4 Eylül 2018
27 Ağustos 2018
Emre Akbaba: Bir Transferin Hikayesi
Kıta dışı sermayenin
girdiği Avrupa kulüplerinde, bir zaman sonra Çin’de ardından onu takip eden
Suudi Arabistan ve Katar’da forma giyen futbolcuların geldikleri kulüplere
karşı vefalı olmaları beklemek ve sadakatı sorgulamak artık çok masum bir
eylem. Kalmadı öyle futbolcular demiyorum çünkü su akıyor ve yolunu buluyor.
Yetiştiği kulüpte kaptanlığa yükselen, çeyrek asır geçiren, kramponlarını da
doğduğu yerde asan futbolcu bulmak zor artık. Kazandıklarının 3-5 ve hatta 10
katını teklif ediyorlar uzaklardan. 30’unu geçmiş futbolcular da ailemin
geleceğini düşünüyorum diyerek elbette evet diyor bu akıllara ziyan
kontratlara. Iniesta, Barça’da 3 yıl daha kalabilir ama sezonun büyük bölümünü
yedek kulübesinde geçirip hiç de azımsanmayacak yıllık ücretiyle yerleşik düzeninden
vazgeçmeyebilirdi. Para kadar yedek kulübesinde oturmak fikrine de karşı
çıktığı için Japonya’ya göç etti.
Marchisio, Juventus kulübünde çocuk
yaştan itibaren 25 yılını geçirdi. 32 yaşında ve kendisine yeni kontrat
verilmediği için şimdi Instagram’da “Buongiorno” yerine “Bonjour” (Günaydın)
diyerek Fransa’ya gideceğinin sinyalini veriyor. Totti, Real Madrid’e, Maldini,
Manchester United’a gidebilirdi, gitmediler. Raul ve Guti, Real Madrid’de
futbolu bırakabilirdi, hak etmişlerdi ama biri Schalke 04’ün diğeri ise
Beşiktaş’ın yolunu tuttu. Del Piero, Juventus’a rakip olmak istemediğinden
dünyanın öbür ucunu Avustralya’ya futbol oynamaya gitmişti. Kimse Buffon’un
Juventus kariyeri bittiğinde bir Avrupa büyüğünde forma giyeceğine inanmıyordu,
o artık Paris Saint Germain’in kalecisi…
İtalyan
futbolunun klişelerinden biridir. Transfer döneminde futbolcunun ağzından laf
almaya çalışan gazeteciler kuşaklar boyu futbolcular aynı cevabı verdiler: “Kim
bilir?” Gerçekten de futbol dünyası bilinmezlerle dolu. Bir futbolcudan milyon
Euroların uçuştuğu bir ortamda çocukken tuttuğu takımın formasını giymesini
beklemek ve bunun için fedekarlık yapmasını istemek de büyük haksızlık. Oysa ki
hepimiz bırakın bir futbol kulübünün alt yapısında oynamayı, mahalle arasında
iki taş bir kale maç yaparken bile yeni Rıdvan, Metin, Feyyaz, Tanju, Hami’ler
değil miydik…
Bu yüzden Paris’in 10 km.
uzağında doğan gurbetçi bir ailenin oğlu Emre Akbaba’nın taraftarı olduğu takım
Galatasaray’da forma giymeyi hayal etmesi ve transfer sürecinde bu konudaki
ısrarıyla belirleyici rol çizmesi, hepimize bir eski zaman hikayesi gibi
geliyor. Sanki böyle futbolcular o eski stadyumların futbolcusuymuş gibi, sanki
Emre Akbaba ilk maçına Türk Telekom Stadyumu’nda değil de Ali Sami Yen’de çıkacakmış
ve çıkmış gibi…
Emre
Akbaba’nın Alanya’dan Galatasaray’a yolculuğunda geçen hafta yaşananlar ise
Türk futbolu ve spor medyası için bir turnusol kağıdı. Galatasaray’da Mustafa
Cengiz’in başkan olmasıyla başlayan ezeli rakipler için nazik dil ve özenle seçilmiş
cümlelere Fenerbahçe’nin yeni başkanı Ali Koç eşlik etmişken Emre transferinde
zamana ve tembelliklerine yenilmiş kendini yenileyememiş tribüne oynamakla
gazetecilikl yapılacağına inananların ezeli rekabette savaş baltalarını
topraktan çıkarması tesadüf değildi. Bir transferde hikaye basittir aslında.
Futbolcunun bonservisini elinde tutan kulüp, talip olan bir ya da birden fazla
kulüp ve oyuncunun oynamak istediği kulüp.
Bir kadronun analizini yapıp
Fenerbahçe, Emre Akbaba’ya belki de Giuliano’yu satmak üzeredir, koskoca camia
Alanya’nın daha fazla kazanması adına adını böyle bir açık arttırmaya sokmaz
demenin taraftar-muhabir/ yorumcu cephesinde bir reytingi yok elbette. Oysa ki
Fenerbahçe, Giuliano için gelen teklifi cebine koymuş ve Alanya’nın kapısını
çalmıştır. İşte burada futbolcu son sözü söyler. Kimileri daha yüksek bir
kontrat için hayalindeki takımda oynamaktan vazgeçer, kimi de önce hayallerim
sonra para der… Emre Akbaba da muhtemelen ilkokul çağında Galatasaray’ın UEFA
Kupası’nın aldığı yılda mutluluktan havaya uçan binlerce gurbetçinin evladı
gibi seçmiş Galatasaray’ı…
Hikayenin sonunda futbolu yorumlayanların
kendilerine sorması gereken bir soru var: Profesyonel bir futbolcu amatör
kalbinin sesini dinlerken itiraz eden sizler amatör kalbinizle bir taraftar
gibi yorumladığınız kulüpleriniz için oyuna hiç profesyonel baktınız mı?
Harbiden siz X, Y takımın yorumcusu olmanın evrensel bir kartvizit olduğunu mu
sanıyorsunuz?
20 Ağustos 2018
Kral Fabrikası
10 yıl önce
Avrupa’nın en iyi yönetilen kulüpleri arasında adı geçmezdi. Kimse de geçmesini
beklemezdi. AS Monaco kulübü sonuçta bir aristokrat ailenin arka bahçesindeki
oyuncağıydı. Zengin prensliğin güzel atmosferinde yıllar boyunca şöhretli
futbolcular forma giymiş ama arkasında büyük taraftar desteği ya da o parayla
alınamayacak tutkuyu bulamayan kulüp Fransa futbolunun daimi misafiri olarak
kalmıştı. Bunu geçmişte kırdıkları yıl 2004 idi. Porto’ya karşı oynadığı
Şampiyonlar Ligi finalini kaybeden Monaco, bir kupa kazanabilmek için 13 yıl
bekledi.
7 yıl önce
bir Rus iş insanı gelip Monaco kulübünün çoğunluk hisselerini Prens Albert’ten
satın aldı dediklerinde de farklı düşünmedik. Futbola yatırım yapan ilk oligark
sonuçta Dmitry Ryboloblev değildi. Furya Chelsea ve Roman Abramovich ile
başlamıştı ama Nasser Al-Khelaifi’nin kulübün patronu olduğu günden itibaren
yüksekten uçan Paris Saint Germain’e kafa tutacak bir kadro kurmak her baba
yiğidin harcı değildi. Uzakdoğulu, Amerikalı ya da Rus, futbola merhaba diyen
her patron şampiyonluk sevinci yaşamıyordu sonuçta. Dmitry Ryboloblev de
şampiyonluk kupası için 6 yıl bekledi ama futbol dünyasını şaşırtan milyar Euro
harcayıp, yıldızlar topluluğu yapması beklenen takım bir zaman sonra bir
futbolcu fabrikasına döndü ve Ryboloblev, Monaco’dan kar etmeye başladı.
2017’de
Monaco şampiyon olurken, 18 yaşındaki "Yeni
Pele" denilen Kylian Mbappe, Caen'den sadece 4 milyon Euro'ya alınan, orta
sahanın canavarı 21 yaşındaki Thomas Lemar'a menajer Jorge Mendes'in Benfica'dan
16 milyon euro'ya getirdiği 22 yaşındaki Bernard Silva takımın pırlanta
isimleriydi. Sağ bekten ortaya saha devşirme 23 yaşındaki Brezilyalı
Fabinho, solda harikalar yaratan 22 yaşındaki Benjamin Mendy ve yine 22
yaşındaki Timoue Bakayoko'yu aynı kadroda buluşturan futbol aklı “Kral
Fabrikası”nı kurdu…
Bu yaz transfer döneminde Monaco’nun
futbolcu satışından kasasına koyduğu para 391 milyon Euro. Yakın geçmişi
hatırlayalım, Mbappe’yi 180, Lemar’ı 70, Bakayoko’yu 40, Martial’ı 60,
Fabinho’yu 45 milyon Euro’ya sattılar. James Rodrigues’i de parlatıp iki katına
80 milyona Real Madrid’e satmışlardı. 57 milyonluk Mendy’nin yanında 22
milyonluk Abdennour ya da 22 milyonluk Kongolo “ucuz” kalabilir elbette (!)
500 milyon Euro’nun üzerinde borcu olan
Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’nin her yıl 25 milyon Euro’dan fazla finans
giderinin olduğu futbol iklimimizde 20 yıldır borcun, yayın gelirleri, kombine,
loca satışları, sponsorluklarla azalacağına inanan ve taraftara anlatan
yönetimlerle bugüne geldik. Bir transfer döneminde 391 milyon Euro parayı
kasasına koyan Monaco’nun kaç kombine sattığı, forma sponsorunun kaç milyon
verdiği ve Fransa Ligi ve Şampiyonlar Ligi yayın haklarından ne kadar kazandığı
bu transfer operasyonlarının yanında belki de sadece bir detay.
Barcelona’nın
930 milyon Euro gelir elde edip sadece 15 milyon Euro kar edebildiği futbol
endüstrisinde gerçekten borç ödemek istiyorsanız Monaco’nun, Sevilla’nın,
Valencia’nın ve Portekiz’in 3 büyük kulübünün yolunda gitmelisiniz. Yeni sezon
için 85 bin kombine satan Barcelona’nın kasasına koyduğu rakam 51 milyon Euro.
Bütün sezon Camp Nou’da kapalı gişe oynayacaksınız ve stadyumdan gelen bütün
para Messi’nin yıllık ücret ve bonuslarına bile yetmeyecek.
“Kral Fabrikası”nın
sahibi Dmitry Ryboloblev
elbette ki Monaco kadrosunu tek başına kurmadı. Önce İspanyol sportif direktör
Antonio Cardon sonra da koltuğu ondan alan Chelsea projesinin de mimarlarından
olan Michael Emenalo, Rus patrona para
kazandıran bir takım kurdular. Teknik direktör Leonardo Jardim’e de genç
yıldızları parlatıp vitrine çıkartmak kaldı.
12 Ağustos 2018
Bakarsın Umduğundan İyi Geçer Yaz
Teknik
direktörsünüz ve telefonunuz çalıyor, arayan Real Madrid başkanı. “Yeni teknik
direktörümüz olur musun?” diye soruyor. Telefon şakası olma ihtimali de var ama
İspanyol Milli Takımı’nı çalıştırıyorsanız böyle bir teklifin gerçek olması da
şaşırtıcı değil. İki yıl boyunca hayalini kurduğunuz Dünya Kupası için
Rusya’dasınız ama başkan sizden hemen cevap beklemekte. Kariyeriniz boyunca
İspanya’nın genç milli takımlarında görev yapmış, üst düzey ilk teklif de yurt
dışından komşu Portekiz’den gelmiş. Porto’da başarısız olmuş, görevinize son
verilmiş, şimdi Şampiyonlar Ligi’ni arka arkaya üç kez kazanan Zinedine
Zidane’nın yerine geç diyen bir başkan var telefonun ucunda…
Julen
Lopetegui o gün Real Madrid Başkanı Florentino Perez’e “Evet” dediğinde fonda
elbette Sezen Aksu çalmıyor, Minik Serçe “Bakarsın umduğundan iyi geçer yaz”
demiyordu. Yazın iyi geçmeyeceği ertesi gün belli oldu. Real Madrid, Dünya
Kupası’ndan sonra Lopetegui’nin göreve başlayacağını resmi olarak açıklamadan
sadece 5 dakika önce federasyonu aradığında deliren başkan, bu emrivaki
karşısında yapmasın gerekeni yaptı ve Dünya Kupası’nın başlamasına iki gün kala
Lopetegui’yi ilk uçakla Madrid’e gönderdi. Olan olmuştu, Dünya Kupası hayali
kabusa dönen Lopetegui, Cristiano Ronaldo’lu kadroya yapacağı revizyon için
kafa patlamaya başladı. Kulislerde Bale ve Benzema’nın gideceği iki marka
forvetin takıma kazandırılacağı konuşuluyordu. Velakin Madrid’de yazın iyi
geçmeyeceği başından belliydi. Cristiano Ronaldo, 9 yıl sonra Real Madrid’den
ayrıldı ve Juventus’a imza attı. Lopetegui’ye yazın ikinci şokuydu ama
yetmezdi… Dünya Kupası’ndan sonra tatile çıkan final oynamış Modric’in de
Inter’e gideceği konuşulmaya başlandı. Hırvat milli takımından üç arkadaşının
forma giydiği Milanı kulübü transfer için hala bastırıyor. Bununla da kalsa…
Cristiano Ronaldo yeni kulübünden iki ricada bulundu. Birinci, dünyanın en iyi
sol beki Marcelo’nun Real Madrid’den alınıp Juventus’a getirilmesiydi. Ortalık
ayağa kalktı tabii, Brezilyalı solağı Santiago Bernabeu’dan çıkartmak kolay iş
değildi. İkinci rica Real Madrid’de 16 yıldır görev yapan bir fizyoterapistin
transferiydi. Cristiano Ronaldo’nun 9 yıllık kariyerinde soyunma odasında en
güvendiği isim olan 46 yaşındaki Javier Santamaria da yüklü bir maaşla
Torino’nun yolunu tuttu.
Julen
Lopetegui eski bir kaleciydi. Milli takıma da aldığı A. Bilbao’nun genç
kalecisi Kepa’yı Real Madrid’e getirmek istiyordu. Kendisi gibi Bask bölgesinde
doğan Kepa’yı Real Madrid sadece 8 ay önce 20 milyon Euro’ya alma imkanı varken
teknik direktörü Zidane’nın “İstemiyorum” sözü transferi engellemişti. Bask
bölgesi takımı Real Sociedad’da efsane kaleci Luis Arconada’nın gölgesinde
yetişen, yolu Real Madrid’den ve Barcelona’dan da geçen ama 11 yıllık kalecilik
kariyeriyle pek de iz bırakmayan Julen Lopetegui, 23 yaşındaki file bekçisi
Kepa’ya çok güveniyordu. Dedim ya bu yaz onun için iyi geçmiyordu diye. İngiliz
kulübü Chelsea avına sessizce yaklaşan bir aslan gibi geldi ve 80 milyon
Euro’luk serbest kalma bedelini ödeyip Kepa’yı ilk uçakla Londra’ya götürdü…
Julen Lopetegui bu yazı hiç unutmayacak, ben de… Güle güle anne…
5 Ağustos 2018
Aman Lidyalılara Ayıp Olmasın
Hangi ülkede olursa olsun derbilerin iki cephesi arasında transfer gerçekleştiğinde kıyamet kopar. Satan başkanı pişman, giden oyuncuyu hain ilan ederler. Futbol tarihinde bunun en bilinen örneği Barcelona'dan Real Madrid'e giden Luis Figo'dur ama bugün konumuz transferde takas modeli. Galatasaray teknik direktörü Fatih Terim'in iki yıl çalıştığı ve 30 yıldır her sezonunu büyük bir dikkatle izlediği İtalya Serie A'yı örnek göstererek tartışmaya açtığı takas operasyonu...
İki kulüp arasında farklı mevkilerde ihtiyacı karşılamak için teknik direktörlerin fazla bulduğu oyuncuların formayı, armayı değiştirme operasyonu. Çok itiraz eden de oldu, gittikleri kulüplerde benimsenmezler, taraftar soğuk bakar dendi ama söz konusu eğer takım kaptanları ya da çok uzun yıllardır forma giyen oyuncular ise bugün zaten İstanbul'un üç büyüklerinde Volkan Demirel, Selçuk İnan ve Necip Uysal dışında armayla özdeşleşen bir futbolcu yok.
Takasta aslında kimse futbolcunun moralini, psikolojisini düşünmüyor. İlk akla gelen, takasta gönderilen futbolcuların ezeli rakibin forması altında harikalar yaratması ve karşılığında alınan oyuncunun ise hayal kırıklığı yaratması. Bu korku ve endişe takımlarımızı takas formülünden uzak tutuyor. Her sezon yabancı oyuncuların kulüpleri ve menajerlerine milyonlar yağdırmayı, artı iş yapmaz dediğimiz futbolcuları göndermek için bir o kadar rakamı ödemeyi seviyoruz. Kim uğraşacak takasla ki, ara bir menajeri, sportif direktörün varken kulübün adına sorumlu ilan et, transfer olduğunda da üç beş yere komisyon öde. Sonuç, kulüp başına 500 milyon euro'dan fazla borç...
Transferde takası en çok kullanan ülke İtalya. Cristiano Ronaldo'nun Juventus'a transferi sonrasında Torino kulübü eski stoperi Bonucci'yi alabilmek için santrforu Higuain'i Milan'a gönderirken de takas formülünü kullandı. Takas transfer deyince ilk akla gelen isim ise 'Maestro Pirlo'. 2001 yılında iki Milano kulübü arasında Milan'ın yolunu tutan Inter'in genç orta saha oyuncusu, kırmızı-siyah forma altında bir orkestra şefine dönüşürken, karşılığında alınan Guly bir sezonun ardından Inter'de kaybolup gitmişti. Çizme'nin takas tarihinde bir Türk futbolcu da var: Ümit Davala.
Fatih Terim'in öğrencisi, 2002 yılında Milan'dan Simic karşılığında Inter'e geçmişti. Doğrusu takas transferlerde Milan her zaman kazanan taraf olurken Inter ezeli rakibinden kimi alsa hayrını göremedi. 2002 yılında bek arayan Inter, Milan'dan Coco'yu istediğinde, Silvio Berlusconi'nin kulübü yüksekten uçmuş ve ezeli rakibinden Hollanda futbolcunun yetiştirdiği en iyi orta sahalarından biri olan Seedorf'u istemişti.
Zamanında "Olmaz bundan" diye Real Madrid'e bir zaman sonra tarihin en iyi sol beki olacak Roberto Carlos'u yollayan Inter, Seedorf'u göndermeyi kabul edince yine fırtına kopmuştu. Sonuç: Inter'den gelen Seedorf ve Pirlo yıllarca Milan orta sahasının yükünü sırtladılar. Barcelona'nın İbrahimovic'i Inter'den isterken Eto'o artı para teklifi Katalanlar için yıkım oldu. İsveçli star, Barcelona'da bir yılda en büyük problem haline gelirken, Samuel Eto'o bir Şampiyonlar Ligi Kupası'nı da Mourinho yönetimindeki Inter ile kazandı.
İtalyan futbol tarihinin en iyi stoperlerinden biri olan Fabio Cannavaro'yu vasat kaleci Carini ile takas eden Inter, Juventus'a adeta sezon hediyesi vermişti. Örnekler hep İtalya'dan. İngiltere'den de bir örnekle bitirelim haftayı.
Geçen sezon ortasında Arsenal'den ayrılmayı kafasına koyan Alexis Sanchez, Manchester United'ın yolunu tutarken, Londra kulübü de Şilili yıldız karşılığında Henrikh Mkhitaryan'ı kadrosuna katmıştı. Bizim futbolumuzda ses getiren bir takas ne zaman olur bilinmez ama unutulmaz 'Holosko artı bir miktar' klişesine selam vermeden ve "Parayı icat edip takasa alternatif bulan Lidyalılara ayıp olur mu" diye sormadan da bu satırlara son nokta konmaz...
30 Temmuz 2018
Bir Başka Guti
İnsan hayatında 25
yıl; bir yerin eskisi olmak için ziyadesiyle yeterli bir süre... Bir mahalle,
bir semt, bir kulüp… O da Beşiktaş’a geldiğinde 25. yılı geride bırakmıştı Real
Madrid’de. Raul ile ona bir önceki sezon (2008) “Dükkan sizin” diyorlardı.
"Sözleşmenin bitiş tarihi ne demek! Buyrun ömür boyu sözleşme"
dediler ama o bir yılda köprünün altında çok sular aktı. Raul, Almanya’nın
yolunu tutarken, Guti de Beşiktaş formasıyla tanıştı.
Real Madrid’e gelen
ve tutunamayıp giden yıldızların kuyusunu kazan İspanyol çetesinin elebaşlarından
biri olarak bilinirdi. Takımın ağaları Hierro, Morientes, Raul ve Guti idi. İlk ikisinin ipini Florentino Perez’in birinci
başkanlık döneminde çektiler. “Üç Fernando” vakasında (Hierro, Morientes) bir
giden de Fernando Redondo’duydu. Ne Seedorf kalabildi, ne Arjantinli Redondo;
ne de orta sahaya alınan Hollandalılar. Herkes yolcuydu Real Madrid’de, Guti
hancı... Sonra devir değişti. Florentino Perez’in ikinci Los Galacticos
projesinde ikisini de yiyeceği kesindi. İlk kafası kopartılacak adam Guti idi.
Raul’u da ya beklenenden önce bir jübileye zorlayacaklar, ya da bir bayrak adam
daha kulübünde tulum çıkartamadan bir başka ligin yolunu tutacaktı. Öyle de
oldu. Guti’nin hakkını vermek lazım, huysuzdu, gamsızdı, çoğu zaman
disiplinsizdi, hırçındı ama büyük çok büyük
topçuydu. 2007 ve 2008’de Capello ve Schuster ile gelen iki
şampiyonlukta aslan payı onundu.
İspanya’da magazin
medyasının 15 yıl boyunca vazgeçilmezlerinden biri oldu. Fırtınalı aşk hayatı,
gün ışığında disko kapılarındaki yorgun suratı, hızlı bir hayat işte. Fazla
hırpaladı kendini Guti. İstatistikler
ise onun her şeye rağmen büyük profesyonel olduğunu gösteriyordu. 95-96’da 9
maçla başladığı A takım 12 yıl boyunca 30 maçın altına hiç düşmedi. Beşiktaş’ın
ona Guti’nin de Beşiktaş’a doyamadığı yılları geride bıraktık. Guti eski
Guti’yi de ardında bıraktı. Doğrusu teknik adamlık kariyeri için İspanya’da
kimse ondan umutlu değildi. Gece hayatını seven bir teknik adam gençlere nasıl
örnek olacaktı ki? Bir dönem futbol yorumculuğu da yapan Guti, Real Madrid alt
yapısında çalışırken bambaşka bir yönünü ortaya koymaya başladı. Hayatı
demlenmiş bir adam vardı artık karşımızda. Teknik adamlık mesleğine tutkuyla
bağlı olan, gençlerle saatlerce ilgilenen, yol gösteren ve Madrid’de spor
medyasına Guardiola, Luis Enrique gibi büyük teknik adam olacak dedirten Guti…
Sekiz yıl önce
Deportivo La Coruna-Real Madrid maçında Benzema’ya verdiği topuk pasını
görmediyseniz görün, Guti’yi hiç izlememiş bile olsanız 10 saniyede ne kadar
büyük bir yetenek olduğunu anlarsınız. Beşiktaş’ın bu transfer döneminde iyi
bir santrfor ve çok özel bir 10 numara aradığı günlerde kulübün kapısından
içeriye İlhan Mansız ile birlikte girdi Guti. Hayatın ne büyük cilvesidir ki, 10
yaş genç olsalar, tam da lazım olan mevkilerde ligin tozunu attırırlardı. Guti
bir gün Real Madrid teknik direktörü olacak,
daha öncesinde Beşiktaş’ın da hocası olabilir ama şimdi antrenörü.
Arnavutköy’de sahil yolunda ters yöne girip IETT otobüsüne çarpan “Guti 1.16”
çok eskilerde kaldı. Karşımızdaki artık Guti’nin 2.2 versiyonu….
22 Temmuz 2018
Kaybedenleri de Seviniz
Mayıs ayında
New York’ta Paper dergisinin editörleri Mickey Boordman ve David Hershkovits
Haziran sayının kapağına son noktayı koydukları mutluydular. Kolay değil
kapakta herkesin bu kez Dünya Kupası’nı Arjantin’e kazandırabilecek mi? Diye
sorduğu Lionel Messi vardı. Manşet de yaratıcıydı. “G.O.A.T” İngilizce, “tüm
zamanların en iyisi” nin kısaltmasıydı ve aynı zamanda anlamı keçiydi.
Editörler Messi’yi bir keçiyle kapağa taşıdılar, dergi dünyanın dört bir
köşesinde haber oldu. Sonrasını biliyorsunuz, Messi valizini erken toplayıp evine
döndü. Messi ve keçi ile başlayan Dünya Kupası’nın bir keçi çobanıyla sona
ereceğini ise o günlerde ne kimse biliyordu ne de tahmin edebilirdi. Ama o da
oldu. Hırvastistan, finalde Fransa’nın rakibi olurken, kaptanı Luka Modric
oynadığı futbolla Dünya Kupası’nın en iyisi olmayı başarmıştı, finalde kaybetse
bile en iyi futbolcu ödülünü de ona verdiler ama Hırvat medyasının finalden bir
gün ortaya çıkardığı bir görüntü herkesi hayrete düşürdü. Belgesel yönetmeni
Pavle Balenovic, 1989-90 yıllarında Velebit Dağları’nda vahşi doğayı kayıt
altına alırken, çocuk yaşta bir çoban da keçilerin peşinden koşturuyordu.
Balenovic’in yıllar sonra paylaştığı hikayeye göre o keçi çobanı Modric’ti ve
görüntülerde 5 yaşındaydı.
Final öncesi
iki takımın oyunları analiz edilirken, Avrupa medyası iki ülkeyi sadece
futbollarıyla karşılaştırmadı. Avrupa’nın ufak ülkesi Hırvatistan’ın sporcu
fabrikası olduğunu bilmeyen yoktu ama biraz o kupa ve madalyaları hatırlamak
lazım. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında Hırvatlar, Barselona’daki
Olimpiyatlar’da altın kzanmış, 1994 Dünya Şampiyonası’nı da efsane kadro ülkeye
getirmişti. Avrupa Şampiyonası’nda 1993 ve 1995’te üçüncü olan Hırvatlar,
hentbolda çeyrek asırda 13 kez podyuma çıktılar ve 4 kez şampiyon oldular.
Gelelim sutopuna çünkü onunla bitireceğiz. 2012 Londra Olimpiyatları’nda altın
alan Hırvatlar, 1996 ve 2016’da da finalde kaybetmişlerdi. Geçen yıl Dünya
şampiyonu oldular ve 2015 yılında da finale yükselmişlerdi. 2010’un sutopunda
Avrupa Şampiyonu da Hırvatlardı.
Şimdi biraz
dertleşelim. Geride kalan haftada Barselona’da Avrupa Sutopu Şampiyonası vardı,
hem erkek hem de kadın milli takımlarımız farklı mağlubiyetler aldılar.
Erkeklerde Yunanistan’a 27-1, Hırvatlara’a ise 23-2 kaybettik. Üzülerek
söylemem gerekiyor ki spor kültürümüzü sadece ve sadece kazanmak üzerine
kurduğumuzdan sporcularımız yüzme bile bilmemekle itham edildi. Bir gazeteci,
oğlu bir kulübün alt yapısında sutopu oynayan bir baba olarak beni yaralayan
budur. Elbette ki gönül istiyor ki bu maçları kazanalım, madalyalar, kupalar
gelsin ama ne olduğumuz yeri biliyoruz ne de bir sutopu maçının kaç devre ve
kaç dakika olduğunu…
Yıllar önce
Derya Büyükuncu altı olimpiyatta yarışacak kadar uzun bir kariyere sahipken biz
onun nasıl da yarış kazanamadığını konuşuyorduk. Marsel İlhan ilk turda
elenince yaşasın bana sosyal medyada espri yapma fırsatı doğan gençler de bizim
gençlerimiz. Konu ne futbol ne de bugün için sutopu. Bir yerden başlamamız
lazım. Gelin çocuklarınızı yerleştirmek istediğininiz alt yapıların sorumlularına
baskı yapmayın, tanıdık aramayın, haftada 5 gün idman yapan çocukların bir
idmanını izleyip hiç fikir sahibi olmadığınız bir spor dalında yıllarını vermiş
bir antrenöre akıl vermeyin, “Benim oğlum benim kızım neden yok?” diye
sormayın. Çocuklarımız canımız ciğerimiz ama onları yetiştirenleri de anlayın.
Biz çocuklarımızın üzerine titrediğimiz için iyi sporcu olamıyorlar, kabul
edelim. Terleyen evladın sırtına tülbent koyanlar bizim annelerimiz ama sporcu
olmanın da biraz acı çekmek ve fedakarlık ister, çocukların terine emeğine
saygı duyalım. Yarışanın anne-baba değil, çocuk olduğunun farkına varalım.
Hepsinden önemlisi orta okul ve lise yıllarında müfredata Spor Kültürü dersi
koyalım. Çocuklarımız bir zamanlar kaybettiğimiz sutopu maçlarının 8 dakikalık
dört devreden oynandığını öğrensinler. Kaybederken bilirsek, kazandığımızda hiç
unutmayız…
Dünya Kupası'nın Z Raporu
Bir futbol bayramının daha sonuna geldik, 30 günde 63 maç geride kaldı ve bu akşam 18:00’de dev final. 21. Dünya Kupası’ndan bize ne kaldı? Önce hayal kırılklığı yaratanlar sonra sevindirenler. Son şampiyon Almanya, Mesut ve İlkay üzerinde kurduğu şuursuz baskı yüzünden maçları soyunma odasında kaybetti. Jenerasyon geçişini 2016’da İspanya gibi yapamadıklarından ve marka bir golcüleri olmadığından gruptan bile çıkamadılar. Bir önceki şampiyon İspanya ise milli takım hocasını yeni sezonda göreve getirdiğini açıklayan Real Madrid’e bozuk atıp göreve sportif direktörü Hierro’yu getiren federasyonunun kurbanı oldu. Hierro efsane futbolcuydu ama teknik adamlık koltuğu fazla büyük geldi. İspanya erken veda ederken Hierro da istifasını verdi ve yerine Uruguay geldi. Arjantin, “Dünya Kupası kazanamazsa Maradona’dan büyük olmaz” baskısı altında dördüncü turnuvasını oynayan Messi’den yine süper kahraman olmasını isteyince valizlerini erken topladı. Hocaları Sampaoli, Şili’ye Copa America kazandırmıştı ama bu turnuvada Messi’nin oyuncağı oldu. Brezilya, Dünya Kupaları’nı kazanırken kalitesi tartışılmaz golcülere sahipti. Yakın geçmişte Romario, Ronaldo gibi. Gabriel Jesus bu mevkide ezildi kaldı. Neymar’ı evet çok tekmelediler ama o da saçıyla başıyla uğraşmaktan ve her faul sonrası futbol hayatı bitmiş gibi kıvranmanlarıyla adını kaybenler listesine yazdırdı. Afrika kıtası 36 yıl sonra gruptan bir takımını çıkarmayı başaramadı. Kıtanın karakterini yansıtan Nijerya ve Senegal idi. Gana, Fildişi Sahili gibi Avrupalılar karşısında fizikleriyle yere sağlam basanlar yerine Mısır, Tunus ve Fas’ın kadife ayaklı ve narin futbolcuları olunca çabuk pes ettiler.
Futbolseverlerin
büyük bir çoğunluğunun “Oyunun ruhuna aykırı” diyerek soğuk baktığı VAR
teknolojisi kendini sevdirmeyi başardı. Bazı VAR hakemleri inisyatif almayıp
sessiz kalmasalar çok daha verimli olacaktı ama kabul edelim çok “ince”
pozisyonlarda VAR odasından çıkan kararları herkesi tatmin etti. 2014,
kalecilerin turnuvasıydı. 2018’e kötü başlayan file bekçileri arasında, yarı
final gören İngiltere, Fransa ve Hırvatistan’ın bir numaraları kahraman olmayı
başardılar. Uruguay takım ruhunu sahaya en iyi yansıtan takımdı. Kadro
listesine çok sevdikleri barbeküyü 20 gün boyunca Rusya’da yapan şeflerinin
ismini bile yazan Luis Suarez ve arkadaşları, 3.5 milyon nüfuslu ülkelerine
yine başları dik döndüler. 1998’deki efsane jenerasyonuyla yarı final oynayan
Hırvatistan’ın bu turnuvadaki futboluna herkes şapka çıkardı. Dünyanın bir
numaralı orta sahası Modric maestro gibi takımın yönetti. Fransızlar tadsız
futbolla başladıkları turnuvada “Ne kadro ama” haykırışlarının karşılığını
ilerleyen turlarda verdiler. Bu jenerasyon, 2018 ve 2020 hedefiyle kurulmuştu.
Mbappe’nin deparları, çok sevdiği Uruguay’a gol atınca sevinmeyen Griezmann.
İngilizler bilirsiniz her büyük turnuvaya şampiyonluk iddiasıyla gelirlerdi ve
dönüş biletini de erken alırlardı. Yelek modasını geri getiren hocaları,
futbolun altın kuralı olan “atanın (Harry Kane) ve tutanın (Pickford) iyi
olacak”ın hakkını veren kadrolarıyla futbolun doğduğu topraklardaki
vatandaşlarına “1966 havası” estirdiler. Fransa gibi Belçika da muhteşem bir
jenerasyona sahipti ama hep bir soru işaretleri de vardı ceplerinde.
İspanyolların hocası yoktu ama Belçika’nın İspanyol hocası Roberto Martinez’in
akıl dolu taktikleri, annesi-babası futbolcu Eden Hazard’ın Kevin de Bruyne ile
gözlerimizin pasını silen futbolu meşhur çikolataları kadar güzeldi.. Finalin
keyfini çıkartın ve bir aydır elinizden düşürmediğiniz uzaktan kumandayı usulca
sehpanın üzerine bırakın lütfen… (9 Temmuz 2018 / SABAH )
11 Temmuz 2018
Cristiano Ronaldo @ Real Madrid
438 maç / 450 gol
* 4 Şampiyonlar Ligi
* 2 La Liga şampiyonluğu
* 2 Kral Kupası
* 2 İspanya Süper Kupa
* 3 UEFA Super Kupa
* 3 Kıtalararası
78 duble
36 hat-trick
6 poker (4)
2 repoker (5)
294 sağ
81 sol
70 kafa
79 penaltı
387 ceza sahası içi
64 ceza sahası dışı
316 galibiyet
70 beraberlik
52 mağlubiyet
10 Temmuz 2018
Ronaldo Juventus'a Giderken
Herşey geçen sezon Neymar’ın Paris
Saint Germain’e transferiyle başladı. Fransız kulübü Brezilyalı yıldıza yıllık
37 milyon Euro verince domino etkisi devreye girdi. Messi ve menajeri babasının
Barcelona yönetimi karşısında eli kuvvetlenmişti. Masadan 45 milyon Euro’luk
yeni kontratla kalktılar. Sıra Cristiano Ronaldo’daydı. Futbol dünyasının bir
numaralı menajeri Jorge Mendes, vatandaşı Portekizli yıldız için Real Madrid
başkanından randevu aldı. 2021’e kadar kontratı olan Ronaldo, sahnedeki iki
büyük rakibi maaşlarını katlamışken, rakamının iyileştirilmesini istiyordu.
Real Madrid Başkanı Florentino Perez ne evet ne de hayır dedi ama o gün
aldıkları bir karar Ronaldo’nun aklına gitme fikrini koydu. Yılda 21 milyon
Euro kazanan Ronaldo, 35 milyon Euro istiyordu. Oyuncuyu satın almak isteyen
kulüp ise bir milyar Euro bonservis ödemeliydi. Kurt menajer Mendes o gün
istediğini aldı. Sezon sonuna kadar rakamı iyileştirmezseniz, Barcelona ve
Paris Saint Germain dışındaki kulüplere bonservis rakamı 100 milyon Euro olsun
dedi. Real Madrid bunu kabul etti ama anlaşmayı duyan Ronaldo “Başkan benim
sadece 100 milyon edeceğimi kabul etmişse gitmemi istiyor” dedi yakın
çevresine..
100 milyon Euro bonservisi
ödeyebilecek kulüp sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Bayern Münih topa
girmedi. Manchester City’de Guardiola vardı ve Ronaldo ile çalışmazdı. Eski
kulübü Manchester United’da ise eski hocası Jose Mourinho. Adını bile anmadı.
Paris Saint Germain, finansal fair-play sınırında olduğundan devre dışı kaldı.
Artık tek ihtimal vardı, Angelli Ailesi’nin kontrolündeki Juventus….
Büyük yıldızların transferinde
gazetecilere yol gösteren ipuçları vardır her zaman. Real Madrid’in yeni sezon
forma tanıtımlarında Ronaldo yoktu. Üç kez arka arkaya Şampiyonlar Ligi
Kupası’nı kaldıran Portekizli yıldız finalin ardından “Geleceğim ilerleyen
günlerde belli olacak” deyip kafaları karıştırmış ve Portekiz milli takımıyla
Dünya Kupası’nın yolunu tutmuştu.
Zinedine Zidane’nın şok istifasıyla
sarsılan Real Madrid Başkanı, Dünya Kupası’na iki gün kala İspanyol milli
takımının hocasıyla anlaştığını resmen açıklayınca kıyamet kopmui, teknik adam
milli takımdan kovulmuş, İspanyol medyası, Dünya Kupası boyunca oyuncular
etkilenmesin diyen Real’e karşı baltalarını toprağa gömmüştü. İspanya da elendi
Ronaldo’lu Portekiz de…
Kulisler kaynamaya başladı. 15 yıldır
Nike’ın sponsor olduğu Cristiano Ronaldo için Adidas’ın astronomik bir teklif
yaptığı ve 3 yıl önce Nike ile anlaşması bittikten sonra Adidas ile çalışmaya
başlayan Juventus’un da oyuncunun 30 milyon Euro’luk yıllık ücretini Angelli
Ailesi’nin sahibi olduğu FIAT’a ödeteceği konuşulmaya başlandı. Nike’dan yılda
24 milyon Euro alan Ronaldo, İspanya’ya Dünya Kupası’nda hat-trick yaptığı
maçın sabahında vergi cezası haberleriyle uyanmıştı. Karar onun için sürpriz
değildi. İspanyol maliyesi ile avukatları uzlaşmış, Ronaldo 16 milyon Euro ceza
ödemeyi kabul etmişti. Adeta Z raporu alıyordu Ronaldo, Madrid’de…
Juventus’un teknik direktörü
Allegri’yi plajdaki şezlongundan kaldırıp Torino’ya getirdiler. İtalyan
kulübünün iki yöneticisi sırra kadem bastı. Portekiz medyası, Torino’ya uçak
bileti bakmaya başladı. Ronaldo ortalıkta yoktu ama üç ülkenin de basını,
Ronaldo’nun annesinin Brezilya’da olduğunu Instagram’dan belirledi. Torinolu
emlakçılardan da bir tüyo geldi. Geçmişte Juventus forması giyen Zidane ve
Cannavaro’nun kiraladıkları villayı Ronaldo’nun yakınları gezmişti. Juventus’un
eski menajeri Moggi, Portekizli starın Münih’te gizlice sağlık kontrolünden
geçtiğini iddia etti. Real Madrid’in yönetim katında çalmıyorsa da çalması
gereken şarkı bir Ajda Pekkan şarkısıydı: “Kapı açık, arkanı dön ve çık,
istemiyorsun artık.” Belki öyle demek istemediler, belki de Ronaldo’nun böyle
anlamak işine geldi. İmza mı? Ben bu yazıya son noktayı koymak için imzayı
beklemedim. (5 Temmuz 2018 )
1 Temmuz 2018
Davulcu Manolo'nun Hikayesi
Yedi yıl önce tanıştım Manolo ile.
Valencia’da Barcelona ile Real Madrid’in Kral Kupası finali öncesinde Mestella
Stadyumu’nun karşısında tıklım tıklım kafesinde taraftarların sürekli hatıra
fotoğrafı çektirdiği adamdı. “Manolo el del bombo” Davulcu Manolo, İspanya’nın
en ünlü taraftarı. Ne Real Madrid’i ne de Barcelona’yı tutuyor, onun en büyük
tutkusu İspanyol Milli Takımı. 40 yıldır davuluyla yollara düşüyor ve
İspanya’nın oynadığı her maçta tribünde davuluyla mutlaka ekrana geliyor.
Manuel Cacares Artesero, İspanya’nın kuzey batısında Aragon bölgesinde
Huesca’da doğmuş. “Kasabada davul çalan çok insan vardı, çocukken onlardan
etkilendim” diyen Manolo, kasaba takımlarının maçlarında davul çaldıktan sonra
İspanyol Milli Takımı’nın peşine düşmüş. 1979’da Kıbrıs ilk deplasmanı.
Asıl
hikaye ise ülkesinde düzenlenen 1982 Dünya Kupası. Otostopla maça giden, 16 bin
kilometre yapan Manolo cebinde beş kuruş yokken bile bu tutkusundan
vazgeçmemiş. Bir gün milli takımla gittiği deplasmandan döndüğünde eşinin
çocuklarını alıp onu terk ettiğini öğrendiğinde bile vazgeçmemiş bu
sevdasından. Valencia’daki kafesi futbol müzesi gibi. Davulcu Manolo’nun Kral
Carlos ile hatıra fotoğrafından, İspanya’nın son 30 yılında milli formayı
giymiş futbolcularla karelere, imzalı formalara ve eskiyip duvarlara asılmış
davullara bakınıp bekliyor taraftarlar Mestella’daki maçları. Malum İspanya,
2008’e kadar bir başarı olan milli takım değil. Çileli yılların adamı aslında
Davulcu Manolo. “İspanya tribününde 20 kişi olurduk en fazla, bazen tek başıma
davul çalardım. Şimdi başarılar geldikten taraftar da milli takımın peşine
düştü” diye anlatıyor o günleri. 2010 Dünya Kupası’na Güney Afrika’ya giden ve
hastalanınca ülkeye dönmek zorunda olan Davulcu Manolo’yu tedavi ettiren de
İspanyol Futbol Federasyonu. 40 yıllık serüvenin son döneminde zaten federasyon
bütün masraflarını karşılar olmuş Manolo’nun. Milli takımın kamp tesislerine
girişi serbest, takımla aynı uçakta yolculuk yapabiliyor ve resmi delegasyon
listesinde adı yazılı.
2010’da tedavinin ardından Madrid’den bir kez daha Güney
Afrika’ya uçan ve final maçına yetişen Davulcu Manolo her İspanyol gibi 2014’de
Brezilya’daki Dünya Kupası’nda büyük üzüntü yaşamıştı. Gruptan çıkamayan ve
erken eve dönen milli takımın 2018’de Rusya’da yine şampiyon olacağına inan Manolo,
15 gün önce yine düştü yollara. Gruptaki ilk maçta, Portekiz-İspanya
karşılaşmasında davuluyla birlikte tribündeydi Manolo. Ne olduysa o maçtan
sonra oldu. 69 yaşındaki Manuel Cacares Artesero’ya Rus yetkililer davulunu
tribüne sokamayacağını söylediler. Davulcu Manolo, davulu olmadan tribüne
çıkarmaydı. İki İspanya maçında da Rus yetkililer geri adım atmadı. Manolo
gözyaşları içinde televizyon kameraları karşısına geçti ve İspanya Başbakanı
Pedro Sanchez’den Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i arayıp davulu için izin
almasını istedi.
Davulcu Manolo’nun İspanya’da seveni de çok, sevmeyeni de.
Birçok İspanyol onun profesyonel bir taraftar olduğunu inanıyor, masraflarının
futbol federasyonu tarafından ödendiği için de Davulcu Manolo onlara göre
“profesyonel taraftar.” Sevenleri için ise, milli takımın peşinden 8 Dünya
Kupası’nda koşturan ve bu uğurda ailesinin dağılmasına bile göz yuman Manolo
tutkularından vazgeçmeyen, ülkenin en ünlü animatörü…
Dünya Kupası Notlar #6
VAR’I BEN BULDUM 15 MİLYON
EURO İSTİYORUM
VAR, spor dünyası için yeni
bir teknoloji değil ama bir elin parmağı kadar ligde kullanıldıktan sonra
elbette ki Dünya Kupası ile vitrine çıktı. Seveni var sevmeyeni var ama bir de
bu teknolojiye sahiplenen var. İspanya’da biri kişi çıktı ve VAR teknolojisinin
patentini aldığını iddia etti ve FIFA’ya tazminat davası açacağına açıkladı.
Francisco Lopez, 1999 yılında İspanya’da eğitim ve kültür bakanlığına “21.
Yüzyılın futbolu. Hakemlere gelecekte teknolojinin yardımı” başlıklı dosyayı
teslim ettiğini ve patentini aldığını söylüyor. Lopez’in FIFA’dan istediği
rakam ise 15 milyon Euro. Davayı kazanır mı, hiç sanmıyorum. VAR, “benim aklıma
gelmişti” diyen milyonlarca futbolseverin icadı çünkü aynı zamanda…
RUSYA’DA KULÜBE
GAZİLERİ
Dünya Kupası bileti alan
milli takımlara seçilmek zor, finallerde forma giyebilmek de bir o kadar daha
zor. Rusya topraklarına ayak basmak, formayı kapmanın garantisi değil sonuçta.
23 kişilik kadrolarda bu sezon ortaya çok iyi performans koyan birçok futbolcu
270 dakika boyunca şans bulamadı. Barça kalecisi Alman Ter Stegen ile
başlayalım, Roma’nın Arjantinli stoperi Fazio, PSG’de banko oynayan Brezilyalı
Marquinhos, Atletico Madrid’in orta sahasındaki dinamosu Saul. Fransızların
yükselen yıldızı Thauvin de kulübeden çıkamayan isimlerden. Arjantin’in hocası
Sampaoli, orta sahada PSG’li Lo Celso’ya forma vermemek yemin etmişti sanki.
Uruguay’da önünde Cavani ve Luis Suarez olduğunda İspanya La Liga’da 21 gol
atan Stuani de maçları kenardan izledi.
AFRİKALILAR NEDEN TOPTAN
ÜZÜLDÜ?
Sekiz yıl önce Gana kendi
kıtasında ilk kez düzenlenen Dünya Kupası’nda Güney Afrika’nın başkenti
Johannesburg’da Uruguay ile çeyrek final oynamış ve turnuvaya penaltılarla veda
etmişti. Rusya’da 5 Afrika ülkesinde son 16’ya kalamadan otellerini boşaltıp
evlerini yolunu tuttular. 36 yıl aradan sonra ilk kez bir Afrika ülkesi gruptan
çıkamazken bu fiyaskosunun nedenleri için de kıtanın efsane oyuncuları görüş
belirttiler. Bunlardan biri de Fildişi Sahili’nin eski golcüsü Drogba. “Sadece
yetenek yetmez, Avrupa ve Güney Amerikalılar ile baş edebilmek için sağlam bir
oyun planını ve devamlılığa ihtiyacımız var” dedi Drogba. Hak vermemek mümkün
değil ama ekleme yapayım: Afrika futbolunun karakterini yansıtanlar Nijerya ve
Senegal’di. Gana ve Fildişi Sahili’nin olmadığı kupada Mısır, Tunus ve Fas’ın
yetenekli ayakları vardı ama ne fizik ne de kondisyon olarak sert rakip
olamadılar. Sadece Fas’ın pozitif futboluna İspanya ve Portekizli zor grupta
yazık olduğunu söyleyebilirim. Kupada silinen Galatasaraylı Belhanda’nın
buradan çıkarması gereken bir ders var. Şampiyonlar Ligi’nde aktör olmak
istiyorsa Dünya Kupası’ndaki 3-4 katını oynamalı, çünkü Galatasaray’daki
futbolu onu Rusya’da ancak figüren yaptı.
Arjantin bu filmi izlemişti
20 yıl önce Arjantin Milli
Takımı’nda Passarella görevi bırakmış yerine Marcelo Bielsa gelmişti.
İspanya’da Espanyol’da görevdeyken milli çağrıya hayır diyemeyen Bielsa, 2002
Dünya Kupası’nda Arjantin tarihinin en iyi kadrolarından biriyle dibe vurdu. 20
yıl sonra Bielsa’nın öğrencisi Sampaoli ile Tangocular benzer bir bozgunu
yaşadılar. Geçen sezon Sevilla’da başarılı bir sezonun ardından Sampaoli de
Bielsa gibi milli takımın teklifine hayır diyememişti. Icardi’yi Messi
istemediği için kadroya almayan dün milli takım kariyerinde ilk kez sahte 9
(Messi) taktiğiyle sahaya çıkan Sampaoli, Rusya’da Barcelona’nın 10 numarasının
anahtarlığındaki şirin maskot olmaktan öteye gidemedi. Kimse onu, Şile’ye Copa
America’yı kazandıran teknik adam olarak hatırlamayacak. Sampaoli denildiğinde
Fransa’dan 4 yiyip evine dönen dört maçta da ne yaptığını bilmeyen hoca
diyecekler…
Dünya Kupası Notlar # 5
Bir dibe vuruş öyküsü
Son Dünya Kupası’nın sahibi
Almanya’nın gruptan çıkamayacağını söylemek fazla iddialı bir tahmin olurdu ama
bu kadronun yarı final göremeyeceğini söylemek o kadar da zor değildi. 2010-12,
iki turnuvayı hedefleyen jenerasyon, İspanyolların çıtaya tavan yaptıkları
dönemde istediğini kazanamadı ama 2014, nesil geçişi yaşanırken derin de bir
nefes aldırdı. Brezilya’da kupayı kaldırmasalar, bugün Rusya’da olan takımın
ağabeyleri turnuvayı evlerinde izlerdi. Joachim Löw burada fazla vefalı ve
duygusal davrandı. Rakamlar çok şeyi anlatıyor. 2014 Dünya Kupası’nda 6 şuttan
birinde gol bulan Almanlar, Euro 2016’da bu rakamın 17’ye çıkmasıyla hücum
hattında tehlike sinyallerini vermişti. Rusya’da Klose gibi bir santrfor
olmayınca, bir gol için 33 gol girişimine ihtiyaç duydular. Verimsizlik
savunmayı da dibe vurdurdu. 2014 Dünya Kupası’nda Alman defansı 22 gol
girişiminde bir gol yerken, Euro 2016’da bu rakam 17’ye düştü ve acı son.
Rusya’daki üç maçta Alman kalesine gelen her 7 şuttan biri gol oldu. Şimdi
ağabeyler formayı çıkartacak, yeni jenerasyon ne kadar “Alman Milli Takımı”
olabilecek, bunu da 2020’de göreceğiz.
Nereye kadar Maradona?
Kariyerinde doping vakası
olan, uyuşturucudan kurtulmak için defalarca tedavi gören, İtalya kariyerinde
Napoli’de mafya ile yakın ilişkisi yüzünden hep eleştirilen Maradona’nın genç
futbolculara örnek olacak bir özelliği yok, hiç de olmadı. Futbol bırakmış bir
insan hayat boyu bu sorumlulukla yaşamalı mı, rol modeli olmak için bu
Avrupa’da bugünlerde çok tartışılıyor. Maradona olmak, her sabah yataktan
dünyanın gelmiş geçmiş en iyisi mi değil mi diye kalkmak kolay değil ama
Arjantinli efsanenin, Dünya Kupası’ndaki taraftar hali de en çok sevenlerine
bile “Yeter” dedirtti. FIFA, Dünya Kupası boyunca Maradona’ya günlük 11 bin
Euro veriyor. Ulaşım, oteller, localar bedava. Maradona bunun karşılığında
Arjantin Milli Takımı maçlarında sahadakilerden rol çalıyor, sağlığı iyi değil,
refakatçısı olmadan zor yürüyor. Milyonlarca futbolsever bir zamanlar
duvarlarına posterini astıkları efsanenin tükenişini izliyorlar. Yazık ve ayıp
ediyor Maradona…
Siyah Gözyaşları
2002 Dünya Kupası’nda bizim
için en etkileyici fotoğraf karelerinden biriydi. Brezilya ile oynadığımız yarı
finalde mağlubiyetin üzüntüsünü yaşayan yüzünü ay yıldızlı bayrağımızı
resmetmiş genç kızın gözyaşları hepimizi derinden etkilemişti. Saf bir hüzündü
o finalin kapısından dönüldüğü gün. O gözyaşlarının sahibinin Harika Güral
olduğunu da kısa bir zaman sonra öğrendik. Almanların, Güney Kore’ye 2-0
yenildiği ve turnuvaya veda ettiği 90 dakikanın ardından bir taraftarın hüznü
bana 2002’yi hatırlattı. İki yanağına Alman bayrağını çizdiren genç yazın
gözyaşları ve akan boyalar. Latin müziğinin kült şarkılarından biridir
“Lagrimas Negras” (Siyah gözyaşları). Fotoğrafa baktıktan sonra Bebe
Valdes&Diego el Cigala’dan dinleyin “Lagrimas Negras”ı….
“Plajda görüşürüz Almanya”
İtalya ve Hollanda’sız Dünya Kupası olmasa iyi
olacaktı ama kabul edelim iki ülkenin de kadroları son iki yılda dip yaptı.
İtalyanların 2006’yı kazanan, Hollanda’nın 2010’da final oynayan kadrolarının
kalitesinin yarısı yok bugünkü oyuncu havuzlarında. İtalya turnuva dışında
kalınca Roma’dan bir gazeteci not düşmüştü sosyal medyaya: “Bir jenerasyon
Dünya Kupası hatırası olmadan büyüyecek. Bu güzelliği çaldık bu çocuklardan”
demişti. Okuduğumda “Biz ne yapalım peki?” demiştim. İtalyan halk tatili
Ağustos ayında yapar ama futbolcular Dünya Kupası’na gidemeyince soluğu
İbiza’da, Formantera’da aldılar. Corriere dello Sport’un dün Almanların kupadan
elenişine dair attığı manşet manidardı. Gazetenin yayın yönetmeni Ivan
Zazzaroni kelime oyunlarını seven ve konuşan, konuşulan manşetler atan usta bir
gazeteci. “Plajda görüşürüz Almanya” da doğrusu güzel manşetti
Dünya Kupası Notlar # 4
Doğrusu Muslera değil de
Muhlera ise?
Her büyük turnuvada futbolcu
isimlerinin nasıl telaffuz edildiği konusunda tartışmalar çıkar. 2014 Dünya
Kupası’nın bize hediyesi de “Hames Rodriguez” idi. 32 ülkeden 736 futbolcunun
geldiği Rusya’da spikerleri zorlayan isimler var elbette. İspanyol Marca
gazetesi internet sitesinde güzel bir işe imza attı. Dünya Kupası’ndaki 736
futbolcunun isimlerinin nasıl telaffuz edildiğini öğrenmemizi sağlayan ses
kayıtlarını yayınladı. 7 yıldır Muslera dediğimiz Galatasaray’ın Uruguaylı
kalecisi Fernando Muslera’ya artık “Muhlera” diyecek miyiz, bizler onu Muslera
diye sevdik, böyle mi devam edeceğiz karar siz futbolseverlerin. Ben meraklısı
için linki paylaşayım: http://especiales.marca.com/mundial-rusia-2018/pronunciador.html
VAR-Hakem konuşmalarını
yayınlayın!
Brezilya medyası, İsviçre
maçında 10 faul yapılan Neymar’ın hakemler tarafından korunmadığı manşetlerine
atmaya devam ederken, VAR uygulaması için de yeni bir tartışma konusu doğdu.
Brezilya Futbol Federasyonu, VAR odası ile maçın hakemi arasındaki konuşmaların
kayıtlarını FIFA’dan istedi. FIFA elbette bu kayıtları vermeyecek ama
Brezilyalıların iddiası şu: İsviçre’nin golünde Miranda’ya yapılan faulde ve
Gabriel Jesus’un penaltı pozisyonunda VAR odasında hakeme çağrı gittiği ancak
hakemin ekran başına gelmediği… Oyun gördüğümüz gibi sadece sahada oynanmıyor.
İspanyollar, Brezilya Milli Takımı’nın önceki gün Neymar’ın idmanı yarıda
bırakmasının bir tiyatro olduğunu ve Sambacıların gelecek maçlarda hakemler
üzerinde baskı kurabilmek için Neymar için böyle bir senaryo yazıldığını iddia
ettiler.
Soyadı Şeker Mesajı Zehir:
Alan Sugar
Geçmişte büyük turnuvaların
en büyük düşmanı holiganlardı. Sadece İngilizler değildi elbette olayları
çıkartan. Bugün pasaportu kara listeye alınan farklı ülkelerden birçok taraftar
Dünya Kupası’na gidemedi. İyi ki de yoklar, düne kadar meydanlarda, stadyum
çevresinde yaşanan bir olay düşmedi ajanslardan. Futbol terörü azalırken son
yıllarda yapılan bilinçlendirme kampanyalarına rağmen stadyumlarda ırkçı
tezahüratların futbolun güzelliğine leke düşürüyordu. Açıkçası bu konudaki
sabıkalı ülkeler var ama Dünya Kupası’nda taraftar profili farklı olduğundan
temennim hiçbir futbolcunun böyle aşağılık bir tezahüratla karşı karşıya
kalmamasıydı. Rusya’da tribünlerde böyle bir vaka yok ama İngiltere’de ülkenin
ilk 100 zengininden birinin sosyal medyadaki mesajı ortalığı ayağa kaldırdı.
Tottenham’ın eski sahibi Alan Sugar’ın Senegal Milli Takımı oyuncuları için “Bu
insanların bazılarını Marbella’dan tanıyorum” deyip işporta tezgahlarında
hayatını kazanmaya çalışan Afrikalı insanlara hakaret eden Lord Sugar,
ırkçılıkla suçlandı. Kısa süre sonra “Şakaydı” diyerek tvitini silen ve özür
dileyen Alan Sugar binlerce İngilizin protestosuna maruz kaldı. )Irkçı söylem
içeren fotoğrafı bu köşede paylaşmıyorum elbette.)
Koş Golovin koş
Günümüz futbolunda bir
takımın 90 dakika boyunca kat ettiği mesafe çok şey ama her şey değil elbette.
Dünya Kupası’nda ilk maçlar sonrasında 32 takım ne kadar mesafe kat etti.
En çok koşan takımın 118 km ile Rusya olduğu ilk 90 dakikalar sonrasında toplam
mesafe 3 bin 360 km olarak ölçüldü. Bu Moskova ile Barcelona arasını arabayla gitmek
istediğinizdeki mesafeden sadece 200 km eksik. İlk maçlarda en yüksek hıza
çıkan isim şaşırtıcı değil. Cristiano Ronaldo’nun İspanya maçındaki deparı
33.98 km/s olarak ölçüldü. İlk maçların en çok mesafe kat eden oyuncusu ise ev
sahibinden Golovin (12 km 706 metre) oldu.
El Clasico’dan
Arjantin-Hırvatistan’a
İzlanda beraberliğinin
ardından Arjantin bu akşam grubun kağıt üzerinde ikincilik için en şanslı
takımı kabul edilen Hırvatistan karşısına çıkıyor. Gözler elbette ilk maçta
penaltı kaçıran Messi’de olacak. Arjantin medyasından onlarca muhabir ve
televizyoncu takımın kamp yaptığı tesislerin önünden ayrılmıyor. Sampaoli ve
öğrencileri büyük baskı altında. Messi, karşısında takım arkadaşı Rakitic ve El
Clasico’lardaki rakibi Real Madridli Modric ve Kovacic’i bulacak. Aklıma geride
kalan sezonda Madrid’de oynanan El Clasico geldi. Zidane o gün Messi’yi Kovavic
ile adam adama savunmak gibi bir gaflete düşmüş, Barcelona, Real Madrid’i güle
oynaya 3-0 devirip, 2018’e girmeden rakibine şampiyonluk yarışında havlu
attırmıştı.
Dünya Kupası Notlar #3
Aklıyla oynayanın kalbini kırınca
Almanlar kendi yarattıkları
krizde yanmaya devam ediyor. Meksika maçından sonra hedef tahtasındaki isim
Mesut Özil. Eski efsane kaptanları Lothar Matthaus’un “Mesut’un Alman Milli
Marşı’nı söylememesi benim için problem değil” deyip ardından “Meksika maçında
marşın ardından Alman tribünlerini selamlamayan tek futbolcu Mesut’tu” diyerek
onu hedef göstermesi de Türk asıllı oyuncuların üzerindeki baskının bir
tezahürü. Cezayir asıllı Benzema Fransız Milli Marşı’nı söylemiyordu, sebebi
ülke futbolunun efsane ismi Platini ile aynıydı. Michel Platini “Maça
çıkıyordum, savaşa değil. Sevgi sözcükleri olsa okurdum” demişti zamanında.
Blanc ve Cantona da milli marşı okumazlardı. İtalyan Milli Takımı’nda Arjantin
asıllı Mauro Camoranesi de “Bilmiyorum o yüzden okumuyorum. Çocuklarım öğrendi,
ben öğrenemedim” demişti. Mesut, marşı okumak zorunda değil, tribünleri
selamlamaya gelince, onca gündür süren ıslıklar ve baskının ardından
Matthaus’un anlamadığı; futbol aklını Alman Milli Takımı’nın emrine veren Mesut
Özil’in bir kalbini olduğu… Kalbini kırdınız, farkında mısınız?
Harry Kane siyah kramponlar gibi
Oyunu icat eden İngilizler,
Tunus’u 90+’da geçerken iki golü de atan Harry Kane müthiş gol sezgilerinin
yanında sadeliğiyle de farklı bir futbolcu profili çiziyor. İngiliz tabloid
medyasında sık sık rastladığımız, aşırı derecede alkol alan, gece kulüplerinde
sabahlayan, alkollü araç kullanırken yakalanan, özel hayatlarını yönetemeyen
onca yıldızdan sonra Harry Kane tam bir profesyonellik abidesi. Tottenham’nın
golcüsü alkol kullanmıyor, gece kulüplerinin yolunu bilmiyor. Ada’nın en
popüler erkeklerinden biri, genç, yakışıklı ama lise günlerinde tanıştığı Katie
Goodland ile evlilik hazırlığı yapıyor. Publara gitmeyen Kane’nin en büyük
hobisi gol ve evinin bahçesinde düzenlediği barbekü partileri. Vücudunda dövme
yok ve saç modeli de yıllardır aynı. Son 20 yılda farklı desen ve renklerle
üretilen kramponları değil, düz siyah kramponları sevdim ben. İngilizlerin en
geç kaptanı Kane’nin karakteri bana o siyah kramponları hatırlatıyor…
Harry Kane’nin zirveye
tırmanışı
2011: İngiltere 2. Ligi’nde
ilk gol
2012: İngiltere 1. Ligi’nde
ilk gol
2014: Premier Lig’de ilk gol
2015: İngiliz Milli
Takımı’nda ilk gol
2017: Şampiyonlar Ligi’nde
ilk hat-trick
2018: Dünya Kupası’nda ilk
gol.
Neden bazen VAR bazen yok!...
VAR teknolojisine karşı
olanlar da yavaş yavaş saf değiştirirken sorulması gereken şu: Video hakemler
33 kameranın kaydı üzerinden maçları izliyorlar. Bu yüksek standartı lig
maçlarına her ülke getirebilecek mi? İkincisi futbolseverlerin kafasında oluşan
soru işaretleri. Birçok maçta VAR odasından hakeme “Gel izle” uyarısı gitmedi.
Örneğin İsviçre’nin golünde Miranda’nın itilmesi gibi. Sonuçta sahadaki
hakemler inandıkları düdüğü çalıyorlar. Kendi kafalarına göre ya da
futbolcuların isteğiyle tekrar izlemek için ekran başına gitmeleri mümkün
değil. Burada görev VAR odasındaki düşüyor ama FIFA’nın uyarısı da maçların
temposunu kaybetmemesi için mümkün olduğu kadar çok net pozisyonlar için hakeme
uyarı yapılması. “Bazen VAR bazen Yok” diyenler bence şimdi haklı.
Ronaldo kötü ev sahibi mi?
Yakın geçmişte futbolu
bırakıp yorumculuğa başlayanların anılarını dinliyoruz bu Dünya Kupası’nda.
Manchester United’da Cristiano Ronaldo’nun gençlik döneminde takım arkadaşı olan
Patrice Evra’nın şu anısını paylaşayım: “Cristiano size evine yemeğe çağırırsa
gitmeyin. Ben bir kez gittim, masada salata, haşlanmış tavuk ve su vardı.
Meşrubat bile yoktu. Ana yemek olarak et gelir dedim. Gelmedi.” Ronaldo’nun
dillere desten müthiş profesyonelliğine dair güzel bir anı bu ancak Patrice
Evra’nın bilmediği ama Google’da ararsa bulacağı şudur: Barbekünün başında
Ronaldo ve kız arkadaşı… Tavuk ve salata Evra’ya özelmiş…
Dünya Kupası Notlar #2
Kendi çalan kendi oynayan Neymar
Neymar, 222 milyon Euro’ya PSG’e giderken İspanya La Liga’da
iki sezon arka arkaya en çok faul yapılan oyuncuydu. Barça’nın çok paslı
oyununda onun topla uzayıp gitmesi, artistik çalımları Messi ana yemekse mükemmel
bir soğuk başlangıçtı. Taktik disiplin, futbolseverin umurunda değildir, topla
adeta rakibin içinden geçen, kadife ayaklarıyla topu uzak köşeye bırakan
futbolcuyu izlemek ister insanlar. Teknik adamlar için durum farklıdır. Ortaya
bir kazanma stratejisi koyan teknik direktör sahada istediğinin yapılmasını
ister. Luis Enrique de Neymar’dan top kayıplarını asla ve asla kendi yarı
sahalarında yapmaması gerektiğini söyleyip defalarca fırçalamıştı Brezilyalı
yıldız. Neymar kendi yarı alanını topla enlemesine kat ettiğinde ve topu
kaptırdığında Barça eksik yakalanıyordu. Neymar’a verdiği özgürlük rakip kaleye
30 metreye kadar uzaklıktaki alandı. İsviçre maçında gördük. Neymar yine kendi
çalan kendi oynayan Neymar. Güney Amerikalı futbolcuların eşsiz yeteneğini işleyen
ve taktik disiplinle hizaya getiren Avrupalı hocalar kulüplerde başarılı
olabiliyor ama Neymar gibi birçok yıldız milli takım formasıyla sahaya
çıktığında geldiği yeri ve oyunu hatırlıyor. Hani Zidane’nın Materazzi’ye
attığı kafa sonrası denildiği gibi: “Bir adamı gettodan çıkartabilirsiniz ama
içindeki gettoyu asla.”
Kaybedince selfi çektiremez ve gülümseyemezsin
Son şampiyon Almanya’nın Meksika karşısında yaşadığı bozgun
için ilk akla gelen bu takımda artık Klose ve Podolski gibi bitirici adamların
olmadığı. Panzerler de lider oyuncu olmadığının altını çizen Fransız So Foot
Dergisi hedefi 12’den vurdu. Oyun içinde takımı ayağa kaldıracak, skor
sıkıntılı olduğunda isyan çıkartacak bir lider, karakter yok Alman Milli
Takımı’nda. Müthiş özgüvenleri Meksika mağlubiyetiyle öyle bir kırılmış ki o
müthiş “Alman teknolojisi” maçtan sonra kafayı mağlubiyette zerre payı olmayan
Julian Brandt’a takmışlar. Kaybedilen maçın ardından kendisiyle selfie
çektirmek isteyen lise çağındaki taraftarları kıramayan ve uzatılan telefonla
bu isteği yerine getiren Brandt’ın gülümsemesi Alman medyasının çok ağırına
gitmiş. Alman Milli Takımı’na bunca zamandır hizmet eden Mesut ve İlkay’a karşı
yürütülen acımasız kampanyaya sessiz kalanların bir “gülümseme”yi de linç etmesi
tesadüf müdür, değildir bence…
Problem teknik direktörler olabilir mi?
Dünya Kupası’nın büyük favorilerinin ilk maçlarda
yaşadıkları hayal kırıklığının sebebi oyuncu performansı mı yoksa teknik
adamların 23 kişilik kadro, ilk 11, oyuncu değişiklikleri ve soyunma odasındaki
iletişim problemleri mi? Bence ikincisi. Fransa kazandı ama Rusya’ya getirdiği
kadro, Benzema’nın affedilmemiş olması, Avustralya karşısında topu rakibe
bırakan taktik ve Griezmann’ın oyundan alınması hocaları Deschamps’a yazdı.
Löw’ün Sane’yi evde bırakması, Mesut’tan ikinci yarıda ön libero yapma
çabaları, Brezilya’da Firmino’nun kenarda unutulması, Arjantin’de Sampaoli gibi
önemli bir futbol aklının Messi’nin egosuna yenik düşmesi… Cristiano Ronaldo
fırtınasına rağmen mağlup olmayan İspanya favoriler arasında ilk maçında en iyi
futbolu oynayan takımdı. Oyunun garip cilvesi işte, maça iki gün kala teknik
direktörünü değiştiren ve sportif direktör Hierro’yu kulübeye hoca diyen koyan
milli takım bu. İlerleyen günlerde bu teknik adam meselesini ve düşük profilli
hocalar sıkıntısını tartışmaya devam edeceğiz.
Neden bazen VAR bazen yok!...
VAR teknolojisine karşı olanlar da yavaş yavaş saf
değiştirirken sorulması gereken şu: Video hakemler 33 kameranın kaydı üzerinden
maçları izliyorlar. Bu yüksek standartı lig maçlarına her ülke getirebilecek
mi? İkincisi futbolseverlerin kafasında oluşan soru işaretleri. Birçok maçta
VAR odasından hakeme “Gel izle” uyarısı gitmedi. Örneğin İsviçre’nin golünde
Miranda’nın itilmesi gibi. Sonuçta sahadaki hakemler inandıkları düdüğü
çalıyorlar. Kendi kafalarına göre ya da futbolcuların isteğiyle tekrar izlemek
için ekran başına gitmeleri mümkün değil. Burada görev VAR odasındaki düşüyor
ama FIFA’nın uyarısı da maçların temposunu kaybetmemesi için mümkün olduğu
kadar çok net pozisyonlar için hakeme uyarı yapılması. “Bazen VAR bazen Yok”
diyenler bence şimdi haklı.
Dünya Kupası Notlar #1
İKİ YIL ÖNCE
MİLLİ TAKIMI BIRAKAN MESSİ VE KAÇAN PENALTILAR
Son 10 yılda
aralarındaki amansız rekabetin ikisine de yaradığı ve rekor üstüne rekor
kırarken birbirleriyle yarıştıkları ortada. Ronaldo, İspanya karşısında 3 golle
şov yaparken ertesi gün İzlanda karşısına çıkan Messi’den bir fazlasını
yapmasını bekleyen sadece Arjantinliler değil yüz milyonlarca futbolseverdi.
Barcelona’da 12 yılda onca yetenekli futbolcuyla forma giymiş olmasına,
Xavi-Iniesta-Suarez-Eto’o-Ronaldinho, say sat bitmez yıldızlarla oynamış
olmasına rağmen Katalan kulübü için son 2-3 yılda bir gerçek vardır. Messi
bağımlılığı. O olmadığında Barça acı çektiği çok maç oynamıştır. Arjantin
kadrosunda Messi’nin pas trafiğinde sadece 3 adam var: Angel di Maria, Agüero
ve Biglia. Barça’da oyun sıkıştığında orta saha göbeğine gelip rakibin dar
markajından kurtulan, sahayı daha geniş gören, sol beki Alba ile mükemmel uyumu
olan Messi, milli takımında her şeyi yapmak zorunda hisseden bir kaptan.
Penaltı bu kaçar ama hatırlanması gereken bir şey var. İki yıl önce Copa
America finalinde Şili karşısında penaltı kaçırınca milli takımı bırakacak
kadar üzülen ve sonra dönen Messi, İzlanda karşısında da penaltıyı kimseye
bırakmadı. Messi’nin problemi Maradona’nın gölgesi değil, maalesef eşsiz yeteneği
kadar son dönemde Barça ve Milli takımda “karar veren” egosu.
YAKLAŞAN
DRONE VARSA İNDİRİN
Drone ile
çekilmiş videoları izlemek büyük keyif, amatörü profesyoneli herkes kullanıyor
artık bu teknolojiyi. Elbette günlük hayatta yarattığı sıkıntılar da var.
Havaalanların trafik sahasında uçurulduğunda yarattığı tehlikenin herkes
farkında. Biz Dünya Kupası penceresinden bakalım. Bilirsiniz milli takımların
kamp yaptıkları tesisler büyük koruma altındadır, kuş uçmaz, gazeteciler özel
izinle girer, taraftarların idmanları izlemesi imkansıza yakındır. Bütün teknik
adamlar bir sonraki maçın taktik hamlelerini rakipten gizlemek için idman
sahasında “yabancı” kimseyi istemezler. Ya peki “yabancı” yüksekteyse? Rakip
takımın ya da bir tv kuruluşunun idmanları drone ile takip etmesini önlemek
için gerekli teknoloji mevcut elbette. İspanyolların kamp yaptığı tesiste bir
drone avcısı, drone-savar tüfeğiyle nöbet tutuyor. Drone-savarlar, bir km
uzaktan drone’ların radyo sinyallerini bozma, yere indirme ya da kalktığı yere
geri döndürme özellikleri var.
FENERBAHÇE,
ARAGONES’İN İMZASINI GİZLEMİŞTİ
Dünya Kupası
süresince flaş bir transfer haberine rastlamak pek mümkün değildir. Hiçbir
teknik adam kadrosundaki futbolcunun turnuva boyunca yeni takımını açıklamasını
ve transfer görüşmesi yapmasını istemez elbette. İspanyol Futbol Federasyonu,
Real Madrid’in milli takım teknik direktörüyle kupa başlamadan 48 saat önce
anlaştığını açıklaması üzerine Lopetegui’nin görevine son vermişti. Burada
önemli nüans transferi Real Madrid’in resmen duyurması. 10 yıl öncesine
dönelim. Fenerbahçe’de Zico dönemi sona ermiş, Başkan Aziz Yıldırım yeni teknik
direktör arıyordu. Anlaştıkları teknik adamın bir şartı vardı, resmi açıklamayı
Euro 2008 bittiğinde yapacaklardı. Fenerbahçe sözünü tuttu ama İspanyol
gazetecilerin anlaşmanın haberini alıp 17 Haziran 2008’de “Luis Türkiye’ye
gidiyor” manşetini attılar. Aragones o turnuvada 44 yıl sonra kupayı İspanya’ya
getirdi ve İstanbul uçağına bindi. Lopetegui ve Aragones arasındaki fark budur.
ESKİ YUGOSLAVYA,
2018 DÜNYA KUPASINA GİTSEYDİ…
Rusya’daki
Dünya Kupası’na eski Yugoslavya gitse sahada hangi 11’i görürdük. Spor
yeteneğinin bereketli topraklarından 2018 Dünya Kupası’nda iki ülke var.
Hırvatistan ve Sırbistan. Slovenya, Karadağ, Kosova, Makedonya ve Bosna
Hersek’li futbolcuları da katarak yapılan bir ideal 11, çok futbolsevere bu
takım yarı final oynar dedirtecek cinsten. Kalede İspanya Ligi’nin en iyi
kalecisi Oblak, defans hattında yine iki Atletico Madridli Vrsaljko, Savic,
Liverpool’dan Lovren. Orta sahada Real’den Modric, Barça’dan Rakitic,
Chelsea’den Matic ve Juventuslu Pjanic, forvet hattında ise Juventus’tan
Mandzukic, Roma’dan Dzeko, Inter’den Perisic. Kovacic, Kolarov, Jovetic,
Kalinic, Brozovic ve Milinkovic- Savic de yedek kulübesinde…
27 Haziran 2018
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


























