19 Kasım 2015

El Clasico / 21N2015

EL CLASİCO 
REAL MADRİD-BARCELONA 
21 KASIM 2015 /19:15 / LIG TV3
SANTİAGO BERNABEU 









15 Kasım 2015

Soyunma Odasını
Kaybettiğinde Yenilirsin


Hayatınızda bir kez olsun langırt oynamışsınızdır. Masanın başına geçtiğinizde kendinizi futbolcu mu hissettiniz, yoksa borulara asılı futbolcuları yöneten teknik adam mı? Dizilişi değiştiremezsiniz değil mi langırtta? Ustasının o sopaya dizdiği tahtadan ya da plastikten adamların sırası bellidir, iki elin koordinasyonu mühimdir langırtta, fırıldak yapmak yasaktır, hücum kadar savunma yapmayı da bilmek gerekir. Ne kondisyon derdi vardır o masadaki adamların; ne de kaybettiklerinde size kaprisi... Boyunlarını dik tutan da sizsiniz, eğen de. "Sahaya diziliş 4-4-2 olmalı, 4-2-3-1 ile yürümüyor bu takım, üçlü defanstan vazgeçmeli, tek forvet yalnız kalıyor." Bunlar hep bildik oyun analizleri, takım ismi önemli değil. Ekrana gelen dizilişler ilk düdükle birlikte dağılır gider, bekler hücuma çıktılar mı, dönüyorlar mı, kanatlardaki adamlar defansa yardıma geliyor mu, orta sahanın göbeğindeki adamlar rakip sahaya adım atıyor mu? İşler yolunda gittiğinde bütün bu soruların cevabı "Evet" dir. Peki ya maç kaybedildiğinde? Teknik adam, sahadaki futbolu, langırtın kolları gibi yönetemediğinden, sorgulama başlar: Takımın kondisyonu yeterli mi? Futbolcular mutlu mu? Teknik direktörle sorun yaşayan var mı? 


Takımla yapılan idman kadar bireysel antrenman yapan, uykusuna, yediğine içtiğine dikkat edenin kondisyon problemi olmaz. Peki ya o mutluluk ve teknik adamla sorun meselesi? Hangi takım olduğu yine önemli değil. Sezon başında 25 futbolcuyla idmana çıkan teknik adamı sahadaki herkes sever. Hazırlık maçlarında hocanın suratına herkes güler. Sezonun ilk haftalarında ideal 11 ortaya çıkar; kalan 14 adamın karakteri, ruh hali de sezonun kaderini belirler. Maç kadrosuna giremeyip tribüne çıkanlardan bir ikisi, haklarının yenildiğini düşünür, idmanlara küserler. İlk 18'e girip yedek kulübesinden oyuna giremeyenler, maç kadrosunda olmayanlarla koalisyona vardığında tehlike çanları çalmaya başlar. Artık dört-beş kişi olmuşlardır. Takım galip geldiği sürece sorun yoktur ama ya kaybediyorsa? İkinci yarılarda şans bulanların aslında 11'de başlamayı hakettiği konuşulur soyunma odasında. Artık yedi-sekiz kişi olmuşlardır. Bu kez taktiğin yanlış olduğu ortaya atılır. Teknik direktörün aslında çift santrfor oynaması gerektiği söylenip, kulübedeki ikinci forvet de saflarına çekilir. Yedek kaleci zaten artık onlarla birliktedir. Yöneticiye şikayet edilir, medyaya haber uçurulur... Bu, sezon içinde yönetimlerin "Hocamızın arkasındayız" diye medyaya konuştukları günlere tekabül eder. Son darbe, 11'deki oyunculardan kendi taraflarına üç-dört futbolcuyu çekebildikleri gün gelir. Teknik direktörünü seven futbolcu sayısı artık en fazla altıyedidir ve yönetim, hocanın görevine son verir. 
Ertesi gün 17-18 futbolcu için yeni teknik direktörle birlikte beyaz sayfa açma günüdür. Takımlar değişir, isimler değişir ama top çizgiyi geçmediği sürece insanoğlu değişmez... Bugünlerde Chelsea'da olduğu gibi... 

10 yıl önce Chelsea'deki birinci döneminde, 38 haftalık ligde; sırasıyla bir,beş ve üç mağlubiyet alan, 2013'te tekrar Londra'ya gelip "Özel biri" olduğunu hatırlattığında ilk sezonunda altı, geçen yıl şampiyon olurken ise sadece üç kez sahadan yenik ayrılan Portekizli teknik adam bu sezon 12 maçın yedisini kaybetti ve küme düşme hattının sadece iki sıra üstünde. Bu çöküşü Mourinho'nun görevine son verdiği kadın doktor Eva Carneiro'nun ah etmesine bağlayanlar da (!) yok değil ama işin aslı Mourinho -her ne kadar inkar etse de- futbol tabiriyle soyunma odasında kaybetti. Adı gazetecide saklı bir futbolcunun "Mourinho için kazanmak yerine kaybetmeyi yeğlerim" sözü sonrasında Portekizliyi sevenler, gitmesini isteyenler ve iki grup arasında gidip gelenlerin listesi yapılır oldu. Kaptan Terry, geçen sezon transfer ettiği Fabregas, Diego Costa, kaleci Courtois ve Ramires, Mourinho'nun sadık adamları. Portekizlinin transfer ettiği Falcao, Oscar, Matiç ve formasını kaybeden İvanoviç ile birlikte hocalarının kellesini isteyen gruptan. İki grup arasında kalıp bu sezon sahada hayalet gibi dolanan geçen yılın en iyi futbolcusu Eden Hazard önderliğindeki grubun isyancılara yaklaşması ise 'Özel biri'nden 'kayıp biri'ne doğru koşan Jose Mourinho için belki de ikinci Londra serüveninin sonunu getirecek. 


Soyunma odası savaşlarına yabancı değil Jose Mourinho. Geldiği gün Raul ve Guti'yi gönderip "Burada kral artık benim" dediği Real Madrid'den bugünün kaptanı Sergio Ramos ve eski kaptan Casillas'ın kurduğu cepheyle gönderilmişti. Gelin üç yıl öncesine dönelim o günlerde Kaka ile küs olan, Nuri Şahin'in yüzüne bakmayan ve menajeri Jorge Mendes'in futbolcularını 11'de oynatan Mourinho'nun Ramos ve Casillas ile sohbetini hatırlayalım... 

Mourinho: Maçtan sonra röportajlarda beni batırmışsınız.
Ramos: Hayır “Mister”, Siz sadece gazetelerin yazdığı kadarını okudunuz. Bizim söylediklerimizin hepsini değil..
Mourinho: Doğrudur, siz İspanyollar, Dünya Kupası kazandınız ve gazeteci arkadaşlarınız sizi kolluyor. Kaleci gibi!!!..
Casillas: (Bu muhabbetten 30-40 metre uzakta diğer kalecilerle çalışıyor). Mister, burada her şey adamın yüzüne söylenir!
MourinhoSergio (Ramos), Puyol’un golünde neredeydin?
Ramos: Pique’yi marke ediyordum.
Mourinho: Puyol’u marke etmen gerekiyordu.
Ramos: Evet ama Pique çok boş kalıyordu biz de markajı değiştirmeye karar verdik.
Mourinho: Ne oluyor? Şimdi de teknik direktör mü oldunuz?
Ramos: Hayır ama sahada şartlara göre olur bu değişiklikler. Bazen bunu yapmak lazım. Siz hiç futbolcu olmadığınız için bazen saha içinde ne döndüğünü bilmezsiniz….

Raul -Son-











2 Kasım 2015

Mino Raiola ve Donnarumma

İtalya'nın güneyi her yere göç verir. Sanayinin olduğu ülkenin kuzeyine, Almanya'ya, Hollanda'ya. Torino, Milano'ya gidenler otomotiv endüstrisi başta olmak üzere fabrika işçisi olarak hayata tutunmaya çalışırlar. Güney güzeldir, güneşlidir, yemekleri daha lezzetlidir, insanları bağırarak konuşur ama hayat zordur. Mino da Güney İtalyalı bir ailenin oğluydu, babası o bir yaşındayken Hollanda'nın Haarlem şehrine göç etti, ailesini de peşinden sürükleyerek. Mino'nun ilk işi ailesinin açtığı İtalyan lokantasında garsonluktu. Ticarete kafası yatkın Mino'yu restoran işi bir zaman sonra kesmedi, futbolda iyi para vardı. Bir menajerlik şirketinde çalışmaya başladığı zaman 23 yaşındaydı. Üç dil biliyordu ve ağzı iyi laf yapıyordu. Büyüdüğü Hollanda ile doğduğu İtalya arasında transfer köprüsünü kurması çok zaman almadı. Önce ufak çaplı imzalar, vasat futbolcular. Bombayı Dennis Bergkamp'ı Inter'e satarak patlattı. Arsenal'de efsane olacak Hollandalı golcünün Milano'daki kariyeri pek parlak geçmeyecekti ama Mino parayı cebine koymuştu bile. Pavel Nedved'i Sparta Prag'dan Lazio'ya götürdüğünde piyasadaki itibarı tavan yaptı. Çek yıldız, Lazio'da tribünleri ayağa kaldıracak ardından Juventus'un yolunu tutacak orada efsane olacaktı ama daha vakit vardı. Hollanda bereketli futbol ülkesi, Raiola da iyi bahçıvandı! "Oldu" dediği futbolculara İtalya'da kulüp buluyordu. Para, parayı çeker derler ya iyi futbolcularla çalışan menajerler de genç yetenekleri kolayca portföylerine katar. Kim, Nedved'in menajeriyle çalışmaz ki? Ajax'ta bir İsveçli santrfor, Hollanda liginin savunmacılarının kabusu olmuştu. İhtişamlı fiziği, müthiş tekniğiyle herkesten farklıydı. Ülkeye Brezilyalı Ronaldo'dan beri böylesine klas bir yabancı genç golcü gelmemişti. 9 numaranın adı Zlatan İbrahimoviç, menajeri de elbette ki Mino Raiola idi. Zlatan'ı 16 milyona Juventus'a sattı. Yetmedi, 2006 şike skandalının ardından İbra'yı Inter'e götürdü, Barcelona tarihinin en büyük bonservis bedelini onun için ödedi. Mino Raiola her al-sattan servetine servet katıyordu. 
İbrahimoviç Milan'a geldiğinde Raiola, Milano'da tezgahı büyütmüştü. Berlusconi onun portföyünden van Bommel ve Robinho'yu aldı. Süper menajerler listesinde Jorge Mendes'in ardından onu adı anılıyor şimdi futbol dünyasında. Borussia Dortmund'un en yetenekli adamı Henrikh Mkhitaryan da onun futbolcusu, Lukaku, Matuidi, van der Wiel de. İtalyan asıllı Hollandalı menajerin elindeki en büyük değer ise Paul Pogba. Manchester United'ın bugün elinden kaçırdığı için kafasını taşlara vurduğu Fransız orta saha. 22 yaşında muhteşem fiziğiyle Juventus'un elindeki en değerli futbolcu olan Paul Pogba için menajeri Raiola bir yıldır Avrupa'nın devlerine kapalı poker oynatıyor ve her seferinde pas diyerek, fiyatı yükseltiyor. Bugünlerde geldiği rakam Ronaldo ve Bale'den de fazla. Pogba'yı almak isteyen 100 milyon Euro'dan fazlasını ödemek zorunda. Carlos Tevez, ülkesi Arjantin'e dönmek isteyip, iyi ama sorunlu orta saha Vidal de Bayern Münih'e gidince, maestrosu Pirlo'yu ABD'ye uğurlayan Juventus, Pogba'yı satarsa taraftarını sokağa dökeceğini bildiğinden menajeri Raiola'ya her seferinde "Teklif topla, gel" dedi. Yetenek avcısı Raiola'ya göre Juventus, Pogba'yı 100 milyona satsa, onlara sıfırdan bir 11 kurabilirdi. Geçen bahar La Gazzetta dello Sport da ona bu soruyu sordu: "Yap 11'i de görelim" Raiola aldı kalemi eline ve yazdı: Kalede Donnarumma, defansta Abate, Ely, Willems, orta sahada Felipe Anderson, Verratti, Mkhitaryan, forvet hattında ise Berrardi, Zaza, Depay ve en uçta Kischna. Şimdi "Bu kadro 100 milyon Euro'dan fazla edebilir" diyebilirsiniz ama Raiola bu listeyi yaptığında, ona itiraz eden İtalyan gazeteci yoktu. Avrupa liglerini yakından takip eden ya da menajerlik oyunlarını oynayanlar için bu 11 aslında çok da bilinmedik isimlerden kurulu değil ama kalecinin kim olduğunu bilebilmek o kadar da kolay değil. 
Mino Raiola'nın yedi ay önce kale için tercih ettiği Gianluigi Donnarumma sadece 16 yaşında. O da Raiola gibi İtalya'nın güneyinde doğdu, daha lisedeki sınavlarından başını kaldırmayan bu genç adam, hafta sonunda Milan'ın San Siro'da Sassuolo'ya 2-1 devirdiği maçta kaleyi korudu. Üstelik Milan kadrosunda, sanki 50 yıldır oynuyormuş gibi duran Abbiati ve geçen yıl Real Madrid'den gelen Diego Lopez gibi file bekçileri varken. Juventus kalesindeki 38 yaşındaki Buffon, Parma kalesine geçtiğinde 17 yaşındaydı ve hâlâ kalesinde yıkılmaz duruyor. Onun oğlu yaşındaki Gianluigi ise 16 yaşında 1.97 cm'lik fiziğiyle, İtalyan milli takımının yaş altı gruplarında her oynadığı maçta kendisine "Yeni Buffon" dedirtiyor. Ağabeyleri, Antonio, Genoa'da üçüncü kaleci, Alfredo, Salernitana'da forvet. Benim kuşağım 16 yaşında okuldan gelir, yetenekliyse bir kulübün alt yapısında, olmadı semt takımında oynar, kalanlar ise mahallenin sahasında topun peşine düşerdi. Bilirsiniz topun sahibi kaleyi geçmezdi, bir de pek yetenekli olmayanları kaleci yapardık aramızda. Bugün 16 yaşında olanlar menajerlik oyununda yaşıtları Gianluigi Donnarumma'yı kaleye koyuyor ve şampiyon oluyor. Sinisa Mihajloviç, bu çocuğa şans tanımış, Mino Raiola gibi bir kurt, menajerlik haklarını almış; çok mu? 

25 Ekim 2015

Sigara Lolipop ve Cruyff

Nasıl bugün Messi mi Ronaldo mu tartışmalarına bazıları İbrahimoviç deyip katılıyorsa bir zamanlar da Pele mi Maradona mı denildiğinde Cruyff diyen birileri vardı. Kim haklı bilinmez sözkonusu futbol olunca. Biri Avrupa'ya hiç gelmemiş bir Brezilya efsanesi, diğeri Napoli ve Arjantin'i göklere çıkarmış mükemmel olmayan adamların en mükemmeli. Cruyff'u onlardan ayıran ise efsane futbolcu olmasının yanında tarih yazmış bir teknik adam da olması. Pele, futbola reklam verenlerin yüzü olmayı tercih etti kramponlarını asınca. Maradona'nın ise adı yetti kendi yetemedi teknik adamlığa. Hollandalı Sarı Fare ise bir kulübün tarihini değiştirdi. 10 yaşında Ajax alt yapısına gelen, 12 yaşında okulu bırakan Cruyff'un, yıllar sonra Barcelona Başkanı Nunez'e kulübün efsane alt yapısı La Masia'yı kurdurmaya ikna ettiğinde "Buraya gelen çocuklar aynı zamanda iyi bir eğitim de almalı" demesi tesadüf değildi. Hollandalıların karakteristik özelliği derler, doğruyu dilinin altında tutmaz, düşündüklerini insanın suratına direkt söylerler. Cruyff da hayatı boyunca genlerine saygı gösterdi. Hep konuştu, futbolcuyken sahada, teknik adamken kulübede, basın toplantısında, yorumcuyken televizyonda, danışmanken toplantı masasında, Barcelona'yı arka planda yönetirken dört duvar arasında. 

Tarihinin ilk Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandırdığı, dört yıl arka arkaya şampiyon yaptığı Barcelona'nın efsane başkanı Nunez'e lafını hiç sakınmadı, Nunez onu kovduğunda "Karaktersizdi"dedi . Total futbolu Rinus Michels'den öğrenen birinin sahada susmaya hakkı yoktur. Kimin nerede oynadığının mühim olmadığı, geometri üzerine kurulu bir futbol taktiğidir Total Futbol. Boş alan yaratacaksın, rakibe boş alan bırakmayacaksın, basit oynayacaksın. Kaleci de dahil 11 adamın bu ritmi yakalayabilmesi için bir saha içi organizatör lazımdır. O işte Cruyff'tu. Konuşan, bağıran, eliyle kimin nerede durması gerektiğini, kimin nereye koşması gerektiğini söyleyen. Menajer-futbolcuların atası diyelim biz ona. 1978 Dünya Kupası'na gitseydi Hollanda o kupayı alırdı. Arjantin'deki cuntayı protesto ettiği için gitmediği 30 yıl konuşuldu ama Cruyff, kupadan bir yıl önce Barselona'daki evinde ailesi gasp edildiğinde aldığı tehditler yüzünden milli takımı bıraktığını açıkladı. Ajax Başkanı onu Real Madrid'e satmak istemiş ama o ısrarla Barcelona'ya gitmek istemişti. Bonservisine 360 bin Euro ödemişti Katalanlar. Franco rejiminin onun ölümüyle değil, Barcelona'nın Cruyff önderliğinde Real Madrid'i Santiago Bernabeu'da kendi taraftarı önünde paçavraya çevirip, 5-0 ile sürklase ettiği maçla bittiğini söyler Katalanlar. Haklı olabilir! 

Barselona şehrini koruduğuna inanılan Aziz Jordi'nin adını oğluna veren -iyi futbolcuydu Jordi ama soyadının ağırlığı fazla geldi- Cruyff, futbolu sevdiği kadar sigarayı da sevdi. 70'lerde Ajax ile Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandığında kupayı bir eliyle tutmuş, diğeriyle sigarasından derin bir nefes çekmişti. "Hayatımı iki şey değiştirdi. Biri futbol diğeri sigara. Futbol beni hayata bağladı, sigara ise futbol hayatımı bitirdi" diyen Sarı Fare, Barcelona'ya teknik direktör olduğunda yedek kulübesinde elinden sigar düşmüyordu. Geçirdiği kalp krizi ve ardından by-pass ameliyatı hayatında bir dönüm noktası oldu. 



Sahaya artık elinde lolipop ile çıkan Cruyff, sigara karşıtı kampanya için reklam filmi çekmiş ve eşsiz tekniğiyle 16 kez sektirdiği sigara paketine nefis bir vole vurmuştu. Ajax ona ihanet edince futbolu ezeli rakibi Feyenoord'u şampiyon yapıp bıraktı. Barcelona onu görevden alınca da bir daha takım çalıştırmadı. Katalan kulübünün onursal başkanı oldu, gün geldi o ünvanı da bıraktı. 2000'li yıllarda Rijkaard ile çıkışa geçen kulübün akıl hocasıydı. Transferde de taktikte de son sözü söyleyen adamdı Cruyff. Bakero, Feldkamp yönetimindeki Kaiserslautern'e o golü atmasa Barcelona, Wembley'de ilk kupasını alamayabilirdi. Tenerife, Real Madrid'e iki sezonun sonunda çelme takmasa, Cruyff'un Rüya Takımı, dört yıl arka arkaya şampiyon olamazdı. Ama ne farkeder. 14 numara, Sarı Fare... Cruyff, sevenleri için hep Cruyff... Çalımlarıyla çok adam süründürdü, harika goller atan, çok final oynayan, çok kupa kazanan kazandıran Cruyff şimdi hayatının çalımını, golünü kansere atmaya hazırlanıyor. Dayan Sarı Fare... Dayan... 

Hafta Sonu Naklen Yayınlar


25 Ekim Pazar
13:30 Boluspor - Alanyaspor @TRT Spor
13:30 Dinamo Moscow - Spartak Moscow @Tivibu
14:00 Medipol Başakşehir - Torku Konyaspor @LigTV
14:30 Sampdoria - Hellas Verona @Digiturk
15:00 Sunderland - Newcastle United @LigTV3
15:30 Karşıyaka - Elazığspor @TRT Spor
16:30 Vitesse - Ajax @Tivibu
17:00 Juventus - Atalanta @Digiturk
17:05 Manchester United - Manchester City @LigTV3
17:30 Borussia Dortmund - Augsburg @Eurosport2
18:30 Samsunspor - Karabükspor @TRT Spor
18:45 Feyenoord - AZ Alkmaar @Tivibu
19:00 Fenerbahçe - Galatasaray @LigTV
19:15 Liverpool - Southampton @LigTV3
19:30 Mönchengladbach - Schalke 04 @Eurosport2
20:00 Fiorentina - Roma @Digiturk
20:15 Barcelona - Eibar @LigTV2
22:15 Porto - Sporting Braga @Tivibu
22:30 Atletico Madrid - Valencia @LigTV2
23:00 Paris Saint-Germain - Saint-Etienne @Digiturk
00:00 Montreal Impact - Toronto FC @Eurosport
02:00 Sporting Kansas City - Los Angeles Galaxy @Eurosport

26 Ekim Pazartesi
19:30 Lokomotiv Moscow - Rostov @Tivibu
20:00 Antalyaspor - Beşiktaş @LigTV
22:30 Athletic Bilbao - Sporting Gijon @LigTV3

18 Ekim 2015

Haziran'da Eyfel'e Gel

Futbolumuza dair hep istikrarsızlıktan şikayet ederiz ama bakın hikayenin baş aktörleri aradan yedi yıl geçmesine rağmen aynı. Teknik direktör yine Fatih Terim, takımın yıldızı yine Arda Turan. İşin latifesi elbette bu, masal gibi bir Euro 2008'in ardından iki Dünya Kupası, bir Avrupa Şampiyonası'nı evimizden seyrettik, herkes kendine bir takım seçti desteklemek için. Avrupa olunca İtalya, Dünya Kupası'nda Arjantin dedim ben mesela. Hiç de kazanamadım. Grubun ilk üç maçında bir puan alıp sonunda Hollanda'yı sollayıp yetmedi en iyi üçüncü olup Euro 2016 biletini alarak yine "Çok olduk". Avrupa'nın neredeyse yarısının katılacağı bir turnuvaya gitmek hikayenin başından baktığınızda büyük başarı değil ama biz de Rocky gibiyiz. Önce biraz dayak yiyoruz ama filmin sonunda "Aaaddriannn" diyen bağıran da biziz. Ev sahibi biz olabilirdik olmalıydık bu turnuvanın, final oylamasında tek oyla kaybettik. UEFA Başkanı Michel Platini ülkesine götürdüğü finalleri, kaderin böylesi, aldığı ceza sonrasında başkan ünvanıyla büyük bir ihtimalle izleyemeyecek Euro 2016'yı. 10 Haziran'da başlayacak ve 10 Temmmuz'daki finalle sona erecek olan Euro 2016'ya sekiz ay var ama gelin kısa notlarla oryantasyon turunu çıkalım hep beraber: 
 24 takımın grup kuraları 12 Aralık'ta çekilecek. 1960'daki ilk turnuvada finallerde dört takım vardı. 17 ülke elelemere katılmıştı. 1996'ya kadar sekiz takımla oynanan finallere, son beş turnuvada 16 takımla oynandı, ilk kez 2016'da 54 ülkeden 24 finalist Fransa biletini aldı. 
 Almanya ve son iki kupayı alan İspanya üç kez Avrupa Şampiyonu oldu. 2016'ın ev sahibi Fransa'nın iki kupası var ve bir şampiyonada en fazla gol atan futbolcu da dokuz golle Michel Platini. 
 Euro 2016'nın logosunu Fransızlar değil Portekizliler yaptı. Brandia Central şirketri 2012'nin de logosunu tasarlamıştı. Turnuvanın sloganı "Le Rendez- Vous", bildiğiniz randevu. Dillerine düşkün Fransızlar futbol bayramına davet ediyorlar bizi. 

MASKOT, SUPER VICTOR 

 Euro 2016'nın maskotunu çocuklar çok sevecek. Super Victor, süper kahraman görünümlü bir çocuk. Victor ismi de oyunun sonundaki zafere gönderme içeriyor. 
 Organizasyonun resmi şarkısı henüz tanıtılmadı ama altındaki imza ünlü Fransız DJ. David Guetta'ya ait olacak. Guetta'nın dijital yeteneklerini konuşturduğu şarkı mart 2016'da gün yüzüne çıkacak. 
 Euro 2016'da kupaya adını veren isim Henri Delaunay. 1954'te kurulan UEFA'nın ilk genel sekreteri olan Delaunay, bir yıl sonra hayatını kaybetmiş ve hayalini kurduğu Avrupa ülkelerinin katıldığı finalleri görememişti. 
 Bu futbol şöleninde maçlar grup aşamasında Türkiye saatiyle 16.00, 19.00 ve 22.00'de oynanacak. Gruplarda her ülke üç maçını da farklı şehirlerde oynacak. Ev sahibi Fransa, grup maçları için Paris, Marsilya ve Lille'i tercih etti. 
 16'dan 24 ülkeye yükselen finallerde 2012'ye göre 20 maç daha fazla oynanacak. Toplam 51 maç ı tribünlerde 2.5 milyon taraftar izleyecek. Bu rakam 2012'deki turnuvada 1.4 milyondu. Bir milyon futbol turistinin Fransa'da bir ay boyunca bir milyar Euro harcaması bekleniyor. 
 Euro 2016'yı dünyada 230 ülke naklen yayınlayacak. Her maçı ortalama 150 milyon kişinin televizyondan izlemesi bekleniyor. UEFA, yayın haklarından bir milyar, sponsorlardan 400 milyon ve bilet satışlarından 500 milyon Euro'yu kasasına koyacak. 
 51 maçın 43'ünde en ucuz bilet 25 Euro olacak. Finalde en pahalı bilet ise 896 Euro. Haziran 2015'te satışa çıkan biletleri satın alanlar, gruplar belli olduktan sonra mart 2016'dan itibaren UEFA'nın resmi bilet satış portalında biletlerini isterlerse aldıkları rakamdan satabilecekler. Federasyonlar da bilet satışını üstlenecek ve turnuva boyunca stadyum gişelerinden bilet satışı yapılmayacak. 
 Adaylık döneminde dosyasına 12 stadyum yazan Fransızlar, finalleri 10 stadyumda oynatacak. Açılış ve final maçı elbette ki 81 bin kişi kapasiteli Stade de France'da. Lyon, Lille, Nice ve Bordeaux yeni, Lens, Marsilya, Saint Etienne, Toulouse, Paris (Parc de Princes) ve Marsilya'da yenilenmiş stadyumlarıyla turnuvaya ev sahipliği yapacak. Artık hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum ama Euro 2016'da stadyumlarda ve taraftarların buluştuğu "Fan Zone"larda sigara içmek yasak. 
 Ve hikayenin sonu. Euro 2016'yı kazanan milli takım, 2018 Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacak olan Rusya'nın 2017'de düzenleyeceği Konfederasyon Kupası'na katılma hakkını elde edecek. Son Dünya Şampiyonu Almanya ve Rusya, Euro 2016'da final oynarsa, bu turnuvanın yarı finalistleri Konfederasyon Kupası'na gidecek. 

17 Ekim 2015

Raul...


Jesus Gil 17 yılda 39 teknik direktörü yolladı. 141 transfer yaptı. Joaquin Pero'ya yaptığı hiç unutulmadı. Adamı hazırlık kampına hoca diye yolladı, lig başlamadan görevine son verdi. "Neden?" diye sordular. "Posterde yamuk çıkmıştı" dedi. 
Atletico Madrid'de şimdi oğlu var ama kulüp başka bir kulüp oldu. Gil servetini Franco döneminde inşaat işlerinden yapmıştı. Marbella belediye başkanıyken büyük soydu. Bu çocuk Atletico Madrid alt yapısında geleceğin golcüsüydü. Babası, amcası Atletico taraftarıydı. Gil, alt yapıyı dağıttı. Çocuk Real Madrid'e gitti, büyüdü, Madrid derbisine çıkıp Atletico'yu toprağa gömdü. Böyle adamların hikayelerine -izm bilmeyenler çok romantik diyorlar... Nah romantik... Kurgu değil Raul'unki; hayatın taa kendisi...

11 Ekim 2015

Affet Bizi Keylor Navas


2014 Dünya Kupası'ndan aklında ne kaldı diye sorsanız, altı yıl kupaları domine eden İspanyolların erken vedası, Almanların ev sahibi Brezilya'ya attığı yedi gol ve muhteşem kaleci performansları derim öncelikle. Sonuncusundan devam edelim çünkü futbol dünyasında düşük profilli bir kahraman bu sezon harikalar yaratmaya devam ediyor. Şampiyon Almanya'nın libero-kalecisi Manuel Neuer zaten kupaya gelirken de tartışmasız dünyanın en iyi kalecisiydi. Nijerya kalesinde Vincent Enyama gönülleri fethetti ama kariyerinin büyük bir kısmını İsrail'de geçiren Enyama 33 yaşına geldiğinden kimse ondan bir gelecek beklemedi. Tim Howard, ABD kalesinde Belçika maçında yaptığı rekor kurtarışla kariyerinin sonbaharında, 40'ına yaklaşan kalecilere selam yolladı. Rais M.Bolhi'nin kalesini koruduğu Cezayir, turnuvanın rengiydi... Bolhi şimdi Antalyaspor forması giyiyor. David Ospina, Kolombiya'dan hep iyi kaleciler çıkar geleneğinin temsilcisiydi, yaz aylarında adı Fenerbahçe ile anıldı ama Cech, Arsenal'e gelmesine rağmen takımdan ayrılmadı. Meksika kalesinde harikalar yaratan Ochoa ise kulüp kalesine geçtiği zaman kova kaleci olmayı sürdürdü. 

Alman Neuer ile birlikte önümüzdeki 10 yıla damgasını vurması beklenen iki kaleci var Avrupa'da. Chelsea, pişmesi için Atletico Madrid'e gönderdiği Thibaut Courtois'yı geri aldı ve Manchester United'ın Atletico Madrid'den genç yaşta transfer ettiği David De Gea'nın karşısına koydu. 2014'ün iz bırakan kalecilerinden birinin kaderi De Gea ile bu yaz aylarında kesişti. Real Madrid, bırakın altyapıdan yetişen, İspanyol oyuncuların azlığından şikayet eden Madrid spor gazetelerinin baskısı altındaydı. Mourinho döneminde düşüşe geçen Iker Casillas, bir zamanlar önce Hierro-Redondo ardından ikinci döneminde Guti ve Raul'u gönderen Başkan Florentino Perez'in yeni hedefiydi. Los Galacticos projesinin babası vakti zamanında "Çirkin bu adam, forması satmaz deyip" Ronaldinho yerine yakışıklı Beckham'ı almış, futbolun ikon çocuğu en iyi zamanında "Karım ne derse o olur" deyip Victoria'nın peşinden Los Angeles'in yolunu tutmuştu. Iker Casillas gidecekti ama nazik olmak zorundaydılar çünkü Real Madrid kaptanı, şehrin iki büyük spor gazetesini yönetenlerin kulüpteki favori adamıydı. Dünya Kupası'ndaki kurtarışlarıyla kendini Levante'den 10 milyon Euro karşılığında Real Madrid'e atan Keylor Navas iyi kaleciydi ama Başkan Perez'in gözü De Gea'daydı. Iker Casillas, Porto'ya giderken maaşının büyük bir kısmını Real Madrid üstlendi. De Gea için Manchster United ile amansız pazarlık da sürüyordu. İngilizler bir yıl sözleşmesi kalan kalecilerini 35 milyondan aşağı vermemeye kararlıydılar. Kaderin böylesi, De Gea gelecek derken ikinci kaleciyi de Kiko Casilla olarak belirlediler. Iker olan aralarındaki tek fark bir 's' harfi değildi elbette. Espanyol'dan gelen kaleci, Santiago Bernabeu tribünleri için ufak adamdı. Ronaldo, Bale, James Rodriguez'in forma giydiği Real Madrid için Keylor Navas çok renkli futbolcular arasında gri bir adamdı. Transferin son günü olan oldu, kesin bitti denilen De Gea transferi, Real Madrid'e göre Manchester United evrakları kasıtlı olarak onaylamadığı için Galatasaray-Grosskreutz hikayesi gibi acıklı sonla bitti. 

Başkan Florentino Perez için artık tek ihtimal vardı. De Gea transferinde kurbanlık koyun gibi Manchester United'a göndereceği Keylor Navas'ı kulübe çağırıp özür diledi ve bunu resmen de açıkladı. Kosta Rika'lı kaleci o günlerde sessiz kalmış ama kabul edelim gururu incinmişti. Yapabileceği tek şey vardı: Real Madrid kalesinde devleşip, taraftarın güvenini kazanmak. Öyle de oldu, "Forması satmaz, röportajı okunmaz" Keylor Navas, Santiago Bernabeu'ya gelen 80 bin taraftarın bir numaralı adamı olmayı başardı iki ayda. Beş yaşında futbolcu babası Freddy Navas ile doğduğu Perez Zeledon'da izlemeye gittiği minikler maçında kalecinin yaptığı bir kurtarış, onun hayatının en unutulmaz karesi oldu. Keylor babasına kaleci olmak istediğini söyledi, ülkenin muteber takımlarından Deportivo Saprissa'nın kalesine iki bin dolar karşılığında geçtiğinde 19 yaşındaydı. Kosta Rika'dan Avrupa'ya futbol oynamaya gelmek kolay değildi ama ülkenin efsane kalecisi Luis Gabelo Conejo imdadına yetişti. Navas gibi bir Dünya Kupası'nda (1990) harikalar yaratan ve milli takımın gruptan çıkartan Conejo, İspanya'da Albacete'de forma giymiş ve kulüple irtibatını hiç kesmemişti. Navas'ı "Refleskleri bana Casillas'ı, ayaklarını çok iyi kullanması Valdes'i hatırlatıyor" diye tarif eden Conejo, vatandaşını Albacete'ye yolladı. Oradan soluğu Levante'de alan Keylor Navas, büyük takımlar karşısında harikalar yaratınca iki yıl önce ligin en iyi üç kalecisinden biri seçildi ve Real Madrid'in yolunu tuttu. İstatistikler bu sezon daha az gol yiyen Real Madrid'in (7 maçta 2 gol) takım defansının aslında gelişmediğini ortaya koyuyor. Çünkü rakipler kalede Iker Casillas varken girdikleri gol pozisyonu kadar pozisyonu Keylor Navas karşısında da yakaladılar. Aradaki ufak (!) fark mı? Navas, Casillas'ın kurtardığının üç katını kurtarıyor. Geçen hafta Atletico Madrid ile oynadıkları Madrid derbisinde olduğu gibi... Griezmann'ın penaltısını, son dakikalarda Jackson Martinez'in köşeye giden şutunu tokatlayan Keylor Navas, penaltı yaptıran kaptanı Sergio Ramos'u, ikinci yarıda kalenin önüne otobüs çeken hocası Rafael Benitez'i de kurtardı. Kahramanlar zaten bu işe yaramaz mı?

4 Ekim 2015

Kötü Kalpli Bay Moreno


Özür dilemek erdemdir ama sokakta yürürken çarptığınız birine karşı gösterdiğiniz nezaketin, maalesef futbol dünyasında bir karşılığı yoktur. Geçen sezon Hamza Hamzaoğlu'nun yanlış değişiklikler yapıp kaybettiği maçlardan sonra dilediği özürlerin gereksizliği gibi geçen hafta da hakem Deniz Çoban hatalı düdükleri için özür dilemeyi tercih etti. Futbol her zaman iyi oynayanın kazandığı bir oyun da olmadı, hiçbir zaman adil de. İlk düdük ve son düdük arasında yaşananları banttan izleyebilir ama olan biteni yargılayıp sonucu değiştiremezsiniz. Kaçan gol için santrforun, yanlış kurulan bir 11 için teknik adamın, hatalı bir düdük için hakemin özrü manşet olabilir ama tek gerçek aynı sayfadaki maç sonuçları ve puan tablosudur. Deniz Çoban'ın veda ederken gözünden akan yaşlara kayıtsız kalabilmek ve üzülmemek elbette mümkün değil. Bir de madalyonun öteki yüzü var. Maalesef futbolu yorumlayan bazı dillere pelesenk olmuş olan "Adamdır, adam değildir" tercihleri, bugün kariyeri boyunca vasatı aşamayan bir hakemi düdüğünü asma tercihiyle iyi adam yaptı. Deniz Çoban'ın tükenmişlik sendromu izleri taşıyan vedasına sebep olan maç ne bir şampiyonluk, ne küme düşme maçı ne de bir finaldi. Benzer hataların onlarcasını her hafta sonu kendi ligimizde ve Avrupa'da izlemiyor muyuz? 

Futbol tarihi hakem hatalarıyla kaybedilmiş şampiyonluklar, final maçlarıyla dolu. Bir düdükle oyunun tarihine damga vuranları -ki say say bitmez- hatırlayalım isterseniz. 1997 yılında Vanspor- Beşiktaş maçı, Sergen frikik atıyor, barajdaki Aykut topu smaçlıyor, dönemin muteber hakemi Metin Tokat'ın gözüne güneş kaçıyor. Yine Beşiktaşlıların muzdarip olduğu, tezahüratlara özne olmuş bir isim. 1997'de İstanbulspor-Galatasaray maçında uzatma dakikalarında Arif'in yerde kaldığı pozisyona uzaklardan bir düdük sesi eşlik ediyor ve Vahap Beyaz penaltı noktasını gösteriyor. 2002'de Hasan Şaş'ı Ali Eren düşürüyor Galatasaray-Beşiktaş derbisinde, bugünün Merkez Hakem Komitesi Başkanı Kuddusi Müftüoğlu "Oyna" diyor. 2003'te Victoria'ya iki sarı kart çıkartıp oyunda tutan Ali Aydın, bir yıl sonra Ahmet Hassan'ın aldığı penaltıya itiraz etmiyor, derbi karışıyor. 
2005'te Özgüç Türkalp ve Anelka'nın eli, 2003'te Luciano'nun Olimpiyat Stadı'ndaki derbiyi karıştıran smacı ya da çok değil iki hafta önce Cüneyt Çakır'ın Trabzonspor- Galatasaray maçında çalmadığı penaltı. 2002'de Dünya Kupası'nda Brezilya ile oynadığımız maçta Rivaldo'nun Oscar'lık düşüşüne aldanıp Hakan Ünsal'ı oyundan atan hakemi hatırlar mısınız? Dünya Kupası ve hakem hatası deyince ilk akla gelen elbette ki Maradona'nın 1986'da Meksika'da İngiltere'ye elle attığı gol gelir. Tunuslu hakem Ali Bin Nasser de bu kararıyla her futbol tarihi kitabındaki yerini garantilemişti. 2009'da meşhur Chelsea- Barcelona maçı hâlâ hafızlarda. Norveçli hakem Ovrebo, Chelsea'ye penaltı vermemeye yemiş etmiş bir de Drogba'yı oyundan atmıştı. Manchester United'lı Nani'yi oyundan atan Cüneyt Çakır, efsane teknik adam Sir Alex Ferguson'u çileden çıkarmış, İskoç Hoca ağzında meşhur sakızı, al yanaklarıyla kendini saha kenarında bulmuştu. 2010 Dünya Kupası'nda İngiltere- Almanya maçında Lampard'ın şutunda top çizgiyi neredeyse bir metre geçmiş, Uruguaylı hakem santra noktasına yürümek yerine "Devam" demişti. Bu isimlerin hiçbirinin maçtan sonra özür dilediğini hatırlamıyoruz.


Futbol tarihinde bir hakem var ki onu es geçemeyiz. Pasaportunda yazdığı gibi söylersek, Byron Aldemar Moreno Ruales. Bugün İtalya'da Byron Moreno dediğinizde sokaktaki her futbolseverin kulaklarını çınlattığı Ekvadorlu hakem. Dört yıl sonra Berlin'de Dünya Kupası'nı kazanacak olan İtalyanların 2002'deki eleme turundaki rakipleri iki ev sahibinden biri olan Güney Kore'ydi. Buffon, Nesta, Cannavaro, Del Piero, Vieri, Totti ve Inzaghi'li İtalya desem, takımın heybeti herkesin hafızasında tazelenir. Güney Kore tamam güzel takımdı, çok koşuyor, taraftar desteğiyle yükleniyorlardı ama Moreno, İtalyanları 18 Haziran 2002 günü delirtti. 

Tommasi'nin nizami golüne ofsayt çaldı, Totti'yi yok yere oyundan attı ve uzatmalarda Güney Kore maçı kazandı. Ertesi gün La Gazzetta dello Sport'un manşetinde "Tarihin en kötü hakemi" yazıyordu. 2002 Dünya Kupası'nda hakemler İspanya'yı da yaktılar, FIFA "Uzak"tan iyi çalışıyordu! Ekvadorlu Moreno, İtalyan medyasının takibinden hiç düşmedi. Kendi ülkesinde bir maçta olmadık yere altı dakika uzatma verdiği maçta son düdüğü çaldığında tabelada 113. dakika yazıyordu. O süre içinde Quito şehri takımı iki gol atmış, Moreno'nun hesabı sonra ortaya çıkmıştı. Quito'da seçimlere girdi ama kıyak çektiği o 13 dakikalık uzatma, ona seçimleri kazandırmadı. 

Her hata yapan hakem kötü insan değildir ama Byron Moreno kötü kalpli olduğunu futbol sahasında değil New York JFK Havaalanı'nda kanıtladığında meşhur olduğu Dünya Kupası'nın üzerinden sekiz yıl geçmişti. Pasaport kontrolünde gergin tavırlarıyla dikkat çeken Moreno, üstünün aranması için özel odaya alındığında vücuduna yapıştırdığı 10 pakette altı kilo eroini ABD'ye sokmaya çalıştığı ortaya çıktı. Ekvador'lu Moreno'nun hakemlik kariyeri çoktan bitmişti ama hayatı da bitmek üzereydi, 10 yıl hapsini isteyen savcının karşısına geçen avukatı "Moreno'nun şöhretini yitirdiğini ve çok borcu olduğu için bu kaçakçılık teklifini kabul ettiğini" söyledi. Nasıl olduysa oldu, hakim, Moreno'ya 2.5 yıl hapis cezası verdi. Mapus günlerindeki iyi hali nedeniyle de 26 ay sonra özgürlüğüne kavuştu ve soluğu ülkesine aldı. Şimdi nerede mi? Emin olun, İtalyanlar dışında bunu merak eden yoktur. 

3 Ekim 2015

Hafta Sonu Naklen Yayınlar


3 Ekim Cumartesi
02:00 DC United - New York City FC @Eurosport2
14:00 Yeni Malatyaspor - Göztepe @TRT Spor
14:45 Crystal Palace - West Bromwich @LigTV3
15:30 Karşıyaka - Alanyaspor @TRT Avaz
16:00 Gaziantepspor - Osmanlıspor FK @LigTV
16:30 Mönchengladbach - Wolfsburg @Eurosport2
17:00 Sevilla - Barcelona @LigTV3
17:00 Manchester City - Newcastle United @Digiturk
17:00 Zenit St. Petersburg - Rostov @Tivibu
19:00 Medipol Başakşehir - Galatasaray @LigTV
19:00 Gençlerbirliği - Kayserispor @LigTV2
19:00 Samsunspor - Gaziantep BBSK @TRT Spor
19:00 Kayseri Erciyesspor - Adanaspor @TRT Spor Web
19:00 BB Erzurumspor - Erzin Belediyespor @Kardelen TV
19:15 Granada - Deportivo La Coruna @Digiturk
19:30 Chelsea - Southampton @LigTV3
21:30 Espanyol - Sporting Gijon @Digiturk
23:05 Malaga - Real Sociedad @LigTV2

4 Ekim  Pazar
00:00 Toronto FC - Philadelphia Union @Eurosport
00:30 Coritiba - Atletico Mineiro @LigTV3
02:00 New York Red Bulls - Columbus Crew @Eurosport2
13:00 Rayo Vallecano - Real Betis @LigTV3
13:30 Empoli - Sassuolo @LigTV2
13:30 De Graafschap - Feyenoord @Tivibu
13:30 Dinamo Moscow - CSKA Moscow @Tivibu
14:00 Şanlıurfaspor - Denizlispor @TRT Spor
14:00 Çaykur Rizespor - Bursaspor @LigTV
15:00 Monaco - Rennes @Digiturk
15:30 Gent - Club Brugge @NTVSpor
15:30 Ajax - PSV Eindhoven @Tivibu
15:30 Vitesse - Groningen @Tivibu
15:30 Everton - Liverpool @LigTV3
16:00 Balıkesirspor - Giresunspor @TRT Spor
16:00 Sampdoria - Inter @LigTV2
16:30 Schalke 04 - Köln @Eurosport2
17:00 Eskişehirspor - Beşiktaş @LigTV
17:00 Athletic Bilbao - Valencia @Digiturk
17:30 Altınordu - Elazığspor @TRT Spor Web
18:00 Uniao Madeira - Benfica @Tivibu
18:00 Arsenal - Manchester United @LigTV3
18:30 Adana Demirspor - Karabükspor @TRT Avaz
18:30 Bayern München - Borussia Dortmund @Eurosport2
19:00 Antalyaspor - Kasımpaşa @LigTV2
19:00 Genk - Standard Liege @NTVSpor
19:00 Juventus - Bologna @Digiturk
19:15 Levante - Villarreal @Digiturk
20:00 Fenerbahçe - Akhisar Belediyespor @LigTV
20:15 Porto - Belenenses @Tivibu
21:30 Atletico Madrid - Real Madrid @LigTV3
21:45 Milan - Napoli @Digiturk
22:00 Paris Saint-Germain - Marseille @LigTV2
22:30 Sporting Lisbon - Vitoria Guimaraes @Tivibu

5 Ekim Pazartesi
00:00 FC Dallas - Houston Dynamo @Eurosport2
02:00 Colorado Rapids - Real Salt Lake @Eurosport2

27 Eylül 2015

Uzaklarda Arama


Bu akşam sezonun ilk derbisinde Beşiktaş ile Fenerbahçe karşı karşıya gelecek. İlk derken, Trabzonspor'un Beşiktaş ve Galatasaray ile oynadığı 'büyük maç'ları elbette unutmadım. Bizim futbol sözlüğümüzde, derbi, ezeli rekabet, büyük maç terimleri serpme kullanıldığından, oyunu icat edenlerin sözlüğüne başvurmak lazım. Derbi'nin Derby şehrinden geldiğini kabul etmez Oxford sözlüğü. Futboldaki şehir, olmadı bölgesel rekabeti tanımlamak için kullanılan derbi, adını 1780'de bugün bir numaralı klasik at yarışı The Derby'i başlatan 12. Earl of Derby, Edward Smith Stanley'den alır. Dünyanın en iyi, en ateşli, en çok izlenen, en büyük, en kocaman derbi listeleri yıllardır yayınlanır dünyanın dört bir köşesinde. Futbolsever için de esaslı bir polemik konusudur. Bizim derbiler ilk 10'da yer alır mı almaz mı, Boca-River mı Celtic-Rangers mı yok yok aslında Kızılyıldız-Partizan ile devam eder polemikler ve sonunda tek bir doğru olmadığından tartışma 'her şehrin derbisi yaşayanına en büyük' ile çaylar tazelenir. 

 
Biraz ülke dışına uzanalım, Boca- River, Nacional-Penarol gibi güzel ama uzak kıta, Güney Amerika'ya selam duralım ve yakın coğraflardaki derbileri turlayalım. Ada'da taraftarlık kültürü tavan yaptığından ve doğduğun kasabanın şehrin takımının taraftarı olmak esasken, ortalık elbette ki derbi kaynar. Çok sayıda Londra kulübünün Premier Lig'deki varlığı, yüzyıllık ezeli rekabetler ve büyük maç sınıfına giren 90 dakikalar neredeyse fikstürün her haftasında karşımıza çıkar. Benim favorim en sert derbi olan Millwall-West Ham'ın Dockers derbisi. Filmlere de konu olan bu derbinin arkasına Kuzey Londra derbisi Arsenal- Tottenham'ı yazalım. Batı Londra'da Chelsea-Fulham'ı da unutmamak lazım. Ülkenin kuzeyinden, Manchester şehrinin derbisini ilk sıraya koyalım. Everton-Liverpool'u, onun önüne yazanlar olabilir elbette. Tyne-Wear derbisi, Newcastle United-Sunderland de esaslı derbilerdendir. Güney Galler'de Cardiff City- Swansea City derbisi unutulur mu? Derbi kabul edilmez ama ülkenin en büyük futbol rekabeti iki liman şehri Manchester ve Liverpool arasında United ve Liverpool arasındadır deyip İspanya'nın yolunu tutalım. İspanya, şehir kadar bölgesel derbiler cenneti de. Madrid'de Real Madrid ve Atletico Madrid'in yüzyıllık derbisine kafa tutabilecek kalibrede derbi Sevilla şehrinde Sevilla ile Real Betis arasında oynanır. Barselona'da Barcelona-Espanyol şehir derbisidir ama Kuzey'e Bask bölgesine gittiğinizde Bilbao'nun gururu karşısında San Sebastian'ın temsilcisi Real Sociedad'ı bulur karşısında. Yine bir bölgesel derbi, Endülüs'te Granada ile Malaga arasında oynanır. Akdeniz kıyısına gittiğinizde Valencia bölgesinde Levante-Valencia, Asturian derbisinde Real Oviedo ile Real Sporting kapışır. Galiçya'nın ağır ağabey derbisi, Celta Vigo ile Deportivo La Coruna'yı karşı karşıya getirir. Ülkenin en büyük ezeli rekabetini hatırlatmaya gerek var mı? El Clasico: Real Madrid-Barcelona. 

Derbinin Avrupa'da hakkını veren ülke bence İtalya'dır. Roma ve Lazio arasında oynanan Derby della Capitale, Milano'da Inter ve Milan arasında oynanan Derby dellla Madonnina, Cenova'da Sampdoria ve Genoa'nın kapışması Derby dele Lanterna, Torino'da Juventus ve Torino'nu karşı karşıya getiren Derby Della Mole ce Chievo ile Verona arasındaki Derby della Scala... Şehir derbileri kadar rekabeti yüksek tutan bölge derbileridir ki say say bitmez. Gazeteci Gianni Brera'nın en çok kupa kazanmış iki takımın randevusu için yazdığı üzere İtalya derbisi demek Inter-Juventus demektir. Güneş Derbisi deyince elbette akla Napoli-Roma gelir. Palermo ve Catania arasında Sicilya derbisi, Palermo-Cagliari arasında oynanan Adalar Derbisi... Çizme'de derbilerin sayısı 150'den fazladır, bir yerde durmak lazım elbette. Almanya'ya adım attığımızda ilk karşımıza çıkan elbette Ruhr derbisi olarak bilinen Borussia-Dortmund-Schalke 04 derbisidir. Bavyera'da Bayern Münih taraftarı için derbiye bölgesel bakarlar, Nürnberg ilk rakiptir. 1860 Münih, Augsburg ile oynananlar küçük kabul edilir. Hamburg'da St. Pauli-Hamburg kapışması, Kuzey ile Güney'in ezeli rekabetinden Hamburg- Bayern Münih ve İspanya'daki El Clasico'nun muadili, Der Klassiker'de Borussia Dortmund-Bayern Münih deyip rotayı Almanya'dan Fransa'ya kıralım. Ligue 1'de aynı şehrin iki takımını bulmak imkansıza yakın olduğundan Fransızlar, bölgesel derbiler ve büyük maçlarla idare ederler. Atlantik Derbisi, Nantes ile Bordeaux, sosyetik derbi, Cote D'Azur derbisinde ise Monaco ile Nice oynar. Kuzey'de Lens-Lille rekabeti fena değildir. O. Marsilya-St. Etienne, taraftar grupları nedeniyle sert rekabettir ama ülkenin en iki muteber kapışması, 'Choc des Olympiques'de O. Marsilya-O. Lyon ile ülkenin klasiği olarak kabul edilen Paris Saint Germain'in Olympique Marsilya ile olan randevusudur. Komşu'dan Atina ve Pire şehrini karşı karşıya getiren ülkenin en büyük rekabeti, Olympiakos-Panathinaikos ve Atina'da Pana-AEK, Selanik'te Aris-PAOK derbilerine selam duruyor, Sırbistan'ın efsane derbisi Kızılyıldız- Partizan'a saygılarımızı sunuyoruz. Di Stefano'nun dediği gibi "Derbiyi kazandığının ertesi sabahı kızdırıp, takılacağın arkadaşların ya mahallende ya okulunda, ya da iş yerindedir." Derbileri "Uzaklarda aramayın" Bir takımı sevmek mi? Esengül'den bu şarkıyı dinleyin. İyi bayramlar: "Uzaklarda arama/ Çünkü sen içimdesin/ Taht kurmuşsun kalbime/ En güzel yerindesin..." (SABAH PAZAR)

20 Eylül 2015

Jose Rodriguez'in Çığlığı


Cezayir Milli Takımı'nı çalıştırdığı dönemde Abdelhamid Kermali'nin Fransa'da futbol oynayan bir oyuncuyu "Çok yavaş" diyerek milli takım kadrosuna almadığı, oyuncunun da Fransız Milli Takımı'nı tercih ettiği futbol tarihinin en büyük şehir efsanelerinden biridir. Büyük diyorum çünkü o futbolcu Zinedine Zidane'dır. 1998 Dünya Kupası finalinde Taffarel'in koruduğu Brezilya kalesinin filelerine iki kafa vuruşuyla havalandıran Zidane, göçmen bir ailenin çocuğudur ve Paris'ın en Fransız halkının onu bağrına basması için Cezayirli'nin en büyük kupayı huzurlarına getirmesi gerekiyordu. Zidane'ın Fransız olduğu yaz, 98 yazıdır. Yıllar sonra Kermali, "Bu saçmalığı kim ortaya attı bilmiyorum. Benim Zidane'ı Cezayir Milli Takım kadrosuna almamam için deli olmam lazım. Gidin yardımcılarıma sorun, o günlerde Zinedine tanınan bir isim değildi" derken; Zidane da "Ben Fransa'nın alt yaş milli takımlarında oynadım. Kermali'nin beni istemediğinden haberim yok" demişti 2006'da. 
O yıl bir başka 'öteki'yi Fransızlar bağrına basmıştı, yine bir Dünya Kupası vesilesiyle. Franck Ribery, Almanya'daki finallerden bir yıl önce Galatasaray'a geldiğinde yaptığım röportajda, çocukluk yıllarında Fransız arkadaşlarının yüzündeki kaza izleri yüzünden ondan uzak durduklarını söylemişti. İki yaşında geçirdiği trafik kazasının yüzünde bıraktığı izler, süperstar bir futbolcu olduğunda belki karizmasının en büyük parçası olacak, ona Al Pacino'nun unutulmaz filmi Scarface'den emanet bir lakap kazandıracaktı ama çocuk Ribery, Fransız arkadaşları ona yakınlık göstermeyince çareyi Cezayirli arkadaş grubunun içinde bulmuştu. Eşiyle de o arkadaş grubu içinde tanıştı. Göçmenlerin arasında büyüdü, ötekileşti ta ki finalde kaybettikleri 2006 Dünya Kupası'nın ardından Paris'e dönene kadar. Yüzündeki izlerin az Fransız yaptığı genci, Paris'te bir televizyon stüdyosunda yüzlerce izleyici ayakta alkışlayarak karşıladı. Frank Ribery'nin yüzündeki izler silinmemişti ama Fransa en azından onun Fransız olduğunu hatırlamıştı. Zidane ve Ribery'nin 'öteki' hikayelerini bana hatırlatan Galatasaray-Atletico Madrid maçı öncesinde Jose Rodriguez'in ülkesinde El Pais'e verdiği röportaj oldu. 'İstanbul'da bir Flamingo' başlıklı yazı, aslında oyuncunun köklerine bir gönderme içeriyordu. Flamenco müziği, İspanya'nın Endülüs bölgesinde Romanların müziğiydi ve kelimenin kökeninin de flamingo kuşundan geldiği söylenirdi. Güney İspanya, kırmızı flamingoların yaşadığı topraklardı. Villajoyosa ise o bölgenin kuzey doğusunda Valencia'ya bağlı Akdeniz kıyısında şirin bir sahil kasabası. Jose Rodriguez'in 1994 yılında doğduğu kasaba. Real Madrid, Jose'yi 14 yaşında Valencia'da bir turnuvada keşfetmiş onun Madrid altyapısına gelmesini istemişti. Jose, o günleri anlatırken sadece onu A takıma çıkartan Jose Mourinho'dan bahsetmedi. Real Madrid'in genç takımı Castilla'da bile forma şansı zor bulurken, Portekizli teknik adam, altyapı hocasına kızıp Jose'yi Kral Kupası maçı kadrosuna alıp oynatmış, genç oyuncu bir de gol atmıştı. 


O gün şimdi Napoli forması giyen Higuain, maçtan sonra, "Bak bakalım Twitter'da takipçi sayın ne kadar arttı?" diyerek Madrid'de kimselerin tanımadığı Alicante'li gençle dalga geçmişti. 14 yaşında ailesini yaşadığı kasabada bırakıp Madrid'e gelen Jose "Her gün ağlıyordum. Tek başına yemek yemek, ailemden uzak olmak çok zordu. Madrid'den kaçacaktım" diye anlatıyor o günleri. Ailesi ona Madrid'de bir ev alacaklarını söylemişti ama Alicante'den Madrid'e gidiş-geliş parasını bulmakta bile zorlanıyorlardı. Jose, röportajın da tam da bu satırlarında patladı işte: "Ben fakir Roman bir ailenin çocuğuyum. Annem ve babam beni ve iki erkek kardeşimi büyütebilmek için gece gündüz çalıştılar. Roman bir ailenin çocuğu olmaktan dolayı gurur duyuyorum ama İspanya'da bizlere nasıl gözle baktıklarını biliyorum. Romanlar onlara göre hep hırsız olur. Böyle düşünmeleri bana çok dokunuyor ve çok sinirleniyorum. Roman olmayı ben hiçbir şeye değişmem ama İspanya'nın artık değişmesi lazım." Avrupa'nın göçmen akınına uğradığı ve en acı hikayelerin gecenin karanlığında uçsuz bucaksız Ege ve Akdeniz'in sularında yaşandığı bir dünyada Jose'nin El Pais aracılığıyla yükselen çığlığı, onun iyi-kötü futbolcu olması kadar önemli. Real Madrid tarihinin Şampiyonlar Ligi'nde en genç forma giyen oyuncusu unvanını efsane Raul'dan alan Jose Rodriguez, isyan ettiği 'ötekileştirilmiş' kökeniyle futbol dünyasında yalnız değil. Romanlar, sadece güzel müzikleri ve bitmek bilmez neşeleriyle şenlendirmiyorlar bu dünyayı. Eski yıldızlardan Jose Mari de, Fenerbahçe forması giymiş Güiza da, Jesus Navas da, Jose Antonio Reyes de, efsane golcü Telmo Zarra da Jose Rodriguez gibi Roman kökenli. 'Ciganito' (Küçük Roman) lakaplı Quaresma, İtalya'da Sinti Romanları'ndan olan 'Maestro' Pirlo ya da Fransa'da Manuş Romanları'ndan olan Eric Cantona gibi... (SABAH Pazar)