30 Nisan 2019

Ne Raporu Her Şey Aklımda

Eylül 2010'daki "Ajax bu değil" başlıklı makalenin ardından Ajax tarihine kadife devrimin mimarı olarak geçen , geride kalan bir ayda önce 'i Bernabeu'da perişan eden ardından 'a "Pes" dedirten yeni Ajax'ını göremedi ama yedi yıl önce ona inananlar  kulübünü yeniden Avrupa'nın vitrinine taşıdı. Neydi Cruyff'un manifestosu... Ajax'ta bütün yönetim katını değiştiren Hollandalı efsane kendisinden proje dosyasını isteyen patrona "Ne dosyası, her şey aklımda" demiş ve yardımcısı anlık notlar tutarak değişimin yardımcı aktörleri olmuştu. İşte Cruyff'un o notları:
 Futbolu futboldan gelenler yönetecek. Teknik direktörden, sportif direktöre, altyapı hocalarından CEO'ya kadar herkes eski Ajax'lı futbolcu olacak.
 Altyapı teknik direktörü maç kazanmak için değil oyuncuların bireysel gelişimi için orada çalıştığını bilecek. Çocukların ailesiyle görüşecek, okuluna gidecek, sorunlarını bilecek, çözecek ve  sahasında her çocuğun bireysel gelişiminin dosyası tutulacak.
 Ajax'ın altyapısında farklı sistemler oynatan, her seferinde ellerindeki en iyi oyuncuları oynatıp maç kazanmaya çalışan yetiştiricilere yer olmayacak. Altyapı bir sonuç değil; bir sonuca, A takıma hizmet eden bir araçtır.
 Oyuncuların bireysel gelişimi için Montessori eğitim metodu futbola adapte edilecek. Ajax, yetenekli çocukları bulduğunda onların karakterlerinin gelişimi için bireysel özgürlüklerine ve yaratıcılıklarına set çekmeyecek.
 Yaş gruplarındaki hocalar sekiz haftada bir rotasyonla farklı bir takımı çalıştıracak. Bir hocanın gözünde iyi olanı, diğeri eksik görebilir. Birinin önyargılı yaklaştığı çocuk, bir başka hocanın elinde değerlenebilir.
 Ajax'ın futbol felsefesi güzel futbol oynamak üzerine kuruludur. Biz oyunu rakip sahada ve basit oynarız. Her oyuncu pozisyon almayı, pas vermeyi, top sürmeyi, şut atmayı, pres yapmayı öğrenecek ve ezberleyecek.
 Altyapı tesislerinde bir okul açılacak ve eğitim orada sürecek. Örneğin İngilizce öğrenmeye hevesli olmayan çocukların önüne bu dilde bir  maçının raporu konulacak. Çocukların mental gelişimleri ve gelecekte iyi bir profesyonel olabilmeleri için iyi bir eğitim dönemine de ihtiyaçları var.
 A takımda yüksek ücretli oyuncu olmayacak. Yeni kontratında ayak direten hemen satılacak. Yıllık gelirinin yüzde 60-70'ini oyuncularına veren Avrupa kulüpleri var. Ajax'da bu oranı yüzde 20'yi geçmeyecek.
 15 yaşın altındaki çocuklar sadece futbol idmanı yapmayacak. Farklı spor dallarıyla farklı kas gruplarının gelişimi için antrenman programları yazılacak.

Johan Cruyff için mühim olan yetenekti. Her yetenekli çocuk onun gözünde bir elmastı. Narin taşları kesmek ve şekil vermek sabır gerektiriyordu. O pırlantaları altın yuvasına kakmak ve onlardan bir kolye bir takım yapmak ise A takım teknik direktörünün işiydi. Öyle bir kolye yapacaktınız ki karşınızdakinin gözü kamaşacaktı. Real Madrid'in ve Juventus'un gözünün kamaştığı gibi...

Oğlum Can Torunum Bartu


Her daim traşlı yüzü, minik bir servet niteliğindeki koleksiyonundan ceket ve gömleğiyle özenle kombinlenmiş kravatı, İngiliz el işçiliği ayakkabıları... Televizyon ekranında, bir davette, yemekte değil sadece 'nde, parkta, sokakta, her yerde... Sinyor olmak bunu gerektiriyordu çünkü. 80 milyonluk ülkede Sinyor denilince akla o geliyordu. Onun  günlerini anlatan, anlatacak çok meslek büyüğüm var ama kömür gibi kara yıllarında bir elmas gibi parladığı  günleri için kendimi 'çizme'nin arşivlerine attım. 60'ların etkili yayın organı Il Calcio Illustrato'nun iki sayfa ayırdığı portresinin başlığı "Futbolun dadaisti". Sinyor'un İtalya macerası aslında karşılıklı bir hayal kırıklığıyla başlar. İtalya yıllarında büyük saygı duyulan Şükrü Gülesin'in tavsiyesiyle Roma şehrine gelen Sinyor'un İstanbul günlerindeki lakabı Baron'dur.  çocuğudur Baron, son nefesine kadar da semtinden ayrılmamıştır. Moda, Kalamış, Dalyan... Aynı gün  formasıyla 'a iki gol attıktan sonra 'a parkede 32 sayı atan bir sporcunun gerçek olmayacak kadar büyülü gençlik yıllarına dair İtalyanlar şöyle yazar: "Biz ona Gian ya da Gianni diye sesleneceğiz. O İstanbul'un zengin ailelerinden birinin oğlu." Lazio ikinci ligdedir ve Serie A'ya çıkana kadar onu bir başka kulübe kiralamak ister. Hesaplar tutmaz, Sinyor'un memlekette bir de yapması gereken askerlik görevi vardır. Ertesi sezon  transferi bitirir. Şimdi 50 yıl sonra bakıyorum da takımlarını bile İtalya'nın en güzel şehirlerinden seçmiş Sinyor.

Önce Floransa ardından Venedik ve sonunda üç yıl kalacağı Roma'daki Lazio... 60'lar, İtalyanların dünya futboluna hediyesi ölümüne defansın, 'catenaccio'nun hüküm sürdüğü yıllar. Sinyor ise eşsiz yeteneğiyle dönemin en önemli yıldızlarından Suarez'den bile üstün görülen ve çizme futbolunun efsane ismi Sivori'yi hatırlattığı için Boğaz'ın Sivori'si diye anılan bir orta saha-forvet... Calcio, hem futbol hem de tekme demek İtalyanların dilinde... Bizim Sinyor da dönemin futbol tarzı için bir antikahraman. Çok koşmaz defansa yardım etmez, ileride topun kendisine gelmesini bekler ama top geldiğinde... O günlerde İtalya'da verdiği bir söyleşide şöyle anlatır kendini: "Futbol benim için bir eğlence, oynarken keyif almak isterim, gol attığımda aldığım hazzı bilemezsiniz ki, İki-üç rakibi çalımlamak nedir bilir misin, bowling'de strike yapmak gibidir. İp gibi dizer geçerim. Ben defans oynamıyorum, forvetim, herkesin bir görevi var, ben gol atarım, attırırım, diğerleri de yememek için çalışır, hem ben geri gelirsem, rakibin daha fazla oyuncusu üzerimize gelir..." Yıllar sonra Fenerbahçe'de bir bayramlaşma töreninde yanına gelip "Beni hatırladın mı ağabey?" diyen eski bir sporcuya "Hayır" yanıtını verince "Olur mu Sinyor, senin oynadığın dönemde sağ bektim ben Fenerbahçe'de" cevabına karşılık "Kardeşim o zamanlar siz ileri çıkmaz ben de geri gelmezdim" sözü ne güzel goldür bu hayatta. Floransa'nın şık butiklerinin en iyi müşterisi, Roma'da sadece meşhur Caraceni'den özel dikim takımlar giyen, Hemingway okuyan, Roma ve Floransa sokaklarında 30 yıl sonra bile yürüdüğünde onu stadyumda izleyenlerin "Gian" diye önünde saygıyla eğildiği Sinyor... Bir İstanbul beyefendisi, beğeni çıtası çok yüksek, yaptıklarının, kariyerinin ve aklının haklı özgüveniyle iyi ki de vasatı beğenmemiş bir futbol eleştirmeni ve elbette marşlarda adı geçen, ismi tesislere verilmiş bir Fenerbahçe efsanesi... Marştan da tesisten de daha mühim olan ise hayattaki Can'lar ve 'lar... Bu ülkede oğluna Can ismini veren ve Bartu adında torunu olan kaç baba vardır sizce? Grazie (teşekkür) Sinyor...

Devre Arasında Sushi Yer miyiz?

3 yıl önce nisan ayında bu köşede yeni stadyumların hikayesini anlatırken söz şurada kalmıştı: "Onca hazırlığımıza ve hak etmemize rağmen EURO 2016'nın ev sahipliğini elimizden Platini ve ülkesi 'nın lobisi almıştı." Geride kalan 36 ayda 18 yeni stadyum projesi ve 510 bin seyirci kapasitesi sözü tutuldu. Bugün 'Anadolu'da eski stadyum kalmayacak' projesinde artık sona yaklaşıyoruz. Biz bunu yaparken 2016- 2019 arasının Avrupa için bir X raporunu almanın vaktidir. En sıcak gelişmeyle başlayalım. Tottenham'ın açılışı yılan hikayesine dönen yeni stadyumu en sonunda geçen hafta taraftarlarla buluştu. Bir sponsor ismini verene kadar taraftar ve medyanın gözünde ismi Yeni White Hart Lane olan 62 bin kapasiteli stadyum, 'in en büyük stadyumu oldu. Şehrin öte tarafında 'da proje rafa kalktı. Yeni sezon stadında loca satın almayan Rus patron Abramoviç'in kulübü büyük ihtimalle sezon sonunda elden çıkaracağı haberleri daha büyük bir stadyum hayali kuran Chelsea taraftarını elbette hayal kırıklığına uğrattı. İki Manchester kulübünün büyük kapasiteli stadyumlarının yanında efsane stadı Anfield Road'dan vazgeçmeyen Liverpool da yıllardır maketlerle hayal kurmaya devam ediyor...

PROJE ÇOK KAZMA SESİ YOK
İspanyollar ise geride kalan üç yılda yine makete ve projeye doydu.  ve 'in yıllık 1 milyar euro'ya yaklaşan gelirlerine rağmen yeni stadyum inşa etmek yerine bütün tarihlerini yaşadıkları  ve 'yu yenileme projeleri mevcut. Fakat ikisinden de hala kazma sesi gelmiyor. Üç boyutlu nefis grafikler, heyecan veren tasarımlar var ama iki İspanyol devi de ekranlara taşıdıkları projeleri 2022'den önce taraftarlarıyla buluşturamayacaklar. Geçen yıl Santiago Bernabeu'nun yenilenme projesi için kulüp üyelerinden 550 milyon euro borçlanma yetkisi alan Real Madrid Başkanı geride kalan haftada medya karşısına çıktı ve sezon bittiğinde inşaatın başlayacağını müjdeledi. Barcelona'nın da dört yıllık vadede uzay üssü havası olan Camp Nou'nun yeni tasarımını bitirmesi bekliyor. 'nın kaba inşaatı 10 yıl önce biten ve çürümeye mahkum edilen 61 bin 500 kapasiteli Yeni Mestalla için  dışından sermaye bulduğu yine söyleniyor ama benzer haberler zaten 2011'den beri İspanyol medyasının manşetlerinden düşmüyor. Geride kalan 36 ayda gecikmeli de olsa İspanya'da yeni stadına kavuşan kulüp . Şehrin kalbindeki Vicente Calderon da yıkım için dozerleri bekliyor.

ROY KEANE'E SELAMLAR
'un 41 bin kapasiteli yeni stadının ardından Udinese'nin yeni evi 25 bin kapasiteli Friuli dışında yeni bir stadyumla tanışamayan İtalyanlar, Milano ve Roma kulüplerinin yeni projelerini dinlemekten usandı. San Siro yerine yeni bir stadyum yapmayı planlayan Milan ya da Roma Olimpiyat Stadı'ndan ayrılıp daha ufak ama kendine ait bir stada geçmeyi planlayan AS Roma'nın hayalleri her seferinde ülke ekonomisinin gerçekleri ve yabancı patronların işi ağırdan almasıyla çarpışıyor... Avrupa'da yakın geçmişte artık hiçbir kulüp 65 bin kapasitenin üzerine çıkmıyor, çıkamıyor. 'nın getirdiği güvenlik kriterleri gereği uzun yıllar önce teras olarak adlandırılan kale arkası tribünlerde ayakta maç izlemenin yasaklanması, yüksek gelir elde etmek için stadyumu tam tur dönen locaların bir kattan iki kata çıkartılması stadyum kapasitelerini sınırlıyor. Artık kimse rakip sahanın yarısının görünmediği bir koltukta maç izlemek istemediğinden mimarlar, tribünleri sahaya yakın tutmak ve stadyumlarda maksimum izlenebirlik için kafa patlatıyor. Pide, sosisli ile ayran günleri de, gişe önünde sabahlamalar, tribün kapmalar da geride kaldı. İlk yarısı golsüz biten bir maçın devre arasında "Bu maçı alacağız" hayaline artık sushi eşlik ediyor... "Karidesli sandviçini ısırıp bizi ıslıklıyorlar" diyerek yıllar önce taraftarını eleştiren M. United'ın eski kaptanı 'e de, size de iyi pazarlar...

Dawkins, oğlu ve babamla ben

Hafta sonunda hiç evden çıkmadan onlarca futbol,  maçını dev ekranınızda izler, sosyal medyadan yorumunuzu yapar, merak ettiğiniz her istatistik için Google'a tıklarsınız. 80'lerde bu konfor nerede? Önemli basketbol maçları 'de yayınlanırdı ama taraftar akşamüstü oynanacak maç için sabahtan itibaren 'nda yerini alırdı. Gün boyu tadı kaçmış meyve suyu, üzerinde iki kırıntı olan pide ve sosisli sandviçten başka bir şey yoktu, ikinci lig maçlarıyla başlayan gün bir büyük maçla sona ererdi. Beşiktaş, Fenerbahçe, , Efes, Eczacıbaşı... Caferağa Salonu'ndaki sosisli bugün Türk spor tarihinin efsane yiyeceğidir. Spor Sergi Sarayı'nda  almaya gittiğinde maçın en güzel smacını kaçırıp eve üzgün dönen arkadaşlarımızın pozisyonu tekrar izleyebilecekleri bir aracı elbette yoktu. Spor, gazetelerin spor sayfalarındaki usta kalemlerden ve  Usta yönetimindeki 'dan takip edilirdi. Ne dergiydi ama... Yabancı medyayı takip ederler, bugün 10 dakikada önümüze düşen haberleri bir hafta sonra olsa da akıcı bir üslupla ve seçme kapaklarla odamıza getirirlerdi. Biz, boş geçen derslerde Gelişim Spor okuyarak büyüyen bir kuşağın çocuklarıyız... Spor Sergi Sarayı'nın portatif tribünlerinde oturup kış vakti montunu iki sıra arasından aşağıya düşürmeyen yoktur, üst katın ıssız koridorlarından geçip kuşbakışı izleyenler, sosyete tribününde oturup derbilerde bayrak tribününe "Biz de bağırırız" diyenler...

SEKİZ SEZONDA 31 SAYI ORTALAMASI
İşte o, 'a geldiğinde gazeteler  forması giydiğini yazmıştı. Yok ki bir kaynak açıp bakabildiğin... Kaç sayı atmış, nerede yetişmiş... Dönemin gazetecilerinin araştırmacı ruhları olmasa birbirinden ayıramayacağımız ABD'li basketbolcular...  1981 yılında geldi Galatasaray'a.. Solak bir şutördü ve şuta kalktığında sol ayağı diğerinin önünde olurdu. İlk üç sezonu Avrupa basketbolunda üçlük çizgisinin olmadığı yıllardı. Buna rağmen ikinci ve son kulübü Galatasaray'da sekiz sezonda 31 sayı ortalamasıyla oynadı. Formasının altına giydiği atlet, dönemin çocukları arasında moda oldu. Çocuklar Dawkins gibi şut atmaya çalışıyor, Calvin Roberts gibi smaç vurmayı hayal ediyor, Michaelle Scearce gibi oyun kurmaya çalışıyordu. Herkes mahallesinde kendi Beyaz Gölgesi'ni çekiyordu... Maçlar, kupalar, istatistikler ve az da olsa o günlerin maç videoları, bütün bunlar internette aradığınızda karşınıza çıkar. Ben kendi hikayemi yazayım. Paul Dawkins'in Galatasaray'a geldikten üç yıl sonra bir oğlu oldu. Adını da Mehmet koydu. Galatasaray'daki ilk sezonunda bir deplasmanda rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığında takımla İstanbul'a dönmeyen ve sabaha kadar başında bekleyen Mehmet Altıoklar'a o gece söz vermişti: "Bir oğlum olursa adını Mehmet koyacağım". Sözünü tuttu.  basketbolcu olmadı, 24 yaşında kansere yakalanıp bu dünyaya veda ettiğinde sene 2008'di. Baba Dawkins geçen hafta hayatını kaybettiğinde ise 62 yaşındaydı. Mehmet Dawkins'in vefatından üç yıl önce ani vefatıyla bizi yıkan babamı toprağa verdikten bir zaman sonra çalışma odasında hatıralar arasında dolaşırken bir gazete kağıdına sarılmış bir çerçeve bulmuştum. Dawkins'in geldiği, orta hazırlığa başladığım yıldan bir kare... Gazetecilik refleksi, eski gazete kağıdını açmıştım önüme, spor sayfasıydı, köşede kısa bir haber: "Paul Dawkins Galatasaray'da... G.Saray, ABD'li basketbolcuyu İstanbul'a getirdi" diye devam ediyordu. Babamın adı Mehmet idi...

Hafta Sonunun Şampiyonları

13 yıl önce futbolu bıraktığında  formasıyla 39 maça çıkmıştı. Çok mu, elbette değil! Gerisinde 50 resmi maçın olduğu dört sezonu geride bırakan Fransız efsane 34 yaşında son noktayı koyduğunda "Artık vücudum da beyim de kaldırmıyor, bir yılda 60 maç çok fazla" demişti. Kulüp formasıyla 50 maç, hazırlık maçları ve  mesaisi. Hagi'ye 15 yıl önce röportajda "İki yıl daha oynamaz mıydın?" dediğimde "Maçı oynamak kolay ama haftada beş gün idmana çıkacak kafa kalmamıştı" demişti. Ne zaman "Profesyonel futbolcunun ahlakı" deseler her zaman bunu hatırlatırım. Eşsiz yeteneğiyle Hagi idmanlara haftada iki gün çıksa ve oynamaya devam etse kim ne diyecekti ki? Zirve yarışı veren bir takımda forma giyiyorsanız ve milli takımın değişmez oyuncularından biriyseniz bugünlerde 60 maçtan aşağıya düşmüyorsunuz. Elbette bu en azından 30 uçak yolculuğu da demek. 'da doğmuşsanız işiniz daha zor, en yakın örnek Muslera. Yıllardır İstanbul-Montevideo arasında gidip geliyor... Peki maç sayısı azalır mı? Yoksa büyük kulüplerin devasa bütçeleriyle kurdukları geniş kadroların sağladığı rotasyonla önümüzdeki 10 yılda yarış daha da kızışır mı?

20 TAKIMLI DEVLER LİGİ
 Avrupa'nın bir numaralı  vitrini. O müziği duyduğunda hayatla bağını koparmayan futbolsever var mı? Bu sezon grup aşamasında daha çok maçın seyredilebilmesi için salı ve çarşamba akşamları iki seansa bölünen Devler Ligi yakın bir zamanda futbolun eşsiz günleri cumartesi ve pazara taşınabilir mi? Avrupa'nın dev kulüplerinin katılacağı ve sezon boyunca sürecek bir lig elbette yeni bir proje değil ama dedikoduların sesi artık dört duvar arasında kalmıyor. Avrupa Kulüpler Birliği'nde başta  Başkanı Agnelli olmak üzere 2023 yılından itibaren 20 takımlı bir kıta liginin hafta sonu oynanması fikri artık yüksek sesle dile getiriliyor. Takımları tek tek saymama gerek var mı bilmem ama Avrupa'nın beş büyük ligindeki ilk üç büyük takıma bakın. Bu projede  başta olmak üzere  ve İskandinav ülkelerinin adı geçmezken, Portekiz ve  için ise yeşil ışık yakılıyor. cephesi elbette ki bu fikre şimdilik karşı. Bu lige katılacak olan dev bütçeli kulüpler ülke liglerindeki maçlarını hafta içinde oynayıp hafta sonunda futbolseverlerin karşısına Empoli, Girona, Reims ile oynayacakları maçlarla değil R. Madrid, Juventus ve  ile oynayacakları Şampiyonlar Ligi maçlarıyla çıkmak istiyorlar... Bunu başarabilir mi? Bu sorunun bugün bir cevabı yok, zamanı geldiğinde öğreneceğiz. İçerde miyiz? Dışarda mı?

HER DEPLASMANA KOŞAN ADAM
 puan tablosuna baktığınızda küme düşme hattında Huddersfield ve Fulham'ın ümitsiz vakalar olduğunu görürsünüz. Ligin bitimine yedi hafta var ve küme düşecek üçüncü takım için adaylar arasında 'ın taraftarı olduğu Burnley de var. Elbette kim bu Scott Cunliffe diyorsunuz, İngiliz aktör değil, şöhretli eski futbolcu değil. Cunliffe, takımını her deplasmanda yalnız bırakmayan binlerce İngilizden biri ama onu binlerden ayıran deplasmanlara uçak, tren ve otobüsle değil koşarak gitmesi! Evet, Scott Cunliffe bu sezon Burnley'in ligde deplasmanda oynadığı 19 maça da koşarak gitmeye karar verdi ve 16 deplasmanı geride bıraktı. İngiltere'nin kuzeyindeki Burnley'den ilk deplasmanı Southamptan'a koştuğu mesafe 433 km idi. Yine güneye Brighton'a şubat soğuğunda koştuğunda gerisinde 446 km bırakmıştı. Her deplasman için neredeyse bir hafta önce yollara düştü. Manchester şehri yakındı! 43 km, bir maratondan az fazlası! Burnley'nin  takımlarıyla oynadığı maçlar için her seferinde 345 km koştu. 16 deplasmanı geride bırakan tutkulu taraftar Cunliffe'ın 5 çift ayakkabı eskittiği sezon maratonunda geriye 385 km koşacağı Bournemouth, 325 km koşacağı  ve 'yakın' deplasman Everton (74 km) kaldı... Burnley taraftarı elbette değilim ama Cunliffe'ın hikayesi bana Burnley küme düşmesin dedirtiyor.

20 Mart 2019

İtalyan Hamsisi Allegri


Torino şehri beş yıl önce bir yaz günü onun 'un yeni teknik direktörü olduğu manşetleriyle uyandığında taraftarlar çılgına dönmüştü. Juventus her zaman büyük hocalarla çalışırdı, onu takımın başına getiren Agnelli Ailesi, Torino sokaklarındaki taraftarlara sorulduğunda akıl tutulması yaşıyordu. 'nin üç şampiyonluk kazanan Conte'den sonra işi zordu. Daha ilk günden istenmeyen adam ilan edilen teknik direktörün ne kadar kredisi olabilirdi ki? Livorno'da liman işçisi bir babanın ve hemşire bir annenin oğluydu. Dokuz yaşında futbola başladı ve elbette yolu Livorno'dan geçti. Futbolculuk kariyeri de teknik adamlık kariyeri gibi tırnaklarıyla kazıdığı bir yoldu ama 'nın bir numaralı ligi Serie A'da genç kuşakların adını hatırlayacağı bir oyuncu hiçbir zaman olamadı. Pisa, Cagliari ve Perugia ile Serie A'nın havasını alan Allegri'nin lakabı her zaman zayıf bir futbolcu olduğundan dolayı "Hamsi" (Acciuga)ydi.

DÜĞÜNE İKİ GÜN KALA KAÇAN GENÇ
32 yaşına geldiğinde "Bir gün idmanda  sahasını uçak pisti kadar uzun gördüm ve bırakmaya karar verdim" dedi. İtalyan medyasına 90'larda bıraktığı magazin manşeti ise düğüne iki gün kala nişanlısını bırakıp kaçan kafası karışık genç futbolcu haberiydi. Teknik adam olmaya karar verdiğinde uzun bir yolculuğa çıkacağının farkındaydı. Çizme'nin dördüncü liginden yola koyuldu. Sassuolo'yu tarihinde ilk kez ikinci lige çıkartan adam olduğunda artık Serie A kapısı ona açılmıştı. 11 yıl önce Cagliari ile Serie A vitrinine çıkan bir hocanın geride kalan bu zaman diliminde Milan ve Juventus ile başardıklarına bakınca bir futbol dahisiyle karşı karşıya olduğumuzu kabul etmemiz lazım. Milan'a geldiğinde Berlusconi'nin takımı yedi yıldır şampiyonluk hasreti çekiyordu ve Allegri bu hasreti sona erdirdiğinde Mancini ile birlikte 45 yaş altında şampiyonluk kazanan teknik adam olarak lig tarihine adını yazdırdı. Hayat işte, Milan'da oynattığı pozisyondan memnun olmayan İtalyan futbolunun bir numaralı maestrosu Pirlo Juventus'a gitmişti. "Allegri'nin Juve'ye hediyesi" diyenler onun bir zaman sonra "" lakaplı Juventus'un başına geçeceğini elbette bilmiyorlardı. Milan'dan kovulmasına neden olan takım ise bizzat kendisinin Serie A yolunu açtığı Sassuolo'ydu...

SONUNA KADAR!
Massimiliano Allegri, Conte'den devraldığı koltukta sancağı hiç düşürmedi. Serie A'da arka arkaya gelen şampiyonluklara bir yenisi bu sezon sonunda eklenecek. Şampiyonlar Ligi'nde oynadığı iki finalde iki İspanyol devi  ve 'e kaybeden Allegri, bu sezon Ronaldo transferiyle hayalindeki kupaya favorilerden biri olarak başlamıştı.  gibi Avrupa'nın en iyi defans yapan takımına ilk maçı 2-0 kaybettikten sonra Allegri, altı yıl önce yaşadığı kabusun bir benzerini yaşadı.  hesaplarına hücum eden Juventus taraftarları, Allegri'yi linç ediyorlardı. Küfürler, hakaretler, istifa et diyenler... Bütün sosyal medya hesaplarını kapatırken La Gazzetta dello Sport'a "Sosyal medya ruh hastalarının toplanma merkezi. Bütün kötülükler, psikolojik bozukluklar oradan topluma yayılıyor" diye de serzenişte bulundu. Fazla vakti yoktu. Geride bir 90 dakika ve yemeden en az 3 gol atılması gereken bir Atletico Madrid... Avrupa'da en iyi beş teknik adam denildiğinde onun adını anan azınlıkta da olsa Allegri'nin yüksek taktik zekası o gece Juventus Arena'da Atletico Madrid'i paramparça etti. Manşetlerde elbette hat-trick yapan Ronaldo vardı ertesi gün ama İtalyan spor medyası, "Hamsi"nin hakkını verdi. Evine yolladığı Atletico Madrid'in stadı onun hayaline sahne olacak mı bakalım? Şampiyonlar Ligi finali 1 Haziran akşamı Madrid'de Wanda Metropolitano'da ve Juventus'un sloganı: Sonuna Kadar (Fino alla fine)...

Sana Uzaktan Baktım Real Madrid


Santiago Bernabeu'daki locasından çaresizce bakıyordu sahaya. Onu filme alan iki kameraman, bir prodüktör ve bir yönetmen yakında Amazon Prime'da yayınlanacak belgeseli için malzeme topluyorlardı. Belgeselde, o akşam Ajax'ın gençlerinin 'i dört golle sahadan silip bunu 1995'te yapmış ağabeylerine selam çaktıkları maçtan 'un "Sana uzaktan baktım Real Madrid" diyen yıkılmış hali yer alır mı bunu göreceğiz ama hayat dünyanın en iyi üç stoperinden biri için güzel değil bugünlerde. Sürklase olup futbolun o açıklanamaz garip büyüsüyle 2-1 kazandıkları ilk maçın son dakikalarında sarı kart görüp "Nasıl olsa turu geçtik" cezamı çekeyim, çeyrek finale hazır olayım diyen Sergio Ramos, Amsterdam'da gazetecilere bu niyetinden bahsedince, devreye UEFA girmiş ve İspanyol stopere artı bir maç ceza vermişti. İlk maçtan ucuz kurtulan Real Madrid, Bernabeu'da 80 bin taraftarın önünde Ajax karşısında dağılırken elbette ki Ramos'u aradı. O sadece iyi bir defans oyuncusu değil aynı zamanda zor maçların golcüsü, takım ne zaman sahada sendelese ayağa kaldıran ağabey ve kaptandı...

KEMİK SESLERİNİ SEVER
Sergio Ramos'un oyun karakterine sahip bir futbolcuyu sadece oynadığı takımın taraftarı sever. Kemik sesini sever Ramos, hava topuna çıktığı zaman üç kişiyi dağıtabilecek kadar güçlü, ikili mücadelede rakibin canını fena yakacak kadar da acımasızdır. Son Şampiyonlar Ligi finalinde sezonun en iyi adamı Mohammed Salah'ı sakatladığı pozisyon sonrasında suratındaki ifadeyi çoğu futbolsever hiçbir zaman unutmayacak. Real Madrid'de cezalı olduğu bir maçta tribünü 45. dakikada terk edip tutkunu olduğu boğa güreşlerine giden, genç yaşlardan beri at yetiştiren, üç çocuğuyla beraber vakit geçirmekten hoşlanan ve Madrid'in gece hayatından uzak duran da Ramos. Milli takımın basın toplantısında  Pique'ye Katalanca soru soran muhabirin "Katalanca cevaplar mısın?" isteğine müdahil olup "Burası , İspanyolca cevaplayacak" diyen de Ramos. Endülüs bölgesinde Sevilla'da doğan, Birleşik Arap Emirlikleri'nde Şeyh Zayed Camisi'ni ziyaret edip hayranlığını gizlemeyen de Ramos. 'nun 'i devre arasında oyundan aldığı bir maçın ikinci yarısına kendi formasının altına Mesut'un formasını giyip, "Gol atsaydım, formamı çıkartıp Mesut formasıyla turlayacaktım" diyen, bir Barcelona maçı sonrasında "Sana kornerlerde Puyol'u tut demiştim sen gittin Pique'ye" diyen Jose Mourinho'ya "Pique çok boşta kalıyordu, saha içinde taktiği Casillas ile değiştirdik. Siz  oynamadığınız için pek anlamazsınız" diyen de Sergio Ramos...

'BAŞIM DİK GİDERİM'
Çocukken İspanya Dünya Kupası'ndan elendi diye iki gözü iki çeşme olan, 2010'da 'da kupayı kaldırdıktan sonra ayağına dövmesini yaptıran, yetmedi diğer ayağına Şampiyonlar Ligi'ni resmeden de Sergio Ramos. İdolü uzun saçlarıyla bilinen Caniggia olduğundan 20'li yaşlarının başında ona özenip uzun saçlarıyla Real forması giyen de, "Maldini ve Fernando Hierro'yu örnek aldım" diyen de Sergio Ramos... Örnek aldığı Real Madrid kaptanı Hierro'yu bugünün Real Madrid başkanı  16 yıl önce takımdan göndermişti. Gün geldi, Ramos'un takımdaki ağabeyleri Guti ve Raul'un biletini Jose Mourinho kesti. Casillas ile birlikte Ramos, Mourinho'nun ayrılığında baş roldeydi. Şimdi Real Madrid'de Jose Mourinho'nun dönüşü konuşulurken Ajax maçından sonra Başkan Perez'in suratına "Sezon başında golcü al dedim, almadın. Şimdi utanın diyorsunuz. Ben başım dik giderim, verin paramı ayrılayım" diyen ve ertesi günkü idmanda üç kulvarda havlu atan arkadaşlarını toplayıp "Madem batıyoruz, gemideki fareleri görelim beyler" sözüyle kaptanlığını hatırlayan da Sergio Ramos... Bu bir devam filmiyse, Jose Mourinho'nun döndüğü kasabada Sergio Ramos'un atına atlayıp uzaklaştığı sahneye hazır olalım...

Salamancalı Çocuğun Hikayesi


Salamanca'da doğduğu evden ayrıldığında 14 yaşındaydı.  çağrıyordu, gitmemek ne mümkün. O yaşta bir çocuk altyapı tesislerinde yaşayıp ne zorluklar çekerse onu çekti. Hatta daha fazlasını da çekecekti ama haberi yoktu. 'nın dört yıl arka arkaya şampiyonluğuyla rekabette geri düşüp sonra ayağa kalkan Real Madrid'in başında Arjantinli eski yıldızları Jorge Valdano vardı. 80'lerin Akbaba Beşlisi ile fırtına gibi esen kulüp genç yıldızlardan yine bir beşli çıkarma peşindeydi. Salamancalı çocuğun da yer aldığı genç takımdan Sandro, Garcia Calvo ve Rivera, Real Madrid tarihlerine adlarını yazdıramadılar. Dani, Barcelona'ya gitti. İki genç daha vardı o kadroda. Raul ve Guti... Salamancalı çocuğun en yakın arkadaşları.

REAL MADRID KİMSEYİ BEKLEMEZ
Daha A takıma çıkmadan Madrid'de herkes ondan bahsediyordu. Sol ayağı mükemmeldi, orta sahada oynuyordu ve santrforun arkasında her şeyi yapacak bir oyun görüşüne sahipti. Bazen olmaz, hayat izin vermez. 96 Kasımı'nda soğuk Madrid'den güneşli bir Las Palmas öğlenine uçtu genç milli takımla. Dizinin bağlarını o milli maçta kopardı. 20 yaşındaydı ve Real Madrid kimseyi beklemezdi. Sakatlık süresi uzadı ve Salamancalı çocuğun Madrid hayali sona erdi. En yakın arkadaşları Raul ve Guti ise 15 yıl boyunca takımı sırtladılar. Bir gün yine hayatları kesişecekti. Salamancalı çocuk 20'li yaşlarının ortasında futbolu bırakmak zorunda kaldığında müziğe sarıldı, gün geldi bir grup da kurdu kendine. Pignoise grubuyla sahneye çıktı, artık bir rock müzisyeniydi. Sakatlanmasa A takıma çıktığı yıl İtalyan teknik adam  ile çalışacaktı. Capello 10 yıl aradan sonra 'ya döndüğünde Guti ve Raul sahada esiyor, Salamancalı çocuk ise onların davetlisi olarak tribünden destek veriyordu, artık iyi bir Real Madrid taraftarıydı... Mourinho, Ancelotti ve Benitez gibi birinci sınıf teknik adamlarla çalıştıktan sonra R. Madrid Başkanı  bir devrime imza attı. Tribünler ve medya göreve genç takımın hocası Zidane geldiğinde şaşkındı. Teknik adamlık tecrübesi olmayan bir efsane...

ÇAKIŞAN, DAĞILAN, BİRLEŞEN HAYATLAR
Raul Avrupa futboluna veda etmiş, Guti de  sonrasında  yorumculuğu yapıyordu. Domino efekti işte... Guti, R. Madrid altyapısında çalışmaya Raul ise teknik adamlık kurslarına başladı. Salamancalı arkadaşlarını ise hiç hayatlarından çıkarmamışlardı. 2015 yılında yıldız takımların teknik direktörü olarak işe başladı. Real Madrid'e geldiği yaştaki çocukların dilinden o anlardı. Başarılı da oldu, İspanyollar eski bir futbolcuya kolay kolay hemen B takımını vermezler, adınız şöhretiniz ne olursa olsun ufak yaş takımlarından başlarsınız. Salamancalı da böyle yükseldi. Hayali de doyasıya giyemediği Real Madrid forması yerine bir gün Santiago Bernabeu'ya  olarak çıkmaktı... Guti ve Raul'un kadim dostu 'Salamancalı çocuk'  43 yaşında. Hafta ortasında Barcelona'nın Real Madrid'i 3-0 yenip 'nda finale çıktığı maçta tribündeydi. Maçın ardından , Casemiro ve Kroos'u sert bir dille eleştiren Benito'nun görevine son verdi kulüp. 'in milli takıma gideceğinin açıklandığı ve Beşiktaş'ta belki de sorumlunun artık Guti olacağının düşünüldüğü günde... Aynı gün Alvaro Benito'nun yerine yakın arkadaşı Raul'u getirdiler... Çakışan, dağılan ve bir yerde yine birleşen hayatlar... Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarittu'nun Amores Perros filmindeki gibi...

Milano'da Son Tango


Bizim dizilerin  ülkelerinde neden çok sevildiğini anlamak zor değil. Aşk, entrika, gözyaşı... Dünyanın uzak bir köşesinde de benzer hayatlar yaşandığını bilmek onları iyi hissettiriyor. Emin olun Arjantinli Wanda Nara-Mauro Icardi çiftinin hayat hikayesi de dizi olsa bizde çok izlenir. Netflix ya da Amazon Prime  belgesellerinin yanına yakın bir zamanda onların da hikayesini eklerse şaşırmam doğrusu... Kim peki bu çift derseniz, hızlı bir pilot bölüm çekelim birlikte. Icardi, Arjantinli ama Messi gibi  altyapısında yetişti, La Masia'da kimi A takıma yükselir 'da oynar kimi de valizini toplar kapıdan çıkar. Icardi de genç yaşta İspanya'dan İtalya'ya göç etti. Sampdoria'da parladı ve İtalyan futbolunun bir büyüğü onu kaptı.

ARJANTİN'İN VICTORIA-DAVID BECKHAM'I
Inter'de 25 yaşına gelmeden kaptanlığa gelmek zordur, takımın 20 yıl formasını giymiş bir başka Arjantinli Zanetti'den sonra o pazubandı taşımak ise çok daha zordur. Geçen sezon gol kralı olan Icardi 24 yaşında çıkardığı otobiyografisiyle "Acelen ne, yaşadığın nedir ki hayatta" dedirtse de "My way" deyip yoluna devam etti. Eski takım arkadaşı 'in üç çocuğunun annesi Wanda Nara ile evlenmesi ikiliyi Arjantin'in Victoria-David Beckham çifti yaptı. Artık gelsin reklamlar, yeni sponsorluk anlaşmaları... Karşı karşıya geldikleri bir maçta Maxi Lopez'in Icardi'nin elini sıkmaması, genç oyuncunun Lopez'in çocuklarıyla fotoğrafları, Wanda Nara'nın skandal açıklamaları derken İtalyan spor medyası çifte her gün neredeyse iki sayfa ayırmaya başladı. Wanda Nara bir  canavarıydı ve menajerliğini üstlendiği eşinin haklarını korumak için çıktığı yolda Inter'de koca bir duvara çarptı. Milano kulübünün 'tan  ettiği CEO, Moratta, skandal değil gol istiyordu, Icardi çifti ise yıllık 9 milyon euro'dan yeni bir kontrat. Pazarlıkların ilk günlerinde Inter taraftarı Icardi'nin yanındaydı... Wanda Nara, Inter yönetiminin sezon başında Icardi'yi Juventus'a satmak istediğini söyleyince ipler gerildi.

INTER YÖNETİMİNİN SABRI TAŞTI
Takım arkadaşlarını hayati Şampiyonlar Ligi maçı öncesi özel uçağa koyup Madrid'e Boca-River maçını izlemeye götüren Icardi, takım turnuvaya veda edince köşeye sıkıştı. Sonrası bir aile dramı. Icardi'nin kız kardeşi Wanda Nara'yı servet avcısı olmakla suçladı ve ağabeyi Mauro'yu kendilerinden ayırdığını ve görüşemediklerini sosyal medyada paylaşınca mahalle karıştı. Icardi, ailesine rest çekmiş ve Wanda Nara'nın yanında yer almıştı. Eş-menajer Nara, Inter yönetiminin üstüne oynamaya başladı, "Icardi'ye yeni kontrat vereceklerine ona her maç beş pas atacak futbolcu alsınlar" dediğinde Icardi tesislerde artık yemeklerini tek başına yiyordu. Devra arası tatilinden 'elbette' rötarlı döndüler ve 100 bin euro ceza yediler. Son golünü 15 Aralık'ta atan Icardi, Inter yönetiminin sabrını taşırdığında takvimler 13 Şubat'ı gösteriyordu. İtalyan kulübü, Arjantinli santrforun artık takım kaptanı olmadığını açıkladığında ipler koptu. "Sakatım" diyen Icardi Avusturya'da Avrupa Ligi maçına gitmeyeceğini açıkladı.

MADRİD YOLCULUĞU BAŞLAR MI?
Sezon başında İtalyan spor medyası iki Arjantinli santrfor Higuain ve Icardi'nin Milano'daki düellosundan bahsediyordu. Haklıydılar, çok satan bir hikayeydi. Pilot bölümün sonunda ne oldu? Higuain Milan'da tutunamadı ve Chelsea'ye kiralandı, Londra kulübü transfer yasağı aldığında sezon sonunda Juventus'a dönmek zorunda. Tenzili rütbe sonrası Icardi de artık kendine yeni takım arıyor ama golcü arayan Avrupa'nın dev kulüpleri 100 milyon euro bonservis ödeyecekleri oyuncunun eşinin menajer olarak pazarlık masasına oturduğunda ne kıyametler koparacağının farkındalar...
Bu dizinin ikinci bölümü, kendisine inanmayan Barcelona'dan intikam için jeti Madrid Barajas Havaalanı'na inen ve 'e imza atan Icardi ile başlar mı?

Katalonya'daki Portakal Bahçesi


Şampiyonlar Ligi'nde Ajax'ın çırak mertebesindeki futbolcuları, 'in ustalarına tabelada boyun eğdi ama izleyen herkes o kült formayı giymiş gençlere şapka çıkarttı. Avrupa futbolunun efsane altyapılarından birine sahip Ajax, çeyrek asır sonra bir numaralı kupada geçmişine de selam çaktı aslında oynadığı futbolla. Karşılarında Avrupa'nın en büyük rekabeti olan 'nun karşı cephesi vardı. Real Madrid son 50 yılda 'nın anti-teziydi.
10 yıl önce yedi Hollandalı'nın olduğu kadro dışında hep uzak durdular Portakallardan. Total  onlara uğramadı. İspanyol yetenekler ve hiç eksik olmayan süperstar yabancılarıyla santra noktasına yürüdüler.
Ajax ise rekabetin karşı cephesinin tedarikçisi oldu, Katalonya'daki portakal bahçesi gibiydiler. Barça ham meyveyi dalından koparmazdı.
Uzun hikaye de 1971 yazında başladı. Hollanda futbolunun altın jenerasyonunun iki Dünvya Kupası'nı finalde kaybettiği 70'ler... Total futbolun babası Rinus Michels'in Barcelona'ya adım atmasıyla mı değişti İspanyol futbol tarihi yoksa dört yıl sonra General Franco hayata veda edince mi? Galiba  gelince...

JOHAN CRUYFF ETKİSİ
Yedi yılda çok şey kazandıkları söylenemez, bir lig şampiyonluğu bir de ... Ama temeli atıp gittiler. Barcelona ilginçtir 10 yıl boyunca Hollandalılardan uzak durdu... 80'ler Real Madrid'in 'Akbaba Beşlisi'nin fırtına gibi estiği dönemdi. Londra'da Şampiyon Kulüpler Kupası'nı getiren golü frikikten atan Koeman ise Cruyff ve Neeskens'ten sonra Barça formasını giyen üçüncü Hollandalı oldu. Oğul (Jordi) Cruyff ve Witschge'nin çok da iz bıraktığı söylenemez ama 88'de yine Johan Cruyff girdi kapıdan, çantasında altyapı projesiyle. Sarı Fare futbolculuğu zamanında kazanamadıklarını teknik adamlığında fazlasıyla kazandı.
Arka arkaya dört lig şampiyonluğu, toplamda 11 kupa... Başkan Nunez onu yolladığında Barça kulübü ikiye bölündü. Cruyff'çular altı yıl beklemek zorunda kalacaktı.

GELENEĞİ RIJKAARD SÜRDÜRDÜ
Ajax ile 29 yıl önce Real Madrid'i iki maçta da paramparça eden Louis  göreve geldiğinde portakal bahçesi kasa kasa Barça'ya taşındı. Bogarde, Hesp, Reiziger, ardından işi bilen şık ağabeyler, De Boer kardeşler, Cocu, Zenden ve Kluivert. Van Gaal huysuz adamdı, iki lig şampiyonluğu kazandı ama Katalan medyasıyla sürekli kavga eden Hollandalı, Başkan Nunez 19 yıllık koltuğunu kaybedince gitme zorunda kaldı. Cruyff'çuların zamanıydı artık, Overmars, Davids, Van Bonckhorst gibi C vitaminleri vardı kadroda ama yetmiyordu.

BAYRAĞI GUARDIOLA TESLİM ALDI
Geride kalan 48 yılda Hollandalı dört teknik adam ve 20 futbolcu Barça forması giydi. İki kaleci, beş defans oyuncusu, sekiz orta saha ve beş forvet Katalanlara dokuzu lig şampiyonluğu olmak üzere toplam 22 kupa kazandırdı. Rijkaard'dan bayrağı teslim alan  Barça'da her şeyi ama her şeyi kazandı.
Onun ustası Johan Cruyff'tu...
Yıllar sonra Guardiola, B. Münih'i çalıştırırken B takımının başında da bir Hollandalı vardı. Guardiola'dan çok şey öğrendiğini söyleyen Erik Ten Hag... O kim derseniz, başa dönmemiz lazım. Real Madrid'e kaybeden ama oynattığı futbolla rakibinin başını döndüren Ajax'ın teknik direktörü...