Arjantin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arjantin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2023

Kaça Para Icardi'nin Bonservisi?

Hafta başında “Öte yandan PSG, İcardi’nin bonservisini 25 milyon Euro olarak belirledi” satırını bir haber içinde okuduğumda “gerçekleri yazmalıyım” dedim. Önce İcardi öznesi bir haberin içinde “öte yandan” ise şüphe duyar insan(!) Gelelim 25 milyon Euro’ya… PSG 30 yaşındaki Arjantinli için “5 de ister 25 de ve hatta 125 de” diyenler çıkabilir ama bu işin pratiği nedir?  PSG, Galatasaray’a kiralık yollarken oyuncuyla uzun vadeli düşünse kontratını uzatır ve öyle uğurlardı. İcardi sezon sonunda kontratının son yılına giriyor ki bu da herkesin bildiği üzere bir kulübün pazarlık gücünün dibe vurması demektir. İhtimallere bakalım: 1-PSG, İcardi’yi bir yıl daha kadrosunda tutar, 13 milyon brüt öder. 2- Messi’nin bir yıl daha kalacağı neredeyse kesin, PSG Icardi’den para kazanmak ve maaş maliyetinden kurtulmak için bir bonservis belirler. 3- Yılda 7 milyon net kazanan bir oyuncunun bir yılı kalmışken “25 milyon Euro” bonservis isteyemezsiniz çünkü Webster kuralını İcardi’nin cebinde tuttuğunu PSG de biliyor. 4- “Webster Kuralı”, FIFA transfer yönetmeliğinin 17. Maddesi der ki; 28 yaş üstünde kulübünde 3 yıllık kontratı geride bırakmış oyuncu kalan sezonu için maaşı kadar ödeme yapar ve serbest kalır.

İcardi’nin yıllık 5-8 milyon arasındaki yıllık ücretini karşılayabilecek kulüp sayısı iki elin parmaklarını geçmez Avrupa’da ve “bunların santrfor ihtiyacı var mı?” diye bakmadan da “X, Y, Z talip” diye işkembeden atılmaz. Bazen bir santrforun transferi 4-5 golcünün transferini tetikler. (Ronaldo-Aboubakar-Weghorst gibi) Galatasaray, İcardi’nin bonservisini alabilir mi peki? Önce İcardi’nin fikri önemli. Onu ikna etmeden PSG ile pazarlık masasına oturmanın manası yok. 4 yıllık bonservisine 50 milyon ödeyen PSG’nin birden fazla talipli çıkmaması halinde kalan bir sezon için 7-10 milyon arası bir rakama “evet” diyeceği de benim tahminim…

11 Nisan 2021

Ciao Fatih Karagümrük

Başta İstanbul’un 3 Büyükleri olmak üzere borç batağındaki kulüpler için bir türlü net yanıtı alınamayan soru “Kendi işlerinde bu kadar başarılı başkan ve yöneticiler iş kulüp yönetmeye geldiğinde nasıl bu kadar hatalı kararlar veriyorlar ve bu kulüpler zarar ediyor?” İkinciliğin başarısızlık olduğu Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’de taraftar ve medya baskısı yüzünden saçılan onlarca milyon Euro elbette başkan ve yöneticiler cebinden çıkmıyor. İstanbul’un Süper Lig’deki diğer üç takımı ise bu tanıma uymuyor çünkü Başakşehir, Kasımpaşa ve Fatih Karagümrük patron kulübü. Son şampiyon Başakşehir çok ortaklı modelle yönetilirken bu sezon zor günler yaşasa da son yıllarda akılcı transfer politikası ve sürekli ligin zirvesine oynayan kadrosuyla patron aklının sınıfı geçtiği kulüp. Kasımpaşa ise sadece Diagne ve Trezeguet’nin satışından kasasına 25 milyon Euro koymuş ve uzun yıllardır al-sat dengesinde artı çıkan ve ligde tutunan bir camia. Türk futbolunun tarihinde özellikle İstanbul’un semt takımları mühimdir. Fatih Karagümrük de semt kültürünün üzerinde yükselen ülkenin en köklü camialarından biri. 1926 yılında kurulan Fatih Karagümrük bugün uzun yıllar sonra yükseldiği Süper Lig’de asansör takım olmadığını kanıtladı ve düşmenin kolay, çıkmanın zor olduğu ülkenin en büyük futbol sahnesinde ilk haftadan beri hedefini ortaya koydu: “Avrupa Kupaları’na gitmek istiyoruz. “ Bu hedefi birçok Anadolu kulübü başkanından duymuyor olabiliriz ama sözün sahibi Süleyman Hurma, Anadolu kulüplerinde sportif direktörlük koltuğunda oturduğu yılların ardından bugün sahibi olduğu Karagümrük’ü bu sezon olmasa gelecek sezon Avrupa’ya götürmek peşinde. Çünkü transfer görüşmelerinde bunun sözünü verdiği yabancı futbolcuların ismini ilk kez duydukları bir kulübe transfer olmalarında tek faktör o kulübün bir İstanbul takımı olması değil…

Çok değil 9 yıl önce bölgesel amatör ligde olan, 2013-14 sezonunda 3. Ligde play-off’u şampiyon bitirip ikinci lige yükselen Fatih Karagümrük’ün taraftarları şampiyonluk yaşamadan sonraları çok sevecekleri play-off’larla Süper Lig’in yolunu tutacaklarından elbette haberdar değildiler. İkinci ligde geçen 4 sezonun ardından yıllardır Türk futbolunda profesyonel olarak çalışan Süleyman Hurma’nın kolları sıvayıp kendi takımımı kuracağım diyerek çıktığı yolda Karagümrük’ün hisselerini satın aldığında Fatih Karagümrük sezona umutlu başlamıştı. Önce Şanlıurfaspor ardından Manisa ve finalde de Sakaryaspor’u deviren Süleyman Hurma’nın kulübü geçen sezon yükseldiği 1. Lig’de daha zorunu başardı. Ligi 5. Sırada tamamlayan takım sezon sonunda yükselen formuyla önce Akhisar’ı geçti ve finalde de Adana Demirspor’un hayallerine son verip kendini Süper Lig’de buldu. Süper Lig demek daha çok gelir ama aynı zamanda daha çok dert demekti..

“Beni ikna etmek için 15-20 kez aradı” diyen İtalyan kaleci Viviano, Süleyman Hurma’nın “Küçük İtalya” projesinin ilk halkasıydı ama Floransalı Viviano bile İtalya Serie A’dan tanıdığı bu kadar çok oyuncuyla aynı formayı giyeceğini hayal etmemişti. Ülkesi dışında Arsenal ve Sporting’e imza atan ama ne Londra’da ne de Lizbon’da bir kez olsun kaleyi koruyamayan Viviano’nun ardından bir maestro girdi Fatih Karagümrük’ün kapısından. Arjantin Milli Takım formasını 58 kez giymiş Lucas Biglia, Lazio ve Milan’daki 7 sezonun ardından 34 yaşında geldiği Karagümrük’te müthiş profesyonelliği ve yeteneğiyle ilk günden itibaren büyük saygı gördü ve Süper Lig için yeniden yapılanan kadroda Başkan Süleyman Hurman kaptanlık pazubandını elbette ona verdi. Bir başka Arjantinli Lucas Castro da İtalya havasını almış futbolcuydu. Catania, Chievo, Cagliari ve Spal formaları giyen Castro’nun son takımından Balkovec’e de imza attırdı Süleyman Hurma… Şilili Jorquera, Bursa ve Eskişehir formaları giymişti ve kariyerinde Genoa ve Parma etiketiyle o da Serie A modasını sürdürdü. Zirveye oynayan takımlardan Lens, Jimmy Durmaz, Gaston Campi, Kemal Ademi, Mevlüt Erdinç ve Enzo Roco’yu kadrosuna katan Süleyman Hurma’nın Serie A sevdası ara transferde de devam etti. 30 yaşındaki Bertolacci, Genoa ve Milan formaları giymiş bir orta sahaydı ve yanında gelen isim Premier Lig’de yolu Chelsea, Liverpool ve Sunderland’den geçen, Roma ve Milan’da da oynamış Fabio Borini idi.  Serie A patentli Karagümrük’te son İtalyan dokunuşu teknik direktör değişiminde oldu. Şenol Can ile yollarını ayıran Süleyman Hurma, Fabio Capello ile anlaştı diyeceğim ama elbette demiyorum; bu sezon oynadığı futbola büyük sükse yapan Alanyaspor’da teknik direktör Çağdaş Atan’ın sağ kolu olarak kabul edilen ve taktik zekası çok yüksek olduğu konuşulan 32 yaşındaki Francesco Farioli ile yola devam etme kararı aldı.

29 Kasım 2020

Adın Şiir Gibiydi Sen Bir Roman

Güzel oyun diyorlar futbola... Çocukluk kadar güzel… Sonra büyüdüğünde hayatın güzel olduğu kadar acımasız; sevinçler kadar hüzünler, kahkahalar kadar gözyaşlarıyla dolu olduğunu tecrübe ettiğinde futbolun hayata benzediğini görüyorsun… Bir zamanlar peşinden koştuğun topu bir koltukta hiç bıkmadan televizyon ekranında ya da tribünde izlediğinde ilk aşkının tutkuya dönüştüğünü fark ediyorsun. Okuma yazmayı daha öğrenmediğin günlerde vurduğun meşin yuvarlak ağır, ayağında acıyı hissediyor, büyüdükçe daha uzağa vurduğun için gurur duyuyorsun kendinle, hele bir de yetenekliysen üç direğin arasına istediğin köşeye vurabiliyorsan o işte senin ilk şampiyonluğun oluyor…

Çoklukla babanın tuttuğu takımı tutuyorsun, sahadaki her futbolcu baban yaşında, hani görsen amca diyeceğin adamlar... Hayat renkli ve tasasız ama televizyonlar siyah beyaz ekran. Adını ansiklopedilerde gördüğün bir ülkede Dünya Kupası düzenleniyor. Tribünlerden konfeti niyetine tuvalet kağıdı atan Arjantinlileri hayran hayran izliyorsun, sen daha çocuksun o da 18 yaşında bir genç, o da ekran başında…

Yakana kırmızı kurdele takıyorlar okumayı öğrendiğin için, ağabeyin ablan var, ya da senden ufak kardeşlerin, okuldan gelip çantayı atıp topun peşinden koşturuyorsun. “Adamın gol diyor” ile ne kavgalar kopuyor, o zamanların VAR hakemleri topa iyi vuramayan kenarda bekleyen mahalle arkadaşların. Ter kan içinde eve döndüğünde annen sırtına tülbent koyuyor sen üşütme diye…

Kafamıza anne terliği yediğimiz, çok çalışan babalarımızı az görüp özlediğimiz, hayatımızın ilk ezeli rekabetini kardeşlerimizle yaşadığımız, kalbimize ilk heyecanın düştüğü yılların kahramanıydı o… 60’ların ortasından, 70’lerin sonuna kadar dünyaya gelmiş her çocuk onun adını ezbere bilirdi. Daha güzel futbolcu ismi mi olurdu, şiir okur gibi okurduk adını… Diego Armando Maradona… Adın şiir gibiydi, hayatın ise bir roman…

Büyüdüğünü anladığın günü futbolda arıyorsan, bir gün senin yaşında bir futbolcunun tuttuğun takımada sahaya çıktığı günü hatırla… Sen ortaokul lise sıralarında kopya çekerken, o eliyle gol atıyordu. Sen takdir belgesini koşarak eve götürürken o Dünya Kupası’nı kaldırıyordu. İlk aşk kalbine düştüğünde onunla bir ömür geçirmeyi hayal eden binlerce kadın vardı. Sen sınıfta kalıyordun, o şampiyonluğu kaptırıyordu; sen üniversite sınavını kazanıyordun, o Napoli’yi şampiyon yapıyordu… Senin ne yaptığından elbette haberi yoktu ama onun senin hayatına neler yaptığını yıllar içinde öğrenecektin…

Artık çocuk değildin, hayat seni bekliyordu… İyilikler de kötülükler de evin kapısının dışındaydı. Buenos Aires’te de, Napoli’de de, İstanbul’da da, Madrid’de de böyleydi. Sonra cenazelerle tanıştın, deden ninen ölüyordu, artık bir kürek toprağı atacak kadar güçlenmişti kolların... Şiirle, romanla müzikle zenginleşen hayatının salonunun baş köşesinde yine futbol oturuyordu… Ne olacağım telaşının takvimlere düştüğü yıllarda, onun da çıktığı en yüksek tepeden yokuş aşağı koşmaya başladığını gördün… O yuvarlanıyor, düşüyor, kanıyordu, sen de seviyor, seviliyor, ayrılık acısı çekiyor, işini kaybediyor sonra belki daha iyisini buluyordun…

Gün geliyordu tuttuğun takımın en yaşlı futbolcusuyla aynı yaşta olduğunu fark ediyor ve durgunlaşıyordun.. Artık genç değildin, o futbolu bıraktığı gün artık kendi hayatını kurmalı, kendi evinde oturmalıydın…

Maradona’nın futbol sahasında yaptıklarını o yılların takvimleri duvarlarında asılıyken izleyenler için ölen sadece Maradona değil... Milyonlarca insan sadece Arjantin doğumlu eski bir futbol yıldızının bu dünyadan göçüp gitmesine ağlamıyor, üzülmüyor. Maradona hayatın ta kendisi(ydi)… Belki o terliği atan annen yok hayatta, belki o çok çalışan baban, belki ortaokulda kopya çektiğin için pişmansın, belki de daha çok çalışsaydım da tıpı kazansaydım diyorsun. Sevip ayrıldıkların geliyor aklına, sevip de gidenlerin gittiği yollardan geçmediğini hatırlıyorsun. 

Evinin saten boyalı duvarlarına artık gençliğindeki gibi futbolcu posterleri asmadığın için kızgınsın kendine.. Bir tarafta “Çocukluk hiç bitmez gökyüzü gibidir” aklından çıkmıyor. Bir taraftan da Maradona ölünce çocukluğunun öldüğüyle yüzleşiyorsun… Maradona’ya mı ağlıyorsun, bir daha geri gelmeyecek o güzel günlere mi?

Sahada rakiplerine attığı çalım kadar hayata da çalım atmışlığı olan bu adamın 60 yaşında kalbini durduran her ne ise, yıllar önce Bilbao Kasabı Andoni Goikoetxea’nın ona attığı acımasız tekmeye benziyor... Maradona, hepimizin hayatının dört yapraklı yoncasıydı… Bir futbol topuyla kimse daha çok mutlu olmamıştır bu dünyada ve hiç kimse milyonlarca çocuğu bir gün Maradona olacağım hayaliyle yatağında bir futbol topuna sarılıp hayal kurdurtmamıştır… Her şeyi vardı onun, bir ömür aradığı huzurdu… Buldu...





27 Ağustos 2020

Messi Suarez Barcelona

 Çok değil, iki hafta önce Bayern Münih karşısında 8-2’lik hezimetin üzütünsünü yaşayan Barcelona taraftarları bundan daha fazla neye üzülebilirdi diye sorsanız, elbette ki Messi’nin ayrılığı denirdi. Aralık ayında 6. Kez kazandığı Altın Top ödülünün töreninde “Benim Barça ile bağım imzayla, kağıtlarla değil” diyen Arjantinli yıldız önceki gece kulübe resmi evrak olarak kabul edilen faksı gönderip gitmek istediğini tüm dünyaya duyurdu. Peki Messi’ye bu kararı aldıran nedenler nedir? Frank Rijkaard döneminde çıkış yapan, Guardiola yıllarında zirveye oturan ve inmeyen Messi son yıllarda teknik adam tercihinden futbolcu transferine kadar birçok konuda Barça yönetimlerinin karşısına dikildiği yıllardır yazıldı çizildi. Barça’da önemli bir figür olan Luis Enrique’nin 2017’deki ayrılığı öncesinde kazanılan bir Şampiyonlar Ligi vardı. (2015).. 

Önce Atletico Madrid’e ardından Juventus’a elenen Barcelona, 2018’de Roma’ya 4-1’in rövanşında 3-0, ertesi yıl ise Liverpool’a 3-0’un rövanşında 4-0 mağlup olup, ezeli rakibi Real Madrid’in 3 kez Şampiyonlar Ligi kazandığı yıllarda krize girdi. Neymar’ı satan Barça yönetimine kızan Messi, Griezmann transferine karşı çıktı. Kulübün yanlış transferler yaptığını savunuyordu ki haklıydı da.. Dembele-Coutinho’nun ardından Griezmann da katkı vermeyince Barça, sallanan defansı ve Messi atar ya da Luis Suarez’e attırırsa oyunuyla ve düşük profilli teknik adamları Valverde ve Setien ile bu sezon dibe vurdu. Önce Real Madrid geriden gelip şampiyon oldu ve ardından Bayern Münih hezimeti..

Sezon içinde sportif direktör Abidal ile kavga eden, pandemi döneminde ücretlerde indirim isteyen Barça yönetiminin karşısına dikilen Lionel Messi, alt yapısından yetiştiği kulübe yolladığı faksla bonservissiz takımdan ayrılmak istediğini iletip yeni bir savaşı da başlattı. Serbest kalma bedeli 700 milyon Euro olan Arjantinli yıldız 2021 Haziran’da bitecek kontratını uzatmamış ve sarkan futbol sezonunda kontratının 10 Haziran öncesinde yenilenmediği için bonservissiz gideceğini ilan etti. Barça cephesi ise elbette Messi’yi bir taraftan kalmaya ikna etmeye çalışırken diğer taraftan 6 ay sonra bir kulüple imza hakkına sahip yıldızından 100-150 milyon Euro kazanmak için avukat ordusunu arkasına aldı. Messi için yeni adres büyük bir ihtimalle Manchester City olacak. PSG’nin bu yarışa girmesi beklenmiyor. Inter cephesi için yıllık brüt maaşı 90 milyon Euro’yu aşan Messi’nin ücretini sponsorlarla toparlasa bile bonservis ödemek istemiyor, ödeyecek parası da yok…

Messi’nin şok eden ayrılık kararı menajerliğini ailesinin yaptığı yıldızları akıllara getirdi. Ağabeyinin transferde her kulübe sorun çıkardığı bilinen Anelka, yine ağabeyinin menajerliğini yaptığı Ronaldino ve Real Madrid’den giderken Başkan Florentino Perez ile tartışan babasının amatörlüğüne kurban giden Mesut Özil… Milano’da ev alan ve Inter dedikodularının çıkmasına sebep olan Lionel Messi’nin babası Jorge Messi de bugün Barça yönetiminin başını ağrıtan adam…

Barça’da Koeman’ın teknik direktörlük koltuğuna oturmasının ardından Hollandalı hocaya “Kendimi Barça’nın içinde değil artık dışında hissediyorum” diyen Messi, yeni hocanın Luis Suarez ile yolların ayrılmasını istediğini öğrenince çılgına döndü ve kendi ayrılık kararı da verdi. Messi’nin bu kararına eski kaptan Puyol ve gündemdeki isim Suarez de “Messi haklı” diye destek verirken, Barça  yönetimi gelecek yıl yapılacak seçimler öncesinde istifaya zorlanıyor.

27 Haziran 2020

Milano'dan Firar Eden Sol Bek

Sebastian Rambert'in Inter'e geldiği 1995 yazında başkan Moratti'nin asıl hedefi Manchester United'da 9 ay ceza alan Eric Cantona idi. Alex Ferguson'un 92 kuşağı takıma yerleşmiş ve Scholes orta sahada parlamaya başlamıştı. İngilizler, Paul Ince'in İnter'e gitmesine izin verdiler ama Moratti'nin Cantona hayali kısa sürdü. Aynı yaz kulübün kapısından giren Brezilyalı sol bek 22 yaşındaydı. Palmeiras ile iki sezon arka arkaya şampiyon olmuş ve Avrupa'ya transferinin sinyallerini vermişti. İngiliz teknik adam Roy Hudgson onu kanatta forvet olarak oynatmakta ısrar ederken o sol bek oynaması gerektiğini söylüyordu. Kazanan ne Inter ne de Roy Hudgson oldu. Rambert takımdan gönderilirken Brezilyalı sol bek de Real Madrid'in yolunu tuttu. Roberto Carlos 11 yıl sonra Fenerbahçe'ye gelecekti ama Santiago Bernabeu'da yazması gereken bir hikayesi vardı, yazdı da...

Buenos Aires'te İki Baba ve Oğulları

Güney yarım kürenin ilkbaharıydı, 14 yıl önce Superclasico'da deplasmandaki Boca Juniors favoriydi, zor günlerden geçen ev sahibi River Plate ise derbi havasına güveniyordu. O gün Buenos Aires'e Avrupa'dan çok kulüp yöneticisi ve menejer geldi. Boca'nın orta sahasındaki yıldızı Gago için büyükler kapışıyordu. River Plate'de o gün derbi zaferine imza atan genç çocuk Jorge Higuain'in oğluydu. Çocuk küçükken menenjit geçirmiş, ateşlendiğinde kadim dostu onu hastaneye yetiştirmişti.  O dost ise Daniel Passarella idi, yıllar sonra Jorge'nin oğlunun kazandırdığı Superclasico'da River Plate kulübesinde teknik adam olarak oturan Passarella... Gago kavgasından zaferle çıkan Real Madrid oldu yanında genç Gonzalo Higuain'i de aldılar. Çocuk Buenos Aires'ten Madrid'e geçecekti, babası da Fransa'ya futbol oynamaya gitmiş ve Gonzalo çocuk yaşta çift pasaport sahibi olmuştu. Gago yapamadı Avrupa'da, bir başka Boca efsanesi Riquelme gibi.. O günlerde Gago transferinin gölgesinde kalan Gonzalo Higuain ise Real Madrid, Napoli ve Juventus formalarıyla zirveye çıktı.

Buenos Aires, uzaklara gidenlerin hikayelerinin biriktiği şehir... Angel Rambert de burada doğmuş, futbol onu Fransa yollarına düşürmüştü. Jorge Higuain sadece bir sezon kalmıştı Fransa'da ama Angel Rambert, ondan 27 yıl önce geldiği eski kıtada, Lyon'da çok sevilmiş ve 10 yıl forma giymiş bir santrfordu. Armut dibine düşermiş hikayesi. 1974 yılında dünyaya gelen oğlu Sebastian'nın da futbolcu olmasını istiyordu baba Angel.  Sebastian başardı ama babası o günleri göremedi, 47 yaşında hayatını kaybeden Angel Rambert geride gözü yaşlı 9 yaşındaki oğlu Sebastian'ı bıraktı. 90'lar, futbolcuların video kasetlerden izlenip alındığı yıllar. 1995 yazında Inter Başkanı Massimo Moratti yine kesenin ağzını açmıştı. Arjantin'den yirmilerinin başında iki genci getirtti İtalya'ya. İmza töreninde Inter efsanesi Facchetti'nin iki yanına aldığı Arjantinli gençlerden Sebastian, İtalyan gazetecilerin gözdesiydi çünkü santrfordu, diğer genç ise defans oyuncusu... Sebastian Rambert, Inter'de bir tek lig maçına bile çıkamadı, ona formayı bir kez olsun vermediler, İspanya'ya Zaragoza'ya sonra da Boca Juniors'a kiraladılar. İmza gününde gölgede kalan defans oyuncusu ise Javier Zanetti idi.. 19 yıl Inter formasını giydi, efsane kaptan olarak futbola veda etti..

23 Mayıs 2020

Messi'nin Soy Ağacı

Her Güney Amerikalı futbolcu için Avrupa'da futbol oynarken yabancı sınırlamasına takılmamak adına İtalyan ve İspanyol kökenlerini arşivlerden ortaya çıkartıp ikinci pasaport alması çok duyduğumuz hikâyedir. Messi buna ihtiyaç duymayanlardan ama onun da soy ağacına baktığımızda İtalya'dan Arjantin'e bir göç hikâyesi görüyoruz. Maradona'nın köklerine ilerleyen günlerde bakarız ama Arjantin'de Rosario'da doğan ve büyüyen ardından fiziksel olarak gelişim problemi gösterdiği yıllarda hem futbol hem de tedavi için ailesiyle Barselona'ya göç eden Messi'nin soy ağacında İtalya'da Recanati'de 1797 yılında doğan ve 1857'de hayatını kaybeden Pacifico Messi yatıyor. Aile 1893 yılında Arjantin'e göç eden çocuklarla büyürken, bir kısmı da İtalya'da yaşamaya devam ediyor. Lionel Messi'nin büyük büyükbabası işte o göç eden gençlerden biri. Lionel Messi'nin bugün İtalya'da sakin ve elbette şöhretten uzak hayatlarına devam eden Mascia, Luca, Rudy ve Romina adlarında dört yeğeni var. Hatta biri kasabadaki yapı markette satış elemanı olarak çalışıyor ve Lionel Messi'nin bir gün Recanati'ye gelmesini bekliyorlar.

1 Eylül 2019

Ne Demek Kliması Yok!


Ligler başladı, transferde de sona yaklaşırken 35 yıl öncesine dönelim. Futbolun gittiği yolu en güzel açıklayan sözlerden biridir: "Maradona'nın bir Ferrari'si vardı, şimdiki yıldızların 5-6" Evet, gerçek bu, garajında toplam değeri 50 milyon euro'yu aşan otomobil koleksiyonu olan çok sayıda futbolcu var, 30-35 yıl önce dünyayı peşinden sürükleyen yıldızların kazandığının 10- 15 katını kazanıyorlar ama değişmeyen bir tek şey var. Otomobil kullanmaya vakitleri yok ve ev-tesis arasında gittikleri mesafe 10 km'yi aşmıyor. Üstelik bir çok kulüpte futbolcular sponsor markanın verdiği otomobilleri kullanmak zorundalar, garajlarda eskiyen spor otomobiller bir zaman sonra açık artırmayla satılacak ve yeni sahipleri Ronaldo'nun Messi'nin otomobillerine binecek.


Maradona'nun Ferrari hikayesinde olduğu gibi. 'de oynadığı yıllarda Maradona'nun elbette ki bir Ferrari'si olacaktı ama Arjantinli 10 numara daha fazlasını istemişti. 1986'da Arjantin ile 'nı kazandıktan sonra menajeri Guillermo Coppola'ya "Siyah Ferrari" istiyorum diyen Maradona'nun bu dileğini yerine getirmesi gereken adam Napoli Başkanı Corrado Ferlaino idi. Peki siyah Ferrari Testarossa, Ferlaino'ya kaça mal oldu? İtalyan kulübünün başkanı 430 bin dolar ödediği otomobilin kırmızıdan siyaha boyanması için 130 bin dolar ödediğini açıkladı yıllar sonra. İş bununla kalsa iyi, Maradona Ferrari'deki müzik sistemini sordu.
Ona Testarossa'nın bir yarış otomobili olduğunu ve müzik sistemi olmadığını söylediler. Elbette Maradona'nın istediği oldu. Yeter mi yetmez, Maradona bu. Arjantinli Napoli'nin sıcağında klimasız Ferrari mi kullanacaktı. "Ne demek kliması yok, taktırın" dedi. Peki Maradona, Ferrari'nin hakkını verdi mi?
Elbette ki hayır... Otomobil 2014'te bir İspanyol koleksiyoncunun garajındaydı ve kadranında sadece 20 bin 200 km yazıyordu. İspanyol koleksiyoncu o gün Maradona'nın siyah Ferrari'sine 250 bin dolar değer biçmişti...
***
Bugüne dönelim. 'nun Nike ile yaptığı ve ömür boyu sürecek sponsorluk anlaşmasından kazanacağı para 800 milyon euro'nun üzerinde. Sosyal medyanın farklı mecralarında takipçi sayısı 500 milyona yaklaşan Portekizli yıldızın Instagram'da markanızı sadece bir fotoğraf karesiyle tanıtmak istiyorsanız ödeyeceğiniz rakam bir milyon euro'ya doğru koşuyor. CR7 markasıyla Crunch Fitness ile ortaklığa giden antrenman delisi Ronaldo'nun adını taşıyan spor salonu sayısı şimdilik 265. 19 milyon euro ödediği jetiyle uçmak isterseniz saati 3 bin euro'ya kiralayabilirsiniz. Doğduğu Madeira ve büyüdüğü Lizbon'da iki otel açan Ronaldo, zirveye çıktığı Madrid'de ve bir gün belki de futbolu bırakacağı 'ta yeni oteller açmaya hazırlanıyor.
Restoran zinciri Tatel'e ortaklık, iç çamaşırı ve parfüm koleksiyonu da Ronaldo Holding'in diğer yatırımları.
Nike'ın 1988'de efsane  ile ortak kurdukları Jordan markasının  pazarında geçen yıl  formasıyla estirdiği rüzgarın fırtınaya dönüşeceğinin sinyali ise 'li 'e yaptığı teklif. Genç yaşta Nike ile sponsorluk anlaşması yapan 24 yaşındaki Sterling'e Jordan marka kramponları 10 yıl boyunca giymesi karşılığında önüne konulan kontratta 108 milyon euro yazıyor.
Maradona'nın 20 bin km kullanılmış Ferrari'sinden, bir maçta 10 km koşsa, sezonda 50 maç oynasa, 10 sezonda 5 bin km kat edecek olan Rahim Sterling'e... Parası pulu bir kenara, güzel bir futbol sezonu diliyorum...

14 Mayıs 2019

Arjantinli Çiftçinin Oğlu

Tek kelime İngilizce bilmiyorsunuz, Arjantinlisiniz, kıtanın en güzel şehirlerinden birinde, Barselona'da çalışıyorsunuz ve Falkland'la, "Maradona'nın eli" ile büyüyen kuşakların sizi değil pasaportunuzu sevmeyen İngilizlerden bir teklif alıyorsunuz... Bunun için galiba biraz deli olmak lazım ya da sizi bu hayata iten deliyi bulmak lazım hayatınızda... Arjantin'de yakınlarında 3 bin nüfuslu Murphy kasabasında yaşayan Amelia-Hector çiftinin evinin kapısı 1985 yılının bir yaz gecesi çalındı. Saat 2'ydi ve kasabadan tanıdıkları Jorge Griffa'nın yanında bir 'deli' vardı: Arjantin'de 'El Loco' lakabıyla tanınan teknik direktör . Arkadaşı Griffa'dan "Yetenekli bir çocuk var" mesajını alan Bielsa, arabasına atlayıp hemen kasabaya gelmişti. O gece yatağında uyuyan 13 yaşındaki çocuğun ayaklarına bakıp "Bu çocuktan futbolcu olur" diyen Bielsa, çiftçi ailesinin yanında çalışan Mauricio'nun hayatını değiştirdi. Çocuk yaştan itibaren tarlalarda zor şartlarda çalışan Mauricio'nun  karakterini belirleyen de o kasaba günleri oldu. Önce Newell's Old Boys ardından dil problemi yaşamayacağı İspanya'da Espanyol... İki yıl Paris, bir yıl Bordeaux havası ve ardından da kürkçü dükkanı Espanyol'da kramponlarını astı Mauricio. Çok büyük yetenek değildi, çok hızlı değildi ama iyi futbolcuydu, tipik Arjantinli defans oyuncusuydu. 2002 'ndan Arjantin büyük hayal kırıklığıyla dönerken Mauricio, İngiliz Owen'ı düşürüp penaltıya sebep olan adam olarak kaldı ülkesi Arjantin'de...
Futbolu bıraktıktan sonra Barselona'da üniversitede okumaya karar verdi ve işletme diploması aldı, kadın futbol takımı çalıştırdı ve bir gün Espanyol ona "Sana ihtiyacımız var" dedi. 2009 yılında küme düşme hattında gezinen Espanyol'un başına geçtiğinde işi zordu ama imkansızı başardı. İlk galibiyetini derbide üstelik de 'da 'yı devirerek aldı. O sezonun  şampiyonu, tarihin en iyi kadrolarından birine sahip Barcelona'nın başındaki 'ya 10 yıl sonra bir ağır darbe daha vuracağından haberi yoktu elbette. Espanyol o sezon ligde kaldı, ertesi sezon çıkışa geçti. 2013'te işte o teklif geldi. İngiltere'den Southampton, Arjantinli hocaya "Gel" dedi. Eşi ve çocukları basit İngilizce kelimeleri bir kağıda yazıp uğurladılar onu. M. City, Liverpool, Chelsea, herkesi devirdi o sezon, Britanya basını ayağa kalktı. Ertesi sezon Tottenham projesi onu bekliyordu. Spurs onunla çıkışa geçti, önce beşincilik, ardından üçüncülük yetmezdi. Bir ikinciliğin ardından Spurs, geçen sezonu da üçüncü sırada bitirdi. Bu sezonun ligde en 'anlamlı' maçı ise Everton deplasmanıydı. Eşi Karina'ya 26. evlilik yıldönümünde çok özel bir hediye verdi. O gün Tottenham, Everton'ı deplasmanda 2-6 mağlup etti. Günde iki idman yaptıran, oyuncularından futbol endüstrisinde birer beyaz yakalı olmak yerine çocukluk günlerinin tutkusu olan topun peşinden koşmalarını isteyen, oyuncularının her antrenmandan sonra nefret ettiği, çalıştırdığı iki İngiliz takımından İngiliz 'na 14 futbolcu gönderen çiftçinin oğlu Mauricio, 10 yıl önce mat ettiği Guardiola'yı bir kez daha üzdü. M. City'yi eleyen Tottenham, gençlik fırtınası Ajax karşısında bir futbol mucizesine imza attı ve Şampiyonlar Ligi finaline yükseldi.
"İki yaşında ayağımın altında poz verdiğim top benim en büyük hazinemdi. Her şeyi onun sayesinde kazandım" diyen Maurico Pochettino 47 yaşında. Southampton'da spor bilimi mezunu olan oğlu Sebastiano 23 yaşında ve babasının yanında çalışıyor. Ufak oğlu Maurizio 18 yaşında ve Tottenham altyapısında. Eşi Karina ona hâlâ çok sevdiği tatlı olan Dulche de Leche (süt tatlısı) yapmaya devam ediyor. Şampiyonlar Ligi finalinde iki Arjantinli, Hector Cuper ve  ikişer kez kaybettiler. Bakalım bir delinin keşfi, çiftçinin oğlu Mauricio ne yapacak?

8 Nisan 2018

Okan Kardeşim Neredesin?



Formasını bir daha giymemek üzere çıkardığı günden üç yıl sonraydı. Teknik direktörlüğünün ilk zamanlarıydı ve hazırlık kampında çift kale maçlarda oynamaya bayılıyordu. Futbolculuğu kafada bitirmemişti sanki o yüzden sormuştum kendisine: “Hagi, 2-3 sezon daha oynamaz mıydın?” Nefis bir cevap vermişti: “Hafta sonlarında maçları oynardım ama beş gün idman yapacak ne kafa ne de gücüm kalmıştı. O beş gün idmanı yapamayan da oynamayı hak etmez, o yüzden bıraktım.” Zinedine Zidane, 2006’da finalde Materazzi’ye kafayı atıp kramponlarını çıkardığında 34 yaşındaydı. Lig, kupa, Şampiyonlar Ligi ve Fransa Milli Takımı… Bir yılda 60’ın üzerinde maça çıkan Zidane “Artık bu tempoyu vücudum kaldırmıyor” demişti. Uzun yıllar “Ya başarısız olursam” diyerek ertelediği teknik adamlığında ise iki Şampiyonlar Ligi Kupası’nı arka arkaya kazandı, geride kalan haftada da eski takımı Juventus’u sürklase edip bir üçüncü kupanın yolunda yarı final biletini cebine koydu…

Oyunun hızlandığı, güçlü fizikleriyle rakibe acı çektiren defans oyuncularının olduğu, yetenek bir yere kadar önce profesyonel olmalısın günlerinde en tepede olmak isteyenlerin hayatlarından feda ettikleri şeyler var. Messi artık sabaha kadar pizza yemiyor, Güney Amerikalı futbolculara mangal partilerinde uzak durmaları öneriliyor. Her takımda yeni gelen teknik adamın basit kuralıdır. Özgürlüklerden yanayım diye dolananlar, “Vücut sizin, en iyi de siz bakarsınız, ne yerseniz yiyin” ile tesislerin restoranındaki mayonez, ketçap ve gazlı içeceklere yan basmazken, bazıları beslenme uzmanlarıyla çalışıyor. Yılların ezberidir, maçtan bir gün önce kırmızı et ve sebze yenir, maç günü öğle yemeğinde ise tavuk ve makarna… 90 dakikalık efor için protein de karbonhidrat da mühimdir de 25 futbolcunun 25’inin de bedeni, alerjileri, yiyeceklere toleransları bir midir, işte uzmanların devreye girdiği an budur…
Finalde kaybettiği 2014 Dünya Kupası’nın ardından İtalya’nın ufak bir kasabasında yaşayan Doktor Guiliano Poser ile çalışan ve onun öğütlerini telefon ya da e-posta ile almak yerine düzenli olarak ziyaret etmeyi tercih eden Messi’nin sizce o turnuvada 4 kilo fazlası var mıydı? Bence yoktu ama doktor Poser, Arjantinli 10 numaraya yazdığı yemek listesiyle onun bütün yaşam biçimini değiştirdi. Messi, kaslarına zararlı olan şekerden uzak duracak, enerji içeceklerinden içmeyecek, tuz miktarı ne az ne çok olacak ve en önemlisi uyku dışında hareket etmediği zamanın süresi yarım saati geçmeyecekti. Bir futbolcuyu sadece yetenekleriyle değerlendireceksek parmağımızla Messi’yi işaret ederiz ama günlük içeceği su miktarı bile belli olan bu yıldızın uyuduğu uykunun süresinin kontrol altında olduğunu bilmeyebiliriz.


Fransız doktor Patrick Lemoine’e göre birinci şart uyku. Birçok futbolcuya danışmanlık veren Lemoine, futbolcuların her gün aynı saatte uyanması gerektiğini ve uykusu geldiği anda da yastığa kafasını koyması gerektiğini söylüyor. Doğru idman, fitness çalışması, özenli beslenme… Her şey bununla bitmiyor elbette bugünün futbolunda. Adale ağrıları çeken futbolcunun sorunu bacaklarında değil çürük dişinde olabiliyor mesela. Osteopati uzmanları devreye giriyor ve sakatlığı ya da hastalığı bir sonuç olarak alıp hikayeyi başa sarıp koruyucu hekimlik yapıyorlar. Kinesioloji uzmanları hareket eden kaslarındaki enerji akışını kontrol altında tutup, zayıf bölgelere işaret ediyorlar. Fransa’da son yıllarda luminoterapiyle uyku problemi çeken futbolcular için özel ışıklar ve duvar rengi seçimleriyle, sahada ayaklarıyla koşan beyinleriyle iş bitirenlerin mental olarak da sağlıklı olmalarını sağlıyorlar.
Bir eski zaman hikayesidir. Beşiktaş’ın menajerliğini yaptığı dönemde Sinan Engin trafikte takımın yıldız adaylarından Okan Koç’a rastlar ve hemen cep telefonunu çaldırır: “- Okancım neredesin? Evdeyim abi.” Sinan Engin, gereğini yapmıştır elbette.. . 6 yıl önce 30 yaşında futbolu bırakan Okan Koç’a bir soru daha sormaya gerek yok : “Okan kardeşim neredesin demiyorum, biliyorum ki evdesin.”

21 Ocak 2018

Sen Gidince...


Bugün Jorge Mendes ve Mina Raiola’nın bir numaraya oynadığı menajerlik mesleğinde bir zamanlar büyük ağabeyleri eski bir spor gazetecisi olan Pini Zahavi’ydi. 1974 Dünya Kupası’na maçları izlemekten daha çok teknik adam ve kulüp yöneticileriyle tanışmak için giden Zahavi’nin işi zordu. İngiltere’ye oyuncu satmak istiyordu ama Ada’daki teknik adamlar bırakın onun getireceği İsrailli futbolcuları Avrupa kıtasındaki oyuncuları bile tanımıyordu. 80’lerde Liverpool’a Avi Cohen ve ardından Rosenthal’ı satan Pini Zahavi’nin iki kozu vardı, biri ağzı iyi laf yapıyordu iki; Liverpool tesislerine ülkesinden kasa kasa portakal taşıyor, eli boş gitmiyor, herkese kendini sevdiriyordu. Teknolojinin emeklediği yıllar elbette. Bırakın interneti, bir başka ülkenin lig maçlarını bile izlemenin zor olduğu günlerdi.

Bugün bir teknik adam ya da kulüp yöneticisi için transfer listesindeki futbolcunun oynadığı bütün maçların görüntüsüne ulaşmak bir tuş ötesinde. Yetenek avcıları sadece sahadaki performansı değil oyuncuların özel hayatlarını hakkında çıkan haberleri de raporluyorlar. Yani, Brezilya’ya oyuncu izlemeye gitmenin modası geçti. Avrupa’nın dev bütçeli kulüpleri, dünyanın dört bir köşesinde yerel izleme komiteleri kuruyor ve bırakın fidan olmayı futbolcu daha fide verirken ileride ne hasat alacaklarının hesabını yapıyorlar. Bugün Türkiye’de bir futbolsever Cumartesi günü ekran karşısına geçip, Pazar gece yarısına kadar aralıksız naklen yayınlanan maçları izleyebilir. Bugünün gençleri Avrupa’nın 5 büyük liginde şampiyonluk yarışındaki takımların 11’lerini ezberden sayıyorlar. Zahavi’nin video kasetlerle oyuncu tanıttığı yıllarda ansiklopediden 200 ülkenin başkentini ezberleyen kuşak ise bugün artık 40 yaşın üzerinde…

Taraftarlık hele de babayla maça gitmek en güzel çocukluk hatırasıdır, gençlik günlerinde tutulan takıma kendisine aynı yaşta bir futbolcu geldiğinde insan büyüdüğünü anlar. Gün gelir kendisiyle aynı yaşta futbolcu takımında kalmadığında, sahadakilerin hepsinden duvarlara fazla takvim asıldığında ise Yaş 35 şiiri anlam kazanır…

Bir fotoğrafa bakarak yazıyorum bu satırları… Best, Platini, Maradona’nın lig kariyerlerinin tamamını izleyebilmek mümkün değildi. Fotoğraftaki gençler, 90’ların sonunda Arjantin 23 yaşaltı milli takım formasını giydikleri günlerde bir araya gelmişler. Kimi Boca Juniors’lı kimi River Plate’li. Hepsinin hayalleri var, fonda The Cranberries çalıyor mesela, Dolores O’Riordan’ın eşsiz sesi yankılanıyor Buenos Aires’te, Londra’da, İstanbul’da, Ankara’da…
Bu gençler Arjantin’e 1997’de Dünya Gençler Şampiyonası’nda getiren gençler ve bizim için özel olan, bu futbolcuların yıldız olma yolunda ilerdiklerini günden kramponlarını astıkları güne kadar tüm kariyerlerini izleyebilmiş olmamız. Sol bek Diego Placente’yu belki her futbolsever hatırlamaz ama Samuel, Riquelme, Aimar ve Saviola dendiğinde bu oyunu seven herkesin hatırladığı bir gol, bir maç bir hikaye vardır mutlaka…



Şimdi fonda yine The Cranberries çalıyor;  İstanbul nere Buenos Aires nere… Erkin Koray’ın “Öyle Bir Geçer Zaman ki” sindeki eşsiz yorumu, Dolores O’Riordan’ın “When You’re Gone”daki (Sen Gittiğinde) kalp ağrısı sesine karışıyor. “Ama seni özleyeceğim gitmiş olduğun zaman” diyor Dolores, “Öyle bir geçer zaman ki /Dediğim aynı ile baki/ Birden dursun istersin/Seneler olunca mazi/Öyle bir geçer zaman ki” diyor Erkin Koray… Samuel, Placente, Riquelme, Aimar ve Saviola kramponlarını asıyorlar, formalarını çıkartıyorlar, Dolores O’Riordan ölüyor ansızın 46’sında… “Sen gittiğinde” kalıyor geriye bir de öyle bir geçer zaman ki… 

30 Nisan 2017

Bir Buenos Aires Romanı

“İyiymiş” dedi takımın en uzun boylusu. Sezonu yeni açmışlar, aralarına yeni katılanları ilk idman öncesinde soyunma odasında süzüyorlardı. Herkes herkesi sahadan tanıyordu ama önemli olan dört duvar arasında nasıl bir adam olduğunu öğrenmekti. Soruyu soran “İyiden fazlası olmalı bu adamda. Bu takımın iyiye değil çok iyi top atacak adama ihtiyacı var. Geldiği yerde ilah olması beni hiç ilgilendirmiyor, bakalım burada formayı nasıl kapacak” diye devam etti. Hiç hoşlanmamıştı yeni 10 numaradan. Sessiz ve biraz da kibirli gibiydi, aynı dili de konuşmuyorlardı, üstelik yeni transfer kendi dilinin konuşulduğu bir yabancı ülkeye gelip ondan bir adım öne geçmişti.  Onun idman sevmediğini anlamak için çok fazla beklemelerine gerek kalmadı. Başka kıtanın 10 numarası, düz koşu yapmayı sevmiyor, fitness salonuna da pek uğramıyordu ama sahada dört gözü olan bir canavardı. Top ayağına geldiğinde ikiye bir yapmayı seviyor ve santrforun önüne lokum gibi paslar atıyordu. Lig, takım için iyi başlamadı. Yeni 10 numaraya da teknik direktör kafayı taktı. Sabah idmanlara uykusuz geliyor ve kondisyonunu bir türlü takım seviyesinde tutamıyordu. Kulüp özel hayatını takip etmesi için bir adamını görevlendirdi ama 10 numara, bar kapısı bile bilmiyor, idmandan sonra evinin geldiği günden beri kaldığı otelin yolunu tutuyordu. Bir deplasman dönüşü kaybedilen üç puanın hıncını 10 numaradan çıkardı teknik direktör: “Sahada ayakta duracak halin yok. Burada tutunamazsın.” Söylediklerini 20 yıl önce de o uzak ülkede bir başka teknik adam söylemişti ama ne büyük takımın hocası bundan haberdardı ne de 10  numaranın kendisi..  

Doğduğu şehrin esaslı takımlarından birini alt yapısında başlamıştı futbola. Hocası onun yeteneklerine hayrandı ama çözemediği de bir sorun vardı. 10 numara idmanlara yorgun geliyor, üstelik izin gününden sonraki ilk idmanda çok daha yorgun görünüyordu. Bir gün idmandan sonra çocuğun peşine düştü. 10 numara, toprak sahada minyatür kale maçta takımını toparlamıştı. Sahanın uzak köşesine çekildi teknik direktör ve büyük bir şaşkınlıkla çocuğu izlemeye başladı. 10 numara deli gibi çalışıyordu sahada, kenardaki kalabalık dikkatini çekti, ellerinde paralar, kendi yaşındaki adamlar sahaya direktifler yağdırıyordu. Şehirde bilinen bir kumar türüydü. Bahis çocukların maçlarına oynanıyor ve kazanan takım da bahislerden yüzde alıyordu. Çok kazanmak istiyorsan, sahayı kaybetmemek için sabahtan akşama kadar maçları almak zorundaydın ve 10 numaranın babası da o ufak çaplı bahis medyasının adamlarından biriydi. Çocuk koşmak zorundaydı çünkü akşamları bazen hayat onun için zorlaşıyordu...

Juan Roman Riquelme, 39 yaşında... Avrupa kariyerinde formasını giydiği Barcelona ve Villarreal’de koşmadığı için eleştirildi. Alt yapısında yetiştiği Argentinos Juniors’da futbolu bıraktı. O “10”u çok özlüyor, sevenleri de onu.. 


Riquelme İçin

Sahada bazıları A noktasından B noktasına gitmek için dört şeritli otobanı kullanırlar. Riquelme’nin yolu ise taşlıdır ama manzarası güzeldir. Siz muhteşem köy görüntülerinin olduğu bir yolculuğa çıkartır çimlerde… (Jorge Valdano/Arjantinli futbol efsanesi)
Ona bir gün belki beni anlamayacaksın ama söylemem lazım dedim. Gabriel Garcia Marquez der ki: “Bacakları kesilmiş insanlar bacakları varmış gibi kramplar, acılar hissederler.” İşte ben de sen futbolu bıraktığından beri böyle hissediyorum. Yoksun ve yokluğunun acısı var bende. (Gezim Qadraku /Yazar)
Roman Riquelme’yi beğenmiyorsun futbolu da sevmiyorsun demektir. (“Harbi” Ronaldo /Brezilyalı efsane golcü)
Futbolu bıraktığım maçta Riquelme’nin forması elimde soyunma odasına gitmiş olmak benim için büyük onurdu. (Zinedine Zidane)
Top ayağındayken sen dünyanın en iyi futbolcususun ama sende değilken biz hep 10 kişi bırakıyorsun. (Van Gaal /Hollandalı teknik adam)
River Plate forması giyeceksen ne stadyuma gelirim ne de televizyonda izlerim maçını. (Baba Riquelme)

Maradona, Milli Takım’ın ve hainlerin idolüydü. Sen bizim en büyük idolümüzsün. Seni seviyoruz Roman (Boca Juniors tribünündeki pankart) 

Riquelme'den


Futbolu herkes başka hisseder. İnsanlar bana yıllarca sahada neden hiç gülümsemediğini sordular. İşimi yapıyordum. Ben, Zidane’ı da hiç gülerken görmedim karşımda.
Futbolu bıraktığım gün futbol oynamaktan keyif almadığım gündü. O gün anneme gidip beraber çay içeceğimize söz vermiştim ve içtik.
Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Arsenal’e karşı kaçırdığım sadece bir penaltıydı. Ben o gün kimseyi öldürmedim.
Boca Juniors’u hep sevdim. Yoksa neden burada bedava oynayayım ki. Bu kulüp için bedava çalışan tek manyak bendim. Kimsenin bana gelip sorumluluklarım hakkında öğütler vermesine izin vermedim.
Babamın bana bir gün de iyi oynadın dediğini hatırlamıyorum. Gazeteler “Roman iyiydi” yazardı, babam gelip bana hatalı verdiği pasları sayardı.
Top bana her şeyimi verdi. Küçük kız çocukları nasıl bebeklerine sarılırsa benim de en sıkı sarıldığım oyuncağım futbol topuydu. Bu oyunu icat eden bence dünyanın en büyük kahramanı.”

Sırtımda yazan 10 sadece bir numaraydı. Futbol oynarken dönüp hiç geriye bakmadım. 

22 Ocak 2017

Garibanlar Bielsa'sı:
Jorge Sampaoli


Tarihinde ilk kez Güney Amerika Kupası’nı finalde Uruguay’ı devirerek alan Şili’yi zafere taşıyan adamdı o. Kısa bir zaman sonra Uruguay, kupayı kaptırdığı Şili’yi 3-0 mağlup ettiğinde istatistikler maçta yüzde 73 topa sahip olan tarafın Şili olduğunu gösteriyordu. Vardı bu futbolda ve ona sordular. “Topa yüzde 73 sahip olup nasıl 3-0 mağlup oldunuz?” sorusuna Jorge Sampaoli gülümseyerek bir yanıt verdi: “Bakın size bir hikaye anlatayım. Bir akşam çok güzel bir kadınla bir bara gittim. Her şeyden konuştuk, yeni tanışmıştık ama sohbetimiz flört doluydu. Birbirimizi anladık, bütün gece sohbet ettik. Sonra gecenin vakti, barın kapısından giren bir adam o hiç tanımadığı yanımdaki kadını alıp gitti. Üzülmedim çünkü benim için mühim olan o akşamın büyük bir bölümünde benimle beraberdi.”


Çok özel bir adam Jorge Sampaoli. Arjantin futbolunun efsanesi Jorge Valdano onu şöyle anlatır: “Bir gün kardeşim Arjantin’de bizim doğduğumuz kasabaya yakın yerde yaşayan bir adamın benimle görüşmek için çok çabaladığını ve yardımcı olmamı istedim. Tanıdığım biri değildi, evime geldi ve tam yedi saat bana futbol hakkında sorular sordu. Bir iki yıl sonra gazetede fotoğrafını gördüğümde adını unuttuğum adamı hatırladım. Jorge Sampaoli’ydi o adam.”

“Keşke hayatta tutkuyla bağlı olabileceğim ikinci bir spor dalı olsaydı” diyecek kadar çok seviyor futbolu Sampaoli. Bazı teknik adamları diğerlerinden ayıran da budur. Sahaya takım elbiseyle değil, eşofmanla çıkan, 90 dakika boyunca kulübede oturmayan, sürekli maçı yaşayan, hakemle uğraşan, yeri geldiğinde rakip kulübüyle ve tribünlerle gerginlik yaşayan, tutkusuyla çalıştırdığı takımın taraftarının sevgilisi olan, kazanmaktan öte maçın ruhunu yaşayan, kendini kaptırıp giden teknik adamlar... Ne Mourinho, ne de Pep Guardiola uyuyor bu tarife. Ne Zidane ne de Ancelotti... Fakat aklınıza gelen ilk ismin kim olduğunu biliyorum. Elbette ki Marcelo Bielsa. Arjantin’in dünya futboluna hediye ettiği tarihin en iyi teknik adamlarından biri, o çok yakışan “Deli” (El Loco) lakabıyla bilinen Bielsa. 19 yaşında ayağı kırıldığı için futbol kariyeri başlamadan biten Jorge Sampaoli’nin idolü elbette ki Bielsa... Ona Güney Amerika’nın Mourinho’su da diyenler var ama daha güzeli Garibanların Bielsa’sı. 


Çünkü günümüzün en büyük futbol filozoflarından biri olan Bielsa hayatında hiç maddi sıkıntı çekmemiş aristokrat bir aileden geliyor. Dedesi, ülkenin önemli düşünürlerinden, babası baro başkanı bir avukat, annesi tarih profesörü olan Bielsa, Sampaoli için bir rol modeli. Bugüne kadar bir kez olsun idolü için “Deli” lakabını kullanmamış olması ona olan büyük saygısından dolayı elbette. River Plate maçlarını izlemek için Buenos Aires’e hafta sonlarında 12 saat yol yaparak gelen, Bielsa’nın bütün basın toplantılarını kasetlere kaydeden, cüzdanında kaybettiği babasının fotoğrafını taşıyan bir başka “deli”den bahsediyorum size…


Onun kaderini değiştiren maç 1996 yılında oynandı. Genç takımın hocası Sampaoli’yi hakem itiraz ettiği için saha dışına gönderdi. Bir semt sahasından hallice yerde takımından ayrı kalmayı kendisine yediremeyen Sampaoli bir ağaca tırmandı ve oradan direktifler vermeye başladı. La Capital Gazetesi’nden bir muhabirin çektiği fotoğrafı yayın yönetmeni ertesi gün birinci sayfada kullandı. Ağaca çıkmış bir teknik adam! “Bekler hücuma çıkmaz. Kanat oyuncusu yok. Arjantin’deki futbolu izlerken baygınlık geçiriyorum” diyen Jorge Sampaoli, ülkesinde Newell’s Old Boys alt yapısı dışında hiçbir takımı çalıştırmadı. O, onun vizyonuna ve futbol felsefesine inanan takımların peşine düştü. Ona futbol dünyasının “kel Che’si” de dediler. Peru, Şili ve Ekvador Ligleri’ne oynattığı futbolla imza attı. Oyun felsefesi elbette ki usta kabul ettiği Bielsa’dan emanetti. Üçlü defansın önüne koyduğu dörtlü orta rakibin forvet hattını da orta sahasını da imha ediyordu. Çok koşmak lazımdı onun takımında. Gün geldi Şili’de bayrağı Bielsa’dan teslim aldı. Kimse şaşırmadı elbette. İnsan ilişkilerinde zor adam olan Bielsa biraz da aristokrat kimliğiyle geçinilmez kartvizitiyle dolanırken, halk adamı Jorge Sampaoli Şili’de hayal edilenden de fazlasını yaptı. Güney Amerika Kupası’nı kazanan milli takıma veda ederken adı Bielsa gibi Lazio ile anıldı ama İtalyanların futbolunu da sevmiyordu.

Bielsa, futbola büyük bir tutkuyla bağlı A.Bilbao ve Marsilya taraftarının gönlünü fethetmiş ama ayrılıklarıyla da biraz pas tadı bırakmıştı memleketine dönüp inzavaya çekilirken. Sampaoli, kendisi kadar tutkulu bir kulüp ve tribünler arıyordu. Aklınıza Fenerbahçe ve Galatasaray gelmesin. Bielsa, Sampaoli gibi adamların futbolu çok bildiklerini sanan ama zerre anlamayan kulüp yöneticileriyle ilişkisi bir ay bile sürmez bizim futbol iklimimizde. Sampaoli kendine yakışanı yaptı. İspanya’da Endülüs bölgesinin bütün genlerini üzerinde toplayan Sevilla’nın teknik direktörü oldu. Geçen hafta Real Madrid, 40 maçlık yenilmezlik rekoruna son verdi Jorge Sampaoli. 85. dakikada Ramon Sanchez-Pizjuan Stadyumu’nda taraftarı önünde 1-0 gerideydi Sevilla. Yedi dakikada çevirdiler maçı ve kazandılar. Bir zamanlar futbol tutkusunun ağaca çıkardığı Jorge Sampaoli bir dakikasında oturmadığı maçın ardından bir çocuk masumiyetiyle seviniyordu çimlerde… Onun çalıştırdığı takımları karşı maç kazanabilirsiniz ama Sampaoli’yi pes dedirtemez, onu yenemezsiniz…  

Marcelo Bielsa: El Loco

24 Ocak 2016

Biraz Pirlo Biraz Tevez
Ama O Paulo Dybala


 Dört yıl arka arkaya şampiyon olmuş, son şampiyonluğunun sezonunda da Şampiyonlar Ligi finali oynamış bir takım omurgasındaki üç önemli adamı kaybederse yeni sezonda başına ne gelirse Juventus'un başına fazlası geldi. İtalyan futbol tarihinin en başarılı en çok şampiyonluk kazanmış takımı sezon başında küme düşme hattının kenarında dolanıyor tarihinin en kötü başlangıcını yaptığı sezonda maç kazanamıyordu. Carlos Tevez gibi bir adamı elbette kadroda tutmak isterlerdi ama Apaçi'nin memleket hasreti kabarmıştı, gidene dur denmezdi. Maestro Pirlo ise artık İtalya Ligi için kendini yorgun hissediyordu, ABD'de futbol oynamayı kafasını koymuştu. Orta sahanın delisi Vidal'a ise Bayern Münih 40 milyon Euro teklif etmişti. Hepsi valizlerini toplayıp ayrıldılar Torino'dan. Dört sezonu süpürmüş kadronun omurgasından geriye takım küme düştüğünde bile kulübü terk etmeyen kaleci Buffon bir de emektar Chiellini kalmıştı, bedava gelen Pogba ve evlat Marchisio'yu da yazarsak yanlarına, doğrusu geriye kalanlar figüran. 
 Agnelli Ailesi'nin elini cebine atmakta zorlandığı son beş yılda, bonservisi elinde yıldızları Juventus armasının büyüsüyle ikna eden kulüp yönetimi, 15 yıl önce Zidane'dan gelen parayla yürüttükleri transfer kampanyasının bir benzerini sahneye koydular. Real Madrid'i Zidane'ı sattıkları sezonda Parma'dan aldıkları genç kaleci Buffon'a tarihlerinin en büyük rakamını ödemişlerdi: 52 milyon Euro. Yetmemiş Lazio'dan Pavel Nedved ve Parma'dan Lilian Thuram için de kulüplerine 41 milyon Euro havale etmişlerdi. Bugünün futbol ekonomisinde bile büyük ama 15 yıl öncesi için akıllara ziyan rakamlardı. Capello has adamı Emerson'u 28 milyona getirdiğinde yönetim sesini çıkarmadı. Juventus'un rekor transferleri arasına yolları sonra Türkiye'ye çıkacak Felipe Melo ve Diego da girdi. Diego'ya 27, Melo'ya 25 milyon ödediler ama istediklerini alamadılar. Di Vaio'ya ödenen 26 milyon da ziyan oldu ama 23 milyona alınmış Trezeguet, milyonların hakkını verdiler. Juventus tarihinin en pahalı transferi olmayı başaran "Çocuk"a 32 milyon Euro+8 milyon bonus önerdiklerinde Palermo Başkanı bir kez daha parlatıp satmış olmanın keyfiyle purosunu yakıyordu sezon başında. Yıllar önce Arjantin'den Cordoba'dan genç bir orta sahayı getirmiş, vitrine çıkarmış ve onu Paris Saint Germain'e satmıştı. Javier Pastore gibi Paulo Dybala da Cordoba'dan yetişmiş bir gençti, onu ülkesinden kopartırken az çekmemişti Palermo Başkanı Zamparini. 
19 yaşında İtalya'ya getirdiği çocuğa Arjantin'de mücevher lakabını takmışlardı ama birinci ligde bir takım forması bile giymeden, ikinci ligde iki sezonda sadece 38 maça çıkmış Dybala, doğrusu işlenmemiş elmas gibiydi. İtalya Batistuta, Crespo gibi efsane Arjantinli santrforlar görmüştü ama başkanın "Yeni Sergio Agüero" dediği Dybala bir ikinci lig topçusu olarak kapalı kutuydu. Birçok Arjantinli gibi onun ailesinin kökleri de Avrupa'ya dayanıyordu. Dedesi Polonyalıydı, annesinin ailesi ise Arjantin'e İtalya'dan göç etmişti. Babası onun elinden tutup Cordoba'daki Instituto kulübüne götürdüğünde 10 yaşındaydı. Birinci ligden Newell's Old Boys'un yetenek avcıları onu istediğinde babası "Hayır" dedi. Paulo'yu ağabeylerinden ayıramaz, uzaklara yollayamazdı. Haftanın altı günü evlerinden bir saat uzaktaki Cordoba'ya oğlunu getirdi götürdü baba. Çocuk 15 yaşına geldiğinde kulübün tesislerinde kalmaya başladı, onu artık idmanlara götürecek bir babası yoktu. Sendikanın belirlediği asgari ücret olan 900 Euro'yu verdi kulübü profesyonel olduğunda. Palermo onu İtalya'ya getirdiğinde ise 500 bin Euro'ya imza attı. İkinci ligden gelen Dybala, Palermo'da ikinci sezonunda kendini ikinci ligde buldu. Takım küme düşmüştü, üstelik bu lig yangın yeriydi. Palermo ertesi sezon tekrar Serie A'ya çıkarken Dybala'nın kartvizitinde Palermo formasıyla sadece 8 gol yazıyordu. 
Ne olduysa geçen sezon oldu. 34 maçta 13 gol attığı sezonda İtalya'nın transferdeki bir numaralı yıldızı oldu ve Carlos Tevez'i kaybetmiş Juventus, Mandzukic ve Simone Zaza gibi iki önemli golcüyü kadrosuna kattığı sezonda onun için 40 milyonu Palermo başkanının önüne serdi. Juventus'ta frikikleri ve kornerleri Pirlo, golleri de Carlos Teez atardı. Sezon başında "Bu sezon bunlardan birşey olmaz" denilen Juventus'u ayağa kaldıran Dybala oldu. Frikikleri attı, biraz Pirlo oldu, golleri attı, atmaya devam ediyor, biraz Carlos Tevez oldu ama çokça da Paulo Dybala oldu. Sözü ona bırakmanın vaktidir: 
"Durup dururken ağlarım ben. Babam aklıma gelir ve ağlarım. O öldüğünde 15 yaşındaydım. Pankreas kanseri olmuştu, annem benden saklamıştı, onun hep iyileşeceğine inanmıştım. Beni idmanlara hep götürür getirirdi. Üç kardeşiz, iki ağabeyim de futbolcu olamadı. Oysa ki babam hep bir oğlunun iyi bir futbolcu olmasını isterdi. Babam öldüğünde kulüpten izin alıp bizim kasabanın takımında altı ay oynadım. Kulüp tesislere pansiyon yaptırıp beni çağırdığında ailesinden uzak, 15 yaşında bir yetimdim ve tuvalete kapanıp ağlardım ama futboldan vazgeçmedim. Babamı çok özlüyorum ama bugün İtalya'da oynarken onun benimle gurur duyduğunu biliyorum."