Finali nefis
biten film ya da diziler gibiydi geçen hafta sonu İtalya’da futbol sahasında
yaşananlar. Şampiyonun (Juventus) belli
olduğu ligde son hafta Inter, Lazio deplasmanına giderken üç puan gerideydi.
Bir hafta önce büyük bir sürpriz yaparak kaybeden Inter, Şampiyonlar Ligi’ne son
bileti elinde tutan Lazio’yu mağlup ettiği takdirde o bileti kapacak ve
Milano’nun yarısı için film mutlu sonla bitecekti. Üstelik ortada bir de futbol
tarihine “5 Mayıs sendromu” olarak geçen unutulmaz maçın iki cephesi karşı
karşıya gelecekti. 16 yıl öncesine Mayıs ayına dönelim. O sezon 13 yıldır
şampiyonluk hasreti çeken Emre Belözoğlu ve Okan Buruk’lu Inter son hafta Lazio
deplasmanına bir puan önde gelmişti. Takipçisi Juventus ise Udinese
deplasmanındaydı. Lazio tribünleri, Inter’in şampiyon olmasını istiyor ve
anti-Juve tavırlarını hafta boyunca gizlemeden gösteriyorlardı. 5 Mayıs 2002
öğleden sonrasını Interliler hiç unutmadı, unutmayacak da.. Lazio’nun iddiası
yoktu ve herkes Inter’in kolay kazanıp şampiyon olmasını bekliyordu. Forvetinde
Ronaldo ve Vieri olan Inter o gün sahadan 4-2 mağlup ayrıldı. Lazio’nun
gollerinden birini atan Diego Simeone ve rakip takımdaki Emre yıllar sonra
Atletico Madrid’de hoca-futbolcu olarak bir araya geleceklerdi, elbette
haberleri yoktu. Interli futbolcular o Roma öğleden sonrasında gözyaşlarına
boğuldular, Udinese’yi deviren Juventus şampiyon olmuştu. Şimdi geçen haftaya
dönelim. Maç öncesinde en çok konuşulan isim Lazio’nun Hollandalı stoperi
Stefan de Vrij. Her futbolcu Şampiyonlar Ligi’nde oynamak ister ama Vrij için
hesap karışıktı. Gelecek sezon için Inter ile anlaşan Hollandalı savunmacı
formasını giydiği Lazio maçı kaybetmezse Şampiyonlar Ligi’ni televizyondan
izleyecekti. Üzerinde baskı oluştuğundan Lazio cephesinden “İstersen oynama”
teklifi geldi ama Vrij kabul etmedi. Akıllara ziyan bir 90 dakikaydı. Lazio öne
geçti, Inter yakaladı, Lazio 2-1 yaptı ve son yarım saatte Inter’e iki gol
lazımdı. Inter’in bir penaltısı Video Hakem tenolojisiyle iptal edildi ve
sonrası dram. Stefan de Vrij’in ceza sahası içindeki hareketi Inter’e penaltı
kazandırdı. Icardi 2-2 yaptı ve 81’de Vecino skoru 3-2 yaptığında Stefan de
Vrij sahada yıkıldı kaldı, üç dakika sonra oyundan alındı ve yedek kulübesinde
ağlamaya başladı. Inter, 5 Mayıs sendromunu yenmiş, 16 yıllık hesabı kapatmış
ve Şampiyonlar Ligi biletini Lazio’nun elinden kapmıştı. Büyük zaferin ardından
Milano’ya dönen takımın kaptanı Icardi’nin gözü kulağı artık Buenos Aires’ten
gelecek haberdeydi. Ligde 29 gol atıp kral olan Arjantinli santrfor, 2018 Dünya
Kupası’nda forma giymenin hayaliyle uyudu o gece. Kara haber tez gelir.
Tangocuların, Rusya kafilesine Icardi alınmamıştı. Bu kararın altındaki imza
elbette teknik direktör Sampaoli’nindi ama kulislerde çok zamandır konuşulan
bir başka Arjantinli futbolcu Maxi Lopez’in eşiyle evlenen Icardi’nin Lionel
Messi tarafından kara listeye alındığı ve onu bırakın maç 11’inde kampta bile
görmek istemediğiydi. Arjantin 4 yıl
önce de Cambiasso ve Carlos Tevez’i Dünya Kupası’na götürmemiş ve kıyamet
kopmuştu. 2006 Almanya’da Zanetti, Veron gibi yıldızlar evlerinde kalmış,
2002’de Riquelme ve Saviola maçları televizyondan izlemişti. Tabii evde
kalanların en ünlüsü Arjantin’in ev sahipliğini yaptığı 1978 Dünya Kupası’nda
Cesar Menotti’nin kadroya almadığı Diego Maradona idi.. Şimdi Icardi, alt
yapısından yetiştiği Barcelona’nın ve Messi’nin karşısına gelecek sezon Real
Madrid formasıyla çıkma hesabı yapabilir. Stefan de Vrij’in terine emeğine
kimse laf etmedi, gelecek sezon Inter formasıyla Şampiyonlar Ligi’nde oynarken
eski takım arkadaşları onu televizyondan izleyecekler. Avrupa Ligi Kupası’nı
attığı gollerle Atletico Madrid’e kazandıran Fransız forvet Griezmann,
Barcelona’ya imza atabilir. Futbol sezonu bitti, biriktirdiğimiz rakamlar değil
hikayelerdi o yüzden son sözü İranlı
şair Füruğ Ferruhzad söylesin: “Kuş Ölür
Sen Uçuşu Hatırla”
10 Haziran 2018
3 Haziran 2018
Madrid'den Altınordu Geçti
Bilirsiniz
Hollanda bir ekoldür futbol dünyasında, Rinus Michels ve Johan Cruyff’un oyunun
taktik tarafındaki eşsiz dehalarına, ülkenin muhteşem alt yapı düzeni eşlik
eder. Ajax alt yapısı da 40 yıldır Avrupa’da birçok kulübün rol modeli
olmuştur, kimi başardı kimi yarı yolda bıraktı ama 20 yıl önce Newcastle
United’ın Amsterdam’a yolladığı antrenörün aldığı cevap çok şeyi anlatır. Ajax
alt yapısındaki hocaya “Siz nasıl bu kadar çok santrfor yetiştirebiliyorsunuz”
diye sorduğunda İngilizin aldığı cevap “Kek tarifi olsa da versem” idi…
Ben de kek
tarifini almak için gitmedim elbette Madrid’e… İspanya’nın başkentine 15 km
uzaklıktaki Fuenlabrada’da düzenlenen 17 yaş altı Dünya Kulüpler
Şampiyonası’nda bizim memleketin şampiyon çocukları da vardı. Bir tarafta
Brezilya’dan Palmeiras, Santos, İspanya’dan Barcelona, Real Madrid, Atletico
Madrid, Fransa’dan O. Marsilya ve Japonya’dan Jef United ve bir tarafta da
bizim çocuklar, Altınordu. 10-11 yaşında girdikleri alt yapıda basamakları
birer birer ve ağır ağır çıkarken sadece iyi futbolcu olmak için aynı zamana
iyi birer birey ve iyi vatandaş olmak üzere de eğitilen bizim çocukları sadece
sahada değil, uçağa binerken, yemek yerken, otobüste maça giderken de
gözlemledim. Pırlanta ustası gibidir alt yapıda görev yapan teknik adamlar.
Altınordu U17 Takımı’nın teknik direktörü Hasan Fırat’ın 80 dakikalık maçlarda
her dakika yaptığı taktik uyarılardan daha çok beni etkileyen, maçlar
bittiğinde oyuncularından yedek kulübesini ve soyunma odasını temizlemelerimi
istemeseydi. Onlarla yaptığı toplantılar, gencecik çocukları yüreklendiren
cümleleri ve 11 fidandan bir takım yapabilmek çabalarını uzaktan sessizce
alkışladım içimden. İlk maçta karşılarında Avrupa’da alt yapı denince akla
gelen ilk kulübün gençleri vardı. Pique, Messi, Xavi, Iniesta’nın ve
onlarcasının yetiştiği Barcelona’nın gençleri karşısında çocuk yaştan beri
oynadıkları 4-2-3-1’den vazgeçmeden büyük bir disiplinle oynadılar. Kim daha
yetenekli peşinde değildim, sahaya nasıl yayılıyorlar, hücuma nasıl çıkıyorlar,
Hasan hocaları kenardan uyarıda bulunduğunda hatalarını nasıl düzeltiyorlar,
bunu görmek istedim. Barcelona’yı 2-1 devirdiklerinde yaşadıkları sevince,
gurura, mutluluğa ortak oldum. Bir taraftan eğitim hayatlarına devam eden ama
kulübün sporcusu olarak kitap okumak, ondan özet çıkartmak, sosyal aktivitelere
katılmak gibi birçok yükümlülükleri olan bu gençlerin, Brezilya’nın efsane
kulüplerinden Santos’un alt yapısı karşısında geçtiği büyük teste şahit oldum.
Sadece futbolu düşünen bizim efendi çocuklarımız, karşılarında oyunu
çirkinleştiren, yere yatıp vakit geçiren, sert fauller yapan yaşıtları
karşısında psikolojik olarak nasıl ayakta kalabildiklerini ve onların diliyle
konuşmak yerine kendi dilleri kendi öğrendikleriyle cevap verdiklerini gördüm.
Santos’a kaybettiler ama tabela mühim değildi. Altınordu Başkanı ve bu ülkenin
gururu haline gelen bu alt yapının mimarı Seyit Mehmet Özkan hayallerini
gerçekleştiren bir güzel memleket insanı. Altınordu alt yapısında 10-19 yaş
aralığında 260 genç futbolu ve hayatı öğreniyor. 105 merkezde ise 7200 çocuk,
Altınordu’nun vizyonu altındaki futbol okullarında gelecekte tribünlerin
karşısına çıkmayı hayal ediyor. 17 yaş
takımı Madrid’de, 13 yaş takımı Almanya’da Stuttgart’ta turnuvada, 14 yaş
takımı bu hafta Madrid’e turnuvaya gidiyor… 12 yaş takımı da bayramda Berlin’deki
turnuvada olacak. 17 yaş turnuvasının organizatörü Real Madrid’in efsane Akbaba
Beşlisi’nin üyesi ve kaptanı Manolo
Sanchis ile bizim çocuklar sahadayken geleceğin futbolunu konuştuk tribünde…
“Ben böyle organize bir takım beklemiyordum. Artık sistemli oynuyorsunuz,
Türklerin problemi hep buydu” dedi.. Sağ olasın Sanchis ve yolunuz açık olsun
çocuklar…
26 Mayıs 2018
13 Mayıs 2018
Çimlerin Büyüdüğünü Duyuyor Musun?
Bir
kelime onun doğduğu memleketin tarihini anlatabilir aslında: Saudade.
“Geçmişe özlem” diye çevirenler yanılırlar. Saudade, Portekizcenin dünyaya
hediye ederken en çok kendine sakladığı yedi harftir. Yüzyıllar boyunca deniz
aşırı toprakları fethe giden erkekleri özleyen, gidip de dönemeyenlerin
ardından Portekizli kadınların yaktıkları ağıtları anlatan duygudur Saudade.
Lizbon’da gecenin bir vakti sokaklara taşan Fado’lar hep bu duyguyu anlatır. O
da bu toprakların adamı olarak Saudade’yi iyi bilir ama içinde saklar. İç ve
dış dünyasında kurduğu ilk denge belki de budur.
Lizbon
yakınlarında Setubal’da doğan Jose Mourinho, ataları gibi sömürgeleri
yaptıkları topraklarda kan dökmedi ama İngiltere’de başlayan, İtalya ve
İspanya’da devam eden ve bir gün tekrar Portekiz’e dönecek derken yine Ada’nın
yağmurunda ıslanan bir adam çıkardı karşımıza. “Ülkemi özlemiyorum, Lizbon’u
özlemiyorum. Portekiz Milli Takımı’nı değil ama belki bugüne kadar hiçbir şey
kazanmamış bir milli takımı çalıştırabilirim” derken de ruhunun yokuş
aşağı koşan o çok insanı zayıflıklarını dengelemesini bilen biri o…
Hasret
çekmeyen bir adamın günün birinde futbolu biz icat ettik diye gerinen bir
ülkenin topraklarına ayak bastığında medyanın karşısına geçip “Kusura
bakmayın, basit ve kolay bir hayat isteseydim Portekiz’de kalırdım. Porto’da en
tepede, dizlerim dibinde Şampiyonlar Ligi Kupası. Tanrı, o kulüpte Tanrı’dan
sonra ben. Büyük futbolcuları olan bir takıma geldim. Küstah görünüyor
olabilir, buradayım çünkü küstah olduğum kadar özel bir teknik adamım da” demesi
de su terazisinin bir parçasıydı.
Selefi
Ranieri ona şans dilemek yerine “Portekiz gibi bir ligden Premier Lig’e
geliyor. İşi zor” demiş o da dakika bir cevabı yapıştırmıştı: “UEFA Kupası’nı
ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanırken yendiğim takımlara baksın. Hepsi Portekiz
takımı değildi. Aranızda Ranieri’nin telefonu olan varsa, arasın söylesin.”
Kibirli
İngilizlerin ilk tanışma partisinde verdiği cevaplar aslında “Altta kalanın
canı çıksın” dünyasında “Mütavazı olma inanırlar”ın bir tezahürüydü. “Küçük”
ülke Portekiz’den gelen bu genç adam nasıl olur da Sir Alex Ferguson’un, Arsene
Wenger’in domine ettiği bir ligde, 50 yıldır şampiyon olamamış bir takımı üç
yıl içinde şampiyon yapacağını iddia edebilirdi! Bu iddiasını üç değil, daha
ilk senesinde gerçekleştiren “Özel biri”nin iletişim gücünün sahada
yaptıklarından çok daha fazla özel olduğunu anlamak için filmi geriye sarmak
gerekiyor.
Babasının
kaleci ve antrenör, kendisinin yetenekli olmadığından futbolcu olamadığını ve
öğretmen annesinin de ısrarıyla spor akademisine gittiğini bilmeyen yok. Baba
Felix sayesinde futbol dünyasının içinde kaldığı, insan tanıdığı doğrudur ama “hikayesi”
29 yaşında başlar. Bobby Robson, Sporting Lizbon ile anlaştığında tercümanın
aynı zamanda bir futbol antrenörü olmasını şart koşar. O sıradan antrenör ama
iyi tercüman Jose Mourinho’dur. Sporting’de çok uzun kalmazlar ama talih bu ya
Porto, İngiliz teknik adamı anında kapar, Jose de yanında 10 yıl sonra çok şeyi
kazanacağı kulübün kapısından içeri girer. Mütercim tercüman olarak kalsa bugün
belki de akademisyen olarak Lizbon barlarında yeni kondisyon tekniklerini
tartışan biri olmaktan öteye gidemeyecekti. Robson ile rolleri iyi paylaşır.
İngiliz hoca sonuç odaklıdır, antreman bilimini iyi bilen Jose, defansif
organizasyon için kafa patlatır.
Barcelona
Başkanı Nunez, dört sezon arka arkaya şampiyonluk kazandıran, kulübün 30 yıllık
geleceğini de o günden La Masia’yı kurarak garanti altına alan Cruyff ile
yollarını ayırdığında Robson’ın kapısını çalar. “Harbi” Ronaldo’nun, Luis
Figo’nun olduğu Barcelona… Sporting gibi Barça’da da bir sezon kalabilen Robson
ile yollarını ayırdığında takımın başına gelen Louis Van Gaal’in yanında
yardımcı olarak kalan Jose Mourinho, “Koca kafalı” Hollandalı’dan çok şey
öğrenir. Karşısındaki adam genç Ajax’ıyla iki Şampiyonlar Ligi finali oynamış
birini kazanmış birini kaybetmiş, disiplinli olduğu kadar da zor adamdır. Önce
Katalan medyası, ardından başkan Nunez sonra taraftar Van Gaal’dan nefret
ederken farkında olmadıkları aslında nefret objesinin Mourinho olduğudur.
Portekizli,
Hollandalı teknik adamın sözlerini basın toplantılarda eğer büker, sansürler,
yeri gelir yumuşatır yeri gelir sertleştirir, Barça’nın “fair play”ini aşan bir
sertlik şehirde herkesi rahatsız eder.
Hoş, yıllar sonra ustası Van Gaal ile kapışacak olan Mourinho, taktik kadar genç Guardiola, Xavi’lerin olduğu Camp Nou’daki soyunma odasında insan yönetmeyi öğrenir. Bir zaman sonra takımdaki Hollandalı futbolcular ve Figo dışında dostları kalmaz ikilinin. Kıyamet transfer hamlesiyle Figo, Real Madrid’in yolunu tutarken, Van Gaal de valizi toplar, yerine gelen kulübün eski futbolcusu Serra Ferrer, Jose ile çalışmak istemez. O günü iyi not etmek lazım çünkü istenmeyen Mourinho bir zaman sonra Drogba golü attığında çimlerin üzerinde kayarak Barça’dan intikamını alır. Ertesi gün Katalan spor gazetesi “El Mundo Deportivo “En az Figo’dan nefret ettiğimiz kadar senden de nefret ediyoruz” manşeti atar. Doğruya doğru, flu değil net adamdır Jose Mourinho…
Hoş, yıllar sonra ustası Van Gaal ile kapışacak olan Mourinho, taktik kadar genç Guardiola, Xavi’lerin olduğu Camp Nou’daki soyunma odasında insan yönetmeyi öğrenir. Bir zaman sonra takımdaki Hollandalı futbolcular ve Figo dışında dostları kalmaz ikilinin. Kıyamet transfer hamlesiyle Figo, Real Madrid’in yolunu tutarken, Van Gaal de valizi toplar, yerine gelen kulübün eski futbolcusu Serra Ferrer, Jose ile çalışmak istemez. O günü iyi not etmek lazım çünkü istenmeyen Mourinho bir zaman sonra Drogba golü attığında çimlerin üzerinde kayarak Barça’dan intikamını alır. Ertesi gün Katalan spor gazetesi “El Mundo Deportivo “En az Figo’dan nefret ettiğimiz kadar senden de nefret ediyoruz” manşeti atar. Doğruya doğru, flu değil net adamdır Jose Mourinho…
Porto
ile UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde kazandığı iki sezonda ortaya koyduğu
dizilişlerden önce gelenin takım olma meselesidir. Mourinho’nun takımlarında
futbolcuları onun fedaisidir, aslanlar gibi çarpışırlar, deli gibi koşarlar,
tekmeye kafa uzatıp kalelerini savunurlar, Andres Villas-Boas rakip analizi
yapar, üniversiteden arkadaşı Rui Faria kondisyonu verir, Jose de medyanın karşısına
geçip işler kötü gittiğinde iki polemikle takımına paratoner olur.
Monaco
ile Şampiyonlar Ligi finalini oynamadan bir sonraki sezon için Chelsea ile
anlaştığını öğrenen Porto taraftarının ailesini ölümle tehdit ettiği bilgisi
kendisine ulaştığında, kazandığı kupanın törenine katılmayan Mourinho için
Londra günlerinde yapılması gereken Ivan Drago’nun topraklarından gelen kulüp
patronu Roman Abramoviç’e yenilmeyen ve ağlamayan bir “Ivan Drago” Chelsea inşa
etmektir. Mourinho girdiği her soyunma odasında ahengi yakalamak için hep aynı
hamleyi yapar. Chelsea’de Ranieri’nin “Serie A” etiketli adamları Crespo, Veron
ve Mutu’nun kellesini alır.
Premier
Lig’deki ilk döneminde neler yaptığı bir tık uzağınızda. Mourinho’nun Ada’daki
3. Sezonunda karşılaştığı ihanet onun sonrasındaki kariyerini de belirler
aslında. Malouda, Cole ve Lampard dışında seveni kalmadığında, Shevchenko ve
diğerleri Abramovich’in kellesini almasını istediği günlerde kulüp tarihine
geçecek bir cümle kurar: “Beni en çok evinizde maç kaybettiğinizde
özleyeceksiniz.” Stamforf Bridge’de maç kaybetmeden giden Jose’nin
kapısını ilk çalanın Barcelona olması da ne büyük (!) tesadüftür.
Yıpranan
Rijkaard’ın yerine hoca arayan Katalanlar, Lizbon’a ayağına kadar gider ve
“Seni istiyoruz ama medya ve Real Madrid ile kavga etmeyecek, Barça’nın etik
değerlerine sadık kalacaksın” şartını koşarlar. Aldıkları cevabın en kısa hali “Ben
değişmem”dir. O günlerde Camp Nou’da asılan “Frank Si, Mou No”
pankartını da görür ve unutmadığını anlatmak için önce yaşaması gereken bir
İtalya macerası vardır.
Inter
gibi kaybedenler kulübünün başına “Özel biri”nin gelmesi İtalyan medyasının
düşen tirajlarını toparlamak için biçilmez kaftandır. “Milan’ın üç televizyon
kanalı, Juventus’un gazetesi (Tuttosport) bizim ise sadece kulüp kanalımız var”
diyerek hızlı bir giriş yapar ve ortalık yangın yerine döner. Mourinho kaosun,
anarşinin adamıdır, dün Wenger’e bugün Conte’ye yaptığını İtalya yıllarında da
yapar, rakiplerin teknik adamları çileden çıkarır, çok kazanmanın kibriyle
kupası olmayanı “Sıfır Kupa” diye aşağılarken, İnter ile üçte üç yapmanın
keyfini de sürer.
Ülkenin
en ünlü spor gazetecisi Mario Sconcerti’ye canlı yayında “Mancini senin sofra arkadaşın
ben değilim. Benimle doğru konuş” diyen Inter’de kale arkası Curva Nord
dışında tribünler takıma yeterli desteği vermediğinde “İtalyan tribünleri iyi
diyorsunuz da hiçbiri Atina’dakilerin eline su dökemez” diyen de Jose
Mourinho’dur…
Real
Madrid’de otoriteyi sağlamak için Raul ve Guti gibi iki yaşayan efsanenin biletini
kesen ama gün geldiğinde onların kardeşleri Casillas ve Sergio Ramos’un
“Kılıçla gelen kılıçla” gider (*bkz: o meşhur dialoglar) hatırlatmasıyla
Madrid’de de valizlerini toplamak zorunda kalan bir benzeri ihaneti
Chelsea’daki ikinci döneminde de yaşayan Jose Mourinho için zevk vermeyen
futbol oynatan, kibirli, küstah ve
bilumum olumsuz sıfatlarla dolu bir kara portre yazmak kolaydır, yazılmış
binlercesi varken…
Lakin
usta müzisyenlerden oluşan bir orkestrayı emprovize müzik yaptıklarında
verebilecekleri bir gecelik keyfi, bir yıl yaşatabilmek için herkes işini iyi
yapsın diyerek orkestra şefliğini soyunan ve ne bir nota eksik ne bir nota
fazla isteyen Mourinho’nun nasıl bir şef olduğunu hayal etmek için gözlerinizi
kapatın şimdi…
Mourinho
orkestrasıyla birlikte süzülen, zarif bir bir şef hiçbir zaman olmadı.
Gözlerimi kapadığımda aklıma gelen Leon filminden iki sahnedir: Operasyonun
başındaki Stansfield’in (Garry Oldman) koridorda “Fırtınadan önceki bu sessizliği
seviyorum. Bana Beethoven’ı hatırlatıyor. Duyuyor musunuz? Hani kafanızı çime
koyduğunuzda, çimlerin büyüdüğünü duyarsınız ya, işte onun gibi. Beethoven’ı
sever misiniz?” dedikten sonra Leon’un komşusunun evine dalıp kendi
maçını başlattığı an… Ve… İşler yolunda gitmediğinde “Bana herkesi getirin”
diye bağırdığında “Herkes derken ne demek istedin” diye korkuyla soran
yardımcısına “Herkesss” diyerek haykıran Stansfield’ı…
*
Mourinho: Maçtan sonra röportajlarda beni batırmışsınız.
Ramos: Hayır “Mister”, Siz sadece gazetelerin yazdığı kadarını okudunuz. Bizim söylediklerimizin hepsini değil..
Mourinho: Doğrudur, siz İspanyollar, Dünya Kupası kazandınız ve gazeteci arkadaşlarınız sizi kolluyor. Kaleci gibi!!!..
Casillas: (Bu muhabbetten 30-40 metre uzakta diğer kalecilerle çalışıyor). Mister, burada her şey adamın yüzüne söylenir!
Mourinho: Sergio (Ramos), Puyol’un golünde neredeydin?
Ramos: Pique’yi marke ediyordum.
Mourinho: Puyol’u marke etmen gerekiyordu.
Ramos: Evet ama Pique çok boş kalıyordu biz de markajı değiştirmeye karar verdik.
Mourinho: Ne oluyor? Şimdi de teknik direktör mü oldunuz?
Ramos: Hayır ama sahada şartlara göre olur bu değişiklikler. Bazen bunu yapmak lazım. Siz hiç futbolcu olmadığınız için bazen saha içinde ne döndüğünü bilmezsiniz….
Ramos: Hayır “Mister”, Siz sadece gazetelerin yazdığı kadarını okudunuz. Bizim söylediklerimizin hepsini değil..
Mourinho: Doğrudur, siz İspanyollar, Dünya Kupası kazandınız ve gazeteci arkadaşlarınız sizi kolluyor. Kaleci gibi!!!..
Casillas: (Bu muhabbetten 30-40 metre uzakta diğer kalecilerle çalışıyor). Mister, burada her şey adamın yüzüne söylenir!
Mourinho: Sergio (Ramos), Puyol’un golünde neredeydin?
Ramos: Pique’yi marke ediyordum.
Mourinho: Puyol’u marke etmen gerekiyordu.
Ramos: Evet ama Pique çok boş kalıyordu biz de markajı değiştirmeye karar verdik.
Mourinho: Ne oluyor? Şimdi de teknik direktör mü oldunuz?
Ramos: Hayır ama sahada şartlara göre olur bu değişiklikler. Bazen bunu yapmak lazım. Siz hiç futbolcu olmadığınız için bazen saha içinde ne döndüğünü bilmezsiniz….
Gonçalo Guedes
Bir yıldız
adayını tarif etmek için efsane bir futbolcunun ismini alıp, başına “yeni”yi
koyduğunuzda hikayenin sonu genellikle hüsran oluyor. “Yeni Pele” Robinho,
“Yeni Maradona” Aimar gibi.. Gonçalo Guedes’in de işi zor. Ona “Yeni Cristiano
Ronaldo” diyorlar. Haksız da değiller aslında. Adam geçerken, asist yaparken ve
son vuruşlarda Guedes daha 20 yaşında geleceğin süperstarlarından birisi
olacağını kanıtladı. Birçok futbolcunun
hikayesinde olduğu gibi Guedes’in çocukluğunda fedakar bir baba var.
Benavante’de, doğduğu şehirde yeteneği keşfedildiğinde babasının arkadaşları
onu büyük kulübe götürmesi için baskı yapıyorlar. Baba endişeli, Guedes daha 10
yaşında. Kendisinden 2-3 yaş büyük çocuklarla maça çıkıyor ve kadife
ayaklarıyla sahada dolanırken çoğu sefer bir omuz darbesiyle yerde kalıyor.
Ronaldo’nun
yetiştiği Sporting Lizbon yerine Benfica’ya seçiyor baba Guedes. “Yılda 60 bin
kilometre yaptım, kaç araba değiştirdim hatırlamıyorum, oğlumu getirdim
götürdüm” diye anlatıyor o günleri. Benfica alt yapısında yine kendinden büyük
yaş kategorilerinde oynatıyorlar Guedes’i.
UEFA Youth League’de Paris Saint Germain’e nefis bir voleyle gol attığı
Fransızlar onu bir kenara not ediyorlar. Önce Portekiz Kupası maçlarıyla
pişiriyor onu Benfica, o günlerde görev yapan Jorge Jesus, Guedes’i şöyle
anlatıyor: “Bu çocuk yaşıtlarından hep öndeydi. Çok erken olgunlaştı. Bir
futbolcunun değerini sadace top ayağındayken anlamazsınız. Guedes’in oyun
görüşü ve saha içindeki psikolojisi mühimdi. Bunlar yeteneğiyle birleştiğinde
ortaya bir yıldız adayı çıktı.”
Sağ ayaklı
Guedes sol kanatı sevse de teknik adamlar onu forvet arkasında oynatmayı
seviyor. Onu sahneye çıkaran gol ise bugün forma giydiği La Liga’nın en iyi
kalecisi Oblak’a şimdi tarih olan Vicente Calderon’da attığı gol. Benfica
formasıyla Atletico Madrid ağlarını havalandırdığında 18 yaş 305 gün ile
Şampiyonlar Ligi’nde gol atan en genç Portekizli olan Guedes, ülkenin bütün
yetenekli topçularını kendisine bağlamakta çok da zorlanmayan menajer Jorge
Mendes ile çalışıyor.
Paris Saint
Germain geçen yıl ara transferde Guedes için Benfica’ya 30 milyon Euro
bonservis bedeli ödediğinde “Paris’in yeni prensi” diye manşet atan Portekiz
spor gazetesi A Bola, İspanyol teknik adam Emery’nin çok daha fazla şans
tanımadığı yarım sezon sonrasında Guedes’in kariyerini yanlış yönlendirdiğini
yazmıştı. Angel Di Maria ve Draxler’lı kadroya Mpabbe ve Neymar da gelince A
Bola’nın bu tezine kim itiraz edebilirdi ki? Paris Saint Germain’in onu bırakın
satmayı kiralamaya bile niyeti yoktu ama transferin son günlerinde gelir-gider
balansı yüzünden UEFA ile başının derde gireceğini düşünen PSG, son günü onu
satın alma opsiyonunun olmadığı kontratla bir yıllığına Valencia’ya kiraladı.
Fransız kulübünün patronu Nasser Al-Khelaifi ve Valencia’nin patronu Peter
Lim’in yakın dostlukları ortaya bir kazan-kazan projesi doğurdu. 20 yaşındaki
Guedes, Valencia’da pişecek, PSG de 2021’e kadar kontratı olan genç oyuncuyu
önümüzdeki sezonlarda 11’ine monte edecekti.
Son yıllarda
Avrupa’da en kötü yönetilen kulüp hangisi derseniz, bu sezon başına kadar
Valencia derdim. Sekiz yıldır inşaatı duran, beton yığını yeni stadyumu, garip
transferler, sürekli teknik adam değişimleriyle eski günlerinin kenarından bile
geçmeyen Valencia’ya bir kahraman gerekliydi. Gonçalo Guedes, Superman gibi
indi Mestalla’nın çimlerine… 2-3 yıldır maçlara boyunlarında atkı, protesto
için ceplerinde beyaz mendille giden Valencia taraftarı Guedes ile hayata
döndü. Valencia, La Liga tarihinde en uzun galibiyet serisini onun önderliğinde
yakalarken, Portekizli genç İspanya’da sezonun devrimi olarak manşetlere
taşındı… Valencia, Real Betis’i deplasmanda 6-3 ile perişan ettiğinde
jeneriklik golüyle siftah yapan ardından Mestalla’da Sevilla’ya yine jeneriklik
iki gol atan Guedes’in San Sebastian’da Real Sociedad ağlarını havalandıran
Zaza’ya sağ ayağının dışıyla yaptığı asistin güzelliğini anlatmak için ise
maalesef kelimeler kifayetsiz… (Socrates / Ocak 2018)
Nerede O Eski Jübileler
“Derbilerde
tribünler yarı yarıya ne güzeldi” demeyeceğim, evet güzeldi ama geçti, bitti.
Modern stadyumlarda localar varken, stad kapasitesinin yüzde 80’nin sezon
başında kombine olarak satıldığı günlere yarı yarıya tribünler kalmaz elbette.
Stadyum dışında satılan köfteler de yok artık, var olanlar da kusura bakmasın o
eski köfteleri yapamıyorlar artık. Özlediklerim var ama. Sezon açılışları
mesela, tesislerde değil de stadyumda yapılan, taraftarın ücretsiz girdiği,
tribünleri doldurduğu, yeni transferlerin tanıtıldığı, kurban kesildikten sonra
önce toplu koşu ardından sezonun ilk çift kalesi. Yeni transferlerin kumaşını
görebilmek, “Bundan olur/olmaz” diyebilmenin ilk günü. Bir de jübileler. Bir
takıma mal olmuş, yıllarını vermiş, kaptan olmuş olmamış futbolcuların
kramponlarını asmaya karar verdikleri sezonun sonunda yapılan veda maçları.
Şifo Mehmet’in jübilesinden beri esaslı bir veda akşamına şahit olamadık
futbolumuzda. Eski zaman futbolcuları bugünün rakamlarının yanında daha makul
yıllık ücretler alırlar; hele de bir de parayı tutmamışlarsa jübilesinin geliri
emekli ikramiyesi yerine geçerdi. Sezonda 60 maçı geçen takvimde, Avrupa
Kupaları’nın ön elemeleri Haziran ayının sonunda başlarken elbette ki TSYD
Turnuvası yapmak hayal ama bir sosyal sorumluluk projesi adına 3 takımı bir
akşamda bir araya getirip 3X45 dakika yaptırmak bile aklımıza gelmiyor…
İtalya,
jübile geleneğinin sürdüğü bir ülke. Eski ve locasız stadyumları, değişmeyen
tribün kültürü ve aidiyet duygusuyla, nostalji bayrağını taşıyorlar gibi eski
kıtada, uzaklarda Güney Amerika’da, Arjantin’de de durum farklı değil. Inter,
Milan ve Juventus formalarıyla sahada döktüren ve “Maestro” ünvanını sonuna
kadar hak eden Andrea Pirlo, kariyerine ABD’de New York City’de son vermişti.
Uzun ve özenli hazırlıkların ardından Pirlo’nun jübile programı açıklandı.
İtalyan maestronun kariyeri boyunca beraber ya da karşılıklı forma giydiği
onlarca efsane 21 Mayıs akşamı Milano’da San Siro’da buluşacak. Bilet fiyatları
maç biletlerinin 50 Euro’da başladığı ülkede 12 ile 40 Euro arasında değişiyor.
O akşam, 80 bin futbolsever son dönemin en önemli yıldızlarından birine
teşekkür etmek tribünleri dolduracak, milyonlar da ekran başında efsane
isimlerle hasret gidecek. Taktik yok, skor kimin umurunda… Kaybettiğimiz değil
unuttuğumuz jübile geleneği geri gelir inşallah…
Kaleciler: Christian Abbiati, Gianluigi
Buffon, Nelson Dida, Marco Storari.
Defans: Daniele Adani, Andrea Barzagli, Daniele Bonera, Leonardo Bonucci, Marcos Cafu, Fabio Cannavaro, Giorgio Chiellini, Billy Costacurta, Giuseppe Favalli, Ciro Ferrara, Fabio Grosso, Marek Jankulovski, Kahka Kaladze, Stephan Lichtsteiner, Paolo Maldini, Marco Materazzi, Alessandro Nesta, Massimo Oddo, Serginho, Dario Simic ve Gianluca Zambrotta.
Orta Saha: Demetrio Albertini, Massimo Ambrosini, Roberto Baronio, Cristian Brocchi, Mauro German Camoranesi, Daniele De Rossi, Alessandro Diamanti, Aimo Diana, Gennaro Gattuso, Frank Lampard, Leonardo, Claudio Marchisio, Simone Pepe, Simone Perrotta, Manuel Rui Costa, Clarence Seedorf, Marco Verratti.
Forvet: Marco Borriello, Antonio Cassano, Hernan Crespo, Alessandro Del Piero, Alberto Gilardino, Vincenzo Iaquinta, Filippo Inzaghi, Alessandro Matri, Alexandre Pato, Fabio Quagliarella, Ronaldinho, Ronaldo, Andriy Shevchenko, Luca Toni, Francesco Totti, Nicola Ventola ve Christian Vieri
Defans: Daniele Adani, Andrea Barzagli, Daniele Bonera, Leonardo Bonucci, Marcos Cafu, Fabio Cannavaro, Giorgio Chiellini, Billy Costacurta, Giuseppe Favalli, Ciro Ferrara, Fabio Grosso, Marek Jankulovski, Kahka Kaladze, Stephan Lichtsteiner, Paolo Maldini, Marco Materazzi, Alessandro Nesta, Massimo Oddo, Serginho, Dario Simic ve Gianluca Zambrotta.
Orta Saha: Demetrio Albertini, Massimo Ambrosini, Roberto Baronio, Cristian Brocchi, Mauro German Camoranesi, Daniele De Rossi, Alessandro Diamanti, Aimo Diana, Gennaro Gattuso, Frank Lampard, Leonardo, Claudio Marchisio, Simone Pepe, Simone Perrotta, Manuel Rui Costa, Clarence Seedorf, Marco Verratti.
Forvet: Marco Borriello, Antonio Cassano, Hernan Crespo, Alessandro Del Piero, Alberto Gilardino, Vincenzo Iaquinta, Filippo Inzaghi, Alessandro Matri, Alexandre Pato, Fabio Quagliarella, Ronaldinho, Ronaldo, Andriy Shevchenko, Luca Toni, Francesco Totti, Nicola Ventola ve Christian Vieri
Teknik direktörler: Massimiliano
Allegri, Carlo Ancelotti, Antonio Conte, Roberto Donadoni, Mauro Tassotti
6 Mayıs 2018
Futbol Gemisinin Birinci Zabitleri
Taktik
zekanızın yüksek olması için illa ki futbolcu olmanız gerekmiyor. Kupalar,
şampiyonluklar kazanmış bir eski futbolcu olmanız da mecburiyet değil. 57
yaşında Zeljko Buvac, eski Yugoslavya’nın müthiş yeteneklerinin gölgesinde
kalmış bir orta saha oyuncusuydu. Kariyerinde bir tek kupa var. Almanya’daki
günlerinde bir takım arkadaşıyla yolları 10 yıl sonra kesişti. O adam, Jürgen
Klopp’du. Mainz O5’den Borussia Dortmund’a uzanan teknik adamlık kariyerinde
Klopp’un sağ kolu Zeljko Buvac’tı. Alman teknik direktör, “Beynim” dediği
Buvac’tan Liverpool günlerinde de ayrılmadı ama geçen hafta ani bir kararla
Buvac, İngiliz kulübündeki görevinden ayrılıp, ortalıktan kayboldu. Kim bilir
belki de Arsenal’e gider tek başına…
Tercüman
iken Bobby Robson’un Barça’da ikinci adamı Mourinho’yu anlatmaya gerek var mı?
Kulübedeki ikinci adamın varlığının ne kadar önemli olduğunu bilen kulüp
şüphesiz ki Barcelona. Frank Rijkaard’ın karanlık yıllardan alıp zirveye
taşıdığı dönemde Hollandalı teknik adamın sağ kolu Henk Ten Cate’ydi. Çözülmesi
zor maçlarda kulübede Cate’nin futbol aklı devreye girer, Barça oyunu
döndürürdü. Bir zaman sonra aynı görevle Chelsea’ye gitti Henk Ten Cate. Onun
yerine gelen Neeskens, Hollanda futbolunun efsane isimlerindendi. Kendisinden
10 yaş küçük Rijkaard’ın yanına ikinci adam olarak oturdu, Galatasaray
günlerinde de bu ikili beraber çalıştılar…
Galatasaray-Beşiktaş
derbisi sonrasında pozisyonlar tartışıldı, teknik adamların 11 tercihleri,
yaptıkları değişiklikler masaya yatırıldı ama iki isimden bahseden olmadı.
Fatih Terim’in ekibindeki ikinci adam Levent Şahin ve Beşiktaş’ta bu sezon
Şenol Güneş’in yanında olmayan Tamer Tuna…
Fatih
Terim’in teknik adamlığında ona İmparator unvanını getiren kazandığı
başarılardır ve sanılanın ya da öyle olmasını dileyenlerin aksine Terim,
çalıştığı kulüpte tek adam değildir. 4 şampiyonluk kazandığı dönemdeki
yardımcıları, ikinci kez Galatasaray’ın başına geçtiğinde 15 profesörün
danışmanlık hizmeti verdiği Sağlık Kurulu, Profesör Acar Baltaş ile psikoloji
dersleri, Terim’in teknik adamlıkta ustalaştığı yıllarda futbolumuza getirdiği
yeni vizyondur. 2008’de ABD’den getirdiği kondisyonu uzmanı Scott Piri ile daha
sonra Galatasaray’da çalışan; fizyoterapistten diyetisyene kadar ekibini
itinayla seçen Fatih Terim, Florya’da 4. döneminde Levent Şahin ile çalışıyor. Futbolculuk günleri amatör seviyede kalan ama
16 yıldır her kademede antrenörlük ve teknik adamlık yapan Levent Şahin, Gazi
Üniversitesi’nde antrenman bilimi üzerine doktora seviyesine kadar çıkmış bir
futbol aklı…
Türkiye
Kupası’ndaki Fenerbahçe derbisinin ardından yaşadıklarıyla yıpranan ve
Galatasaray derbisinde yaptığı değişikliklerle hepimize “Bugün oyunu okuyamadı.
Derbide yoktu” dedirten Şenol Güneş’in yalnızlığı, belki de bugün Göztepe’nin
başında olan Tamer Tuna’nın Beşiktaş kulübesindeki yokluğudur. Fatih Terim’in
artısı ise üçü Galatasaray’ın eski efsanesi olan (Taffarel, Ümit Davala, Hasan
Şaş) dört kişilik asistan kadrosundaki Levent Şahin’dir kim bilir..
Futbol,
fırtınalı havalarda gemiyi limana yanaştıran kaptanları kahraman yapar, tarih
de onları yazar. Kimse sizden kaybedilmiş bir sezonun fırtınalı günlerinin
hikayesini dinlemek istemez. Yönetimi de taraftarı da gemi limana yanaşmış mı,
kupa kazanılmış mı, buna bakar. Kaptanlar elbette ki Fatih Terim ve Şenol
Güneş, son söz, son karar onların… Lakin her futbol gemisinin bir de birinci
zabiti var, onları unutmayalım…
30 Nisan 2018
Iniesta Giderken
Spor
gazeteciliği tarihinin en unutulmaz birinci sayfalarından biriydi. Üç büyük
turnuvayı arka arkaya kazanan İspanya, 2014 Dünya Kupası’na erken veda edince
Marca Gazetesi, 2010’da en büyük kupayı getiren golü atan Iniesta’nın tek
başına olduğu ve sırtını dönüp gittiği bir fotoğraf karesinin üstüne “Son”
yazmıştı. 44 yıl bir şey kazanamamış bir ülkeye 4 yılda çok şey kazandıran bir
kuşağın sonu.
O fotoğraf karesindeki adam o günleri şöyle anlattı bir zaman
sonra: “Dünya Kupası’ndan döndük, kendimi
kötü hissediyordum ve neyim olduğunu bilmiyordum. Bana sayısız test yaptılar,
sorun yok dediler ama beynim ve vücudum birlikte hareket etmiyordu. Hayatta
kötü hissettiğinde neyin olduğunu bilmemek kadar fena bir şey yok. Top her
zamandan daha ağır geliyordu bana, kötüydü ve çevrem beni anlamıyordu. Zordu,
çok zordu.”
Cervantes’in
Don Kişot’unun topraklarında, La Mancha’da ufak bir kasabada doğmuş Iniesta’nın
hayatında daha zor günleri olmuştu. İki bin nüfuslu Fuentealbilla kasabasından
çıkıp minikler turnuvasında kendisini keşfeden Barcelona alt yapısının
teklifini kabul ettiğinde 12 yaşındaydı. Ailesinden ayrılmak istemeyen ve
babasına “Ben aslında gitmek istemiyorum
ama bu senin hayalin baba, benim futbolcu olmamı istiyor ve bana inanıyorsun”
diyen çocuk evine 500 km uzakta yeni bir hayata başladı. Ailesi onu her
ziyarete geldiğinde deli gibi sevinen ama uğurlarken de gözyaşlarına boğulan
Andre Iniesta, Barça alt yapısı La Masia’da başka bir şehirden gelmiş en ufak
yaştaki çocuktu. Camp Nou Stadı manzaralı odasından bir gün o tribünlerin
karşısına çıkacağı hayalini kurarken, alt yapıda kendisinden büyük olan Puyol,
kaleci Valdes ve Gabri’nin ona ağabeylik yaptığı günleri hiç unutmadı…
Kardeşinin
“Alt yapıda bir çocuk var. Mutlaka izle” sözüyle soluğu tesislerde alan Pep
Guardiola’nın maçın ardından Xavi’ye söylediği “Bu çocuk hepimizi emekli eder, böylesini görmediğim” dediği
Iniesta, gün gelecek Guardiola teknik adam olduğunda “Tiki”Xavi’nin Taka
“Iniesta”sı olacaktı.
Zinedine
Zidane, bileklerindeki zerafetle futbolun Bolşoy Balesi’ne cevabıysa, Andre
Iniesta da, tüm geometri problemlerine sanat katan iki kramponun sahibiydi.
Sırtında “8” yazan adamın hangi pozisyonda oynadığını anlatmak yerine ne
yapmaya çalıştığının altını çizmek lazım geride kalan 10 yıl içinde. Iniesta,
dar ve geniş açılı hayali üçgenlerin bazen uzun bazen kısa kenarını tutan
adamdı sahada. Al-ver, basit oyna, önce düşün, topa sahip ol, kaptırdığında
vazgeçme geri al… Kariyeri boyunca tek bir kırmızı kart görmeyen ve İspanya’da
hangi stadyumda sahaya çıksa alkışlanan, bir gün olsun bir ıslıkla
karşılaşmayan Iniesta herkesin kardeşi be bileyim yeğeni ya da komşunun oğlu
gibiydi…
“Ben kahraman değilim, bana kahraman
diyenleri de anlamıyorum. Kahraman dediği çocuklarını büyütebilmek için doğduğu
topraklardan göç eden babalardır. İnsanların hayatını kurtaran doktorlardır.
Ben sadece bir futbolcuyum” diyen Iniesta, aralarında 4 Şampiyonlar Ligi ve 8 İspanya Ligi
şampiyonluğunun bulunduğu 31 kupalı Barcelona kariyerine gelecek ay son noktayı
koyacak. Çin’e gidecek, şu kadar para kazanacak bir gelecek zaman öyküsü. Minik
takımında oynadığı Albacete’nin kasasında para kalmayınca 400 bin Euro’yu
gözünü kırpmadan gönderen, bütün ticari yatırımlarını doğduğu Fuentealbilla’ya
yapıp, kasabayı yeniden ayağa kaldıran bir adam Iniesta…
22 Nisan 2018
Dani Parejo
Avrupa’da
futbol alt yapıları kuvvetli ülkeler arasında Fransa, Federasyon’un aklı ve
şemsiyesi altında hareket ederken, Hollandalıların avantajı ufak coğrafya.
Amsterdam-Rotterdam-Eindhoven üçgeninde yol üç saatten fazla olmayınca, oyuncu
da keşfetmek oyuncu yetiştirmenin de lojistik derdi az. Alt yapı üstadı bir
başka ülke İspanya’da ise yeteneğin ne olursa olsun kaderini biraz da doğduğu
kasaba şehir belirliyor. Iniesta gibi Katalan olmayan bir İspanyol gencinin 12
yaşında Barcelona alt yapısına gelmiş olması gibi istisna örnekler elbette var
ama genç futbolcular ağır ağabeylerin ligine genelde doğdukları şehrin
takımlarıyla adım atıyorlar. Bu konuda Barselona, Madrid, San Sebastian ve
Bilbao şehirleri her zaman bir adım önde. Hikayenin kahramanı da Madrid
merkezine 12 km. uzaktaki 100 bin nüfuslı Coslada’da doğmuş Dani Parejo. Yüzde
yirmisini göçmenlerin oluşturduğu Coslada’dan iki insan meşhur olmuş. Biri Real
Madrid alt yapısına giden Parejo diğeri de aktris Amaia Salamanca… 14 yaşında
Real Madrid Akademi’ye adım atan Parejo üç yıllık çabasının ardından A takım
hocasının gözüne girmeyi başardı. İspanya’da Barcelona, Atletico Madrid ve Real
Madrid’de forma giyecek kadar yetenekli bir Alman orta sahaydı o teknik
direktör. Beşiktaş’tan da yolu geçen Bernd Schuster. Yol basitti, Real Madrid B
takımında piş, iyiysen Guti’nin de kariyerinin sonuna geldiği günlerde A
takımda formayı kap. 19 yaşına geldiğinde zor olanı sundular Parejo’ya. Bir yıl
İngiltere’de birinci ligde forma giyecek, tecrübe kazanacak ve geri dönecekti.
Queens Park Rangers’da farklı bir futbol iklimine alışayım derken Madrid’den
bir telefon geldi. Ada’da sadece yarım sezon kalabilen Parejo’yu Real Madrid
acilen takıma çağrıyordu. Kaleci Iker Casillas da ağabeyi yaşındaki iki kaleci
sakatlanınca okulda dersteyken telefonla çağrılmış takımla yurt dışı
deplasmanına gitmişti bir zamanlar.
Real Madrid orta sahasında Ruben de la Red
ve Diarra sakatlanınca zora düşen teknik kadro, Parejo’ya 5 maçta şans tanıdı
ve alt yapıdan yetişen gencin Real Madrid kariyeri o sezon son buldu. Onu
Madrid’e yakın bir yere Getafe’ye gönderdiler. Parejo için işler yolunda
gitmiyordu, kim Real Madrid’den Getafe’ye gitmek ister ki! 43 kez İspanya yaş
altı milli takımlarında forma giymişti, 21 yaşındaydı ve sıradan bir futbolcu
olmaya niyeti yoktu. Canını dişine taktı, vasat takımıyla ligde kalmayı
başarırken İspanya’da herkes Parejo’yu tanır oldu.
Bütün ülke sizi tanıyorsa
telefonunuz transfer için çalar… Yolculuk sıcak, denizli ve güzel bir şehireydi.
Valencia’da yaşamak da futbol oynamak da güzeldir İspanya’da. Ülkenin en
muteber orta sahalarından biri olmayı başardı ama milli takım kapıları aşırı
kaliteli kadro yüzünden ona kapalıydı. Schuster gibi yolu Türkiye’den geçen bir
başka teknik adam kariyerinin dönüm noktalarından biri oldu. Galatasaray’da
hüsran yaşadıktan sonra gittiği Valencia’da Parejo ile yıldızı barışmayan
teknik direktör Cesare Prandelli idi.
Bir gece diskoda aşırı alkollü vaziyette
hocasını eleştirirken, cep telefonu kamerasıyla kayıt yapıldığından habersizdi
Parejo… Sadece o değil, babası da ekrana çıktı ve özür diledi. Sonun başlangıcı
olabilirdi ama Parejo futbola tutundu. Bu sezon küllerinden doğan Valencia’da
kaptanlık pazubandını takan Parejo, sezonun en iyi orta saha oyuncularından
biri. Basit oyunu seven yapısı, takımını ileriye taşıyan futbol aklı, serbest
vuruş ve penaltılardaki ustalığıyla, en iyi zamanlarındaki Selçuk İnan’ın bir
kopyası aslında.
Geçen hafta içinde (16 Nisan) 29 yaşına giren Dani Parejo, ilk
kez İspanyol Milli Takımı’na davet edildi ve hayali gerçek oldu. İspanya’nın
Arjantin’i sürklase ettiği maçta oyuna sonradan da girse Parejo da artık A
Milli takımın oyuncusuydu. Kariyerinde çok kaybettiği maç var ama o
vazgeçmeyenlerden. Kimbilir belki de ileride çocuklarına anlatacak 2018 Dünya
Kupası anıları da olur…
16 Nisan 2018
Fernando Torres: İkinci Veda
Raul gibi Real Madrid formasıyla
efsane olmuş ve İspanya Ligi’ni kavurmuş bir golcüyü alt yapı günlerinde ezeli
rakibine kaptıran Atletico Madrid bu çocuğun üzerine titriyordu doğal olarak.
90’ların başında Cruyff ve Barcelona fırtınası eserken çocuk mahalle takımının
kalecisiydi ve sadece 5 yaşındaydı. Bir gün onu salonda oynanan maçlarda
forvete koydular ve olan oldu. Kimse onu durduramıyordu, 11 yaşına geldiğinde
Atletico Madrid alt yapısından içeri girdi ve bir sezonda 55 gol attı. 1999’da
profesyonel sözleşmeye imza attığında ise sadece 15 yaşındaydı. Araya sakatlık
girdi ama daha da önemlisi Atletico Madrid, 60 yıl aradan sonra küme düştü.
Takım as oyuncuları formaya veda ederken, çocuğun önü açıldı. Onun da dediği
gibi “A takımda bana adımla değil çocuk diye seslenirlerdi.” Vicente Calderon’a
alt yapı oyuncuları olarak gittiklerinde tezahürat yapmaktan seslerinin
kısıldığı yıllar işte. Atletico, 2.ligdeyken 17 yaşında ilk maçına çıktı. İki
yıl aradan sonra 1. Lige döndüklerinde ise Madrid’in kırmız-beyazlı tarafı yeni
kaptanını bulmuştu. Kurtlar sofrasında 20’lerin başında bir çocuk 50 bin
kapasiteli Calderon’da soyunma odasından en önde çıkıyordu. Atletico Madrid’in
geriye dönüp baktığımızda son yedi yılda yaptıklarından çok uzak yıllar.
Şampiyonluğa hasret, Avrupa Kupaları’nda başarısız, derbilerde yenik ve her
daim talihsiz bir takım.
Fernando Torres zor yılların
kaptanıydı. İki kez Chelsea’nin teklifini geri çevirdi ama 2007 yazında
Liverpool’a imza attığında 40 milyon Euro bonservis iki takım adına da rekordu.
Beyazı eksik kırmızı forma ona çok yakıştı ve İspanyol teknik adam Rafael
Benitez yönetiminde yarı İspanyol takımın bitirici vuruşu yapan adamı oldu.
Anfield Road, çocuğu çok sevdi ve adı İngiliz medyasında da değişmedi. Fernando
Torres hiç büyümüyordu, çocuk Liverpool formasıyla 102 maçta 65 gol attı. Dört
yılın ardından “Satmayacağız” dedikleri Fernando Torres’i 60 milyon Euro’ya
yakın bir teklif geldiğinde ara transferde elden çıkarmak zorunda kaldılar.
Chelsea’nin patronu Abramoviç aradan yıllar geçse de İspanyol santrfora sonunda
kavuşmuştu. Londra günlerinde ardında bırakrığı Liverpool taraftarının hüznü mü
dersininiz, ne halin varsa gör çığlığı mı, o usta santrfor gitti, saç baş
yolduran bir forvet geldi. Torres inanılmaz goller kaçırdı, Torres başı önde
oyundan çıktı. 4 yılda 110 maçta 20 gol, Liverpool günleri hatırlandığında
Chelsea’da ne kadar da büyük hayalkırıklığı yaşadığını anlatır aslında. Dört ay
kiralık formasını giydiği Milan ona Milano havası aldırmaktan başka bir şeye
yaramadı. 2015 yılında artık eve dönme vaktiydi. Bıraktığı “kaybeden” Atletico
Madrid’in yerinde artık “kazanan” bir takım vardı ama mekanın sahibi Fernando
Torres’di. Agüero, Falcao ve Diego Costa’yı parlatıp satan Atletico Madrid’in
kapısından 30’unu geçtikten sonra girebilmek için de mekanın sahibi olmak
lazımdı. Geride kalan dönemde Atletico’nun bir numaralı santrforu olmayı
başaramadı ama takımının 60 yıllık esfane stadyumu Vicente Calderon’a veda
ettiği maçta fileleri havalandırmayı bildi.
Bir yaz tatilinde Costa de Morte’de
tanıştığı kendisinden bir yaş küçük Olalla Dominguez’den hiç ayrılmadı.
Fernando Torres 16 yaşındaydı, Olalla onun peşinden Madrid’e üniversite okumaya
geldi, gün geldi beraber Liverpool’a yerleştiler. Atletico Madrid’in stadının
yakınında spor salonları zinciri “Nine Fitness”ı açtıklarında Atletico
taraftarlarına indirimli üyelik verdiler. Markasının bütün operasyonunu eşine
bırakan ve üç çocuk sahibi olan “El Nino” geçen hafta Madrid derbisinde
Santiago Bernabeu’da ısınırken belki de son kez Real Madrid’e forma giymeyi
hayal ediyordu, olmadı, Simeone almadı onu oyuna. Ağır da gelmiş olabilir, 48
saat sonra Atletico Madrid’in sezon sonunda ayrılacağını açıkladı. 11 yıl önce
evden giden “Çocuk” bir kez daha veda etmeye karar verdi. Belki ABD’ye gider,
belki Çin’e, kimbilir belki de Türkiye’ye gelir ama Fernando Torres bir gün
mutlaka kramponlarına astığında Atletico Madrid’e takım elbisesiyle geri döner.
Bunu o da biliyor. Çocuğun bilmediği ise Edip Cansever’in dediği: “Gökyüzü gibi
bir şey bu çocukluk. Hiçbir yere
gitmiyor.”
10 Nisan 2018
8 Nisan 2018
Okan Kardeşim Neredesin?
Formasını
bir daha giymemek üzere çıkardığı günden üç yıl sonraydı. Teknik
direktörlüğünün ilk zamanlarıydı ve hazırlık kampında çift kale maçlarda
oynamaya bayılıyordu. Futbolculuğu kafada bitirmemişti sanki o yüzden sormuştum
kendisine: “Hagi, 2-3 sezon daha oynamaz mıydın?” Nefis bir cevap vermişti:
“Hafta sonlarında maçları oynardım ama beş gün idman yapacak ne kafa ne de
gücüm kalmıştı. O beş gün idmanı yapamayan da oynamayı hak etmez, o yüzden
bıraktım.” Zinedine Zidane, 2006’da finalde Materazzi’ye kafayı atıp
kramponlarını çıkardığında 34 yaşındaydı. Lig, kupa, Şampiyonlar Ligi ve Fransa
Milli Takımı… Bir yılda 60’ın üzerinde maça çıkan Zidane “Artık bu tempoyu
vücudum kaldırmıyor” demişti. Uzun yıllar “Ya başarısız olursam” diyerek
ertelediği teknik adamlığında ise iki Şampiyonlar Ligi Kupası’nı arka arkaya
kazandı, geride kalan haftada da eski takımı Juventus’u sürklase edip bir
üçüncü kupanın yolunda yarı final biletini cebine koydu…
Oyunun
hızlandığı, güçlü fizikleriyle rakibe acı çektiren defans oyuncularının olduğu,
yetenek bir yere kadar önce profesyonel olmalısın günlerinde en tepede olmak
isteyenlerin hayatlarından feda ettikleri şeyler var. Messi artık sabaha kadar
pizza yemiyor, Güney Amerikalı futbolculara mangal partilerinde uzak durmaları
öneriliyor. Her takımda yeni gelen teknik adamın basit kuralıdır.
Özgürlüklerden yanayım diye dolananlar, “Vücut sizin, en iyi de siz bakarsınız,
ne yerseniz yiyin” ile tesislerin restoranındaki mayonez, ketçap ve gazlı
içeceklere yan basmazken, bazıları beslenme uzmanlarıyla çalışıyor. Yılların ezberidir,
maçtan bir gün önce kırmızı et ve sebze yenir, maç günü öğle yemeğinde ise
tavuk ve makarna… 90 dakikalık efor için protein de karbonhidrat da mühimdir de
25 futbolcunun 25’inin de bedeni, alerjileri, yiyeceklere toleransları bir
midir, işte uzmanların devreye girdiği an budur…
Finalde
kaybettiği 2014 Dünya Kupası’nın ardından İtalya’nın ufak bir kasabasında
yaşayan Doktor Guiliano Poser ile çalışan ve onun öğütlerini telefon ya da
e-posta ile almak yerine düzenli olarak ziyaret etmeyi tercih eden Messi’nin
sizce o turnuvada 4 kilo fazlası var mıydı? Bence yoktu ama doktor Poser,
Arjantinli 10 numaraya yazdığı yemek listesiyle onun bütün yaşam biçimini
değiştirdi. Messi, kaslarına zararlı olan şekerden uzak duracak, enerji
içeceklerinden içmeyecek, tuz miktarı ne az ne çok olacak ve en önemlisi uyku
dışında hareket etmediği zamanın süresi yarım saati geçmeyecekti. Bir
futbolcuyu sadece yetenekleriyle değerlendireceksek parmağımızla Messi’yi
işaret ederiz ama günlük içeceği su miktarı bile belli olan bu yıldızın uyuduğu
uykunun süresinin kontrol altında olduğunu bilmeyebiliriz.
Fransız
doktor Patrick Lemoine’e göre birinci şart uyku. Birçok futbolcuya danışmanlık
veren Lemoine, futbolcuların her gün aynı saatte uyanması gerektiğini ve uykusu
geldiği anda da yastığa kafasını koyması gerektiğini söylüyor. Doğru idman,
fitness çalışması, özenli beslenme… Her şey bununla bitmiyor elbette bugünün
futbolunda. Adale ağrıları çeken futbolcunun sorunu bacaklarında değil çürük
dişinde olabiliyor mesela. Osteopati uzmanları devreye giriyor ve sakatlığı ya
da hastalığı bir sonuç olarak alıp hikayeyi başa sarıp koruyucu hekimlik
yapıyorlar. Kinesioloji uzmanları hareket eden kaslarındaki enerji akışını
kontrol altında tutup, zayıf bölgelere işaret ediyorlar. Fransa’da son yıllarda
luminoterapiyle uyku problemi çeken futbolcular için özel ışıklar ve duvar
rengi seçimleriyle, sahada ayaklarıyla koşan beyinleriyle iş bitirenlerin
mental olarak da sağlıklı olmalarını sağlıyorlar.
Bir eski
zaman hikayesidir. Beşiktaş’ın menajerliğini yaptığı dönemde Sinan Engin
trafikte takımın yıldız adaylarından Okan Koç’a rastlar ve hemen cep telefonunu
çaldırır: “- Okancım neredesin? Evdeyim abi.” Sinan Engin, gereğini yapmıştır
elbette.. . 6 yıl önce 30 yaşında futbolu bırakan Okan Koç’a bir soru daha
sormaya gerek yok : “Okan kardeşim neredesin demiyorum, biliyorum ki evdesin.”
1 Nisan 2018
Dede-Baba-Oğul
![]() |
| Dede Marcos Alonso İmaz ve oğlu |
Kuşaklar
boyu aynı mesleği yapan esnafın verdiği bir güven duygusu vardır, ne satıyor
olursa olsunlar dükkanlarına girdiğimde bir huzur kaplar içimi. Bir köfteci de
olabilir, bir kumaş dükkanı da, bir turşucu da, bir balık tezgahı da. Duvarda
aile büyüklerinin fotoğrafı asılıdır, bilirsiniz ki bu aile bu işin erbabı ve
bir ömür değil bir asırdır yapıyorlar ve evet para yapan sattıkları ama asıl
önemlisi esnaflık itibarları. Sanatkarlığı, zanaatkarlığı kuşaklardan kuşaklara
aktardık ama söz konusu spor olunca almamız gereken çok yol var. Dede-baba-oğul
milli futbolcu yok mesela spor tarihimizde. Başka spor dallarında da
araştırdım, bulamadım, “Biz varız” diyen üç kuşağın hikayesini burada anlatmaya
hazırım. Çocuklarının iyi bir eğitim alması için amatör ya da profesyonel
spordan bir zaman sonra uzak durmasını isteyen eski futbolcuları da
anlayabiliyorum. Vakti zamanında eğitimini bir noktada bırakmış bir çocuğun
gelecekteki evladına verdiği sözdür “Oku ve adam ol” fikri. Baba yüreğidir
anlarım ama sporda başarının sürekliliği için o güzelim esnaf aileler gibi
kuşaklar boyu soyadının bayrağını taşıyacak sporcu ailelere de ihtiyacımız var.
![]() |
| 3 Kuşak Forlan |
Uruguaylı
Diego Forlan, Meksikalı Javier Hernandez, Kuzey İrlandalı Warren Feeney,
Mısırlı Hazem Emam, Slovak Vladimir Weiss ve Malta’dan Andre Schembri futbol
tarihine dedeleri ve babaları da milli futbolcu olarak geçmiş isimlerdi. Onlara
bir isim daha eklendi hafta içinde. İspanya’nın Arjantin’e tarihi bir hezimet
(6-1) yaşattığı akşamda Marcos Alonso oyuna girdiğinde İspanyollar da kendi
spor tarihlerinde yeni bir sayfa açtılar. Santander’li bir ailenin oğlu olan
Marcos Alonso İmaz 1933 doğumluydu ve 22 yaşında İspanya-Fransa maçında ilk kez
milli formayı giymişti.
![]() |
| 3 Kuşak Hernandez |
Alfredo di Stefano ve Puskas’lı kadrosuyla 5 Şampiyon
Kulüpler Kupası kazanan Real Madrid’in defansında değişilmez bir isim olmayı
başaran dede Alonso, tarihin en iyi 90 dakikalarından biri olarak kabul edilen
Real Madrid-E. Frankfurt (7-3) maçında
da sahadaydı. 158 kez Real Madrid forması giyen Marquitos, 1971’de futbolu
bıraktı ve 2012 yılında 79 yaşında hayatını kaybettiğinde torununu Premier
Lig’de izlemişti. Baba Alonso 1959 Santander doğumlu. Dede Alonso’nun oynadığı
Real Madrid’de yetişti ama doğduğu şehrin takımı Racing Santander’de parladı.
Madrid’e tekrar döndüğünde adresi Real değil Atletico Madrid’di. Barcelona 1982
yılında bonservisini almak için 150 milyon pesetas ödediğinde rekor diye not
düştü İspanyol medyası. O rekoru birkaç hafta sonra kıran adam Baba Alonso’nun
6 katı fiyata Barcelona’ya gelen Maradona kırdı. Baba Alonso, Katalan kulübünde
kanatta forma giydiği yıllarda 11 sezonluk şampiyonluk hasreti sona erdi.
İngiliz teknik adam Venables’in favori forvet oyuncusuydu ama o görevinden
ayrılınca baba Alonso da kalmadı Barcelona’da ve tekrar Atletico Madrid forması
giymeye başladı. 1991’de futbolu bırakan ve teknik adamlığa başlayan baba
Alonso, son olarak 2008 yılında Endülüs ekibi Granada’yı çalıştırdı.
Babasını
tribünden izleyemeyen 1990 doğumlu Marcos Alonso, dedesinin efsane olduğu,
babasının yetiştiği Real Madrid’de futbola başladı. Los Galacticos 3 projesi
Ronaldo ve Benzema ile 2009 yılında start alırken, oğul Alonso kendini 19
yaşında İngiltere’de Bolton’da buldu. Fiorentina formasıyla Serie A’nın da
havasını yaşadı ama asıl patlamayı Chelsea formasıyla yaptı. Oğul Alonso, 28
yaşında milli formayı ilk kez bu hafta sırtına geçirdiğinde dede-baba-oğul
üçlemesi tamamlandı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














































