28 Şubat 2020

20'li Yılların Yıldızları

Milli  Takımı'n ın 'nda oynadığı yarı finali, 'ın Kopenhag'da kazandığı UEFA Kupası'nı birçoğu izlemedi ve hatta Berlin'de Zidane'ın Materazzi'ye attığı kafayla biten Dünya Kupası'nda da birçoğu daha ilkokula başlamamıştı ama şimdi onlar futbolun gelecekteki yıldızları. Ki aralarında çoktan yıldız olanlar da var...
Önümüzdeki 10 yıla damga vuracak yetenekler turuna başlıyorum, fazlası yok eksiği çok bir liste olacaktır eminim...
Defans hattında futbol tarihimizde yan yana zor getirebildiğimiz kalite, güç ve karakter var. Yıldız adayı değil, artık yıldız iki isim var. 'in uçan forvetlerine "sağa çek" diyen 24 yaşındaki Çağlar ve Serie A'nın gladyatör stoperler listesine hiç zorlanmadan giren 22 yaşındaki Merih Demiral. Almanya'da Ozan Kabak, İtalya'da  ve Galatasaray altyapısından gelen 16 yaşındaki Emin Bayram... Avrupa'da birçok ülke genç stoper açığını konuşurken bizim muhteşem bir kare as çıkartmamız harika bir detay. Merih'in arkasında kalan ve kulübede bekleyen 21 yaşındaki Hollandalı De Ligt, kıtanın en parlak genci.
Kalecilerin kariyeri uzundur, Uğurcan Çakır 24 yaşında ama önünde 15 yıl var.
 kalesindeki Altay 22 yaşında.
 kalesini gelecekte korumasına kesin gözüyle bakılan Ukraynalı Lunin de 21 yaşında...

Xavi, Iniesta, Pirlo, Gerrard, Lampard bıraktı, Modric, Busquets, Rakitic yolun sonuna geliyor... Oyunun kalbi orta sahada Fransa Ligi'nde bu sezon tozu dumana katan bir genç var. 17 yaşındaki Camavinga. Ajax ile muhteşem bir sezon geçirip Barcelona'ya  olan De Jong 22 yaşında.
Messi-Ronaldinho ile çalışmış Guardiola'nın "Bugüne kadar gördüğüm en yetenekli futbolcu" cümlesinin öznesi Arjantinli ya da Brezilyalı bir yıldız değil.
Guardiola biraz abartmış olsa da Phil Foden 21 yaşında. 2010 Dünya Kupası sonrası Almanların orta sahadaki gözbebeği  idi. 20'li yıllarda ise Kai Havertz konuşulacak.  forması giyiyor ve ligin ağabeyi B. Münih mi kapacak yoksa R. Madrid ya da M. City mi, zaman gösterecek.
Geçen sezon bir transferin eşantiyonu olarak Inter'in Roma'ya gönderdiği bir genç bugün İtalyan futbolunun en değerli oyuncusu. Milano'da kafaları taşlara vurdurtan Zaniolo 20 yaşında.
Çizme'nin yeni jenerasyonunda müthiş yetenekli orta sahalar var. Inter forması giyen Barella ve sezon sonunda sağlam bir bonservisle büyük bir takıma gitmesi kesin olan 20 yaşındaki Sandro Tonelli.
Juventus'un sezon sonunu beklemeden bonservisine 35 milyon euro ödediği Kulusevski'yi de çok konuşacağız..
Kayserispor forması giyen 16 yaşındaki Emre Demir de kariyeri iyi yönetilirse müthiş yetenek... Talihsiz bir sakatlık geçirip sezonu kapatan Yusuf Yazıcı'nın çıkışı inşallah kaldığı yerden devam edecek gelecek sezon. Trabzonspor'un hakkını vermek lazım, yetiştirdikleri ve transfer ettikleri gençlerle yeni bir soluk getirdi futbolumuza. Abdülkadir Ömür'ün (21) yıldız olacağı sezon sakatlıkla bölündü, sol ayağı mükemmel olan Yusuf Sarı (22) da sağ ayağını da geliştirirse önümüzdeki 10 yıl klas kanat oyuncusu eksiğimiz olmayacak.. Fenerbahçe'de 21 yaşındaki Ferdi Kadıoğlu da büyük takım oyuncusu olmanın getirdiği baskıyı üzerinden atarsa önü açılacak.

Genç golcü sıkıntımız büyük,  altı yıldır sahnede ve daha 23 yaşında.
Belki de 26'sından sonra büyük golcü olacak. Galatasaray altyapısından gelen 18 yaşındaki Erencan 18 yaşına giriyor ve 1.86 cm boyuyla gol noktalarında yıldız adayı... Avrupa'da 23'üne gelmeden dünya yıldızı olan çok isim de var: Beş yıl sonra dünyanın bir numarası olması kesin olan 21 yaşındaki Mbappe..
Falcao'nun zirve yıllarını hatırlatan 22 yaşındaki Interli Lautaro Martinez, Atletico'nun bonservisine 120 milyon ödediği Joao Felix, B. Dortmund'un geçen hafta kadrosuna kattığı 20 yaşındaki Haaland, Barça altyapısından gelen 18 yaşındaki Ansu Fati, İngilizlerin büyük yeteneği Jadon Sancho, 20 yaşındaki iki Brezilyalı Vinicius Jr. ve Rodrygo...

2020'nin Spor Ajandası

* Ocak: Yılın en sakin ayı diyebiliriz.  ayın üçüncü haftasında başlayacak. Yılın ilk Grand Slam turnuvası 'da 20 Ocak'ta. NBA, Paris'e geliyor... 24 Ocak akşamı Charlotte Hornets-Milwaukee Bucks maçı Fransa'nın başkentinde.
* Şubat:  bu yıl Miami'de 2 Şubat'ta oynanacak. 16 Şubat 'ta ise Chicago'da NBA All Star maçı var. 22 Şubat'ta da görkemli bir boks karşılaşması var: 'ta Wilder, Furry'e karşı. Avustralya Açık'ta final heyecanı da 2 Şubat'ta son bulacak.  ve 'nde eleminasyon turları da bu ay içinde başlıyor.
* Mart: Formula 1 sezonu Avustralya'da 15 Mart'ta açılacak. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde heyecan devam edecek elbette. Euro 2020'nin play-off maçları da ayın son haftasında.
* Nisan: Basketbolseverler 16 Nisan tarihini not düşsünler, NBA'de play-off'lar başlıyor. Avrupa'da futbolun iki büyük kupasında çeyrek finaller ve yarı finallerin ilk ayakları da Nisan'da oynanacak. Londra Maratonu da 26 Nisan'da.
* Mayıs: Avrupa'da bütün liglerde şampiyonluk yarışına Euro 2020 yüzünden erken nokta konulacak bu ay içinde. Mayısın en güzel organizasyonu elbette ki 'da. Şampiyonlar Ligi finali 15 yıl aradan sonra 30 Mayıs akşamı yine İstanbul'da. Avrupa Ligi finali 27 Mayıs'ta Gdansk'ta. F1, Avrupa'ya geliyor. Hollanda-İspanya ve Monaco 'leri bu ay içinde. 25 Mayıs'ta tenisseverler ekran başına,  başlıyor. Euroleague'de 'un adresi ise 22 ve 24 Mayıs'ta Köln.
* Haziran:  tutkunlarını uykusuz bırakacak aya geldik. Euro 2020, İtalya-Türkiye maçıyla 12 Haziran'da start alacak ama yetmez 'daki futbol heyecanına ortak olmak isteyenler için bir ay boyunca Copa America da var. Bakü'de 17 Haziran'da Galler, 21'inde İsviçre ile oynayacağız, sonrası hayırlısı. Fransa Açık finali 7 Haziran'da. Tour de France'da ilk tur 27 Haziran'da. Futbola boğulan aya Wimbledon'u da katmak isteyenler için ilk gün 29 Haziran.
* Temmuz: Euro 2020'de final yolu ve final... 12 Temmuz'da... Copa America heyecanı da ayın ilk 15 gününde sürecek. 11'inde Wimbledon'da kadınlar, 12'sinde erkekler finali var. Tour de France 19 Temmuz'da sona erecek. Temmuz ayının üçüncü haftası tatil yapabilirsiniz çünkü 24 Temmuz'da ekran başına dönmeniz gerekiyor. Yılın en büyük spor organizasyonu, Olimpiyatlar Tokyo'da başlıyor.
* Ağustos: Tokyo 2020'de Olimpiyat heyecanı 9 Ağustos tarihinde sona erecek. Avrupa'da tüm liglerin ilk haftası da bu ay içinde... Paralimpik Oyunları 2020, 25 Ağustos'ta Tokyo'da başlıyor. Ayın son günü ise teniste yılın son büyük turnuvası, US Open start alacak.
* Eylül: Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde heyecan ay ortasında başlayacak. US Open finali 13 Eylül'de. Berlin Maratonu 27 Eylül'de.
* Ekim-Kasım- Aralık: Muhteşem yaz aylarının ardından takvimin hafiflediği döneme geldik. Formula 1 sezonunda son yaklaşırken, sırasıyla Japonya (Suzuka), ABD (Austin), Meksika, Brezilya ve Abu Dabi'de 22. ve son yarış var. Teniste Davis Cup finalleri 23-29 Kasım'da Madrid'de. Yılın son büyük organizasyonu ise yine Katar'da Aralık ayında FIFA Dünya Kulüpler Şampiyonası finalleri... İyi seyirler...

2019'un Z Raporu

Yılın son pazar gününde Z raporunu alma vaktidir.
İyi bir futbolsever kaç maç izlemiştir diye sorarak başlayayım. Süper Lig'de sezonda 306 maç oynanıyor. Bir o kadar da 1.Lig'de var. Avrupa'nın beş büyük liginde bir sezonda oynanan maç sayısı 2 bin 206. Şampiyonlar Ligi'nin grup aşamasında haftanın iki günü iki maç izlerseniz, perşembe Avrupa Ligi'nin de kalbini kırmazsanız, kupa maçları, milli takımın maçları derken tekli bir yılda bu rakam 3 binin üzerine çıkıyor. 4 bin 500 saat, 187 gün futbol!
Haftada altı maç izleyen bir futbolsever sezonu 10 ay kabul edersek, yılda 360 saatini ekran başında geçiriyor.
Bu da 15 gün yapar, futbol sevginize isyan eden bir eşiniz varsa "365 günde 15 gün nedir ki" diyerek topu taça atabilirsiniz...
Elbette bugünlerin sorusu, maçları gözümüzü ekrandan ayırmadan mı izliyoruz ya da elde telefon sosyal medyada gezinirken, spikerin ataklarda yükselen sesiyle kafamızı kaldırıp poziyonu yakalamaya mı çalışıyoruz, golü kaçsa ne olur ki, zaten en az 3 farklı açıdan tekrarı geliyor ekrana... 2019'da gerçekten hakkını vererek kaç maç izlediniz?


Yılın 51 haftasında X raporunda hayat hikayeleri var. Dörtlü savunmadan üçlüye dönen takımın rakip üçlü forvet karşısında düştüğü sıkıntıyı, kimin topa yüzde kaç sahip olduğu, 3 yiyenin attığı 12 kornerin ne işe yaradığı, 600 pas yapıp topu geveleyenin yarısı kadar pas yapan takımdan nasıl dört yediğini, koşu mesafelerini, kimin kaç top kaybı yaptığını, kimin kaç top çaldığı yerine golü atan Dybala'nın kolundaki iki siyah bant dövmenin hikayesi, bir anda ortalıktan kaybolan ve kızının hayatını kurtarmak için didinen Luis Enrique'nin dramı, 20 yıldır grip olmadım diyen Mihajlovic'in kanserle olan mücadelesi güzelleştiriyor bu oyunu.
Kimin hangi takımlarda oynadığı, kaç maça çıkıp kaç gol atıp kaç asist yaptığı yazıyor istatistik sitelerinde.. Üç ihtimalin olduğu bir oyunda bazılarının tek ihtimalinin olduğu hayat hikayeleriyle empati kuruluyor, eskisi gibi duvarlara posterleri asılmasa da hiç olmazsa telefonlara, bilgisayarlara duvar kağıdı oluyorlar..
2019 biterken bu yıl kramponlarını asan, futbolu bırakan yıldızlara son bir selam çakalım istiyorum...

Kalede kaskı ve iki eldiveniyle Petr Cech var. Buffon-Casillas-Neuer ve Cech diye sayardık bir zamanlar en iyi kalecilerde kare asımızı. Patrice Evra futbol tarihinin en iyi 10 bekinden biri olmayabilir ama Manchester United formasıyla oynadığı futbol, 2010 Dünya Kupası'nda Fransız Milli Takımı'ndaki isyanın baş aktörlerinden biri olarak kazındı hafızamıza.
Defans göbeğinde İtalya Serie A'dan iki isim var. Romalı Juan ve BBC olarak futbol tarihine geçen Juventus savunmasının ağabeyi Barzagli. Bonucci ve Chiellini ile birlikte kurdukları üçlü savunma hattını çok özleyeceğiz.. Sol bekte ise klas bir İngiliz var, Ashley Cole...
Orta sahanın ilk ismi Xavi, oyunun iki yönünü de oynayan futbolcu tarifini yapanların aklına gelen ilk isimdi bir zamanlar. Almanlar dışında her gazetecinin adını yazarken azami dikkat gösterdiği Bastian Schweinsteiger bize modern orta saha nasıl olur, bunu gösteren adamlardandı. Real Madrid onu erken yolladı, kalsaydı Guardiola'lı Barcelona'nın hayatı zorlaşırdı. Arjen Robben kristal futbolculardandı, çok sakatlanırdı ama onun ters kanattan çalımlarla ilerleyip şut çıkardığı sol ayağı kaç futbolcuda vardı ki? Bir başka Hollandalı bir başka Real Madrid'in gözden çıkardığı yıldız:
Wesley Sneijder... İlk evliliğinde yaşadığı sorunlar onu Madrid gecelerine, ikincisinde ise futbolun dışına attı. Inter ile 2010'da üç kupayı kazandığında Altın Top ödülünü haketmişti ama vermediler.
Galatasaray'ın Juventus'u elediği maçta Buffon'un uzanamayacağı köşeye vurduğu top nerdedir ki şimdi?
Forvet hattında genç yaşta gelip tutunamadığı Real Madrid'i, Barça formasıyla attığı gollerle pişman eden, Afrika kıtasının Drogba ve Weah ile birlikte en büyük golcüsü Samuel Eto'o var. Yanında ise çocuk yaşta forma giydiği Atletico Madrid'e yıllar sonra dönen, artık yıkılmış olan Vicente Calderon tribünlerinin "El Nino"su Fernando Torres...
Son söz, sözün bittiği yer.. Uçak kazasında hayatını kaybeden Emiliano Sala ve hız tutkusunun kurbanı olan Jose Antonio Reyes...

Kylian Mbappe

Pele bin gol atmıştı ama Avrupa'da hiç oynamadı. Cruyff'u çıplak gözle izleyebilen kaç kişi var ki memlekette? Maradona, Meksika'da İngilizleri ipe dizdikten bir yıl sonra doğan bir çocuk, o golün de elle attığının da kopyasını filelere gönderdi ama Dünya Kupası kazanamadı. "Harbi" Ronaldo büyük bir çoğunluk için gelmiş geçmiş en büyük golcü ama Şampiyonlar Ligi kazanamadı. Futbol sohbetlerinin bitmek bilmeyen tartışmasıdır. Maradona mı Messi mi? Messi mi Cristiano Ronaldo mu? Hafta içinde Maradona tarihin en iyisi Di Stefano derken, Avrupa'da birkaç kuşağın en büyük Cruyff'tu fikrini değiştiremezsiniz. Sergen'in yeteneğini öve öve biteremediğimde rahmetli babamın "Sen Yusuf Tunaoğlu'nu izlemedin de ondan" dediği gibi... Futbol hep değişti, taktikler, fizik kapasite, rakipler... En zoru dün değil yarın oynanacak bir oyun futbol... Maradona'nın döneminde onun karşısına çıkabilen yoktu, 1995-2005 aralığı büyük yeteneklerin fışkırdığı dönemdi. Ronaldo'dan Zidane'a, Baggio'dan Rivaldo'ya.. Sonrası bildiğiniz büyük rekabet: Messi mi Ronaldo mu? Karşılıklı 50-60 golün atıldığı  sezonları, bir o bir ben diye kaldırdıkları Ballon D'Or ödülleri... Peki veliahtları kim? Neymar -bu hafta France Football'a verdiği röportajda her ne kadar inkar etse de- bir numara olabilmek ve Messi'nin gölgesinden çıkabilmek için 'e transfer oldu. Brezilyalı yedi yıldır Avrupa sahnesinde ve 4 yıllık Santos kariyerini de eklersek, dünyanın en iyi 3. futbolcusu olmaktan kurtulamadı. Messi ve Ronaldo'nun sahneden inmelerine ise minumum iki maksimum dört sezon var. dört yıl sonra futbolun bir numarası o tarihte 31 yaşını dolduracak Neymar mı olacak yoksa takım arkadaşı Mbappe mi? Önceki gün 21 yaşına basan Fransız yıldızın hayat hikayesi de beş yılda biriktirdiği istatistikler de bize şunu söylüyor: Sol şeridi boşaltın, Mbappe geliyor...

20 Aralık 1998 doğumlu Kylian Mbappe sporcu bir ailenin çocuğu. Kamerunlu babası teknik direktör ve Kylian'nın yetiştiği Paris'teki AS Bondy takımını yıllarını vermiş bir isim. Cezayir asıllı annesi Fayza Lamari ise eski bir hentbolcu... Paris'te federasyonun altyapısı Clairefontaine'e geldiğinde izleyen herkesin Thierry Henry'e benziyor dediği Mbappe'yi kadrosuna katmayı başaran kulüp de Henry'nin yetiştiği Monaco oldu. Duvarında Cristiano Ronaldo posteriyle büyüyen Mbappe tüm zamanların en komple oyuncularından biri olmayı sadece üç sezonda başardı. Forvetin her hattında oynayan, iki ayağını da kullanabilen, müthiş süratine oyun zekasını da katan ve çalım ve son vuruşlarıyla yeteneği Manchester United'a geldiği günlerdeki Cristiano Ronaldo'dan çok daha ileride olan bir futbolcu Mbappe.. 16 yaşında Fransa 1. Ligi'nde forma giyen, 17 yaşında ilk hat-trick'ini yapan, 18 yaşında Şampiyonlar Ligi yarı finalinde gol atan, Monaco ile ligde şampiyon olan ve bu yaşta 180 milyon euro karşılığında Paris Saint Germain'e giden bir genç en çok neyi özlerse Mbappe de onu özlüyor. Az vakit geçirebildiği çocukluk arkadaşlarını, özgürce Paris sokaklarında dolanabilmeyi.. Fransız yıldız önceki gün 21. yaş doğum gününü kutlarken kariyer karnesinde yazananları 20 yıllık ihtişamlı kariyerinde bir araya getiremeyen çok yıldız var futbol dünyasında: Monaco ve Paris Saint Germain formalarıyla 165 maçta 103 gol. Fransız Milli Takımı'nda 34 maçta 13 gol. Bir Dünya Kupası, 3 Fransa Ligi şampiyonluğu, 1 U19 şampiyonluğu, 1 Fransa Kupası ve 1 Lig Kupası... Üç gün önce Fransız L'Equipe gazetesi, nefis bir manşetle birinci sayfasına Mbappe'yi taşıdı: "Daha hızlı, daha güçlü, daha Mbappe..." Olimpiyatların sloganındaki "daha yükseğe"nin yerini alan Mbappe'nin kariyerinde daha yükseklere çıkabilmesi için önünde uzun yıllar var ama 2020 ajandasında Euro 2020'nin ardından Tokyo Olimpiyatları yazıyor... 1996 Atlanta'da "Harbi" Ronaldo, 2004 Atina'da Cristiano Ronaldo, 2008 Pekin'de Lionel Messi ve 2016 Rio'da Neymar'ın ajandasında yazdığı gibi...

Birine Bir Kez Geç Kalırsın


Milli Takımı'nda forma giyen futbolcuların kariyerlerine baktığınızda hep aynı hikayeyle karşılaşırsınız. Güneyde sokak aralarında topla buluşan göçmen çocukları,  ve çevresinde yetenek avcılarının keşfettiği Afrika kökenli çocuklar ve hepsinin ortak kaderi, 6-8 yaş arasında bir kulübün altyapısında aldıkları ilk futbol dersleri.
Sadece çok iyilerin bir yere gelebildiği çetin bir maratondur 8-15 yaş aralığı Fransa'da.
En iyilerin yolu, federasyonun altı merkezinde 13-15 yaş arasında hem eğitimine devam eder hem de onlar profesyonel futbolcu olma yolunda ter döker. Sonra 1. ya da 2. lig takımında patlama yaptıklarında ver elini İngiltere, İtalya ve İspanya...
'den 'a, Thierry Henry'den Paul Pogba'ya, hepsinin kariyer kronolojisi böyle yazılmıştır...
Steven Nzonzi'nin hayatı ise bu ezberi bozan türden. Paris yakınlarında doğan Kongo asıllı bir ailenin oğlu olan Nzonzi, geçen hafta Paris'in göbeğinde Parc de 'na ilk kez bir kulüp formasıyla çıktı. Fransa Milli Takımı ile  kazanan bir oyuncunun Fransa 1. Ligi'nde hiç forma giymemiş olması zaten özel bir hikaye, bir de o futbolcu, Paris Saint Germain altyapısında üç yıl kalmış ve "Olmaz bundan" diye gönderilmişse...

'ın sezon başında Seri ve Lemina ile birlikte orta sahası için kiraladığı üçüncü isim olan Nzonzi, iyi başladığı sezonda son iki ayda oynadığı futbolla hedef tahtasındaki isimlerden biri.  deplasmanı öncesindeki basın toplantısında Galatasaray adına konuşacak futbolcu olarak tercih edilmemiş olması bile çok şeyi anlatıyor.
Fransız milli oyuncu, Paris'teki maçın ardından son yılların en kısa röportajını verdi.
İlk yanıtı, "Kaybettik", ikincisi ise "Kazanmamız lazım" idi ve Fransızca dört kelimeyi ağzından kerpetenle aldılar...
Burası klasik, oğlunun futbolcu olacağına inanan baba ve eğitimine devam etmesini isteyen bir anne... Anne ve babası boşandığında Steven Nzonzi 13 yaşındaydı ve PSG'nin altyapısında daha bir yılda 15 cm uzamamıştı. Tekniği yüksekti, oyunu iyi okuyordu ama idman yapmayı sevmiyordu. O yaşta, tembellere yer yoktu.
Amiens'e geldiğinde 19 yaşındaydı, o günlerde biri çıkıp da bu genç adam, 11 yıl sonra Dünya Kupası'nı kaldıracak deseydi güler geçerdi herkes... İki yıl sonra bir İngiliz kulübü kapıyı çaldı, ödedikleri bonservis sadece 600 bin euro idi. Efsane Türk kaptanları  futbolu bırakmış, orta sahalarına genç bir isim arıyorlardı.
Fransa'dan sonra sıkıcı bir hayat bekliyordu onu, yapacak çok şey yoktu, öğleden sonra kararan hava, bitmeyen yağmurlu günler, idman-restoran-alışveriş merkezi üçgeninde bir hayat... Üç yıl sonra 4.5 milyon euro'luk bir oyuncu olmuştu. Stoke City'de aynı sürede değerini ikiye katladı.

BOL GÜNEŞ VE KUPA

Gri Ada günlerini sona erdiren Monchi oldu. Sevilla'nın efsane sportif direktörü.
Yeni bir lig, bol güneşli günler ve İspanyol mutfağı... O güne kadar futbolu keyif aldığı için oynadığını söyleyen ama Sevilla'da ilk kupasını kazandığında karakterinin de değiştiğini anlatan Nzonzi, İspanya 'nın en değerli orta saha oyuncularından bir olmayı başardı. Oyun karakteri bu lige uygundu, orta sahada iki yönlü oyuncu her zaman iş yapardı La Liga'da. 1.96 cm boyu ve uzun bacakları top çalmada avantaj sağlarken, oyun zekası ve soğukkanlığı onu Fransız Milli Takımı'na taşıdı. Dechamps, 2018 Dünya Kupası kadrosunu açıkladığında PSG'den Rabiot liste dışında kalmış, PSG'nin "Olmaz bundan" dediği Nzonzi, Rusya yolcusu olmuştu... Dünya Kupası kaldıran futbolcu kendisini İspanya'ya getiren sportif direktörle birlikte Roma kulübünün kapısından içeriye girdiğinde artık fiyatı 30 milyon euro idi. Monchi'nin favori futbolcusuydu ama taraftar bu rakamı yüksek buldu, beklenti yüksekti.
Juventus forması giyen milli takımdan arkadaşı Matuidi, onun yüksek taktik disiplin gerektiren İtalya Ligi'ne çok çabuk uyum sağladığını söylerken işler yolundaydı...
Roma yokuş aşağı koşmaya başladığında önce transfere onay veren teknik adam gitti.
Ona kefil olan Monchi'nin ise koltuğu sallanıyordu.
Sezon sonuna kadar emanetçi hoca sıfatıyla koltuğa oturan Ranieri, Totti'nin desteğiyle geldiği yerde Nzonzi'yi kulübeye gönderip yerine takımın bir diğer bayrak adamı De Rossi'ye forma verdi. Sezon sonunda ayrılık şarkılarının çalacağını herkes biliyordu ama fazlası oldu. Önce Monchi gitti, Totti kulüpten istifa etti, De Rossi'ye yeni kontrat vermeyen Roma kulübü, bir yıl önce 30 milyon Euro ödediği Nzonzi'yi de yeni teknik adam Fonseca'ya temiz bir masa vermek için Galatasaray'a kiraladı...
19 yıl önce bir futbolcu Türkiye'den İskoçya'nın yolunu tuttu. Onu sürekli yan pas yapmakla ve oyunu ağırlaştırmakla eleştiriyorlardı.
Büyük yetenekti Tugay Kerimoğlu...
Onun futbolu bıraktığı yaz Blackburn Rovers'ın kapısından giren Steven Nzonzi, onun mevkisinde onun formasıyla dökülürken, Tugay Kerimoğlu mikrofon başındaki yorumcuydu...
Steven Nzonzi ağır mı? Futbola başlarken, patlama yaparken, yıldız olurken ve ilk kez  formasını giyerken (29 yaş) hep geç kaldı, ağırdan aldı Nzonzi...
Kim bilir, belki de bir kez birine geç kalmış ve bir daha hiç kimse için acele etmemiştir hayatında"...

İki Kelime Bir Manşet Bin Ayıp

İyi gazeteciliğin olmazsa olmazıdır: Ne yazarsanız yazın, okutan bir manşet için yaratıcı olmanız gerekir. Söz konusu spor sayfalarıysa bir maçın ardından kazananı överken, kaybedeni rencide etmeyen, 1-1 biten maçların ardından "Birbirlerini yediler" gibi klişelerin tuzağına düşmeyen, 90 dakikayı en fazla 5-6 kelimede anlatabilmek ve onu ertesi gün sayfada görebilmek, gazetecilikte paha biçilemezdir. İspanyol ve İtalyan medyasında spor gazeteleri tabloid boyutunda çıktığından en fazla iki kelimeyle manşeti belirlemek ise iki dilin de bu konuda avantajı olsa da zordur... Şimdi bir manşetin hikayesini anlatmalıyım. Geride kalan haftada 'da atılan ve tüm dünyada konuşulan ve kınanan bir manşet...
Çizme'de son 8 sezonun şampiyonu 'u sollayan Inter'in iki gün önce (Cuma akşamı) Roma ile oynayacağı zorlu 90 dakika için Corriere dello Sport gazetesi, 'dan takım arkadaşı ve bu randevuda birbirlerine rakip olan Lukaku ve Smalling'in fotoğraflarını kullandığı birinci sayfasında "" manşetiyle çıktı. Tüketim çılgınlığının sloganı haline gelen bu iki kelimeyi, Inter-Roma maçında forma giyecek olan iki futbolcunun ten rengini referans alıp kullanmak, medyadaki ayrımcılık ve ırkçılık tartışmalarını da beraberinde getirdi elbette. İki futbolcu gazeteyi kınadı, Roma ve Milan kulüpleri, gazetenin muhabirlerinin tesislerine bir ay süreyle giriş yapamayacağını açıkladı... Tepkinin sebebi basit: Beni ten rengimle tarif etme.
***
Irkçılık, İtalyan futbolunun son yıllardaki en büyük kabusu. Corriere dello Sport da uzun zamandır sayfalarında tribünlerdeki ırkçı tezahüratlara karşı yoğun bir eleştiri çizgisinde olsa da gazetenin yayın yönetmeni  meslekteki büyük tecrübesine rağmen o bildik hataya düştü: Konuşulmak istiyorlardı ve konuşuldular işte!.. Bu sezon İtalya'ya transfer olan Lukaku, Inter formasıyla çıktığında deplasmanlarda ırkçı tezahüratların hedefi olduğunda kendi taraftar grubu bile onu yalnız bıraktı. Inter tribün liderlerine göre, rakiplerin bu tezahüratları, çekindikleri Lukaku'nun maç içinde moralini bozmaya yönelikti ve asla ırkçı değildiler. Yazarken kendilerinin bile inanmadığı bu bildirinin ardından, saha içinde ırkçı tezahürat nedeniyle kenara gelip isyan eden futbolcu için iki teknik adamın ağız birliği yapıp basın toplantısında "Abartıyor, biz öyle tezahürat duymadık" açıklaması da en az Corriere dello Sport'un manşeti kadar çirkin ve insanlık ayıbıydı... İtalya Ligi'nde güney takımlarının, kuzeyde oynadıkları deplasmanlarda karşılaştıkları ırkçı tezahüratlar, bölgesel ayrımcılık olarak tanımlanıyor ve federasyonun verebildiği tek ceza para cezası ya da tribün kapatma... Çarenin ne olduğunu herkes biliyor aslında. Irkçı tacizin sorumlularına ömür boyu maçlardan men cezası, kulüplere de puan cezası vermek...

Corriere dello Sport Gazetesi'nin yayın yönetmeni Ivan Zazzaroni, sosyal medyanın linç kültürünün son kurbanı olduklarını savunuyor ama ertesi gün iki sayfaya yaydıkları "Bir ırkçı değiliz" savunması içeren haber arşivlerinde bile bu insanlık utancının ülkeleri için nasıl büyük bir bela olduğunu sanki bilmiyorlarmış gibi, "Black Friday" manşetiyle ırkçı söylemlere su taşıyorlar... Zazzaroni, 61 yaşında, gazeteciler öldüklerinde emekli olurlar ama Corriere dello Sport'un yayın yönetmeni geçen yaz da bir medya skandalına imza atmıştı. 20 yıllık dostu olan efsane futbolcu ve Bologna'nın teknik direktörü olan Sinisa Mihajlovic, kansere yakalandığını bir basın toplantısıyla açıklamaya karar vermiş ve toplantı öncesinde de oyuncularını bir odaya toplayıp kendi ağzından başlayacağı mücadeleyi anlatmak istemişti. Zazzaroni, bir gün önce Mihajlovic'in özel hayatına adeta tecavüz etti ve teknik adamın kansere yakalandığını birinci sayfadan manşetle duyurdu.. Mihajlovic'in hastalıkla mücadelesi sürüyor. Zazzaroni artık yanında değil. Yarın öbür gün Lukaku ve Smalling de onu gördüklerinde selam vermeyecekler... Hayat dediğin, dostluk biriktirmektir, Zazzaroni'yi emeklilik günlerinde yalnız bırakacak olan budur...

Mekanın Sahibi Geri Döndü

Şimdi anlatacağım hikaye ve kahramanları bir İspanyol filminin senaryosundan değil. Ama son sekiz ayda yaşananlardan bir yönetmen harika bir film çıkartabilir...
***
Filmin üç baş aktöründen birincisi Luis Rubiales. 42 yaşında. Çoğunlukla alt liglerde forma giydi 'da, kısıtlı yeteneğini tekmeye kafa uzatan yürekli oyunuyla dengeleyen futbolcular vardır ya, onlardan biriydi. Dokuz yıl önce İspanya'da futbolcular sendikası başkanı seçildiğinde ise yolunu çizmişti, bir gün İspanya  Federasyonu Başkanı olacaktı. Rubiales, 2008-2010-2012'de üç kupayla zirve yapan, 2014'te dibe vuran ama kulüp düzeyinde de Avrupa Kupaları'nı domine etmeyi sürdüren İspanyol futbolunun, 2018 Dünya Kupası'na giden çiçeği burnunda başkanıydı. Sahadaki "Cesur Yürek" Rubiales, Rusya'daki  kampında yürek gerektiren bir karara imza attığında İspanyol milli takımının ilk maçına 48 saat vardı.  yönetimi kendisini aradıktan bir saat sonra milli takım hocası Julen Lopetegui ile Dünya Kupası sonrası çalışmaya başlayacaklarını resmen açıklayınca Rubiales çıldırdı. Lopetegui'yi ilk uçakla Madrid'e postaladı ve takımı koskoca dünya kupasında geçici teknik adam Fernando Hierro yönetti. Filmin ikinci ana karakteri , senaryoda ilk sahnesini aldığında İspanyol Milli Takımı'nın başına atanan teknik direktördü.  ile kazandıkları sonrasında milli takımı ayağa kaldıracak doğru isimdi. Bir aksiyon filmi izleyebilirdik onunla ama hayat bir dram koydu önümüze. Mart ayında Malta deplasmanında maçtan bir gün önce ailevi sebeplerle Barselona'ya dönen Luis Enrique sırrını aylar boyunca korumayı başardığı zor günlerinde milli takımı uzaktan yönetti, kimse tek bir kare fotoğrafını çekemezken, İspanyol medyası sebebi bilir ama yazmazken, takım maçlarını kazanmaya devam ediyordu. Futbol dünyası evden teknik adamlık yapılır mı diye tartışırken, Luis Enrique'nin istifası geldi. Kısa bir zaman sonra da acı haber, aylar boyunca hastalıkla boğuşan ufak kızı hayatını kaybetmişti... Filmin üçüncü ana kahramanı . Federasyon Başkanı Rubiales gibi o da bir stoperdi, aynı yaştaydı ama futbolcu olmak yerine 14 yaşından itibaren teknik adamlık yolunu seçti. 16 yaşında minik takım çalıştıran bir futbol aklından bahsedince insan geleceğin çok parlak bir teknik direktörünün geçmişine flashback yaptığımızı sanır... Hayır, Moreno genç takımlar çalıştırmaktan öteye götüremediği kariyerinde Katalan olmanın avantajıyla Barcelona kulübünde oyuncu izleme komitesinde kendine bir pozisyon buldu. Luis Enrique o günlerde Barça B'nin hocasıydı ve Moreno ile yolları kesiştiğinde kendilerini Roma kulübünde buldular. Moreno, artık Luis Enrique'nin sağ koluydu. İtalya'da başarılı olamadılar ama Celta Vigo'da yaptıklarıyla onlara Barcelona'nın kapıları açıldı.
Rubiales, Enrique'yi milli takımın başına getirdiği Moreno da teknik kadroda yerini aldı. İspanyol teknik adam, kızının hayatta kalması için mücadele ettiği günlerde milli takımda onun direktiflerini uygulayan Moreno idi. Luis Enrique istifa kararı aldığında sıradışı federasyon başkanı yine cesur bir karara imza attı. İspanya, 'ye Moreno yönetiminde gidecekti. Kariyerinde bırakın bir büyük takımı, İspanya 2. Ligi'nde bile kulüp çalıştırmamış Moreno ile.. Madrid medyası homurdandı ama Luis Enrique'nin yaşadığı trajedinin gölgesinde çok da seslerini yükseltmediler Moreno için... Filmin sonunu yine Rubiales getirdi. Euro 2020 yolundaki son grup maçının ardından finallere Moreno ile değil Luis Enrique ile gideceklerini açıkladı. Yaşadığı büyük dramın ardından hayata tutunmak için çabalayan Luis Enrique iyiydi ve bu kararla daha iyi olacaktı. Bir şartını söylemişti Rubiales'e... Moreno'yu artık teknik ekibinde istemiyordu... Romanya'ya 5 attıkları maçın ardından gözyaşlarına boğulan ve medyanın karşısına çıkamayacak kadar dibe vuran Robert Moreno kendisini kullanılmış ve bir kenara atılmış hissediyordu. Moreno, haklı mı yoksa filmin sonunda çalması gereken şarkı Norm Ender'in mi?: "Mekanın sahibi geri geldi, bebeleri pistten alalım."

Senden Başka Sevemem Hiç Kimseyi

İki yıl önce kasım ayında İtalya, İsveç ile golsüz berabere kalmış ve 2018 'nın dışında kalmıştı.
Çizme bir  ülkesiydi ve 60 yıl sonra bir Dünya Kupası'nda İtalyanlar gönüllerine göre bir takım seçmek zorundaydılar. Büyük çoğunluğun favorisi elbette milyonlarca göçmenlerinin olduğu Arjantin'di. Oysa ki ne hayaller kurmuşlardı. 1970'de final oynayan 1982'de kupayı kazanan, 1994'de finalde penaltılarla kaybedip, 2006'da Berlin'de kupa kaldıran İtalyanların 12 yılda bir hesabı şaşmazdı ama şaştı. Ertesi gün bir İtalyan gazetecinin "Ufak çocukların hayatlarından Dünya Kupası hatıralarını çaldınız, bir jenerasyon o kupayı İtalyan gibi yaşayamadan izleyecek" cümlesini aklıma kazımış ve duymasa bile kendisine sormuştum: "Peki biz ne yapalım?"

1978 Dünya Kupası hatıralarım bir ilkokul öğrencisi olarak çok flu elbette. Kempes ve tuvalet kağıtlarını konfeti niyetine atan tribünleri yüzünden ev sahibi Arjantin'i tutmuştum ama büyüyüp de o turnuva öncesi ve sırasında neler döndüğünü okuduğumda pişman olmuştum. İlk aşk gibi bir şeydi Arjantin'i tutmak, 'ya karşı olmayı gerektiriyordu. Bizde ise yenildik ama ezilmedik yılları ya da büyük hezimetler sırasında spikerlerin ağzından dökülen "ve top ağlarımızda" yılları...
'yi de  sayesinde sevdim, muhteşem bir 10 numaraydı, onun gibi frikik atmak için semt sahasına koştururduk, o da sağ olsun yıllar sonra 'yı bizim elimizden alıp ülkesine verince kalbimden düştü.
Brezilya, Almanya memlekette favori milli takımlardan... Yeşilçam filmlerinde garibanın, ağlayanın yanındaydık ama futbolda favori olanı severdik. Hiç Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası hatırası biriktiremedik.
Başkalarının başarılarıyla avunduk durduk. İspanya kaybedendi mesela, 2008 öncesinde yüzüne bakmadık, Zidane ile 1998 sonrasında Fransa sempatisi başladı...
Seksenler sonrasında doğduysanız şanslısınız, çünkü artık finallerde destekleyebileğiniz bir milli takımımız vardı.
EURO 96 sonrası 2000 Avrupa Şampiyonası ve ardından ilk masal: 2002 Dünya Kupası'nda yarı final... Brezilya'yı tutmuş kuşaklar gözlerine inanamıyordu, grup maçında Brezilya'ya golü atan  da... İkinci masal için çok fazla değil altı yıl bekledik. Bugün aradan 11 yıl geçmiş hala 'nin daha garanti bir vuruş varken neden topu çatala taktığını, Semih'in golünde topun nasıl önüne düştüğünü düşünür dururum...

EURO 2016'ya ev sahipliği yapmak hakkımızdı. Avrupa'da hiçbir ülke son 10 yılda bizim kadar yeni stadyum yapmadı, ah işte Platini...
1960'da düzenlenen ilk turnuvanın üzerinden 60 yıl geçmiş olacak haziran ayında Roma'da ilk maçın santrası yapıldığında ve bizim adaylığımıza rağmen 60. yıl şerefine 12 ülkede oynanmasına karar verilen EURO 2020'de "Biz de varız"ın mührünü üç gün önce vurduk...
Amsterdam, Bakü, Bilbao, Bükreş, Budapeşte, Kopenhag, Dublin, Glasgow, , Münih, Roma ve  ev sahipliği yapacak grup maçlarına. Yarı finaller ve final ise Londra'da Wembley stadında. Bugüne kadar bir, en fazla iki ülkenin ev sahipliğinde yapılan Avrupa Şampiyonası'nın kıtaya dağıtılmış olmasını eleştirenler de var, bunun 60. yılda tüm kıtada bir futbol bayramı olacağına inananlar da. Grup kuraları 30 Kasım'da Bükreş'te çekilecek. Rusya'nın maç bileti olanlardan vize istemeyeceğini açıkladığı turnuva için futbolseverler şimdiden bilet telaşına girdi. , aralık ayında biletleri satışa çıkartacak.
Sekiz ay önce dümenine geçtiği A  gemisini limana yanaştıran başta  olmak üzere göğsündeki ayyıldızlı forma için sahaya yüreğini koyan tüm futbolcularımıza, haziran ve temmuz aylarında bir başka takımı bizlere tutturmadıkları için teşekkürler...
Yolunuz açık, bir sonraki limanınız 2022 Dünya Kupası olsun...

Yarın Gel Bizde Başla

Bir an için öğretmen olduğunuzu hayal edin, karşınızda okuma yazma öğreteceğiniz 25 çocuk var. Okul yönetimi eğitim yılı başladıktan bir ay sonra işinize son veriyor ya da siz daha iyi teklif var diye istifa ediyorsunuz. Bırakın karakterlerini keşfetmeyi, adlarını ezberleyemediğiniz çocukları ardınızda bırakıp gidiyorsunuz ya da gitmek zorunda kalıyorsunuz.. Bu kadar kolay mı diyebilirsiniz? Öğretmenlikte olmasa bile teknik direktörlükte bu kadar kolay. Sezona kötü başlayıp üç mağlubiyet aldığınızda kulüp başkanı futbolu sizden daha iyi bildiği için değil, ayak değişsin diye bir başka teknik adamı yerinize getiriyor. Ya da siz beş galibiyetle başlayınca, zorda olan bütçesi büyük kulübün reddedilemeyecek teklifine evet diyorsunuz..
***
Bir an için çocuğunuzun okulundaki bütün hocaların, fakültelerinden geçen yıl mezun olduğunu düşünün. Binlerce öğrenci yetiştiren, yüzlerce farklı karakterde çocuğa karşı sabırlı olmayı öğrenmiş, ders anlatma tekniğini yıllar için geliştirmiş ve kişiselleştirmiş hocaların en azından o genç öğretmenler kadar çocuklarınızı eğitmelerini istemez misiniz? Geçen yıl mezun olanı, mesleğe ömrünü vermiş olanı, okullarda böyle ama kulüplerin altyapılarında farklı... 'den emekli olmuş futbolcuysanız gidip altyapıda çalışmazsınız. Yıllarca anlı şanlı takımları çalıştırdıktan sonra ne işi olur ki bir teknik adamın altyapıda. Kim uğraşacak ki şimdi o çocuklarla!...
***
'de  sadece Süper Lig ile sınırlı değil ve bu ligde yabancı sayısını düşürünce yüzlerce yetenekli Türk genci bir anda futbolcu olmayacak çünkü bizim problemimiz futbol eğitmenlerinin ve teknik adamlarının yetersizlikleri, kendilerini yenilememeleri, kulüplerin altyapılarda çalışan teknik kadrolara sağlayamadığı ekonomik imkanlardır... Türk gençleri Avrupa'ya  olurken, en son hangi teknik direktörümüz gidip -maalesef yabancı dil bilmiyor ama 14 yabancıyla bu ülkede çalışıyorsunuz- Avrupa'da bir kulüp çalıştırdı ki! Çünkü Süper ve 1. ligde bir teknik adam havuzu var, o havuzda kaldığınız sürece iki mağlubiyetle nefesi kesilen kenara gelirken, onun kulvarında siz yüzmeye başlıyorsunuz. Anlaştığınız Anadolu kulübünün şehrinde ev tutmanıza, ailenizi getirmenize gerek yok. Beş yıldızlı bir otelin suiti odanız oluyor, zaten kalacağınız süre beş-altı ay, bilemediniz bir sezon... Garip meslektir teknik direktörlük, işinde başarısız olduğu için görevine son verilen ve özgeçmişinde sayısız işten çıkartma olan bir profesyonele kimse kolay kolay yeni iş vermez ama bir takımı 15 yeni transferle  batağına gömüp, 10 maçta bir galibiyet aldıktan sonra valizini toplayan hocaya bir ay sonra "Gel bizde başla" derler.. O da olmazsa zaten bu oyunun ciğerini bildiklerinden futbol yorumcusu olurlar, tabii bir kulüp başkanından telefon gelene kadar...
***
Avrupa'da teknik direktörlük diplomaları kadar liyakat da bu mesleğin olmazsa olmazı. 'in efsane futbolcusu olabilirsiniz ama teknik adam olacaksınız size önce 13-14 yaş grubunu verirler. Bizde ise futbolculuk yıllarındaki şöhretini yitirmek istemeyenler, sürekli kameralar önünde olmak isteyenler dün bir bugün iki, teknik adam olup Süper Lig'de takım ararlar. Çoğunun da işi zordur, çünkü takım sayısı 18, havuzdaki hoca sayısı 20-22'dir. Birileri ben bu işi bırakıyorum diyene kadar da kontenjan açılmaz elbette. Bizde üst seviye liglerde 30'larının başında olan teknik adam yok. Futbolcuların 35'inde kramponlarını asıp,  Pro Lisansı almalarını bekliyoruz, ona da gerek yok aslında, yardımcı antrenörün lisansıyla görev yapıp, eşofman giyemeyenler var... Çok eskiye gitmeyeceğim, son 20 yılda Süper Lig'de kaç Türk teknik adam oyuncu yetiştirmeyi bırakın geliştirmek için çaba gösterdi? Bir elin parmakları kadarlar değil mi? Peki kaçı bir sezonda üç takım çalıştırdı, Nisan ayı geldiğinde Superman pelerini takıp "Bu takım düşmeyecek" diye son altı-yedi haftada göreve geldi!... Teknik direktörlere, bir sezonda iki takımda çalışamazsınız kuralını getirelim, teknik adam değiştiren kulüpler bir galibiyete 3 milyon TL prim verilen ligde federasyonun amatör kulüpler bütçesine 10 milyon TL tazminat ödesinler... Kötü ve iyi karakterleri hep aynı olan vasat Yeşilçam filmleri gibiyiz futbolda bu teknik adamlarla. Yeni senaryolara, yüzlere, 'lara ihtiyacımız var yeşil sahada... Bir de bunu deneyelim, bakalım kaç otel suiti boş kalacak bir sezonda?