7 Mart 2017

5 Mart 2017

Ben Yoruldum Hayat
Gelme Üstüme




Paris Saint Germain karşısında yaşadıkları hezimet gözlerinin önünden gitmiyordu. Aslında sezon başında almıştı ayrılık kararını ama artık açıklama vaktiydi. Üstelik işler tam da yolunu girmişken. Şampiyonluk artık çok zor denilen günlerde Real Madrid, erteleme maçında Valencia’ya kaybetmiş, onun takımı Atletico Madrid’i deplasmanda devirmişti. Doğduğu şehrin, alt yapısında yetiştiği kulübü farklı mağlup ettikleri bir maçın ardından “Gidiyorum” demek tesadüf müydü? O ne Cruyff gibi Katalanlaşmış bir Hollandalı ne de Barcelona alt yapısından çıkmış Guardiola idi. Austrias bölgesinde Gijon’da doğmuş üstelik bir zamanlar El Clasico’larda Real Madrid formasıyla Barcelonalı futbolcuların üzerine yürüyen Luis Enrique idi. Barcelona ona B takımını teslim ettiğinde bir geleneğin parçası olduğun söylediler. Futbolu bıraktığı kulübün taraftarı için o artık “Bizim Luis Enrique” idi. Guardiola da futbolculuk günlerinde kulüpte kalbini kırdıklarında soluğu İtalya’da almıştı. Luis Enrique de baktı kendine sıra gelmeyecek Roma’ya evet dedi. Gereksiz cesurdu. Bugün belki evet ama altı yıl önce Totti’yi kulübeye mahkum etmek Roma hukukuna (!) bile aykırıydı o şehirde. Ertesi yıl memleket dönüp Celta Vigo’da yeniden doğduğunda, Real Madrid’i şampiyonluktan eden galibiyeti almış, Barcelona için doğru zamanda doğru insan olmayı başarmıştı. Onu öneren eski arkadaşı Andoni Zubizarreta artık Barcelona’da değil ve O.Marsilya için çalışıyor. Sonun başlangıcı da onun gidişiydi zaten. “Mezarlıkta yatan en zengin adam olmak istemiyorum” diyordu Luis Enrique. Arda Turan transferi için yönetimin karşısına tek başına dikilen, bin günde 8 kupa kazanan ama üç yılda 10 yaş yaşlanan Luis Enrique, Katalan medyasının büyük baskısı karşısında pes etmeyi tercih etti. Önünde kazanabileceği bir şampiyonluk, oynayacağı bir Kral Kupası finali varken. “Gelecek sezon yokum” diyen Guardiola gibi o da kulübün önünü açtı. Pep Guardiola, Barça’daki 4 yılın ardından New York’ta bir yıl kendini dinlemiş ve futboldan uzak kalmıştı. Luis Enrique de kendini nadasa çekip iç hesaplaşmasını yapacak mı, zaman gösterecek. Şimdi Barcelona’nın yeni hocası için fallar açılıyor. En büyük hayali Barcelona’yı çalıştırmak olan ve bu yüzden Avrupa’da ilk teknik adamlık tecrübesini İspanya’da yaşamak isteyen Jorge Sampaoli, belki de Barcelona için doğru zamanda doğru insandır… 

GUARDIOLA'NIN BARÇA'DAKİ DÖRT YILI
Dünyanın en büyük kulüplerinde çalışmanın kariyere yazdırdığı kupalar, banka hesaplarına getirdikleri kadar insan hayatından da götürdükleri de var. Luis Enrique bu fiziksel çöküşü yaşayan ilk teknik adam değil. 37 yaşında, alt yapıda takım çalıştırmaktan başka bir tecrübesi olmayan Pep Guardiola’nın Barcelona’nın başına geçip, dört yıl sonra ayrıldığında yüzünde oluşan çizgiler, kazandığı onca kupadan daha fazlaydı. Süper starlarla dolu bir soyunma odasını yönetmek, sürekli kazanma baskısı altında olmak, her dakikanı her kelimeni takip eden bir medyanın gölgesinde yaşamak. Bayern Münih yılları ve bu sezon Manchester City’deki Pep Guardiola ile 10 yıl önceki adam arasında dağlar kadar fark var. Değişen sadece futbol değil, insanlar da. Daha öfkeli, daha kibirli, daha az uzlaşmacı ve daha az tolerans sahibi yapıyor insanı baskı altında geçen yıllar. 



MOURINHO'NUN REAL MADRİD'DE ÜÇ YILI 
Yılların acımazsızca davrandığı bir diğer isim de Jose Mourinho. Porto’dan Chelsea’ye geldiğinde “Özel biri” diye kendini tanıtan adamdan mütevazi olmasını kimse beklemiyordu elbette. Inter ile üç kupa kazanıp geldiği Real Madrid’de Guti ve Raul gibi iki ikon ismin ipini çeken Mourinho üç yıl kaldığı Real Madrid’de, Guardiola ve Luis Enrique gibi çöktü. Sergio Ramos ve Casillas’ı karşısına almanın bedeli sadece koltuğunu kaybettirmedi, saçları beyazlayan Portekizli, Madrid medyasının keskin kılıçları karşısında gün geldi kendini kaybetti. Muteber bir adam kabul edildiği Londra’ya dönüşü de orada kazandığı şampiyonluğun ardından bir sezon sonra oyuncuları tarafından dışlanmış olması ve koltuğunu kaybetmesi de yüzündeki çizgilerin romanı... Bir şarkının nakaratı Luis Enrique’nin, Pep Guardiola’nın ve Jose Mourinho’nun ortak hikayesi: Ben yoruldum hayat / Gelme üstüme… 

27 Şubat 2017

Sergio Asenjo


11 yıl önce İspanya 17 yaş altı milli takımının kalesini koruduğu günlerde ona “İşte yeni Casillas” diyorlardı. Milli takım hocaları gençliğinde hiç vazgeçmediler ondan. Sergio Asenjo, 19, 20, 21 yaş kategorilerinde tecrübe kazandığında Valladolid’den Atletico Madrid’e gitme zamanı gelmişti. İlk diz sakatlığını Madrid’e gelmeden yaşamıştı, bu sakatlıkların onun kariyerini çizecekti ama elbette ki Asenjo’nun haberi yok. Bir kaleci yeni takımında iyi başlamalı ki tribünün gözünde kredisi olsun. Asenjo’nun talihsiz adamdı. Atletico savunması onu da yaktı ve kaleyi genç David de Gea’ya kaptırdı. 2010’da sağ diz bağları koptu. Zorlu tedavinin ardından sahalara döndüğünde sırtında Malaga forması vardı. Bir yıl geçmişti ki aradan sağ dizi onu yine gözyaşları içinde bıraktı. Yılmadı, geri döndü çok çalıştı ve Villarreal kalesini teslim aldı. O kabus günler geride kaldı derken 2015 yılında yine sağ diz onu yarı yolda bıraktı. Asenjo 3 kez sakatlandığı sağ dizine inat bu sezon La Liga’nın en iyi kalecisi olmayı başardı. Takımı, ligin en gol yiyen kalecisiydi. Real Madrid maçında sol dizinden gelen ses ona o kabus günleri hatırlattı. Bağların kopan sesi kulaklarında yankılandı. Doktor, sezonu kapattığını ve 6 ay futboldan uzak kalacağını söyledi. Sergio Asenjo, 28 yaşında. Geçmişi bizi pes etmeyeceğini söylüyor. Zaten yenildiğinde değil vazgeçtiğinde kaybedersin. Asenjo futbolseverlere vazgeçmediğini çok zaman önce öğretti.

Hayalleri Gerçeklere Kırdıranlar


Eğer adınız Alex Ferguson (24 yıl) ya da Guy Roux (44 yıl) değilse ve mesleğiniz teknik direktörlük ise göreve geldiğiniz takımda işler yolunda gitmeyince, ilk kapının önüne konulan olursunuz. 25 futbolcuyu gönderemeyen başkanlar, teknik adamların biletini keser.
Oyunun kaderini çizen bu adamlar artık kendi kaderlerini kendileri çiziyorlar ve bir kulüpte başarılı olmak onları kesmiyor. Başka coğrafyalarda, başka futbol iklimlerinde kendilerini kanıtlamak için ülke değiştiriyorlar. Guardiola'dan, Ancelotti'ye, Mourinho'dan Antonio Conte'ye bütün kalburüstü teknik adamların kariyer yönetimlerindeki ortak nokta: "Seni başarılı hatırlamaları için önce başarılı ol ve git."
Kloop'un Liverpool'a gidip yapmaya çalıştığı, Diego Simeone'nin yapmaya hazırlandığı, Zinedine Zidane'ın bir gün mutlaka İtalya Ligi'ne teknik adam olarak döneceği gibi... Otto Bariç ile başlayan Advocaat ile devam eden Aziz Yıldırım ve teknik adamları listesini tam kadro buraya yazıp gözlerinizi bozmak istemem. Atletico Madrid'de 17 yılda 39 teknik adam değiştiren, 141 futbolcu transfer eden Jesus Gil'in başaramadığı her şeyi oğlu Miguel Angel Gil başardı İspanya'da.
Yaptığı çok basitti. Doğru teknik adamı buldu. Diego Simeone'ye yıldız transferler hediye etmediler mi, ettiler ama Arjantinli teknik adam geride kalan altı yılda her seferinde bir "takım" yapmayı başardı.
Olympiakos'ta Socratis Kokkalis 17 yılda 20 teknik direktörle çalıştı. Yunanistan'dan zaten başka şampiyon çıkmazken Kokkalis, kaşını gözünü bir zaman sonra beğenmediği teknik adamları kapının önüne koydu. Guus Hiddink'in Türk Milli Takımı'nın başındayken bizlere kurduğu didaktik cümlelerin benzerini şimdi Fenerbahçe'de Advocaat kuruyor. Hollandalılara özgü, o kimi zaman sinir bozucu olan gerçekçilikle, hayalperest olmakla suçlanıyor Türkiye'de futbolsever. Ayaklarımız yere bassın isteniyor. Oysaki taraftar dediğin sürekli hayal kurar. Her maçı kafasında oynar. Biz, iki Hollandalı teknik adam Hiddink ve Advocaat'tan Milli Takım ve Fenerbahçe için "Hasta olmuşsunuz" teşhisini duyduk. Oysa ki biz bu teknik adamlara milyonlarca euro'yu hastalığın teşhisi kadar tedavisi için de ödüyorduk, ödüyoruz. Başarılı teknik adam, taraftarın hayalini gerçek kılandır. Hayalleri, gerçeklere kırdıran, paramparça eden değil...

Gai Assulin Yıldız Olacaktı

Barcelona altyapısında 10 yıl önce Messi'nin ardından hücum hattında iki yıldız adayı çıkmıştı 89-90'lılardan. 17 yaşında fırtınalar estirecek kadar iyiydiler ama kariyer basamaklarında fırtınalara yenik düştüler. Bojan Krkic, Roma, Milan, Ajax formalarını giydi ama Barça için oynamayanlar listesinde kaldı. Giovanni Dos Santos'un yolu Galatasaray'a düştü. İspanya'dan 26 yaşında neden ABD'ye gittiğini kimse anlamadı. 1991'li Thiago Alcantara ise Guardiola'nın prenslerinden biriydi. Hocasıyla 22 yaşında Bayern Münih'e gittiğinde Almanlar onun için 25 milyon euro ödedi. Thiago'nun Barcelona altyapısında en yakın arkadaşı Gai Assulin için işler o kadar yolunda gitmedi. Katalan kulübünün altyapısı La Masia'da 16 yaşında üzerine titrenen Assulin büyük forvet olacaktı. Olmadı. Assulin bu sezon İspanya 3. Ligi'nde Sabadell forması giyiyor. Ligin lideri ise bir zamanlar formasını giydiği Barcelona B takımı...

19 Şubat 2017

Cruyff-Adidas-İki Bant


Johan Cruyff'un 30 yıl sır gibi sakladığı 1978 Dünya Kupası'na gitmeme sebebini futbol dünyası hep Arjantin'deki dikta rejimini protesto etti diye bilmişti. Sarı Fare ailesinin Dünya Kupası'ndan bir yıl önce tehdit edildiğini açıklamak için çok bekledi.
1974'te Hollanda Milli Takımı, Dünya Kupası'na giderken verdiği bir karar ise bir o kadar ilginçti. Futbol tarihinin bugün en kült formalarından biri kabul edilen düz turuncu milli takım forması için Hollanda ile anlaşma yapan Adidas'tı.
Markanın kollardaki üç çizgili formasına itiraz eder Cruyff çünkü o Adolf Dassler'in kurduğu Adidas'ın değil onun kardeşi Rudolph'un kurucusu olduğu Puma ile anlaşma yapmış ve onun kramponlarını giyiyordu. Hollanda Milli Takımı, 1974 Dünya Kupası'na kollarında üç bant olan formalarla çıktı.
Takım kaptanı Johan Cruyff da elbette o formayla sahadaydı, belki gözden kaçan ya da unutulan ise onun formasının kollarında üç değil iki bant olmasıydı. Kazanan Cruyff olmuştu. Dört yıl sonra Arjantin'de Cruyff yokken Rene ve Willy Van de Kerkhof kardeşler de iki şeritli forma giymek istedi. Federasyon izin vermedi çünkü Hollanda'da bir Cruyff vardı...

13 Şubat 2017

15 Bin Dolara Harbi Ronaldo


Cristiano Ronaldo ile Brezilyalı efsane golcü Ronaldo'yu ayırabilmek için ikincisine "harbi" ön eki getiriyorum uzun zamandır. Hikayenin öznesi de Harbi Ronaldo. 24 yıl öncesine gidelim. Ronaldo 17 yaşında genç bir yetenek. Sao Paulo Başkanı'na bir teklif mektubu geliyor. Mektupta kısaca yazan "Rio'lu çok yetenekli bir genç var. Santrfor oynuyor. Bonservisinin yüzde 50'sine 15 bin dolar verin."
Sao Paulo Başkanı Jose Eduardo Pimenta Mezquita teklifi yüksek buluyor, cevabı da kısa oluyor: "7 bin 500 dolar veririm". Anlaşma olmuyor, 15 bin dolarlık Ronaldo, Cruzeiro'nun yolunu tutuyor, 14 maçta 13 gol atıp 3 de asist yapınca Hollanda'ya PSV'ye gidiyor. Sonrasını biliyorsunuz...


Spagetti Alla Ranieri


Alt ligden gelip en üst ligde ilk sezonunda şampiyon olmak mı daha zor ihtimal yoksa şampiyon olduğu üst ligde ertesi sezon küme düşmek mi? İkincisi demek daha akla yatkın geliyor ama söz konusu takım Leicester olunca geçen yıl kazandıkları şampiyonlukta fazla mantık aramamak, zaten mucizeydi demekte fayda var. Şampiyonluğa yürürken 40 puan barajını aştıklarında "Tamam ligde kalmayı garantiledik. Takımın üzerindeki baskı kalktı" derken gayet ciddi olan İtalyan teknik adam Ranieri için bu sezon durum iyi gitmiyor.
Bu düşüşü sadece orta sahalarının dinamosu Kante'yi Chelsea'ye satmış olmalarıyla da açıklayabilmek mümkün değil. Leicester, Premier Lig'de son 14 haftaya girilirken 21 puanla küme düşme hattının sadece bir puan üzerinde ve son dört maçını da kaybetti. Hal böyle olunca "Şampiyon olduğu sezondan bir sonraki sezon küme düşen takım var mı?" sorusu akıllara geliyor.
Futbol tarihinde 1927 yılından bu yana 44 ülkede 68 takım şampiyonluk sevincini yaşattığı taraftarını bir sezon sonra küme düşüp ağlatmış. Bizde böyle bir örnek yok ama Almanya'da Nürnberg (1969), Avusturya'da Tirol (2002), Brezilya'da Fluminense (2013), İngiltere'de Manchester City (1938) bir yıl içinde sevinci de hüznü de yaşayan takımlardı.
Peki mucize şampiyonluğun mimarı Ranieri'nin kurtuluş reçetesi var mı? İtalyan hoca, çok hamburger yiyen futbolcularına yasak getirdi ve "Makarna yiyeceksiniz" emrini verdi. Bakalım, makarna, Liecester City'i kurtaracak mı?

5 Şubat 2017

Gigi Datome ve Mekatronik Mühendisi


Önce eski zamanlarda aynı şehrin farklı insanları sonra  ve İstanbul... Barselona'nın geniş caddelerinden birinde o çok şubeli kahve dükkanının kaldırıma attığı masalarında dört genç oturuyor. Şehrin en pahalı restoranlarında da yemek yiyecek kadar para kazanıyorlar ama ucuz kahvelerini almışlar, kahkahalı bir sohbetin içine düşmüşler. Kaldırımda yürüyenler için çok tanıdık yüzler onlar çünkü hepsi de Barcelona forması giyiyor ya da giyiyorlardı.
Sergio Roberto, şimdi Borussia Dortmund için ter döken Bartra, Valencia'nın yolunu tutan Munir El-Haddadi ve onları ziyarete gelen Bojan Krkic. Ertesi gün Barcelona'nın maçı var, ortalıkta bir imza organizasyonu olmadığından tanısalar da kimse masalarına uğramıyor.
İkinci sahne yine Barselona'nın açık havada masaları olan bir restoranından. Oturanlar bu kez biraz da ağır ağabeyler. Eski kaptan Puyol, bugünlerde pazubantı takan Pique, Busquets... Ertesi gün El Clasico var şehirde. Uzun oturuyorlar ancak masadan kalkarken iki genç çekinerek hatıra fotoğrafı çektiriyor. Kimse "El Clasico ne olur, ne işiniz var burada, ne olacak bu savunmanın hali, yeni transfer var mı?" diye sormuyor...


Gigi Datome, NBA kariyeri de düşünüldüğünde son yıllarda İtalyan basketbolunun en muteber adamlarından biri. İki yıldır  forması giyiyor, neler yaptığı basketbol yorumcularına kalsın; Datome özel bir adam.
Türk kahvesine yerine hala espresso içiyor ama Türkçe'yi de öğreniyor. Sanat tutkusu onu Balat, Karaköy ve Tünel sokaklarına götürüyor. Caferağa'da bir kafenin köşesine ilişip sakin sakin kitabını okuyan, İstanbul'u çok seven ve yaşarken de hakkını veren bir adam Datome. Peki ne oluyor? Bu şehrin güzelliğine ve güvenliğine söz edenlere inat kendini Beyoğlu'nun el ürünlerinin satıldığı bir dükkanına atan ve orada çektiği fotoğraf karesini Instagram hesabında paylaşan Gigi Datome'ye bir taraftar şu mesajı yazıyor: "CSKA maçına odaklan."
İlk iki hikayenin takımı Barcelona "bir kulüpten ötesi" ise, Gigi Datome'nin verdiği cevap da bir üçlükten ötesi oluyor. Mesajı yazan Fenerbahçe taraftarının infosunda mekatronik mühendisliği öğrencisi olduğunu gören Gigi'nin yanıtı bir Final Four finalinin son çeyreği kadar güzel: "Mekatronik mühendisliği hakkındaki tavsiyelerimi dinlemek ister misin?" Burada hayatın denklemi basit aslında. Mühendislik okuyan genç derslerine çalışacak, Gigi idmanlarını yapacak, maçta ter dökecek. Mühendis adayı, Gigi'nin attığı basketlere sevinecek. Gigi de emeklerinin alkışlandığını görünce gidip Balat'ta bir keyif kahvesi içecek.
Fenerbahçe, CSKA Moskova'yı 77-71 mağlup etti. 10 sayı, bir asist, 6 ribaund ile oynayan Gigi Datome galibiyetin kilit adamlarından biri oldu.


3-30 Pique


Bazı futbolcuların çocukluğunda o çok duyduğumuz "zor yıllar" hikayesi yoktur. Babası avukat, annesi sağlık sektöründe üst düzey yönetici olan, yetmedi dedesi şehrin dünyaca ünlü kulübüne ömrünü vermiş eski yöneticisiyse o çocuk hayata da futbola da bir adım önde başlar. Fotoğraftaki sevimli ufaklık Camp Nou'nun çimlerinde babası bu fotoğrafı çektiğinde sene 1990'dı. Onun yıllar sonra formasını giyeceği ve ilk golünü de bize atacağı İspanyol Milli Takımı, İtalya'daki Dünya Kupası'nda gruptan çıktıktan sonra daha ilk turda uzatmalarda Yugoslavya'ya yenilmiş ve evine dönmüştü. Çocuk büyüdü, sıkı futbolcu oldu. Hatta dünyanın en iyi stoperi...
Gerard Pique üç gün önce 30 yaşına girdi. Bir zamanlar kırmızı montuyla poz verdiği Camp Nou'nun çimlerine çocukları Milan ve Sasha ile çıkan bir baba ve Shakira'nın da eşi. "Bir gün Barcelona'ya başkan olacağım" diyor. Üçünde bu pozu veren çocuk bu hayali için 53'ünü beklemez gibi duruyor.


1 Şubat 2017

Gol Çizgisi Teknolojisi



Gol çizgisi teknolojisi (Hawk Eye /Sony... Goal Control /Almanya) kullananlar
PL ve Bundesliga için sezonluk maliyeti 2.5 milyon Euro.

Ocak 2017 Top 10 Transfer


Oscar (SIPG): 60 Milyon Euro
Draxler (PSG): 40 Milyon Euro
Gabriel Jesus (City): 32 Milyon  Euro
Gues (PSG): 30 Milyon  Euro
Payet (Marsilya): 29,3 Milyon  Euro
Ighalo (Yatai): 23,3 Milyon  Euro
Schneirlin (Everton): 22,9 Milyon  Euro
Zhang (HB CFFC): 20,44 Milyon  Euro
Witsel (TJ Quanjian): 20 Milyon  Euro
Pato (TJ Quanjian): 18 Milyon  Euro

29 Ocak 2017

Bir Milan-Terim Hikayesi


Tribünlerin çok sevdiği ve hatta taptığı teknik direktörü yönetimler sever mi? Taraftarın sonsuz güvenini kazanan hocalar bu duyguyla koltuklarını sağlama mı alır, yoksa bu sevgi çok mu göze batar?
Yıllar önce Fatih Terim'in Milan macerasının bitiş nedenleri hakkında çok şey yazıldı çizildi. Inzaghi'nin kaçırdığı penaltı, Beyefendiler Masası'nın lideri kaptan Paulo Maldini...
Yeni olan ne var peki? Bambaşka bir konuda araştırma yaparken Mauro Sumo imzalı bir makale okudum. Mauro Suma 51 yaşında, gazeteci ve 1999 yılında Milan'ın televizyon kanalının başına geçmiş. Yani Milan'ın içinden biri. Bu kartviziti sayesinde de yazdıkları daha da önem kazanıyor...
Tarih 21 Ekim 2001... Fatih Terim yönetimindeki Milan, derbiye çıkıyor. Takım, sezona iyi başlamış, derbi öncesi teklemiş durumda. Fiorentina, Udinese deplasmanı ve Lazio maçlarından 9 puan. Ardından Perugia deplasmanında 3-1 kaybedilen maç. İplerin gerildiği San Siro'daki 1-1 berabere biten Venezia maçı... Milan derbide Inter'i süpürüyor, 4-2 kazanıyor.
Galibiyeti tribünle kutlamak için Fatih Terim, Curva Sud'ün önüne gidiyor. Gitmiyor da aslında çağırıyorlar. İmparator diye yıkılıyor ortalık. Milan'ın taraftar grupları da kulüp üzerinde çok etkili o yıllarda. Mauro Suma, 11 yıl sonra yazdığı bir makalede teknik adam tribün ilişkilerine dair örnek verirken o derbiyi hatırlatıyor.
Suma ertesi gün Milanello'da rastladığı Cesare Maldini'ye "Gördün mü Terim'i? Curva'yı nasıl peşine taktı. Taraftar çok seviyor onu. Ne güzel değil mi?" diyor. Baba Maldini'nin suratının asıldığı verdiği cevaptan belli: "Milan'da böyle işler olmaz. Bize ters" diyor ve tribünlerin Terim'e olan sevgisinden dolayı rahatsız olduğunu ifade ediyor.
Mauro Suma, 11 yıl sonra yazdığı makalede "Ben Cesare ile konuştuktan 15 gün sonra Fatih Terim ile Milan'ın yolları ayrıldı" diyerek çok şey söylüyor zaten...
Suma ve Cesare Maldini arasında geçen konuşma ve bunun sonuçları aslında futbol dünyasında coğrafya gözetmeksizin yönetimlerin teknik adamlara bakışına da ayna tutuyor. Futbolcular da teknik adamların tribünlerin sevgilisi olmalarından rahatsız... Kaybedilen maçların ardından tepkinin kendileri üzerinde yoğunlaşacağının farkındalar. Yönetimler de istifaya çağrılırken, suçu o çok sevilen teknik adamda arıyorlar... Bu hikayenin aktörlerini Ünal Aysal ve Fatih Terim olarak okursanız, Terim'in Galatasaray'daki üçüncü döneminin neden ve nasıl sona erdiğini de anlarsınız...
Hikayenin sonunda ne mi oldu? O sezon Juventus şampiyon oldu. Inter, Lazio deplasmanındaki derbideki skor gibi, 4-2 ile dağıldı ve son hafta şampiyonluğu kaybetti.
Yedi yıl sonra Maldini futbolu bıraktığında Curva Sud, "Sadece Franco Baresi" tezahüratıyla bayrak adamlarını uğurladılar! Maldini ağladı, Curva iki yıl önce kendilerine paralı askerler diyen Paolo Maldini'ye "Paralı asker dediğin tribünden alkış mı bekliyorsun" pankartı açtı, Maldini de "Onlardan biri olmadığım için gurur duyuyorum" diye cevap verdi.

26 Ocak 2017

Bir Fotoğrafın Hikayesi


15 yıl önce Koke ve alt yapıdan 3 arkadaşı Atletico Madrid kaptanı Fernando Torres ile bir fotoğraf çektirir. Sonra.

22 Ocak 2017

Garibanlar Bielsa'sı:
Jorge Sampaoli


Tarihinde ilk kez Güney Amerika Kupası’nı finalde Uruguay’ı devirerek alan Şili’yi zafere taşıyan adamdı o. Kısa bir zaman sonra Uruguay, kupayı kaptırdığı Şili’yi 3-0 mağlup ettiğinde istatistikler maçta yüzde 73 topa sahip olan tarafın Şili olduğunu gösteriyordu. Vardı bu futbolda ve ona sordular. “Topa yüzde 73 sahip olup nasıl 3-0 mağlup oldunuz?” sorusuna Jorge Sampaoli gülümseyerek bir yanıt verdi: “Bakın size bir hikaye anlatayım. Bir akşam çok güzel bir kadınla bir bara gittim. Her şeyden konuştuk, yeni tanışmıştık ama sohbetimiz flört doluydu. Birbirimizi anladık, bütün gece sohbet ettik. Sonra gecenin vakti, barın kapısından giren bir adam o hiç tanımadığı yanımdaki kadını alıp gitti. Üzülmedim çünkü benim için mühim olan o akşamın büyük bir bölümünde benimle beraberdi.”


Çok özel bir adam Jorge Sampaoli. Arjantin futbolunun efsanesi Jorge Valdano onu şöyle anlatır: “Bir gün kardeşim Arjantin’de bizim doğduğumuz kasabaya yakın yerde yaşayan bir adamın benimle görüşmek için çok çabaladığını ve yardımcı olmamı istedim. Tanıdığım biri değildi, evime geldi ve tam yedi saat bana futbol hakkında sorular sordu. Bir iki yıl sonra gazetede fotoğrafını gördüğümde adını unuttuğum adamı hatırladım. Jorge Sampaoli’ydi o adam.”

“Keşke hayatta tutkuyla bağlı olabileceğim ikinci bir spor dalı olsaydı” diyecek kadar çok seviyor futbolu Sampaoli. Bazı teknik adamları diğerlerinden ayıran da budur. Sahaya takım elbiseyle değil, eşofmanla çıkan, 90 dakika boyunca kulübede oturmayan, sürekli maçı yaşayan, hakemle uğraşan, yeri geldiğinde rakip kulübüyle ve tribünlerle gerginlik yaşayan, tutkusuyla çalıştırdığı takımın taraftarının sevgilisi olan, kazanmaktan öte maçın ruhunu yaşayan, kendini kaptırıp giden teknik adamlar... Ne Mourinho, ne de Pep Guardiola uyuyor bu tarife. Ne Zidane ne de Ancelotti... Fakat aklınıza gelen ilk ismin kim olduğunu biliyorum. Elbette ki Marcelo Bielsa. Arjantin’in dünya futboluna hediye ettiği tarihin en iyi teknik adamlarından biri, o çok yakışan “Deli” (El Loco) lakabıyla bilinen Bielsa. 19 yaşında ayağı kırıldığı için futbol kariyeri başlamadan biten Jorge Sampaoli’nin idolü elbette ki Bielsa... Ona Güney Amerika’nın Mourinho’su da diyenler var ama daha güzeli Garibanların Bielsa’sı. 


Çünkü günümüzün en büyük futbol filozoflarından biri olan Bielsa hayatında hiç maddi sıkıntı çekmemiş aristokrat bir aileden geliyor. Dedesi, ülkenin önemli düşünürlerinden, babası baro başkanı bir avukat, annesi tarih profesörü olan Bielsa, Sampaoli için bir rol modeli. Bugüne kadar bir kez olsun idolü için “Deli” lakabını kullanmamış olması ona olan büyük saygısından dolayı elbette. River Plate maçlarını izlemek için Buenos Aires’e hafta sonlarında 12 saat yol yaparak gelen, Bielsa’nın bütün basın toplantılarını kasetlere kaydeden, cüzdanında kaybettiği babasının fotoğrafını taşıyan bir başka “deli”den bahsediyorum size…


Onun kaderini değiştiren maç 1996 yılında oynandı. Genç takımın hocası Sampaoli’yi hakem itiraz ettiği için saha dışına gönderdi. Bir semt sahasından hallice yerde takımından ayrı kalmayı kendisine yediremeyen Sampaoli bir ağaca tırmandı ve oradan direktifler vermeye başladı. La Capital Gazetesi’nden bir muhabirin çektiği fotoğrafı yayın yönetmeni ertesi gün birinci sayfada kullandı. Ağaca çıkmış bir teknik adam! “Bekler hücuma çıkmaz. Kanat oyuncusu yok. Arjantin’deki futbolu izlerken baygınlık geçiriyorum” diyen Jorge Sampaoli, ülkesinde Newell’s Old Boys alt yapısı dışında hiçbir takımı çalıştırmadı. O, onun vizyonuna ve futbol felsefesine inanan takımların peşine düştü. Ona futbol dünyasının “kel Che’si” de dediler. Peru, Şili ve Ekvador Ligleri’ne oynattığı futbolla imza attı. Oyun felsefesi elbette ki usta kabul ettiği Bielsa’dan emanetti. Üçlü defansın önüne koyduğu dörtlü orta rakibin forvet hattını da orta sahasını da imha ediyordu. Çok koşmak lazımdı onun takımında. Gün geldi Şili’de bayrağı Bielsa’dan teslim aldı. Kimse şaşırmadı elbette. İnsan ilişkilerinde zor adam olan Bielsa biraz da aristokrat kimliğiyle geçinilmez kartvizitiyle dolanırken, halk adamı Jorge Sampaoli Şili’de hayal edilenden de fazlasını yaptı. Güney Amerika Kupası’nı kazanan milli takıma veda ederken adı Bielsa gibi Lazio ile anıldı ama İtalyanların futbolunu da sevmiyordu.

Bielsa, futbola büyük bir tutkuyla bağlı A.Bilbao ve Marsilya taraftarının gönlünü fethetmiş ama ayrılıklarıyla da biraz pas tadı bırakmıştı memleketine dönüp inzavaya çekilirken. Sampaoli, kendisi kadar tutkulu bir kulüp ve tribünler arıyordu. Aklınıza Fenerbahçe ve Galatasaray gelmesin. Bielsa, Sampaoli gibi adamların futbolu çok bildiklerini sanan ama zerre anlamayan kulüp yöneticileriyle ilişkisi bir ay bile sürmez bizim futbol iklimimizde. Sampaoli kendine yakışanı yaptı. İspanya’da Endülüs bölgesinin bütün genlerini üzerinde toplayan Sevilla’nın teknik direktörü oldu. Geçen hafta Real Madrid, 40 maçlık yenilmezlik rekoruna son verdi Jorge Sampaoli. 85. dakikada Ramon Sanchez-Pizjuan Stadyumu’nda taraftarı önünde 1-0 gerideydi Sevilla. Yedi dakikada çevirdiler maçı ve kazandılar. Bir zamanlar futbol tutkusunun ağaca çıkardığı Jorge Sampaoli bir dakikasında oturmadığı maçın ardından bir çocuk masumiyetiyle seviniyordu çimlerde… Onun çalıştırdığı takımları karşı maç kazanabilirsiniz ama Sampaoli’yi pes dedirtemez, onu yenemezsiniz…  

Marcelo Bielsa: El Loco

15 Ocak 2017

Maç Köftesi


Gelişen futbol endüstrisinin taraftarın konforunu düşündüğü kesin. Zaten kulüp yönetimleri de son yıllarda iki renge aidiyetin ölçüsü "müşteri" dedikleri taraftara sattıkları kombine ve forma sayısıyla ölçüyor. Yeni stadyumlarda sadece konforlu koltuklar yok. Artık maça gelen taraftarlara açık büfeler, sahayı gören özel restoranlar hizmet veriyor.
Maç günü yemeğini uzun yıllardır değiştirmeyen bir kitle var. İspanyollar da Avrupa'da maç öncesi yemek geleneğini araştırmış. Türkiye'nin karşısında elbette ki köfte ekmek (tükürük köftesi) yazıyor.
Güzel memleketimde yüzden fazla çeşit köfte vardır ama bilen bilir, stadyum çevresinde satılan köftenin tadı bir başkadır. Hele bir de takımın maçı kazanmış ve eve giderken köfte tezgahına rastlamışsan, kendine bonkörlüğün tutar, "yarım ekmeğe içi bol olsun" dersin.
Bakalım Avrupa'da maç öncesinde taraftarlar ne yiyor? Avusturya'da tavuk şnitzel bir numara Bosna'da haşlanmış yumurtalı sandviçler, Belçika'da elbette bol mayonezli patates kızartması.
İngiltere'de balık-patates yenir diye düşünebilirsiniz ama kuru etli sandviç onu geçmiş. Fransız ve Almanlar sosisli sandviçten vazgeçmiyor. Yunanistan bizim gibi, kebap tezgahları her zaman iş yapıyor. İtalyanlar pizza yerine "salamella" adını verdikleri acılı salamı seviyor. Rusya'da kuruyemiş çok satılıyor. İspanyollar "bocadillos" dedikleri karışık soğuk-sıcak sandviçleri yiyor. İsveçliler tatlı seviyor, maçlarda en çok satılan mazarin adlı bir tatlı.
Güney Amerika'da Arjantin ve Uruguay'da on metre boyundaki mangallarda kilolarca et ve sosis pişiyor ama maç öncesini bir yemek şölenine çeviren kesin olarak Amerikalılar. Beyzbol maçları öncesinde stadyumların açık otoparkları ve çevresinde barbeküleri ustaları değil bizzat maça gelen taraftar yakıyor.

8 Ocak 2017

Carlos Tevez ve Çin'de Futbol


İtalya'da kariyerinin zirvesindeyken memleket hasreti çekip Juventus'u bırakıp gittiğinde herkes şaşkın ama bir o kadar da saygı duyuyordu Carlos Tevez'e. Arjantinli için Boca Juniors formasını giymenin verdiği mutluluğun bedeli yoktu. Onu Buenos Aires'de son kez Superclasico'da izledik. River Plate'i yıkarken attığı muhteşem golle yine dünyanın bütün spor kanallarına konuk oldu.
Aşk, tutku bir yere kadar ... Carlos Tevez de Çin'den gelen akıllara ziyan teklife hayır diyemedi. Yıllık 40 milyon Euro'dan bahsediyoruz, hangi futbolcu buna hayır diyebilir ki! Çin Ligi'ne oynamaya giden üç futbolcu tipi var. Birinci grupta kariyerinin sonunda iyi para kazanmak isteyenler, Martins, Tevez, Demba Ba gibi. İkinci grupta Avrupa'da gözden düşen ve artık kariyer yerine para diyenler, Jackson Martinez, Pelle, Gervinho gibi. Son grupta ise Avrupa futbolunun devlerinde oynayacakken, 3 yılda kazanacağım parayı bir yılda Çin'de kazanırım diyenler; Oscar, Burak Yılmaz, Hulk, Axel Witsel ve Alex Teixeira gibi..
Bir de madalyonun öteki yüzü var. Çin Süper Ligi'ndeki 16 takımın amacı sahneyi yıldızlarla doldurup çocukların gözlerini kamaştırmak çünkü ülkede futbol sevgisi daha narin bir fide gibi.
Çin'de 2016 yılı sonunda açılmış futbol okulu 5 bin. Bu rakamı 2025'te 50 bine çıkarmayı hedefliyorlar. Ülkedeki futbol sahası bugünlerde 11 bin iken 3 yıl sonra bu rakamın 70 bin olması bekleniyor. Çin futbolunun alt yapısında bugünlerde çoğunlukla İspanyol hocalar çalışıyor. Türkiye'de yeterli imkanı bulamadıkları dolayı şikayetçi olan alt yapı hocalarına duyurulur. 2025 hedefinde 50 milyon Çinlinin -ki bunun 30 milyonunun öğrenim çağındaki çocuklar olması bekleniyor-futbol oynuyor olması var.
Sonuç; vitrin güzel ama asıl arkadaki üretim tesislerine bakmak lazım. "Olmaz" diyenler var, ben de "En azından deniyorlar" diyorum...

26 Aralık 2016

Fransa Ligue 1 Brüt Aylık Maaşlar






Real Madrid 2016-2017 Net Yıllık Ücretler

1Cristiano Ronaldo35,3 (brüt)17 m (net)
2Gareth Bale22,811
3Sergio Ramos20,710
4Toni Kroos20,710
5Karim Benzema14,57
6Zinedine Zidane11,35,5
7Marcelo10,35
8Modric9,34,5
9Coentrao8,34
10James Rodríguez7,83,8
11Pepe7,83,8
12Álvaro Morata6,23
13Casemiro6,23
14Carvajal6,23
15Varane5,82,8
16Keylor Navas5,22,5
17Danilo5,22,5
18Kovacic52,4
19Isco4,12
20Marco Asensio3,11,5
21Nacho3,11,5
22Kiko Casilla2,51,2
23Lucas Vázquez21
24Mariano21
25Rubén Yáñez1,02 0,5