18 Haziran 2018

İki Çocuk Bir Yol Ayrımı



Bu hikaye hepimiz için tanıdık, çocukluğumuzdan ya da çocuklarımızdan. Aileler ufak yaştaki çocuklarının spor okullarına yazdırır, kulüplerin seçmelerine götürürler, her anne baba için çocukları birer Messi-Ronaldo’dur. Çocuklar da büyüyünce Michael Jordan-Zidane olmak isterler, bunun hayalini kurarlar zaten. Zordur sporcu olmak, dersler ihmal edildiğinde, idmanlardan yorgun argın dönüldüğünde “Kıyamam ben evladıma” günleri başlar ve kimbilir ne şampiyonların kariyeri başlamadan biter. Kol kırılır, basketbol bırakılır, tekmelerden bacaklar morarır, futbol bırakılır, orta kulak iltihabı ile yatağa düşülür, yüzme, sutopu kariyeri biter. Hepsinin üstesinden gelen, vazgeçmeyenler ise gün gelir isimlerini spor sayfalarında bir ufak haberde görürler ilk kez. Sonrası hayat ve getirdikleri, kimi dokuz sütuna manşet olur, kiminin hakkında kitaplar yazılır. Çocukken ya da çocuklarınızda iyi hatırlayın, iki spor dalı arasında gidip gelinen günler vardır. Atletizmi bırakıp futbolcu mu olsa, tenis oynuyordu da tesis uzakta acaba voleybola mı versek? Kürek takımındayım ama okuldaki arkadaşlarımla aynı takımda basketbol oynamak daha iyi fikir değil mi?
Şimdi anlatacağım biri İspanyol diğeri Fransız iki çocuğun hikayesi. 12 yaşında Fransa’da bir tenis turnuvasında isimleri tabloda yazdığında birbirlerini tanımıyorlardı, bugün hala tanışmamış olabilirler ama ikisi de birbirlerini biliyorlar artık. İspanyol çocuk, Balear Adaları’nda Manacor’da doğmuş, babası Sebastian şehrin zenginlerinden.  Ailenin sporcu geçmişi de sağlam, amcası Mallorca ve Barcelona formaları giymiş döneminin meşhur futbolcularından biri. Bir diğer ise eski tenisçi. Çocuğun birini tercih etmesi lazım, o günlerde kalbi futbola daha yakın Toni Amca’sı sayesinde tenisi seçiyor. 1998 yılında Fransa’ya Open Super 12 D’Auray turnuvasına Morbihan’a geldiğinde, yaş grubunda ülke şampiyonu olan Fransız çocuk da aynı ikilime yaşıyor. Onun da ailesi de zengin ve onun da ailesinde çok sayıda sporcu var. Annesi Marine eski basketbolcu, ağabeyi Erwan yüzme ve bisiklette yetenekli bir sporcu. Babası Christian ise eski bir futbolcu ve çocuk ilkokula başladığında teknik direktör olarak hayatını kazanıyor. İspanyol çocuk gibi o da “Futbol mu tenis mi” diyerek büyüyor. 12 yaşında katıldığı turnuvanın ardından Fransız çocuk tenisi bırakıyor ve futbolcu olmaya karar veriyor. Geride kalan 20 yılda İspanyol çocuğu futbol sahalarında keyif iyi oynarken çok gördük, Fransız olanı da tenisten vazgeçmedi,  oynadığı her kulüpte korta çıkacak bir takım arkadaşı buldu.

İkisi de artık 32 yaşına geldiler. İspanyol çocuk büyüdü, efsane bir tenisçi oldu. Geçen hafta Paris’te 11. Kez Roland-Garros’u kazandığında ağlıyordu. İlk kez kazanıyormuşçasına bakıyordu objektiflere. Tarihin en büyük sporcularından biri olmayı başardı Rafael Nadal… Fransız çocuk, genç takımlarda geleceğin Zidane’ı olarak gösteriliyordu ama yanından bile geçemedi. Forvet arkasında oynuyordu, çok yetenekliydi ama hep bir şey eksikti. İtalya’ya Milan’a transfer olduğunda da, ülkesine Bordeaux’ya döndüğünde de. Büyük transfer diye gittiği O.Lyon’da da. İki yıl önce kürkçü dükkanına, yetiştiği kulübe, Rennes’e döndü ve artık boşta… Nadal ve Gourcuff bir gün bir kortta bir araya gelirler mi bilmem ama geldikleri gün ayak tenisi de oynamadan kortu terk etmeyecekleri kesin…

10 Haziran 2018

2018 Dünya Kupası Notları 2



Cuma akşamı ev sahibi Rusya’nın Suudi Arabistan ile oynayacağı açılış maçıyla start alacak 2018 Dünya Kupası’nda 32 milli takımın kadrosu belli oldu. Finallere katılamayan ülkelerin yıldız futbolcularının yanında 23 kişilik kadrolarda yer bulamayan ve orada olmayı hak ettiğini düşünen onlarca futbolcu da 64 maçı bizler gibi ekran başında takip edecek. Kariyerlerine -bazıları forma şansı bulamayacak olsa d- “Dünya Kupası’ndaydım” yazdıracak 736 futbolcu arasında ufak bir tura çıkalım.  Rusya’daki finallere gelen 736 futbolcudan 186’sı 2014 Brezilya’da forma giymişti. 2010 Güney Afrika’yı kariyerine yazdıran futbolcu sayısı ise 61. 12 yıl önce Almanya’daki Dünya Kupası’nda oynayan 21 futbolcu bugün Rusya’da. Japonya ve Güney Kore’nin ortak düzenlediği Dünya Kupası’nda forma giyip 16 yıl sonra 5. Dünya Kupası’na gelen tek isim ise Meksikalı 39 yaşındaki Rafa Marquez. 5 Dünya Kupası’nda forma giyen tarihte 3 futbolcu vardı. Yine Meksika’dan 50-62 arasında Antonio Carbajal, 82-98 arasında Alman Matthaus ve İtalya, 2018’e gelemeyince 5 Dünya Kupası’yla yetinmek zorunda kalane efsane kaleci Gigi Bufffon. Arjantinli Mascherano ile birlikte Rafa Marquez, Dünya Kupaları’nda en çok (16) forma giyen isimler. İkinci sırada Messi, üçüncü sırada ise 14 maçla Mesut Özil var. Dünya Kupaları tarihinde 16 gol en fazla gol atan isim olan Miroslav Klose artık emekli. Aktif futbolcular arasında ona en yakın isimler Kolombiya’dan James Rodriguez, Arjantin’den Messi ve Higuain ve Uruguay’dan Luis Suarez.
Mısır Milli Takımı’nda gözler Salah’da olacak ama 45 yaş 5 ayla turnuvanın en yaşlı futbolcusu olan Essam El-Hadary büyük alkışıı hak ediyor. Bu konuda rekor tanıdık bir isme ait. Uzun yıllar Galatasaray kalesini koruyan Kolombiyalı kaleci Mondragon, 2014 Dünya Kupası kadrosuna alındığında 43 yaşındaydı. 45 yaşındaki El-Hadary’den genç dört teknik direktör olacak finallerde.Senegal’in 42 yaşındaki hocası Aliou Cisse, Sırbistan’ın 44 yaşındaki teknik direktörü Mladen Krstajic ve Belçika’nın 44 yaşındaki patronu Roberto Martinez. 2018 Dünya Kupası’nda 4 Arjantinli teknik adam görev yapacak. Tangocuların başındaki Sampaoli, Kolombiya’da Pekerman, Peru’da Gareca ve Mısır’da Hector Cuper.
2018 Dünya Kupası’nda forma giyecek en genç oyuncu ise 4 Ocak 1999 doğumlu olan Avustralya’dan Daniel Arzani. Turnuvanın en uzun boylu ismi  2m 1 cm ile Hırvatistan kalecisi Lovre Kalinic. Turnuvanın en kısa boylu üç ismi de 1.65 cm: Panama’dan Quintana, S. Arabistan’dan Yahya al-Shehri ve İsviçre’den Shaqiri. Turnuvanın en kilolu ismi ise Panama defansında. Roman Torres’in kilosu, 99.
2018 Dünya Kupası’nda gelen 736 futbolcunun ortalamasına bakalım: 27.9 yaşında, 1.82 cm boyunca ve 77.1 kilo. Turnuvaya en futbolcu yollayan kulüp 16 isimle Manchester City. Onu, iki İspanyol devi Real Madrid (15) ve Barcelona (14) takip ediyor. Dünya Kupası’nda 55 ülkeden 310 kulüpte forma giyen isimler sahne alacak. İngiliz Milli Takımı’nda ülke dışında forma giyen futbolcu yer almazken, İsveç ve Senegal Milli Takımları’na seçilen 23 futbolcu da ülkeleri dışında futbol oynuyorlar. Turnuvanun en uzun boyulu takımı 186 cm  ortalamayla Sırbistan, en kısa boylu takım ise 177 cm ile Peru. Kilo ortalaması en yüksek takım 82.6 kg ile Danimarka, en hafifi ise 71.5 ortalamayla Japonya.
32 ülke arasında yaş ortalaması en genç takım 25.9 ile Nijerha. Fransızlar, 256, İngilizler, 26 ve Dünya Kupası’nın son iki sahibi Almanya (27.1) ve İspanya ise (28.5) yaş ortalamasıyla Rusya’ya geldi.
Forma sponsorluğunda Adidas 12 milli takımla ilk sırada. Nike 10 ülkeyle ikinci sırada yer alırken, Puma 4 milli takımla üçüncü sırada. New Balance (2), Errea, Hummel, Uhlsport ve Umbro ise birer milli takımın forma sponsoru… Haftaya kaldığımız yerden devam ederiz. Futbolun keyfini çıkartın…

2018 Dünya Kupası Notları 1



Dünya Kupası’na Avrupa’dan 14, Güney Amerika, Afrika ve Asya kıtalarından 5’er, Kuzey Amerika’dan ise 3 ülke katılıyor. Turnuvada 64 maç oynanacak ve kupayı kazanacak olan milli takım için final, 10. Maç olacak.
Finallerde daha önce Dünya Kupası kazanmış 7 ülke var: Arjantin, Uruguay, Brezilya, Almanya, İngiltere, Fransa ve İspanya
Bir ay sürecek futbol bayramı dünyada 3.5 milyar kişiye ulaşacak. Rusya’ya gelmesi beklenen biletli taraftar sayısı 3 milyon. Haziran ve Temmuz ayında Rusya’ya finallerin heyecanını meydanlarda yaşamak için 2 milyon da turist gelmesi bekleniyor.
2018 Dünya Kupası’nın maskotu Zabivaka. İnternette yapılan oylamayla birinci seçilen Zabivaka’nın tasarımı bir öğrenciye ait: Yekaterina Boçarova.
Rusya’nın geniş coğrafyasında 11 şehirde 12 stadyumda oynanacak maçlarda iki stadyum arasındaki en uzak mesafe 3 bin 140 km. Ekaterimburg ile Kaliningrad arasındaki bu mesafe Moskova-Londra yolu kadar…
2018 Dünya Kupası’nın Facebook hesabını takip eden kişi sayısı 40 milyon. Turnuvaya kadar 10 milyon takipçiye ulaşması beklenen Twitter hesabı bugünlerde 5.7 milyonu aştı.
Dünya Kupası’nın tüm yayın haklarından gelecek olan para, 4 milyar 38 milyon Dolar. Sponsorlardan FIFA’nın kasasına girecek olan rakam ise 1 milyar 615 milyon Dolar. Gişe gelirleri ise 631 milyon Dolar olarak hesaplandı.
Rusya’daki 64 maç için satılan bilet sayısı 2.5 milyon. En düşük fiyat ise Rusya ikametgahı olanlar için 16 Euro. Finali iyi bir yerden izlemek isteyenler ise 896 Euro ödediler. 2.5 milyon biletin 300 bin, sponsorların konukları, federasyonlar ve futbolcu aileleri için ayrıldı.
Rusya, Dünya Kupası için 112 farklı ülke vatandaşını gönüllü olarak bir ay boyunca çalışmaları için seçti. Eğitim alan 17 bin 40 gönüllü, turnuva boyunca taraftarlara yardımcı olacak. Gönüllülerin yüzde 64’i kadın ve yüzde 93’ü Rusya’da yaşıyor.
Turnuvanın bonservis rakamları üzerinden en değerli takımı ne Messi’li Arjantin ne de Ronaldo’lu Portekiz. Fransa’nın kadro değeri 1 milyar 70 milyon Euro. Onları 992 milyonla İspanya ve 949 milyon Euro ile Almanlar takip ediyor.
Dünya Kupası tarihinde Güney Afrika (2010) dışında gruptan çıkamayan ve erken veda eden ev sahibi yok. 20 turnuvanın 6’sını ise ev sahipleri kazandı. Düzenlediği turnuvayı kazanan son ülke ise 1998’de Fransa.
Turnuva tarihinde bütün maçlarını kazanıp kupayı kaldıran 3 ülke var. Az katılımla ilk turnuvada 4 maçla Uruguay. 1938’de yine 4 maçla İtalya ve 1970’de altı ve 2002’de bizi de yarı finalde devirip 7 maçını da kazanan Brezilya.
Dünya Kupası tarihinde sadece iki şampiyon bir sonraki turnuvada gruptan çıkamamıştı. 2006’da Berlin’de kupayı kaldıran İtalyanlar, 2010’da, Güney Afrika’da kupayı kaldıran İspanyollar ise 2014 Brezilya’da gruptan çıkamayıp evlerine erken dönmüştü.
Dünya Kupaları’nın olmazsa olmazı İtalyanlar, Rusya’da yok. Gök Mavililer 1958 yılından beri ilk kez turnuvaya katılamıyorlar. Kupa kazanamadan en çok katılan ülke ise Meksika (16 kez)  

Kuş Ölür Sen Uçuşu Hatırla



Finali nefis biten film ya da diziler gibiydi geçen hafta sonu İtalya’da futbol sahasında yaşananlar.  Şampiyonun (Juventus) belli olduğu ligde son hafta Inter, Lazio deplasmanına giderken üç puan gerideydi. Bir hafta önce büyük bir sürpriz yaparak kaybeden Inter, Şampiyonlar Ligi’ne son bileti elinde tutan Lazio’yu mağlup ettiği takdirde o bileti kapacak ve Milano’nun yarısı için film mutlu sonla bitecekti. Üstelik ortada bir de futbol tarihine “5 Mayıs sendromu” olarak geçen unutulmaz maçın iki cephesi karşı karşıya gelecekti. 16 yıl öncesine Mayıs ayına dönelim. O sezon 13 yıldır şampiyonluk hasreti çeken Emre Belözoğlu ve Okan Buruk’lu Inter son hafta Lazio deplasmanına bir puan önde gelmişti. Takipçisi Juventus ise Udinese deplasmanındaydı. Lazio tribünleri, Inter’in şampiyon olmasını istiyor ve anti-Juve tavırlarını hafta boyunca gizlemeden gösteriyorlardı. 5 Mayıs 2002 öğleden sonrasını Interliler hiç unutmadı, unutmayacak da.. Lazio’nun iddiası yoktu ve herkes Inter’in kolay kazanıp şampiyon olmasını bekliyordu. Forvetinde Ronaldo ve Vieri olan Inter o gün sahadan 4-2 mağlup ayrıldı. Lazio’nun gollerinden birini atan Diego Simeone ve rakip takımdaki Emre yıllar sonra Atletico Madrid’de hoca-futbolcu olarak bir araya geleceklerdi, elbette haberleri yoktu. Interli futbolcular o Roma öğleden sonrasında gözyaşlarına boğuldular, Udinese’yi deviren Juventus şampiyon olmuştu. Şimdi geçen haftaya dönelim. Maç öncesinde en çok konuşulan isim Lazio’nun Hollandalı stoperi Stefan de Vrij. Her futbolcu Şampiyonlar Ligi’nde oynamak ister ama Vrij için hesap karışıktı. Gelecek sezon için Inter ile anlaşan Hollandalı savunmacı formasını giydiği Lazio maçı kaybetmezse Şampiyonlar Ligi’ni televizyondan izleyecekti. Üzerinde baskı oluştuğundan Lazio cephesinden “İstersen oynama” teklifi geldi ama Vrij kabul etmedi. Akıllara ziyan bir 90 dakikaydı. Lazio öne geçti, Inter yakaladı, Lazio 2-1 yaptı ve son yarım saatte Inter’e iki gol lazımdı. Inter’in bir penaltısı Video Hakem tenolojisiyle iptal edildi ve sonrası dram. Stefan de Vrij’in ceza sahası içindeki hareketi Inter’e penaltı kazandırdı. Icardi 2-2 yaptı ve 81’de Vecino skoru 3-2 yaptığında Stefan de Vrij sahada yıkıldı kaldı, üç dakika sonra oyundan alındı ve yedek kulübesinde ağlamaya başladı. Inter, 5 Mayıs sendromunu yenmiş, 16 yıllık hesabı kapatmış ve Şampiyonlar Ligi biletini Lazio’nun elinden kapmıştı. Büyük zaferin ardından Milano’ya dönen takımın kaptanı Icardi’nin gözü kulağı artık Buenos Aires’ten gelecek haberdeydi. Ligde 29 gol atıp kral olan Arjantinli santrfor, 2018 Dünya Kupası’nda forma giymenin hayaliyle uyudu o gece. Kara haber tez gelir. Tangocuların, Rusya kafilesine Icardi alınmamıştı. Bu kararın altındaki imza elbette teknik direktör Sampaoli’nindi ama kulislerde çok zamandır konuşulan bir başka Arjantinli futbolcu Maxi Lopez’in eşiyle evlenen Icardi’nin Lionel Messi tarafından kara listeye alındığı ve onu bırakın maç 11’inde kampta bile görmek istemediğiydi.  Arjantin 4 yıl önce de Cambiasso ve Carlos Tevez’i Dünya Kupası’na götürmemiş ve kıyamet kopmuştu. 2006 Almanya’da Zanetti, Veron gibi yıldızlar evlerinde kalmış, 2002’de Riquelme ve Saviola maçları televizyondan izlemişti. Tabii evde kalanların en ünlüsü Arjantin’in ev sahipliğini yaptığı 1978 Dünya Kupası’nda Cesar Menotti’nin kadroya almadığı Diego Maradona idi.. Şimdi Icardi, alt yapısından yetiştiği Barcelona’nın ve Messi’nin karşısına gelecek sezon Real Madrid formasıyla çıkma hesabı yapabilir. Stefan de Vrij’in terine emeğine kimse laf etmedi, gelecek sezon Inter formasıyla Şampiyonlar Ligi’nde oynarken eski takım arkadaşları onu televizyondan izleyecekler. Avrupa Ligi Kupası’nı attığı gollerle Atletico Madrid’e kazandıran Fransız forvet Griezmann, Barcelona’ya imza atabilir. Futbol sezonu bitti, biriktirdiğimiz rakamlar değil hikayelerdi o yüzden  son sözü İranlı şair  Füruğ Ferruhzad söylesin: “Kuş Ölür Sen Uçuşu Hatırla”

3 Haziran 2018

Madrid'den Altınordu Geçti


Bilirsiniz Hollanda bir ekoldür futbol dünyasında, Rinus Michels ve Johan Cruyff’un oyunun taktik tarafındaki eşsiz dehalarına, ülkenin muhteşem alt yapı düzeni eşlik eder. Ajax alt yapısı da 40 yıldır Avrupa’da birçok kulübün rol modeli olmuştur, kimi başardı kimi yarı yolda bıraktı ama 20 yıl önce Newcastle United’ın Amsterdam’a yolladığı antrenörün aldığı cevap çok şeyi anlatır. Ajax alt yapısındaki hocaya “Siz nasıl bu kadar çok santrfor yetiştirebiliyorsunuz” diye sorduğunda İngilizin aldığı cevap “Kek tarifi olsa da versem” idi…
Ben de kek tarifini almak için gitmedim elbette Madrid’e… İspanya’nın başkentine 15 km uzaklıktaki Fuenlabrada’da düzenlenen 17 yaş altı Dünya Kulüpler Şampiyonası’nda bizim memleketin şampiyon çocukları da vardı. Bir tarafta Brezilya’dan Palmeiras, Santos, İspanya’dan Barcelona, Real Madrid, Atletico Madrid, Fransa’dan O. Marsilya ve Japonya’dan Jef United ve bir tarafta da bizim çocuklar, Altınordu. 10-11 yaşında girdikleri alt yapıda basamakları birer birer ve ağır ağır çıkarken sadece iyi futbolcu olmak için aynı zamana iyi birer birey ve iyi vatandaş olmak üzere de eğitilen bizim çocukları sadece sahada değil, uçağa binerken, yemek yerken, otobüste maça giderken de gözlemledim. Pırlanta ustası gibidir alt yapıda görev yapan teknik adamlar. Altınordu U17 Takımı’nın teknik direktörü Hasan Fırat’ın 80 dakikalık maçlarda her dakika yaptığı taktik uyarılardan daha çok beni etkileyen, maçlar bittiğinde oyuncularından yedek kulübesini ve soyunma odasını temizlemelerimi istemeseydi. Onlarla yaptığı toplantılar, gencecik çocukları yüreklendiren cümleleri ve 11 fidandan bir takım yapabilmek çabalarını uzaktan sessizce alkışladım içimden. İlk maçta karşılarında Avrupa’da alt yapı denince akla gelen ilk kulübün gençleri vardı. Pique, Messi, Xavi, Iniesta’nın ve onlarcasının yetiştiği Barcelona’nın gençleri karşısında çocuk yaştan beri oynadıkları 4-2-3-1’den vazgeçmeden büyük bir disiplinle oynadılar. Kim daha yetenekli peşinde değildim, sahaya nasıl yayılıyorlar, hücuma nasıl çıkıyorlar, Hasan hocaları kenardan uyarıda bulunduğunda hatalarını nasıl düzeltiyorlar, bunu görmek istedim. Barcelona’yı 2-1 devirdiklerinde yaşadıkları sevince, gurura, mutluluğa ortak oldum. Bir taraftan eğitim hayatlarına devam eden ama kulübün sporcusu olarak kitap okumak, ondan özet çıkartmak, sosyal aktivitelere katılmak gibi birçok yükümlülükleri olan bu gençlerin, Brezilya’nın efsane kulüplerinden Santos’un alt yapısı karşısında geçtiği büyük teste şahit oldum. Sadece futbolu düşünen bizim efendi çocuklarımız, karşılarında oyunu çirkinleştiren, yere yatıp vakit geçiren, sert fauller yapan yaşıtları karşısında psikolojik olarak nasıl ayakta kalabildiklerini ve onların diliyle konuşmak yerine kendi dilleri kendi öğrendikleriyle cevap verdiklerini gördüm. Santos’a kaybettiler ama tabela mühim değildi. Altınordu Başkanı ve bu ülkenin gururu haline gelen bu alt yapının mimarı Seyit Mehmet Özkan hayallerini gerçekleştiren bir güzel memleket insanı. Altınordu alt yapısında 10-19 yaş aralığında 260 genç futbolu ve hayatı öğreniyor. 105 merkezde ise 7200 çocuk, Altınordu’nun vizyonu altındaki futbol okullarında gelecekte tribünlerin karşısına çıkmayı hayal ediyor.  17 yaş takımı Madrid’de, 13 yaş takımı Almanya’da Stuttgart’ta turnuvada, 14 yaş takımı bu hafta Madrid’e turnuvaya gidiyor… 12 yaş takımı da bayramda Berlin’deki turnuvada olacak. 17 yaş turnuvasının organizatörü Real Madrid’in efsane Akbaba Beşlisi’nin üyesi  ve kaptanı Manolo Sanchis ile bizim çocuklar sahadayken geleceğin futbolunu konuştuk tribünde… “Ben böyle organize bir takım beklemiyordum. Artık sistemli oynuyorsunuz, Türklerin problemi hep buydu” dedi.. Sağ olasın Sanchis ve yolunuz açık olsun çocuklar…

Ben bu yazıyı yazdıktan sonra Altınordu, çeyrek finalde Leganes'i 2-1 mağlup edip yarı finale yükseldi. Rakibi Brezilya'dan Palmeiras... Yarı finalin diğer eşleşmesi Real Madrid-Atletico Madrid 

13 Mayıs 2018

Çimlerin Büyüdüğünü Duyuyor Musun?


Bir kelime onun doğduğu memleketin tarihini anlatabilir aslında: Saudade. “Geçmişe özlem” diye çevirenler yanılırlar. Saudade, Portekizcenin dünyaya hediye ederken en çok kendine sakladığı yedi harftir. Yüzyıllar boyunca deniz aşırı toprakları fethe giden erkekleri özleyen, gidip de dönemeyenlerin ardından Portekizli kadınların yaktıkları ağıtları anlatan duygudur Saudade. Lizbon’da gecenin bir vakti sokaklara taşan Fado’lar hep bu duyguyu anlatır. O da bu toprakların adamı olarak Saudade’yi iyi bilir ama içinde saklar. İç ve dış dünyasında kurduğu ilk denge belki de budur.

Lizbon yakınlarında Setubal’da doğan Jose Mourinho, ataları gibi sömürgeleri yaptıkları topraklarda kan dökmedi ama İngiltere’de başlayan, İtalya ve İspanya’da devam eden ve bir gün tekrar Portekiz’e dönecek derken yine Ada’nın yağmurunda ıslanan bir adam çıkardı karşımıza. “Ülkemi özlemiyorum, Lizbon’u özlemiyorum. Portekiz Milli Takımı’nı değil ama belki bugüne kadar hiçbir şey kazanmamış bir milli takımı çalıştırabilirim” derken de ruhunun yokuş aşağı koşan o çok insanı zayıflıklarını dengelemesini bilen biri o…

Hasret çekmeyen bir adamın günün birinde futbolu biz icat ettik diye gerinen bir ülkenin topraklarına ayak bastığında medyanın karşısına geçip “Kusura bakmayın, basit ve kolay bir hayat isteseydim Portekiz’de kalırdım. Porto’da en tepede, dizlerim dibinde Şampiyonlar Ligi Kupası. Tanrı, o kulüpte Tanrı’dan sonra ben. Büyük futbolcuları olan bir takıma geldim. Küstah görünüyor olabilir, buradayım çünkü küstah olduğum kadar özel bir teknik adamım da” demesi de su terazisinin bir parçasıydı.

Selefi Ranieri ona şans dilemek yerine “Portekiz gibi bir ligden Premier Lig’e geliyor. İşi zor” demiş o da dakika bir cevabı yapıştırmıştı: “UEFA Kupası’nı ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanırken yendiğim takımlara baksın. Hepsi Portekiz takımı değildi. Aranızda Ranieri’nin telefonu olan varsa, arasın söylesin.”
Kibirli İngilizlerin ilk tanışma partisinde verdiği cevaplar aslında “Altta kalanın canı çıksın” dünyasında “Mütavazı olma inanırlar”ın bir tezahürüydü. “Küçük” ülke Portekiz’den gelen bu genç adam nasıl olur da Sir Alex Ferguson’un, Arsene Wenger’in domine ettiği bir ligde, 50 yıldır şampiyon olamamış bir takımı üç yıl içinde şampiyon yapacağını iddia edebilirdi! Bu iddiasını üç değil, daha ilk senesinde gerçekleştiren “Özel biri”nin iletişim gücünün sahada yaptıklarından çok daha fazla özel olduğunu anlamak için filmi geriye sarmak gerekiyor.


Babasının kaleci ve antrenör, kendisinin yetenekli olmadığından futbolcu olamadığını ve öğretmen annesinin de ısrarıyla spor akademisine gittiğini bilmeyen yok. Baba Felix sayesinde futbol dünyasının içinde kaldığı, insan tanıdığı doğrudur ama “hikayesi” 29 yaşında başlar. Bobby Robson, Sporting Lizbon ile anlaştığında tercümanın aynı zamanda bir futbol antrenörü olmasını şart koşar. O sıradan antrenör ama iyi tercüman Jose Mourinho’dur. Sporting’de çok uzun kalmazlar ama talih bu ya Porto, İngiliz teknik adamı anında kapar, Jose de yanında 10 yıl sonra çok şeyi kazanacağı kulübün kapısından içeri girer. Mütercim tercüman olarak kalsa bugün belki de akademisyen olarak Lizbon barlarında yeni kondisyon tekniklerini tartışan biri olmaktan öteye gidemeyecekti. Robson ile rolleri iyi paylaşır. İngiliz hoca sonuç odaklıdır, antreman bilimini iyi bilen Jose, defansif organizasyon için kafa patlatır.



Barcelona Başkanı Nunez, dört sezon arka arkaya şampiyonluk kazandıran, kulübün 30 yıllık geleceğini de o günden La Masia’yı kurarak garanti altına alan Cruyff ile yollarını ayırdığında Robson’ın kapısını çalar. “Harbi” Ronaldo’nun, Luis Figo’nun olduğu Barcelona… Sporting gibi Barça’da da bir sezon kalabilen Robson ile yollarını ayırdığında takımın başına gelen Louis Van Gaal’in yanında yardımcı olarak kalan Jose Mourinho, “Koca kafalı” Hollandalı’dan çok şey öğrenir. Karşısındaki adam genç Ajax’ıyla iki Şampiyonlar Ligi finali oynamış birini kazanmış birini kaybetmiş, disiplinli olduğu kadar da zor adamdır. Önce Katalan medyası, ardından başkan Nunez sonra taraftar Van Gaal’dan nefret ederken farkında olmadıkları aslında nefret objesinin Mourinho olduğudur.
Portekizli, Hollandalı teknik adamın sözlerini basın toplantılarda eğer büker, sansürler, yeri gelir yumuşatır yeri gelir sertleştirir, Barça’nın “fair play”ini aşan bir sertlik şehirde herkesi rahatsız eder.

Hoş, yıllar sonra ustası Van Gaal ile kapışacak olan Mourinho, taktik kadar genç Guardiola, Xavi’lerin olduğu Camp Nou’daki soyunma odasında insan yönetmeyi öğrenir. Bir zaman sonra takımdaki Hollandalı futbolcular ve Figo dışında dostları kalmaz ikilinin. Kıyamet transfer hamlesiyle Figo, Real Madrid’in yolunu tutarken, Van Gaal de valizi toplar, yerine gelen kulübün eski futbolcusu Serra Ferrer, Jose ile çalışmak istemez. O günü iyi not etmek lazım çünkü istenmeyen Mourinho bir zaman sonra Drogba golü attığında çimlerin üzerinde kayarak Barça’dan intikamını alır. Ertesi gün Katalan spor gazetesi “El Mundo Deportivo “En az Figo’dan nefret ettiğimiz kadar senden de nefret ediyoruz” manşeti atar. Doğruya doğru, flu değil net adamdır Jose Mourinho…

Porto ile UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde kazandığı iki sezonda ortaya koyduğu dizilişlerden önce gelenin takım olma meselesidir. Mourinho’nun takımlarında futbolcuları onun fedaisidir, aslanlar gibi çarpışırlar, deli gibi koşarlar, tekmeye kafa uzatıp kalelerini savunurlar, Andres Villas-Boas rakip analizi yapar, üniversiteden arkadaşı Rui Faria kondisyonu verir, Jose de medyanın karşısına geçip işler kötü gittiğinde iki polemikle takımına paratoner olur.

Monaco ile Şampiyonlar Ligi finalini oynamadan bir sonraki sezon için Chelsea ile anlaştığını öğrenen Porto taraftarının ailesini ölümle tehdit ettiği bilgisi kendisine ulaştığında, kazandığı kupanın törenine katılmayan Mourinho için Londra günlerinde yapılması gereken Ivan Drago’nun topraklarından gelen kulüp patronu Roman Abramoviç’e yenilmeyen ve ağlamayan bir “Ivan Drago” Chelsea inşa etmektir. Mourinho girdiği her soyunma odasında ahengi yakalamak için hep aynı hamleyi yapar. Chelsea’de Ranieri’nin “Serie A” etiketli adamları Crespo, Veron ve Mutu’nun kellesini alır.

Premier Lig’deki ilk döneminde neler yaptığı bir tık uzağınızda. Mourinho’nun Ada’daki 3. Sezonunda karşılaştığı ihanet onun sonrasındaki kariyerini de belirler aslında. Malouda, Cole ve Lampard dışında seveni kalmadığında, Shevchenko ve diğerleri Abramovich’in kellesini almasını istediği günlerde kulüp tarihine geçecek bir cümle kurar: “Beni en çok evinizde maç kaybettiğinizde özleyeceksiniz.” Stamforf Bridge’de maç kaybetmeden giden Jose’nin kapısını ilk çalanın Barcelona olması da ne büyük (!) tesadüftür.

Yıpranan Rijkaard’ın yerine hoca arayan Katalanlar, Lizbon’a ayağına kadar gider ve “Seni istiyoruz ama medya ve Real Madrid ile kavga etmeyecek, Barça’nın etik değerlerine sadık kalacaksın” şartını koşarlar. Aldıkları cevabın en kısa hali “Ben değişmem”dir. O günlerde Camp Nou’da asılan “Frank Si, Mou No” pankartını da görür ve unutmadığını anlatmak için önce yaşaması gereken bir İtalya macerası vardır.

Inter gibi kaybedenler kulübünün başına “Özel biri”nin gelmesi İtalyan medyasının düşen tirajlarını toparlamak için biçilmez kaftandır. “Milan’ın üç televizyon kanalı, Juventus’un gazetesi (Tuttosport) bizim ise sadece kulüp kanalımız var” diyerek hızlı bir giriş yapar ve ortalık yangın yerine döner. Mourinho kaosun, anarşinin adamıdır, dün Wenger’e bugün Conte’ye yaptığını İtalya yıllarında da yapar, rakiplerin teknik adamları çileden çıkarır, çok kazanmanın kibriyle kupası olmayanı “Sıfır Kupa” diye aşağılarken, İnter ile üçte üç yapmanın keyfini de sürer.

Ülkenin en ünlü spor gazetecisi Mario Sconcerti’ye canlı yayında “Mancini senin sofra arkadaşın ben değilim. Benimle doğru konuş” diyen Inter’de kale arkası Curva Nord dışında tribünler takıma yeterli desteği vermediğinde “İtalyan tribünleri iyi diyorsunuz da hiçbiri Atina’dakilerin eline su dökemez” diyen de Jose Mourinho’dur…

Real Madrid’de otoriteyi sağlamak için Raul ve Guti gibi iki yaşayan efsanenin biletini kesen ama gün geldiğinde onların kardeşleri Casillas ve Sergio Ramos’un “Kılıçla gelen kılıçla” gider (*bkz: o meşhur dialoglar) hatırlatmasıyla Madrid’de de valizlerini toplamak zorunda kalan bir benzeri ihaneti Chelsea’daki ikinci döneminde de yaşayan Jose Mourinho için zevk vermeyen futbol oynatan,  kibirli, küstah ve bilumum olumsuz sıfatlarla dolu bir kara portre yazmak kolaydır, yazılmış binlercesi varken…

Lakin usta müzisyenlerden oluşan bir orkestrayı emprovize müzik yaptıklarında verebilecekleri bir gecelik keyfi, bir yıl yaşatabilmek için herkes işini iyi yapsın diyerek orkestra şefliğini soyunan ve ne bir nota eksik ne bir nota fazla isteyen Mourinho’nun nasıl bir şef olduğunu hayal etmek için gözlerinizi kapatın şimdi…
Mourinho orkestrasıyla birlikte süzülen, zarif bir bir şef hiçbir zaman olmadı. Gözlerimi kapadığımda aklıma gelen Leon filminden iki sahnedir: Operasyonun başındaki Stansfield’in (Garry Oldman) koridorda “Fırtınadan önceki bu sessizliği seviyorum. Bana Beethoven’ı hatırlatıyor. Duyuyor musunuz? Hani kafanızı çime koyduğunuzda, çimlerin büyüdüğünü duyarsınız ya, işte onun gibi. Beethoven’ı sever misiniz?” dedikten sonra Leon’un komşusunun evine dalıp kendi maçını başlattığı an… Ve… İşler yolunda gitmediğinde “Bana herkesi getirin” diye bağırdığında “Herkes derken ne demek istedin” diye korkuyla soran yardımcısına “Herkesss” diyerek haykıran Stansfield’ı…


*
Mourinho: Maçtan sonra röportajlarda beni batırmışsınız.
Ramos: Hayır “Mister”, Siz sadece gazetelerin yazdığı kadarını okudunuz. Bizim söylediklerimizin hepsini değil..
Mourinho: Doğrudur, siz İspanyollar, Dünya Kupası kazandınız ve gazeteci arkadaşlarınız sizi kolluyor. Kaleci gibi!!!..
Casillas: (Bu muhabbetten 30-40 metre uzakta diğer kalecilerle çalışıyor). Mister, burada her şey adamın yüzüne söylenir!
Mourinho: Sergio (Ramos), Puyol’un golünde neredeydin?
Ramos: Pique’yi marke ediyordum.
Mourinho: Puyol’u marke etmen gerekiyordu.
Ramos: Evet ama Pique çok boş kalıyordu biz de markajı değiştirmeye karar verdik.
Mourinho: Ne oluyor? Şimdi de teknik direktör mü oldunuz?
Ramos: Hayır ama sahada şartlara göre olur bu değişiklikler. Bazen bunu yapmak lazım. Siz hiç futbolcu olmadığınız için bazen saha içinde ne döndüğünü bilmezsiniz….

Gonçalo Guedes



Bir yıldız adayını tarif etmek için efsane bir futbolcunun ismini alıp, başına “yeni”yi koyduğunuzda hikayenin sonu genellikle hüsran oluyor. “Yeni Pele” Robinho, “Yeni Maradona” Aimar gibi.. Gonçalo Guedes’in de işi zor. Ona “Yeni Cristiano Ronaldo” diyorlar. Haksız da değiller aslında. Adam geçerken, asist yaparken ve son vuruşlarda Guedes daha 20 yaşında geleceğin süperstarlarından birisi olacağını kanıtladı.  Birçok futbolcunun hikayesinde olduğu gibi Guedes’in çocukluğunda fedakar bir baba var. Benavante’de, doğduğu şehirde yeteneği keşfedildiğinde babasının arkadaşları onu büyük kulübe götürmesi için baskı yapıyorlar. Baba endişeli, Guedes daha 10 yaşında. Kendisinden 2-3 yaş büyük çocuklarla maça çıkıyor ve kadife ayaklarıyla sahada dolanırken çoğu sefer bir omuz darbesiyle yerde kalıyor.

 Ronaldo’nun yetiştiği Sporting Lizbon yerine Benfica’ya seçiyor baba Guedes. “Yılda 60 bin kilometre yaptım, kaç araba değiştirdim hatırlamıyorum, oğlumu getirdim götürdüm” diye anlatıyor o günleri. Benfica alt yapısında yine kendinden büyük yaş kategorilerinde oynatıyorlar Guedes’i.  UEFA Youth League’de Paris Saint Germain’e nefis bir voleyle gol attığı Fransızlar onu bir kenara not ediyorlar. Önce Portekiz Kupası maçlarıyla pişiriyor onu Benfica, o günlerde görev yapan Jorge Jesus, Guedes’i şöyle anlatıyor: “Bu çocuk yaşıtlarından hep öndeydi. Çok erken olgunlaştı. Bir futbolcunun değerini sadace top ayağındayken anlamazsınız. Guedes’in oyun görüşü ve saha içindeki psikolojisi mühimdi. Bunlar yeteneğiyle birleştiğinde ortaya bir yıldız adayı çıktı.”
Sağ ayaklı Guedes sol kanatı sevse de teknik adamlar onu forvet arkasında oynatmayı seviyor. Onu sahneye çıkaran gol ise bugün forma giydiği La Liga’nın en iyi kalecisi Oblak’a şimdi tarih olan Vicente Calderon’da attığı gol. Benfica formasıyla Atletico Madrid ağlarını havalandırdığında 18 yaş 305 gün ile Şampiyonlar Ligi’nde gol atan en genç Portekizli olan Guedes, ülkenin bütün yetenekli topçularını kendisine bağlamakta çok da zorlanmayan menajer Jorge Mendes ile çalışıyor.

Paris Saint Germain geçen yıl ara transferde Guedes için Benfica’ya 30 milyon Euro bonservis bedeli ödediğinde “Paris’in yeni prensi” diye manşet atan Portekiz spor gazetesi A Bola, İspanyol teknik adam Emery’nin çok daha fazla şans tanımadığı yarım sezon sonrasında Guedes’in kariyerini yanlış yönlendirdiğini yazmıştı. Angel Di Maria ve Draxler’lı kadroya Mpabbe ve Neymar da gelince A Bola’nın bu tezine kim itiraz edebilirdi ki? Paris Saint Germain’in onu bırakın satmayı kiralamaya bile niyeti yoktu ama transferin son günlerinde gelir-gider balansı yüzünden UEFA ile başının derde gireceğini düşünen PSG, son günü onu satın alma opsiyonunun olmadığı kontratla bir yıllığına Valencia’ya kiraladı. Fransız kulübünün patronu Nasser Al-Khelaifi ve Valencia’nin patronu Peter Lim’in yakın dostlukları ortaya bir kazan-kazan projesi doğurdu. 20 yaşındaki Guedes, Valencia’da pişecek, PSG de 2021’e kadar kontratı olan genç oyuncuyu önümüzdeki sezonlarda 11’ine monte edecekti.

Son yıllarda Avrupa’da en kötü yönetilen kulüp hangisi derseniz, bu sezon başına kadar Valencia derdim. Sekiz yıldır inşaatı duran, beton yığını yeni stadyumu, garip transferler, sürekli teknik adam değişimleriyle eski günlerinin kenarından bile geçmeyen Valencia’ya bir kahraman gerekliydi. Gonçalo Guedes, Superman gibi indi Mestalla’nın çimlerine… 2-3 yıldır maçlara boyunlarında atkı, protesto için ceplerinde beyaz mendille giden Valencia taraftarı Guedes ile hayata döndü. Valencia, La Liga tarihinde en uzun galibiyet serisini onun önderliğinde yakalarken, Portekizli genç İspanya’da sezonun devrimi olarak manşetlere taşındı… Valencia, Real Betis’i deplasmanda 6-3 ile perişan ettiğinde jeneriklik golüyle siftah yapan ardından Mestalla’da Sevilla’ya yine jeneriklik iki gol atan Guedes’in San Sebastian’da Real Sociedad ağlarını havalandıran Zaza’ya sağ ayağının dışıyla yaptığı asistin güzelliğini anlatmak için ise maalesef kelimeler kifayetsiz… (Socrates / Ocak 2018) 

Nerede O Eski Jübileler



“Derbilerde tribünler yarı yarıya ne güzeldi” demeyeceğim, evet güzeldi ama geçti, bitti. Modern stadyumlarda localar varken, stad kapasitesinin yüzde 80’nin sezon başında kombine olarak satıldığı günlere yarı yarıya tribünler kalmaz elbette. Stadyum dışında satılan köfteler de yok artık, var olanlar da kusura bakmasın o eski köfteleri yapamıyorlar artık. Özlediklerim var ama. Sezon açılışları mesela, tesislerde değil de stadyumda yapılan, taraftarın ücretsiz girdiği, tribünleri doldurduğu, yeni transferlerin tanıtıldığı, kurban kesildikten sonra önce toplu koşu ardından sezonun ilk çift kalesi. Yeni transferlerin kumaşını görebilmek, “Bundan olur/olmaz” diyebilmenin ilk günü. Bir de jübileler. Bir takıma mal olmuş, yıllarını vermiş, kaptan olmuş olmamış futbolcuların kramponlarını asmaya karar verdikleri sezonun sonunda yapılan veda maçları. 

Şifo Mehmet’in jübilesinden beri esaslı bir veda akşamına şahit olamadık futbolumuzda. Eski zaman futbolcuları bugünün rakamlarının yanında daha makul yıllık ücretler alırlar; hele de bir de parayı tutmamışlarsa jübilesinin geliri emekli ikramiyesi yerine geçerdi. Sezonda 60 maçı geçen takvimde, Avrupa Kupaları’nın ön elemeleri Haziran ayının sonunda başlarken elbette ki TSYD Turnuvası yapmak hayal ama bir sosyal sorumluluk projesi adına 3 takımı bir akşamda bir araya getirip 3X45 dakika yaptırmak bile aklımıza gelmiyor…
İtalya, jübile geleneğinin sürdüğü bir ülke. Eski ve locasız stadyumları, değişmeyen tribün kültürü ve aidiyet duygusuyla, nostalji bayrağını taşıyorlar gibi eski kıtada, uzaklarda Güney Amerika’da, Arjantin’de de durum farklı değil. Inter, Milan ve Juventus formalarıyla sahada döktüren ve “Maestro” ünvanını sonuna kadar hak eden Andrea Pirlo, kariyerine ABD’de New York City’de son vermişti. Uzun ve özenli hazırlıkların ardından Pirlo’nun jübile programı açıklandı. İtalyan maestronun kariyeri boyunca beraber ya da karşılıklı forma giydiği onlarca efsane 21 Mayıs akşamı Milano’da San Siro’da buluşacak. Bilet fiyatları maç biletlerinin 50 Euro’da başladığı ülkede 12 ile 40 Euro arasında değişiyor. O akşam, 80 bin futbolsever son dönemin en önemli yıldızlarından birine teşekkür etmek tribünleri dolduracak, milyonlar da ekran başında efsane isimlerle hasret gidecek. Taktik yok, skor kimin umurunda… Kaybettiğimiz değil unuttuğumuz jübile geleneği geri gelir inşallah…


Kaleciler: Christian Abbiati, Gianluigi Buffon, Nelson Dida, Marco Storari.
Defans: Daniele Adani, Andrea Barzagli, Daniele Bonera, Leonardo Bonucci, Marcos Cafu, Fabio Cannavaro, Giorgio Chiellini, Billy Costacurta, Giuseppe Favalli, Ciro Ferrara, Fabio Grosso, Marek Jankulovski, Kahka Kaladze, Stephan Lichtsteiner, Paolo Maldini, Marco Materazzi, Alessandro Nesta, Massimo Oddo, Serginho, Dario Simic ve Gianluca Zambrotta.
Orta Saha: Demetrio Albertini, Massimo Ambrosini, Roberto Baronio, Cristian Brocchi, Mauro German Camoranesi, Daniele De Rossi, Alessandro Diamanti, Aimo Diana, Gennaro Gattuso, Frank Lampard, Leonardo, Claudio Marchisio, Simone Pepe, Simone Perrotta, Manuel Rui Costa, Clarence Seedorf, Marco Verratti.
Forvet: Marco Borriello, Antonio Cassano, Hernan Crespo, Alessandro Del Piero, Alberto Gilardino, Vincenzo Iaquinta, Filippo Inzaghi, Alessandro Matri, Alexandre Pato, Fabio Quagliarella, Ronaldinho, Ronaldo, Andriy Shevchenko, Luca Toni, Francesco Totti, Nicola Ventola ve Christian Vieri
Teknik direktörler: Massimiliano Allegri, Carlo Ancelotti, Antonio Conte, Roberto Donadoni, Mauro Tassotti

6 Mayıs 2018

Futbol Gemisinin Birinci Zabitleri



Taktik zekanızın yüksek olması için illa ki futbolcu olmanız gerekmiyor. Kupalar, şampiyonluklar kazanmış bir eski futbolcu olmanız da mecburiyet değil. 57 yaşında Zeljko Buvac, eski Yugoslavya’nın müthiş yeteneklerinin gölgesinde kalmış bir orta saha oyuncusuydu. Kariyerinde bir tek kupa var. Almanya’daki günlerinde bir takım arkadaşıyla yolları 10 yıl sonra kesişti. O adam, Jürgen Klopp’du. Mainz O5’den Borussia Dortmund’a uzanan teknik adamlık kariyerinde Klopp’un sağ kolu Zeljko Buvac’tı. Alman teknik direktör, “Beynim” dediği Buvac’tan Liverpool günlerinde de ayrılmadı ama geçen hafta ani bir kararla Buvac, İngiliz kulübündeki görevinden ayrılıp, ortalıktan kayboldu. Kim bilir belki de Arsenal’e gider tek başına…


Tercüman iken Bobby Robson’un Barça’da ikinci adamı Mourinho’yu anlatmaya gerek var mı? Kulübedeki ikinci adamın varlığının ne kadar önemli olduğunu bilen kulüp şüphesiz ki Barcelona. Frank Rijkaard’ın karanlık yıllardan alıp zirveye taşıdığı dönemde Hollandalı teknik adamın sağ kolu Henk Ten Cate’ydi. Çözülmesi zor maçlarda kulübede Cate’nin futbol aklı devreye girer, Barça oyunu döndürürdü. Bir zaman sonra aynı görevle Chelsea’ye gitti Henk Ten Cate. Onun yerine gelen Neeskens, Hollanda futbolunun efsane isimlerindendi. Kendisinden 10 yaş küçük Rijkaard’ın yanına ikinci adam olarak oturdu, Galatasaray günlerinde de bu ikili beraber çalıştılar…

Galatasaray-Beşiktaş derbisi sonrasında pozisyonlar tartışıldı, teknik adamların 11 tercihleri, yaptıkları değişiklikler masaya yatırıldı ama iki isimden bahseden olmadı. Fatih Terim’in ekibindeki ikinci adam Levent Şahin ve Beşiktaş’ta bu sezon Şenol Güneş’in yanında olmayan Tamer Tuna…
Fatih Terim’in teknik adamlığında ona İmparator unvanını getiren kazandığı başarılardır ve sanılanın ya da öyle olmasını dileyenlerin aksine Terim, çalıştığı kulüpte tek adam değildir. 4 şampiyonluk kazandığı dönemdeki yardımcıları, ikinci kez Galatasaray’ın başına geçtiğinde 15 profesörün danışmanlık hizmeti verdiği Sağlık Kurulu, Profesör Acar Baltaş ile psikoloji dersleri, Terim’in teknik adamlıkta ustalaştığı yıllarda futbolumuza getirdiği yeni vizyondur. 2008’de ABD’den getirdiği kondisyonu uzmanı Scott Piri ile daha sonra Galatasaray’da çalışan; fizyoterapistten diyetisyene kadar ekibini itinayla seçen Fatih Terim, Florya’da 4. döneminde Levent Şahin ile çalışıyor.  Futbolculuk günleri amatör seviyede kalan ama 16 yıldır her kademede antrenörlük ve teknik adamlık yapan Levent Şahin, Gazi Üniversitesi’nde antrenman bilimi üzerine doktora seviyesine kadar çıkmış bir futbol aklı…

Türkiye Kupası’ndaki Fenerbahçe derbisinin ardından yaşadıklarıyla yıpranan ve Galatasaray derbisinde yaptığı değişikliklerle hepimize “Bugün oyunu okuyamadı. Derbide yoktu” dedirten Şenol Güneş’in yalnızlığı, belki de bugün Göztepe’nin başında olan Tamer Tuna’nın Beşiktaş kulübesindeki yokluğudur. Fatih Terim’in artısı ise üçü Galatasaray’ın eski efsanesi olan (Taffarel, Ümit Davala, Hasan Şaş) dört kişilik asistan kadrosundaki Levent Şahin’dir kim bilir..  
Futbol, fırtınalı havalarda gemiyi limana yanaştıran kaptanları kahraman yapar, tarih de onları yazar. Kimse sizden kaybedilmiş bir sezonun fırtınalı günlerinin hikayesini dinlemek istemez. Yönetimi de taraftarı da gemi limana yanaşmış mı, kupa kazanılmış mı, buna bakar. Kaptanlar elbette ki Fatih Terim ve Şenol Güneş, son söz, son karar onların… Lakin her futbol gemisinin bir de birinci zabiti var, onları unutmayalım…

30 Nisan 2018

Iniesta Giderken



Spor gazeteciliği tarihinin en unutulmaz birinci sayfalarından biriydi. Üç büyük turnuvayı arka arkaya kazanan İspanya, 2014 Dünya Kupası’na erken veda edince Marca Gazetesi, 2010’da en büyük kupayı getiren golü atan Iniesta’nın tek başına olduğu ve sırtını dönüp gittiği bir fotoğraf karesinin üstüne “Son” yazmıştı. 44 yıl bir şey kazanamamış bir ülkeye 4 yılda çok şey kazandıran bir kuşağın sonu. 

O fotoğraf karesindeki adam o günleri şöyle anlattı bir zaman sonra: “Dünya Kupası’ndan döndük, kendimi kötü hissediyordum ve neyim olduğunu bilmiyordum. Bana sayısız test yaptılar, sorun yok dediler ama beynim ve vücudum birlikte hareket etmiyordu. Hayatta kötü hissettiğinde neyin olduğunu bilmemek kadar fena bir şey yok. Top her zamandan daha ağır geliyordu bana, kötüydü ve çevrem beni anlamıyordu. Zordu, çok zordu.”
Cervantes’in Don Kişot’unun topraklarında, La Mancha’da ufak bir kasabada doğmuş Iniesta’nın hayatında daha zor günleri olmuştu. İki bin nüfuslu Fuentealbilla kasabasından çıkıp minikler turnuvasında kendisini keşfeden Barcelona alt yapısının teklifini kabul ettiğinde 12 yaşındaydı. Ailesinden ayrılmak istemeyen ve babasına “Ben aslında gitmek istemiyorum ama bu senin hayalin baba, benim futbolcu olmamı istiyor ve bana inanıyorsun” diyen çocuk evine 500 km uzakta yeni bir hayata başladı. Ailesi onu her ziyarete geldiğinde deli gibi sevinen ama uğurlarken de gözyaşlarına boğulan Andre Iniesta, Barça alt yapısı La Masia’da başka bir şehirden gelmiş en ufak yaştaki çocuktu. Camp Nou Stadı manzaralı odasından bir gün o tribünlerin karşısına çıkacağı hayalini kurarken, alt yapıda kendisinden büyük olan Puyol, kaleci Valdes ve Gabri’nin ona ağabeylik yaptığı günleri hiç unutmadı…


Kardeşinin “Alt yapıda bir çocuk var. Mutlaka izle” sözüyle soluğu tesislerde alan Pep Guardiola’nın maçın ardından Xavi’ye söylediği “Bu çocuk hepimizi emekli eder, böylesini görmediğim” dediği Iniesta, gün gelecek Guardiola teknik adam olduğunda “Tiki”Xavi’nin Taka “Iniesta”sı olacaktı.
Zinedine Zidane, bileklerindeki zerafetle futbolun Bolşoy Balesi’ne cevabıysa, Andre Iniesta da, tüm geometri problemlerine sanat katan iki kramponun sahibiydi. Sırtında “8” yazan adamın hangi pozisyonda oynadığını anlatmak yerine ne yapmaya çalıştığının altını çizmek lazım geride kalan 10 yıl içinde. Iniesta, dar ve geniş açılı hayali üçgenlerin bazen uzun bazen kısa kenarını tutan adamdı sahada. Al-ver, basit oyna, önce düşün, topa sahip ol, kaptırdığında vazgeçme geri al… Kariyeri boyunca tek bir kırmızı kart görmeyen ve İspanya’da hangi stadyumda sahaya çıksa alkışlanan, bir gün olsun bir ıslıkla karşılaşmayan Iniesta herkesin kardeşi be bileyim yeğeni ya da komşunun oğlu gibiydi…
“Ben kahraman değilim, bana kahraman diyenleri de anlamıyorum. Kahraman dediği çocuklarını büyütebilmek için doğduğu topraklardan göç eden babalardır. İnsanların hayatını kurtaran doktorlardır. Ben sadece bir futbolcuyum” diyen Iniesta, aralarında 4 Şampiyonlar Ligi ve 8 İspanya Ligi şampiyonluğunun bulunduğu 31 kupalı Barcelona kariyerine gelecek ay son noktayı koyacak. Çin’e gidecek, şu kadar para kazanacak bir gelecek zaman öyküsü. Minik takımında oynadığı Albacete’nin kasasında para kalmayınca 400 bin Euro’yu gözünü kırpmadan gönderen, bütün ticari yatırımlarını doğduğu Fuentealbilla’ya yapıp, kasabayı yeniden ayağa kaldıran bir adam Iniesta…

22 Nisan 2018

Dani Parejo



Avrupa’da futbol alt yapıları kuvvetli ülkeler arasında Fransa, Federasyon’un aklı ve şemsiyesi altında hareket ederken, Hollandalıların avantajı ufak coğrafya. Amsterdam-Rotterdam-Eindhoven üçgeninde yol üç saatten fazla olmayınca, oyuncu da keşfetmek oyuncu yetiştirmenin de lojistik derdi az. Alt yapı üstadı bir başka ülke İspanya’da ise yeteneğin ne olursa olsun kaderini biraz da doğduğu kasaba şehir belirliyor. Iniesta gibi Katalan olmayan bir İspanyol gencinin 12 yaşında Barcelona alt yapısına gelmiş olması gibi istisna örnekler elbette var ama genç futbolcular ağır ağabeylerin ligine genelde doğdukları şehrin takımlarıyla adım atıyorlar. Bu konuda Barselona, Madrid, San Sebastian ve Bilbao şehirleri her zaman bir adım önde. Hikayenin kahramanı da Madrid merkezine 12 km. uzaktaki 100 bin nüfuslı Coslada’da doğmuş Dani Parejo. Yüzde yirmisini göçmenlerin oluşturduğu Coslada’dan iki insan meşhur olmuş. Biri Real Madrid alt yapısına giden Parejo diğeri de aktris Amaia Salamanca… 14 yaşında Real Madrid Akademi’ye adım atan Parejo üç yıllık çabasının ardından A takım hocasının gözüne girmeyi başardı. İspanya’da Barcelona, Atletico Madrid ve Real Madrid’de forma giyecek kadar yetenekli bir Alman orta sahaydı o teknik direktör. Beşiktaş’tan da yolu geçen Bernd Schuster. Yol basitti, Real Madrid B takımında piş, iyiysen Guti’nin de kariyerinin sonuna geldiği günlerde A takımda formayı kap. 19 yaşına geldiğinde zor olanı sundular Parejo’ya. Bir yıl İngiltere’de birinci ligde forma giyecek, tecrübe kazanacak ve geri dönecekti. Queens Park Rangers’da farklı bir futbol iklimine alışayım derken Madrid’den bir telefon geldi. Ada’da sadece yarım sezon kalabilen Parejo’yu Real Madrid acilen takıma çağrıyordu. Kaleci Iker Casillas da ağabeyi yaşındaki iki kaleci sakatlanınca okulda dersteyken telefonla çağrılmış takımla yurt dışı deplasmanına gitmişti bir zamanlar. 

Real Madrid orta sahasında Ruben de la Red ve Diarra sakatlanınca zora düşen teknik kadro, Parejo’ya 5 maçta şans tanıdı ve alt yapıdan yetişen gencin Real Madrid kariyeri o sezon son buldu. Onu Madrid’e yakın bir yere Getafe’ye gönderdiler. Parejo için işler yolunda gitmiyordu, kim Real Madrid’den Getafe’ye gitmek ister ki! 43 kez İspanya yaş altı milli takımlarında forma giymişti, 21 yaşındaydı ve sıradan bir futbolcu olmaya niyeti yoktu. Canını dişine taktı, vasat takımıyla ligde kalmayı başarırken İspanya’da herkes Parejo’yu tanır oldu.


Bütün ülke sizi tanıyorsa telefonunuz transfer için çalar… Yolculuk sıcak, denizli ve güzel bir şehireydi. Valencia’da yaşamak da futbol oynamak da güzeldir İspanya’da. Ülkenin en muteber orta sahalarından biri olmayı başardı ama milli takım kapıları aşırı kaliteli kadro yüzünden ona kapalıydı. Schuster gibi yolu Türkiye’den geçen bir başka teknik adam kariyerinin dönüm noktalarından biri oldu. Galatasaray’da hüsran yaşadıktan sonra gittiği Valencia’da Parejo ile yıldızı barışmayan teknik direktör Cesare Prandelli idi. 

Bir gece diskoda aşırı alkollü vaziyette hocasını eleştirirken, cep telefonu kamerasıyla kayıt yapıldığından habersizdi Parejo… Sadece o değil, babası da ekrana çıktı ve özür diledi. Sonun başlangıcı olabilirdi ama Parejo futbola tutundu. Bu sezon küllerinden doğan Valencia’da kaptanlık pazubandını takan Parejo, sezonun en iyi orta saha oyuncularından biri. Basit oyunu seven yapısı, takımını ileriye taşıyan futbol aklı, serbest vuruş ve penaltılardaki ustalığıyla, en iyi zamanlarındaki Selçuk İnan’ın bir kopyası aslında. 

Geçen hafta içinde (16 Nisan) 29 yaşına giren Dani Parejo, ilk kez İspanyol Milli Takımı’na davet edildi ve hayali gerçek oldu. İspanya’nın Arjantin’i sürklase ettiği maçta oyuna sonradan da girse Parejo da artık A Milli takımın oyuncusuydu. Kariyerinde çok kaybettiği maç var ama o vazgeçmeyenlerden. Kimbilir belki de ileride çocuklarına anlatacak 2018 Dünya Kupası anıları da olur…

Iniesta 31 Kupa Barcelona


Arsene Wenger -Son-


16 Nisan 2018

Fernando Torres: İkinci Veda



Raul gibi Real Madrid formasıyla efsane olmuş ve İspanya Ligi’ni kavurmuş bir golcüyü alt yapı günlerinde ezeli rakibine kaptıran Atletico Madrid bu çocuğun üzerine titriyordu doğal olarak. 90’ların başında Cruyff ve Barcelona fırtınası eserken çocuk mahalle takımının kalecisiydi ve sadece 5 yaşındaydı. Bir gün onu salonda oynanan maçlarda forvete koydular ve olan oldu. Kimse onu durduramıyordu, 11 yaşına geldiğinde Atletico Madrid alt yapısından içeri girdi ve bir sezonda 55 gol attı. 1999’da profesyonel sözleşmeye imza attığında ise sadece 15 yaşındaydı. Araya sakatlık girdi ama daha da önemlisi Atletico Madrid, 60 yıl aradan sonra küme düştü. Takım as oyuncuları formaya veda ederken, çocuğun önü açıldı. Onun da dediği gibi “A takımda bana adımla değil çocuk diye seslenirlerdi.” Vicente Calderon’a alt yapı oyuncuları olarak gittiklerinde tezahürat yapmaktan seslerinin kısıldığı yıllar işte. Atletico, 2.ligdeyken 17 yaşında ilk maçına çıktı. İki yıl aradan sonra 1. Lige döndüklerinde ise Madrid’in kırmız-beyazlı tarafı yeni kaptanını bulmuştu. Kurtlar sofrasında 20’lerin başında bir çocuk 50 bin kapasiteli Calderon’da soyunma odasından en önde çıkıyordu. Atletico Madrid’in geriye dönüp baktığımızda son yedi yılda yaptıklarından çok uzak yıllar. Şampiyonluğa hasret, Avrupa Kupaları’nda başarısız, derbilerde yenik ve her daim talihsiz bir takım.

Fernando Torres zor yılların kaptanıydı. İki kez Chelsea’nin teklifini geri çevirdi ama 2007 yazında Liverpool’a imza attığında 40 milyon Euro bonservis iki takım adına da rekordu. Beyazı eksik kırmızı forma ona çok yakıştı ve İspanyol teknik adam Rafael Benitez yönetiminde yarı İspanyol takımın bitirici vuruşu yapan adamı oldu. Anfield Road, çocuğu çok sevdi ve adı İngiliz medyasında da değişmedi. Fernando Torres hiç büyümüyordu, çocuk Liverpool formasıyla 102 maçta 65 gol attı. Dört yılın ardından “Satmayacağız” dedikleri Fernando Torres’i 60 milyon Euro’ya yakın bir teklif geldiğinde ara transferde elden çıkarmak zorunda kaldılar. Chelsea’nin patronu Abramoviç aradan yıllar geçse de İspanyol santrfora sonunda kavuşmuştu. Londra günlerinde ardında bırakrığı Liverpool taraftarının hüznü mü dersininiz, ne halin varsa gör çığlığı mı, o usta santrfor gitti, saç baş yolduran bir forvet geldi. Torres inanılmaz goller kaçırdı, Torres başı önde oyundan çıktı. 4 yılda 110 maçta 20 gol, Liverpool günleri hatırlandığında Chelsea’da ne kadar da büyük hayalkırıklığı yaşadığını anlatır aslında. Dört ay kiralık formasını giydiği Milan ona Milano havası aldırmaktan başka bir şeye yaramadı. 2015 yılında artık eve dönme vaktiydi. Bıraktığı “kaybeden” Atletico Madrid’in yerinde artık “kazanan” bir takım vardı ama mekanın sahibi Fernando Torres’di. Agüero, Falcao ve Diego Costa’yı parlatıp satan Atletico Madrid’in kapısından 30’unu geçtikten sonra girebilmek için de mekanın sahibi olmak lazımdı. Geride kalan dönemde Atletico’nun bir numaralı santrforu olmayı başaramadı ama takımının 60 yıllık esfane stadyumu Vicente Calderon’a veda ettiği maçta fileleri havalandırmayı bildi.

Bir yaz tatilinde Costa de Morte’de tanıştığı kendisinden bir yaş küçük Olalla Dominguez’den hiç ayrılmadı. Fernando Torres 16 yaşındaydı, Olalla onun peşinden Madrid’e üniversite okumaya geldi, gün geldi beraber Liverpool’a yerleştiler. Atletico Madrid’in stadının yakınında spor salonları zinciri “Nine Fitness”ı açtıklarında Atletico taraftarlarına indirimli üyelik verdiler. Markasının bütün operasyonunu eşine bırakan ve üç çocuk sahibi olan “El Nino” geçen hafta Madrid derbisinde Santiago Bernabeu’da ısınırken belki de son kez Real Madrid’e forma giymeyi hayal ediyordu, olmadı, Simeone almadı onu oyuna. Ağır da gelmiş olabilir, 48 saat sonra Atletico Madrid’in sezon sonunda ayrılacağını açıkladı. 11 yıl önce evden giden “Çocuk” bir kez daha veda etmeye karar verdi. Belki ABD’ye gider, belki Çin’e, kimbilir belki de Türkiye’ye gelir ama Fernando Torres bir gün mutlaka kramponlarına astığında Atletico Madrid’e takım elbisesiyle geri döner. Bunu o da biliyor. Çocuğun bilmediği ise Edip Cansever’in dediği: Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk. Hiçbir yere gitmiyor.” 

8 Nisan 2018

Okan Kardeşim Neredesin?



Formasını bir daha giymemek üzere çıkardığı günden üç yıl sonraydı. Teknik direktörlüğünün ilk zamanlarıydı ve hazırlık kampında çift kale maçlarda oynamaya bayılıyordu. Futbolculuğu kafada bitirmemişti sanki o yüzden sormuştum kendisine: “Hagi, 2-3 sezon daha oynamaz mıydın?” Nefis bir cevap vermişti: “Hafta sonlarında maçları oynardım ama beş gün idman yapacak ne kafa ne de gücüm kalmıştı. O beş gün idmanı yapamayan da oynamayı hak etmez, o yüzden bıraktım.” Zinedine Zidane, 2006’da finalde Materazzi’ye kafayı atıp kramponlarını çıkardığında 34 yaşındaydı. Lig, kupa, Şampiyonlar Ligi ve Fransa Milli Takımı… Bir yılda 60’ın üzerinde maça çıkan Zidane “Artık bu tempoyu vücudum kaldırmıyor” demişti. Uzun yıllar “Ya başarısız olursam” diyerek ertelediği teknik adamlığında ise iki Şampiyonlar Ligi Kupası’nı arka arkaya kazandı, geride kalan haftada da eski takımı Juventus’u sürklase edip bir üçüncü kupanın yolunda yarı final biletini cebine koydu…

Oyunun hızlandığı, güçlü fizikleriyle rakibe acı çektiren defans oyuncularının olduğu, yetenek bir yere kadar önce profesyonel olmalısın günlerinde en tepede olmak isteyenlerin hayatlarından feda ettikleri şeyler var. Messi artık sabaha kadar pizza yemiyor, Güney Amerikalı futbolculara mangal partilerinde uzak durmaları öneriliyor. Her takımda yeni gelen teknik adamın basit kuralıdır. Özgürlüklerden yanayım diye dolananlar, “Vücut sizin, en iyi de siz bakarsınız, ne yerseniz yiyin” ile tesislerin restoranındaki mayonez, ketçap ve gazlı içeceklere yan basmazken, bazıları beslenme uzmanlarıyla çalışıyor. Yılların ezberidir, maçtan bir gün önce kırmızı et ve sebze yenir, maç günü öğle yemeğinde ise tavuk ve makarna… 90 dakikalık efor için protein de karbonhidrat da mühimdir de 25 futbolcunun 25’inin de bedeni, alerjileri, yiyeceklere toleransları bir midir, işte uzmanların devreye girdiği an budur…
Finalde kaybettiği 2014 Dünya Kupası’nın ardından İtalya’nın ufak bir kasabasında yaşayan Doktor Guiliano Poser ile çalışan ve onun öğütlerini telefon ya da e-posta ile almak yerine düzenli olarak ziyaret etmeyi tercih eden Messi’nin sizce o turnuvada 4 kilo fazlası var mıydı? Bence yoktu ama doktor Poser, Arjantinli 10 numaraya yazdığı yemek listesiyle onun bütün yaşam biçimini değiştirdi. Messi, kaslarına zararlı olan şekerden uzak duracak, enerji içeceklerinden içmeyecek, tuz miktarı ne az ne çok olacak ve en önemlisi uyku dışında hareket etmediği zamanın süresi yarım saati geçmeyecekti. Bir futbolcuyu sadece yetenekleriyle değerlendireceksek parmağımızla Messi’yi işaret ederiz ama günlük içeceği su miktarı bile belli olan bu yıldızın uyuduğu uykunun süresinin kontrol altında olduğunu bilmeyebiliriz.


Fransız doktor Patrick Lemoine’e göre birinci şart uyku. Birçok futbolcuya danışmanlık veren Lemoine, futbolcuların her gün aynı saatte uyanması gerektiğini ve uykusu geldiği anda da yastığa kafasını koyması gerektiğini söylüyor. Doğru idman, fitness çalışması, özenli beslenme… Her şey bununla bitmiyor elbette bugünün futbolunda. Adale ağrıları çeken futbolcunun sorunu bacaklarında değil çürük dişinde olabiliyor mesela. Osteopati uzmanları devreye giriyor ve sakatlığı ya da hastalığı bir sonuç olarak alıp hikayeyi başa sarıp koruyucu hekimlik yapıyorlar. Kinesioloji uzmanları hareket eden kaslarındaki enerji akışını kontrol altında tutup, zayıf bölgelere işaret ediyorlar. Fransa’da son yıllarda luminoterapiyle uyku problemi çeken futbolcular için özel ışıklar ve duvar rengi seçimleriyle, sahada ayaklarıyla koşan beyinleriyle iş bitirenlerin mental olarak da sağlıklı olmalarını sağlıyorlar.
Bir eski zaman hikayesidir. Beşiktaş’ın menajerliğini yaptığı dönemde Sinan Engin trafikte takımın yıldız adaylarından Okan Koç’a rastlar ve hemen cep telefonunu çaldırır: “- Okancım neredesin? Evdeyim abi.” Sinan Engin, gereğini yapmıştır elbette.. . 6 yıl önce 30 yaşında futbolu bırakan Okan Koç’a bir soru daha sormaya gerek yok : “Okan kardeşim neredesin demiyorum, biliyorum ki evdesin.”