3 Haziran 2021

Euro 2020: İtalya

 Kasım 2017’da İsveç ile play-off rövanş maçında golsüz berabere kalıp 60 yıl sonra ilk kez Dünya Kupası’na gidemeyen ve 2018 Rusya’yı evinde izlemek zorunda kalan İtalyanlar büyük rüyalarından da uyanmıştı. Milli takımları 12 yılda bir Dünya Kupası finali oynar bir kazanır bir kaybederdi 1970’ten beri. 70’te Brezilya ağır gelmiş, 82’de kazanmışlar, 94’te Baggio topu göklere dikmiş, 2006 Berlin’de gülmüşlerdi. 2018’de final hayali, evde kalmak kabusuyla yüzleştiğinde göreve Roberto Mancini (Mayıs 2018)  geldi.

EURO 2016’DAN 7 FUTBOLCU VAR

11 Haziran’da başkentleri Roma’da bizimle açılış maçını oynayacak İtalyan Milli Takımı geride kalan 3 yılda büyük bir değişim geçirdi. Roberto Mancini’nin Euro 2020 için açıkladığı 26 futbolcuya geleceğiz ama bu kadroyu oluşturabilmek için geçtikleri yolu hatırlamamız lazım. Mancini döneminde İtalyan Milli Takımı’na 78 futbolcu çağrıldı. Gök Mavililer de son 3 yılda 8 kaleci, 26 defans, 19 orta saha ve 23 forvet oyuncusu milli maçlarda görev yaptı ve bu dönemde 33 futbolcu ilk kez milli formayı giydi. Euro 2016’da çeyrek finalde veda eden takımdan Euro 2020 kadrosunda olan futbolcu sayısı sadece 7. Yedek kaleci Sirigu, Bonucci, Chiellini, İnsigne, Bernardeschi, Florenzi ve golcü Immobile..

28 MAÇTIR YENİLMİYORLAR

Roberto Mancini, İtalya Milli Takımı’nın başında 33 maça çıktı ve 22 galibiyet, 7 beraberlik ve 2 mağlubiyetle ülke tarihinin en başarılı teknik adamı ünvanını 3 yılda ele geçirdi. Euro 2020 eleme grubundaki 10 maçını da kazanan İtalya, Eylül 2018’den beri oynadığı 28 maçı da kaybetmedi ve 2022 Dünya Kupası elemelerine de 3 galibiyetle başladı.

KALE DONNARRUMA’NIN

“Yeni” İtalya’yı İtalya’da da Euro 2020’nin favorileri arasında gören yok ama İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya’dan sonra Mancini’nin takımı 2016’ya göre yaş ortalaması iki yaş (26.2) düşmüş kadrosuyla ve grup maçlarına ev sahipliği yapma avantajıyla turnuvanın potansiyel çeyrek final adaylarından biri.

Geniş kadroyu 35 futbolcudan oluşturan daha sonra 28 futbolcuya düşüren Roberto Mancini’nin Euro 2020 listesine kalecilerle başlayalım. Milan’dan ayrılacağı haberleriyle manşetlerden düşmeyen Donnarumma, Buffon dönemi sonrası efsane kaleci gibi genç yaşta üç direk arasını teslim aldı. İtalyanlarda yedek file bekçileri tecrübeli Sirigu ve Meret.

İKİ BEK DE HÜCUMU SEVİYOR

Takımını çoğunlukla 4-3-3 dizilişiyle sahaya süren bazı maçlarda ise üçlü defans deneyen Roberto Mancini’nin iki bekinden birini hücuma yolladığı ve dörtlü defansın üçlüye dönüp takımın 3-2-4-1 dizildiği hücum modeli en önemli silahı. İtalyanların defans göbeğinde Bonucci, Chiellini gibi eski kurtların yanında Acerbi, Bastoni, Toloi gibi Serie A’da son sezonlara damga vuran isimler var. Sağ bekte Florenzi’den vazgeçmeyen Mancini, solda ise Spinazzola ve Emerson’a şans veriyor.

JORGİNHO-VERRATTİ-BARELLA’LI ORTA SAHA

Orta sahada Mancini’nin aday kadroyu açıklarken sakatlıklarının düzelmesini beklediği iki isim de turnuvaya yetişti. PSG forması giyen Verratti ve Inter’li Sensi’liyle birlikte İtalyanların orta saha rotasyonu çok geniş. Chelsea ile Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanan ve kampa geç katılan Jorginho’nun ideal 11’deki yeri garanti gibi. Genç Barella da Mancini’nin favori oyuncularından. Cristante, Locatelli ve Pellegrini de 11’de başlamasalar bile 5 oyuncu değişikliğinin verdiği imkanla mutlaka forma giyecek isimler…

RASPADORİ FORVETİN SÜRPRİZ İSMİ

İtalyanların forvet hattında sürpriz sezonu PSG’de geçiren ve Keane’nin kadrodan çıkartılmış olması. Mancini, A takım formasını hiç giymemiş Raspadori’yi kadroya kalırken, Gök Mavililerin forvet hattı yıldızlar topluluğu. Sağ kanatta formaya yakın olan isim Juventuslu Chiesa. Sol kanatta ise Napolili Insigne. En uçta görev yapacak isim için Mancini’nin zor bir tercih yapması gerekiyor. Bir önceki yılın gol karalı Immobile, milli takımın favori santrforu Belotti ve ikilinin ardında şans bekleyen Berardi…

SON PROVALARI ÇEKLER İLE 

Önceki akşam RAI kanalında iki saat canlı yayınlanan “Milli Takım” şov programında moral bulan İtalyan Milli Takımı Cuma akşamı Bologna’da Çek Cumhuriyeti ile son hazırlık maçını yapacak. Ertesi gün ise Mancini, yedek oyuncularını 20 yaşaltı milli takımıyla oynayacağı maçta deneyecek. Coverciano’daki milli takım tesislerinde bir hafta kamp yapacak İtalya, 10 Haziran’da Roma’ya geçecek ve 11 Haziran akşamı saat 22:00’de “Bizim Çocuklar”ın karşısına çıkacak.

 

30 Mayıs 2021

Kaybedenlerin İçtiması



Mayıs ayı şampiyon olanların mutlu mesut fotoğraflarının ayı. Gemiyi limana yanaştıran kahramanların hikayeleri doğaldır ki çok yer tutar, gelin madalyonun öteki yüzüne bakalım, futbolda bu sezon kaybedenlerin, hayal kırıklığını uğrayan uğratanların kulaklarını çınlatalım. Bu Avrupa turuna çıkarken ne vize derdimiz var ne de zorunlu karantina, başlayalım o zaman…

En popüler ligden başlayalım. İngiltere’de sezonun kaybedeni Liverpool olacak derken her sezonun kaybedeni Arsenal bu ünvanı yine kimseye kaptırmadı. Büyük 4’lü bir öznesiydiler ardık Büyük 6’lı da bile yoklar. Avrupa kupalarında finalde kaybederlerdi bu kez o finali de göremediler ve lige yeni yükselmiş Bielsa yönetimindeki Leeds United’dan sadece iki puan fazla toplayabildiler. Büyük sahnenin kaybeden teknik adamı ise Jose Mourinho. Çıkış yaptığı Porto sonrasında hep A+ takımları çalıştıran Portekizli, Tottenham ile zaten bir sınıf aşağıya düşmüştü, orada da tutunamayıp B klasmanında bir takımın, Roma’nın yolunu tuttu. 

İspanya’da Ronaldo Real Madrid’den gittiğinde Barcelona’nın ezeli rakibine şampiyonluk vermeyeceğini iddia edenler çoktu ama Katalanlar sadece Real Madrid değil bu sezon Atletico Madrid’in de şampiyonluğunu gördüler. Bu seviyede bir kulübün futbol aklı olmaz mı? Barcelona’da olsaydı, ligin marka santrforu Luis Suarez’i Atletico Madrid’e vermezlerdi. Messi’nin ayrılıyorum blöfü, eleştirileriyle istifa götürdüğü yönetimi, yanlış transferler Barça’yı her kulvarda duvara çarpmasına neden oldu. İspanya’nın bir diğer kaybedeni Real Madrid. Şampiyonlar Ligi’nde daha fazlasını belki yapamayabilirlerdi ama La Liga’da son haftalarda Atletico’nun bütün ikramlarını geri çevirdiler, hikayenin sonunda ikinci Zinedine Zidane dönemi de sona erdi. Barça ve Real Madrid’in Juventus ile birlikte kaybettiği bir başka savaş da Avrupa Süper Ligi projesi oldu. Alman ve Fransızların soğuk baktığı, İngilizlerin taraftar baskısıyla 48 saat içinde geri adım attığı proje 48 saat içinde tarih olurken geriye bu üç kulübün UEFA’dan alacağı cezalar kaldı… İspanya’da sezonun son kaybedeni ise Avrupa Şampiyonası’na gidecek olan İspanyol Milli Takım kadrosuna alınmayan kaptan Sergio Ramos oldu. 

Almanya’da Bayern Münih gerçeği varken gerçekten bir kaybeden var mı bunu söylemek zor ama Bundesliga’nın tek hakimi geçen sezon Lizbon’daki finalin ardından kadrosu ve ortaya koyduğu oyunla, Real Madrid’in arka arkaya kazandığı 3 Şampiyonlar Ligi Kupası’nı bu sezon ve gelecek sezon kazanmaya en yakın takımdı. Kader işte, geçen yıl finalde devirdikleri PSG’e elendiler. Alman futbolunun iki kült kulübü Schalke 04 ve Werder Bremen’in küme düşmesi ise futbolseverlere “Hey gidi günler” dedirtti. 

Fransa’da sadece iki forvetinin değeri 400 milyon Euro olan Paris Saint Germain’in sıfır bonservisle geldiği Lille’i şampiyon yapan Burak Yılmaz karşısında aldığı yenilgi sezonun en büyük yenilgisidir elbette. Yollarını ayırdığı hocası Chelsea ile Şampiyonlar Ligi finaline yürürken, Fransız kulübü iki kulvarda kaybedip amorti niyetine Fransa Kupası ile avundu. Şampiyonlar Ligi’ne bu sezon da gidemeyen O.Lyon ve taraftarının tesisi basıp ateşe verdiği O. Marsilya da sezonun kaybedenleri. Milli takım cephesinde ise yıllardır sonuçlanmayan bir davanın kurbanı olup kadroya alınmayan Benzema kadroya dönerken kaybeden Cezayir asıllı golcünün kariyerine büyük zarar veren Fransa Futbol Federasyonu ve yıllardır ona kapıları kapatıp sonunda pes eden teknik direktör Didier Deschamps oldu. 


Bir takımı sezonu iki kupayla kapatıp ülkenin en kaybedeni olur mu? İtalya Kupası ve Süper Kupa’yı kazanan Juventus’un kaybeden olduğuna sanırım kimse itiraz etmez. Seri şampiyonluklarına Inter son verirken ligin son haftasında harakiri yapan Napoli sayesinde Şampiyonlar Ligi’ne son bileti aldılar. İki kupalı acemi hocaları Pirlo ile yollarını ayırırken “sıkıntılar kulübü” Inter şampiyon olmasına rağmen yine taraftarını delirtmeyi başardı ve ligin en iyi teknik direktörü Antonio Conte’yi ellerinde tutamadılar. Zlatan İbrahimovic’in egosunun yine soyunma odasından taştığı Milan sezon ortasında şampiyonluk sinyali verirken yolun sonunda ezeli rakibi Inter’den 12 puan fark yedi. Başkentin iki kulübü Roma ve Lazio da bu sezon da Şampiyonlar Ligi biletinin ucundan bile tutamadılar. 

İki gol averajla şampiyonluğu kaybeden Galatasaray başarısız mı? Kendi içinde kavgası bitmeyenin dışarıda kazanacak savaşı yoktur, Beşiktaş’ın son sekiz haftada 10 puan kayıp yaptığı ligde sarı kırmızılı takım eline geçen fırsatları önce ezeli rakibi karşısında derbide ardından Denizli deplasmanı ve son hafta Malatya maçında harcadı. İki yıl önce baş aktör olan Feghouli, teneke 11’deki yerini garantileyecek kadar ortalıktan kayboldu. Bir sezon önce Sevilla 17 transfer ve yeni hocasıyla Avrupa Ligi’ni kazanmıştı. Fenerbahçe de 20 transfer ve Erol Bulut ile şampiyonluk hasretine son verebilir miydi? İçinde kupa olan tren sizin istasyonunuza geldiğinde peronda bekleyen alfa karakterli bir teknik adamınız yoksa takım da istasyonda kalır. Süper Lig’de en çok kaybeden başkent oldu elbetti. Hem Ankaragücü hem de Gençlerbirliği birinci ligin yolunu tutarken, son şampiyon Başakşehir de sezonun ikinci yarısını küme düşme adayı olarak geçirip hayal kırıklığı kürsüsüne çıkmayı başardı.

Manchester City vs. Chelsea


 

23 Mayıs 2021

Efsanenin Gözyaşları

 

O gün senin imza törenine gelenlerin belki de yarısından fazlası seni futbol sahasında izlememiş, seni arşiv görüntüleriyle tanımış, babalarından, ağabeylerinden dinleyerek sevmişti. Koluna “I’am Legend” (efsaneyim) dövmesi yaptıran başka biri olsa emin ol güler geçeriz ama sana yakışmıştı. Harbiden de efsaneydin üstelik yapabileceklerinin belki de yarısını yapıp futbolu bırakmışken…

Oynarken keyif aldığın belliydi de iş yönetmeye gelince “aynı keyfi alacak mıydın, isteyecek miydin bu kadar kazanmayı; yoksa kolay mı vazgecektin” diye sorar hiç teknik direktör olmasan; gözlerden uzak, şöhret pelerinini sırtından çıkarmış bir hayatı yaşasan da şaşırmazdım. Yedi yıl önce Gaziantep’ten ayrıldığında yönetim “Şehirden sıkıldı” derken sen o takımla ilk dört maçında 12 puan almış, bırakmadan önce de üç galibiyet arka arkaya puan tablosuna yazdırmışken çekip geldi doğduğun şehre. İstanbul’da baharın habercisi demiştim sana, karpuz kabuğu denize düşmeden yaz, Sergen Yalçın istifa edip İstanbul’a dönmeden ilkbahar gelmez derken futbol sahasında olduğu gibi kulübede de yapabileceklerinin yarısını bile yapmadığından sana kızgındım.

Aynı kuşağın insanıydık, hiç tanışmadık ama bilirim ki ortak sevinçlerimiz de üzüntülerimiz de kaygılarımız da olmuştur, bu memleketin insanlarıyız sonuçta. Gençlik yıllarında her daim çelimsiz vücudun, kariyerinin sonlarında inkar edilemeyen hafif göbeğin, at yarışı sevgin hep konuşulan, “idmana geç kaldığı için 1 milyar ceza yemişti, o gün altılı ganyandan 1.5 milyar kazandı”nın öznesiydin.

Zinedine Zidane için futbolun Bolşoy Balesi’ne cevabı derler. Sen de Berlin Filarmoni’nin şefi gibi adamdın. Önce düşünürdün, top ayağına gelmeden gideceği yeri hesaplar, çok çalışılmış alan savunmalarının deliklerine ince ince yollardın.

Kapına Bayern Münih dayandığında “Ne var yani, gitmedim” diyecek kadar hedefsiz, iş yorumculuğa gelince “ Ben hepsinden iyiydim”  diyen ve hiçbir futbolcuyu beğenmeyen, teknik adamları her eleştirdiğinde “Kolaysa çıksın yönetsin” ile er meydanına davet edilen, hayata biraz çekirdek yiyerek bakan bir adamdın.

İnsan değişmese de dönüşür. Bence çok insanı yanılttın, en çok da sana “Kolaysa çıksın yönetsin” diyenleri. Elinde yine ligin en iyi kadrosu yoktu ama Anadolu takımlarında futbolu çok bilen yöneticiler, gideni-geleni çok kadrolardan sonra evin Beşiktaş arkanda taraftarın en sonunda kendi konfor alanını yarattın.

Futbolu bıraktığın gün “Yapacak ne kaldı ki” de demiş olabilirsin. Yapabileceğin çok şey varmış. Senin profesyonelliğinden ne kadar şikayet eden adam varsa haklı taraflarını alıp futbolcularına öyle davrandın. Dert dinlemem, futbolcu sahada yeteneğini gösterecek dedin, yeri geldi gözün tutmadığı iki futbolcuyu kadro dışı bıraktın. 1.5 yıl önce 25 bin taraftarın imzana şahit olduğu günde Beşiktaş’a belki de baharın habercisi gelmiştir diye not düşmüşüm bu köşeye. Altı yıl önce de “Gün gelir Sergen Yalçın Beşiktaş’ı şampiyon yapar” dediğimde keskin futbol zekanla bir maç çevirmiştin galiba…

40’ından sonra bir başka Sergen Yalçın olduğuna sen de itiraz etmezsin. Belki eskiden çok daha fazla espri yapar, bizi güldürür, ya da müthiş özgüveninle yaptığın yorumlarla kimileriyle aralarına mesafe koyardın. Gabriel Garcia Marquez demiş ki: “Bir erkek babasına benzemeye başladığı an yaşlandığını anlar.” 50’ine bile gelmedin, sana yaşlandın desem kendimi de yakarım. İnsanın demlenmesi diyelim istersen…

Futbolcuyken çok paralar kazandın, bugün oynasan üç katını da kazanırdın, harcadın belki biriktirmedin. Teknik adam oldun, yine kazandın, şimdi daha da fazla kazanacaksın. Hakkındır. Başarılı olmanın bir karşılığı var ama o gün İzmir’de şampiyon olduğunda döktüğün gözyaşlarının sadece bir anlamı var. Altı yıl önce kaybettiğin baban Özer Yalçın’ın o gün tribünde seni Beşiktaş’ı şampiyon yapan teknik direktör olarak görmesini isterdin. Tıpkı benim Pazar sabahları bir Türk kahvesiyle yazılarımı babamın okumasını istediğim gibi. Sen de babana hiç “Hayatta ne olduysam sayende, neyi yapamadıysam kendim yüzünden” demiş miydin?..

19 Mayıs 2021

Avrupa'da Seri Şampiyonluklar

Pandemi gölgesinde Eylül ayında futbol sezonu açıldığında futbolseverin önünde acı bir gerçek ve iki farklı görüş vardı. Tıp adamları sıkıştırılmış yoğun fikstürde futbolcuların yeteri kadar dinlemeyecekleri için çok sakatlığı yaşayabileceklerini söylediler, haklı da çıktılar. Koronavirüse yakalandıkları takdirde kalıcı hasar alabileceklerini söyleyenler de çıktı ama karantinaya giren oyuncuların büyük bir bölümü idman yapamadıklarından güçsüz kaldılar, bu da yeni sakatlıklar doğurdu. Teknik adamlar da ideal 11 yerine eldeki sağlam 11 ile yola devam ettiler. İki farklı görüşe gelince: Bir tarafta kadrosu geniş olan ve şampiyonluklara ambargo koymuş takımların zirveyi bırakmayacağını savunanlar diğer tarafta boş tribünler önünde üç günde bir maça çıkacak takımların sürpriz yapabilecekleri ve arka arkaya şampiyon olanların bu sezon havlu atacağını iddia edenler…

Birinci grubu haklı çıkartan elbette yine Bayern Münih oldu. Bundesliga’nın büyük ağabeyi 8 kez arka arkaya kazandığı şampiyonluğu yine kimselere kaptırmadı ama Şampiyonlar Ligi’nin son sahibi olarak bu kupada yarı final bile göremeyip, Almanya Kupası’nda da finale uzak kaldılar. Avrupa’nın üst düzey liglerinde 10 ve üzeri sezonda arka arkaya şampiyon olan takım yok tarihte. Buna da ilk aday Bayern Münih. Letonya’da Skonto Riga’nın 14, Norveç’te Rosenborg’un 13, Belarus’ta Bate Borisov’un 13, Hırvatistan’da Dinamo Zagreb 11 kez arka arkaya şampiyon olup futbol tarihine adlarını yazdırdılar ancak üst düzey liglerde bu rekorun kıyısından dönen kulüp bu sezon Juventus oldu. 9 şampiyonluğu arka arkaya kazanan Juventus bu sezon Inter’e şampiyonluğu kaptırırken, Ronaldo’lu kadro Şampiyonlar Ligi’ne bile gidememe tehlikesiyle sezon finalini oynuyor. İskoçya’da Celtic’in iki ayrı seride 9’ar, G. Rangers’ın da aynı sayıda arka arkaya şampiyonluğu var ama onları üst düzey klasmanında gören yok elbette… 

İngiltere’de son şampiyon Liverpool, Juventus gibi gelecek sezon Şampiyonlar Ligi’ne gidebilmek için son kurşunlarını sıkarken, İngiltere’de Man. United dışında Premier Lig tarihinde 3 kez arka arkaya şampiyon olan bir takım yok. Geçen sezon bu fırsatı şampiyonluğu Liverpool’a kaptıran Manchester City ise son 4 sezonda 3 şampiyonluk ve bu sezon Şampiyonlar Ligi finalisti ünvanıyla geniş kadronun hakkını veren takım oldu. 

İspanya’da son 15 yılda Real Madrid-Barcelona arasındaki büyük kapışmayı bozabilen tek takım Atletico Madrid olmuştu. 2014 yılında 19 yıl aradan sonra şampiyon olan Atletico Madrid sezon içinde çift haneye çıkardığı puan farkını bahar aylarında cepten yiyince ülke nefis bir sezon finaline sahne oldu. Barça yarışa havlu atarken Atletico Madrid şampiyonluğa yakın bu da Real-Barça hegomanyasına 7 yıl sonra vurulan darbe olacak. 

Fransa Ligi’nde tek bir şampiyonluğu yokken milenyumla birlikte rakiplerinin kabusu olan ve 7 yıl arka arkaya şampiyon olan Olympique Lyon’dan geride kalan 10 yılda bayrağı teslim alan Paris Saint Germain’e kafa tutan ve serisini bozan tek takım Radamel Falcao ve o Mpabbe’li kadrosuyla Monaco olmuştu. Bu sezon ise sahnede son şampiyonluğunu 10 yıl önce kazanan ve Burak, Yusuf ve Zeki’li “Türk gibi güçlü” kadrosuyla Lille var. Paris Saint Germain için de seri sonu yakın… 

Portekiz’de son şampiyonluğunu Jardel’li kadrosuyla 2001-2002 sezonunda kazanan Sporting bu sezon uzun hasretini dindirirken, ülkenin futbol tarihinde en uzun seri 5 şampiyonlukla Porto’ya ait… Bir ufak tura daha çıkalım. Hollanda’da bu sezon da zirveyi bırakmayan Ajax’ın ve PSV’nin (2) dörtlemesi var. Belçika’da Anderlecht’in 5 kez arka arkaya kazandığı şampiyonluk kupaları müzesinde. İsviçre’de Basel sekiz kez, Avusturya’da ise Salzburg 7 arka arkaya şampiyonlukla ülkelerinin bir numaraları. Rusya’da rekor 6 şampiyonlukla Spartak Moskova’ya ait. Yunanistan’da ise iki farklı seride Olympiakos 7 kez arka arkaya şampiyon oldu. Sırbistan’da ise en uzun seri 6 şampiyonlukla Partizan’ın.

Yol döner dolaşır memlekete çıkar. Türkiye Süper Ligi’nde en uzun seri 96-2000 yılları arasında 4 şampiyonlukla Galatasaray’a ait. Son 21 yılda hiçbir takım üç şampiyonluğu arka arkaya yaşamazken, önce Fenerbahçe, ardından Galatasaray ve Beşiktaş ve son olarak yine Galatasaray arka arkaya iki şampiyonluk kazanmış ancak bunların üç ve fazlası bir seri olması rakiplerinin engeline takılmıştı… 

9 Mayıs 2021

Bir Hayalimiz ve Önümüzde Çöl Vardı

Oğulları, anne ve babasını iki yıl önce Dubai’ye tatile götürdüğünde çöl manzarası anne Maria’nın gözyaşlarını boğulmasına sebep olmuştu. Eşi Felix ile 93 sonbaharında Gana’dan yola çıktıklarında ilk çocuklarına hamileydi ve tek dileklerini evlatlarına daha iyi bir yaşam sağlayacakları bir yerde yaşamaktı. Çölde yürüdükleri günler aklına geldi anne Maria’nın. Ayakları yanmış, aç sussuz kalmışlar ama sonunda 3 bin kilometre ötede Fas’a ulaşmışlardı. Niyetleri Avrupa’ya gitmekti ama tutuklandılar. Liberya’daki savaştan kaçtıklarını söylediklerinde mülteci koğuşuna alındılar. Bir avukat devreye girdi Maria-Felix çifti hayallerinde adı geçmeyen bir şehre doğru yola çıktılar. İspanya’nın kuzeyinde Bask bölgesindeki Bilbao… Oğulları dünyaya geldiğinde ona, yardımlarını esirgemeyen rahip Inaki Mardones’in ismini verdiler. Coğrafya değişmişti ama ya kaderleri? Baba Felix gündelik işlerde çalışıyor, hayır kurumlarının desteğiyle kirası ödenen bir evde yaşıyorlardı. Inaki 8 yaşına geldiğinde kardeşi Nicholas dünyaya geldi.

Athletic Bilbao’nun eskinin hemen yanına yapılan San Mames Stadyumu’nda adının 50 bin Basklı tarafından haykırılmasına daha yıllar vardı. İnaki 12 yaşına geldiğinde futbol yeteneğinin çevresindeki herkes farkındaydı. İyi beslenemediğinden çelimsiz bir çocuk olan İnaki, o günleri İspanyol El Pais iki yıl önce böyle anlatmıştı: “Eve geldiğimde yiyecek bir şey bulamazdım. Elektriklerimiz sık sık fatura ödenmediğinden kesilirdi.” İnaki, anne babasından vazgeçmemeyi öğrendi ve onların sürekli söylediği iki kelimeyi hiç unutmadı: “Çok çalışın.”

 

123 yıl önce Bask bölgesinde kurulan Athletic Bilbao, kuruluşundan 1912 yılına kadar İngiliz futbolcuların da forma giydiği bir kulüptü. O sezon İspanyol futbol federasyonu ligde sadece İspanyol futbolcuların forma giyebileceğini açıkladığında bir karar aldılar. Athletic’te artık sadece Bask bölgesinde doğanlar forma giyebilecekti. Bu karar hiçbir zaman kulüp yazılmadı, sözlü gelenek ise 100 yılı çoktan geride bıraktı. Bilbao 110 yıl önce “Alt yapıdan yetişen oyuncularımız ve taraftarımızla dışardan gelen kimseye ihtiyacımız yok” diye yola çıkmıştı. Bu prensip elbette Bask milliyetçiliğinin bir tezahürüydü ve uzun yıllardır da futbol dünyasında endüstriyel futbola karşı son kale yakıştırması ve ırkçılık suçlamaları arasında gidip geliyorlar. Bir kulüp sadece alt yapıdan yetişen oyuncularla ülkenin en üst liginde başarılı olabilir mi? Bu sorunun cevabı Athletic tarihinde gizli. La Liga tarihinde iki dev Real Madrid ve Barcelona dışında düşmeyen tek bir kulüp var: Evet, Athletic Bilbao. Sonuncusu 1985’te olmak üzere 8 lig şampiyonluğu olan Bask bölgesi kulübü tam bir Kral Kupası canavarı. Son yıllarda finallerde kaybetselerde müzelerinde 23 Kral Kupası var ve İspanya Süper Kupası’nı da 3 kez kazandılar.

İspanya’nın kuzeyinde Athletic Bilbao ve Real Sociedad’ın derbi rekabeti elbette ki alt yapıdan başlıyor. San Sebastian şehri takımı Real Sociedad da uzun yıllar boyunca yerli oyuncularla yola devam eden ve 80’lerde arka arkaya iki lig şampiyonluğunu yerli futbolcularla kazanan bir kulüp. 1989’da İrlandalı santrfor John Aldridge ile başlayan, Dalian Atkinson ile devam eden ve bizim hafızalarımıza Nihat Kahveci ve Darko Kovacevic ile kazınan Real Sociedad, Athletic Bilbao kadar katı kurallara sahip değil.

2011 yılına kadar İspanya Ligi’nde siyahi bir oyuncunun forma giymediği tek kulüp Athletic Bilbao idi. O sezon Angolalı bir baba ve Basklı annenin oğlu olan Jonas Ramalho bunu başaran ilk futbolcu oldu. Athletic Bilbao’nun efsane alt yapısı Lezama’dan yetişen Ramalho’dan bir yıl sonra kulübün kapısından Maria ve Felix’in çiftinin büyük oğulları girdi. İnaki Williams kulübün gelecekte A takımında oynayabilecek şartları yerine getiren bir geçmişe sahipti. Bilbao’da doğmuş ve futbola Bask bölgesinde başlamıştı. İnaki’nin yolu uzundu, iki yıl boyunca A takıma yükselmeyi bekledi onu bir yıllığına pişmesi için Baskonia kulübüne yolladılar. 6 Aralık 2014 tarihinde La Liga’da Athletic formasıyla sahaya çıktı, taraftarı önünde Cordoba’nın 1-0 kazandığı 90 dakika onun ilk maçıydı. İki ay sonra Avrupa Ligi’nde Torino deplasmanında gol attığında ise kulüp tarihin gol atan ilk siyahi oyuncusu olmayı başardı.

Inaki Williams’ı özel yapan ise müthiş bir istikrarının öznesi olması. 17 Nisan 2016’da oynanan Athletic Bilbao-Malaga karşılaşması Inaki’nin tribünden izlediği son karşılaşmaydı. Son 5 yılda Athletic Bilbao’nun oynadığı 191 maçta da İnaki sahadaydı, ya 11’de başladı ya sonradan oyuna girdi ama yıllardır La Liga’nın stoperleriyle boğuşan Gana asıllı İspanyol santrfor bir kez olsun sakatlanmadı. Inaki başardı peki ya kardeşi Nicholas? O da abisinin izinden gitti ve 10 gün önce ağabeyi sahadayken Athletic Bilbao-Valladolid karşılaşmasında 62. Dakikada oyuna girdi, 10 dakika beraber oynayabildiler, İnaki oyundan alındı. Yolları uzundu, daha çok maç vardı, bir sonraki geçen hafta sonundaydı. Sevilla deplasmanında ikisi de yedek kulübesindeydi. Teknik direktör Marcelino önce 63. dakikada 18 yaşında Nicholas’ı oyuna aldı. 6 dakika sonra ağabey Inaki oyuna girdi. Şampiyonluk kovalayan Sevilla’yı 90’da attıkları golle devirdiler. Golü mü kim attı? İnaki Williams. Bu gole 700 kilometre uzakta, Bilbao’daki evlerinde ekran başında bu gole sevinen binlerce Basklı vardı bir de Ganalı Maria-Felix Williams çifti…

19 Nisan 2021

Üç Türkün Şampiyonlukla İmtihanı

 


Monaco,  Fransa Ligi’nde 1999-2000 sezonunda 7. şampiyonluğuna kazandığında az sayıdaki taraftarı bir sonraki şampiyonluk için 17 yıl bekleyeceklerinden habersizdi. Fransa Milli Takımı 1998 Dünya Kupası ve Euro 2000’i kazanınca popülaritesi düşmüş futbol ülkenin yeniden favori sporu haline gelmişti. Futbola küsmüş Fransızlar tribünlere döndüler. Her sezon farklı bir şampiyonun çıktığı ama yıldızların da İtalya ve İngiltere liglerinin yolunu tuttuğu Fransa Ligue 1’de iki sezon üçüncülük bir sezon da ikincilikle şampiyonluk sinyalleri veren Olympique Lyon, 2001-2002’de mutlu sona ulaştığında taraftarları elbette hayal kuruyordu ama hiç kimse kulübün 7 yıl arka arkaya şampiyon olacağı kadar büyüğünü kurmamıştır. 90’larda büyük ekonomik problemler yaşayan ve 2000’lerin ilk yarısında ayağa kalkmaya çalışan Lille kulübü ise son şampiyonluğunu 1954 yılında kazanmıştı. Lille, O.Lyon’un transferde sağdığı kulüp haline gelmişti. 3 kez Şampiyonlar Ligi’ne katılıp belini doğrultmaya çalışan Lille, Bastos, sonraları Galatasaray forması da giyecek Kader Keita ve Makoun’u arka arkaya şampiyonluklar ve Şampiyonlar Ligi gelirleriyle kasası dolan Olympique Lyon’a satmak zorunda kaldı.

 Fransız kulübü yıllar sonra 3 Türk futbolcuyu kadrosuna katıp şampiyonluk yarışı verecekti ama takvimler 2011 yılını gösterdiğinde hikaye tersten akıyordu. Lille’de forma giyen futbolcular Türkiye’nin yolunu tutacaklardı ve takımları şampiyonluk yarışındaydı. Teknik direktör Rudi Garcia yönetimindeki kadroda kimler yoktu ki! Kalede tecrübeli isim Landreau, yakın tarihte Fenerbahçe forması giyen Adil Rami, defans göbeğinde yanında şampiyonluktan bir sezon sonra Galatasaray’a gelecek olan Aurelien Chedjou, takımı 25 golüyle şampiyon yapan ve gol kralı ünvanıyla Fenerbahçe’ye gelen Mousa Sow, marka golcü Gervinho ve takımın büyük yeteneği son 10 yılda Avrupa futboluna damga vuran isimlerden biri olan Eden Hazard..

Lille tarihinin 3. Şampiyonluğunu kazandıran kadro finansı sağlam olmayan her kulüp gibi yağmalandı. Ertesi sezon Belhanda’nın formasını giydiği Montpellier şampiyon olmuş ve Fransız futbolu Paris Saint Germain gerçeğiyle tanışmaya hazırlanıyordu. 80 ve 90’larda iki kez şampiyon olan Paris kulübü, 4 kez arka arkaya şampiyon olurken, Lille artık podyumda düşmüş, sahneye Rus patronu ve Portekizli sportif direktörü Campos ile Monaco çıkmıştı. Şampiyonluk serisini de kesen Radamel Falcao ve Mbappe’nin forma giydiği Monaco oldu. Kadroyu Luis Campos kurmuş ama bir başka proje için takımdan ayrılmıştı. Arjantinli deli-dahi Marcelo Bielsa, yeni Lille projesi için gelen teklifi kabul etmişti. Yetenekli, genç oyuncular transfer ettiler ama fiyasko büyüktü. Şampiyonluk için yola çıkan Lille sezonun son haftasında ligde kalmayı başardı. İstanbul’da bir Türk genci, ikinci lige düşme tehlikesinde olan Fransız kulübünden teklif aldığında “Puan tablosuna baktım, düşüyorlardı” diyecekti. O Luis Campos’un Adana’da izleyip 2 milyon Euro’ya kadroya kattığı İstanbulspor forması giyen sağ bek Zeki Çelik’ti…

Marcelo Bielsa’nın büyük projesinin çökmesi sonrasında “Gel takımı kurtar” denilen isim uzun yıllar Saint Etienne’i çalıştırmış, futbolculuk döneminde üç sezon da Lille forması giymiş Christophe Galtier idi. Sadece 5 galibiyeti olan Lille, Galtier’nin geldiği Ocak 2018’de iki galibiyet aldı ama sonra yine yokuş aşağı koşmaya başladı. 28 Nisan’da Metz maçına çıktıklarında sığındıkları tek şey matematikti. Kalan 4 maçta en az 9 puan lazımdı ve küme düşme hattının hemen üzerindeki Toulouse ile deplasmanda oynayacaklardı. O maçın 80. Dakikasında küme düşmüşlerdi. İki dakikada buldukları iki golle 2-1 geride oldukları maçı 3-2 kazandılar, galibiyet golünü atan Nicolas Pepe’yi bir sezon sonra 80 milyona Arsenal’e satacaklardı. Galtier başarmış, takımı ligde tutmuştu ama son hafta onun eski takımı Saint Etienne’den acı bir tokat yediler, 5-0 kaybettiler.

İki yıl önce PSG, 8. Şampiyonluğunu kazanırken bir sezon önce büyük çile çeken Lille’i Galtier ve Luis Campos ortaklığı ikinciliğe taşıdı. Takım artık çok para kazanabileceği Şampiyonlar Ligi’ne dönmüştü. Portekizli yetenek avcısının radarına takılan isim Zeki’den sonra bu kez Yusuf Yazıcı idi. Geçen sezon pandemi nedeniyle futbola ara verildiği ligi bitirme kararı alan Fransızlar sonraları büyük pişmanlık yaşadılar ama yanan kulüp Lille oldu. Ligin bitimine 10 maç vardı ve Şampiyonlar Ligi bileti için yarıştıkları Rennes’in sadece bir puan gerisindeydiler. Lille, Şampiyonlar Ligi biletini kaçırdığından kesenin ağzını daraltmak zorundaydı. Türk Milli Takımı’nın bir numaralı golcüsünü bonservis ödemeden transfer etmek elbette iyi fikirdi ama “Kral” 35 yaşındaydı. Burak Yılmaz’a inandılar. “Türk kadar güçlü” deyimi L’Equipe gazetesi editörlerinin sezon boyunca manşetlerde kullandığı favori cümlesiydi artık..

İspanyol-Lüksemburg vatandaşı patron Gerard Lopez, kulübü Amerikalı yatırım fonlarına sattı. Sportif direktör Luis Campos ayrıldı. Lille ligin son 5 haftasına girilirken en yakın rakibi PSG’nin 1 puan önünde. PSG’yi Paris’te devirmeyi başaran Zeki-Yusuf-Burak’lı Lille’in şampiyonluk yolundaki en zor maçı 25 Nisan’da Olympique Lyon deplasmanı… O. Lyon’u kim çalıştırıyor? Lille’i 10 yıl önce şampiyon yapan Rudi Garcia…

 

11 Nisan 2021

Ciao Fatih Karagümrük

Başta İstanbul’un 3 Büyükleri olmak üzere borç batağındaki kulüpler için bir türlü net yanıtı alınamayan soru “Kendi işlerinde bu kadar başarılı başkan ve yöneticiler iş kulüp yönetmeye geldiğinde nasıl bu kadar hatalı kararlar veriyorlar ve bu kulüpler zarar ediyor?” İkinciliğin başarısızlık olduğu Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’de taraftar ve medya baskısı yüzünden saçılan onlarca milyon Euro elbette başkan ve yöneticiler cebinden çıkmıyor. İstanbul’un Süper Lig’deki diğer üç takımı ise bu tanıma uymuyor çünkü Başakşehir, Kasımpaşa ve Fatih Karagümrük patron kulübü. Son şampiyon Başakşehir çok ortaklı modelle yönetilirken bu sezon zor günler yaşasa da son yıllarda akılcı transfer politikası ve sürekli ligin zirvesine oynayan kadrosuyla patron aklının sınıfı geçtiği kulüp. Kasımpaşa ise sadece Diagne ve Trezeguet’nin satışından kasasına 25 milyon Euro koymuş ve uzun yıllardır al-sat dengesinde artı çıkan ve ligde tutunan bir camia. Türk futbolunun tarihinde özellikle İstanbul’un semt takımları mühimdir. Fatih Karagümrük de semt kültürünün üzerinde yükselen ülkenin en köklü camialarından biri. 1926 yılında kurulan Fatih Karagümrük bugün uzun yıllar sonra yükseldiği Süper Lig’de asansör takım olmadığını kanıtladı ve düşmenin kolay, çıkmanın zor olduğu ülkenin en büyük futbol sahnesinde ilk haftadan beri hedefini ortaya koydu: “Avrupa Kupaları’na gitmek istiyoruz. “ Bu hedefi birçok Anadolu kulübü başkanından duymuyor olabiliriz ama sözün sahibi Süleyman Hurma, Anadolu kulüplerinde sportif direktörlük koltuğunda oturduğu yılların ardından bugün sahibi olduğu Karagümrük’ü bu sezon olmasa gelecek sezon Avrupa’ya götürmek peşinde. Çünkü transfer görüşmelerinde bunun sözünü verdiği yabancı futbolcuların ismini ilk kez duydukları bir kulübe transfer olmalarında tek faktör o kulübün bir İstanbul takımı olması değil…

Çok değil 9 yıl önce bölgesel amatör ligde olan, 2013-14 sezonunda 3. Ligde play-off’u şampiyon bitirip ikinci lige yükselen Fatih Karagümrük’ün taraftarları şampiyonluk yaşamadan sonraları çok sevecekleri play-off’larla Süper Lig’in yolunu tutacaklarından elbette haberdar değildiler. İkinci ligde geçen 4 sezonun ardından yıllardır Türk futbolunda profesyonel olarak çalışan Süleyman Hurma’nın kolları sıvayıp kendi takımımı kuracağım diyerek çıktığı yolda Karagümrük’ün hisselerini satın aldığında Fatih Karagümrük sezona umutlu başlamıştı. Önce Şanlıurfaspor ardından Manisa ve finalde de Sakaryaspor’u deviren Süleyman Hurma’nın kulübü geçen sezon yükseldiği 1. Lig’de daha zorunu başardı. Ligi 5. Sırada tamamlayan takım sezon sonunda yükselen formuyla önce Akhisar’ı geçti ve finalde de Adana Demirspor’un hayallerine son verip kendini Süper Lig’de buldu. Süper Lig demek daha çok gelir ama aynı zamanda daha çok dert demekti..

“Beni ikna etmek için 15-20 kez aradı” diyen İtalyan kaleci Viviano, Süleyman Hurma’nın “Küçük İtalya” projesinin ilk halkasıydı ama Floransalı Viviano bile İtalya Serie A’dan tanıdığı bu kadar çok oyuncuyla aynı formayı giyeceğini hayal etmemişti. Ülkesi dışında Arsenal ve Sporting’e imza atan ama ne Londra’da ne de Lizbon’da bir kez olsun kaleyi koruyamayan Viviano’nun ardından bir maestro girdi Fatih Karagümrük’ün kapısından. Arjantin Milli Takım formasını 58 kez giymiş Lucas Biglia, Lazio ve Milan’daki 7 sezonun ardından 34 yaşında geldiği Karagümrük’te müthiş profesyonelliği ve yeteneğiyle ilk günden itibaren büyük saygı gördü ve Süper Lig için yeniden yapılanan kadroda Başkan Süleyman Hurman kaptanlık pazubandını elbette ona verdi. Bir başka Arjantinli Lucas Castro da İtalya havasını almış futbolcuydu. Catania, Chievo, Cagliari ve Spal formaları giyen Castro’nun son takımından Balkovec’e de imza attırdı Süleyman Hurma… Şilili Jorquera, Bursa ve Eskişehir formaları giymişti ve kariyerinde Genoa ve Parma etiketiyle o da Serie A modasını sürdürdü. Zirveye oynayan takımlardan Lens, Jimmy Durmaz, Gaston Campi, Kemal Ademi, Mevlüt Erdinç ve Enzo Roco’yu kadrosuna katan Süleyman Hurma’nın Serie A sevdası ara transferde de devam etti. 30 yaşındaki Bertolacci, Genoa ve Milan formaları giymiş bir orta sahaydı ve yanında gelen isim Premier Lig’de yolu Chelsea, Liverpool ve Sunderland’den geçen, Roma ve Milan’da da oynamış Fabio Borini idi.  Serie A patentli Karagümrük’te son İtalyan dokunuşu teknik direktör değişiminde oldu. Şenol Can ile yollarını ayıran Süleyman Hurma, Fabio Capello ile anlaştı diyeceğim ama elbette demiyorum; bu sezon oynadığı futbola büyük sükse yapan Alanyaspor’da teknik direktör Çağdaş Atan’ın sağ kolu olarak kabul edilen ve taktik zekası çok yüksek olduğu konuşulan 32 yaşındaki Francesco Farioli ile yola devam etme kararı aldı.

Şov Devam Etmeli Ama Nasıl?

Pandeminin getirdiği kısıtlamalarla bir yıl geride kalırken spor dünyasında 2020 yazında ertelenen büyük organizasyonların 2021 yılında nasıl, nerede ve ne zaman yapılacağı tartışılmaya devam ediyor. İstanbul’un 29 Mayıs’ta ev sahipliğini yapacağı Şampiyonlar Ligi finaliyle yola çıkalım…

Geçen sezonu Lizbon’da çeyrek finallerden itibaren tek maç üzerinden oynatan UEFA bu sezon bilenen formatla yola devam etmeye kararlı ancak virüsün İngiliz varyantının yol açtığı panik nedeniyle Ada kulüplerinin maçlarını tarafsız sahada oynaması İstanbul için bir B planını deveye sokabilir. Liverpool, Manchester City ve Chelsea, üç İngiliz kulübü yola devam ediyor. Çeyrek final ve yarı finallerde İngiliz takımlarından biri rakipleriyle Atatürk Olimpiyat Stadı’nda oynayabilir. Finalde 80 bin kapasiteye sahip stadyumda iki kulüp taraftarlarına toplam 25 bin bilet satılması gündemde. Türk futbolseverler, sponsorların davetlileri, UEFA’nın konukları derken bu rakamı 35 bine kadar çıkması bekleniyor ki, bu konudaki son kararı da elbette Türkiye verecek..

Bir yıl ertelenen Euro 2020’de açılış maçını 11 Haziran’da Roma’da İtalya ile biz oynayacağız ama turnuvanın 12 farklı Avrupa şehrinde yapılacağı kararı bu ay sonunda değişebilir. Bazı ülkelerin karantina kararları yüzünden ev sahipliğine sıcak bakmadığı turnuvada her ne kadar UEFA, çok şehirli finallerde ısrarcı olsa da B planı devreye girebilir. Peki nedir B planı? Euro 2020’nin yarı finalleri ve finaline ev sahipliği yapacak olan İngiltere’nin tüm turnuvaya ev sahipliği yapması. Stadyum ve ulaşım alternatifleri bol olan ülke, kuvvetle muhtemel seyircisiz oynanacak turnuvaya bir ay boyunca kucak açabilir. İkinci ihtimal ise, Euro 2024’ün ev sahibi olan Almanya’nın bu yaz düzenlenecek şampiyonayı üstlenip, 2024’deki haklarından vazgeçmesi, ki bu durumda 2024 yılında çok şehirli final 2020’de planlandığı gibi oynanacak. Üçüncü alternatif ise 2018 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Rusya’nın 2021 Haziran ve Temmuz ayında Avrupa Futbol Şampiyonası’nı düzenlemesi..

 2020 sonbaharında “Yeni yılda stadyumların kapasitesinin yarısını kullanırız” diyen Avrupa kulüpleri, liglerde son çeyreğe girilirken sezonu seyircisi kapatmaya hazırlanıyor. Avrupa’nın 5 büyük liginde Nisan ve Mayıs aylarında tribünlerde taraftar göreceğine inananların sayısı çok az. Bizde de Nisan ayında Futbol Federasyonu ligin kalan haftaları için kararını açıklayacak. Kıtada aşılanan insan sayısını nüfusa oranı bugünlerde yüzde 10’un altında seyrederken, yeni sezonun ilk aylarında da stadyumların kapasitesini yüzde yüz kullanmak mümkün olmayacak. Seyircisiz maçların, naklen yayın izlenme oranlarını yükselteceği iddiası ise bu sezon birçok ülkede boş tribünler önünde oynanan futbolun reytinginin düşmesi nedeniyle iddia olarak kaldı. Pandeminin futbola getireceği gelir kaybının önümüzdeki iki yılda 4 milyar Euro olacağı hesaplanırken özellikle bu yaz transfer döneminde her kulübün ayağını yorganına göre uzatacağı kesin…

Tokyo Olimpiyatları ertelenir mi? 23 Temmuz’da başlayacak olan dünyanın en büyük spor organizasyonu için bugünlerde ne Japon hükümeti ne de Uluslararası Olimpiyat Komitesi olumsuz görüş belirtmiyor ancak kulislerde oyunların organizasyonu için 25 milyar Dolar harcayan Japonya’da halkın olimpiyatların ertelenmesini istediği konuşuluyor. Uluslararası Olimpiyat Komitesi pandemi gölgesinde geçen 12 ayda dünyada 7 binden fazla spor organizasyonu yapıldığını ve yapılan 175 bin testte virüs pozitif oranının sadece 0.18 olduğuna dikkat çekiyor ve Tokyo Olimpiyatları’nın ertelenmeyeceğini savunuyor. 2024 yılında Paris 2028 yılında Los Angeles’in ev sahipliğini yapacağı Olimpiyatlar’ın bu yaz Tokyo’da seyircisiz olacağına da kesin gözüyle bakılıyor. Kimsenin aklına getirmediği kötü senaryoda ise oyunlar iptal edilirse çok sayıda sporcunun bir sonraki oyunlarda yer alamayacağı (yaş ve form grafiği nedeniyle) ve kariyerlerinin yarım kalacağı gerçeği de Japonya ve IOC’nin ortak masasında duruyor… Bana da son satırda “Her şeyin hayırlısı” demek kalıyor…

8 Mart 2021

3 Kadın 1 Futbol Topu ve İstanbul

İki yıl önce Avrupa’da iki kupanın finaline de İngilizler ambargo koymuş, Ağustos ayında İstanbul’daki Süper Kupa finalinin “İngiliz finali” olacağı yarı finallerden sonra belli olmuştu. UEFA en tecrübeli hakemlerini elbette finallere verirdi, Bakü’deki Avrupa Ligi finalinde düdük İtalyan Gianluca Rocchi’nin elindeydi. 2000’de Galatasaray’a 2006’da Barcelona’ya finalinde kaybeden Arsenal 29 Mayıs 2019 akşamı Chelsea’ye 4-1 mağlup olurken Eden Hazard iki gol atmış ve hem bu gollere hem de kazanılan kupaya en çok iki kadın sevinmişti. Eden’in annesi Carine Hazard ve Chelsea’de ona imza attıran demir leydi Marina Granovskaia…

Bakü’deki finalden 3 gün sonra Şampiyonlar Ligi finalinde usta hakem Damir Skomina’nın arkasında santra noktasına yürüyen yine iki İngiliz takımıydı. Madrid’de Tottenham’ı 2-0 mağlup eden Liverpool da adını Vodafone Park’taki Avrupa Süper Kupa finaline yazdırdı…

O finalden 26 yıl önce bir kız çocuğu okul bahçesinde başladığı futbola kulüp alt yapısında devam etmeye karar verdiğinde ona orta sahada forma verdiler. 13 yaşına geldiğinde oyunun kurallarını daha iyi öğrenebilmek için okulla birlikte kurslara devam eden Stephanie’nin minik takım maçlarında düdük çalmasını istediler. 18 yaşına geldiğinde kadınlar ikinci liginde futbol oynuyor aynı zamanda hakemlik de yapıyordu, birini seçmek zorundaydı. Hakemliği seçti Stephanie Frappart.. Bölgesel ligde, kadınlar liginde çok maç yönetti ve büyük sahneye çıktım dediğinde 31 yaşına gelmişti ama sahnenin büyüklüğünü iyi hesaplayamamıştı. O yıl Fransa 2. Ligi’nde maç yöneten ilk kadın hakem olan Frappart, 5 yıl sonra hem Ligue 1’de maç yönetti hem de Kadınlar Dünya Kupası finalinde düdük çaldı. UEFA, onu İstanbul’daki finale atadığında futbol tarihinde bir ilk gerçekleşti. Bir kadın hakem ilk kez Avrupa finalini yönetecekti. Kupayı penaltılarla kazanan Liverpool’da teknik direktör Klopp “Frappart’ın yönettiği kadar iyi oynasak maçı 6-0 kazanırdık” derken, Vodafone Park’taki binlerce futbolsever bu tarihi ana tanıklık ediyordu. Üç ay önce sevinen iki kadın sayısı bire düşmüştü, Carine Hazard oğlunun Real Madrid’e transferini finalden bir ay önce kutlarken, Chelsea’de Rus patron Roman Abromovic’in sağ kolu Marina Granovskaia yine demir yumruğunu masaya vurmuş, İtalyan hoca Maurizio Sarri’yi gönderip takımın eski yıldızı tecrübesiz Frank Lampard’ı göreve getirmiş ama İstanbul’dan eli boş ayrılmıştı..


Thierry Hazard, Carine ile tanıştığında Belçika ikinci liginde La Louviere’de yarı profesyonel forma giyiyor ve orta sahada oynuyordu. Hiçbir zaman ülkenin büyük futbol sahnesine çıkamadı ama eşi Belçika Kadınlar Ligi’nin en iyi golcülerinden biri olmaya başardı. Futbol tutkunu çiftin evinin yakınlarındaki futbol sahası, Belçika futbolunun son çeyrek asırdaki en büyük yıldızının yetişeceği yer olacaktı. Carine Hazard, ilk oğlu Eden karnındayken gollerini atmaya devam ediyordu ki doktor tavsiyesiyle hamileliğinin dördüncü ayında jübile yapmak zorunda kaldı. Eden Hazard gün geldi 100 milyon Euro’luk futbolcu oldu ama Carine Hazard ve eşi Eden’den sonra doğan üç erkek çocuklarının da futbolcu olması için mücadele ettiler. Thorgan bugünlerde Borussia Dortmund forması giyiyor.  Kylian ve Ethan ise büyük ağabeylerinin Londra’da star olduğu Chelsea’deler.


Hazard kardeşlerin kontratlarının masasına geldiği isim ise elbette ki Marina Granovskaia. Chelsea’nin sahibi Roman Abramovic’in en güvendiği isim olan Granovskaia Moskova’da yabancı diller üzerine eğitim almış ve Abramoviç’in sonraları 7.5 milyar Euro’ya sattığı Sibneft’te işe başlamıştı. “Demir Leydi” Granovskaia geride kalan 17 yılda İngiliz kulübünün aldığı ve sattığı tüm futbolcuların kontratları için kulüpler ve oyuncu menajerleriyle masaya oturan isim olmayı başardı. Londra’da özel hayatını gizleyen, Facebook hesabını bile kapatan Granovskaia bugün futbol dünyasında en etkili kadın yönetici olarak kabul ediliyor. 2012 yılında Abramoviç’in bonservisi için Fransız Lille kulübüne 35 milyon Euro ödediği Eden Hazard’ı, Cristiano Ronaldo’nun ayrıldığı sonrası süper star arayan Real Madrid Başkanı Florentino Perez’e 115 milyon Euro’ya satan Granovskaia, teknik adamlara karşı acımasız kararlarıyla da futbol dünyasının en önemli karakter oyuncularından biri olmayı başardı. İki İtalyan Antonio Conte ve Maurizio Sarri’nin görevine son veren “Demir Leydi”, kulübün evladı kabul edilen Frank Lampard’a da acı faturayı keserek tereddüt etmedi..

***

Stephanie Frappart’ın yönettiği finalin üzerinden iki yıl geçti. Hazard gelirken Juventus’un yolunu tutan Cristiano Ronaldo’nun Şampiyonlar Ligi maçında da düdük çaldı Frappart... Carine Hazard ise oğlunun Real Madrid’de sakatlıklar yüzünden kabusa dönen kariyeri yüzünden gülmeyi unuturken, İstanbul’daki final öncesinde “Kadın hakeme karşı nazik olmalıyım yoksa maçı izleyen annem bana çok kızar” diyen Jurgen Kloop, geçen ay hayatını kaybeden annesi Elizabeth’in Almanya’daki cenazesine karantina yasakları nedeniyle katılamadı. Marina Granovskaia mı? O da üç gün önce Klopp’un çalıştırdığı Liverpool deplasmanına yeni hocası Alman Thomas Tuchel ile gitti. Demir Leydi’nin takımı Chelsea maçı 1-0 kazandı, Liverpool da 129 yıllık tarihinde ilk kez evinde beş maç üst üste kaybetmiş oldu…

28 Şubat 2021

Ben Önce Düşünürdüm

 

Üçüncü ligde Vicenza formasıyla parladığında rakipler de boş durmuyordu. Tekmeler havada uçuşuyordu. Rimini maçında dizine aldığı darbeyle sağ dizinin bağları ilk kez koptu. Durmadı ayağa kalktı. 86'da Fiorentina formasını sırtına geçirdi. Floransa halkı ilk günden ona tapmaya başladı. Serie A'nın kasapları ona kafayı takmıştı. Daha ilk sezonunda bir kez daha ameliyat masasının yolunu tuttu. Dizinden iki operasyon geçirip yola devam eden, üst düzey futbol oynayan çok az isim vardır.

8 Mayıs 1990 günü öğle saatlerinde İtalyan medyasına bir açıklama yaptı: Takımın yıldızı, 25 milyon liret karşılığında Juventus'a satılmıştı. Rekordu. Floransa ayağa kalktı, kulüp binası taşlandı. Torino'nun zengin çocukları, Floransa'nın esas oğlanını kaçırmıştı.

Juventus formasıyla Floransa'ya deplasmana gittiği ilk maçta kazanılan penaltıyı atmayı kabul etmedi. Maçın ardından tribünden atılan Fiorentina atkısını boynuna takıp sahayı terk etti. Milan'ın ambargo koyduğu yıllarda UEFA Kupası'nı kaldırdı. Kaptanlığa yükseldi. 1993 yılında Rivera ve Rossi'den sonra France Football'ın en iyi futbolcu ödülünü alan 3. İtalyan futbolcu oldu. 

94 ABD’de gruptan galibiyet almadan çıktılar. Nijerya maçında beraberlik golünü de atan oydu, 10 kişi kalan takımını uzatma dakikalarında ayakta tutan ve iki kez parçalanan sağ ayağıyla penaltıyı atan da. İspanya’yı ve yarı finalde Bulgaristan’ı geçerken yine assolistti. İspanyollar bir, Bulgarlara iki gol attı. 98’deki Ronaldo gibi 94 finali öncesinde de onun finalde oynayıp oynamayacağı belli değildi. Adalesi çekiyordu ve son kararı ona bıraktılar. Sakat sakat maça çıktı. Uzatmalarda Brezilya kalesinde iki net fırsat yakaladı ama olmadı. 1994’de kaybeden İtalya’nın üzgün karesinde tek başınadır. Bir tek o mu kaçırmıştı 17 Temmuz 1994 günü Pasadena’da? Bir önceki finalde penaltıyı atan Baresi ilk penaltıyı dışarı vurdu. Brezilyalılar da Santos ile yıkıldılar. Albertini ve Evani kaleyi buldu. Sambacılar Romario, Branco ve  Dunga ile sektirmediler. İtalya’da Massaro kaçırdı ve o finalin hazin anında Taffarel’in olduğu kalenin 11 metre uzağına topu dikti ve üstten auta attı.

1995’de Juventus’tan ayrıldı. Bütün büyükleri dolaşacaktı. Sıra Milan’daydı. İki sezonda 12 gol attı ama iz bırakmadı. 1992’de Avrupa Şampiyonası’nda İtalya yoktu, 96’da İtalya varken de o evindeydi. Kariyerine “Avrupa Şampiyonası’nda oynadı” yazdıramadı. Del Piero’nun parlamasıyla Juventus’tan kopan, en verimli yıllarında Milan’da teknik adamların kafayı taktığı adam huzuru Bologna’da buldu. İkinci bahar dedikleri işte…

Massimo Moratti için zor yıllardı İnter’de. Takım 9 yıldır şampiyon olamıyordu. Fiorentina günlerinden beri hayran olduğu futbolcuya bir gün mutlaka Inter forması giydirecekti. 3 yıl aradan sonra Milano’nun öteki renkleriyle San Siro’ya adım attı. Inter kariyeri boyunca Lippi ile yıldızı barışmadı. 9-2000 sezonuna girilirken Inter’den ayrılmaya karar verdi. Onu ikna eden ya da ikna ettiğini sanan Galatasaray’dı. Galatasaray’a evet demişti. Ne olduysa bir akşamda oldu. Futbol dünyasından uzak yakın arkadaşlarıyla her zaman akşam yemeklerinde buluştuğu restoranda çevresindekilerinin ısrarıyla ülkeden ayrılmamaya karar verdi.Çok sonraları “Neden sen çok iyiydin?” sorusuna bir tek cevap verdi: “Ben önce düşünürdüm.”

Çocukken Interliydi, Fiorentina’yı çok sevdi sonra bir gün Boca Juniors’lu oldu en güzel at kuyruklu adam. Nasıl mı? “Bir gün Arjantin’den maç özetleri izliyordum. Skor 4-0 idi. Futbolcular ve tribün maçın ardından galibiyeti kutluyordu. Ya da ben öyle sanmıştım. Maçı kazanan değil kaybeden Boca Juniors’tu ve çılgınlar gibi futbolculara tezahürat yapıyorlardı. O gün Boca’lı oldum.

Roberto Baggio, geçen hafta 54 yaşına girdi. 17 yıl önce bıraktığı futbola teknik adam olarak geri dönmedi. Üç çocuğu Valentina (31), Mattia (27) ve Leonardo’dan (16) daha büyük serveti yok…  Kendisinden 7 yaş küçük kardeşi Eddy Baggio, ağabeyinin çok sevdiği Fiorentina alt yapısında futbola başlamıştı ama hiçbir zaman ağabeyinin fırtınalar estirdiği Serie A’da forma giyemedi. Pek yakında onun hayatını anlatan belgesel bir dijital platformda yayında olacak. 27 yaşında kaçırdığı o penaltının 27 yıldır gol olduğunu hayal edip uyuyan adama selam olsun…

21 Şubat 2021

Aynı Akvaryumun Balıklarıydık

 

Boş tribünler, forma başta olmak üzere taraftara bir zamanlar resmi ürün yetiştiremeyen kulüp mağazaları ve yokuş aşağı koşan yayın gelirleri… Koronavirüsün kabus gibi üzerine çöktüğü dünyada elbette ki önünü göremeyen sadece futbol endüstrisi değil. Sosyal hayatın sıfırlandığı 11 ay boyunca sinemadan müziğe, yeme-içmeden turizme kadar her sektör ölümcül darbeyi alırken  pandemi döneminde yükselenler de oldu elbette. Artık masa-sandalyesi olmayan ve sadece ev servis yapan hayalet mutfaklar girdi hayatımıza, Netflix başta olmak üzere dijital platformlar üye sayısını katlayarak zor günleri fırsata çevirdiler…

11 ay önce maçlara seyirci yasağı geldiğinde kimsenin aklına Euro 2020 ve Tokyo Olimpiyatları’nın erteleneceği gelmiyordu. 2-3 haftalık aranın ardından hayat normale dönecek ve sezon tamamlanacaktı. Olmadı.. Çok kazananın çok kaybettiği futbol dünyasında zarar raporları ardı ardına yağmaya başladı. Deloitte’ın her yıl yayınladığı Para Ligi raporunda Avrupa’nın en çok gelire sahip 20 kulübünün toplam gelirlerinin 1.1 milyar Euro düştüğü açıklandı. Yayın hakları anlaşmalarının ve kombine satışlarının pandemi öncesi yapıldığı gerçeğini hatırladığımızda asıl hasarın içinde bulunduğumuz sezon sona erdiğinde ortaya çıkacak. Önümüzdeki iki yılda Avrupa’da futbol gelirlerinin 4 milyar Euro azalması ve zirvedeki 20 kulübün de 2 milyar Euro daha az kazanması bekleniyor…

Futbolun önündeki tek tehlike elbette ki pandemi değil. Z kuşağının kendisinden önceki kuşaklara göre futbola ilgisinin yüzde 30 daha az olması, elektronik sporun yükselişi güzel oyunun popülaritesini yitireceğini savunanların baş argümanıydı. 90 dakikayı başından sonuna seyretmek yerine 3 dakikalık özetle yetinenler ya da maçı izlerken birden fazla uygulamayı telefonunda kullanıp sosyal medyadaki gündemden geri kalmayanları aslında en iyi anlayan şirket Netflix’di. Artık kimse bir dizinin yeni bölümünü izlemek için bir hafta beklemek istemiyordu. Dizilerinin bir sezonunu sisteme yükledikleri gün yayıncılık dünyasında bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesindi. Futbolda da Şampiyonlar Ligi’nin çeyrek finalden itibaren Lizbon’da tek maç üzerinden oynanan play-off aşaması işte de tam da bu yüzden büyük ilgi çekti. Artık kimsenin rövanş maçını bekleyecek, deplasman golü hesaplarıyla uğraşacak vakti yoktu. Kazanan yoluna devam etsin, kaybeden hemen dönsün ile hikayeye hız geldi.

UEFA’nın 90’lı yıllardan itibaren çok maç-çok gelir projesi aradan geçen çeyrek asra yenik düştü. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’nde grup aşamalarındaki altışar maç artık başta Z kuşağı olmak üzere futbolseverin ilgisini çekmiyordu. Bayern Münih, Juventus ve Paris Saint Germain’in seri şampiyonluklarıyla rekabetin bitme noktasına geldiği Avrupa liglerinde, Avrupa Kupaları’n gidebilenler hep güçlü, yolu düşmeyenler ise her sezon kaderleriyle baş başa kalıyordu…

Juventus Başkanı Agnelli ve Real Madrid Başkanı Perez’in lobi faaliyetlerini yürüttüğü Avrupa Süper Ligi projesi de apartman hayatından çevresi yüksek duvarlarla örülü bir sitedeki villalara geçen zenginlerin hayatlarından farklı değil. Barcelona yılda 130 milyon Euro brüt maaş ödediği Messi’nin, Huesca ve Girona, Juventus yılda 65 milyon Euro brüt ödediği Ronaldo’nun Benevento ve Crotone maçlarında oynayarak kariyerlerini noktalamalarını istemiyor. Bu maçlardan gelen yayın gelirleri ya da yarısı boş tribünler artık büyük kulüpleri kesmiyor..

Avrupa Süper Lig projesinin önündeki en büyük engel elbette ki UEFA. Avrupa futbolunun patronu Şampiyonlar Ligi’nin formatını 2024 yılından itibaren değiştirerek bu projeye sıcak bakan devleri ikna etmeye çalışıyor. Elinde elbette ki bir de sopa var. UEFA ve FIFA, kendi organizasyonlarından ayrılacak kulüplerde forma giyecek oyuncuların milli takımlarında forma giyemeyeceğini tehdidini savurup her ülkenin içindeki milliyetçiliğe harika bir pas attı…

Basketbolda Euroleague’in oyuna getirdiği yüksek rekabet madalyonun bir tarafı, diğer tarafında ise bu turnuva için idman maçlarının oynandığı yerel ligler var. İngilizlerin 6, İspanyol ve İtalyanların 3’er, iki Alman ve bir Fransızla 15 A lisansı sahip takımın kurmayı planladığı Avrupa Süper Ligi, UEFA için şimdilik öznesi bol bir fıkra. Madalyonun öteki yüzünden ise 20 takımlı ligde kalan 5 kontenjanın kime gideceği ve kendi başlarının çaresine bakması gereken yerel ligler var. Büyük nüfusuyla Rusya, futbol-kulüp kültürleriyle Hollanda ve Portekiz’in birer kontenjanı kapacağı kesin. Geriye biz, komşu Yunanistan ve hangisi gelse insanların şaşıracağı onlarca lig kalıyor.. Emin olun mesele, iki yıl sonra Şampiyonlar Ligi’ne direkt takım gönderemeyeceğimiz gerçeğinden çok daha acı ve mühim… Yerel rekabette birbirlerini yiyen ve tüketen kulüplerimizin başkanları akvaryumun bölüneceğini bilmiyorlar mı? “Elbette biliyorlar” demek isterdim…

18 Şubat 2021

Çimin Efendileri

 

Türk futbolunun kanayan ve 40 yıldır dinmeyen sancısı kötü zeminler bu sezon da Malatyaspor’un zeminiyle tartışılmaya başlandı. Elbette ki kötü zemine sahip tek stadyum Malatya’da değildi. İstanbul’da 52 bin kapasiteli modern stadyumlara sahip Fenerbahçe de futbolcular Çaykur Rizespor maçında zeminden şikayetçi olmuş ve Galatasaray-Kasımpaşa maçında da zeminden kazınan kar geriye Marcao ve Onyekuru’nun penaltı noktasındaki çamuru temizledikleri enstantaneyi futbolumuza kazandırmıştı…

Avrupa’da modern ve yeni stadyum denilince ilk akla gelen ülkeyiz. Hiçbir Avrupa ülkesinde son 10 yılda bizdeki kadar yeni stadyum futbolseverle buluşmadı. Evet zeminler 30 yıl öncesi kadar kötü değil ama biz milyon Eurolar ödenen yıldızlardan neden mükemmel bir çim zemini esirgiyoruz?

Hayatın her alanında olduğu gibi bilim ve yeni teknolojiler stadyum zeminlerinin daha mükemmel olması için yenilikler sunuyor. Suni çim zeminler sert ve adı üstünde doğal olmayan yapıları nedeniyle sakatlıkları yol açtığı ve oyunun aktörleri futbolcular tarafından benimsenmediği için son 15 yılda ara bir çözüm bulundu. Hibrid zeminlerde doğal çimle birlikte ekilen sentetik lifler sahaların çok daha dayanıklı olmasını sağladı ama futbol dünyasında halen geçer akçe doğal çim zeminler…

Yoğun maç takviminde iki sezon arasında zemini sıfırlamak isteyen kulüpler için doğal çim üreten ve bunları rulo halinde stadyuma getiren serip onlarca şirket var Avrupa’da. Yakın geçmişte Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da işbirliği yaptığı Hollandalı “Sport Pitch Engineering” bunlarda biri. Santiago Bernabeu’dan den Amsterdam Arena’ya onlarca stadyumda bu şirketin imzası var. Elbette iş zemine halı gibi çim rulolarını sermekle bitmiyor. Çim zemin üzerinde yağmur ve karla biriken suyun tahliyesi için yapılması gereken drenaj kanalları, eşit sulama için zemin altına yerleştirilmesi gereken mekanizmalar ve son yıllarda birçok stadyumda uygulanan alttan ısıtma halı gibi bir saha için işin olmazsa olmazı.

40 binden fazla kapasiteye sahip stadyumlarda son 20 yılda kale arkası tribünlerinin de artık “açık tribün” olmadığı gerçeği çim uzmanlarına farklı çözümler üretmelerini sağladı. Sahaya dizilen Ultraviyole kaynaklarıyla zeminin sararması ve çim köklerinin sezon boyunca güçlü kalması hedefleniyor. Bu teknolojiyi Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş da kullanırken, suni güneş ile zeminlerini kurtaran iki kulüp bu konuda referans noktası. Real Madrid’in stadı Santiago Bernabeu’da güneş almayan bir ceza sahası ve Milan ile Inter’in ortak kullandığı San Siro’da iki ceza sahası güneşe olan hasretlerini yıllar içinde bu UV lambalarıyla giderdi.



Zeminin yapım aşamasında doğru mühendislik, doğru toprak ve çim tohumu seçimi, her türlü yeni teknoloji, bilgisayarla kontrol edilen sulama size sezon başında harika bir zemin sunuyor ama sonrasında iş yine insan emeğinde bitiyor. Sezon boyunca doğru zamanda doğru miktarda sulama ve elbette işin en önemli püf noktası, oyunun hızını yavaşlatmayacak uzunlukta biçilmesi gereken çimler… İşte bu noktada tanımamız gereken insanlar yıldız futbolcu gibi Avrupa’nın birçok kulübüne transfer olan İngiliz çim uzmanları. Premier Lig’in dillere destan mükemmel zeminlerini 12 ay boyunca aynı standartta tutan bu profesyonellerin yönetiminde 20 ile 40 kişi arasında değişen bir insan grubu çalışıyor. Üstelik sorumlu oldukları tek yer stadyum zeminleri değil. Hafta boyunca takımın idman yaptığı, alt yapıdaki gençlerin oynadığı sahalardan da onlar sorumlular. Premier Lig yönetimi her sezon yılın futbolcusu, teknik adamını seçerken onları da unutmamış ve İngiltere’de her yıl en iyi zemini hazırlayan bu ödülün sahibi oluyor…

Bu isimler arasında yıldız futbolcu kadar meşhur olan isim ise Paul Burgess. 10 yıl Arsenal’de çalıştıktan sonra 2009 yılında Real Madrid’e transfer olan Burgess geçen ay İspanyol kulübünden “Yeni hedeflerimin peşinden koşacağım” diyerek ayrılırken spor sayfalarında manşet olmayı başarmış bir isim. Santiago Bernabeu’nun zemini yanında Real Madrid tesislerindeki 14 futbol sahasını da 11 yıl boyunca kusursuz bir şekilde kalmasını sağlayan İngiliz çim uzmanı, UEFA’nın da danışmanı… Şampiyonlar Ligi finaline hazırlanan ve her taraftarın kendi stadyumunda olmasını hayal ettiği Atatürk Olimpiyat Stadı’nın mükemmel zemininde de Paul Burgess’in imzası var.

Real Madrid’in ezeli rakibi Atletico Madrid’in yeni stadı Wanda Metropolitano’da da İngiltere’den transfer edilmiş bir çim uzmanı işin başında. Ada’da Bournemouth kulübünde çalışan Dan Gonzalez, Paul Burgess’in Real Madrid’deki başarısı sonrasında İspanya’dan iş teklifi alan Gonzalez, Atletico’da futbolcuların da favori kulüp profesyoneli…

Fransa’da Paris Saint Germain’in stad zemini ve idman sahalarından sorumlu olan isim Jonathan Calderwood. 38 yaşında Kuzey İrlandalı Calderwood’u 2011 yılında PSG’e öneren ise bugün hayatta olmayan bir futbol adamı Gerard Houllier…  PSG’nin stad ve 32 idman sahasından sorumlu olan Calderwood, 55 kişilik ekibiyle çalışıyor.Fransızların bir başka transferi ise İngilizlerin efsane stadı Wembley’in zemininde sorumlu olan Tony Stones. Stones, Paris’teki Stade de France’ın çimlerinden sorumlu…

Phil Sharples, 2010 yılında Azerbaycan Futbol Federasyonu’ndan teklif aldığında ülkede UEFA’nın standartlarını karşılayan tek bir zemin varken bugün Sharples’in yetiştirdiği çim uzmanları sayesinde Azerbaycan futbolu geleceği umutla bakıyor. Sharples, 2013 yılında Galatasaray’da çalışmış ve o günlerde Türk Telekom Arena için elinde yeterli ultraviole lamba olmadığını açıklamıştı. Avrupa’da zirveye çıkmış bu isimlerin aylık maaşları 15 ile 40 bin arasında değişiyor. “Bir çim uzmanına bu kadar maaş verilir mi?” diye kulüp muhasebecisine sesini yükseltecek kulüp başkanları elbette olabilir ama kötü zemin yüzünden sakatlanan ve bir ay sahalardan uzak kaldığında bırakın takıma katkısına, tıkır tıkır ödenen futbolcunun yıllık ücretinin kulüp bütçesindeki yükü, bu konunun Messi’si olan Paul Burgess’in yıllık kazancından bile fazla…

 

Peki Türk futbolunda sadece stadyumlar değil antreman tesislerindeki zeminler de nasıl mükemmel hale gelir?.. İspanyol ve Fransızlar, İngiliz uzmanları transfer etmişler, bu bir tercih ama Türkiye’de bu konuda eğitim almış binlerce zıraat mühendisi var. Antalya’da turizmin önemli bir parçası olan golf sahaları ve kış aylarında kamp yapmaya gelen kulüplerin emrine sunulan futbol sahalarında çalışan profesyoneller bugüne kadar kaç Süper Lig kulübünden teklif aldı acaba?

 Türkiye Futbol Federasyonu, gelecek sezon zemin problemini merkezden çözmek istiyorsa bir ihale açmalı. Tüm stadyumların zeminden sorumlu olacak gerekli kadroyu ve ekipmanı sağlayacak şirket elbette var ülkemizde. Çıkacak fatura da kulüplerin federasyondan gelen gelirlerinden mahsuben kesilir. TFF, bugün olduğu gibi “her kulüp kendi zemininden sorumludur” diyorsa eğer, ağır para cezalarını devreye sokmalı. Bu sayede “50 bin Euro’luk UV lambaları pahalı, saha personeline bu kadar maaş mı ödeyeceğiz” diyen kulüp yönetimleri, ödedikleri bir cezayla, bir yıllık zemin bütçesini karşılayabilecekleriyle de yüzleşebilirler…

Son söz, kötü zemininin güçlü rakibi karşısında kendisine avantaj sağladığını düşünen kulüp başkanı ve yönetimlerine… Her rakibiniz sizin sahanızda bir kez, siz sezonda en az 20 kez oynuyorsunuz… Bunu bilmiyor olamazsınız ama unuttuğunuz kesin!..

Kovdum ama Sen Görevden Aldım Bil

 Hikayelerin sonu hep aynı, kahramanları değişiktir... Takım kötü gidiyordur, başkan yeni teknik direktör arayışına girer, yüz yüze görüşmeye bile gerek yoktur, plan-proje dinleyecek vakti olmayan başkan yeni hocasının telefonunu çaldırır. Görüşme bittiğinde teknik direktör evlerinde haber bekleyen yardımcılarını arar: “Valizinizi yapın beyler, gidiyoruz…” Gittikleri şehirde daha önce de çalışmış, ilk kez de geliyor olabilirler. Şehrin bol yıldızlı otelinde teknik direktöre süit, yardımcılarına standart oda ayrılır. Kimse ailesini şehre getirmez, yeni ev kurmaz, iki ay sonra ne olacağını bilmediği futbol dünyasında eş ve çocuklarını kim peşinden yeni bir hayata sürükler ki…

Futbolun yazılı olmayan kuralıdır. Sezon içinde işler yolunda gitmediğinde 25 futbolcuyu gönderemeyeceğine göre teknik adamı yollarsın. O teknik adamın iki hafta önce başka bir takımdan kovulmuş olmasının da bir önemi yoktur. Başarısız olup bu kadar kısa sürede yeni iş teklifi almak ancak futbol dünyasında mümkündür. Bizim ligimizde 24 hafta geride kalırken, İstanbul’un 3 Büyükleri, Malatya, Hatay, Alanya, Karagümrük ve Sivasspor dışında 13 kulüp teknik adam değişikliğine gittiler. 20 teknik direktör büyük umutlarla oturdukları koltuklardan beş ay içinde kalktılar, Denizli 4, Kayseri, Erzurum ve Gençlerbirliği üç teknik direktör değiştirdi bugüne kadar…

Bazen kazanmak, başarılı olmak da yetmiyor teknik adamlara. Sezonun ilk yarısında 7 maçta 11 puan toplayıp, Trabzonspor’u deplasmanda 4-3 mağlup eden Mehmet Altıparmak, meslektaşı Eddie Newton’un sonunu hazırlamıştı. Teknik adamlık tecrübesi olmayan Newton valizini toplarken ertesi gün kazanan hoca Mehmet Altıparmak da görevinden alındı… Bir maçın kaybeden ve kazanan hocalarının 24 saat içinde koltuklarını kaybetmesiyle de dünya futbol tarihine geçtik…

Fatih Terim, Şenol Güneş, Abdullah Avcı, Ersun Yanal, Aykut Kocaman gibi elit hocaların alt kategorisinde yer alan 40-60 yaş aralığındaki her Türk teknik direktör sezonda 2 ya da 3 takım çalıştırabilir, çalıştırıyor memlekette. Görevden ayrıldığı takımının karşısına ertesi hafta rakip takımın hocası olarak bile çıkabiliyorsunuz çünkü bizde sezonda ancak bir takım çalıştırabilirsin kuralı yok. Bu yüzden Pro Lisans diploması, bacası tütmeyen endüstride pırlanta değerinde. Diplomanız yoksa da fazla dert etmeye gerek yok, düşük profilli bir teknik adamı sırf Pro Lisans’ı var diye ekibinize aldığınızda sahaya bir numara olarak çıkabiliyorsunuz ama maç öncesi ve sonrasında medyaya konuşamıyorsunuz.


Diego Simeone’nin Atletico Madrid’de 10 yılı devirdiği futbol dünyasının büyük sahnesinde başarılı olan hiçbir hoca artık bir kulüpte 5 yıldan fazla kalmak istemiyor. Sürdürebilir başarı, arka arkaya gelen şampiyonluklar bile bir zaman sonra sıradanlaştığından, teknik adamlar yeni meydan okumalar için ülke değiştiriyorlar. Bunun en canlı kanlı örneği elbette ki Pep Guardiola elbette.. Türkiye’de teknik direktör kıyımı var da Avrupa’da yok mu, elbette ki var. 2010 Dünya Kupası’nda futbolcularının kazan kaldırdığı Fransa Milli Takımı’nın hocası Raymond Domenech 11 yıl sonra sahneye geri döndüğünde herkes onun futbolu özlediğini ya da paraya ihtiyacı olduğunu konuşuyordu. Nantes’daki serüveni sadece bir ay sürdü çünkü kulübün patronu Polonyalı milyarder Waldemar Kita sabırsız adamdı, 14 yılda 18 hocayla çalışan başkan, virüs yüzünden evinde karantinada olan Domenech’i kısa bir telefon görüşmesiyle gönderdi…

Evlatlar babalarından çok şey öğrenirler, kimileri de yanlışları doğruya çevirirler. Atletico Madrid’de 10 yıldır Simeone ile çalışan Miguel Angel Gil’in babası Jesus Gil, İspanyol kulübünde 17 yılda 141 futbolcu transfer etmiş, 39 teknik direktörle çalışmıştı. Sezon başında çekilen takım posterinde “tipin kayık çıkmış” diyerek ligin ilk haftası oynanmadan Joaquin Pero’yu kapını önüne koyan Jesus Gil’in, Komşu’daki mudaili ise Olympiakos’un efsane başkanı Socratis Kokkalis idi. 17 yılda 20 hocayla çalışmak her başkanın başarabileceği bir şey değil sonuçta…

Hadi Domenech karantinada idi, ayrılığı telefonla öğrendi, peki Mark Poulten’in günahı neydi? 11 yıl önce İngiltere’de maçın ikinci yarısı oynanırken ve takımı 2-1 öndeyken yedek kulübesinde Poulten’in telefonu çaldı. Araya Gary Walker’dı. Kulüp yöneticisini meşgule alacak hali yoktu: “Alo” dedi… Walker –sağolsun!- maç oynanırken uzatmadı: “Mark, rahatsız ediyorum ama kovuldun!..”

10 Şubat 2021

Zola'nın Cebini Bulun Bana

Dünyanın bütün istihbarat teşkilatlarını kıskandıran duyumcular, senede iki kez transfer dönemine gazeteci olduğunu hatırlayanlar ya da mevsimlik gazeteciliğe soyunanlar, sosyal medyada rüzgar estirecek hesaplar peşinde koşan menajerler, gelen uçağı radarda takip eden taraftarlar, Instagram’da bir yıl sonra “gidin” diyeceği futbolcunun eşine “Gelin artık, senin sözünü dinler” diyenler, imza törenleri, manşetler, “gelirse 40 gol atar” golcüler, “geldi artık gol yemeyiz” dedirten taş gibi stoperler… Bir transfer döneminin daha sonuna geldik. Sıcak bir hikayeyle başlayıp geçmişe dönelim.

Lecce, İtalya’da Serie A’nın asansör takımlarından. Gelen, tutunamayıp bir alt lige dönenlerden. Bu sezon da Serie A’ya dönme hayalleri kuruyor güzel şehrin kulübü ama işleri zor. Kasada para yok, taraftar ise ara transferde yapılacak takviyelerle liderin sekiz puan gerisindeki takımın şansı olduğunu inanıyor elbette. 15 gün önce transfer bombasını patlatıyorlar, Galatasaray’dan bir golcüyü kadrolarına katıyorlar. Hayır ne Falcao ne de Diagne.. Zaten Lecce’nin parası bunlar yetmez, aldıkları golcünün ismi Hene Kurraska. Galatasaray’da böyle bir futbolcu yok diyorsanız işte hikaye orada başlıyor. Eli Photoshop tutan bir Lecce taraftarı Hene Kurraska adını verdiği bir karakter yaratıyor ve sosyal medyada 130 maçta 95 gol atan Galatasaray’ın golcüsü Lecce’de haberi yayılıyor. Transfer baskısıyla uykuları kaçan kulübün sportif direktörü de galiba biraz gevşemek istemiş olmalı ki o da bu bomba transferin duyurusunu sosyal medya hesaplarından paylaşıyor. Şehirde bir bayram havası, havaalanında elinde Lecce atkısıyla poz vermiş Hene Kurraska fotoğrafı… Daha ne olsun, yerel medya başta olmak üzere İtalya’da haber kaynakları son dakika olarak veriyorlar. Acı gerçeğin ortaya çıkması uzun sürmüyor elbette, basit bir internet aramasıyla böyle bir futbolcunun olmadığını öğrenecek gazeteciler de var elbette İtalya’da… “Büyük golcü” Hene Kurraska transfer tarihindeki yerini alıyor.

***

Pandemi nedeniyle bu sezon futbolda devre arası yok ama geçmiş sezonlarda takımlar ikinci yarı hazırlıkları için Antalya’da kampa girerlerdi. Elbette gazeteciler de hem takımları takip etmek hem de ara transferdeki isimleri öğrenebilmek için Antalya’ya akın ederdi. 15 yıl geçmiştir üzerinden, Galatasaray orta sahaya bir yabancı arıyor, gazeteciler idmanda sportif direktör ne zaman eline telefonu alsa büyük bir heyecanla vereceği haberi bekliyorlar ama sportif direktör ser verip sır vermiyor. 3-4 muhabir çevresine toplandığında uzaktan gelen muhabire yapacakları şakadan elbette o muhabirin haberi yok. Muhabir yaklaştığında “Massimo Dutti” diyor sportif direktör. Acar muhabir ismi duyar duymaz İstanbul’daki müdürünü arıyor. “Massimo Dutti geliyor Galatasaray’a” diyor… Spor müdürü “Mağaza mı açıyor Massimo Dutti, Galatasaray’da, hangi dükkan!” deyip gülüp kapatıyor telefonu… İtalyan tekstil markası, doğrusu bir futbolcu ismi olsa fiyakalı olurmuş; 10 numaralı formasıyla Massimo Dutti…

**

Bu kez 21 yıl geriye gidiyoruz. Fenerbahçe, Zola’nın peşinde, İtalyan forvet Chelsea forması giyiyor ve günlerdir manşetlerden düşmüyor. Spor müdürü artık Zola’yı konuşturun diyor dış haberlere bakan muhabire. Zola’ya ulaşmak lazım ama nasıl? İtalya’da bir gazeteci aranıyor, Zola’nın telefonunu soruyor muhabir de İtalyan kurt gazeteci, “Hayırdır?” diyor. “Fenerbahçe talip” haberini alınca “Bu transfer paraları yeter mi?” diyor İtalyan… Şimdi coşma vakti, muhabir haberi ilginç hale getirirse telefonu numarasını alırım diyor: “Olmaz mı, Sadece Zola değil Fenerbahçe, Di Matteo ve Poyet’i de istiyor Chelsea’den” diye yüksekten uçuyor. İtalyan iki saat sonra arıyor: “Zola Sardunya’da tatildeymiş, cebini kapatmış, menajeriyle konuştum” deyip ertesi gün ufak bir haber olarak kullanıyor Türkiye’den gelen iddiayı.. O yıllarda her haber kullanılmıyor gazetelerin internet sitelerinden.. Bir gün gecikmeli gelen İtalyan gazetesinde haber tarayan genç gazetecilerden birinin gözleri ışıldıyor. İstanbul’dan Milano’ya giden “Zola, Di Matteo, Poyet” haberi ertesi gün birinci sayfadan İtalyanlar kaynak gösterilerek “Zola ve Di Matteo Fenerbahçe’de, Poyet de sırada” manşetiyle veriliyor. Poyet neden sırada bunu bilen yok ama bu da benim tahminim: Sayfanın editörü “üçü birlikte geliyor abartı olur” deyip Poyet’deki belirsizlikle manşetini kuvvetlendiriyor… Transfer dönemi biter, hayaller bitmez… İyi pazarlar.