13 Mart 2016

Belki Şehre Bir Kupa Gelir

Bilgiye ulaşmanın imkansız değil ama zor olduğu yıllardı, Internet'in olmadığı yıllar. Biri çıkıp Atletico Madrid'in stadının altından karayolu geçiyor demişti. Yaşadığımız şehirde o yıllarda böyle bir tünel olmadığından merak etmiş, stadın fotoğrafını bulamadığımızdan dolayı da merak ettiğimizle kalmıştık. Madrid'de Manzanares nehrinin kenarından kıvırılan karayolunun Vicente Calderon Stadı'nın bir tribününün altından geçtiğini görebilmek için yıllar geçmesi gerekti. "Atıyor" dediğimiz çocuk haklıymış, hakkını da çok sonra verdik. Barselona'da Gaudi'nin eserlerinden, Dali'nin tablolarından daha çok ziyaretçi çeken bir müze var: Barcelona kulübünün günümüz teknolojisiyle dokuduğu ve sadece spor değil bir şehrin siyaset ve sanat tarihini de gözlerinizin önüne süren efsane müzesi. Gözler derken, günümüz müze ve sergiciliğinde sadece bir duyuya hitap edilmiyor artık. Baktığınız eser hakkında ya karşınızdaki ekrana ya elinizdeki tablete dokunuyor ya da kulaklıktan kendi dilinizde bilgi alıyorsunuz. Bir kupaya yakından bakarken karşı ekranda o kupayı getiren gollerin arşiv görüntüleri dönüyor ve bir başka salonda tezahüratlarla Camp Nou'nun atmosferini yaşıyorsunuz. Bizde Fenerbahçe son dönemde modern müzecilik standartlarını Şükrü Saracoğlu Stadı içinde yakalarken, Galatasaray, tarihini Beyoğlu'nda sergileyip stadyumdan uzak kalmanın sıkıntısını yaşıyor. Beşiktaş ise yeni stadı Vodafone Arena'da çok iddialı bir müze açmaya hazırlanıyor... Futbolu seviyor, izliyor ama hakkında çok okuyor ve tarihinin sayfalarında çok dolaşıyor muyuz emin değilim ama buna niyetlenenler için bugünlerde İstanbul'da doyurucu bir sergi açıldı. Goal Sergisi, Zorlu Performans Merkezi'nde sizi futbolun ilk günlerine kadar götürüyor ve zamanda yolculuk yaparak, Pele'den Maradona'ya, Cruyff'tan Messi'ye uzanan bir tura çıkıyorsunuz. 30 milyon euro değer biçilen ve futbol dünyasının en kapsamlı koleksiyonu olarak kabul edilen World Futball Collection'ın 600 eseri, Euro 2016 için geri sayıma başladığımız bahar ayları boyunca görülebilecek. 5 Haziran tarihine kadar sürecek serginin biletleri 30 TL, öğrenciler ise sergiyi 15 TL'ye gezebilecek. Aynı anda 400 kişinin ziyaretiyle sınırlı tutulan serginin girişinde size teslim edilen tabletlerle her formanın, kupanın, kramponun ya da hatıra eşyası hakkında kapsamlı bilgiye ulaşabiliyorsunuz. İlk durakta Türkiye Futbol Federasyonu'na ayrılan bölüm var. A Milli Takım'ın tarihinden unutulmaz kareler, ilk forma, kupalar derken kendinizi önce yüzden fazla formanın olduğu bir salonda ardından kalecilerle başlayan bir turda buluyorsunuz. Buffon'un Parma yıllardaki forması size defans hattına uğurluyor. Passarella'dan Beckenbauer'e, Roberto Carlos'un Inter günlerinden, Zanetti'nin bir ömür terk akıttığı formasına kadar... Orta sahada yok yok. Rivera'dan Pele'ye, Zico'dan Ronaldinho'ya, Platini'den Zidane'a kadar onlarca efsanenin formaları, kramponları ve dönemin dergi ve gazeteleri size kafanızda o maçları bir daha oynatıyor. 1800'li yıllardan kalma bilinen en eski futbol topundan, ilk Dünya Kupası Rimet'ye, Dünya Kupası'ndan, turun sonunda hatıra fotoğrafı çektirebileceğiniz Inter'in 2010 yılında kazandığı Şampiyonlar Ligi Kupası'na kadar geçen vakit gerçekten de bir futbol tecrübesi bırakıyor insanda. Eve gittiğinizde bütün bu yıldızların gollerini YouTube'dan bulup tekrar izleme isteği, bir zamanlar Vicente Calderon Stadı'nın altından geçen yolu görmek için yıllar boyunca bekleyen çocukluğunuza selam çakıyor, Kemal Burkay'ın Sezen Aksu'nun sesinde hayat bulan "Belki şehre bir film gelir, hadi gülümse" dizesi "Belki şehre bir kupa gelir" diye dönmeye başlıyor zihninizde. Gülümsüyorsunuz... 

6 Mart 2016

Düşüyorum Tut Ellerimden

Çok satan ilk romanın ardından ikinciyi yazdığında "Kendi tarzını yaratamadı" diye edebiyat eleştirmenlerinin topa tuttuğu genç yazar gibi... Marş olan şarkılarının ardından bir sonraki albümü raflarda kalan ve konser teklifi gelmeyen müzisyen gibi... "O senaryodan sonra bu çok basit kalmış, iki saat olmasına gerek yoktu, bu hikaye 80 dakikada da anlatılır" denilen film yönetmeni gibi... Bir sezon ortalığı ayağa kaldırıp, takımını şampiyon yapan, tribünlerin sevgilisi olan, bol sıfırlı yeni kontrata imza atan, siyah arazi aracının yanına kırmızı spor arabayı da ekleyen sonra ertesi sezon dibe vuran, ikametgahında yedek kulübesi ve hatta tribün yazan, "Düşüyorum, tut elimden" diye haykıran futbolcular da var. Güzel oyunda madalyonun öteki tarafına bakmanın zamanıdır o zaman. Yine bizim topraklardan başlayalım. 

 
Beşiktaş orta sahasının vazgeçilmeziydi Veli, bilirsiniz Beşiktaşlı sevdi mi bir acaip sever... Dört ciğerli Veli yaşadığı omuz sakatlığına geçici çözüm olacak operasyonu tercih edince bir koca sezonu heba etti. Geçmeyen ağrılar, kramplar, adaleleri kadar beynini de yordu... Her çırağa bir usta gerek. Semih Kaya'nın da ustası İtalya ve İspanya'da zanatkaar olmuş Ujfalusi'ydi. Ondan çok şey öğrendi, ustası gittiğinde ise kalfalıktan bir adım öteye gidemedi. Borç batağındaki Galatasaray için alt yapıdan yetişmiş adam bulunmaz nimetti. Semih kendine ihanet etti. "Inter'den, Manchester United'dan teklif var" balonları, yere sağlam basmayan ayaklar, yıldız olmadan yıldız gibi şişiren sponsor kaygılı satırlar, son karede kırmızı kart görüp hayatla restleşir gibi soyunma odasına gidiyordu Semih. Takım arkadaşı Yasin, geçen sezonun kahramanlarındandı. Sneijder ile iyi anlaşıyor, Hollandalı'nın pas himayesinde kendini aşıyordu. Menajeriyle birlikte paraya pula taktılar kafayı. 

Menajeri "Masaya yumruğumuzu daha vurmadık" dediği gün futbolcusunun kariyer ipini çekti. "Gidiyorum" diyen futbolcuya "Gitme, kal" diyecek taraftar kalmamışsa, hikaye biraz da "Kendim ettim kendim buldum"dur. İngiltere Premier Lig yıllarında onu izleyenler iyi bilir, Raul Miereles tank gibi adamdı, orta sahada onunla ikili mücadeleye girdiğinizde feleğiniz şaşardı. O sert ağabey, Fenerbahçe'de bu sezon spor sayfalarından daha çok magazin eklerinde alışveriş merkezinden çıkarken elinde torbalarla poz veren tüccar futbolcuya döndü. İdmana giderim, paramı alır, sesimi çıkarmam, keyfime bakarım ile bahar aylarına merhaba dedi Meireles. Geçen sezon frikiklerin efendisiydi Mehmet Ekici. Selçuk İnan'dan sonra Trabzonspor maestrosunu bulmuştu. Elle atsan gitmeyecek köşelere topu itinayla asıyordu Mehmet. Sonra idmanda tartışmalar, tesisi terketmeler, sahada değil hayatta kendi kalesine attığı goller, sakatlıklar derken Trabzonspor'un en önemli silahı Mehmet Ekici de "Aranıyor" ilanı çıkarttırdı kendine. 
O Alman asıllı genç Türk çocuk cılız vücudu ama büyük futbol zekası ve kadife ayaklarıyla Santiago Bernabeu tribünlerini büyülemişti. Adı gibi, mesut günlerdi Real Madrid'de. Ama Real Madrid bu, rahat durmaz; Mesut Özil'i satıp 2014 Dünya Kupası'nın şık gollerini atan bir başka gence tutuklu kaldılar. Ne James Rodriguez ne de İspanyolların altın çocuğu Isco, bir Mesut olamadı Real Madrid'de bu sezon. Bonservislerine 120 milyon Euro ödenen ikilinin yerine şimdi yeni Mesut arıyor Real Madrid. Torres, Agüero, Falcao, Diego Costa... Atletico Madrid santrfor parlatma ve pazarlama vitrinidir. Jackson Martinez de bavulunu alıp geldiğinde iyi yere tezgah açmıştı. Porto formasıyla kalecileri deli eden Martinez, altı ay kaldığı Atletico Madrid'de tribünlerin akıl sağlığıyla oynadı, sonunda Çinliler yetişti imdadına da, tası tarağı toplayıp gitti. Geçen sezon Valencia'nın sahadaki en şık adamıydı Feghouli. Fenerbahçe de istedi ama bir yıllık sözleşmesi kalan Cezayirli kontrat sonunu beklediği sezonda yatmayı tercih etti. 
Messi, Ronaldo'nun ardından üçüncü büyük yetenek diye onun ismini ananların sayısı binlerden milyonlara yürürken Eden Hazard rakiplerinin belinden su alıyor, onları bakkala yolluyor, Chelsea'yi şampiyon yapıyordu geçen sezon. Ligin en iyi oyuncusu, sevenlerine arşivden idare edin dedirtiyor. Galatasaray'da dört harika sezonun ardından İtalya'ya kral gibi dönen ama kırmızı kartlarla kendini yakan Felipe Melo ve "Buyrun size Pogba'nın ikizi, ondan da iyi" diyen pazarlanan ve Inter'de "Çakma Pogba" olmaktan öteye gidemeyen 40 milyonluk genç orta saha Kondogbia gibi... Hayat bu, düz yol değil. Rampası, virajı, asfaltı, toprağı, tek şeridi, kör noktası da var her kariyerin. İngilizlerin ağızda mentol ferahlığı bırakan sakız gibi deyişiyle bitireyim, sahada da sokakta da düşüp dizi kanayanların umudu eksilmesin: "Form geçici, klas kalıcıdır." Ama hayatta herkesin "Düşüyorum, tut elimden" diye haykırdığında uzanan bir ele ihtiyacı var değil mi? 

28 Şubat 2016

Kim Hancı Kim Yolcu?

Yarın akşam Fenerbahçe- Beşiktaş derbisi var ve siz sezon başından beri süren bir papatya falını bugün ve yarın da gazete sayfaları ve televizyon ekranlarında göreceksiniz. Van Persie mi Fernandao mu? Bu bitmek bilmeyen polemiğe "Nefes aldığı sürece Van Persie" diyerek teknik adam- futbolcu ilişkilerine bakalım. 25 futbolcuyu yöneten ve her hafta onlardan 11'ini sahaya süren adam, bu oyuncuların patronu olduğuna göre ilk hatırlanması gereken şey, o 25 futbolcunun teknik adamını sevmek zorunda olmadığı ama saygı duymak mecburiyetini de aklından çıkarmaması gerektiği... Van Persie-Pereira, futbol dünyasında karşı karşıya gelen ilk ve son futbolcu-teknik adam değil. Hollandalı son 10 yılın en büyük golcülerinden biri ve geldiği günden bu yana takımı çalıştıran Portekizli hocayı görkemli kariyerinin gölgesinde bırakıp, "Ben Van Persie'yim" sağnağıyla ıslatıp duruyor. 

Sir Alex Ferguson, Arsene Wenger gibi neredeyse bir ömür bir takımı çalıştırmış teknik adamların hancı, kendisinin ise yolcu olduğunu bildiğinden Premier Lig yıllarında kaçak yapmayan egosu, yarını belli olmayan Pereira'nın canını yakıyor. Canı yanan Portekizli hoca da sahada aldığı başarılı skorlarla büyüyen karizmasını "Uçan Hollandalı"yı kulübede oturtup teşhir ediyor. Kim hancı kim yolcu peki? İkisi de değil. Tek gerçek hanın Fenerbahçe olduğu onların da tarihteki benzerleri gibi bir zaman sonra yolcu olacakları... Bu arada hanın duvarlarından bir şampiyonluk posteri eksik mi kalır, bir yenisi mi eklenir bilinmez ama bu ego savaşlarının geçmişine bir yolculuk yapmanın vaktidir. Çok uzaklara gitmeden bizim topraklardan başlayalım. Heykeli dikilecek kadar büyük futbolcuydu Alex de Souza. Gün geldi yapmışlığının verdiği gücü bir başka Fenerbahçe efsanesi üzerinde denedi, kazanan Aykut Kocaman, kaybedenler ise ikisini de sevenler oldu. Kartlarını açık oynayan Alex, "Elim kuvvetli" diyordu ama oyunun kurallarını koyan sonuçta kulübün başkanıydı. Brezilyalı Lincoln, Hagi'den sonra Galatasaray taraftarını en çok heyecanlandıran yeteneklerden biriydi. Karşısında "Florya topraktı o cesur" ile kulüp tarihine poster olmuş bir bayrak adam buldu. 

Bülent Korkmaz-Lincoln gerilimi, Galatasaray'ın müzesine elbette ki ne kupa ne de senaryo Oscar'ı getirdi. Hagi, yönetilmesi zor bir yıldızdı, teknik adamlığında da taktik dizilişte değil insan yönetiminde zorlanan bir futbol efsanesiydi. Hagi, Ümit Karan'ın ipini çekerken, Ümit de yanlışları listesinde ikinci A4'e geçmişti o yıllarda. Şenol Güneş'in sonraları Güney Amerika'da gayet muteber bir golcü olacak Teofilo ile, Aykut Kocaman'ın Kazım ile, Ersun Yanal'ın Sow ile yıldızı barışmadı. Quaresma'yı da Samet Aybaba hiç sevmedi. Mourinho'nun Chelsea'deki ilk döneminde kuyusunu kazanının Ukraynalı golcü Shevchenko olduğu yazıldı, çizildi. İkinci döneminde de Portekizli hoca soyunma odasında hasımların sayısı bir elin parmaklarını geçince valizini toplayıp gitti. Alex Ferguson'un ellerinde büyüyen David Beckham'ın bir gün aynı ellerden çıkan kramponun suratında patladığı da futbol tarihinin arşivlerinde. İspanya'da son dönemin en büyük teknik adam-futbolcu polemiği elbette ki Pep Guardiola-Zlatan İbrahimovic'tir. Tek başına takım olan İsveçli'nin soyunma odasına sığmayan egosunu Guardiola patlatınca kıyamet kopmuş, sonunda kaybeden Eto'o'yu da gönderen, 50 milyonu da batan Barcelona olmuştu. 1996'da Aime Jacquets, Fransız Milli Takımı'nda Eric Cantona, David Ginola ve Papin'in biletini kesmişti. Almanya'da Bayern Münih taraftarının bir zamanlar bir numarası olan Frank Ribery'e kafayı takmak zaten ancak Louis Van Gaal gibi eli defter tutan delidolu bir teknik adama yakışırdı. Bizler Van Persie-Pereira ile günlerimiz geçirirken İtalyanların da geçen hafta nurtopu gibi polemiği oldu. 

Kendisini oynatmayan hocası Luciano Spalletti'yi eleştiren Roma kaptanı Francesco Totti ertesi gün teknik direktör tarafından kamp yapılan tesislerden evine yollanınca elbette ki kıyamet koptu. Roma maçı kazandı, ertesi gün de idmana çağrılan kaptanla daha fazla uğraşmaması için teknik adamın kulağı çekildi. Roberto Baggio ve Marcello Lippi birbirlerini hiç sevmediler. İtalyan yıldız, hocasına rest çekip kendisine teklif yapan Galatasaray'a evet demişti. Ertesi gün İstanbul uçağına binecekti, yakın arkadaşları bir gece önce saatler süren yemekte Baggio'yu kalmaya ikna ettiler. Yolun sonunda sert bir teknik adamın anısı var. Karl Heinz Feldkamp'a bırakayım sözü: "Kaiserslautern'le anlaştığım dönemde Demir Hotic çok ünlü bir oyuncuydu. Daha kulübün kapısından içeri girer girmez yanıma geldi. 'Hoca benim adım Hotiç. Asla yedek kulübesinde oturmam' dedi. 'Tamam' dedim ve kendisini tribüne gönderdim." 

25 Şubat 2016

Yukarıdan Aşağıya 14 Harf


Tabelada tek ihtimali olan bir adam olarak girmişti hayatımıza, kazanmak için her türlü riski alan, kaybedersem de çeker giderim demese de "Gider vallahi" dedirten, yüzde 51'in o biriyle taraftarına güvenin yüzde 100'ünü veren biriydi o. Bir elin parmaklarını geçen kadar gol yediğimiz yıllarda, 1-2 yediğimiz şerefli mağlubiyetleri başarı sayan teknik adamların ardından bir başka gelmişti ülke insanına. Hücum futbolu demişlerdi oynattığına, aslında mesele hep haddini bilerek oynamaktan kendi olmayı unutanlara, unuttuklarını hatırlatmasıydı. Sanmayın ki o zamanın futbolcuları bugünlerin top peşinde koşturanlarından daha az ya da daha fazla yetenekliydi, her şey çokça kafada bitiyordu, futbolda da hayatta da. Şanslı adam olduğunu söylerler, insan kendi şansını kendi yaratır sonra da birilerinin tesadüf dediklerinin üzerinden ezer adımlarla geçer. "Büyük" lakabını takımda bir küçük adaşı olduğu için almak bir hayat talihi olabilir ama "Büyük" kalmak, işte o zor meseleydi. Büyük Mustafa, teknik adamlığında da "Büyük"tü ama üç gün önce kendisini duvarına poster yapan kuşaklara, futbolun elle tutulmayan yanı cesur oyunu ezberlettiği kuşaklara büyük bir kabus yaşattı. 

Madrid deplasmanında takımın başında sahaya çıkmaması yeni başlangıcının kötü hatırlanmaması için bir kaçış olarak kabul edildi. Haksızlıktı. O, çok uzun yıllar sonra geldiği tesislerde tek patron benimin kadrajının ayarını yapıyordu yanında kulüp başkanıyla. Futbol yorumculuğu konforlu meslekti, araba devrilince yol gösteren çok olur misali, kaybedenin neden kaybettiğini söylemek bunca yıllık tecrübeyi sırtına yüklenmiş bir akıl için çocuk oyuncağıydı. Astana maçından sonra şimdi çalıştırdığı takımın Avrupa'da daha kötü maçını izlemediğini söylediği gibi. Dev bir Hollywood prodüksiyonunun sadece yönetmen başarısı olduğu algısına yuvarlanmış gibi çıktı yola, ne ışıkçının adı belliydi, ne sanat yönetmenin, ne kostümcünün. Bu oyun, artık yönetmen sineması olmaktan çıkmıştı uzun yıllardır, farkında değildi. Yardımcı demek, yardım almaktı onun nezdinde; "Yazar, çıkar oynar, alkışı da gişeyi de tek başıma alırım" dedi. Stand-up değildi artık ama futbolda teknik adamlık... Futbol bu, kazanırsın, kaybedersin ama taraftar nasıl kaybettiğini hiç silmez hafızasından. Üstelik de kaybetmediği bir maçın ardından çok şey kaybetti Büyük Mustafa. Daha bir hafta önce "Psikolojim iyi değil, yediğimize, uykularımıza mal oluyor" derken "Bir komutan bunları söylerse o ordu cepheye koşarak mı gider, yoksa elindeki toprağı mı kaybeder"i de en iyi kendisi biliyordu ya zaten. Kendisini teknik adamlık koltuğunda vitrine taşıyan kulübe zor günlerinde adım atmış olmanın sürekli altını çizerken, karşısında onun bu kararından dolayı müteşekkir olduklarını belli eden bir yönetim varken... "Pişman değilim" derken, hep "Beni Kaz Dağları'nın temiz havasından getirdiniz de, sizin şehrinizin, semtinizin nefes alınmayan havasında boğuldum" alt metni vardı onun söylemlerinde. 
Bir kez gidip izlediği İtalyan takımının, onun stadyumundan, taraftarından, tarihinden çekindiğinden bi haberdi ki o İtalyanların icadı 'Catenaccio'ya taş çıkartan bir onbir sürdü sahaya. Kazanabilir, kaybedebilirdi de ama tabelada berabere kalırken kendisiyle beraber olanların kaybettiği bir akşamdı. O her tarafından stoper taşan takımı sahaya süren adam, hep açık tribünde omuz omuza maç seyrettiğiniz sonra bir gün numaralı tribün kuyruğunda gördüğünüz arkadaşınızdı. Gençliğinde deri eldivenlerini takıp sürat yaparken, şimdi torunlarının olduğu otomobiliyle sağ şeritten usul usul giden amcanızdı. Bir zamanlar beraber rock konserlerine gittiğiniz arkadaşlarınıza, haydi eller havaya mekanlarında rastlamaktı. Esnaf lokantasında her öğlen yemek yiyen babanın bir gün dükkana fast-food sipariş etmesi ve gözgöze geldiğinizde gözlerini kaçırmasıydı o kadro. Traşsız ve kravatsız evden çıkmayan bir adamın bir gün her şeyi boşvermesi gibi, eski kasetleri çöp kutusuna atmak gibiydi o takım... Sizi siz yapan değerlerinizden vazgeçerseniz, gölgenizin akşam vakti sizden uzun olmasıyla övünür ya da avunursunuz ancak. Şimdi gidip Roma'yı yakmalı. Belki o zaman "Büyük Mustafa" o Roma'nın küllerinden doğar... Yakmazsa, bulmacalarda soldan sağa değil; yukarıdan aşağıya 14 harf; bir zamanların cesur teknik direktörü: Mustafa Denizli... (21 Şubat Pazar / SABAH Pazar )

15 Şubat 2016

İnan'dığın İçin
Yılmaz'dın Burak


Bizim spor tarihimizin en zayıf karnıdır kuşaklar boyu sporcu yetiştirmek. Zanatkaarlığın, esnaflığın babadan oğula geçtiği memleketin o güzelim düzenini, sözkonusu spor olunca mumla ararız. Burak Yılmaz bu yönüyle bana İtalyanların efsane kalecisi Buffon'u hatırlatır. Gülle atan babası Adriano, şampiyon bir gülle ve disk atan atlet olan annesi Maria Stella ve voleybolcu kızkardeşleri Guendaline ve Veronica'nın yaşadığı evden bir kalecinin çıkması tesadüf değildir, değil mi? Eski bir kaleci olan babası Fikret Yılmaz Antalya Talyaspor'da profesyonel basketbol oynamış annesi ve spor akademisi mezunu voleybolcu kızkardeşiyle büyüyen Burak Yılmaz gibi... İnsan genlerinin verdiği yeteneklere saygı duymalı ama büyük sporcu olmak istiyorsa da çok çalışmalı. Burak Yılmaz, yedi yaşında başladığı futbolda 23 yılı geride bıraktı. Türk futbol tarihinin en büyük golcüsü olmadığı ve hatta ilk üçte bile olmadığı kesin ama profesyonel kariyerinde kendini en çok geliştiren forvet oyuncusu kim derseniz son 10 yılda ilk sıraya onun ismini yazarım. Futbolcu babanın gelişiminde katkısı elbette ki tartışılmaz ama eskilerin zor beğenir tavrının onda ne kalıntılar bıraktığı soru işareti. 10 yıl önce genç takımından yetiştiği Antalyaspor'u Süper Lig'e yeniden taşıyan kadronun önemli bir parçasıyken gol kaçırınca aleyhine tezahürat yapılan Burak ile Çin'e giderken Galatasaray taraftarının ısklıkladığı Burak aynı Burak. Bir külüpte hancı olmayı istiyordu ama bunu ne Beşiktaş'ta ne de Fenerbahçe'de başaramadı. Antalyaspor'da oynarken kendisini isteyen Manisaspor'a gönderilmediği için bozulan Burak, o formayı Beşiktaş kendisini kiralık olarak yolladığında giymek zorunda kalmıştı. Bir transferin parçası olmak zor iştir. Yıllar sonra futbol sözlüğümüze "Holosko artı bir miktar para" ile kazınacak Slovak golcünün transferinde o "artı"dan sonra gelen isimdi Koray Avcı ile birlikte. 
Genç milli takımlarda kader birliği yaptığı arkadaşı Selçuk İnan ile aynı formayı terletme hayali kısa sürdü, savruldular. Burak, Fenerbahçe'ye, Selçuk, Trabzonspor'a gitti. Aragones, Fenerbahçe'yi anlamadı, Fenerbahçe de Aragones'i. O zor günlerinde başı önde gezen, saçlarını kazıtan ve sağ kanatta debelenen dibe vurmuş Burak'ı bir kez daha bir transferin parçası olmak kurtardı. Gökhan Ünal'ı için Fenerbahçe 3.2 milyon euro'nun üstüne bir de Burak'ı verdi Trabzonspor'a devre arasında. Bordo- mavili forma ile ligin en iyi yerli golcüsü olmayı başarırken burnu da kırıldı, başı da yarıldı ama kaderinde her takımda ıslıklanmak,yuhalanmak vardı. Selçuk İnan olmasa futbolu bırakırdı Beşiktaş'tan ayrıldığında. Trabzon'da da Şenol Güneş ile zirve yaptı. İstanbul üçlemesini tamamlamak için geldiği Galatasaray'da onu karşılayan elbette ki Selçuk İnan'dı. Şampiyonlar Ligi'nde 6 maç arka arkaya gol attığı, 8 golle bitirdiği Fatih Terim yönetimindeki sezona, üç yılında kazanılan iki şampiyonluğa, iki Türkiye Kupası ve üç Süper Kupa, Euro 2016 vizesi alan milli takımın bir parçası olmak bile onun yeteneklerini tartışmamızı engellemedi maalesef. Kimi zaman ceza sahası içinde kendini kolay yere bıraktığını söyleyenler haklı çıktı, kimi zaman penaltısı verilmeyen Burak... İstanbul kulüplerinin medyaya getirdiği röportaj yasakları, futbol tarihimizin kara lekesidir. Kıyasıya eleştirilen yeri geldiğinde itibarsızlaştırılan futbolcuların söz hakkını elinden almak onları dilsizleştirmenin kurbanlarından biri Burak Yılmaz. Aynı kaderi paylaştığı Selçuk İnan ile çete olduğunu iddia edenlere, her transfer döneminde kendisini satmak için perde arkasında görüşmeler yapan yöneticilere, akşam televizyonda Luis Suarez'in gollerini izleyip ertesi gün kendisi gol kaçırdığında yuhalayan formasını taşıdığı renklere tutkun olduklarını söyleyenlere bir diyeceği olmalıydı Burak'ın. "Yılmaz Burak" bilirdik onu, kaybettiği olmuştu ama vazgeçmediği için, buralara gelmişti. Şimdi futbolun vitrininden düşüp, daha 30 yaşında "İnan"dığı şeyleri geride bırakıp Çin'in yolunu tutarken "Her şeyi ama her şeyi açıklayacağım, basın toplantısıyla veda edeceğim" diyor. Ben de "Geç, ama çok geç" diyorum. Hani Selçuk İnan'ın koşu yoluna bıraktığı topa vurmaya yarım saniye geç kalırdın ya bazen, işte o kadar geç Burak... 

7 Şubat 2016

Kahve Aynı Kahve Ya Ben

Geçen Pazar transferdeki Çin fırtınasını okumuştunuz bu köşede. Son satırı bu hafta yaşananların da kısa bir özeti oldu galiba. Baba filminde Vito Corleone'nin sinema tarihinin en unutulmaz repliklerinden biri olan "Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım" Çinlilerin dilinde düşmedi ve yıldızları birer birer ülkelerine çektiler. Jackson Martinez, Atletico Madrid'in 35 milyon Euro ödediği ama 6 ayda teneke onbirlerin santrforu olmaktan öteye gidemeyen santrforuydu. Menajer Jorge Mendes, onu 43 milyona Çinlilere sattı. Yaz aylarında beri Ersan Adem Gülüm'ün peşinde olan Çinliler Beşiktaş'ın inadını 7 milyon Euro ile kırdı. Son olarak Lucescu, Alex Teixeira'yı 50 milyon Euro'ya Ukrayna'dan Çin'e ihraç etti. Bir haftada yaşananlar futbol tarihinde bir eksen kayması ve transfer treninin raydan çıkmasıdır. O zaman o tarihin sayfalarını aralayalım ve 35 yıl öncesine dönüp günümüze kadar bir transfer turu yapalım. 80'ler, maçların devlet televizyonlarından yayınladığı, yayın haklarının tek sıfırlı olduğu, maç biletlerinin iki sosisli bir içecek ayarında olduğu yıllar. Avrupa, 1980 yılında genç bir Alman yıldızın Barcelona'ya transferini konuşmuştu. Bernd Schuster için Katalanlar, Köln kulübüne 125 milyon Pesetas (1.9 milyon Euro) ödemişlerdi. İki yıl sonra Barcelona bir büyük bomba daha patlattı ve kesenin ağzını açtı. Maradona için 1 milyar 200 milyon Pesetas (8 milyon Euro) ödediler. Bugün Barcelona'nın 25 futbolcusuna ödediği yıllık ücret toplamının 425 milyon Euro olduğunu Maradona transferinin bir köşesine ataçlayalım isterseniz. Maradona, 1984'de Napoli'ye 13 milyar Liret'e (6.5 milyon Euro) satıldığında imza törenine San Paolo Stadı'na gelen taraftarlardan transfere yardım için biner liret alınmıştı. 
Maradonalı Napoli'nin önünün kesmek isteyen Juventus'un Napoli mafyası Camorra ile işbirliği yaptığı söylenir ama Silvio Berlusconi transferi tercih etmişti. Hollanda'da 24 yaşında bir büyük yetenek vardı. Bir yıl sonra Euro 1988'i kaldıracak olan Ruud Gullit için 13.5 milyar Liret ödediler. 1989 yazında Inter, Brehme ve Matthaus'un yanına bir Alman daha eklemiş ve Jurgen Klinsmann için bugünün kuruyla 15 milyon Euro bonservis bedeli ödemişti. 90'lı yılların başı başta İngiltere olmak üzere Avrupa'da yayın haklarının özel televizyon kanalları gittiği, ikinci yarısında ise dijital platformların kurulduğu günler. Bir de elbette Avrupa futbolunun tarihini değiştiren Şampiyonlar Ligi ve ondan elde edilen gelirler... Eski Yugoslavya'nın efsane takımları Kızılyıldız, Partizan, Romanya'dan Steaua Bükreş vitrinden düşürken, İskandinavlar Goteburg ile bayrağı ayakta tutmaya çalışırken, İtalyan ve İspanyolların yıldız koleksiyonculuğu yaptığı yıllar... 

İtalyanların mütevaz kulübü Bari bile büyük transfer bombası patlatmış, 91'de David Platt için bugünün hesabıyla 8 milyon Euro ödemişti. 1992'de Juventus, Gianluca Vialli için kesenin ağzını açtı. Sampdoria'ya 30 milyar Liret (20 milyon Euro) bonservis ödediler. Dennis Bergkamp gibi bir golcü bugün olsa en az 70 milyon eder, öyle değil mi? Hollandalı efsane Inter'e yar olmadı, kendini Arsenal'de buldu ama Milano kulübü onun için 1993 yazında 18 milyar Liret (12 milyon Euro) ödemiş iki yıl sonra da İngilizlere aynı paraya satmıştı. 90'ların ortasında Nottingham Forest, golcüsü Stan Collymore'u 8.5 milyon Sterlin'e Liverpool'a sattığında İngiliz gazeteleri bunu yılın transferi ilan etmişti. Premier Lig tarihinin en çok gol atan adamı sadece 15 milyon Sterlin mi eder? 1996'da öyleydi, Alan Shearer, Blackburn'den Newcastle United'ın yolunu tutmuştu. 1997'de yılın transferi 51 milyar Liret ( 27 milyon Euro) karşılığında Barcelona'dan Inter'e giden Ronaldo idi. 1998'de Real Betis'in Denilson için Brezilya kulübü San Paolo'ya neden bugünün parasıyla 30 milyon Euro ödediğini kimse anlayamadı. 90'ların sonu İtalyanlar için renkli transfer dönemiydi. Dijital platformların rekabetinden nemalanan kulüpleri kasalarını doldurdu ama sonunda olan iflas eden yayıncı kuruluşlara oldu. 1999'da Inter, Vieri için 46.5 milyon Euro ödedi. Barcelona taraftarı 61 milyon Euro karşılığında Real Madrid giden Figo için "Senden nefret ediyoruz çünkü seni çok sevmiştik" dediklerinde sene 2000'di. 
İşte o günden sonra iş çığrından çıktı. Real Madrid Başkanı Florentino Perez'in Los Galacticos projesiyle futbol tarihinin yeni kuru Euro idi ama değişen bol sıfırlı yayın hakkı anlaşmaları, sponsorluk gelirleri, forma reklamları ve alıp başını giden kombine- maç bileti fiyatlarıydı. Zidane'ı Juventus 71 milyon Euro'ya sattı ama onu izleyenler bilir bugün galiba en az 120 milyon ederdi. 45 milyona Fernando Torres, 94 milyona Cristiano Ronaldo, 100 milyona Gareth Bale ile bugünlere geldik. Yarın belki Pogba 100 milyona, Neymar 200 milyon Euro'ya gidecek. Futbol topları, kramponlar değişti, transferde 100 milyon Euro barajı geçildi ama değişmeyen topun 420 gram, kalenin 7.32 metre olduğu... Avrupa, Euro'ya geçtikten iki yıl sonra bir Almanın içtiğimiz kahveyi gösterip bana dediği gibi: "Bir Mark'a içiyorduk, şimdi 1 Euro (iki katı), kahve aynı kahve, ben aynı ben miyim bilmiyorum." O kahve 2016'da Avrupa'da bizde "üçüncü nesil" kahvecilerde 2-3 Euro.... 

31 Ocak 2016

Ne Kazanıyorsan İki Katı

Bazen bir film ya da dizi bile bir spor dalının kaderini değiştirebilir. Beyaz Gölge ile büyüyen kuşakların okul ve semt sahalarındaki -hele bir de filesi varsa- tadından yenmeyen tek pota maçlarından az mı oyuncu yetişti bu ülkede? Futbol bizde de Güney Amerika'da da hala ve çokça sokakların, mahalle sahalarının, plajların apartman boşluklarının oyunu. Bir ülkede futbol ve tribün kültürünün yerleşmesi zaman alır. Bu sevda naklini ne parayla ne de büyük yıldızlarla 1-2 yılda yapamazsanız. Bir kuşak biraz sever belki ama bir sonraki kuşakta atılan tohumlar yeşerir. Geçmişte ABD'de ve Japonya'da, son yıllarda ise Çin'de olduğu gibi. Japon futbol animelerinin "güzel oyunu" sevdirme projelerinde nasıl başrol oynadığını anlatmaya gerek yok galiba. Japonların çizgi film karakterleri futbolu sadece Uzakdoğu'da değil tüm dünyada da daha sevilir ve oynanır bir oyun haline getirdi. 

ABD'nin 40 yıl önce bütün veteran starları Cosmos çatısı altında topladıkları projenin bugün yükseltilmiş versiyonu ABD Futbol Ligi. Avrupa kıtasında her şeyi kazanmış, kariyerlerinin sonuna gelmiş yıldızlar (Henry, Gerrard, Beckham) ve şaşırtıcı derecede erken yaşta Amerikan rüyasının büyüsüne kapılan yetenekler (Giovinco, Giovani dos Santos), son Dünya Kupaları'nın artık esaslı takımı mertebesine erişmiş ABD'nin yolunu tutuyorlar. ABD'de alt yapı çalışmaları, kadın futbolunun gelişimi bu sayfalara sığmaz ama dünyanın en güçlü ekonomisi artık Avrupa kıtası dışında kendine ciddi bir rakip buldu. 1.5 milyara koşan nüfusuyla dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin ve onun sadece 12 yıllık tarihe sahip olan Süper Lig'i. ABD ve Çin arasındaki fark ise ABD kulüpleri kariyerinin sonundaki yıldızlara bonservis ödemeyip, büyülü dünyanın bir parçası olmaya davet ederken, Çin kulüplerinin futbol ekonomisini bilenler için akıllara ziyan bonservis bedellerini gözden çıkartıp, futbolculara "Kulübünde ne kazanıyorsan iki katı" diyerek baştan çıkarmaları. Yılda 10 milyon Euro'ya Çin'e giden Drogba ve Anelka çabuk sıkılıp döndüler kıtaya ama bu ara transfer dönemi de gösterdi ki, Çin kulüpleri hem finansal olarak zordaki Avrupa kulüpleri için oksijen tüpü, hem de yıldızları astronomik rakamlarla ayartan bir oyunbozan. 

Chelsea'de oynayıp Brezilya Milli Takımı forması giyen 28 yaşındaki Ramires'in Premier Lig'den ayrılıp Çin'e gitmesinin arkasında Londra'da kazandığının iki katı olması dışında başka ne olabilir ki? Geçen sezon Beşiktaş taraftarının pamuklara sardığı, duvarlara poster olmuş Demba Ba için gelen teklife hangi taraftar hayır diyebildi? Ya da Beşiktaş'ı çok seven Demba Ba, şampiyonluk hedefini bırakıp neden Çin'e gitti? Sevilla'dan ayrılan Mbia neden Trabzonspor'a gelmişti. Çünkü Sevilla'nın verdiğinin iki katını vermişti Trabzonspor. Çin'de 2004 yılında futbol ligi kurulduğunda Ahmet Dursun,Tarık Daşgün ve Semavi Uzun uzaklara futbol oynamaya giden ilk Türk futbolcular olmuş, Ahmet Dursun kısa zamanda pes edip geri dönmüştü. O günlerden sonra Çin'e futbolcu ihraç edemedik ama görünen o ki UEFA'nın finansal kıskacında boğulmak üzere olan tüm kulüplerimiz bir iki yıl içinde Çin'e futbolcu satmak için ellerinden geleni yapacaklar. 2004 yılında 12 takımla oynanan lig, 2014 yılında adını Çin Süper Ligi olarak değiştirdi ve artık 16 takımla yola devam ediliyor. Ülkenin en büyük emlak ve inşaat gruplarından Evergrande'nin desteğini arkasına alan Guangzahou'nun adını artık dünyada bilmeyen yok. Son 5 sezonda şampiyonluklara ambargo koyan ve son 3 yılda iki kez Asya Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kazanan Guangzahou Evergrande'yi Brezilyalı teknik adam Luis Felipe Scolari çalıştırıyor. Chelsea kaptanı John Terry'nin de gelecek sezon bu ülkede forma giymesi bekleniyor. Golcü Asamoah Gyan'dan, teknik adam Sven Goran Eriksson'a, eski Trabzonsporlu Paulo Henrique'den, Avustralya'nın en klas topçusu Tim Cahill'e, Inter'den ayrılan Guarin ve Roma'dan Pekin uçağına binen Gervinho'ya kadar birçok yıldız Avrupa'da üç sezonda kazandıkları milyon Euro'ları bir sezonda banka hesaplarında görebilmek için Çin'in yolunu tutuyor, tutmaya da devam edecekler. 12 yılda seyirci ortalamasını 10 binden sadece 22 bine getirebildiler ama gelecek sezon yayın hakları sezon başına bir milyar 200 milyon Euro'ya satılan Çin Lig takımlarının mottası, "Baba" filminden Vito Corleone'nin unutulmaz "Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım" repliğinden başka ne olabilir ki? 

24 Ocak 2016

Biraz Pirlo Biraz Tevez
Ama O Paulo Dybala


 Dört yıl arka arkaya şampiyon olmuş, son şampiyonluğunun sezonunda da Şampiyonlar Ligi finali oynamış bir takım omurgasındaki üç önemli adamı kaybederse yeni sezonda başına ne gelirse Juventus'un başına fazlası geldi. İtalyan futbol tarihinin en başarılı en çok şampiyonluk kazanmış takımı sezon başında küme düşme hattının kenarında dolanıyor tarihinin en kötü başlangıcını yaptığı sezonda maç kazanamıyordu. Carlos Tevez gibi bir adamı elbette kadroda tutmak isterlerdi ama Apaçi'nin memleket hasreti kabarmıştı, gidene dur denmezdi. Maestro Pirlo ise artık İtalya Ligi için kendini yorgun hissediyordu, ABD'de futbol oynamayı kafasını koymuştu. Orta sahanın delisi Vidal'a ise Bayern Münih 40 milyon Euro teklif etmişti. Hepsi valizlerini toplayıp ayrıldılar Torino'dan. Dört sezonu süpürmüş kadronun omurgasından geriye takım küme düştüğünde bile kulübü terk etmeyen kaleci Buffon bir de emektar Chiellini kalmıştı, bedava gelen Pogba ve evlat Marchisio'yu da yazarsak yanlarına, doğrusu geriye kalanlar figüran. 
 Agnelli Ailesi'nin elini cebine atmakta zorlandığı son beş yılda, bonservisi elinde yıldızları Juventus armasının büyüsüyle ikna eden kulüp yönetimi, 15 yıl önce Zidane'dan gelen parayla yürüttükleri transfer kampanyasının bir benzerini sahneye koydular. Real Madrid'i Zidane'ı sattıkları sezonda Parma'dan aldıkları genç kaleci Buffon'a tarihlerinin en büyük rakamını ödemişlerdi: 52 milyon Euro. Yetmemiş Lazio'dan Pavel Nedved ve Parma'dan Lilian Thuram için de kulüplerine 41 milyon Euro havale etmişlerdi. Bugünün futbol ekonomisinde bile büyük ama 15 yıl öncesi için akıllara ziyan rakamlardı. Capello has adamı Emerson'u 28 milyona getirdiğinde yönetim sesini çıkarmadı. Juventus'un rekor transferleri arasına yolları sonra Türkiye'ye çıkacak Felipe Melo ve Diego da girdi. Diego'ya 27, Melo'ya 25 milyon ödediler ama istediklerini alamadılar. Di Vaio'ya ödenen 26 milyon da ziyan oldu ama 23 milyona alınmış Trezeguet, milyonların hakkını verdiler. Juventus tarihinin en pahalı transferi olmayı başaran "Çocuk"a 32 milyon Euro+8 milyon bonus önerdiklerinde Palermo Başkanı bir kez daha parlatıp satmış olmanın keyfiyle purosunu yakıyordu sezon başında. Yıllar önce Arjantin'den Cordoba'dan genç bir orta sahayı getirmiş, vitrine çıkarmış ve onu Paris Saint Germain'e satmıştı. Javier Pastore gibi Paulo Dybala da Cordoba'dan yetişmiş bir gençti, onu ülkesinden kopartırken az çekmemişti Palermo Başkanı Zamparini. 
19 yaşında İtalya'ya getirdiği çocuğa Arjantin'de mücevher lakabını takmışlardı ama birinci ligde bir takım forması bile giymeden, ikinci ligde iki sezonda sadece 38 maça çıkmış Dybala, doğrusu işlenmemiş elmas gibiydi. İtalya Batistuta, Crespo gibi efsane Arjantinli santrforlar görmüştü ama başkanın "Yeni Sergio Agüero" dediği Dybala bir ikinci lig topçusu olarak kapalı kutuydu. Birçok Arjantinli gibi onun ailesinin kökleri de Avrupa'ya dayanıyordu. Dedesi Polonyalıydı, annesinin ailesi ise Arjantin'e İtalya'dan göç etmişti. Babası onun elinden tutup Cordoba'daki Instituto kulübüne götürdüğünde 10 yaşındaydı. Birinci ligden Newell's Old Boys'un yetenek avcıları onu istediğinde babası "Hayır" dedi. Paulo'yu ağabeylerinden ayıramaz, uzaklara yollayamazdı. Haftanın altı günü evlerinden bir saat uzaktaki Cordoba'ya oğlunu getirdi götürdü baba. Çocuk 15 yaşına geldiğinde kulübün tesislerinde kalmaya başladı, onu artık idmanlara götürecek bir babası yoktu. Sendikanın belirlediği asgari ücret olan 900 Euro'yu verdi kulübü profesyonel olduğunda. Palermo onu İtalya'ya getirdiğinde ise 500 bin Euro'ya imza attı. İkinci ligden gelen Dybala, Palermo'da ikinci sezonunda kendini ikinci ligde buldu. Takım küme düşmüştü, üstelik bu lig yangın yeriydi. Palermo ertesi sezon tekrar Serie A'ya çıkarken Dybala'nın kartvizitinde Palermo formasıyla sadece 8 gol yazıyordu. 
Ne olduysa geçen sezon oldu. 34 maçta 13 gol attığı sezonda İtalya'nın transferdeki bir numaralı yıldızı oldu ve Carlos Tevez'i kaybetmiş Juventus, Mandzukic ve Simone Zaza gibi iki önemli golcüyü kadrosuna kattığı sezonda onun için 40 milyonu Palermo başkanının önüne serdi. Juventus'ta frikikleri ve kornerleri Pirlo, golleri de Carlos Teez atardı. Sezon başında "Bu sezon bunlardan birşey olmaz" denilen Juventus'u ayağa kaldıran Dybala oldu. Frikikleri attı, biraz Pirlo oldu, golleri attı, atmaya devam ediyor, biraz Carlos Tevez oldu ama çokça da Paulo Dybala oldu. Sözü ona bırakmanın vaktidir: 
"Durup dururken ağlarım ben. Babam aklıma gelir ve ağlarım. O öldüğünde 15 yaşındaydım. Pankreas kanseri olmuştu, annem benden saklamıştı, onun hep iyileşeceğine inanmıştım. Beni idmanlara hep götürür getirirdi. Üç kardeşiz, iki ağabeyim de futbolcu olamadı. Oysa ki babam hep bir oğlunun iyi bir futbolcu olmasını isterdi. Babam öldüğünde kulüpten izin alıp bizim kasabanın takımında altı ay oynadım. Kulüp tesislere pansiyon yaptırıp beni çağırdığında ailesinden uzak, 15 yaşında bir yetimdim ve tuvalete kapanıp ağlardım ama futboldan vazgeçmedim. Babamı çok özlüyorum ama bugün İtalya'da oynarken onun benimle gurur duyduğunu biliyorum."

17 Ocak 2016

Atla Gel İstanbul'a
Bir Çay İçeriz, Geçer

Çocukluğumuzun sosyal bilgiler kitaplarında aile, babaanne ve çocuklardan oluşur satırlarının hemen yanında resmedilmiş mutlu aile portresine onun albümünden bir fotoğrafı yerleştirilebilirdiniz. Büyük bir aşkla flört ettiği ve evlendiği eşi, İstanbul'da geçen güzel yıllar ve iki erkek evlat... İtibarlı ve başarılarla dolu bir kariyer, geleceğini garanti altına almış eski bir sporcu. Doğduğu toprakların en büyük yazarı Gabriel Garcia Marquez'i okumamış olma ihtimali var mı? Elbette ki yok ama her okuduğumuz satır ihtiyacımız olduğunda aklımıza geliyor mu ki? "Kişisel bir tavır olarak alma. Hayatın sahte olduğunu öğrendikten sonra sadece seni değil, kimseyi umursamıyorum, hepsi bu" diyen Marquez'e kulak verseydi o son dakika haberiyle belki de uzak diyarlardaki sevenlerinin yüreklerini burkmazdı. O zaten sevenlerinin üzülmelerini istemezdi. Oldu ama bir kere. Cali'de doğdu Kolombiya'da. Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazdığı yıldan (1967) dört yıl sonra... Marquez, Kolera Günlerinde Aşk'ı okurlarına sunduğunda o Cali'de alt yapıda çok iyi bir kaleci olmaya çalışıyordu. Kolombiya'da iyi kaleci olmak yetmiyordu, Higuita ve Cordoba gibilerin yanında sıradan kalmak istemiyorsun çok çalışmalıydın. 90'ların ortasında Kolombiya'dan Arjantin'e futbol oynamaya gitmek iyi fikirdi, sadece kariyer için değil, hayatta da kalabilmek için... Argentinos Juniors, Independiente tribünleri çok sevdi onu. İspanya'da Real Zaragoza'da işler yolunda gitmediğinde bir oyuncunun kariyerindeki kilit yaştaydı: 28. Ya yokuş aşağı koşacaktı, ya da son bir umutla tırmanacaktı. Onu İstanbul'a getiren kulüp Kopenhag'da UEFA Kupası'nı kazanırken, o ülkesine dönmek yerine ikinci vatanı gibi sevdiği Arjantin'e kürkçü dükkanına Independiente'ye gitmişti. 
Fransız kulübü Metz onu tekrar Avrupa'ya getirdiğinde 30 yaşındaydı. 15 yıl öncesine dönersek kaleci bile olsanız futbolda son kontrat demekti 30 yaş. O pasaport meselesi olmasa Fransa'da kalır, olmadı İspanya-İngiltere'ye giderdi ama kısmet işte Galatasaray onu İstanbul'a getirdi. Altı yıl forma giydiği sarı-kırmızılı forma altında Taffarel'i unutturdu ama bir gün valizini toplayıp gittiğinde taraftarlar Muslera gelene kadar yıllar boyunca her gol yediklerinde hep onu andı. Ondan geriye kalan, iyi ve mert bir adam olduğuydu. Tesis çalışanlarına her bayramda harçlık veren, kendisine yardımcı olan bir çocuğun dişlerini Florya'nın sosyetik dişçisinde yeniden yaptıran, evinden tesise, tesisten evine giden, maçlardan önce soyunma odasında uzun uzun dua eden bir adam. İstanbul'dan sonra Köln, oradan ABD'de bir sezon... 40'ına geldiğinde ise başladığı yere dönme kararı alan ve Deportivo Cali'ye imza atan efsane bir kaleciydi o yaptıklarıyla. Brezilya'daki Dünya Kupası'nda rekor için sahaya adım attığında ondan mutlusu yoktu dünyada. Dünya Kupası'nın en yaşlı forma giyen futbolcu ünvanını Roger Milla'nın elinden almış, altı Dünya Kupası'nın eleme gruplarında oynayarak eldivenlerini çıkarmıştı elinden. 10'lu yaşlardaki oğullarının elinden tutup Cali'de futbol okuluna götüren eski bir futbolcuydu o. Sosyal sorumluluk projeleri peşinde koşan, arada sırada ekranlarda yorumculuk yapan çokça da gözlerinin içi gülen bir adam. Öyle değilmiş... Üzülmüş, üzmüşler onu... "Hayatımı sadece ben yargılarım. Başkaları tarafından söz hakkı verilmeden yargılanmaktan sıkıldım" mesajını paylaştıktan iki gün sonra aldığı aşırı dozda antidepresanlar onu ölümün kıyısına taşıdı. Zamanında müdahaleyle hayata döndü ve ilk işi anne ve babasıyla fotoğraf çektirip sevenlerine sosyal medyada "İyiyim" demek oldu. Gabriel Garcia Marquez'den "Anneme söyleyin, insan öleceği zaman değil, ölebileceği zaman ölür" de diyebilirdi aslında. Benim diyeceğim ise: "Atla gel İstanbul'a Mondragon. Bir çay içeriz, geçer." 

10 Ocak 2016

Arda Turan Röportajı

"Beni tanıyan herkes bilir, futbol mantalitem her zaman Barcelona'ydı. Messi mi, Ronaldo mu dediklerinde fikrim hep belliydi. Hep Iniesta'ya hayrandım. Iniesta, Xavi, Busquets… Atletico Madrid'de oynarken bile onların futbolunu övdüğüm, onlara yönelik sözler söylediğim bir sürü röportajım var. PlayStation'da oynarken bile Barcelona'yı alıyordum. Çocukluğum değil de PAF takımdan A takıma geçerken, profesyonel olurken Frank Rijkaard dönemi vardı: Ronaldinho, Eto'o, Giuly… Sonradan Henry geldi, David Villa geldi. Messi kanattan santrfora geçti... Atletico Madrid'de iyi gittikten sonra Barcelona'yı hayal etmiştim. Tabii hayatta hiçbir şey Galatasaray hayaliyle kıyaslanmaz. O bizim çocukluk aşkımızdı, sevdamızdı. O ayrı. Atletico'da çok iyi performans sergilersem Barcelona'ya, biraz daha altında kalırsam Arsenal'e giderim diye düşünüyordum. Atletico'daki misyonum Şampiyonlar Ligi'ni 1 dakikayla kaçırdığımızda tamamlanmıştı. Bir sene daha kulübün sahibi Miguel Angel Gil'le konuşup devam ettik ama harika bir dört sezon geçirdim. Atletico muhteşem bir kulüp. Yaşadıklarım inanılmaz, her düşündüğümde tüylerim diken diken oluyor ama şöyle bir şey var, benim de Atletico'ya kattıklarım ortada. Diego Simeone'nin oyuncuları olarak Atletico Madrid formasını tekrar yukarı taşıdık, önem sahibi yaptık. Orada 10 numarayı bana iyi top oynamam getirdi. İlk gittiğim sene herkes şüpheyle bakıyordu, 12-13 milyon Euro büyük paraydı. Fabregas ve Falcao'dan sonra en maliyetli transferdim o sezon. Bir önceki sezon Galatasaray'da çok az maç oynamıştım, sakatlıklarla boğuşmuştum. O yüzden zordu, insanların fikirleri, bakışları… Sonradan kendimi kanıtladım, ilk sene muhteşemdi, Avrupa Ligi'ni aldık, sonra ben de özellikle sezonun ikinci yarısında iyi oynadım. Hemen her şeyi kazanmıştım. O yüzden Barcelona'da herkes bana saygı gösteriyor. Onlar ne kazandıysa aynılarını kazanmıştım ben de. Onların sahasında şampiyonluk kazandım. Real Madrid'in sahasında Copa Del Rey'i aldık. Allaha şükür, kazandığımız her kupanın arkasında destansı bir hikaye var. Bernabeu'da 50 bin Real Madrid taraftarı önünde Copa Del Rey'i almak ne demek, yıllar sonra… İspanya'da gördüğüm saygıyı hak ettim. Sahada ne kadar işimi yaparsam burada bu kadar saygı görüyorum. Ben Messi'nin takım arkadaşı böyle oldum. Çalışarak, tırnaklarımla kazıya kazıya... Her gün başka bir mücadele verdim. İlki inancım ve futbol sonra aile sonra sevdiklerim. Simeone ilk geldiğinde beni kulübeye oturttu, pozisyon almayı bilmiyorum diye.Hep sıfırdan başladım... Galatasaray'da Rijkaard geldi, ilk maç kulübedeydim. Skibbe geldi, kulübedeydim. Feldkamp geldi, kulübedeydim. Hep çalışmak zorundaydım. Euro 2008'de kulübedeydim ilk Portekiz maçında. Arda hep inandı, çalıştı, kazandı. Messi'ye her zaman çok saygı duydum. Benim için tarihin en iyi oyuncusu. Iniesta'ya, Xavi'ye, Pique'ye. Onlara karşı oynarken en iyisini oynadım ama. İnanç, savaş sonuna kadar. Eğer ben burada Barcelona'da başarırsam futbol tarihinde Türk çocukları için bir sürü hayal olacak. Bugüne kadar yapabildiklerim çocuklar için hayal değil mi? Ben sadece futbolculara örnek değilim ki... Benim hikayem herkese örnek olabilir. 
Yırtık tendonla oynadım!
Milli Takım için yaptıklarım çok saygıyı hak ediyor aslında. Hiç kimse göstermese bile annem ve babam bu konuda bana saygı gösteriyor, benim kıymetini biliyorlar. Hele son yaptıklarım… Letonya maçında yırtık tendonla oynadım. Kimsenin haberi yok, tendonum yüzde 70 yırtıktı. Acıbadem'de Mesut abi tedavi etti. Aslında yaptığım bir serzeniş değil, daha çok bir eleştiri… Şundan dolayı: Skorla ölçüyorlar yaptıklarımı. Benim yaptıklarım skorla ölçülmemeli. Tıpkı performansımın asist rakamlarıyla vs. ölçülemeyeceği gibi. 
Alves bana 'Patron' diyor
Barcelona'yı seçip diğer kulüpleri reddederken hiç çekincem olmadı. Şuna inandım, ben burada yedek olmayacağım. Rotasyon oyuncusu, takım oyuncusu olacağım. Benim mevkimdeki oyuncular kadar maç oynayacağım. Ben 30 maç oynarım, öteki de 30 maç oynar. Daha fazla koşabilirim. Zaten Şampiyonlar Ligi kazanmış bir takıma gelmişim. Burada farklılık yaratmaktan çok uyum sağlamaya çalışacağım. Hoca ve takım arkadaşlarım çok iyi yaklaşıyor, onlara çok teşekkür ediyorum. Iniesta'yı çok seviyorum. Busquets'in yakınlığı, Pique'nin her şeye yakın olma çabası, Dani Alves'in bana hissettirdiği o saygı. Bir defa şaka yaparken bile 'Boss' (Patron) diyor bana, patron. Düşünsenize Atletico'dan gelmişsin, sana "Patron" diyor adam. Sevgisi ve saygısı var. Herkesin farklı karakteri var. Andres Iniesta o sahada gördüğün adam. Iniesta'yı görünce insan saygı göstermek istiyor, ki o benim idolüm. Aramızda 3 yaş olması bir şey değiştirmez, benim futbolcu olarak idolüm o. 
G.Saray'ın 87 jenerasyonu nerede?
Uluslararası bir futbolcu olarak artık yardım alıyorum. Evde iki tane asistanım var. Birçok değerli isimden de sürekli fikir alıyorum... 
Benim en büyük merakım şu: Galatasaray 1987 jenerasyonuna ne oldu? 40 maç yenilmeyen, Fabregas'ları yenen, çoğunluğunu G.Saray'ın oluşturduğu o milli takıma ne oldu? 
İstediğin kadar paran olsun. Bir kültürün, saygınlığın olacak. Değerlerin uğruna skorlardan, kupalardan vazgeçeceksin. 1 sene, 2 sene, 3 sene… Sonra bak bakalım ne oluyor! 
Benim rolümde Iniesta'nin dışında, Rakitic oynuyor. Hazard benden daha hızlı ama o da benzer oynuyor. Verratti yetenekli ama onun oyun stili başka. 
Barcelona'da antrenör Carlos var, 30 senedir kulüpte. Atletico Madrid'in malzemecisi 35 senedir çalışıyor. Bir başkası 40 senedir. Kulüp dediğin işte böyle olur.
Evi, stadyuma 10 dakikada
Madrid'de şehirden uzak La Finca bölgesinde 4 yıl oturan Arda Turan, Barselona'nın da sessiz, gözlerden uzak nezih bir semtinde yaşamayı tercih etti. İki evin tek farkı Barselona'daki villada futbol sahası olmaması...
Hırvatlara karşı yıkıldım
Benim de başarısızlıklarım var, mesela Milli Takım'ın 3 turnuvaya gidememesinde sorumluluğum var. Aslında bireysel performanslarım inanılmaz, kariyerimdeki en iyi maçları hep Milli Takım'da oynamışımdır ama takımı başarıya götüremezsen sorumluluğu almak zorundasın. Hırvatistan, play-off maçında sarı kart görüp cezalı duruma düştüm ya, "Takımı yalnız bıraktı" diyorlardı. Orada mesele şuydu; Hiddink dönemi boyunca o kadar çok çalıştım ki, o kadar çok istedim ki… Uyardım, takım arkadaşlarımla paylaştım ama o kadar hata yaptık ve ümidimiz kalmamıştı 3-0 sonrası. Senin umudun var mıydı? Ben dürüst adamım, yoktu. O emeğimin öyle gitmesine çok üzülmüştüm.
Madalyalar > istatistikler
Benimle ilgili İspanya'da da en çok dile getirilen eleştiri gol sayımın azlığı… Atletico Madrid'de de "Daha fazla gol atmalı" diyorlardı. İstatistiklere bakarsan iyi bir oyuncu gibi bile görünmeyebilirim, evdeki madalyalara göre hiç de öyle değil. Bir sürü altın madalyam var! (gülüyor) Atletico'nun müzesinde terimin olduğu kupalar var. Ayrıca ben atılması gereken yerlerde hep attım golleri. Real Madrid'e deplasmanda attım, Porto'ya attım, Milan'a, Chelsea'ye… Bence takımı yönlendirmek, oyunu yönetmek daha önemli. Benim oynadığım stilde oynamak çok zevkli.

TFF Başkanlığını istiyorum
Futbol sonrası federasyon başkanı olmak istiyorum. Teknik direktörlük de olabilir ama benim hocalığım Türkiye'de zor. Ben futbolculuğumdaki gibi teknik direktör olacağım. Haksızlık karşısında kavga eden… İnandıkları için yaşayan. Biraz Simeone, biraz Fatih Terim, biraz Luis Enrique, biraz Hagi, biraz Hiddink, biraz Rijkaard. Hepsinden bir şeyler öğreniyorum. Sadece hafızamda değil, çok not aldım. Fakat isimlerle değil, fikirlerine inandığım insanlarla devam edeceğim. Mesela bizim Mert Çetin'i yanıma alacağım. Onu, zekasını kullanacağım. Bir gün bir yerlerde bir şey olursam yöneticiler sadece tebrik etmek için, başarı dilemek için gelebilir. Yönetici holding yönetsin, inşaat yapsın. Kulübün maddi işini yapsın. Sportif tarafı işi bilene bıraksın. Yönetici teknik direktörden, spor akademisi bitirmiş adamdan nasıl anlar? Biz şimdi kuma, tuğlaya karışsak bozulmaz mı adam? Bunu değiştirmeli Türkiye… 
Benim ruhumda kaybetmek yok
Benim ruhumda kaybetmek yok. Lus Enrique'ye bak, o da futbolcuyken böyleymiş. Luis Enrique hep dişlerini sıkan, savaşan bir oyuncuymuş. Bana bir dışarıda bak, bir de içeride. Bu benim tarzım. Barcelona'da olmak çok özel bir duygu, bu anlatılmayacak bir duygu. Ben bu hayali kendim için yaşamalıydım, ailem için, sevdiklerim için yaşamalıydım. Ülkem ve ülkemdeki çocuklar için de yaşamalıydım. İnan bana… Geçen gün bir mesaj gördüm. "Arda abi, senin kitabını okudum ve bazı kararlar aldım. Her şey benim için çok iyi gidiyor" diyor. Benim Marcel Desailly'nin kitabını okuduğum gibi o da benim kitabımı okuyor. Benim için Desailly'nin 'Kaptan' kitabıdır rehber. İlk başta sıkılıyorsun ama sonra dedim ki, Desailly benim dertleri çekiyor, Mülayim'le Cafer benden önde gidiyor. Daha çok A takıma çıkıyorlar. Deschamps'ı alıyor ya önce, Desailly'yi almıyor. Geliyorsun, aynı şey. Milan'da beyefendiler masası var, Barcelona'da aynı şey. Geliyoruz, ilk Atletico Madrid'e gidişimi, onun Marsilya'ya gidişi gibi düşün. Benzer hikaye. Milli Takım kaptanlığı… Çok şey kattı bana o kitap. Diego Simeone'nin idmanları hayatımdaki en ağır çalışmalardı. Ersun Yanal da ağır çalıştırırdı ama. Bu hocadan hocaya değişir. Ersun hoca Simeone gibi çalıştırırdı, Fatih Terim de Luis Enrique gibi çalıştırıyor. Tarzlar değişik olabilir, farklı antrenman teknikleri ama şunu söyleyebilirim, Türkiye'den az ya da çok diye bir şey yok... Türkiye'de de çok iyi idmanlar var. Bu oyuncunun kalitesiyle alakalı.Antrenör sana 20 dakika 5'e 2 oynatıyor, ortada sıçan. Bunu sen istekli, tempolu, top kaptırmamak için ciddi oynarsan koordinasyonuna, çabukluğuna, oyun görüşüne, her şeyine faydası var. Aynı idmanla 20 dakika laylaylom yapıp streching'e de geçebilirsin. Bu oyuncunun karakteriyle, yapısıyla alakalı… Hayatta benim kadar eğlencelisi yoktur, bilirsin, çok şen şakrağımdır. Komiğimdir, yeri geldiğinde sert, giderli de olurum ama antrenman, maç… Herkes bilir, ne tavlada kaybetmeyi severim ne PlayStation'da kaybetmeyi severim ne de antrenmanda maç kaybetmeyi... İdmanda tekme de atarım yani. Bazısı aman sakatlanmayayım der. Futbolcu ya maçta sakatlanır ya da antrenmanda… 
Oyunu Simeone öğretti 
Hocanın değişmesi takımın kaderini etkiledi bence. İyi oyunculardan kurulu bir takımdık. İvmemiz yükseliyordu ama defans konusunda sıkıntılarımız vardı. O arada dünyanın en iyi defans yaptıran hocalarından biri geldi: Diego Simeone. Oynamamız gereken oyunu öğretti bize, haddimizi öğretti. Çok çalışmak lazımdı ama çok. Koke, ben, Raul Garcia ve kenardaki oyuncuların bu sistemdeki görevi çok zordu.
Barcelona'yı benden gizledi!
Barcelona gerçekten sürpriz oldu. Ahmet Ağabey (Bulut) beni bilir, ben dostlarıma yalan söylemem. Dostlarıma yalan söylemek zorunda bırakmamak için Barcelona'ya transferimi bana söylememiştir. Fatih hocayı gördüğümde ne diyebilirdim? Saffet Ulusoy'a, Serdar Özkan'a ne diyebilirdim? Sen sorduğunda ne diyebilirdim? Evde otururken, annem babam, ben... Ahmet Ağabey aradı. "Beni dünyanın en iyi kulüplerinden biri istiyormuş, ona götürecekmiş" dedim. Annem ağlamaya başladı. Annemin hissiyatından bu işin olacağını anladım. Annem çünkü Atletico'dan ayrılmamı hiç istemiyordu. Ailem örf, adet ve geleneklere düşkündür. Altyapıdayken Galatasaray ile herkes pazarlık yaptı, babam ise 3 dakika konuştu. 30 saniyesi imza, 2.5 dakikası nasılsın iyi misin faslıydı. Sonra Atletico'ya imza… Babam hep der: "Ekmek yediğin yere saygı göster." Atletico için de iyi bir opsiyondu. Bir gün menajerim Ahmet Bulut iftara geldiğinde kağıt düştü yere, ben armayı gördüm. Dedim bu ne, o da böyle böyle dedi. Teklif dedi.Çok arzulular dedi. Sonra İbiza'ya, kulübün sanibi Miguel Angel'i görmeye gittim. Orada konuştuk. Madrid'e geldim, gizli sağlık kontrolü, sonra da Barcelona'ya imza... 
Fatih Hoca bana çok şey kattı. 
Hocaya cezalı olduğum Hollanda maçı öncesinde, "Hollanda'ya kaybetmeyin, gerisini bana bırakın" demiştim. Allah büyük, Fransa'dayız.
Mucize deniyor ama biz çok çalıştık o mucize için. Bir sene önce 1 puanımız vardı, bittiğinde 18 puan. Hak ettik. Şimdi de aslan gibi, çatır çatır oynayacağız.
EURO 2016 benim için çok önemliydi. Milli takımlarda bireysel performansım hep iyiydi ama 3 turnuvaya gidememenin sorumluluğunu hep hissettim. Fatih Hoca'ya cezalı olduğum Hollanda maçı öncesinde, "Hollanda'ya kaybetmeyin, gerisini bana bırakın" demiştim. Allah büyük. Hoca belki de tarihte hiçbir oyuncusuna inanmadığı kadar inanmıştır bana. Allah'ı var, Fatih Terim'in futbol hayatımın, mantalitemin gelişmesine çok yardımı oldu. Çok zeki bir defa, futbolu çok iyi biliyor. Mucize deniyor ama biz çok çalıştık o mucize için. 1 sene önce 1 puanımız vardı, bittiğinde 18 puan. Sence hak etmedik mi? Son akşam İspanya, Ukrayna'ya yenilmez mi, yenilmez. Kazakistan yener miydi, yenebilirdi. Valla ben İzlanda'yı yenemeyeceğimizden korkuyordum esas! Hocanın lafı vardır, hedef turnuvalara gideceğiz, korkmadan oynayacağız. Biz de şimdi aslan gibi, çatır çatır oynayacağız. Olursa olur.
İÇİMDEKİ TEK UKDE ŞAMPİYONLAR LİGİ
Hayatımdaki tek ukde Şampiyonlar Ligi. Onu da inşallah burada kapatacağız. Atletico Madrid'de bunu yaşamama 1 dakika 20 saniye vardı. Unutmuyorum. Aslında ben dönüş treninde anlamıştım finalde oynayamayacağımı. Simeone yanıma gelip "Oynayabilirsin, merak etme" demişti. O kadar çok denedim ki oynamayı. Son saniyelere kadar… İğneler, tedaviler ama olmadı.
OKAN'IN OSCAR ALMASINA GEREK YOK
Annesine babasına hayırlı olmayan evlattan hiçbir şey olmaz. Ailem o kadar iyi niyetli ki ne kadar kazanıyorsun, ne kadar primin var demediler bir kere. Babam mahalledeki çocuklar kötü alışkanlıklara düşmesinler diye Altıntepsi'nin başında. Kardeşim Okan, atv'deki Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz'da oynuyor. İzliyorum, gurur duyuyorum. Bunu twit atınca 'Torpil' diyorlar. Ben onun oyunculuğundan yazmıyorum ki onu, adam 95 kilodan 80'e inmiş. Sabah akşam çalışıyor, erkenden kalkıyor. Kardeşim aslan gibidir. Çalışıyor, annesine bir şey getiriyor. Saygılıdır. Yoksa gidip bana Hollywood'da Oscar mı alacak? Bayrampaşa'ya az gidebiliyorum. Kendimi en çok arkadaşlarımla rahat hissederim.
MESSİ, ALLAH'IN BİR MUCİZESİ
Top ayağıma gelirken 3 pas alternatifini görüyorum Barcelona'da. Burada herkes öyle, belki bir tek Messi 10'dur! Ben Leo gibi bir şey görmedim. Allah'ın bir mucizesi… O bir şey yapınca hoşuma gidiyor. Kıskançlık değil ama, o bacak arası atınca mutlu oluyorum mesela. Luis Enrique'nin beni Barcelona'ya isteme sebebi az top kaybetmem, kazanma hırsım ve mücadelem… Beni bu yüzden istediğini söyledi. Onun beni neden istediğini inşallah sahada herkese göstereceğim. Bugünlerde Ahmet Ümit'in Elveda Gönlüm'ünü okuyorum. Ayrıca Allah kabul ederse her gün Kur'an okuyorum. Anlayarak okumaya çalışıyorum, mealiyle. Ruhumu dinlendiriyor. Ego, şöhret çok yüksek olunca inançlı olmalıyım ki kendimi frenleyebileyim. Yoksa dünyevi şeylerde kaybolup gitmemek imkansız. Tokyo'ya gidiyorsun, adamda Arda forması var. Japonya'da rahat yürüyebilmek için şapka takıyorum. İşte bu Arda senin çocukken tanıdığın Arda...Ben hep aynı Arda olduğuma inanıyorum.
EMRE ÇOLAK'A KIZGINIM

Ben Emre Çolak'a araba aldım. Neden aldım peki? Dinlensin, uyusun, öyle gitsin diye. Ona çok kızıyorum. Şundan dolayı; çok iyi futbolcu. Bütün hocalarım bana şunu anlattı: Sahayı üçe böl, ilk iki bölgede basit oyna, üçüncü bölgede ne yeteneğin varsa göster... Beni orta sahada çalım atarken hatırlıyor musun? Çolak bir kalıbın içinde kalıyor. Büyük, önemli bir oyuncu olabilirdi Galatasaray'da.Yine olabilir, şansı var. Doğru zamanda basit oynayacak. 
(5 Ocak 2016 /Barselona) 


Postere Bakar
Hayal Kurardık


Çocuk yaşta hepimizin büyüklerimizden duyduğu sorudur: "Büyüyünce ne olacaksın?" Kimi doktor, kimi avukat der, kimi de ünlü bir müzisyen, futbolcu, basketbolcu olmak ister. Ne olmak istiyorsan, yeni yetmeliğinde aklına, kalbine düşen bir idolündür vardır. Yazarsa kitapları başucunda durur, gazeteci olmak istiyorsa köşe yazılarını biriktirir, futbolcu olmak istiyorsa kahramanının posterini yatağının baş köşesine asar. Akşam yastığa kafanı koyduğunda idolün gibi çalım atar, sıfıra inip orta keser ve hatta abartıp kendi ortaya uçarak kafa atarsın. Çocukken kimsenin şutu auta gitmez, hiçbir çocuk kapattığı köşeden gol yemez, hiç yedek beklemez. Sonra hayatın yokuşlu yılları başlar, hayallerini gerçekleştirmek için çok çalışanlar, vazgeçmeyenler kendilerinden sonra gelen kuşakların duvarlarına poster olurlar. Arda Turan gibi.. Hafta içinde ilk kez Barcelona forması giyen Arda'nın da bir idolü vardı. Bugün Barcelona orta sahasında beraber forma giydiği Andreas Iniesta. Atletico Madrid gibi bir takımda 10 numaralı formayı giyip, ilah olmuş, Iniesta'nın evi Camp Nou'da şampiyonluk kupasını kaldırmış Arda, "İdolüm Iniesta" derken de tevazu dolu duruşundan bir adım geri atmıyor. Iniesta da takım arkadaşının idolü olduğunun farkında. Futbol dünyasının kronolijisi böyle yürüyor. Her büyük yıldızın bir idolü var ve aralarında bazıları gün geliyor o idolü kariyeriyle soluyor. Lionel Messi gibi. Messi'nin idolü Pablo Aimar. Arjantin'de Maradona'dan sonra "Yeni Maradona" diye lanse edilen onca isimden biri ama Valencia formasıyla yaptıklarıyla da İspanya'da star olmuş bir isim Aimar. Messi hep onun gibi oynamak istemiş, Aimar, River Plate formasıyla fırtına gibi eserken de Messi onun maçlarını kaçırmıyormuş. Zlatan İbrahimoviç gibi egosu yüksek ve kimsenin kendisinden iyi olmadığına inanan bir star bile idolü açıklamaktan çekinmiyor. İsveçli santrforun idolü Brezilya'lı efsane golcü Ronaldo. İkisi de kariyerlerinde Inter, Milan, Barcelona forması giydiler. Zlatan İbrahimoviç'in genç yaşta odasında çekilmiş bir fotoğrafında duvardaki Ronaldo posteri her şeyi anlatıyor aslında. Arda'nın idolü Iniesta. Peki İniesta'nınki kim? Elbette ki Pep Guardiola. Iniesta, Barcelona alt yapısı La Masia'da A takımın hayalini kurarken, izlediği ve hayran olduğu isim ön Guardiola. İkili aynı forma altında büyük başarılar imza attılar ve Iniesta da gelecekteki teknik adamlık kariyeri için Guardiola'dan çok şey öğrendi. Real Madrid'in yeni teknik direktörü Zinedine Zidane'ın idolü Enzo Francescoli. Bu öyle bir hayranlık ki Zidane'ın 4 oğlundan birinin adı Enzo. Zidane, Fransa'da kendisinden sonra gelen jenerasyonun kahramanı ama bir Belçikalı genç var ki çocukluğu Zidane'a imrenerek geçmiş. O gencin adı Eden Hazard. 20'li yaşların başında Atletico Madrid kaptanı olan Fernando Torres'in idolü ise kulübün eski golcüsü Kiko. "Hep Kiko gibi olmak istedim" diyen Torres'in kariyeriyle Kiko'yu solladığı da bir futbol gerçeği. Dokuz dakikada 5 gol atan bir golcünün idolü kim olabilir ki? Ondan daha iyi bir olmalı. Evet, Lewandowski'nin idolü Arsenal ve Barcelona formasıyla şık ağabey sıfatını hak eden goller atan Thierry Henry. Kayınpederi Maradona olan Sergio Agüero, bir 10 numarayı idol olarak görmemiş çünkü o bir golcü. Tam da onun fiziğinde bir adam Arjantinli santrforun kahramanı olmuş. Agüero bugün Manchester City forması giyiyor ama "Liverpool taraftarıydım ve Michael Owen gibi golcü olmak istiyordum" derken sözünü sakınmıyor. Real Madrid'in efsane santrforu Raul onu Real Madrid'de A Takım'a çıkartan zamanın teknik direktörü Jorge Valdano'nın adını ilk çocuğuna, Meksikalı golcü Hugo Sanchez'in adını da ikinci oğluna vermişti. 

9 Ocak 2016

Atletico Madrid üniversiteydi
Barcelona yüksek lisans

Futbol kariyeri, eğitimle geçen yıllar gibiyse eğer, ilk öğrenimini Galatasaray altyapısında alan Arda'nın talihi, ortaokul yıllarında efsane bir öğretmen ile karşılaşmasıydı: Fatih Terim. Bazı hocalar size sadece dersi değil, hayatı da öğretir.Manisaspor'da Ersun Yanal ile çalıştığı kısa dönemi ise yurt dışında öğrenci değişim programı Erasmus gibi görün. Kısa sürede başkalaştı ve lise yıllarında Galatasaray ve A Milli Takım ile büyüdü Arda Turan. Kendi memleketinizde ne kadar iyi öğrenci olursanız olun, yurtdışında üniversite okumak zordur. Sizi zorlayan sadece sınavlar değildir, başka bir ülke, başka bir şehir, ilk kez tanıdığınız insanlar, yeni bir dil, yeni yemekler ve bilinmezler... Arda, Atletico Madrid'de üniversiteyi okurken tüm bunların üstesinden geldi. Parlak bir öğrenci olmayı bırakın, bölümünün en iyi not ortalamasını da tutturdu.Barcelona ise yüksek lisans yapılacak kulüp. Bu kulüpte doktorasını vermiş Busquets, Rakitic, Alba gibilerin yanında artık profesör olmuş Messi, Iniesta ve Luis Suarez var. Oynamaya da öğrenmeye de çalışmaya da doymayan bir Arda geldi Barselona şehrine. Madrid'de 4 yıl boyunca kurduğu düzeni Barselona'ya taşıdı. Geniş bir ev, bireysel idmanlarını yapabileceği bir spor salonu, İspanya'da her işini kolaylaştıran yardımcısı Ata ve Bayrampaşa'dan çocukluk günlerinden beri hiç ayrılmadığı arkadaşları.
Atletico Madrid, Barcelona'dan farklı bir kulüp. Tarihi ve tribünleriyle kalbiyle düşünen bir his takımı Atletico. Arda bu yüzden Atletico'yu çok sevdi, Atletico'nun taraftarı da onu. Barcelona ise aklın ön planda olduğu, duygulardan çok geleneklerinin peşinden giden ve mükemmel organizasyona inanan bir kulüp. Arda'nın hem saha hem de saha dışında Barcelona'dan öğreneceği ve kimbilir bir gün Türk futboluna öğreteceği çok şey var.
Arda, Atletico'da Diego Simeone'den çok şey öğrendi. Simeone, emeğe saygı gösteren ve performansı oyuncunun akıttığı terle ölçen bir teknik adam. Luis Enrique ise bir başka fikrin adamı. Ceza nedeniyle sahaya çıkamadığı 6 ay içinde Arda, Luis Enrique'nin bu yönlerini gözlemledi. İki teknik adamın da idmanları farklı, oyun planları farklı. Arda da başka bir Arda olmalı artık.
İspanya'dan Türkiye'ye geldiğinde ülke futbolunun en popüler ismi olmasından dolayı magazin medyasının ona ilgi göstermesi doğaldır ama genç kuşakların Arda'yı 2-3 günlük İstanbul tatillerinde gezen eğlenen bir yıldız futbolcu olarak tanıması da insafsızlık. Messi gibi sıfatlara sığmayan bir adamla verkaça gireceksiniz çok çalışmanız lazım, idolüm dediği İniesta kadar akıl dolu futbol oynamak istiyorsa kafasını sadece futbola vermeli. Arda da bunları yapıyor, 4.5 yıldır İspanya'da. Hiçbir şey tesadüf değil. Her şey emek, aile hasreti, acı, gözyaşı ve kazanılan kupalarla gelen mutluluk ve huzur...
Ağustos 2011'de İspanya'ya gittiğinde "Atletico Madrid'de oynayamaz" diyenler, Arda Barcelona formasıyla Camp Nou'ya çıkıp idolü İniesta ile paslaştığında da "Arda, Barcelona'da oynayamaz" diyebilir, diyorlar da... Futbol bu, herkes her şeyi diyebilir ama önce Barcelona maçı izlerken uzandıkları koltuktan doğrulup mutfağa gidip bir bardak soğuk su içmeleri gerekiyor. Arda Turan "Hayal ettiğin kadar da çalışırsan" a inanan bizim toprakların çocuklarının idolüdür. Onun ve bizim çocuklarımızın yolu; futbol sahasında da hayatta da açık olsun.