28 Şubat 2020
Birine Bir Kez Geç Kalırsın
Milli Takımı'nda forma giyen futbolcuların kariyerlerine baktığınızda hep aynı hikayeyle karşılaşırsınız. Güneyde sokak aralarında topla buluşan göçmen çocukları, Paris ve çevresinde yetenek avcılarının keşfettiği Afrika kökenli çocuklar ve hepsinin ortak kaderi, 6-8 yaş arasında bir kulübün altyapısında aldıkları ilk futbol dersleri.
Sadece çok iyilerin bir yere gelebildiği çetin bir maratondur 8-15 yaş aralığı Fransa'da.
En iyilerin yolu, federasyonun altı merkezinde 13-15 yaş arasında hem eğitimine devam eder hem de onlar profesyonel futbolcu olma yolunda ter döker. Sonra 1. ya da 2. lig takımında patlama yaptıklarında ver elini İngiltere, İtalya ve İspanya...
Michel Platini'den Zinedine Zidane'a, Thierry Henry'den Paul Pogba'ya, hepsinin kariyer kronolojisi böyle yazılmıştır...
Steven Nzonzi'nin hayatı ise bu ezberi bozan türden. Paris yakınlarında doğan Kongo asıllı bir ailenin oğlu olan Nzonzi, geçen hafta Paris'in göbeğinde Parc de Prince Stadı'na ilk kez bir kulüp formasıyla çıktı. Fransa Milli Takımı ile Dünya Kupası kazanan bir oyuncunun Fransa 1. Ligi'nde hiç forma giymemiş olması zaten özel bir hikaye, bir de o futbolcu, Paris Saint Germain altyapısında üç yıl kalmış ve "Olmaz bundan" diye gönderilmişse...
Galatasaray'ın sezon başında Seri ve Lemina ile birlikte orta sahası için kiraladığı üçüncü isim olan Nzonzi, iyi başladığı sezonda son iki ayda oynadığı futbolla hedef tahtasındaki isimlerden biri. PSG deplasmanı öncesindeki basın toplantısında Galatasaray adına konuşacak futbolcu olarak tercih edilmemiş olması bile çok şeyi anlatıyor.
Fransız milli oyuncu, Paris'teki maçın ardından son yılların en kısa röportajını verdi.
İlk yanıtı, "Kaybettik", ikincisi ise "Kazanmamız lazım" idi ve Fransızca dört kelimeyi ağzından kerpetenle aldılar...
Burası klasik, oğlunun futbolcu olacağına inanan baba ve eğitimine devam etmesini isteyen bir anne... Anne ve babası boşandığında Steven Nzonzi 13 yaşındaydı ve PSG'nin altyapısında daha bir yılda 15 cm uzamamıştı. Tekniği yüksekti, oyunu iyi okuyordu ama idman yapmayı sevmiyordu. O yaşta, tembellere yer yoktu.
Amiens'e geldiğinde 19 yaşındaydı, o günlerde biri çıkıp da bu genç adam, 11 yıl sonra Dünya Kupası'nı kaldıracak deseydi güler geçerdi herkes... İki yıl sonra bir İngiliz kulübü kapıyı çaldı, ödedikleri bonservis sadece 600 bin euro idi. Efsane Türk kaptanları Tugay Kerimoğlu futbolu bırakmış, orta sahalarına genç bir isim arıyorlardı.
Fransa'dan sonra sıkıcı bir hayat bekliyordu onu, yapacak çok şey yoktu, öğleden sonra kararan hava, bitmeyen yağmurlu günler, idman-restoran-alışveriş merkezi üçgeninde bir hayat... Üç yıl sonra 4.5 milyon euro'luk bir oyuncu olmuştu. Stoke City'de aynı sürede değerini ikiye katladı.
BOL GÜNEŞ VE KUPA
Gri Ada günlerini sona erdiren Monchi oldu. Sevilla'nın efsane sportif direktörü.
Yeni bir lig, bol güneşli günler ve İspanyol mutfağı... O güne kadar futbolu keyif aldığı için oynadığını söyleyen ama Sevilla'da ilk kupasını kazandığında karakterinin de değiştiğini anlatan Nzonzi, İspanya La Liga'nın en değerli orta saha oyuncularından bir olmayı başardı. Oyun karakteri bu lige uygundu, orta sahada iki yönlü oyuncu her zaman iş yapardı La Liga'da. 1.96 cm boyu ve uzun bacakları top çalmada avantaj sağlarken, oyun zekası ve soğukkanlığı onu Fransız Milli Takımı'na taşıdı. Dechamps, 2018 Dünya Kupası kadrosunu açıkladığında PSG'den Rabiot liste dışında kalmış, PSG'nin "Olmaz bundan" dediği Nzonzi, Rusya yolcusu olmuştu... Dünya Kupası kaldıran futbolcu kendisini İspanya'ya getiren sportif direktörle birlikte Roma kulübünün kapısından içeriye girdiğinde artık fiyatı 30 milyon euro idi. Monchi'nin favori futbolcusuydu ama taraftar bu rakamı yüksek buldu, beklenti yüksekti.
Juventus forması giyen milli takımdan arkadaşı Matuidi, onun yüksek taktik disiplin gerektiren İtalya Ligi'ne çok çabuk uyum sağladığını söylerken işler yolundaydı...
Roma yokuş aşağı koşmaya başladığında önce transfere onay veren teknik adam gitti.
Ona kefil olan Monchi'nin ise koltuğu sallanıyordu.
Sezon sonuna kadar emanetçi hoca sıfatıyla koltuğa oturan Ranieri, Totti'nin desteğiyle geldiği yerde Nzonzi'yi kulübeye gönderip yerine takımın bir diğer bayrak adamı De Rossi'ye forma verdi. Sezon sonunda ayrılık şarkılarının çalacağını herkes biliyordu ama fazlası oldu. Önce Monchi gitti, Totti kulüpten istifa etti, De Rossi'ye yeni kontrat vermeyen Roma kulübü, bir yıl önce 30 milyon Euro ödediği Nzonzi'yi de yeni teknik adam Fonseca'ya temiz bir masa vermek için Galatasaray'a kiraladı...
19 yıl önce bir futbolcu Türkiye'den İskoçya'nın yolunu tuttu. Onu sürekli yan pas yapmakla ve oyunu ağırlaştırmakla eleştiriyorlardı.
Büyük yetenekti Tugay Kerimoğlu...
Onun futbolu bıraktığı yaz Blackburn Rovers'ın kapısından giren Steven Nzonzi, onun mevkisinde onun formasıyla dökülürken, Tugay Kerimoğlu mikrofon başındaki yorumcuydu...
Steven Nzonzi ağır mı? Futbola başlarken, patlama yaparken, yıldız olurken ve ilk kez milli takım formasını giyerken (29 yaş) hep geç kaldı, ağırdan aldı Nzonzi...
Kim bilir, belki de bir kez birine geç kalmış ve bir daha hiç kimse için acele etmemiştir hayatında"...
İki Kelime Bir Manşet Bin Ayıp
İyi gazeteciliğin olmazsa olmazıdır: Ne yazarsanız yazın, okutan bir manşet için yaratıcı olmanız gerekir. Söz konusu spor sayfalarıysa bir maçın ardından kazananı överken, kaybedeni rencide etmeyen, 1-1 biten maçların ardından "Birbirlerini yediler" gibi klişelerin tuzağına düşmeyen, 90 dakikayı en fazla 5-6 kelimede anlatabilmek ve onu ertesi gün sayfada görebilmek, gazetecilikte paha biçilemezdir. İspanyol ve İtalyan medyasında spor gazeteleri tabloid boyutunda çıktığından en fazla iki kelimeyle manşeti belirlemek ise iki dilin de bu konuda avantajı olsa da zordur... Şimdi bir manşetin hikayesini anlatmalıyım. Geride kalan haftada İtalya'da atılan ve tüm dünyada konuşulan ve kınanan bir manşet...
Çizme'de son 8 sezonun şampiyonu Juventus'u sollayan Inter'in iki gün önce (Cuma akşamı) Roma ile oynayacağı zorlu 90 dakika için Corriere dello Sport gazetesi, Manchester United'dan takım arkadaşı ve bu randevuda birbirlerine rakip olan Lukaku ve Smalling'in fotoğraflarını kullandığı birinci sayfasında "Black Friday" manşetiyle çıktı. Tüketim çılgınlığının sloganı haline gelen bu iki kelimeyi, Inter-Roma maçında forma giyecek olan iki futbolcunun ten rengini referans alıp kullanmak, medyadaki ayrımcılık ve ırkçılık tartışmalarını da beraberinde getirdi elbette. İki futbolcu gazeteyi kınadı, Roma ve Milan kulüpleri, gazetenin muhabirlerinin tesislerine bir ay süreyle giriş yapamayacağını açıkladı... Tepkinin sebebi basit: Beni ten rengimle tarif etme.
Çizme'de son 8 sezonun şampiyonu Juventus'u sollayan Inter'in iki gün önce (Cuma akşamı) Roma ile oynayacağı zorlu 90 dakika için Corriere dello Sport gazetesi, Manchester United'dan takım arkadaşı ve bu randevuda birbirlerine rakip olan Lukaku ve Smalling'in fotoğraflarını kullandığı birinci sayfasında "Black Friday" manşetiyle çıktı. Tüketim çılgınlığının sloganı haline gelen bu iki kelimeyi, Inter-Roma maçında forma giyecek olan iki futbolcunun ten rengini referans alıp kullanmak, medyadaki ayrımcılık ve ırkçılık tartışmalarını da beraberinde getirdi elbette. İki futbolcu gazeteyi kınadı, Roma ve Milan kulüpleri, gazetenin muhabirlerinin tesislerine bir ay süreyle giriş yapamayacağını açıkladı... Tepkinin sebebi basit: Beni ten rengimle tarif etme.
***
Irkçılık, İtalyan futbolunun son yıllardaki en büyük kabusu. Corriere dello Sport da uzun zamandır sayfalarında tribünlerdeki ırkçı tezahüratlara karşı yoğun bir eleştiri çizgisinde olsa da gazetenin yayın yönetmeni Ivan Zazzaroni meslekteki büyük tecrübesine rağmen o bildik hataya düştü: Konuşulmak istiyorlardı ve konuşuldular işte!.. Bu sezon İtalya'ya transfer olan Lukaku, Inter formasıyla çıktığında deplasmanlarda ırkçı tezahüratların hedefi olduğunda kendi taraftar grubu bile onu yalnız bıraktı. Inter tribün liderlerine göre, rakiplerin bu tezahüratları, çekindikleri Lukaku'nun maç içinde moralini bozmaya yönelikti ve asla ırkçı değildiler. Yazarken kendilerinin bile inanmadığı bu bildirinin ardından, saha içinde ırkçı tezahürat nedeniyle kenara gelip isyan eden futbolcu için iki teknik adamın ağız birliği yapıp basın toplantısında "Abartıyor, biz öyle tezahürat duymadık" açıklaması da en az Corriere dello Sport'un manşeti kadar çirkin ve insanlık ayıbıydı... İtalya Ligi'nde güney takımlarının, kuzeyde oynadıkları deplasmanlarda karşılaştıkları ırkçı tezahüratlar, bölgesel ayrımcılık olarak tanımlanıyor ve federasyonun verebildiği tek ceza para cezası ya da tribün kapatma... Çarenin ne olduğunu herkes biliyor aslında. Irkçı tacizin sorumlularına ömür boyu maçlardan men cezası, kulüplere de puan cezası vermek...Corriere dello Sport Gazetesi'nin yayın yönetmeni Ivan Zazzaroni, sosyal medyanın linç kültürünün son kurbanı olduklarını savunuyor ama ertesi gün iki sayfaya yaydıkları "Bir ırkçı değiliz" savunması içeren haber arşivlerinde bile bu insanlık utancının ülkeleri için nasıl büyük bir bela olduğunu sanki bilmiyorlarmış gibi, "Black Friday" manşetiyle ırkçı söylemlere su taşıyorlar... Zazzaroni, 61 yaşında, gazeteciler öldüklerinde emekli olurlar ama Corriere dello Sport'un yayın yönetmeni geçen yaz da bir medya skandalına imza atmıştı. 20 yıllık dostu olan efsane futbolcu ve Bologna'nın teknik direktörü olan Sinisa Mihajlovic, kansere yakalandığını bir basın toplantısıyla açıklamaya karar vermiş ve toplantı öncesinde de oyuncularını bir odaya toplayıp kendi ağzından başlayacağı mücadeleyi anlatmak istemişti. Zazzaroni, bir gün önce Mihajlovic'in özel hayatına adeta tecavüz etti ve teknik adamın kansere yakalandığını birinci sayfadan manşetle duyurdu.. Mihajlovic'in hastalıkla mücadelesi sürüyor. Zazzaroni artık yanında değil. Yarın öbür gün Lukaku ve Smalling de onu gördüklerinde selam vermeyecekler... Hayat dediğin, dostluk biriktirmektir, Zazzaroni'yi emeklilik günlerinde yalnız bırakacak olan budur...
Mekanın Sahibi Geri Döndü
Şimdi anlatacağım hikaye ve kahramanları bir İspanyol filminin senaryosundan değil. Ama son sekiz ayda yaşananlardan bir yönetmen harika bir film çıkartabilir...
***
Filmin üç baş aktöründen birincisi Luis Rubiales. 42 yaşında. Çoğunlukla alt liglerde forma giydi İspanya'da, kısıtlı yeteneğini tekmeye kafa uzatan yürekli oyunuyla dengeleyen futbolcular vardır ya, onlardan biriydi. Dokuz yıl önce İspanya'da futbolcular sendikası başkanı seçildiğinde ise yolunu çizmişti, bir gün İspanya Futbol Federasyonu Başkanı olacaktı. Rubiales, 2008-2010-2012'de üç kupayla zirve yapan, 2014'te dibe vuran ama kulüp düzeyinde de Avrupa Kupaları'nı domine etmeyi sürdüren İspanyol futbolunun, 2018 Dünya Kupası'na giden çiçeği burnunda başkanıydı. Sahadaki "Cesur Yürek" Rubiales, Rusya'daki milli takım kampında yürek gerektiren bir karara imza attığında İspanyol milli takımının ilk maçına 48 saat vardı. Real Madrid yönetimi kendisini aradıktan bir saat sonra milli takım hocası Julen Lopetegui ile Dünya Kupası sonrası çalışmaya başlayacaklarını resmen açıklayınca Rubiales çıldırdı. Lopetegui'yi ilk uçakla Madrid'e postaladı ve takımı koskoca dünya kupasında geçici teknik adam Fernando Hierro yönetti. Filmin ikinci ana karakteri Luis Enrique, senaryoda ilk sahnesini aldığında İspanyol Milli Takımı'nın başına atanan teknik direktördü. Barcelona ile kazandıkları sonrasında milli takımı ayağa kaldıracak doğru isimdi. Bir aksiyon filmi izleyebilirdik onunla ama hayat bir dram koydu önümüze. Mart ayında Malta deplasmanında maçtan bir gün önce ailevi sebeplerle Barselona'ya dönen Luis Enrique sırrını aylar boyunca korumayı başardığı zor günlerinde milli takımı uzaktan yönetti, kimse tek bir kare fotoğrafını çekemezken, İspanyol medyası sebebi bilir ama yazmazken, takım maçlarını kazanmaya devam ediyordu. Futbol dünyası evden teknik adamlık yapılır mı diye tartışırken, Luis Enrique'nin istifası geldi. Kısa bir zaman sonra da acı haber, aylar boyunca hastalıkla boğuşan ufak kızı hayatını kaybetmişti... Filmin üçüncü ana kahramanı Robert Moreno. Federasyon Başkanı Rubiales gibi o da bir stoperdi, aynı yaştaydı ama futbolcu olmak yerine 14 yaşından itibaren teknik adamlık yolunu seçti. 16 yaşında minik takım çalıştıran bir futbol aklından bahsedince insan geleceğin çok parlak bir teknik direktörünün geçmişine flashback yaptığımızı sanır... Hayır, Moreno genç takımlar çalıştırmaktan öteye götüremediği kariyerinde Katalan olmanın avantajıyla Barcelona kulübünde oyuncu izleme komitesinde kendine bir pozisyon buldu. Luis Enrique o günlerde Barça B'nin hocasıydı ve Moreno ile yolları kesiştiğinde kendilerini Roma kulübünde buldular. Moreno, artık Luis Enrique'nin sağ koluydu. İtalya'da başarılı olamadılar ama Celta Vigo'da yaptıklarıyla onlara Barcelona'nın kapıları açıldı.
Rubiales, Enrique'yi milli takımın başına getirdiği Moreno da teknik kadroda yerini aldı. İspanyol teknik adam, kızının hayatta kalması için mücadele ettiği günlerde milli takımda onun direktiflerini uygulayan Moreno idi. Luis Enrique istifa kararı aldığında sıradışı federasyon başkanı yine cesur bir karara imza attı. İspanya, Euro 2020'ye Moreno yönetiminde gidecekti. Kariyerinde bırakın bir büyük takımı, İspanya 2. Ligi'nde bile kulüp çalıştırmamış Moreno ile.. Madrid medyası homurdandı ama Luis Enrique'nin yaşadığı trajedinin gölgesinde çok da seslerini yükseltmediler Moreno için... Filmin sonunu yine Rubiales getirdi. Euro 2020 yolundaki son grup maçının ardından finallere Moreno ile değil Luis Enrique ile gideceklerini açıkladı. Yaşadığı büyük dramın ardından hayata tutunmak için çabalayan Luis Enrique iyiydi ve bu kararla daha iyi olacaktı. Bir şartını söylemişti Rubiales'e... Moreno'yu artık teknik ekibinde istemiyordu... Romanya'ya 5 attıkları maçın ardından gözyaşlarına boğulan ve medyanın karşısına çıkamayacak kadar dibe vuran Robert Moreno kendisini kullanılmış ve bir kenara atılmış hissediyordu. Moreno, haklı mı yoksa filmin sonunda çalması gereken şarkı Norm Ender'in mi?: "Mekanın sahibi geri geldi, bebeleri pistten alalım."
Senden Başka Sevemem Hiç Kimseyi
İki yıl önce kasım ayında İtalya, İsveç ile golsüz berabere kalmış ve 2018 Dünya Kupası'nın dışında kalmıştı.
Çizme bir futbol ülkesiydi ve 60 yıl sonra bir Dünya Kupası'nda İtalyanlar gönüllerine göre bir takım seçmek zorundaydılar. Büyük çoğunluğun favorisi elbette milyonlarca göçmenlerinin olduğu Arjantin'di. Oysa ki ne hayaller kurmuşlardı. 1970'de final oynayan 1982'de kupayı kazanan, 1994'de finalde penaltılarla kaybedip, 2006'da Berlin'de kupa kaldıran İtalyanların 12 yılda bir hesabı şaşmazdı ama şaştı. Ertesi gün bir İtalyan gazetecinin "Ufak çocukların hayatlarından Dünya Kupası hatıralarını çaldınız, bir jenerasyon o kupayı İtalyan gibi yaşayamadan izleyecek" cümlesini aklıma kazımış ve duymasa bile kendisine sormuştum: "Peki biz ne yapalım?"
1978 Dünya Kupası hatıralarım bir ilkokul öğrencisi olarak çok flu elbette. Kempes ve tuvalet kağıtlarını konfeti niyetine atan tribünleri yüzünden ev sahibi Arjantin'i tutmuştum ama büyüyüp de o turnuva öncesi ve sırasında neler döndüğünü okuduğumda pişman olmuştum. İlk aşk gibi bir şeydi Arjantin'i tutmak, Brezilya'ya karşı olmayı gerektiriyordu. Bizde ise yenildik ama ezilmedik yılları ya da büyük hezimetler sırasında spikerlerin ağzından dökülen "ve top ağlarımızda" yılları...
Michel Platini'yi de Avrupa Şampiyonası sayesinde sevdim, muhteşem bir 10 numaraydı, onun gibi frikik atmak için semt sahasına koştururduk, o da sağ olsun yıllar sonra EURO 2016'yı bizim elimizden alıp ülkesine verince kalbimden düştü.
Brezilya, Almanya memlekette favori milli takımlardan... Yeşilçam filmlerinde garibanın, ağlayanın yanındaydık ama futbolda favori olanı severdik. Hiç Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası hatırası biriktiremedik.
Başkalarının başarılarıyla avunduk durduk. İspanya kaybedendi mesela, 2008 öncesinde yüzüne bakmadık, Zidane ile 1998 sonrasında Fransa sempatisi başladı...
Seksenler sonrasında doğduysanız şanslısınız, çünkü artık finallerde destekleyebileğiniz bir milli takımımız vardı.
EURO 96 sonrası 2000 Avrupa Şampiyonası ve ardından ilk masal: 2002 Dünya Kupası'nda yarı final... Brezilya'yı tutmuş kuşaklar gözlerine inanamıyordu, grup maçında Brezilya'ya golü atan Hasan Şaş da... İkinci masal için çok fazla değil altı yıl bekledik. Bugün aradan 11 yıl geçmiş hala Nihat Kahveci'nin daha garanti bir vuruş varken neden topu çatala taktığını, Semih'in golünde topun nasıl önüne düştüğünü düşünür dururum...
EURO 2016'ya ev sahipliği yapmak hakkımızdı. Avrupa'da hiçbir ülke son 10 yılda bizim kadar yeni stadyum yapmadı, ah işte Platini...
1960'da düzenlenen ilk turnuvanın üzerinden 60 yıl geçmiş olacak haziran ayında Roma'da ilk maçın santrası yapıldığında ve bizim adaylığımıza rağmen 60. yıl şerefine 12 ülkede oynanmasına karar verilen EURO 2020'de "Biz de varız"ın mührünü üç gün önce vurduk...
Amsterdam, Bakü, Bilbao, Bükreş, Budapeşte, Kopenhag, Dublin, Glasgow, Londra, Münih, Roma ve Saint Petersburg ev sahipliği yapacak grup maçlarına. Yarı finaller ve final ise Londra'da Wembley stadında. Bugüne kadar bir, en fazla iki ülkenin ev sahipliğinde yapılan Avrupa Şampiyonası'nın kıtaya dağıtılmış olmasını eleştirenler de var, bunun 60. yılda tüm kıtada bir futbol bayramı olacağına inananlar da. Grup kuraları 30 Kasım'da Bükreş'te çekilecek. Rusya'nın maç bileti olanlardan vize istemeyeceğini açıkladığı turnuva için futbolseverler şimdiden bilet telaşına girdi. UEFA, aralık ayında biletleri satışa çıkartacak.
Sekiz ay önce dümenine geçtiği A Milli Takım gemisini limana yanaştıran başta Şenol Güneş olmak üzere göğsündeki ayyıldızlı forma için sahaya yüreğini koyan tüm futbolcularımıza, haziran ve temmuz aylarında bir başka takımı bizlere tutturmadıkları için teşekkürler...
Yolunuz açık, bir sonraki limanınız 2022 Dünya Kupası olsun...
Çizme bir futbol ülkesiydi ve 60 yıl sonra bir Dünya Kupası'nda İtalyanlar gönüllerine göre bir takım seçmek zorundaydılar. Büyük çoğunluğun favorisi elbette milyonlarca göçmenlerinin olduğu Arjantin'di. Oysa ki ne hayaller kurmuşlardı. 1970'de final oynayan 1982'de kupayı kazanan, 1994'de finalde penaltılarla kaybedip, 2006'da Berlin'de kupa kaldıran İtalyanların 12 yılda bir hesabı şaşmazdı ama şaştı. Ertesi gün bir İtalyan gazetecinin "Ufak çocukların hayatlarından Dünya Kupası hatıralarını çaldınız, bir jenerasyon o kupayı İtalyan gibi yaşayamadan izleyecek" cümlesini aklıma kazımış ve duymasa bile kendisine sormuştum: "Peki biz ne yapalım?"
1978 Dünya Kupası hatıralarım bir ilkokul öğrencisi olarak çok flu elbette. Kempes ve tuvalet kağıtlarını konfeti niyetine atan tribünleri yüzünden ev sahibi Arjantin'i tutmuştum ama büyüyüp de o turnuva öncesi ve sırasında neler döndüğünü okuduğumda pişman olmuştum. İlk aşk gibi bir şeydi Arjantin'i tutmak, Brezilya'ya karşı olmayı gerektiriyordu. Bizde ise yenildik ama ezilmedik yılları ya da büyük hezimetler sırasında spikerlerin ağzından dökülen "ve top ağlarımızda" yılları...
Michel Platini'yi de Avrupa Şampiyonası sayesinde sevdim, muhteşem bir 10 numaraydı, onun gibi frikik atmak için semt sahasına koştururduk, o da sağ olsun yıllar sonra EURO 2016'yı bizim elimizden alıp ülkesine verince kalbimden düştü.
Brezilya, Almanya memlekette favori milli takımlardan... Yeşilçam filmlerinde garibanın, ağlayanın yanındaydık ama futbolda favori olanı severdik. Hiç Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası hatırası biriktiremedik.
Başkalarının başarılarıyla avunduk durduk. İspanya kaybedendi mesela, 2008 öncesinde yüzüne bakmadık, Zidane ile 1998 sonrasında Fransa sempatisi başladı...
Seksenler sonrasında doğduysanız şanslısınız, çünkü artık finallerde destekleyebileğiniz bir milli takımımız vardı.
EURO 96 sonrası 2000 Avrupa Şampiyonası ve ardından ilk masal: 2002 Dünya Kupası'nda yarı final... Brezilya'yı tutmuş kuşaklar gözlerine inanamıyordu, grup maçında Brezilya'ya golü atan Hasan Şaş da... İkinci masal için çok fazla değil altı yıl bekledik. Bugün aradan 11 yıl geçmiş hala Nihat Kahveci'nin daha garanti bir vuruş varken neden topu çatala taktığını, Semih'in golünde topun nasıl önüne düştüğünü düşünür dururum...
EURO 2016'ya ev sahipliği yapmak hakkımızdı. Avrupa'da hiçbir ülke son 10 yılda bizim kadar yeni stadyum yapmadı, ah işte Platini...
1960'da düzenlenen ilk turnuvanın üzerinden 60 yıl geçmiş olacak haziran ayında Roma'da ilk maçın santrası yapıldığında ve bizim adaylığımıza rağmen 60. yıl şerefine 12 ülkede oynanmasına karar verilen EURO 2020'de "Biz de varız"ın mührünü üç gün önce vurduk...
Amsterdam, Bakü, Bilbao, Bükreş, Budapeşte, Kopenhag, Dublin, Glasgow, Londra, Münih, Roma ve Saint Petersburg ev sahipliği yapacak grup maçlarına. Yarı finaller ve final ise Londra'da Wembley stadında. Bugüne kadar bir, en fazla iki ülkenin ev sahipliğinde yapılan Avrupa Şampiyonası'nın kıtaya dağıtılmış olmasını eleştirenler de var, bunun 60. yılda tüm kıtada bir futbol bayramı olacağına inananlar da. Grup kuraları 30 Kasım'da Bükreş'te çekilecek. Rusya'nın maç bileti olanlardan vize istemeyeceğini açıkladığı turnuva için futbolseverler şimdiden bilet telaşına girdi. UEFA, aralık ayında biletleri satışa çıkartacak.
Sekiz ay önce dümenine geçtiği A Milli Takım gemisini limana yanaştıran başta Şenol Güneş olmak üzere göğsündeki ayyıldızlı forma için sahaya yüreğini koyan tüm futbolcularımıza, haziran ve temmuz aylarında bir başka takımı bizlere tutturmadıkları için teşekkürler...
Yolunuz açık, bir sonraki limanınız 2022 Dünya Kupası olsun...
Yarın Gel Bizde Başla
Bir an için öğretmen olduğunuzu hayal edin, karşınızda okuma yazma öğreteceğiniz 25 çocuk var. Okul yönetimi eğitim yılı başladıktan bir ay sonra işinize son veriyor ya da siz daha iyi teklif var diye istifa ediyorsunuz. Bırakın karakterlerini keşfetmeyi, adlarını ezberleyemediğiniz çocukları ardınızda bırakıp gidiyorsunuz ya da gitmek zorunda kalıyorsunuz.. Bu kadar kolay mı diyebilirsiniz? Öğretmenlikte olmasa bile teknik direktörlükte bu kadar kolay. Sezona kötü başlayıp üç mağlubiyet aldığınızda kulüp başkanı futbolu sizden daha iyi bildiği için değil, ayak değişsin diye bir başka teknik adamı yerinize getiriyor. Ya da siz beş galibiyetle başlayınca, zorda olan bütçesi büyük kulübün reddedilemeyecek teklifine evet diyorsunuz..
***
Bir an için çocuğunuzun okulundaki bütün hocaların, fakültelerinden geçen yıl mezun olduğunu düşünün. Binlerce öğrenci yetiştiren, yüzlerce farklı karakterde çocuğa karşı sabırlı olmayı öğrenmiş, ders anlatma tekniğini yıllar için geliştirmiş ve kişiselleştirmiş hocaların en azından o genç öğretmenler kadar çocuklarınızı eğitmelerini istemez misiniz? Geçen yıl mezun olanı, mesleğe ömrünü vermiş olanı, okullarda böyle ama kulüplerin altyapılarında farklı... Süper Lig'den emekli olmuş futbolcuysanız gidip altyapıda çalışmazsınız. Yıllarca anlı şanlı takımları çalıştırdıktan sonra ne işi olur ki bir teknik adamın altyapıda. Kim uğraşacak ki şimdi o çocuklarla!...
***
Türkiye'de futbol sadece Süper Lig ile sınırlı değil ve bu ligde yabancı sayısını düşürünce yüzlerce yetenekli Türk genci bir anda futbolcu olmayacak çünkü bizim problemimiz futbol eğitmenlerinin ve teknik adamlarının yetersizlikleri, kendilerini yenilememeleri, kulüplerin altyapılarda çalışan teknik kadrolara sağlayamadığı ekonomik imkanlardır... Türk gençleri Avrupa'ya transfer olurken, en son hangi teknik direktörümüz gidip -maalesef yabancı dil bilmiyor ama 14 yabancıyla bu ülkede çalışıyorsunuz- Avrupa'da bir kulüp çalıştırdı ki! Çünkü Süper ve 1. ligde bir teknik adam havuzu var, o havuzda kaldığınız sürece iki mağlubiyetle nefesi kesilen kenara gelirken, onun kulvarında siz yüzmeye başlıyorsunuz. Anlaştığınız Anadolu kulübünün şehrinde ev tutmanıza, ailenizi getirmenize gerek yok. Beş yıldızlı bir otelin suiti odanız oluyor, zaten kalacağınız süre beş-altı ay, bilemediniz bir sezon... Garip meslektir teknik direktörlük, işinde başarısız olduğu için görevine son verilen ve özgeçmişinde sayısız işten çıkartma olan bir profesyonele kimse kolay kolay yeni iş vermez ama bir takımı 15 yeni transferle borç batağına gömüp, 10 maçta bir galibiyet aldıktan sonra valizini toplayan hocaya bir ay sonra "Gel bizde başla" derler.. O da olmazsa zaten bu oyunun ciğerini bildiklerinden futbol yorumcusu olurlar, tabii bir kulüp başkanından telefon gelene kadar...
***
Avrupa'da teknik direktörlük diplomaları kadar liyakat da bu mesleğin olmazsa olmazı. Real Madrid'in efsane futbolcusu olabilirsiniz ama teknik adam olacaksınız size önce 13-14 yaş grubunu verirler. Bizde ise futbolculuk yıllarındaki şöhretini yitirmek istemeyenler, sürekli kameralar önünde olmak isteyenler dün bir bugün iki, teknik adam olup Süper Lig'de takım ararlar. Çoğunun da işi zordur, çünkü takım sayısı 18, havuzdaki hoca sayısı 20-22'dir. Birileri ben bu işi bırakıyorum diyene kadar da kontenjan açılmaz elbette. Bizde üst seviye liglerde 30'larının başında olan teknik adam yok. Futbolcuların 35'inde kramponlarını asıp, UEFA Pro Lisansı almalarını bekliyoruz, ona da gerek yok aslında, yardımcı antrenörün lisansıyla görev yapıp, eşofman giyemeyenler var... Çok eskiye gitmeyeceğim, son 20 yılda Süper Lig'de kaç Türk teknik adam oyuncu yetiştirmeyi bırakın geliştirmek için çaba gösterdi? Bir elin parmakları kadarlar değil mi? Peki kaçı bir sezonda üç takım çalıştırdı, Nisan ayı geldiğinde Superman pelerini takıp "Bu takım düşmeyecek" diye son altı-yedi haftada göreve geldi!... Teknik direktörlere, bir sezonda iki takımda çalışamazsınız kuralını getirelim, teknik adam değiştiren kulüpler bir galibiyete 3 milyon TL prim verilen ligde federasyonun amatör kulüpler bütçesine 10 milyon TL tazminat ödesinler... Kötü ve iyi karakterleri hep aynı olan vasat Yeşilçam filmleri gibiyiz futbolda bu teknik adamlarla. Yeni senaryolara, yüzlere, Yavuz Turgul'lara ihtiyacımız var yeşil sahada... Bir de bunu deneyelim, bakalım kaç otel suiti boş kalacak bir sezonda?
30 Ekim 2019
Kazanınca Instagram'a
Kaybedince Twitter'a
Real Madrid maçında Belhanda'nın yuhalanması, ıslıklar eşliğinde kenara gelirken tribünlere verdiği tepki ve Fatih Terim'in maçtan sonra "Bize taraftar lazım, seyirci değil" çıkışının ardından memlekette tribünlerin geçirdiği değişimin röntgenini çekme vaktidir.
Dünyanın her yerinde yeni ve büyük stadyuma geçen her kulübün çektiği sancı aynıdır. Yıllar boyunca 20-30 bin kemik taraftarın önünde oynayan takım, 50-60 bin kişi önüne çıktığında tribünlere ilk kez düzenli gelenlerin "taraftarlaşma" sürecindeki sancıları yaşar.
Özne Belhanda ve Galatasaray ama siz bunu her takım, her stadyum için okuyabilirsiniz elbette...
Türk Telekom Stadyumu'nda üç taraftar tipi var. İlk grupta gençlik yılları Mecidiyeköy'deki Ali Sami Yen'de geçen, 14 yıl şampiyonluk hasretini de Avrupa zaferlerini de yaşamış bugün 40 yaşın üzerinde olan taraftarlar. Yeni stada bir türlü alışamadılar, 90 dakika boyunca telefonlarını ceplerinde tutar ve gözlerini sahadan ayırmazlar. Yıllar boyunca bilet kuyruklarında beklediklerinden, karın doyurmanın da adının kötü ama efsane sosisli sandvic ve ayran olduğunu bildiklerinden stadyumda konfor aramazlar.
Hafızalarda yüzlerce maç ve futbolcu olduğundan oyuncunun kumaşından iyi anlarlar ve iş formanın
hakkını vermeye kalır. Mücadele etmeyen futbolcuyu sevmez ama ıslıklamazlar da... Hep içine atan bu kuşağa Prekazi ve Hagi kuşağı diyelim...
İkinci grupta arafta kalanlar var. Çok azı eski Ali Sami Yen ile numaralı tribünde tanışmış, yeni stadyumda da pahalı tribünlerden kombine alan beyaz yakalılar.. Maçtan saatler önce kebapçıda, balıkçıda buluşan, hafta boyunca WhatsApp grubunda taktik analiz yapan, yeni kulüp üyesi ya da olmaya aday, Fatih Terim'in izleyici tanımının karşılığı olan grup. Roy Keane'nin Manchester United tribünlerinde karidesli sandviç yiyip sahada olan biten hiçbir şeyi beğenmiyorlar diye tarif ettiği yeni taraftar modelinin memleketteki şubesi. Deplasmandaki puan kaybının ardından kanalı değiştirip Netflix'de dizi izleyen, bayram tatillerinde ve ağustos-eylülde plajı tribüne tercih eden, devre arasında sushi yiyenler... Futbol maçına gitmeyi sosyal aktivite olarak gören ve adisyonu yüksek restoranda beklediği lezzet ve servis kalitesini sahadaki futbolculardan da bekleyenler... Memnun kalmadığında bahşiş vermediği mekanlardan sonra galip ayrılmadığı maçlarda da takımı ıslıklayanlar.. Onlar Hagi'yi televizyonda, Sneijder'i tribünde
izlemiş sahada Pirlo-Messi-Ronaldo mükemmelliği arayanlar...
Üçüncü grupta ise yaşı gereği eski Ali Sami Yen'i görmemiş, Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı aldığı maçı, unutulmaz golleri YouTube'dan izlemiş gençler var. Hayat hızlı akarken onlara özet geçeceksiniz, yoksa sizi dinlemezler... Futbol menajerlik oyunlarıyla büyüdüklerinden zehir gibiler. Her futbolcunun geçmişini bilen, dizilişleri kendi PC ekranında test etmiş, kupalar, şampiyonluklar kazanmış bir kuşak. Onlara sadece futbolu değil hayattaki çok şeyi beğendirebilmek zor. Çabuk vazgeçiyorlar, çabuk sıkılıyorlar ve acımasızlar. Çalımı atamayan, kademeye giremeyen, topu üstten auta atan her futbolcu onlar için "çöp"...
Sosyal medyada acımasızlar, tribüne geldiklerinde de hayatta daha hiç kaybetmediklerinden, takım kaybettiğinde bunu kabullenmeleri çok zor çünkü evde oyunda kaybettiklerinde yeniden başlıyor, kazandıkları noktada kaydet tuşuna basıp kaldıkları yerden devam ediyorlar. Sneijder ile büyüdüklerinden çıtaları yüksek, Belhanda'yı da yuhalıyorlarsa işte tam da bundan... Gençler, tutkulular ama vefa ve hoşgörü henüz sözlüklerinde yok, belki de hiç olmayacak...
Çok maç var çok... Bir yaranın kabuk bağlaması kadar sürede üç maç oynuyor takımın artık, yüzlerce maç naklen yayınlanıyor...
Hayat artık stadyuma giderken Instagram'a attığın "Düştük yollarına...
Sana geldik yine" hikayesini, maçı kaybettiğin anda silebileceğin kadar hafızasız... Kazanınca Instagram'a, kaybedince Twitter'a çıkıyor yollar...
Clairefontaine
Altyapısından yetiştiği kulübe, antrenör ve yönetimlerin ihmali yüzünden hizmet edememiş sonra da taraftarın dizlerini dövdüğü çok yıldız oyuncu vardır futbol tarihinde. Ağacı sen ekersin, meyvesini başkaları yer. En uç örnek elbette bir zamanlar başkanı Jesus Gil'in çok masraflı diyerek kapattığı Atletico Madrid altyapısıdır. Ortada kalan bir çocuğu Real Madrid kapar o da futbol tarihinin en büyük golcülerinden biri olur sonra: Raul Gonzalez.. Yönetimlerin üç yılda bir değiştiği ya da tüzük gereği değişebilme ihtimalinin olduğu futbol iklimimizde her yeni başkanla altyapı çalışanları da değişir, sürdürülebilir bir futbol eğitimi imkansızlaşır. Seçmeler sekteye uğrar, genç yıldız adaylarının profesyonel kontratları ihmal edilir, A takımda da sürekli teknik adam değiştiğinden ve her gelen yeni hocanın hedefi de ya şampiyonluk ya da takımı küme düşme hattından çıkarmak olunca kimse dönüp gençlerin yüzüne bakmaz. En sıcak örnek yolu Fenerbahçe'den Portekiz'e oradan Alanya'ya ve İtalya'da Sassuolo üzerinden Juventus'a uzanan Merih Demiral'dır...
Peki futbol federasyonları futbolcu yetiştirebilir mi? Yarın Paris'te karşılacağımız Fransızlar bu müthiş yetenekleri nereden buluyor ve nasıl eğitiyorlar? Bizim Riva Tesisleri'nin Fransızlar için karşılığı Clairefontaine. Adı bulunduğu kasaba ile anılsa da resmi kayıtlarda bir zamanlar bu projeyi hayata geçiren eski federasyon başkanı Fernand Sastre'dan adını taşıyan milli akademi, Fransa'da federasyona bağlı 12 futbol eğitim merkezinden biri. Paris'e 50 km. uzaklıktaki tesis Fransızların futbolcu fabrikası. 1988 yılında kapılarını açan tesiste 12-15 yaş arasındaki çocuklar profesyonel kariyerleri öncesi çok sıkı bir çift eğitimden geçiyor. Çocuk X kulübün altyapısında futbola başlasa da, Fransız Futbol Federasyonu'nun hedefi bu elmasları kendi bünyesindeki usta yapı hocalarının ellerinde birer pırlantaya dönüştürüyor. Seçmelerde bu 12 akademiye girebilmek de, orada kalabilmek de kolay değil elbette. Bir kez kapıdan içeriye girdiğinizde akademinin işaret ettiği orta okul ve lisede de başarılı bir öğrenci olmak zorundasınız. Hafta içinde beş gün okul ve idmanlarla çifte eğitim alan gençler hafta sonlarını ailelerinin yanında geçiriyorlar. Federasyonun oyuncuların profesyonel kontratları üzerinde elbette hak sahibi değil. Thierry Henry'den Anelka'ya, Matuidi'den Mbappe'ye son 30 yılda onlarca yıldız aynı tornadan çıktılar.. Aynı salonlarda zayıf kasları belirlendi ve çalıştılar, aynı sahalarda zayıf ayaklarıyla saatlerce topa vurup bu oyunu çift ayakla oynamayı öğrendiler... Clairefontaine örneği bizde var mı, varsa çoğatılabilir mi sorusuyla devam edeyim. Türkiye Futbol Federasyonu Meral-Celal Aras Futbol Lisesi, 2014 yılında kuruldu. 75 spor lisesinden biri ve Riva tesislerine yakın bu okulda okuyan 300 öğrenci futbol eğitimlerini federasyon tesislerinde alıyorlar. Mezun olan öğrencilerin yüzde 68'i bir fakültede artık öğrenci. Fransızlar ve Almanların federasyon yönetiminde ortaya koyduğu futbolda gelişim projelerinin bir benzerini bizde görmek sevindirici, bu projenin genişlemesi üzerinde çalışmalar sürüyor...Ailelerin eğitimlerini de ihmal etmediklerini gördükleri çocuklarının gol sevinçlerine ortak olabilmeleri için bu yolda ilerlemeli Türkiye Futbol Federasyonu. Türkiye'nin her ilindeki futbol akademilerinden bir gün futbolu bıraksa bile hayatına mühendis, doktor, avukat, öğretmen olarak devam edecek çocuklar yetişmeli...
10 Ekim 2019
Massimo Bottura'dan Abdullah Avcı'ya
Gastronomi dünyasında Beşiktaş- Fenerbahçe-Galatasaray rekabetinin tadını yaşatan üç restoran var. Kuzey'in yıldızı Noma'nın şefi Rene Redzepi, mutfağı annelerinden teslim alan El Celler de Can Roca ile Roca biraderler ve İtalya'nın ufak bir şehri Modena'da bütün kalıpları yıkıp zirveye çıkan Massimo Bottura.. Hepsinin üç Michelin yıldızı var ve yıllardır dünyanın en iyi 50 restoranı listesinde bir ileri bir geri ilk üçü kimselere bırakmıyorlar. Bizim Mehmet Gürs ile gururlandığımız listeye bazen yükselen Güney Amerika mutfağından şefler, bazen de Uzakdoğu mutfağına yenilik getiren ya da mükemmeli sunan 40-50 yıllık ustalar giriyor... İlk üçten Massimo Bottura'nın İstanbul'da restoran açıp 1.5 yıl sonra iş yapmadığı için kapattığını ya da artık bir şeften öte mutfak markası olan İngiliz Jamie Oliver'in aynı İstanbul AVM'sinde kepenk indirdiğini hatırlarsınız. Neden başarısız oldular? Yemekleri mi beğenilmedi yoksa o yüksek adisyonları ödeyecek insan kitlesi spor otomobilini kapısının önüne park edemeyeceği bir restoran olduğu için mi İtalyan şefin masalarını boş bıraktı! Futbol fena halde hayata benzer ise, mutfaktan çıkıp yeşil sahaya inmeden hatırlatmakta fayda var. Büyük şeflerin birden fazla şubesi olduğunda mutlaka bir yatırımcı ortakları, güvendikleri inandıkları yardımcıları vardır. Tarif dediğin defterde yazılı... İyi malzeme, kusursuz servis, doğru hesaplanmış finansal yapı... Bottura da, Oliver da gittiler, kimse onların şefliğini tartışmadı, tartışmaz da... Olmadı, kimya tutmadı, mutlaka hatalarından ders çıkarmışlardır. Abdullah Avcı'nın da teknik direktörlüğünü kimsenin tartışmadığı gibi..
***
Beşiktaş'ta sezona kötü başlayan Abdullah Avcı'nın üç gün önce Wolverhampton maçının ardından "Kimse benim teknik direktörlüğümü sorgulayamaz" çıkışı futbol kadar hayata dair de sorgulanması gereken bir cümle. Hiç kimse futbola hayatını vermiş, 20 yıldır teknik adamlık yapan bir insanın futbol bilgisini sorgulayacak kadar hadsiz değildir sanırım. Böyle bir durum da yok aslında... İşler yolunda gitmediğinde bazen Cervantes'in Don Kişot karakteri devreye girer hayatımızda. Kimse bizi sevmiyor, herkes bize karşıdır... Avcı da yeldeğirmenlerine kılıç sallıyor. Son beş sezonda yarışta olan, bir zamanlar A Milli Takımı çalıştırmış, Beşiktaş teknik direktörlüğünü de bu oyuna kattıklarıyla hak etmiş bir insan, nasıl olur da kariyerinin değil de iki aylık performansının sorgulandığını unutabilir? Üç-dört mağlubiyet arka arkaya alan teknik adamların koltuğunu kaybettiği bu acımasız sahnede her giden mi futbolu bilmiyordur?
***
Abdullah Avcı son yıllarda yurt dışında çalışmayı en çok hak eden teknik adamdı bu memlekette. Hayat tercihidir, hayalleriniz, hedefleriniz başka olabilir. Ancak üç Şampiyonlar Ligi Kupası'nı arka arkaya kazanmış Zinedine Zidane'ın Real Madrid'de bu sezon daha ilk ayında sorgulandığını, kaybedenler kulübü Atletico Madrid'i son sekiz yılda yine büyük kulüp yapan Diego Simeone'nin evinde yuhalandığını, Juventus'u beş kez arka arkaya şampiyon yapan Allegri'nin, Ajax'ın gençlerinin oynadığı "güzel futbol" karşısında ezildiğini ve İtalyan medyasının onun oyun felsefesini çok sert satırlarla sorguladığını Abdullah Avcı bilmiyor olabilir mi?Massimo Bottura'nın İstanbul'da yaşadığı hayal kırıklığında, restoran için seçilmiş yanlış adres, Türk insanını zorlayan bir menü, görevini layığıyla yapmayan bir servis şefi vs. olabilir. Avcı'nın da Beşiktaş'ta yaşadığı gibi... Pazar ekini elinize aldığınızda derin bir futbol analizi ile karşılaşmak istemediğinizi biliyorum, o yüzden kısa keseceğim: Yapılmayan santrfor transferi, Beşiktaş seviyesinde olmayan kanat oyuncuları, karpuz kavun gibi kesmeden, bu 100 yıllık formayı giymeden ne yapabileceğini kestiremediğiniz futbolcular... Mutfakta bir malzeme problemi olabilir mi? Ofis katında başkan istifa kararı almışken, karnı önce tabela sonra güzel futbolla doyan taraftara çıkan maddi ve manevi adisyon karşılığında, "Tedarik zincirinde sorun çıktı, fırınımız arızalandı, kömürümüz bitti, elektrikli ızgarada pişirdik o pahalı kuru dinlenmiş antrikotunuzu" diyebilir misiniz? Abdullah Avcı şimdi üç maç kazanırsa daha iyi teknik adam olmayacak. Çok okuyan, izleyen ve kendine yatırım yapan bir insan olarak o da herkes gibi şunu yapıyor aslında: Çok sevdiği yazarın yeni romanını, her albümünü aldığı grubun son albümünü, iki kişinin yirmi saniye birbilerine bakıp konuşmadığı senaryosu zayıf, süresi uzun kimi Türk dizilerini beğenmeyebilir... Okumayı, dinlemeyi, izlemeyi bırakmaz ama... Yolu Modena'ya düşürse Bottura'nın restoranına da gideceğine eminim ama kariyerine ve ruhuna ait olmayan ve kendisine zarar veren "profesyonel iletişim dili"ni gözden geçirmesi gerekiyor. Çünkü kendisinden bir yaş büyük Bottura bir yıl sonrasına rezervasyon yapılabilen restoranında her akşam tek tek masaları dolaşıp müşterilerinin duygularını gözlerinden okuyor, eleştirilerini dinliyor... Biri de kalkıp "Sen İstanbul'da restoran batırdın" demiyor, demez de...
Lost'un Finali
Barcelona'nın dillere destan altyapısı La Masia onun döneminde kurulmuş, Cruyff'un dört yıl arka arkaya şampiyon olan, Wembley'de Şampiyonlar Kulüpler Kupası'nı kazanan kadrosu onun çocukları gibi olmuştu. Gel gelelim iki yıl Real Madrid şampiyon olunca, Cruyff ile güç savaşına girdi, başkandı, teknik adamını kovabilirdi ve öyle de yaptı. Nunez, Katalan kulübünün efsane başkanıydı ama gün geldi kulüpteki genç nesil onu seçimde sandıktan çıkarmadı. Florentino Perez, Real Madrid başkanlığına aday olduğunda çılgın bir vaatte bulundu: Başkan olursa Barça kaptanı Luis Figo'yu alacak, alamazsa Santiago Bernabeu'daki 80 bin kombinenin bedelini sahiplerine ödeyecekti. Elbette Figo daha pahalıydı ama Perez sözünü tuttu. Yetmedi, Zidane, Ronaldo, Beckham, Owen ile akıllara ziyan bir kadro kurdu. Ama "çirkin, forması satmaz" diye almadığı Ronaldinho ve La Masia'nın gençleri Barcelona'yı uçurunca Florentino Perez, Real Madrid kongresinde ağır bir mağlubiyet alıp bir sonraki dönem gelene kadar evinin yolunu tuttu. Kaba inşaatı sekiz yıl önce biten stadına çivi çakamayan, 300 milyon euro borç altında ezilen Valencia gün geldi bir Uzakdoğulu patronun kontrolüne geçti. Akıl hocası menajer Jorge Mendes olan yeni patron Peter Lim, bu yaz transfer döneminde takımın golcüsü Rodrigo'ya 60 milyon euro teklif gelince, "Bu güzel ticaret" deyip satmaya kalktı ve kulüp karıştı. Geçen sezon yıllar sonra Kral Kupası'nı kazanan teknik direktör Marcelo'nun bir günde ipini çeken Peter Lim için şimdi Valencia tribünlerinde "Kulübü sat" pankartları asılı... İtalya'ya özel televizyonculuğu getiren ve bir medya imparatorluğu kuran Silvio Berlusconi kendisini İtalya'nın zirvesine taşıyan yolların taşlarını Milan ile kazandığı kupalarla döşedi ama gün geldi Çizme'nin efsane kulübü önce Uzakdoğu sermayesinin ardından ABD'li patronun eline geçti. Babası da eski kulüp patronu olan Massimo Moratti, Inter'i sattığında cebinden 1.5 milyar euro harcamıştı 20 yılda. Parmalat ile Avrupa'yı süte boğan Tanzi Ailesi, vergi ödemeyi "unutunca" Parma kulübü sahipsiz kaldı, alt liglere gittiğinde kahrolan taraftarı oldu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






