 yaşındaydı ve bütün kariyeri alt liglerde geçmişti. Roma’da doğmuş, Roma kulübünün alt yapısında futbola başlamış ama bir türlü Serie A takımlarının ilgisini çekmemişti. Yılda 200 bin Euro kazandığında iyi para diyen futbolculardandı. 30’una yaklaştığında Pescara onun bonservisi için 600 bin Euro ödedi. Eski kulübündeki hocası Pescara ile anlaşmış Marco’nun da alınmasını istemişti. İki yıl sonra olacaklardan elbette habersizdi. 2011 yılında ikinci lig Serie B’de mücadele eden Pescara futbolun deli-dahi hocalarından birini takımın başına getirdi. 90’larda önce Lazio sonra Roma’yı çalıştıran ve İtalyan futbolunun iki yıldızı Nesta ve Totti’nin vitrine çıkmasında en büyük pay sahibi olan Zdenek Zeman kısa süren Fenerbahçe günlerinin ardından neredeyse her sezon bir takım çalıştırıyordu. 4-3-3’ü mükemmelleştiren teknik adamlardan biri olarak kabul ediliyor ama kulüp yönetimleriyle problem yaşadığından her seferinde projesi yarım kalıyordu Çek asıllı teknik adamın. 2011-12 sezonunda Serie A’ya yükselmek için alt etmeleri gereken çok güçlü rakipleri vardı: Sampdoria ve Torino, yetmedi Verona, Brescia ve Sassuolo. Üç forvetle oynayan Zeman iki oyuncunun kiralanmasını istedi. Juventus’tan Ciro Immobile ve Napoli’den Lorenzo Insigne. Ciro 21, Lorenzo 20 yaşındaydı. Takımın alt yapısından çıkan ve geleceğin büyük yeteneği olarak kabul edilen orta saha Marco Verratti ise 19’undaydı. 31 yaşındaki Marco Sansovini, üç genç oyuncuya ağabeylik yaptı takımda. O sezon Pescara 42 maçın 26’sını kazandı, 90 gol atmışlardı ve şampiyonluğun favorisi Torino 57 golde kalmış ama ligi aynı puanda tamamlamıştı. Zeman’ın forvet hattı çok atıp averajla takımı Serie A’ya çıkarırken Ciro Immobile 28 golle gol kralı oldu. Lorenzo Insigne 18 kez fileleri havalandırmış, Verratti’nin asistleriyle coşan Pescara’da Marco Sansovini de sezonu 16 golle tamamlamıştı..

Zdenek Zaman bir yerde uzun zaman kalmazdı. Roma onu çağırıyordu, 13 yıl aradan sonra döndüğü sarı kırmızılı kulüpte başta De Rossi olmak üzere yıldızları yedek kulübesine çekince ancak Şubat ayına kadar dayanabildi. Cagliari, Roma deplasmanında kazandığında yönetim ona yollarının ayrıldığını söyledi. Pescara ise Serie A’yı sadece Zeman’sız gelmemişti. Kiralık oyuncular Ciro Immobile ve Lorenzo Insigne kulüplerine dönmüşler, genç yıldız Verratti ise Serie A’da hiç forma giymeden Paris’in yolunu tutmuştu. Paris Saint Germain’i çalıştıran İtalyan teknik adam Carlo Ancelotti, ülkenin yeni starını 20 yaşında Fransa’ya getirtmişti. Marco Sansovini alt liglerin golcüsüydü, Serie A’da Pescara ile oynama şansı varken gidip ikinci lig takımı Spezia’ya imza attı.

 

Pescara’nın rüya sezonun ardından Serie A’da tutunamadı ve küme düştü. Üç yıl sonra bir kez daha en üst lige yükseldiler ama asansör takım olmaktan kurtulamadılar. Ciro İmmobile, Torino formasıyla gol kralı oldu. Juventus ona hiç şans tanımadı. B. Dortmund ve Sevilla gurbetti yapamadı, döndüğü Lazio’da yine gol kralı olmayı başardı. O artık İtalya Milli Takımı’nın santrforuydu. Lorenzo Insigne Napoli’nin evladıydı, o günden bu yana Napoli formasıyla elinden geleni yaptı ama takım Juventus’un peşini bırakmadığı sezonlarda Kuzeyin zengin kulübü, Napoli’nin golcüsü Higuain’i alıp büyük darbeyi vurdu. Serie B’den Fransa Ligi’ne giden Marco Verratti, onlarca yıldızın gelip geçtiği Paris Saint Germain’in orta sahasında 9 yıldır değişmeyen isim.

11 Temmuz akşamı Immobile, Insigne ve Verratti Euro 2020 şampiyonluğunu Wembley’de, Marxo Sansovini, Roma’daki evinde kutlarken Pescara ne haldeydi peki? 10 yıl önce geleceğinin üç starının forma giydiği kulüp üçüncü lige düşmüştü.

11 Temmuz 2021

Euro 2020'den Geçmişe Yolculuk

 

Euro 2020’de 30 gün, 50 maç geride kaldı. Bu akşam İngiltere-İtalya finali Londra’da Wembley’de… Finalin izini geçmişte sürelim ve bazı sorulara cevap bulalım. Tarihinde hiç final oynamamış İngilizler buna 25 yıl önce çok yaklaşmıştı. Ev sahibi oldukları turnuvada yarı finale yükselmiş ve karşılarında Almanya’yı bulmuşlardı. Shearer’in golüyle öne geçtiler, Kuntz cevap verdi. Final penaltılara gitti. İki takımdan da ilk 6 penaltı da kaçıran yok. İngilizlerin 7. penaltısını kaçıran Southgate ertesi gün ülkede en sevilmeyen adamdı. 25 yıl sonra teknik direktör Southgate’in final yolculuğunda önündeki en büyük engel yine Almanlardı. Çeyrek asır önce hayalleri kabusa çeviren adam bu kez Almanları yıkmayı başardı.

İtalyanlar, 9 yıl önce Euro 2012’de son iki büyük kupanın sahibi İspanya ile aynı gruba düştüklerinde “yandık” diyorlardı. Gruptaki maç 1-1 berabere bitti, bir kez karşılaşacaklarından habersizdiler elbette. Prandelli yönetimindeki İtalya iki büyük engeli geçip geldi finale.. Biri, bu akşam karşılaşacakları ve penaltılarla devirdikleri İngiltere, yarı finalde de Almanya. 1 Temmuz 2012’nin akşamında Kiev’de İspanyollar 4 golle İtalyanları ezip kupayı kazanırken, Çizme’nin 11’inde Bonucci ve Chiellini vardı. İki usta stoper 9 yıl sonra İspanya’dan rövanşı alan ve Euro 2020’de finale yükselen genç İtalya’nın ağabeyleriydiler.

 UEFA’nın 60. yılında tüm kıtayı kucaklaması fikriyle yola çıkıp, yarı finaller ve finali Londra’ya verdiği yani İngilizleri gizli de değil açık açık ev sahibi ilan ettiği Euro 2020’de finale ev sahipliği yapacak Wembley’de bu akşam bütün pandemi sınırlamalarının kaldırıp 90 bin taraftarın tribünlerde olması bekleniyor. İngilizlerin karantina uygulaması yüzünden İtalya’dan gelecek taraftar sayısı üç binle sınırlı kalacak ama elbette buna Londra başta olmak üzere Ada topraklarında yaşayan İtalyanlar dahil değil. Peki bir turnuvada ev sahibi olmak kupayı kazanmaya yetiyor mu? Bunun cevabını arayalım şimdi de… Avrupa Şampiyonası tarihinde kupayı evinde kazanabilen 3 ülke var. 1964 yılında İspanya, dört yıl sonra İtalya ve 1984 yılında Fransa. 2004 yılında evinde Yunanistan’a finalde kupayı kaybeden Portekiz, 12 yıl sonra bu kez Fransa’nın ev sahipliği yaptığı kupayı Paris’te kazanmayı başarmıştı. Turnuva tarihinde Belçika (2000), Avusturya, İsviçre (2008), Polonya ve Ukranya (2012) ev sahibi oldukları şampiyonlarda gruptan çıkamazken, 1960’dan beri diğer ev sahipleri en az yarı final oynadılar. Dünya Kupası’nda ise ev sahibi takımların şampiyonluk sayısı daha fazla. 1930’da Uruguay, 1934’te İtalya’nın ardından, 1966’da İngiltere evinde ilk ve tek kupasını kazanmıştı. 1974’te Almanya ve 4 yıl sonra Arjantin mekanın sahibi olarak kupayı kaldırırken, evinde son Dünya Kupası’nı kazanan takım 1998’de Fransa oldu.

Son bir soru ve cevabı. 4 yılda bir düzenlenen turnuvada hangi futbolcular Şampiyonlar Ligi (Şampiyon Kulüpler Kupası) kazandıktan bir ay sonra milli takımlarıyla Avrupa Şampiyonu oldular? 1964’te Inter forması giyen ve İspanya ile şampiyon olan Luis Suarez, 1988’de Hollanda Milli Takımı’nın omurgasını oluşturan 5 PSV Eindhoven’lı: Koeman, Van Breukulen, Kieft, Van Aerle, Vanenburg… Euro 2000’i kazanan Fransa’da o yıl Şampiyonlar Ligi kazanan Rea Madrid’den Anelka ve Karembeu vardı. 2012’de İspanya şampiyon olurken, Avrupa’nın bir numaralı kupasını kazanan Chelsea’de Juan Mata ve Fernando Torres forma giyiyordu. 2016’da şampiyon Portekiz kadrosunda o sezon Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldıran Pepe ve Cristiano Ronaldo vardı… Peki bu akşam finalde? Şampiyonlar Ligi Kupası kazanan Chelsea’den 5 futbolcu var. İngiltere’de James, Chilwell ve Mount. İtalya’da ise Jorginho ve Emerson… Bir taraf duble yaparken 15 gün sonra hazırlık kampında bulaşacakları takım arkadaşlarını üzecek… Bakalım kim?...

Wembley ve Wimbledon

Londra bugün spor tarihinin en özel günlerinden birine ev sahipliği yapacak. Bir tarafta Wembley’de Euro 2020 finali diğer tarafta Wimbledon’da erkekler finali. 11 Temmuz’u İtalyanlar için özel yapan İngiltere ile oynayacakları final olmayacak sadece.. Wimbledon Tenis Turnuvası’nın 144 yıllık tarihinde ilk kez bir İtalyan tenisçi finale yükselmeyi başardı ve 25 yaşındaki Matteo Berrettini, Grand Slam’lerin usta ismi 34 yaşındaki Novak Djokovic karşısına çıkacak. Sporseverlerin saat 16:00’da Wimbledon’in çimlerinde başlayacak olan rüya gibi günü saat 22:00’de Wembley’de ilk düdüğü çalacak İngiltere-İtalya finali ile son bulacak.

96’da Southgate ve 2012’de İtalya

Bir tarafta Avrupa Şampiyonası tarihinde ilk kez finale yükselen ve 1966 Dünya Kupası dışında müzesinde kupa olmayan İngiltere, diğer tarafta bu kupayı sadece bir kez 1968’de kazanan İtalya. İki ülke için de bu finalden filmi geriye sardığımızda özel hikayeler bizi karşılıyor. Euro 1996’ya ev sahipliği yapan ve yarı finalde Almanya’ya elenirken penaltılarda tek kaçıran isim olan Garry Southgate İngiltere’nin o gün istenmeyen adamı bugün ise teknik direktörü. Çeyrek asır sonra Almanlardan rövanşı alıp onları evine erken gönderen İngilizlerin karşısında Euro 2012 finalinde 4-0 mağlup oldukları İspanyolları penaltılarla kupa dışına iten İtalyanlar olacak.

 Finale nasıl geldiler?

Gruptaki ilk maçında son Dünya Kupası’nın finalisti Hırvatistan’ı tek golle geçen İngilizler, 8 hücum girişimiyle sönük kalmışlar, ikinci maçlarında İskoçya ile oynadıkları “derbi”den golsüz berabere ayrılmışlardı. Son maçta galibiyeti getiren gol Çekler karşısında yine Sterling’den gelmiş ve İngiltere son 16’da kendisi için erken finali oynayacağı bir rakiple karşılaşmıştı: Almanya… Panzerlerin kendi futbollarından uzak olduğu akşamda Sterling ve Kane’nin golleriyle beklenen de kolay kazanan İngilizler çeyrek finalde Ukrayna’yı 4 golle yıkarken kafa golleriyle şov yaptılar. Yarı finalde rakip turnuvanın en sevilen takımı olmayı başaran Danimarka idi. Frikik golüyle geriye düştükleri Wembley’deki 90 dakikayı 1-1 berabere bitirmeyi başaran İngilizler, Sterling’in kazandırdığı çok tartışılan bir penaltı ve Kane’in golüyle tarihlerinde ilk kez finale geldiler…

Eleme grubundaki tüm maçlarını kazanan ve “Yenilmez” ünvanıyla turnuvaya gelen İtalyan açılış maçında bizim çocuklar karşısında Euro 2020’de neler yapabileceğinin bir ön gösterimini yaptı adeta. Roberto Mancini’nin İspanya’ya İspanya’dan fazla benzeyen ama İtalyan kalmayı başaran takımı gruptan 3 galibiyetle çıkarken son 16’da turu geçmeleri beklenenden zor oldu. Golsüz biten 90 dakikanın ardından İtalya’yı öne geçiren Chiesa ertesi gün ülkede halk kahramanı olurken, İtalyanların çeyrek finaldeki rakibi FIFA sıralamasının bir numarası olan Belçika idi. 14 hücumla domine ettikleri maçtan 2-1 galip ayrılan İtalya yarı finalde favori olduğu İspanya karşısında bu turnuvada ilk kez rakibi daha iyi oynadı dedirtti ama penaltılara giden maçta Olmo ve Morata kaçırınca, Mancini ve öğrencileri Wembley’e bir kez daha bu kez finale çıkmaya hak kazandılar…

 

Finalde ne olur?

İNGİLTERE: Almanları devirdikleri maçta üçlü savunmayla oynayan İngilizlerin, yetenekli 3 orta sahaya sahip İtalyanlar karşısında bugün yine 3-4-3’ü tercih edip etmeyeceklerini santra düdüğüyle birlikte göreceğiz ama yarı finali 4-2-3-1 ile oynayan Southgate’in geçiş oyununu seçeceğini ve topa daha fazla sahip olan tarafın İtalyanlar olacağını söylemek zor değil. 10 golün 5’ini kafayla atan İngilizlerin, Chiellini-Bonucci’nin varlığına rağmen kısa boylu orta sahası ve forveti İnsigne yüzünden korner ve serbest vuruşlarda bulacağı pozisyonlar maçın kilitlerinden biri. Kafa toplarında etkili üç isim Kane, Maguire ve Stones, rakip defansın dengesini her an bozabilecek Sterling ve Saka ve ara paslarıyla ince işler yapan Mount. Orta sahasında savaşan iki adamı Philips ve Rice, hücuma sağlam destek veren bekleri Walker ve Shaw ve kalesinde Pickford ile İngilizler bu finale sağlam bir kadro ve oyun planıyla hak ederek geldiler.

İTALYA: Öne geçtiği maçlarda bile hücumdan taviz vermeyen ve kendi tarihine karşı devrim bir futbolla finale yürüyen İtalyanlarda Mancini’nin oyun planının alfa adamı Spinazzola’nın sakatlanıp eve dönmesi elbette en büyük handikapları. Üç yıl önce alt ligde oynayan sağ bek Di Lorenzo, hızlı Sterling karşısında büyük sınav verecek. Euro 2012 finalinde de sahada olan Bonucci-Chiellini’nin büyük imtihanı ise İngilizlerin yüksek topları olacak. İspanya’ya oyun üstünlüğünü verdikleri yarı finalde orta sahasındaki Jorginho, Barella ve Verratti üçlüsü bilinen kalitelerinin altında kalmıştı. Wembley’deki finalde kısa İtalyan orta sahasının top yapması ve forvetlerin bitiremedikleri atakların dönüşünde hızlı çıkacak İngilizlere set çekmesi gerekiyor. İtalyanların en güvendikleri isim Euro 2020’ye yedek kulübesinde başlayan ama sonra baba mesleği futbolda ustalaştığını gösteren Chiesa.. Gününde olduğunda Insigne’nin geçemeyeceği bek yok dünyada. Ve büyük sıkıntı. Grup maçlarında alkışlanan ama eleme turlarında vasatı aşamayan ancak milli takım kariyerinde attığı gollere saygıdan dolayı formayı başkasına kaptırmayan Ciro Immobile…

Kraliçe Elizabeth Wembley’de yok

90 bin kapasiteli Wembley’de bu akşam tribünlerde 60 bin taraftar olacak. İtalya’dan gelmeleri izin verilen taraftar sayısı 3 bin ama 350 bin İtalyanın yaşadığı Londra’da Euro 2020’nin gayrı resmi ev sahibi İngilizlerden ne kadar yer kapabileceklerini yine maç saatinde göreceğiz. İngiltere’nin 1966’da kazandığı Dünya Kupası’nı kaptan Moore’a veren, Euro 2006’ın galibi Almanlara kupayı takdim eden 95 yaşındaki Kraliçe Elizabeth’in bu akşam finalde Wembley’de olmayacağı ve maçı Buckingham Sarayı’nda takip edeceği açıklandı.

Wembley’den önce Wimbledon

Wembley’deki dev finale 6 saat kala bir başka büyük final de Wimbledon’da yaşacak. Grand Slam’lerin en prestijlisi olan tenis turnuvasının 144 yıllık tarihinde ilk kez bir İtalyan raket korta çıkacak. 25 yaşındaki Matteo Berrettini, 3. Kez katıldığı Wimbledon’da finalde karşısında 30 Grand Slam finali oynamış Novak Djokovic’i bulacak. İtalyanın spor tarihine adını Grand Slam turnuvası kazanan olarak yazdıran ise 1976 yılında Paris’te Rolland Garros’ta şampiyon olan Adriano Panatta… 4 büyük turnuvada (Grand Slam) 316 maç kazanan ve 45 maç kaybeden Djokovic ve 30 maç kazanıp 12 kez kaybeden  Matteo Berretini’nin Wimbledon finalindeki randevuları saat 16:00’da…

4 Temmuz 2021

Mendes-Gattuso-Fonseca-Nuno Santo

 

Napoli’nin son hafta Şampiyonlar Ligi biletini elinin tersiyle itmesi onun sonunu hazırlamıştı. Menajeri ise onun çalışacağı yeni kulüp için elini çabuk tutmuştu. Fiorentina ile anlaşması uzun sürmedi. Milan ve İtalyan Milli Takımı’nın orta sahasında marka futbolculuktan sonra teknik adamlık kariyerine İsviçre’de Sion’da başlamış, Yunanistan’da çalışırken basın toplantılarında ortalığı birbirine katmış ve memleketine döndüğünde ilk olarak Pisa’nın başına geçmişti. Gennaro Gattuso bir gün Milan’a dönecekti, öyle de oldu. 19 yaş takımını çalıştırırken sürekli hoca değiştiren A takımda onu  da denemeye karar verdiler. Onu sahadan tanıyanlar ne kadar hırslı ve yerinde duramayan bir adam olduğunu bilirler, taktik zekası çok mu parlaktı, hayır ama iyi bir menajeri vardı. Avrupa futbolunda ipleri elinde tutan 2-3 adamdan biri onun kariyerini yönetiyordu: Jorge Mendes. Portekizli menajer her mayıs ayında büyük operasyonlar için üç cep telefonunu elinden düşürmezdi. Önce bir Portekizlinin sportif direktörlük koltuğunda oturduğu Roma’ya Jose Mourinho’yu yerleştirdi. “Özel biri” Tottenham’da da tutunamamış, Premier Lig defterini kapatmış ve bir zamanlar Inter’e bir sezonda 3 kupa kazandırdığı İtalya’ya dönmüştü. Mourinho’nun ardından Gattuso’nun da Fiorentina ile anlaştığı duyuruldu. Sonra ne olduysa 20 gün içinde oldu. Canlı bir “Sopranos” karakteri olan İtalyan asıllı Amerikalı milyarder Rocco Commisso, Fiorentina’yı satın aldıktan sonra takıma yıldızlar kazandıracağı sözü vermiş ama şehir giden yıldızların ardından el sallamıştı. Commisso bu kez kararlıydı, flaş transferler yapacaktı ama yeni hocası Gattuso’nun önüne koyduğu transfer listesine dikkatli baktığında çileden çıktı. Gattuso’nun istediği futbolcular menajeri Jorge Mendes’in menajerlik şirketine bağlıydı.

Futbolda uzun yıllardır tartışma konusudur. Kulüpler, menajerlerin elinde oyuncak mı oldular? Buna direnenler olduğu gibi bir menajerin oyuncu havuzundan beslenen, takımı menajerlere kurduranlar da var. Jorge Mendes, Portekiz kulüplerini kaynak olarak kullanıyor, vitrinde ise Atletico Madrid, Valencia, Wolverhampton ile çalışıyordu, bir dönem Beşiktaş ile de yoğun mesaisi olmuştu. Fiorentina’nın patronu Rocco Commisso, teknik direktör ve menajeri kıskacında kalacak adam değilmiş ki Gattuso’nun Floransa’daki günleri kısa sürdü. Takım daha sezonu açmadan yollarını ayırmak zorunda kaldı.

Jorge Mendes yine telefonuna sarıldı. Has adamı Mourinho’yu Roma’ya getirirken onun boşalttığı Tottenham teknik direktörlük koltuğuna Gennaro Gattuso’yu oturtmak istedi. İtalyan teknik adamın Premier Lig’de üst sıralar için mücadele eden bir takımın hocalığı için yeterli olmadığını savunanlar haklıydı ama Gattuso asıl golü futbol sahası dışında yedi. Milan’da futbol oynadığı yıllarda patron Berlusconi’nin kızının yönetime girmesi sonrasında “Kadınları futbolda görmeye dayanamıyorum. Bunu söylemek hoşuma gitmese de gerçek olan bu” sözü arşivlerdeydi. Cinsiyet ayrımcılığı siciline işlemişti. İtalya’nın ırkçı tezahüratlarla savaştığı günlerde bunun büyük bir problem olmadığını “Ben de ıslıklanıyorum, ne var bunda” diyerek ortaya çıkmış siciline ikinci lekeyi eklemişti. Tottenham taraftarı daha teknik adamlığını konuşmadan Gattuso’ya “Sen gelme” mesajını yolladı. Futbolculuk kariyerinin ilk günlerinde G. Rangers forması giyen Gattuso’ya hocalık yıllarında Londra kapısı kapanmıştı…

Jorge Mendes, Tottenham için B planını devreye soktu. Roma’ya Mourinho’yu getirdiğinde bir başka Portekizli teknik adam Paulo Fonseca boşa çıkmıştı ve adı Tottenham ile anılıyordu. Fenerbahçe’nin de gündeminde olan Fonseca’ya Tottenham kapılarının açılması için zorlu bir virajı aşması gerekiyordu çünkü Mozambik asıllı Portekizli teknik adam, Jorge Mendes ile çalışmıyordu. 9 yıl önce çalıştırdığı Desportivo Aves kulübünde tanıştığı Marco Abreu o dönem genç bir sportif direktördü ve Fonseca onun menajerliğinde yükseldiğinden eski dostundan vazgeçmemişti ama Abreu, Jorge Mendes ile ringe çıkacak adam değildi. Menajerlik yapmaya karar verdiğinde ilk sattığı futbolcu Nuno Esprito Santo idi. Çeyrek asır önce Santo’yu 2.5 milyon Euro’ya İspanyol kulübü Deportivo La Coruna’ya satmış ve kaleci Santo bir zaman sonra Mendes’in kontrol ettiği Porto’ya transfer olmuştu. Teknik direktör kimdi derseniz? Elbette ki Jose Mourinho… Nuno Esprito Santo, Mendes’in ilk göz ağrısı olmanın ödülünü teknik adamlık kariyerinde “süper” menajerin kontrol ettiği kulüplerde çalışarak aldı. Valencia, Porto ve Wolverhampton… Gattuso olmayınca Tottenham teknik direktörlüğüne Santo’yu getirmek isteyen Mendes’in aradığı isim kimdi peki? Mendes’in bir numaralı starı Cristiano Ronaldo’nun Juventus’a transferinde kilit rol oynayan ve kulüpten geçen ay ayrıldıktan sonra Tottenham’da çalışmaya başlayan sportif direktör Fabio Paratici… Evet, Tottenham’ın yeni hocası Nuno Esprito Santo’ydu artık, Mendes şimdi Gattuso’ya yeni kulüp bulmalıydı, telefonu eline aldı ve…