22 Kasım 2020

Her Yerde Maç Var...


 
Hollanda’da 2004 yazı… Yeni sezonun hazırlık kampında sahada futbolculuk günlerinden kopamayan, meşin yuvarlağa sevdalı bir teknik direktör var. Takımı kadar idman yapıyor her gün, frikik atıyor, kalecileri uzaktan avlamaya devam ediyor ve çift kale maçlarda kendini de oyuna atıyor. Röportaj için karşıma oturduğumda ilk sorum elbette “3 yıl önce futbolu bıraktığına pişman mısın, en azından bir yıl daha oynamayaz mıydın?” oluyor. Hagi bir duraklıyor ve o hiç unutmadığım yanıtı veriyor: “Haftada bir maçı oynardım ama hafta içinde 4-5 gün idman yapacak kafam kalmamıştı. O idmanların yarısından kaçsam içim rahat etmezdi.”

36 yaşında futbolu bırakan Hagi, kariyeri boyunca oynadığı kulüp ve milli takım formalarıyla her sezon maksimum maça çıkan yıldızlarda biri oldu. İyi, en iyi olmanın bedeli buydu. Dinlenemezdin, rotasyon da o günler futbol dünyasına uzak bir terimdi. İdman, maç, idman, yolculuk, maç, idman… Her gün belirli bir saatte tam da zamanında olma gerekliliği, kazanma baskısı, kaybettiğinde çöken psikoloji…

Madrid’de 2006 ilkbaharı… Futbolseverler Almanya’daki Dünya Kupası için gün sayarken, Real Madrid, Zidane’nın futbolu bırakacağı açıklaması sonrasında Fransız yıldıza vedaya hazırlanıyordu. Santiago Bernabeu’daki Villarreal maçında 80 bin taraftar tribündeydi ve maçı çeken kameralar haricinde belgesel projesi için ayrı bir ekip de Zidane’nın peşindeydi. O akşam o ekip sadece Zidane’ı çekti saha içinde.. Fransız efsane 34 yaşındaydı ve Dünya Kupası’ndan sonra kramponlarını çıkartacağını söylemişti. “Neden?” diye sorduklarında cevabı kısa ve netti: “Bir yılda 60 maçı artık vücudum kaldırmıyor.” Berlin’de finalde Materazzi’ye kafayı attı ve gitti Zidane…

 İstanbul’da 2020 sonbaharı… 23 Ağustos’ta Lizbon’da Bayern Münih ile Şampiyonlar Lig finalini oynayan Paris Saint Germain, bu kupanın yeni sezonunda gruptaki ikinci maçı için İstanbul’a geliyor, kadroları geniş ama takım sakatlıklardan kırılmış durumda. Fransa Ligi, pandemi yüzünden yarı kalmış, diğer liglerden 11 maç eksik oynamış olmalarına rağmen Paris Saint Germain’in çıktığı maç sayısı 50’nin üzerinde, ki kadronun büyük bir çoğunluğu milli takımlarında da oynadığından biz buna 60 diyelim.. Mbappe de öyle dedi zaten. Muhabir “Yeni sezonun 10. maçı…” diye sorusunu sormaya hazırlanırken Fransız yıldız lafını böldü: Hayır yeni sezonun 10. Maçı değil, geçen sezonun 60. Maçı. Çünkü hiç dinlenmedik…”

 ***

Mbappe haklı, her hafta neredeyse 2-3 futbolcunun uzun sürecek sakatlıklar yaşadığı bu sonbaharda en çok da o idmanlara çıkan, her maç 10 km.nin altında koşarlarsa eleştirilen oyuncular haklı. Toni Kroos’un dediği gibi futbolcular birlik olabilse Avrupa Uluslar Ligi için bu sonbaharda üç ara verilmez, milli takımlar 8-9 maça çıkmazdı… FIFA ve UEFA uzun yıllardır oyunun aktörlerinin insan olduğunu unuttu. Daha çok maç diyen global sponsorların derdi elbette ki her maçta bir formanın göğsünde, bir panoda televizyon ekranında görünmek.. Evet dünyanın en popüler oyunu futbol, evet pandemi döneminde milyarlarca insan Belarus Ligi’nde iki dakikasına katlanamayacağı bir maçı yeri geldi 90 dakika izledi ama ya sonra?...

İtalyanlar, 10 lig maçının altısını Pazar günü yerel saatle 15:00’te oynatırlar. Yıllar önce taraftar olmayı tarif eden, futbol tutkusunu anlatan güzel bir reklamın sloganı vardı: “Biz her Pazar aşık oluruz.” Bir hafta beklerdin sevdiğini ve her gördüğünde o iki rengi sahada, bir kez daha aşık olurdun.. Oyun çok zamandır böyle değil, teknoloji sayesinde dünya da.. Z kuşağı artık sadece kendi ülkesinden bir takıma aşık değil, her ülkeden sevilecek, takip edilecek, transferlerini, taktiklerini tartıştıkları  bir takımları var. Artık haftanın yedi günü futbol var. Hafta sonları ekran başına oturduğunda kesintisiz gece 01:00’e kadar izleyeceğiniz onlarca maç var ekranda.. İnsan en sevdiği yemeği bile yedi gün arka arkaya yemez.. “İzlemezsin, olur biter” diyebilirsiniz ama ya oynayanlar, kenardaki teknik adamlar, bir takım için emek harcayanlar…

***

“Çok maç var” tartışması 2020’de ortaya çıkmadı elbette. Hagi, Zidane, Mbappe ve Toni Kroos dışında da isyan eden çok futbolcu var geçmişte... FIFA ve UEFA, 200 ülkede binlerce sinema salonunda vizyona giren büyük bütçeli bir Hollywood filmi sanıyor futbolu… Oysa ki futbol, o film gibi banttan değil… Bir tiyatro oyunu bir konser gibi performans sanatı ve elbette bunların hiçbiri futboldaki gibi bir haftada 3 maç oynayıp neredeyse bir maraton mesafesi koşmanızı gerektirmiyor… “Her yerde maç var” kulağa hoş gelebilir ama çok sevmek için bıkmak arasındaki görünmez çizgi çoktan aşıldı bile… Üstelik tüm bu maç sağanağı, virüs yüzünden kırılganlaşan, pozitif çıkan testlerinin ardından karantinaya girip idman yapamayan, çok değil 7 ay önce iki ay boyunca evlerinde oturmak zorunda kalan futbolcuların üzerine yağıyor… Sırılsıklam oldular ve bu acı gerçek, yağmur yağdığında kahveyi alıp pencere kenarına oturup dışarı izlemenin tatlı tarafıyla karşı karşıya geldiğinde sadece bedenler değil akıllar da sakatlanıyor…

15 Kasım 2020

Toto Wolff

Çocukluk yıllarımızın hayat bilgisi kitabından soba başında toplanmış aile bireylerinin yediği kestanenin kokusunu alırdık. Mutluluk bu kadar basit, başarı ise bir o kadar uzak ve bilinmezdi. Her insanın çocukluğunda olmadı kardeşinde kırılan bir kol, düşülen bir bisiklet, patlayan bir dudak, kanayan bir burun, sürtülmüş bir diz, burkulmuş bir bilek vardır. Kaşımız yarılır, elimiz yanar, bıraktıkları izler insana yol gösterir. Daha dikkatli olmayı, daha çok çalışmayı, daha iyi olmayı keşfettiğin yeni yetmelik yılları. Hayat bilgisi kitabında geçmez ama bazı çocuklar babalarına doyamadan veda ederler… Toto gibi..

Toto babasının beyin kanseri olduğunu öğrendiğinde 8 yaşındaydı. Anestezi uzmanı olan annesi eşini kaybettiğinde orta sınıf ailenin iki çocuğunun eğitim hayatı tehlikeye girmişti. Toto yıllar sonra kendisini zirveye taşıyan prensipler neyse bunu çocukluğunda öğrendi. Bu dünyada en güçlüler değil yeni şartlarını en çabuk kabullenen ve uyum sağlayanlar ayakta kalırlar. İster şehrin kanunu değil ister ormanın. 40 yıl sonra dediği gibi en çok şeyi en zor zamanlarında öğrendi Toto. Anneleri zor olanı tercih etti, çocuklarının iyi eğitim alması için özel okula yolladı onları, fatura ilk günden kabarıktı. Hayata veda etmiş Romanya kökenli bir babanın ve Polonya asıllı bir annenin Viyana’da özel Fransız Lisesi’ne giden çocukları. Toto 12 yaşındaydı ve bir gün onun okul idaresinden çağırdılar. Okul taksitlerinin uzun zamandır ödenmediğinden dolayı müdür, eşyalarını toplayıp evine gitmesini söyledi. Bu yaşananlar hayat bilgisi kitaplarında geçmez ama yaşanır işte. O yaşta bir çocuğun parası yok diye dolabını boşaltıp okuldan kovulmasını elbette bir yere yazmıştır Toto…

Gidilecek bir başka okul, okunacak başka kitaplar, öğrenilecek başka diller vardı elbette hayatta. Ehliyetini aldığında annesinden onu yarış pilotluğu kursuna göndermesini istedi. 9 Ocak doğumlu Toto’ya yılbaşı-doğum günü hediyesi kursun hiç de az olmayan faturasıydı. Oysa ki Toto o yaşına kadar otomobillere ilgi duymamış tek bir yarışı izlemeye bile gitmemişti. Arkadaşlarıyla dağıtmak için gittiği kısa Amsterdam tatili dönüşünde yakın arkadaşı Philipp Peter’in Formula 3’teki yarışını izledi Nürburing’de. Walter Lechner Yarış Okulu’ndan mezun olduğunda kendini modern bir gladyatör olarak hissediyor ve yarış pilotu olmayı hayal ediyordu. 20’li başların yaşında herkes kendini en iyi hisseder, Toto da öyle hissetti ama önce Seat ardından Ford ile katıldığı yarışlarda kendisinden küçük pilotların çok daha iyi olduğunu kabul etti. Alex Wurz ve Nick Heidfeld yükseliyordu ve Toto, 22 yaşında sponsorlarını kaybetti…

 

Gençlik yıllarında ilk kazandığı parayı unutmadı. Viyana’da ırkçılığa karşı bir protesto yürüyüşü yapılacağını öğrendiğinde gidip yüzlerce mum satın aldı. Akşam saatlerinde büyüyen kalabalık, Toto’nun cebini doldurmuştu. Finans mezunu bir gencin demir çelik fabrikasında satış pazarlama bölümünde çalışması normaldi ama hayata mum satarak başlayan Toto, internetin emeklediği yıllarda bütün parasını sanal dünyadaki projelere yatırdı. İlk internet şirketini kurduğunda 26 yaşındaydı, onu büyütüp ikincisini kurduğunda ise 32..

 

Formula 1, 9 yıl aradan sonra İstanbul’a döndü. Bugün Intercity İstanbul Park da mum satan çocuk da Toto da olacak. “Başından beri tribünde izleyici olmaktansa işin yönetici kısmında olmayı hayal ettim” dediği Formula 1’de son 6 sezonda markalar şampiyonluğunu kimselere bırakmayan ve kimilerine göre rekabeti bitiren Mercedes AMG Petronas’ın yarış direktörü, CEO’su ve yüzde 30 ortağı olduğunu elbette ki yarış severler biliyor. Ülkesi Avusturya’dan çıkmış bugün hayatta olmayan ve Mercedes takımının bugünlere gelmesinde büyük payı olan efsane pilot Niki Lauda’nın Toto’nun ilk eşinin akrabası olduğu detayı ise sıkı Formula 1 takipçilerinin dağarcığındadır ancak..

58 tur, 5.338 km uzunluğundaki pist, efsane sekizinci viraj, 309  km’lik yarış… Torger Christian Wolff ya da kısaca Toto Wolff 48 yaşında, eşi eski bir yarış pilotu Susie Wolff. İkisi ilk evliliğinden üç çocuk sahibi bir baba… Kazancı 500 milyon Euro’yu aşmak üzere. Birkaç yüz Euro okul taksiti ödenmediği için Fransızca öğrenmesine engel olunan çocuk büyüdü… İngilizce, İtalyanca, Lehçe ve evet Fransızca biliyor…

8 Kasım 2020

Gücümü Gücünüzden Almaya Geldim

 

İstanbul’da 2020 kışı… İnsan yalnız kaldığında hayal de kuruyor, eski günleri de hatırlıyor… Eylül ayında 40 yaşına girecektim, bir karar vermem gerekiyordu. Bence de bir yıl daha futbol oynardım ama bu yaşta vücudum takımımı şampiyon yapmaya ne kadar yardımcı olurdu ki.. “Oğlum Emre” dedim: “Bugüne kadar ayaklarınla yaptığını bundan sonra beyninle yap, otur düşün; bu takım iki sezondur şampiyonluk yarışından uzakta, böyle gitmez, belki çok takım arkadaşına ayrılık kararını bildireceksin ama inandığını yapacaksın.”

Tribünler, kaybeden bir 11’in aktörlerini artık idman fotoğraflarında bile görmek istemiyorlar. Bana yetki verildiğine göre artık gelecekler kadar, gidecekleri de belirlemem lazım. Transferde bütçemiz satabileceğimiz oyunculara bağlı. Gustavo’nun taliplileri var ama benden sonra bu takımın lideri o. Vedat’ı isteyenler var, 15 gol atmış, 5 asist yapmış santrforun yerini nasıl dolduracağım, bunu iyi düşünmem lazım..

Kiralık oyuncularla bu iş olmaz. Bonservisi elinde olan oyuncuların listesini çıkarmalıyım. Gelecek sezon yarıştaki rakiplerimin kadrosuna hasar vermeden de iyi takım kuramam. Bayern Münih, B. Dortmund’dan Lewandovski’yi, Juventus, Napoli’den Higuain’i, Paris Saint Germain, Monaco ile şampiyon olan Mbappe’yi alarak böyle yaptı zaten.. Benim takımım güçlenirken onların zayıflaması için birkaç hamleye ihtiyacım var.

İstanbul’da 2020 ilkbaharı..  Gökhan ve Caner bizden Beşiktaş’a gittiğinde nasıl biz kaybedip Beşiktaş kazandıysa şimdi aynısını yapmaya karar verdim, hem ikisinin de bonservisi elinde. Aradım, ikisi de çok eski arkadaşlarım, söz verdiler. Mert Hakan Yandaş yetenekli çocuk, bu sezon iyi oynadı ama geride kalan sezonları bizim 10 numaramız olmaya yeter mi? Galatasaray’ın yetenekli adamları arasında iş yapabilir. Zor oldu ama onu da ikna ettim. Caner geliyor ama geçen sezon Trabzonspor’a çok katkı veren Novak’ı alırsam hem sol bekte iki alternatifim olur, zaten onların da Novak seviyesinde bir sol bek bulmaları zor..

 

İstanbul’da 2020 yazı… Pandemi bütün hesaplarımı değiştirdi. Yeni sezonda da 5 oyuncu değişikliği olacakmış ve lig 42 hafta oynayacak. Kulübesi zengin bir kadro kurmam lazım, kenardan gelecek adamların kazandıracağı 10-15 puan bile yarışta çok şeyi değiştirir. Evet Sosa 35 yaşında ama bu ligi en iyi bilen yapancılardan, oyunu soğutur, frikik atar, maç çözer. Erol kendini çok geliştirmiş, teknik adamlıkta yaşı gereği usta olmasa da bizim camiayı bilen bir isim. Transfer için Erol ile uzun toplantılar yapıyoruz. Sağ kanat için düşündüğüm isim Visca. Hem Başakşehir en önemli silahını kaybeder hem de ben tabela canavarı bir oyuncu almış olurum. Lakin Şampiyonlar Ligi oynayacaklar, Okan hayatta bırakmaz onu… Valencia’nın inişli çıkışlı bir kariyeri var ama tecrübeli hem zaten bonservisi de yok, onunla da anlaştım…

Vedat’ı Lazio’ya, Jailson’u Çin’e sattık. Şimdi biraz para harcayabilirim. Hem ucuz hem iyi santrfor bulmak. Samatta bence bizim ligde iş yapar ama Mevlüt’ü de göndereceğim, bana iki santrfor daha lazım. Papis Cisse benden 5 yaş küçük, geçen sezon 22 gol attı. Onu listeme yazdım ama alternatiflere de bakıyorum. Erol Hoca, eski takımı Alanya’dan Bakasetas’ı da istiyor ama bonservisi yüksek. Sosa-Mert Hakan’ı aldım, onların da moralinin bozulmasını istemem…

Gökhan 35 yaşında, Nazım Sangre’yi alarak iyi iş yaptık bence. Stoper meselesi çok mühim, bu hattı iyi olmayanın yarışta işi zor ama fiyatlar yine el yakıyor. Tisserand ve Lemos’u aldım, ikisi de gelişime açık, elimizde Serdar Aziz de var, hem zaten önemli olan takım savunması, önlerinde Gustavo gibi bir adamla oynayacaklar, daha büyük lüks mü var onlar için? Thiam ve Sinan ilk 11 oynamaz ama 5 değişiklik hakkımız olduğu sezonda artık ne katkı verirlerse kardır.

İstanbul’da 2020 sonbaharı.. Lig başladı ama hala ajandamda iki transfer var. Birini Erol Hoca önerdi, o Yunanistan Ligi’ne çok hakim. Pelkas’ı izledim, rakibe ters gelen oyuncu, birden fazla mevkide de kullanabiliriz ama ben Caner ile birlikte oynayacak ve asıl kanadım ilan ettiğim sola bir Arjantinli düşünüyorum. Evet çok sakatlanıyor ama zaten bu da olmasa Roma’dan çok daha büyük takımlarda oynayacak yeteneğe sahip. Sevilla’den beri takip ediyorum Perotti’yi… Tribünler belki boş olacak ama yürüyerek adam geçen, zeki futbolcu evdeki taraftarı da koltuğundan kaldırır…

***

Bu satırlar –elbette ki- Emre Belözloğlu’na ait değildir. Emre ile son olarak 2006 yılında bir röportajda konuştum…

1 Kasım 2020

Kimdi Giden Kimdi Kalan...

Kariyerinin tamamımı bir forma altında geçirmek için sadakat kadar yetenek de gerekir, iyi profesyonel olmak da.. hele ki oynadığınız takım sürekli şampiyonluk yarışı veriyorsa… Kimse size alt yapıdan yetiştiğiniz ya da genç yaşta o formayı giydiğiniz için 15 yıl boyunca yeni kontrat vermez. Bülent Korkmaz, Rıza Çalımbay olabilmek için zor. Bugünün futbolunda hem bizde hem de Avrupa Ligleri’nde bunu başarabilen futbolcuların sayısı hızla azalıyor. Transfer dönemlerinin çılgınlıkları, havalarda uçan milyon Eurolar şu soruyu sormayı gerektiriyor. Sadakatsiz olanlar eskiden futbolculardı artık yönetimler mi? Biz bir zamanlar attıkları yeni imzayla eski kulübüne ihanet ettiği düşünün isimler arasında bir tura çıkalım.. Türk futbolunun 100 yılı deviren ezeli rekabet üçgeninde forma değiştiren futbolcuların büyük bir çoğunluğu aslında kulüplerinden ayrılmak zorunda kalmışlardır ama yönetimler giden adamı, ihanet eden adam olarak taraftara ezberletmeye çalıştıklarından birçoğu haksız yere sadakatsiz olarak damgalanmıştır. 

İlk sırada Galatasaray yönetiminin hakkı olan kontratı vermediği Tanju Çolak var. Dönemin Galatasaray Başkanı Alp Yalman’ın özel hayatı nedeniyle gözden çıkardığı Avrupa Gol Kralı Tanju Çolak, rahmetli Metin Aşık’ın gayretleriyle soluğu Fenerbahçe’de almıştı. İki numarada son 20 yılın en sarsıcı transferi var. Tümer Metin, Luis Figo mudur? Beşiktaş yönetiminin yeni kontrat vermediği ve haksızlık yaptığı, “Sergen attı şampiyonluk geldi”nin diğer kahramanı kariyerine Fenerbahçe’de devam etti. Beşiktaş yönetimi istese Tümer ile yola devam edebilirdi ama genç kuşaklar onu Kartal’a ihanet eden Tümer olarak öğrendiler… Haksızlıktı..

Listenin 3 numarasında kariyerinin son senesinde Fenerbahçe’ye giden Galatasaray kaptanı “Büyük” Mehmet Oğuz var. 1979 yılındaki imzanın ardından şampiyonluk hasreti çeken çok Galatasaraylı genç ve çocuk gözyaşı döktü, hikayenin sonunda Mehmet Oğuz kaybetti.. Hasan Vezir, Mehmet Oğuz’dan 10 yıl sonra Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçti. 0-3’ten 4-3 Fenerbahçe’nin kazandığı derbinin kahramanı Hasan, Galatasaray’da kayboldu gitti, Fenerbahçe’de kalsaydı yerli Rummenige olarak yola devam ederdi. İki eski Fenerbahçeli İlyas Tüfekçi ve Arif Kocabıyık, 80’lerin ortasında Fenerbahçe’den Galatasaray’a geldiler. İkisi de başarılı oldular, ikisi de çok büyük futbolcuydular. 

Haim Revivo, Celta Vigo forması giyerken Barcelona’nın transfer listesindeydi. Fenerbahçe’ye geldiğinde Galatasaray 4 sezon arka arkaya şampiyon olmuş, Jardel’in geldiği kadro beşincinin peşindeydi. İsrailli 10 numara, Kadıköy’de taraftarın sevgilisi oldu. Denizli yönetiminde şampiyonluğu kazandı, ertesi sezon Galatasaray 15. Şampiyonluk kupasını müzesine götürüp, 3. Yıldızı taktıktan sonra sürpriz bir transfer gerçekleşti. Fatih Terim’in döndüğü Galatasaray’da devre arasının yürek yakan transferi Haim Revivo idi. Kadıköy’de Revivo formalarını yakanlar, kulübün değişim kampanyasına katılanlar, Florya cephesinde ise yetenekli 10 numaranın imzasının heyecanı. Revivo ilk maçında Bursaspor deplasmanında 3 gol attı. Fileleri havalandırdıktan sonra attığı taklalarla meşhur Revivo sonra kayboldu ortalıktan… 

Listenin 9 numarasında Semih Yuvakuran var. Türk futbolunda modern bek denildiğinde akla gelen isim. Hücumlara katkı veren, kayarak müdahalede Avrupalı davranan, sertliği topa olan sol bek. Galatasaray’dan istediği kontratı alamayınca o da kariyerine Fenerbahçe’de devam etmişti. Listenin 10 numarasında Ogün Temizkanoğlu ve Abdullah Ercan var. Trabzonspor savunmasının iki kaliteli ismi, Fenerbahçe forması giydiğinde çok kalpler kırıldı…

“İlk 10’da Emre Belözoğlu, Fatih Akyel, Sergen Yalçın neden yok?” derseniz adı geçen futbolcuların derbinin bir yakasından ötekine direkt gitmediklerini, kariyerlerinde mutlaka bir ara takım olduğunu hatırlatırım. Bu listede Mehmet Oğuz ve Hasan Vezir dışındaki isimleri sadakatsiz olarak nitelemek büyük haksızlık olur. Hepsi dönemin şartlarında kendilerine inanmayan kulüplerinin vefasızlığına ya da futbol akıllarına teslim oldular. Ayhan Akman’ın Beşiktaş’taki flu 10 numara günlerinden sonra Galatasaray’a gitmesi gibi… Sözü Murathan Mungan’a bırakıyorum. Giden mi terk eder, kalan mı?...

Kimdi kimdi kalan
Giden mi suçludur her zaman?
Ne zaman başlar ayrılıklar
Dostluklar biter ne zaman

Her geçen gün bir parça daha
Aldı götürdü bizden
Aynı kalmıyordu hiçbir şey
Değişiyordu her şey
kendiliğinden

Artık çözülmüştü ellerimiz
Artık bölünmüştü yüreğimiz
Birimiz söylemeliydi bunu
Ötekini incitmeden

Kimdi giden kimdi kalan
Aslında giden değil
Kalandır terkeden
Giden de
bu yüzden gitmiştir zaten

25 Ekim 2020

Mesut Günlerimiz de Olmuştu


 Madrid’de 2020 sonbaharı… Santiago Benabeu Stadı’nın yıllardır çekmecede duran yenileme projesini, maçlar seyircisiz olunca fırsat bulup devreye sokan Real Madrid maçlarını, kulüp tesislerinin içinde bulunan Alfredo di Stefano Stadı’nda oynuyor. El Clasico’ya bir hafta kala iki “kolay” maç var önlerinde. Ligin yeni takım Cadiz’i gözü kapalı yenerler ardından Şampiyonlar Ligi grubunda ilk maçında Shakthar Donetsk’e mi takılacaklar, sonra Barcelona maçı için Camp Nou yolları… Pandemi günlerinde evdeki hesap çarşıya uymuyor. “Çerez” rakip Cadiz tarihinde ilk kez Real Madrid deplasmanında kazanıyor, stadın adı Bernabue olmasa da.. Sergio Ramos sakatlanıyor ve Zidane, Barça maçı için takım kaptanını riske etmiyor ve Shakthar maçında tribüne yolluyor. Ukrayna ekibi virüs ve sakatlıklar yüzünden 7-8 eksikle gelmiş.. Real Madrid için ter idmanı görülen maç kabusa dönüyor, ilk yarı 0-3 sona erdiğinde arka sahada vukuat çıkınca mahalle kahvesinden ağır abileri çağırırcasına Zidane, aslarına sarılıyor ama yetmiyor… 4 günde iki mağlubiyet…

İstanbul’da 2009 ilkbaharı... UEFA Kupası adıyla oynanan son final: Shakthar Donetsk-Werder Bremen. Almanlarda bir Türk genç var ama şehri de Kadıköy’ü de bilen tek isim Mircea Lucescu. O akşam Ukrayna ekibi kupayı kazanırken, Mesut Özil harika futbol oynuyor ama yetmiyor. Werder Bremen’in yedeği Tosic bir zaman sonra Gençlerbirliği ve Beşiktaş formaları giyecek haberi yok. Mesut da Real Madrid’e imza atacak ama yeni yıl takviminin duvarlara asılması gerekiyor…

İstanbul’da 2013 ilkbaharı… Madrid’de 3-0 biten Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinin rövanşı… 1-0 geriye düşen Galatasaray ikincci yarıda 14 dakikada attığı 3 golle Jose Mourinho’nun kabusu oluyor. Portekizli teknik adam takımın 10 numarası Mesut Özil’i oyundan alıp defansı Albiol ile sağlamlaştırıyor. Galatasaray o gün 3-2 kazanıyor, turu geçen Real Madrid ama ertesi gün Madrid’de kıyamet kopuyor. Mourinho’nun İstanbul’da sahaya sürdüğü 11’de tek İspanyol oyuncu kaleci Diego Lopez. Sergio Ramos o gün kadroda yok ve Pepe’den Khedira’ya, Mesut’tan Modric’e ve Ronaldo’dan Higuain’e uzanan kadro, “İspanyol kimliğini kaybetmekle suçlanıyor.

 

Barselona’da 2010 yazı... Real Madrid’den önce Mesut Özil’e göz diken bir başka kulüp var. Barcelona, Werder Bremen ile ön protokol yapıyor. Galatasaray’a transferi öncesinde Shalke 04 forması giyerken aldığı ceza yüzünden Mesut’un önünün açılmasını sağlayan Lincoln’un vatandaşı Diego da Werder Bremen’de Mesut Özil’in yükselişine hayati bir asist yapıyor. Yıllar sonra Mesut’un karşısına 2013 ilkbaharında Galatasaray formasıyla çıkacak Felipe Melo ile Juventus’a gidiyorlar. Guardiola “Bir yıl daha Almanya’da oynasın, pişsin” deyince Barcelona transferden çekilince, Mesut, İstanbul akşamında karşılıklı 10 numaralı formayı giydiği Sneijder’e veda eden ve Madrid’e gelen Jose Mourinho’nun ısrarıyla Madrid trenine biniyor. Hani her futbolcunun kariyerinde geçecekse bir kez geçen ve bindin, bindin Real Madrid treni..

Madrid’de 2013 yazı... Real Madrid Başkanı Florentino Perez, Gareth Bale için 100 milyon Euro öderken bu paranın yarısının Galli oyuncunun takımı Tottenham’ın ezeli rakibi Arsenal’den kasasına geri döneceğinden habersiz. Real Madrid bir yıl önce yine Tottenham’dan Luca Modric’i almış ve İspanyol medyası o günlerde Mesut Özil’in bu transferden rahatsız olduğunu yazmış. Pek de öyle olmuyor. Mesut asist kralı olarak yola devam ediyor ama Perez’in aklı İspanyol yıldızlarda. Wesley Sneijder’in Real Madrid’den ayrılığına sebep olan gece hayatı haberleri Mesut Özil için de çıkmaya başlayınca Perez, 10 numarasını gözden çıkartıyor. Baba Özil’in menajerliğe soyunup Mesut’un yıllık ücretinin yükseltilmesini istediği ve Real Madrid başkanı ile kavga ettiği haberlerinin gölgesinde Mesut Özil, 50 milyon Euro karşılığında Arsenal’in yolunu tutuyor. Bir maçta kötü oynadığı için 45. Dakikada oyundan alındığında, Sergio Ramos’un formasını içine giyip “İkinci yarıda gol atsaydım formamı çıkartıp Mesut’a destek verecektim” diyen Sergio Ramos ve onun asistleriyle gol krallığında Messi ile rekabete giren Cristiano Ronaldo o günlerde çileden çıkıyorlar. Bir tek adam var transferi durdurabilecek ama o da valizini topluyup gidiyor Madrid’den.. Mesut Özil’li kadrosuyla “muhteşem” Barça’nın yolunu kesmek için Madrid’e gelen bir Kral Kupası ve bir şampiyonlukla da olsa bunu başaran Jose Mourinho, Şampiyonlar Ligi kupası kazanamadığı için “yuvası” Chelsea’ye gidiyor. Arsenal’li Mesut ile aynı şehirdeler ama Londra’da ikisinin birlikte mesut olma şansı yok…

 

Ege’de 2005 yazı… Sadık (Fikret Kuşkan) yıllar sonra döndüğü kasabasında deniz kenarında kurulan sofrada çocukluk arkadaşına “Ne oralı olabildim, ne buralı kalabildim” diyor Babam ve Oğlum’da… 15 yıl sonra Londra’da Almanların ihaneti ve vefasızlığıyla boğuşan Mesut Özil’e son darbeyi onu futbol sahasının dışına atan ve lig kadrosuna bile yazmayan eski takım arkadaşı Mikel Arteta vuruyor.. Onu 10 yıl önce “Pişsin” diyen almayan Pep Guardiola’nın eski yardımcısı Arteta… Real Madrid yerine Barça’ya gitseydi Özil daha mesut olur muydu acaba?..

19 Ekim 2020

Belhanda'nın Transfer Hikayesi

Dört yıl önce transferin son günü. Her yerde olduğu gibi Nice kulübünde de hareketli saatler yaşanıyor. Teknik direktör Lucien Favre, şampiyonluğun en büyük favorisi PSG’e kulübe bir kuruş kazandırmadan giden Hatem Ben Arfa’nın yerine onu istiyor. Takım transferde en büyük parayı orta saha oyuncusu Cyprien’e yatırmış, 5 milyon Euro ödemiş, futbolun haşarı çocuğu Balotelli bugün olduğu o günlerde de boşta, Nice ona kucak açmış ve kıdemli bir stoper olan Brezilyalı Dante’yi almışlar. Nice’in tek şansı var, kontratının son iki sezonuna giren Belhanda’yı satın alma opsiyonuyla kiralamak. Kiev’in soğuğundan sıkılan Belhanda için de Güney Fransa’da bir kulüpte oynamak elbette rüya gibi. Kiev ile gelecek sezon bonservisi görüşürüz, hem bakalım bizde ne yapacak” deyip oyuncuyu kiralıyor Fransız kulübü. Belhanda’ya da L’Equipe Gazetesi’nin arşivine göre 2.4 milyon Euro brüt (yaklaşık 1.4 milyon net) vermeyi kabul ediyorlar…

2016-2017 sezonunda Fransa, PSG’nin şampiyonluk serisine son veren Monaco ile tanışıyor. Kolombiyalı usta santrfor Radamel Falcao, genç yetenekten ötesi Mbappe ligi sallıyorlar ama o sezon puan tablosunda üçüncü sıradaki takım da manşetlerden düşmüyor. Orta sahasında Seri’nin oynadığı, Belhandalı Nice harika bir sezon geçiriyor. Seri, Belhanda ve Falcao bir zaman sonra Galatasaray’da bir araya gelecekler ama duvarlarda daha 2017 takvimi asılı…

Haziran 2017. Kiralık kontratı biten ve Dinamo Kiev’e dönmek zorunda olan Belhanda’yı Nice’in neden satın almadığını Radio Monte Carlo’da Jean Pierre Riviere’e soruyorlar. Nice’in patronu net konuşuyor: “Bizden 9 milyon Euro istediler. Bu rakam serbest kalma bedeli ve biz bu rakamı ödeyemeyiz.”

 

Futbola stoperde başlayan, daha sonra defansın önünde kesici olarak 6 numara pozisyonunda oynayan Belhanda, Montpellier alt yapısında yetiştikten sonra A takımda şampiyonluk sevinci yaşarken hücum hattını geçiyor. Onu yıllar sonra Nice’de olduğu gibi önce sol kanatta sağ ayaklı bir forvet oyuncusu olarak kullanıyorlar ve sonrası forvet arkası, siz isterseniz 10 numara diyebilirsiniz…Dinamo Kiev, bonservisine zamanında 10 milyon Euro ödediği, Nice ve Schalke 04’e kiraladığı Belhanda’yı 2017 yazında satamazsa ertesi sezon bedavaya gideceğinin farkında. Galatasaray çalıyor kapıyı, Kiev’de bir bayram havası. Serbest kalma bedeli 9 milyon Euro olan oyuncu için “çok parası olan” Galatasaray pazarlık bile yapmıyor pardon fazlasını yapıyor. Bonuslarla birlikte Dinamo Kiev’e 10 milyon Euro ödeyecek kontratı hazırlıyorlar. 9’a serbest kalan adama 10 milyon vermek futbol tarihine geçmiş olabilir ama bir de oyuncunun yıllık ücreti var tabii. Fransa ligini 3. bitiren takımda maksimum 1.5 milyon Euro kazanan Belhanda’ya 3 milyon 350 bin Euro net yıllık ücret vereceklerini söylediklerinde Belhanda’nın evinde de bayram havası. Yetmiyor, takımın kazandığı her puan için de 5 bin Euro vereceklerini söylüyorlar, Belhanda havalara uçuyor, dur yetmez diyorlar üstüne her 25 puan topladığımızda da 100 bin Euro vereceğiz diyorlar… “İş bilen, iş bitiren” Galatasaray yöneticisi kimsenin talip olmadığı Belhanda için bir de haber patlattırıyor: Sevilla da Belhanda’yı istiyor. Olay “biz kaptık”a gelecek ama Sevilla’nın bundan haberi yok elbette. İspanyol kulübünün başkanı Jose Castro “Ne Belhanda’sı kardeşim. Adı bile geçmedi bizde. Biz eski oyuncumuz Banega’yı alacağız” diyor… 10 numaralı formanın sahibi Sneijder daha takımdan ayrılmadan forma Belhanda’ya veriliyor ve Hollandalı için sosyal medyada ziyadesiyle profesyonel bir itibarsızlaştırma kampanyası için de düğmeye basılıyor…

İş bilen, iş bitiren Galatasaray yönetimi Belhanda’nın ardından bir tarihi transfere daha imza atıyor 2017 yazında. Osmanlıspor’un 2015 yazında 350 bin Euro’ya aldığı Badou Ndiaye’yi müthiş (!) pazarlıkların ardından 7.5 milyon Euro’ya alıyorlar. Yetiyor mu yetmiyor. İki sezonda 1.5 milyon da bonus ödemeyi kabul ediyorlar. Belhanda, Nice’de kazandığının 2.5 katını almış, Ndiaye’nin başı kel mi? Osmanlıspor’da 480 bin Euro kazanan oyuncuya 2 milyon 750 bin Euro yıllık ücret vereceklerini açıkladıklarında, Ndiaye’nin evinde bayram havası… “Dur az sevin” diyorlar: “Takımın kazandığı her puan için sana da 5 bin Euro vereceğiz.” Bulutların üstündeki Belhanda’ya “Az öteye çekil ben de sevineyim” diyor Ndiaye…

O sezon Monaco’yu şampiyon yapan Falcao geçen yıl Galatasaray’a imza attı. Belhanda’nın Nice’ten takım arkadaşı Seri geçen sezon Galatasaray’da kiralık forma giydi. Ndiaye, İngiltere’ye 16 milyona satılıp sonra tekrar kiralandı, geçen sezonun ikinci yarısında da Trabzonspor’da kiralık olarak forma giydi. Bugünlerde piyasa değeri 4 milyon Euro… Belhanda’nın menajeri William D’Avila, Galatasaray’ın en sevdiği menajer oldu:  İki sezon kiraladıkları Onyekuru, Sivas’tan bedelsiz aldıkları Emre Kılınç, geçen sezon “bir şans daha verilen” Emre Mor, orta sahaya adam lazım deyip apar topar getirilen Etebo, yetersiz diye federasyonu ismi bile bildirilmeyen stoper Ozornwafor… Hepsi William D’Avila’nın portföyünde… Ne diyordu o garson Cem Yılmaz’a: “Ne vereyim abime…”

11 Ekim 2020

Yedi Kız Kardeşler

İspanya’da Franco rejimi yıllarında ülke ekonomisini büyük katkısına rağmen Katalanaların başkenti olarak bilindiğinden başta alt yapı ve ulaşım olmak üzere eksik kalan Barselona şehrinin kaderini değiştiren 1992 Olimpiyatları olmuştu. Gaudi’nin eserleriyle süslenmiş güzel şehrin modern şehre geçişinde etkili olan isim ise uzun yıllar Franco’nun yanında politika yapan ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanlığına yükselen Jose Antonio Samaranch’tı. Katalan başkan, Barselona’nın Olimpiyatlar’a ev sahibi olması için ağırlığı koymuş ve şehir kısa sürede eksiklerini tamamlamış ve İspanya’da spor kültüründe bir devrim olmuştu. Dönemin gençleri ve bugün onları çocukları başta olmak üzere tüm İspanya spor yapmaya başladı, futboldan basketbol, teniste yetişen şampiyonlar, kazanılan kupalarda 92 Olimpiyatları’nın mayası büyüktür..

Biraz öteye uzanalım ve iki yıl öncesine dönelim. İtalya’nın ev sahipliğini yaptığı 1990 Dünya Kupası’na. İtalyanlar, İngilizler ve Yunanistan’ın son turda çekildiği ev sahipliği oylamasında Sovyet Rusya ile baş başa kalmıştı. Sovyetlerin 1984 Olimpiyatları’nı boykot etmiş olmasının oylamayı etkilediği ve İtalya’nın 1934’ten sonra ikinci kez ev sahipliğini bu sayede kazandığı söylenir. 1984’de çıkan bu kararın ardından İtalyanlar eldeki bütün stadyumlarını yenileme işine giriştiler. Ülkede 80’lerin ortasından sonra Napoli ve Maradona fırtınası esiyordu ve karşılarında o dönemin en büyük yeteneklerinden Michel Platini, Juventus forması giyiyordu. Dünya Kupası yaklaşırken, üç kıtada “Made in Italy” gerçeği vardı, tasarımcılar otomotiv ve tekstil sektörüne yön veriyor, lüks ve pahalı markalar Çizme ekonomisini uçuruyordu. İtalyan patronların futbola olan tutkularının tezahürü ise kulüp satın almaktı. Büyük bir yarışa girdiler. 

Agnelli Ailesi Juventus’u 70 yıldır kontrol altında tutuyordu ama dönem Silvio Berlusconi ve Milan’lı yılları çağırıyordu. 90 Dünya Kupası sonrasında yıldız futbolcular İtalya biletlerini birer birer almaya başladılar. Dünyanın en popüler ligi İtalya idi ve büyük futbolcular bu büyük rekabetin bir parçası olmak için bol sıfırlı kontratlara imza attılar. 1983-2003 arasında İtalyanlar, Avrupa kupalarında 13 finalin bir tarafı oldular. 1989-1999 yılları arasında UEFA Kupası finali İtalyanların ambargosundaydı, dördünde zaten finalistler İtalyandı ve 8 kez kazandılar. 1999’da Parma’nın kazandığı son kupadan sonra bir kez olsun bile kazanamazken arada 2006 Dünya Kupası’nı kaldırmayı da ihmal etmediler.

1995-2005 yılları arası İtalya’da sahnede 7 Kız kardeşler olarak kulüpler vardı. Şampiyonluk yarışı onlar arasında dönüyor, bugün olduğu gibi Napoli ya da Atalanta gibi kulüplerin esamesi okunmuyordu. Juventus, Milan, Inter, Roma, Lazio, Parma ve Fiorentina. Az ya da çok hepsi bu dönemde kupalar kazandılar. Inter’in şampiyonluk hasreti bu dönemde de sürerken, iki Roma şehri takımı AS Roma ve Lazio uzun yıllar sonra şehirde bayram havası estirdiler. Parma, Avrupa’da kupa kazanırken, Fiorentina iki İtalya Kupası ve Süper Kupa ile kardeş olmanın hakkını verdi. Ne İngiltere ne de İspanya’nın İtalya’ya kafa tutacak hali yoktu. Serie A dünyanın en büyük ve en görkemli ligiydi. 7 Kızkardeşler’in büyük rekabetini uçuran ülkedeki yeni yayın ihalesi oldu. İki dijital platformun akıl almaz rekabetinden kulüplere akan para o dönem için çılgınca ve ödenemeyecek bir tutardı. 

Evet, Çizme’de hayat o gün güzeldi ama yarını düşünmediler. 1998-2002 yılları arasında 7 Kızkardeşler hiç korkmadan kasalarını büyük yıldızlar için sonuna kadar zorladılar, uçurum yakındı ve önce kim düşecekti? Angelli Ailesi ile Juventus’un bir korkusu yoktu, Milan da Berlusconi’nin servetiyle ayaktaydı, Moratti’nin ise Inter’e daha harcayacak bir milyar Euro’su vardı. İlk “Batıyoruz” çığlığı Fiorentina’dan geldi. Cecchi Gori iflasın eşindeydi ve Fiorentina ne var ne yoksa sattı. Lazio Başkanı Cragnotti’nin borsa yolsuzluğu ortaya çıkınca gözler Roma şehrinin öteki takımına çevrildi. Sensi Ailesi’nin serveti eriyor ve baba Sensi hastaydı. Parma’nın patronu ise Parmalat skandalı olarak bilinen soruşturma sonrasında 8 milyar Euro vergi kaçırdığı ortaya çıkınca Parma da kabuslar evinin kiracısı oldu.

7 Kızkardeşler ayrı düşmüş, Juventus en büyükleri olarak kıs kıs gülüyordu. Roma’yı rakip görmüyorlar, Inter’in basiretsiz transfer politikası devam ettiğinde rekabet Agnell vs. Berlusconi’ye doğru kayıyordu. Öyle de oldular, 2003’te Şampiyonlar Ligi finaline Manchester’da çıktılar ve penaltılarla gülen Silvio Berlusconi ve Milan oldu. Fiorentina ve Parma alt liglerde geri döneceklerin günlerini hayallerini kurarken, Milan İstanbul’da iki yıl sonra Şampiyonlar Ligi finalini kaybetti. Juventus arka arkaya iki yıl şampiyon olmuş, İtalyan Milli Takımı görkemli kadrosuyla Almanya’ya 2006 Dünya Kupası’na gidiyordu. “Calciopoli” olarak bilinen şike skandalı milli takım kamptayken patladı. Bir zamanlar Maradona’lı Napoli’nin futbol aklı olan Luciano Moggi’ye kulübü emanet eden Agnelli Ailesi, Juventus’un bir alt lige düşürülmesini kabul etti. Dönemin karlı takımı İnter oldu, Roma hep kovalayan ama Inter’i geçemeyen takımdı. 7 Kız kardeş iki yıl önce tekrar Serie A’da buluştu ama artık sahnede Napoli ve Atalanta da vardı.. Milan, Inter, Parma, Roma, Fiorentina yabancı sermayeye satılmış, sadece Lazio (Lotito) ve Juventus (Agnelli), İtalyan patronların  kontrolünde kalmıştı…

4 Ekim 2020

Kelebeğin Ömrü

 

Genç senarist, prodüktörün odasına girdiğinde sırtındaki teri hissetti, heyecanlıydı, aylardır bugünü bekliyordu, yazdığı senaryoyu beyazperdede görmek en büyük hayaliydi ve karşısında İtalyan sinemasının en güçlü adamlarından biri oturuyordu. Dosyayı masaya koydu ve prodüktörün ilk cümlesini bekledi. 70’lerine koşan prodüktör dosyayı dokunmadan “Anlat bakalım, hikayen nedir?” dedi. Genç senarist panikledi, bunu kafasında kurgulamamıştı, “Önce karakterlerden mi başlasam yoksa hikayenin en can alıcı bölümünü anlatsam, filmin sonunu söylemeli miyim” derken yardım geldi: “Nasıl başlıyor filmin” dedi prodüktör… Genç senarist alnındaki teri sildi ve anlatmaya başladı:

Fabrizio Poletti, uzun yıllar önce vatanı İtalya’dan Kosta Rika’ya göçtü. Futbol hayatıydı ve profesyonel futbolcu olup hayalini gerçekleştirmişti. Bıraktığında birçokları gibi teknik adam olmayı denedi ve yapamayacağını anladı, başka bir ülkede huzuru bulmak için yola çıktı ve Kosta Rika’daki evinin verandasında o maçı hatırladı. Aslında hiç unutmamıştı, nasıl unutabilirdi ki… Torino derbisinde formasını giydiği Torino, Juventus’u deplasmanda 4-0 yenerken perişan etmişti. O yıllarda İtalya’da yabancı futbolcu yoktu ve kulübü Torino’nun yaşadığı uçak kazasından (Superga faciası) bu yana takımı, Juventus’a üstünlük sağlayamıyordu ve son yedi derbide galibiyetleri yoktu. Aslında o derbiyi özel kılan yaşadıkları büyük bir dramdı. Takım arkadaşlarını bir trafik kazasında kaybettikleri haftanın sonunda Juventus deplasmanına gitmişlerdi. O yıllarda forma numaraları da sabit değildi. Hayatını kaybeden Gigi’nin 7 numaralı formasını Carelli’ye vermişlerdi. Tarih 22 Ekim 1967’di ve haftayı ateşli geçiren ve güçsüz düşen Nestor Combin en yakın arkadaşı Gigi’yi kaybetmenin acısını da çekerken mutlaka oynamak istediğini söyledi hocasına. O derbiyi Torino 4-0 kazanırken Combin 3 gol attı, son gol ise Gigi’nin formasıyla sahaya çıkan Carelli attı… Prodüktör Milano’da doğmuştu ama gençliğinde bile futbola ilgi duymamış, bir takım tutayım diye Milan’ı seçmişti. Genç senaristin hikayesini yine de ilgisini çekti: “Karakterlerden biraz bahset bana” dedi.

 

“Atillio Romero’yu anlatayım size” dedi genç senarist. Atillio, Torino’da zengin bir ailenin oğlu. Babası şehrin en tanınmış nöroloğuydu. Atillio gençliğinde Torino gecelerinde tanınan hızlı çocuklardan biriydi ama yine de eğitimini aksatmadı. Bilirsiniz Torino’nun yerlileri Torino kulübünü, özellikle FIAT fabrikasına çalışmaya güneyden gelenler ise Juventus’u tutarlar. Attilio fanatik Torino taraftarıydı ve maç kaçırmazdı, arabasının aynasında ise o günlerin en büyük yıldızı Gigi’nin fotoğrafı vardı. Siyasaldan mezun olduktan sonra babasının şehirdeki nüfusunu kullanıp, FIAT’a yönetici olarak girdi. Agnelli Ailesi, Juventus’un sahibiydi ve Attilio Romero, o hiç sevmediği Juventus’un patronunun holdinginde çalışmaya başlamıştı. Çok çalıştı ve hızlı yükseldi, Gianni Angelli’nin basın sözcüsü, holdingin iletişim direktörü oldu. Çocukluğundan beri hayali Torino başkanı olmaktı, 52 yaşında bu hayali gerçek oldu. O artık Torino Başkanı Atillio Romero’ydu ama tribünler onu “Katil” diye çağırıyordu. Yıllar sonra yolsuzluktan dolayı hapse girdi.

Prodüktör sözünü kesti: “Peki neden katil lakabını takmışlardı?” Genç senarist o zaman size “Gigi’nin hikayesini anlatmam” dedi.

Luigi Meroni ya da kısaca Gigi, İtalya’nın görüp görebileceği en aykırı adamlardan biriydi ve futbolcuydu. Ama ne futbolcu. Ona kelebek lakabını takmışlardı. Müthiş çalımları, pasları ve golleriyle Torino taraftarının sevgilisi olduğunda daha 22 yaşındaydı. Gigi takım arkadaşları gibi idman-ev arasında yaşamazdı, takım elbiselerini kendi çizer, diktirir, kravatlarının desenini bir kağıda resmeder ve özel olarak yaptırırdı. Ressam futbolcu duydunuz mu hiç? Gigi ressamdı aynı zamanda, ayakları kadar elleri de yetenekliydi ve tutkulu bir aşıktı. Sevgilisi Cristina Uderstadt bir yönetmenle evliydi ve o yıllarda İtalya’da boşanmak imkansıza yakındı ve Gigi o günü bekliyordu.

“Nereye bağlayacaksın, merak ettim” dedi prodüktör. Genç senarist, masadaki senaryoda her şeyi detaylıca anlatmıştı ve şimdi hikayeyi doğru naklettiğinden emin değildi. Bu onun son şansıydı: “Size başta anlattığım Juventus maçından bir hafta öncesine dönmemiz lazım, Sampdoria maçına” dedi. Prodüktör güldü ve “İtalyan futbol tarihini mi film yapacağız” diye söylendi.

15 Ekim 1967’de 24 yaşındaki Gigi, Torino formasını son kez giydi. O sezonun başında Juventus’u onu almak istediğinde Torino başkanı taraftar baskısıyla satmaktan vazgeçmişti. Gigi o gün gol atmadı ama yine sahada döktürdü ve maçı 4-2 kazandılar. Maçtan sonra eve dönecekti ama anahtarlarını unuttuğunu fark etti, Fabrizio Poletti ile Re Umberto Caddesi’ndeki Zambon Bar’a gidecek ve yakın arkadaşlarının evinde olduğunu bildiği sevgilisi Cristina’yı arayacaktı, zaten evi de o cadde üzerinde 5 dakika uzaklıktaydı. Geniş caddeden karşı geçerken dikiz aynasında Gigi’nin fotoğrafının asılı olduğu FIAT 124 Coupe hızla üzerlerine geldi ve… Gigi yere yığıldığında arkadan gelen Lancia Appia’nun sürücüsü onu görmemişti bile, 50 metre sürüklenen Gigi o akşam hayatını kaybetti.

 


Prodüktör masasından kalktı ve genç senariste “Filmin sonunda bana eğer Gigi’ye ilk çarpan otomobili kullananın yıllar sonra Torino Başkanı olan Attilio Romero olduğunu söyleyeceksen, bu kadarı filmlerde bile olmaz derim sana. Bu yüzden mi tribündeki lakabı katilmiş? ” dedi. Genç senarist utana sıkıla son cümlesini özenle kurdu: “Film olsa bu kadarı olmaz derken haklıydınız ama bu film olması gereken gerçek bir hikaye bu” dedi..

30 Eylül 2020

Burak-Yusuf bir arada oynar mı?

Yusuf Yazıcı, piyasa değerlerine baktığımızda Lille’in en değerli 8. Oyuncusu, Fransa’da ise 56. sırada. Lille onun bonservisine 17.5 milyon Euro ödedi ve bir yıl içinde 23 yaşındaki oyuncunun değeri 4.5 milyon geriledi. Çünkü Yusuf geçen sezon yaşadığı ağır sakatlığın ardından bu sezon Lille 11’inde hazır olmadığı için değil diziliş gereği şans bulamıyor. Önce Pepe sonra Osimhen’in rekor ücretle satan Lille’de bu sezon piyasası en yüksek oyuncu Jonathan İkone. Fransız takımını hocası Galtier, 4-4-2 dizilişinde Burak Yılmaz’ı Jonathan David ile çift santrfor oynatırken sağda İkone ile birlikte bugünlerde çok formda olan Araujo ilk alternatifler. Orta saha göbeğindeki Andre ve Renato Sanchez’e de oyun yapısı gereği Yusuf rakip olamayacağından genç yıldız Burak’ın yerine 90. Dakikada oyuna girdi. Yusuf’u geçen sezon başka bir teknik adam alsa ve bu sezon başka bir hoca oynatmasa bunu anlayabiliriz. Cengiz Ünder’in Roma’da başına gelen ve Leicester’e gitme sebebi budur. 

Galtier’in Yusuf’u oynatabilmesi için dizilişi 4-2-3-1 olarak değiştirmesi gerekiyor. Bu da büyük ihtimalle Burak’ı kulübeye göndermek demek. Burak Yılmaz ve Yusuf Yazıcı, Lille’de bir arada zor oynar görünüyor.. Ya Yusuf değişecek ya da İkone ve Araujo’nun takımdan gitmesini bekleyecek.

Luis Suarez vs. Ansu Fati

Şampiyonluk yarışındaki rakibinize usta santrforunuzu sıfır bonservisle verir misiniz? Bence vermezsiniz ama Barcelona vertdi. Barça’da 10 milyon Euro kazanan Luis Suarez artık Atletico Madrid’li ve ilk maçında 2 gol attı. İlk bakışta “Barcelona delirmiş olmalı” diyenlerdenim. Farklı pencereden bakmayı deneyelim. Messi’nin sadece sahada değil özel hayatında da en yakın isim olan Suarez, Barça soyunma odasının tabiri caizse ağalarındandı. Her yeni teknik adam geldiği kulüpte bir güç gösterisi yapar. Koeman da Suarez’in gönderin diyerek hızlı bir giriş yaptı. Pandemi öncesi gelirinin 1 milyar Euro üzerine taşıyan ilk kulüp olmayı hedefleyen Barça’nın kaba hesapla kaybı 300 milyon Euro. 

Bir yerden tasarruf yapmak lazımdı ve Barça’nın alt yapısından çıkan 18 yaşındaki Ansu Fati’nin vitrine çıkması gerekiyordu. Messi, Griezmann ve Dembele’nin de olduğu kadroda Suarez kaldığı sürece Fati yedek kulübesinde bekleyecekti. Barcelona, 2002 doğumlu genç forvetin serbest kalma bedelini 400 milyon Euro olarak belirlerken elbette kimse kulübeden 60. Dakikadan sonra gelen bir golcüye büyük rakamlar ödemezdi. Ansu Fati artık ideal 11’in oyuncusu. Suarez’in iki gol attığı haftada o da boş gezmedi, Villarreal filelerini iki kez havalandırdı. Barça mutlu, Atletico mutlu, Fati mutlu, istenmediği yerde durmayıp beyaz sayfa açan Luis Suarez de mutlu? Kim mi mutsuz? Suarez’in Juventus’a transfer ihtimalinin olduğu günlerde alması gereken İtalyan pasaportu için şart olan sınavın sorularını Uruguaylı golcüye önceden veren ve şimdi büyük bir adli soruşturmanın öznesi olan Perugia Üniversitesi’nin akademisyenleri mutsuz… 

Takım Savunması

 

Son 2 sezonda 21 mağlubiyet almış, son G.Saray derbisinde sahasında 3 gol yemiş Fenerbahçe’nin hafta sonunda ezeli rakibinin kalesinde net pozisyon yakalamasa da yaptığı takım savunmasının önemini bizim ligimiz ve İspanya üzerinden örneklerle altını çizme zamanı… Geçen sezon ligin en çok gol (76) atan takımı Trabzsonspor, 4 puan farkla ikinci olurken kalesinde gördüğü 42 golle puan tablosunun ilk 6 sırasındaki takımlar arasında en fazla gol yiyen takımdı. Çok atınca şampiyon olunmuyor. G.Saray pandemi dönemi öncesinde 8 maçlık galibiyet serisinde kalesinde sadece 2 gol görmüş ve Terim’in takım savunması ligin ilk yarısındaki tüm defoları yok etmişti. Geçen sezon 34 maçta 46 gol yemiş Fenerbahçe gerçeğini bir kenara yazıp İspanya’ya bakalım…

Cristiano Ronaldo’nun son sezonunda Real Madrid 94 gol atıp, şampiyon Barcelona’dan 17 puan fark yedi. Kalesinde gördüğü gol sayısı 44 idi ve takım 6 kez mağlup olurken, Barça’nın tek mağlubiyeti vardı. 22 gol yiyen Atletico’ya da ikinciliği kaptırdılar. Ronaldo’nun ayrıldığı bir takım daha az gol atar elbette. Ertesi sezon sadece 63 atabildiler, savunma yine iyi değildi, 46 gol yediler, koca Real Madrid 12 mağlubiyet almıştı. Yeni bir Ronaldo bulamayacağınıza göre Zidane’nın yapması takım savunması üzerine çalışmaktı. Başardı da. Geçen sezon Real Madrid, 90+ gol atmadı. 70 gol atıp bu kez 25 gol yedi, bir önceki sezon 12 kez kaybeden takım bu kez sadece 3 maçı kaybetmişti. Barça’dan bir önceki sezon 19 puan fark yiyen takım bu kez Barça’ya 5 puan fark atıp şampiyon oldu. Juventus’un, Bayern Münih’in seri şampiyonluklarında attıklarına değil yediklerine bakın. Forvetler yarışta tutar ve iyi savunma şampiyon yapar. Fenerbahçe’nin takım savunması gelişiyor, bu hücum hattı yarışta tutar mı? İlerleyen haftaların cevap bekleyen sorusu budur… 

27 Eylül 2020

Georghe Hagi'den Ianis Hagi'ye

İstanbul’da 1987 sonbaharı. Şampiyon Kulüpler Kupası’nda PSV Eindhoven ilk maçı 3-0 kazanmanın rahatlığıyla çıkıyor Ali Sami Yen’e. Galatasaray ilk yarıyı Tanju ve Prekazi’nin golleriyle 2-0 önde kapatıyor. Rakibin sağ beki Gerets yıllar sonra Galatasaray’ı çalıştıracak. İkinci yarıda futbol tarihimizin en garip oyuncu değişiklikleri geliyor, Mustafa Denizli, Prekazi ve Kovacevic’i 65’te oyundan alıyor ve Hollanda ekibi hem nefes alıyor hem de turu geçiyor.

Bükreş’te 1988 ilkbaharı. Steaua Bükreş, Glasgow’da aynı kupanın çeyrek final rövanş maçına çıkıyor. Ibrox Stadyumu’nda 44 bin taraftar. Kalede sonraları Van ve Kocaelispor formaları giyecek Stingaciu, G.Saray Başkanı Alp Yalman’ın gerçekleşmeyen hayali Belodedici savunma göbeğinde, karlı bir İstanbul gününde üç metreden topu kaleye atamayan Rotariu ve evet takımın yıldızı Hagi. 2-0 kazandıkları ilk maçın rövanşını 2-1 kaybediyorlar ve artık yarı finaldeler. Dönemin sıkı takımı Real Madrid, G.Saray’ı elemiş PSV Eindhoven’a boyun eğerken, Hagi’nin takımı Benfica’nın finale çıkmasına engel olamıyor. Finalde penaltılarla kazanan üzerindeki lanete atamayan Benfica’yı penaltılarla deviren PSV oluyor..

Monaco’da 1989 ilkbaharı. Prekazi’nin ortası Tanju’nun golüyle Monaco’yu deplasmanda deviren G.Saray, Neuchatel maçında aldığı ceza nedeniyle Köln’de oynanan rövanşta Prekazi’nin füzesiyle kendini yarı finalde buluyor. Yarı finalde bir yıl önceden tanıdık iki takım var. Real Madrid bu kez Milan’a fena çarpılıyor. Yıllar sonra G.Saray’ı çalıştıracak Rijkaard’ın da gol attığı rövanşta Milan, Real Madrid’i 5-0 ile perişan ederken, Hagi ve yıllar sonra Galatasaray’da yardımcılığını yapacak olan Balint’in de gol attığı ilk maçta Steaua Bükreş, Galatasaray’ı 4-0 devirip İzmir’deki rövanşı formalite maçı yapıyor. Milan durdurulacak gibi değil, Van Basten ve Gullit’in ikişer golüyle Hagi’nin takımını da perişan ediyorlar finalde…

 İstanbul’da 1998 sonbaharı. Hagi, Tugay’ın pasıyla ceza sahasına girip çaprazdan A. Bilbao’yu yıkan golü attıktan 22 gün sonra baba oluyor. Oğluna Ianis ismini veriyor, iki gün sonra da 3-1 kazandıkları Samsunspor maçına ilk 11’de çıkıyor.

İstanbul’da 2000 sonbaharı. Ianis iki yaşında ve elbette hatırlamıyor ama babası o gün G.Rangers maçına çıkıyor. A. Bilbao maçında pası veren Tugay Kerimoğlu, İskoçların 11’inde. Amoruso, Johnston, Ronald de Boer’li Van Bronckhorst’lu sağlam takım G. Rangers.. Hocaları Dick Advocaat yıllar önce Galatasaray’ı eleyip final oynayan Hiddink gibi Fenerbahçe’nin hocası olacak bir zaman sonra, elbette haberi yok. O günlerde Şampiyonlar Ligi çok daha zorlu. Bir gruptan çıktıktan sonra bir grup aşaması daha var. 3-2 kazanıyor o akşam Galatasaray, Rangers’ı averajla geçip ikinci grup aşamasında Deportivo La Coruna, Milan ve Paris Saint Germain’li bir nevi ölüm grubuna düşüyorlar. Dönemin klas takımı La Coruna’nın ardından gruptan çıkan Galatasaray, ilk yarısında 2-0 geriye düştüğü maçta Real Madrid 3-2 devirip, Türk futbol tarihinin en unutulmaz gecelerinden birine imza atıyor.

İstanbul’da 2001 yazı. Galatasaray’da 5 yıllık Hagi dönemi kapanıyor. Oğlu Ianis bir gün Galatasaray forması giyer mi diye hayal edenlerin işi zor.. Hagi’nin oğlu yetenekli mi, Hagi’nin oğlu futbolcu olacak mı? O günlerde 3 yaşındaki Ianis’in de babasının da bu sorulara cevap vermesi imkansız…

Floransa’da 2016 yazı. İtalyan ekibi 18 yaşında bir genci kadrosuna katıyor. Hagi’yi Barcelona’ya transfer eden ve bir zaman sonra ondan vazgeçtiğinde ona Galatasaray kapılarının açılmasını sağlayan Johan Cruyff ve oğlu Jordi arasındaki ilişki, Hagi ve Ianis arasında da yaşanacak mı? Merak edilen bu. Efsane futbolcuların çocukları babalarının ismi altında ezilir mi? Jordi Cruyff bunun baskısını hep çekti kariyerinde ve elbette efsane olmayı bırakın yıldız futbolcu bile olamadı. Ianis Hagi de 18 yaşında geldiği Fiorentina’da tutunamıyor ve babasının sahibi olduğu Viitorul kulübüne geri dönüyor. Belçika ekibi Genk onu 2019 yazında alıp altı ay sonra G.Rangers’a kiraladığında aslında işler yolunda gitmiyor Ianis için… Ortada iki başarısızlık öyküsü var Hagi’nin oğlu artık 21 yaşında…

Glasgow’da 2020 kışı.. Dünyanın koronavirüs ile tanıştığı ama pandemi yüzünden futbola verilen aradan bir ay öncesi. Portekiz ekibi Braga, İskoçya’da 2-0 öne geçtiğinde zaten soğuk akşamda Ibrox tribünleri buz kesiyor. İkinci yarıda sahneye Ianis Hagi çıkıyor ve tribünleri ısıtıyor, attığı iki golle maçın kahramanı oluyor ve İskoçlar, Hagi’nin oğlunun bonservisini almaya karar veriyorlar…

Glasgow’da 2020 sonbaharı… Şampiyon Kulüpler Kupası’nda elediği Galatasaray ile 11 yıl sonra UEFA Kupası’nı kazanan Gheorghe Hagi bu kez ekran başında ya da tribünde olacak. Hagi’nin iki maçı çıktığı stadyumda Glasgow Rangers bu kez onun oğlu kendi formalarını giyerken, Galatasaray’ı Avrupa Ligi play-off maçında ağırlayacak.  İanis Hagi büyüdüğü çimlere dönebilmek için babası gibi Galatasaray’ı elemek zorunda mı? Bu sorunun cevabı 20 yıl önce sorulan o sorudan çok daha çabuk yanıtlanacak… 

 

Luis Suarez'in Atletico Madrid'e Çıkan Yolu

Lizbon’da Barcelona, Bayern Münih’ten 8 gol yemiş, takım şehre dönmüştü. Başta teknik adam Setien olmak üzere birileri bedel ödeyecek, takımdan bazı oyuncular gönderilecek, yeniler için kesenin ağzı açılacaktı. Setien gitti, Dembele ve Griezmann gibi maliyetleri 270 milyon Euro olan iki yıldız hayal kırıklığıydı, takım Messi ve Suarez’in skor gücüyle ayakta duruyordu son 3 sezonda.. Beklenen olmadı önce Messi depremi yaşandı, Arjantinli mutlu değildi ve ayrılmak istiyordu. Onun en yakın arkadaşı, aile dostu, eşleri iş ortağı olan Luis Suarez’i ise yeni hoca Koemann istemiyordu. Messi, 700 milyon maddesi yüzünden zorla da olsa Barça’da kaldı ama Luis Suarez’in kendisine kulüp bulması lazımdı.

Avrupa Birliği pasaportu olmadığından Juventus’a transferi mümkün değildi. Eşi İtalyan olduğundan pasaport alabilme ihtimali vardı ama temel İtalyanca sınavından geçmesi gerekiyordu. Sınavı geçti Suarez ama soruları önceden aldığı nedeniyle İtalya’da akademik skandal patladı. Juventus, eski gözdesi Morata’yı Atletico Madrid’den almış, yılda 10 milyon kazanan Luis Suarez’e gidecek tek kapı Simeone’nin takımı kalmıştı. 

2003’te Falcao’yu 45 milyona Monaco’ya satan Atletico Madrid, Barça’dan İspanyolların büyük golcüsü David Villa’yı sıfır bonservisle almıştı. Yıllar sonra Barcelona’nın Atletico’ya hediyesi Luis Suarez oldu. Gözyaşlarıyla Barselona şehrine veda eden Uruguaylı golcü için Atletico Madrid bonservis ödemeyecek, iki yıl Şampiyonlar Ligi’nde yarı final oynarsa Barça 6 milyon Euro bonus alacak ve Suarez, Atletico’da yılda 9 milyon Euro kazanacak. Atletico kazandı, Suarez kazandı. Kaybedenler ise Barcelona ve Perugia Üniversitesi’nin rektöre ve sınavın sorumlusu akedemisyenler..

20 Eylül 2020

Ne Veziri... Terim'in piyonu Pirlo...

Futbol dünyasında 50 yıl geçirmişseniz dost kadar düşman da biriktiriyor, sevindirdikleriniz kadar üzdükleriniz de oluyor. Kazandığın kupaların kaybeden tarafında olanların sizi sevgiyle hatırlamasını elbette beklemezsiniz ama saygı?.. Türk futbolunda Fatih Terim’in futbolculuk dönemine şahit olanlar bugün 50’lerini çoktan geçti, Galatasaray’daki teknik adamlığının da bir ve ikinci dönemine şahit olmayan kuşaklar bugün üniversite çağında… Onlar büyürken İtalyan futbolunda 2005-2015 yıllarında oynadığı futbolla maestro ünvanını hak eden Pirlo’yu izlediler ekranda, her söylediğinin de mühim olduğunu sanabilirler. 40 yaşındaki Pirlo geride kalan haftada Pro lisans alabilmek için girdiği sınav sonrasında kariyerinde çalıştığı tüm teknik adamlara teşekkür etti, bir hoca hariç: Fatih Terim… Otobiyografisinde Terim’in futbol bilgisini sorgulayan, kıyafet seçimlerini eleştiren, sigar içtiğine dikkat çeken Pirlo’nun derdi neydi peki? 19 yıl sonra Terim’i unutmak bir lapsus değil elbette, o zaman filmi geri saralım..

UEFA Kupası’nı kazanan Fatih Terim, Fiorentina’ya imza atarken takımın efsane golcüsü Batistuta Roma’ya transfer olur. Mor Menekşeler’in başkanı Cecchi Gori, Terim’i göreve getirme sebebi olarak “Büyük yıldızlar olmadan da kazanabileceğini tüm dünyaya gösterdi” der ama transferler için sözünü tutmaz. Fiorentina, Avusturya ekibi Tirol’e elendiğinde “Trapattoni olsaydı elenmezdik” diyen Gori’ye Terim basın toplantısında “Büyük bir takım yapmak için geldim ama sözler tutulmadı, böyle olacaksa gidebilirim” diyerek cevap verir. Floransa ayağa kalkar ve başkan Gori’nin karşısına dikilir. Gori’nin “Floransalı olmayan birine karşı kendimi savunmam” derken aslında ertesi sezon Milan’da yaşanacakların da ön gösterimini yapar. Fiorentina, Terim yönetiminde Inter’i devirir, Milan’ı 4-0 ile sahadan siler ama büyük golcüleri Batistuta onları Roma formasıyla attığı golle yıkar. İflasın eşiğinde olan Fiorentina’da sadece eski yıldızları olan yönetici Giancarlo Antognoni, Terim’e destek verir. Yıllar sonra Floransa’ya gittiğinde yemeklerde buluştuğu kadim dostu Antognoni… Bir yıllık kontrat imzalayan Terim’in artı bir yıllık opsiyonunu devreye sokmayan başkan Gori, Terim ile yollarını ayırdığında takım ligde 4 golle devirdiği Milan’ı kupada da yıkmış ve finale çıkmıştır. Göreve getirdikleri Roberto Mancini’nin teknik direktörlük diploması bile yoktur…

Galatasaray ile UEFA Kupası’nda Ali Sami Yen’de Milan’ı 3-2 deviren, Fiorentina ile iki maçta da gole boğan Fatih Terim, Milan’ın yeni teknik direktör adayları listesinde ilk sırada yer aldığında sezon bitmemiştir, Galliani, Haziran ayını bekler ve imza atılır. Rui Costa, Terim’in Fiorentina’dan getirdiği yıldızdır. Milan o transfer döneminde Inzaghi, Donati, Guly, Brocchi, Javi Moreno, Laursen, Cosmin Contra ve ezeli rakibi Inter’den Pirlo’yu alır… 15 yaşında Brescia alt yapısında başlayan Pirlo, Inter’e geldiği 1998 yılından 2001 yazına kadar sürekli olarak başka takımlara kiralanır. 22 yaşında geldiği Milan’da o meşhur “Beyefendiler Masası”na oturmak için 2-3 yıl geçmesi gerekir. Berlusconi’nin sağ kolu Galliani, Terim’e teslim edilen kadroyu “Gullit, Van Basten, Rijkaard”lı döneme benzetip sezon başlamadan sinsince baskıyı kurar teknik kadro üzerine. Terim’in imza attığı ayda bile Carlo Ancelotti söylentileri tesislerde dolanmaktadır ama Berlusconi patrondur ve onun tercihi Terim’dir.

Bir futbol takımında 11 çıkmayan her oyuncu hakkını yendiğini düşünür, “ben yedek olmalıyım, daha iyiler var” diyen daha duymadım, Pirlo da Terim döneminde şans bulamaz, 22 yaşında geldiği Milan’da orta sahanın kendisine teslim edileceğini sanıyorsa da şaşırmak bir gençlik eylemidir deyip geçmek lazım. Yıllar sonra da bu kızgınlığını Terim için kurduğu cümlelerle çıkartır. Evet Terim şık giyinir evet o yıllarda sigar içer ve evet Terim otoriteye boyun eğen adam değildir.. Peki o günlerde Terim hakkında başkaları ne demiş? Kaptan Maldini, “Terim çalışma biçimi ve oyun bakış açışıyla bana Arrigo Sacchi’yi hatırlatıyor.” Milan’ın eski yıldızları Baresi ve Donadoni “Somut ve izleyenlere keyif veren bir futbol oynatıyor.” Milan derbiyi 4 gol atıp kazandığında, Fiorentina’ya 5 attığında son düdüğün ardından tebrik için çağrıldığı Curva Sud tribünü tarafından “İmparator” tezahüratıyla uğurlandığında (San Siro tribünleri Terim’i çok sevince/29 Ocak 2017-SABAH) bundan rahatsız olan Cesare Maldini’nin Galliani ile birlikte Parma ile anlaşmak üzere olan Carlo Ancelotti ile Milan için masaya oturması takvimlerde Inzaghi’nin Torino’da penaltıyı tribünlere dikmesinden bir gün sonraya denk gelir… Terim görevden alındığında bunu karşı çıkan Milan’daki etkili isim Ariedo Braida’dı ama Adriano Galliani galip çıkar…

10 yıl sonra, 2011’de Fatih Terim, Milano derbisine gittiğinde kahve içtiği ve beraber yürüdüğü isim Fiorentina’daki Antognoni gibi Milan’daki kadim dostu Ariedo Braida’dır. Taraftarlar Terim ile hatıra fotoğrafı çektirirken San Siro tribünlerinden, “İmparator, büyüksün” tezahüratı yükselir. Her Floransa’ya gittiğinde sokakta ve Artemio Franchi Stadyumu’nda olduğu gibi… Size bir fıkra anlatayım mı? Bir gün Pirlo demiş ki… Boşverin, anlattım zaten… Sevgi emek, saygı ciddiyet ister.. Terim’in satranç tahtasında bırakın vezir, kale, fili, sadece piyon olan 22 yaşındaki Pirlo’yu Milanello’da kim ciddiye almış ki?...

O sezonun kalanında Ancelotti, Terim’den maç başına daha az puan topladı ve ancak 4. oldu. Fiorentina mı? Bir yıl önce Terim ile yolları ayıran Başkan Gori’nin takımı o sezon 17. sırada bitirdi, iflas edip iki alt lige düşürüldü…

19 Eylül 2020

8 Yabancı ve Okay Yokuşlu

Bu sezon pandeminin de kırıp geçirdiği transfer bütçeleriyle yapılan transferlere bakıldığında kimsenin gelecek sezon devreye girecek olan sahada 8 yabancı kuralını dikkate almadığını görürsünüz. Haklısınız çünkü ötelenen bu kararın sezon sonunda değişmeyeceğinin de garantisi yok. Beşiktaş ve Galatasaray’ın mevcut kadrolarından ideal 11’inde 3 Türk oyuncunun olduğu bir dizilişi bugün görebilmemiz mümkün değil. Yerli kaleciye dönen Beşiktaş’ın kalan 10 isminden 9’u yabancı olacak gibi. Galatasaray’da ise Emre ve Arda’dan sonra tek iyi haber Taylan’ın gelecek sezon ideal 11’de oynayacak düzeye doğru evrilmesi ve kendini geliştirmesi… Fenerbahçe ise gelecek sezon kaleci Altay, Gökhan, Caner ve Mert Hakan ile bu derdi aşmış görünüyor. İşte tam da bu yüzden Galatasaray, Okay Yokuşlu için Celta Vigo’nun kapısını aşındırıyor. İspanya’da Celta Vigo’yu yakından takip eden muhabirler yeni transfer Renato Tapia’nın gelişiyle Okay’ın ideal 11’deki yerini kaybedeceğini söylüyor ama Okay ve “bitmiş” Emre Mor ligin ilk haftasında sahaya ilk 11’de çıktılar. Okay’ın hedefi elbette ki Euro 2020… Macaristan ve Sırbistan ile oynanan milli maçlarda forma bulamayan Okay, Türkiye’den giderken en iyi 3 yerli futbolcudan biriydi. Bonservisine 6 milyon Euro ödeyen Celta Vigo da 26 yaşındaki Okay’ı elbette ki kiralamak istemiyor. Bir başka genç Türk oyuncu Enes Ünal’a Getafe’nin ödediği 9 milyon Euro ortadayken de haklılar.. Kısaca, Okay Galatasaray’a bu transfer döneminde gelirse Galatasaray hem orta sahada geleceğini kurtarır hem de Okay, milli takımdaki formasını… İspanyolları bu transfer için ikna etmek, Falcao için Monaco’yu ikna etmekten daha zor…

Juventus Sevilla Fenerbahçe

Sil baştan yapılmış bir kadro, kariyerinde hiç kupa kazanmamış bir teknik adamla şampiyon olur mu? Fenerbahçe için sorunun yanıtı sezon sonunda belli olacak ama yakın geçmişte bunu başaran iki kulübün hikayesini hatırlatayım. Juventus, 2009-10 sezonunu 15 mağlubiyetle 7. sırada tamamlamıştı. Ertesi sezon kabus devam etti. 2010-11 sezonunda 10 mağlubiyet aldılar ve Serie A’yı yine 7. sırada tamamladılar. İki sezonda 25 mağlubiyet almış, kaybetme alışkanlığı tavan yapmış bir takım ertesi sezon ne yapabilir? Conte, Juvetnus’un başına geçtiğinde kariyerindeki tek kupa bir alt ligde Bari ile kazandığı kupaydı. Atalanta’da taraftar baskısıyla görevine son verilmiş hocayı dibe vurmuş Juventus’un başına getirdiklerinde kimse o takımın sezonu şampiyon tamamlayacağına inanmıyordu. Conte yönetimindeki Juventus çok fazlasını yaptı ve o iki sezonda 25 yenilgi almış takım o sezon namağlup şampiyon oldu. Değişen oyuncular, diziliş ve teknik adamın soyunma odasına kattıkları. Juventus o günden beri de şampiyon oluyor. 

İkinci örnek çok yakın tarihli. Sevilla geçen sezon başında Real Madrid’de başarısız olduğu için medyanın yerin dibine soktuğu “milli takımı bırakıp gitmiş” Julen Lopetegui’yi göreve getirdi. Kararı veren efsane sportif direktör Monchi olunca şehirde elbette kimse sesini çıkarmadı. Monchi büyük bir değişimin startını verdi ve iki transfer döneminde 17 yeni oyuncuyu takıma kazandırdı. Sezon sonunda Şampiyonlar Ligi biletini alan ve Avrupa Ligi finalinde Inter’i deviren Sevilla 11’inde bir önceki sezondan sadece iki futbolcu vardı… Lopetegui de ilk kupasını kazandı..  Fenerbahçe’nin yeni kadrosu ve Erol Bulut ilişkisine bardağın dolu tarafından bakmak isterseniz, başarılı olmuş projeler bunlar… Bir ezberin peşindeyseniz, sıfırdan kurulmuş kadro ve hiç kupası olmayan hoca ile işi zor dersiniz. 

15 Eylül 2020

2003 Yazını Anımsıyor musun?

Akşam vakti evinizin kapısı çalınıyor, kapıyı açıyorsunuz karşınızda 40’larını ikinci yarısında bir adam, “Merhaba, ben Alex Ferguson sizinle oğlunuz için görüşebilir miyim?” diyor. Ryan Giggs’in annesi için bu isim önce bir şey ifade etmiyor ama Galli yıldızın Manchester United alt yapısına transfer oluşunun ilk hikayesi bu. İskoç teknik adam, yetenekli çocuğu eşinden ayrılmış anneden bizzat istemek için kapısına kadar gidiyor. Arjantin’de futbol delisi bir adamın yetenekli futbolcu var ihbarı aldığı arabasına atlayıp yollara düştüğü gibi. Marcelo Bielsa’nin bir gece kapısını çaldığı ev Pochettino ailesinin. Çocuğun dizlerini kontrol ediyor Bielsa… Bugünlerin sıkı teknik adamlarından Maurico Pochettino böyle başlıyor kariyerine.. Ligler başlarken transfer sonbahara sarkmışken yine tozlu arşivlerde bir tur yapalım…

Lizbon’da 2003 ilkbaharı.. Sporting’deki gencin adını duymayan yok ama Portekiz kulübünün de o günlerde onu satmaya niyeti yok. Barcelona kulübünde transferden sorumlu Tixi Bergstein soluğu Lizbon’da alıyor. Cristiano Ronaldo 18 yaşında, yetenekli ama öğrenecek çok şeyi olan bir genç o günlerde. Katalan medyası Bergstein’nın Lizbon’da olduğunu manşet yapınca Madrid’den de bir haber geliyor. Geçmişte Porto forması giyen, Galatasaray’daki bir sezonun ardından ülkenin bir başka büyüğü Sporting’e giden bir garip golcü Jardel, Atletico Madrid’in transfer listesinde. 

Atletico 2000 yılında küme düşmüş, kadrosu dağılmış, tekrar döndükleri ligde esaslı bir kadro yapmak için çılgın başkan Jesus Gil çıtayı yükseğe koyuyor. Bir futbolcuyu izlemeye/görüşmeye gittiğinizde bir başka futbolcuya gözünüzün takılması bir transfer klasiğidir. Jardel derken –ki Atletico Madrid onu transfer edemiyor- başkana “Ronaldo’yu alalım” mesajı geliyor. “Harbi” Ronaldo o günlerde Real Madrid’de. Transfer operasyonu gizli kalmıyor bir ertesi gün Madrid, “Atletico’ya bir başka Ronaldo” manşetine uyanıyor. İşi bitiren ne Barcelona ne de Atletico Madrid… Ryan Giggs’in ayağına giden Sir Alex Ferguson o günden 16 yıl sonra Lizbon’da ve Sporting’i 19 milyon Euro bonservisine razı ediyor: Cristiano Ronaldo, Manchester uçağına biniyor…

Ronaldo Manchster United’ın kapısında girerken kulübün starı David Beckham yol ayrımında. 2003 yazında çok şey oluyor… Son 3 sezonda dibe vurmuş Barcelona’da yönetim devrilmiş ve yeni başkan Laporta’nın taraftara hediyesi David Beckham. Real Madrid’de Los Galacticos yılları. Başkan Perez, Figo’nun ardından Zidane ve Ronaldo’yu almış Santiago Bernabeu’ya yıldız yağdırıyor… Real Madrid’in yönetim katında Barcelona’ya gol atmak için plan yapılıyor. Paris Saint Germain forması giyen Ronaldinho ile transfer pazarlığı yapan Real Madrid bir günde rotayı Beckham’a kırıyor. 

Başkan Perez’in kupalar kadar başka bir hedefi de var. Deloitte’ın 10 yıl önce başlattığı ve en çok gelir elde eden kulüpler listesinde (Para Ligi) bir numarayı kimselere bırakmayan Manchester United’ı sollamak. İngilizlerin, Uzakdoğu pazarında yüzbinlerce formayı Beckham sayesinde sattığını gören Perez, “çirkin Ronaldinho’nun forması satmaz. Beckham’ı alalım” diyor. Yıllar sonra takımın en yetenekli futbolcularından biri olan Angel di Maria’yı da rivayet odur ki forması satmıyor diye yollayan yine Florentino Perez.. Arjantinli kanat oyuncusunun gittiği kulüp ise Perez’in listenin bir numarasından indirdiği Manchester United…

Beckham kavgasından Real Madrid galip çıkınca Barcelona da Ronaldinho’yu almak “zorunda” kalıyor ama iş futbol sahasına geldiğinde Brezilyalı yıldız bir zamanlar Real Madrid alt yapısına gelmiş ve gönderilmiş Samuel Eto’o ile birlikte Perez’in takımını yıkıp geçiyor… Sonuç, Real Madrid Başkanı Florentino Perez, Barcelona Paris’te Şampiyonlar Ligi’ni kazandıktan sonra sallanan koltuğunda daha fazla oturamıyor ve 2006 yılında istifa ediyor… 2009 yılında döndüğü zaman ise aldığı isim elbette ki Beckham gibi forması çok satan bir Manchester United’lı: Cristiano Ronaldo!...

Ronaldo biri Ancelotti üçü Zinedine Zidane yönetiminde Real Madrid’e 4 Şampiyonlar Ligi Kupası kazandırıyor, Real Madrid, “Para Ligi” nin zirvesinden inmiyor ama onunla aynı sezonda (2009) imza atan bir başka yıldız Florentino Perez’in en büyük hayal kırıklığı oluyor.. Real Madrid başkanının o günlerde akıl hocası olan Zinedine Zidane, futbolculuğu döneminde de transferleri fısıldayan adam. 2005 yılında Serie A’yı sallayan bir Brezilyalı’nın alınmasını istiyor. Dedim ya 2003 yazında transferde çok şey oldu diye.. 

O yaz Milan, Kaka’yı Brezilya’dan getirirken Juventus ile boğuşuyor ve kazanan taraf oluyor. Juventus’u 3 yıl sonra şike skandalına kurban edecek Luciano Moggi “Biz adı Kaka olan futbolcuyu almayız. Kötü oynadığında ne manşetler atacaklarını hayal bile etmek istemiyorum” diyerek kaçırdıkları yıldız için bir bahane uyduruyor. Kaka İtalyanca’da Cacca ve Brezilyalı Kaka’yı Zidane başkanı Perez’e önerdiğinde Real Madrid’in patronu “Daha erken 60 milyon olsun o zaman alırız” diyor.. Sözünü de tutuyor Florentino Perez… 2009 Haziran ayında üç gün arayla önce 67 milyona Kaka’yı sonra 94 milyona Cristiano Ronaldo’yu alıyor… Nedir bu çılgınlık derseniz? Barcelona 10 gün önce biten sezonda Şampiyonlar Ligi, La Liga ve Kral Kupası’nı müzesine götürmüş ama sadece İspanya değil tüm dünya Perez’i ve Real Madrid’i konuşuyor…