2 Aralık 2017
26 Kasım 2017
Baba Bana Naim'i Anlat
Benim kuşağım ansiklopediye başvuran değil A'dan Z'ye tüm ciltleri roman gibi okuyarak büyüyen bir kuşaktı. Bilgiye açtık ve ansiklopedilerle dünyayı keşfederdik. Hayal dünyası büyük çocuklar yetişti televizyonun tek kanallı olduğu yıllarda. TRT'den yayınlanan Avrupa Kupası maçlarında kimi Real Madrid'i kimi Eintracht Franfurt'u kimi de Nottingham Forest'ı sevdi. Dünya Kupası olmasa Maradona'yı izleyemeyecektik. Olimpiyatlar ve Avrupa Şampiyonları'nda sporun her dalını büyük bir merakla izledik.
Bilgi öyle bugün olduğu gibi klavyenin tuşlarında değildi, sor Google'a cevaplasın yıllarına çok vardı daha. Takım sporlarında pek bir başarımız yoktu, Olimpiyat'larda madalya kazanmış güreşçilerimizin adını ezberler, televizyon ekranında bir gün biz de altın alacak sporcumuzu izleriz diye umut ederdik. Bir gün küçük dev adam çıktı, dünyayı da dünyamızı da ayağa kaldırdı.
Naim Süleymanoğlu ile birlikte kaldırdık millet olarak o halteri, Seul'un Güney Kore'nin başkentini olduğunu ezbere bilen çocuklardık, sonra çok sevdik Güney Kore'yi de Seul'u da, gün geldi A Milli Takım, Dünya Kupası'nda orada üçüncü olduğu gün aklımıza yine Naim'in elini pudraladıktan sonra alnına düşen saçları üfürdüğü anlar geldi...
Zehir gibi gençler var şimdi memlekette. Real Madrid'in 11'inden, Chelsea'nin bu sezon kiraladığı oyunculara, NBA Draft'ında kimin nereye gideceğinden, teniste çıkış yapan isimlere kadar, onlarca dalda yüzlerce makale yazabilecek meraklı ve bilgili gençler... Her spor dalının kurallarını da biliyorlar, efsanelerini de, araştırmayı da seviyorlar, izlemeyi de, spor yapmayı da demek isterdim ama kabul edelim o konuda biraz bilinçsiz, biraz tembeliz galiba...
Naim Süleymanoğlu'nu kaybettiğimiz günün ertesi sabahında kendisi de altyapıda bir sporcu olan dokuz yaşındaki oğlum Emre'ye "Naim'i biliyor musun?" diye sordum. Haftada beş gün okula gidip altı gün sutopu idmanı yapan, sporu çok seven çocuk mahcubiyetle "Hayır" dedi. Spor gazetecisi olarak hatanın bende olduğunu anladım ve oğluma Naim'i anlattım, kendisiyle aynı boydaki "Cep Herkül"ünün kaldırdığı ağırlığı anlayabilmesi için "Bir damacana suyu sen kaldırabiliyor musun?" diye sordum. "Çok ağır, nasıl kaldırırım ki?" dedi. "Haklısın" dedim, "Naim senin kilonun iki katıydı ama tam dokuz damacana ağırlığındaki halteri kaldırmıştı" dediğimde "Nasıl?" diye gözleri yuvalarından fırladı. YouTube'dan Naim'in Valerios Leonidis ile 1996 Atlanta'daki büyük kapışmasına sahne olan videoyu izledik, ikna oldu...Başta futbol olmak üzere her spor dalında altyapıların eksiklerini problemlerini tartıştığımız bugünlerde spor tarihinin en büyük efsanelerinden biri Naim bana şunu düşündürttü. Bizim gençlerimize çocuklarımıza sporu anlatmamız, sporu öğretmemiz lazım önce. Her oyunun kurallarını, efsanelerini anlatmamız lazım. Kim nasıl büyük sporcu olmuş, kim nerede hata yapmış, kim nasıl şampiyon olmuş? Bunları anlatmamız lazım çocuklarımıza.
Yaşar Doğu'dan Reşit Karabacak'a, Ruhi Sarıalp'dan Ramil Guleyev'e kadar büyük sporcuları ezberletmeliyiz onlara... Can Bartu'nun Beşiktaş'a derbide iki gol attıktan sonra aynı gün Spor Sergi Sarayı'nda Galatasaray'a basketbol maçında 32 sayı attığını bir masal gibi dinlemelerini sağlamalıyız. Yaşar Erkan'ı, Cemal Kamacı'yı, Hamza Yerlikaya'yı, Halil Mutlu'yu, Kenan Sofoğlu'nu zihinlerinin bir köşesine armağan etmeliyiz.Türkiye bir gün mutlaka Dünya Kupası'na da, Avrupa Şampiyonası'na da ev sahipliği yapacak. Her çocuk sporcu olmayacak ama her Türk çocuğunun sporsever olabilmesi için orta öğretim çağında haftada iki saat bile olsa Spor Kültürü/Tarihi dersine ihtiyacımız var. Her okulda farklı spor dallarının anlatıldığı, meraklı çocukların nereye başvuracaklarını öğrenecekleri seminerler düzenlemeliyiz. Bir çocuk disk atacaksa, diğeri judo yapacaksa, biri jimnastikçi, bir diğeri hentbolcu olacaksa önce kurallarını öğrenecek, o sporu sevecek...
Altyapıların başarısı da sporun kültürünü öğretmekten geçer. Bilinçli ve bilgili sporcular yetiştirmek, adale ağrısı, yorgunluk, emek, fedakarlık nedir bilen gençlerin sporculara saygı duyacağı, küfür, hakaretin olmadığı tribünler için bizim bu derse ihtiyacımız var.
19 Kasım 2017
Adamsın Buffon Adamsın De Rossi
Dört kez Dünya Kupası'nı kazanan İtalya için 2018 Rusya bir başkaydı. 1970'de final oynayıp kaybettikten 12 yıl sonra kupayı kazanmışlar, bir 12 yıl sonra Baggio'nun penaltısıyla yıkılmışlar, ondan 12 yıl sonra da 2006'da Berlin'de kaptan Cannavaro kupayı kaldırdığında "Her şey gerçek" manşetini attırmışlardı gazetelerine...
Rüyanın 12 yıl sonra Rusya'da sürmesine İsveç engel oldu ve İtalya 60 yıl sonra Dünya Kupası'nın dışında kaldı. 20 yıl önce yine bu mevsimde 98 Dünya Kupası için Rusya ile play-off maçına karlı sahada çıktıklarında kalecileri Pagliuca 32. dakikada sakatlanınca yerini 19 yaşında bir gence bırakmıştı.
Gianluigi Buffon'un 175 maçlık milli takım kariyeri o soğuk akşam başladı ve bu hafta San Siro'nun çimlerinde gözyaşlarıyla sona erdi. Juventus küme düştüğünde bile terk etmeyen ve dünyanın bir numaralı kalecisiyken İngiliz devlerine "Hayır" diyen Buffon ilk kez kaybetmiyordu elbette.
2002'de, 2004'te ilk turu geçememişler, 2012'de finalde kaybetmişlerdi milli formayla. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlayıp kameraların karşısına geçen Buffon "Bugün tek amacım bir gün milli takımda oynamayı hayal eden çocukları üzmemekti, başaramadık, özür diliyorum" dedi.
Kaybederken bütün dünya sizi sevebilir mi, bütün dünya sizinle empati kurabilir mi? Buffon kadar samimi ve profesyonelseniz, evet. Milan'a giden eski takım arkadaşı Bonucci'ye saha ortasında sarılıp ağlayan bu adamın bize anlattığı ne çok şey var aslında.
Satın alınabilecek her şeye sahip olan bu adamlar, paranın satın alamayacağı duygular olduğunun farkında çünkü. Siz inanmayın "Geleceği garanti altına almak" fikrine. Kim bu dünyada geleceğini garanti altına almış ki!
İnsan bittiğinde, bittiğine değil, bugünden sonra yaşayamayacaklarına üzülür bu fani dünyada. Hani çay yine demlidir ama o demli çayı içtiğiniz insan yoktur ya masada, işte ondan...
Buffon gibi 12 yıl önce Berlin'de Dünya Kupası kadrosunda olan Daniele de Rossi'nin bize o gece yaşattıkları Buffon'un hikayesinden farklı değil. İtalyanların sert çocuğu belki ağlamadı ama futbol dünyasına iki ders verdi o akşam.
Hocası Ventura oyuna girmesi için ısın talimatını yollamıştı. 34 yaşındaki Daniele de Rossi delirdi ve "Ben niye giriyorum ulan? Beraberlik mi bize yarıyor? Kazanmamız lazım. Insigne (skor üretip, asist yapacak adam) girsin" dedi.
Teknik adamın kararına saygısızlık gibi algılayabilirsiniz ama değil. De Rossi oyuna girip 40 metreden 90'a topu asıp, milli kahraman da olabilirdi ama futbolun doğrusunu söylemeyi tercih etti. 80 bin İtalyan, İsveç Milli Marşı'nı ıslıklamıştı santra öncesinde.
Buffon alkışlarla ıslıkları dindirmek istemiş başarılı olamamıştı. Daniele de Rossi fazlasını yaptı. Maçtan sonra Dünya Kupası hayallerini sona erdiren İsveçlilerin takım otobüsüne gitti ve "Milli marşınızı ıslıklayan vatandaşlarım adına sizden özür diliyorum. Rusya'da başarılar" dedi.
"Adamsın" hikayelerinden bize kalan mı? Tribünlere değil, kulübünün iki rengine, milli takımının armasına, bayrağına oynayan, profesyonel ahlakı yüksek, yenilen ama vazgeçmeyen, kaybettiğinde sindirebilen ama kazanmayı da bilen gençler yetiştirmemiz lazım memleketimizde.
Buffon ve De Rossi gibi adamlar efsane futbolcu oluyorlarsa bunun nedeninin sadece yetenek olduğuna inanan futbolcu ya da futbolcu olma hayali kuran gencimiz varsa eğer aynanın karşısına geçip "Adam mıyım?" diye sormak yerine şunu sormalı: "Bittiğinde, nasıl hatırlanırım?"
18 Kasım 2017
15 Kasım 2017
Bütün Yollar Neden Roma'ya Çıktı?
Dört Dünya
Kupası’nın sahibi, futbol tarihinin efsane liglerinden biri olan Serie A’nın
sahne aldığı İtalya’nın 60 yıl aradan sonra finallere gidememesi sadece ülkeyi
değil bütün dünyadaki futbolseverleri şoka uğrattı. Mavi formalarını Savoy
Hanedanı’ndan, bayraklarını cumhuriyetten döneminden alan ve her mili maçta
büyük bir coşkuyla marşlarını söyleyen İtalyanlar neden Rusya’daki Dünya
Kupası’nı evlerinde izleyecekler?
2006’da
Berlin’de Dünya Kupası’nı kazanırken yıldızlar topluluğu olan İtalyan Milli
Takımı son 10 yılda Pirlo dışında oyunu domine edecek star üretemedi. Baggio,
Del Piero ve Totti’nin ardından bayrağı teslim alan Pirlo da futbolu bırakınca
Gök Mavililer, 3 kuşak öncesi İtalyan olan Brezilyalı Jorginho’yu İsveç ile
oynadıkları hayati maçta ilk kez milli formayı verdiler.
Bellotti,
Immobile, Zaza (son maçta sakattı) yetenekli santrforları olan İtalyanlar orta
saha ve kanatlarda topu golcülerine getirecek adamları yetiştiremediler.
Insigne gibi bir hücum silahını da teknik direktör Ventura oyuna sokmamak için
adeta direndi. Bir
zamanların en popüler ligini Avrupa arenasında son yıllarda Juventus dışında
başı dik tutan takımları yoktu. Kaleci Buffon ve defans üçlüsünü milli takıma
gönderen, orta saha ve forvette yabancı futbolcuları kullanan Juventus görevini
yaptı ama Milan, Inter, Roma, Lazio ve Fiorentina gibi takımlardan milli takıma
çıta atlatacak adam gelmedi.
Futbolda
jenerasyon kaybı İtalyanları da vurdu. Forvet hattındaki oyuncular genç ve
tecrübesiz, defans hattı ise çok tecrübeli ama yaşlıydı. Benzer problemi genç
kuşaklarının kazanması için iki kupa bekleyen Almanlar da yaşamıştı. İtalyanlar
iki farklı jenerasyon kaynaşmasından istediklerini alamadılar.
Conte,
Allegri, Mancini ve Spalletti gibi usta teknik adamlar varken 69 yaşındaki
başarısı olmayan Ventura’yı göreve getiren İtalyan Futbol Federasyonu adeta
intihar etti. Ventura da 3-5-2 ısrarıyla İsveç eşleşmesinde takımı felakete
sürükledi.
Elemelerde
İspanya ile aynı gruba düşmeleri ve belki de İsveç duvarını play-off’ta
rastlaşmış olmaları şanssızlıktı ama İtalyanlar futbol tarihine kaybedilmemesi
gereken maçları kaybetmeyen takım olarak adını yazdırmıştı. 1970’de finalde
kaybeden, 82’de kazanan, 94’de Baggio’nun uzaya attığı penaltıyla yıkılan ve
2006’da kupayı kazanan İtalyanlar, “12 yılda bir final oynar” sihrini
Berlin’den 12 yıl sonra Moskova’ya taşıyamadılar ve bütün yolları Roma’ya çıktı
ve son sözü de Buffon söyledi: “Tek amacım bir milli takımda oynayamayı hayal
eden çocukları üzmemekti. Başaramadık. Özür diliyorum.”
12 Kasım 2017
Donmamak için Koş ve Konuş Adebayor
Emmanuel
Adebayor, Süper Lig’de oynayan en heybetli aynı zamanda kariyeri en parlak
santrforlardan biri. Onu Başakşehir kulübüne getiren yılların hikayesini
paylaştığı So Foot dergisindeki röportajından tanımanız için sözü kendisine
bırakıyorum: “Ailem Nijeryalı ama ben Togo’da
doğduğum büyüdüğüm için kendimi Togo’lu hissediyorum. Annem Togo-Gana sınırında
açık pazarda et satardı, hayal edemeyeceğiniz kadar yoksulduk. Evin damı
akardı, elektrik, tuvalet yoktu.. Ailede en ufak bendim. Çocukluğumda
yürüyemeyediğim, ayaklarımı hissetmediğim de sonra kilisede benim için edilen
duaların ardından kalkıp yürümeye başladığım da doğrudur, insanlar bunu bir
şehir efsanesi sanıyor ama ben buna mucize diyorum. Futbolcu dayıkm Djima
Oyawole olmasaydı futbolcu olamazdın. Onun formasını giydiği Metz’den önce Lome
diye ufak bir kulübe gittim, ne krampon verdiler ne de malzeme. Uzun boylu ve
çok zayıftım. Antrenör geldi ve bana “Üflesem uçarsın, senden futbolcu olmaz”
dedi. Ağladım ve dayımın yanına koştum, akşam antrenörün kapısını çaldık ve
dayım “Yeğenim çok yetenekli, bir idmanda görmeden karar verme” dedi. O idmanda
göze girdim, evden antrenmana gitmek için her gün 15 km. yol yürüyordum, bir
gün idmana geç kalmadım. Togo U15 takımıyla sonuncu olduğumuz Burkina Faso’daki
şampiyonada en iyi oyuncu seçtiler beni.
Ajax beni çağırıyordu ama havaya girmiştim, Visa için evrakları bile
doldurmadım. Üç ay sonra İsveç’teki gençler turnuvası Metz kulübünde önümü
açtı. Kanu benim idolümdü ve daha ligde oynamadan ülkem Togo’da beni kral ilan
ettiler, Metz’e giderken havalanaında 250 kişi davul çalıyordu arkamdan.
Gülmeyin, futbolun kralıydım, Fransa Ligi’ne gidiyordum. Ekim 99’da Metz
geldiğimde birkaç tişörtü, üç gömleği iki de kasketi olan 50 kg bir gençtim,
bana güldüler, utandım ama daha da kötüsü dondum. Metz buz gibiydi, birkaç gün
soğuktur geçer dedim ama geçmedi,
idmanlarda soğuktan ayaklarımı hissetmiyordum, imza günü “Ben
yapamayacağım” dedim, antrenörüm “Koş ve koşarken konuş Manu” dedi, dudaklarım
buz kesmişti, nasıl konuşacaktım ki!
O gün şunu
düşündüm, Togo’ya dönersem bir ay kral bendim, 400 Frank’ım bittiğinde peki ne
yapacaktım? Kaldım ve alt yapının en iyisi olmayı başardım. Metz ile 1. Lig’de
10 maç oynadıktan sonra beni Milan,
Juventus, Chelsea istedi ama hocam “Manu ikinci ligde kal ve geçen sezon
yaptıklarının tesadüf olmadığını ispatla ve 11 oyuncusu olduğunu herkes
öğrensin” dedi. Ona inandım, aynı zamanda orada harika bir “kardeş”im oldu,
Mamadou Niang (Fenerbahçe’nin eski santrforu) Metz’den Monaco’ya gittim,
Morientes, Nonda, Rothen ve Giuly takımın kralıydılar, Deschamps beni transfer
etmişti ama ertesi sezon gelen İtalyan hoca
bana “Sen kimsin, seni tanımıyorum” dedi. Gitmek vaktiydi anlayacağınız…
Ülkemde tatildeyken Arsene Wenger aradı ve Arsenal’e gelmemi ama bu haberi de
gizlememi istedi. Delirdim, idolüm Kanu’nun takımı beni çağırıyordu ve bunu
kimseye söylemeyecektim. Başka şansım yoktu, Wenger’e “Sizin teklifiniz benim
için onurdur” dedim. Arsenal’de Thierry
Henry’den çok şey öğrendim, bana “İnsanlar Titi sen çok güçlü ve yeteneklisin
diyor ama ben günde ekstra idman yapıp 100-200 şut atıyorum, bunun farkına
varmıyorlar” demişti, Barcelona’ya
giderken “Arsenal’in anahtarını sana bırakıyorum” sözünü hiç unutamıyorum.
Wenger, bir gün gelip “Artık ayrılman lazım” dediği gün şaşırdım çünkü Van
Persie beni sevmiyordu. Manchester City’e gittim ve Arsenal’e gol attığımda
uzak kale tarafındaki Arsenal taraftarlarının önünde sevinebilmek için 80 metre
depar attım, bir tek takım arkadaşım durduramadı beni, aileme, bana küfretmişlerdi,
ellerine geçen her şeyi atmaya başladılar ama kafamı bir saniye bile eğmedim. Size
bir şey söyleyeyim mi o an, hapishane kapısından çıkıp özgürlüğüne kavuşan bir
insan gibi hissettim kendimi… Ki o ailem, annem, kardeşlerim beni her zaman
param için sevdiler, kaç kez intiharı düşündüm onlar yüzünden…
Arsenal
neden şampiyon olamıyor onu da söyleyeyim size. Futbolu çocuklarla oynuyorlar
da ondan, karşısınızda John Terry, Drogba olunca duvara çarpmış gibi oluyorduk,
orta sahalarında Essien, Ballack vardı biz de de sürekli sakatlanan küçük adam
Rosicky. Nasıl kazanacaktı ki? Küçük maçları yetenekli adamlarınla alabilirsin
ama çoluk çocukla Old Trafford’da kazanamazsın… Mancini futbolculuğunda yıldız
olabilir ama teknik direktörlüğü beş para etmezdi. Bugüne kadar ne kazandı ki?
Her geldiği kulüpte 40 oyuncu alır, Man. City’de ben varken düşün ki Dzeko,
Balotelli, Tevez ve Agüero’yu aldı bir de bana “Sen bana lazımsın” dedi. Çıktım
gol attım, ertesi maç yoktum. Takım kendi arasında onu hep çekiştirir, kimse
Mancini için oynamazdı. Real Madrid’e gelene kadar Arsenal vs için büyük kulüp
diyordum ama orası bir başka alemdi. İlk gün bir malzeme seti verdiler, bütün
sezon için sandım, meğerse haftalıkmış, ertesi gün idmana geldim, çocuklarınız
için puset lazım mı dediler, bir gün sonra sponsorun yeni televizyonu çıkmış,
devasa ekran, eve yolladılar. Bana kalsa Real Madrid’den ayrılmazdım da, işte
hayat….
5 Kasım 2017
Chelsea'yi Yöneten Kadın
Marina Granovskaia
Juventus’ta kazanabileceği her şey
kazanıp, her İtalyan teknik adamın hayali olan “Maviler”i, milli takımı da
çalıştırdıktan sonra Chelsea’nin başına geçen Antonio Conte için geçen yıl bu
günlerde Pep Guardiola’lı Manchester City karşısında işi zor yorumları
yapılıyordu. İtalyanların sert çocuğu sezona sırtladı götürdü, üçlü defansı
onun sayesinde geri döndü bile denenebilir. Dünyada birçok teknik adam için
ilham kaynağı oldu ve Chelsea şampiyonluğu kucakladı. Hafta içinde Roma
deplasmanında 3-0 mağlup olduktan sonra Antonio Conte’nin Chelsea’deki günleri
sayılı yorumları yapılıyor, o da zaten “Memleketimi özledim, buralarda çok
kalmam” demişliğiyle valizini topluyor. Peki dünyanın en muteber teknik
adamlarından biri sezonu şampiyon tamamlamışken nasıl olur da üç ayda bütün
ilişkiler kopma noktasına gelir. Futbol dünyasının belki de en etkili kadını
Marina Granovskaia ile birazdan tanışacağız ancak soruya cevap bulabilmek için
onun ve Chelsea’nin patronu Roman Abramoviç’in hikayesini hatırlayalım:
Roman Abramoviç futbol dünyasına adımı
atana kadar, Rusya ile iş yapan uluslararası şirketlerin patronları,
yöneticileri dışında kimseye bir şey ifade etmeyen bir isimdi. 18 aylıkken
annesini, 4 yaşında babasını kaybeden ve amcası tarafından büyütülen Abramoviç,
Moskova'dan çok uzaklarda Komi'de (Sibirya) büyüdü. Ukhta'da eğitimini
tamamlayan Abramoviç, Sovyet Ordusu'nda fazla vakit kaybetmedi. Sonraları çok
daha büyük oyuncakları olacaktı fakat ilk işi plastik oyuncaklar üretmek oldu.
Gubkin Petrol şirketinde çalıştığı günlerde hayatını değiştiren adam, Boris
Berezovsky ile tanıştı.Boris Yeltsin döneminde yıldızı parlayan
"oligark" Berezovsky'nin altın yıllarında, ülkenin 5. büyük petrol
şirketi Sibneft'in yönetim kuruluna girdi. 1992'de başlayan işbirlikleri Rusya'da
Yeltsin döneminin kapanıp, Putin'in başa gelmesiyle “sözde” sona erdi. Putin'in
afarozuna uğrayan ve İngiltere'ye iltica etmek zorunda kalan Berezovsky'nin
hisselerini satın alan Abramoviç, artık dolar milyarderiydi.Artık eğlence
zamanıydı. Chelsea'yi kurtardığı gün İngiliz medyasına "anlamlı"
konuştu: "Biz Ruslar erken yaşta ölürüz, sadece bir hayalimi
gerçekleştirdim.” Dünya Abramoviç’i Mourinho’nun ilk döneminde Chelsea gol
attığı tribünde güzel sevinen patron olarak tanıdı.
Marina Granovskaia ise gizemli kişiliğiyle Londra kulübünün
yönetim katında patronun kulağı gözü olarak işe başlamış bir iş kadınıydı.
Moskova’da yabancı diller üzerine eğitim alan ve Abramoviç’in sonraları 7.5
milyar Euro’ya sattığı Sibneft’te işe başlayan “Demir Leydi” Granovskaia geride
kalan 13 yılda İngiliz kulübünün aldığı ve sattığı tüm futbolcuların
kontratları için kulüpler ve oyuncu menajerleriyle masaya oturan isim olmayı
başardı. Londra’da özel hayatını gizleyen, Facebook hesabını bile
kapatan Granovskaia bugün futbol dünyasında en
etkili kadın yönetici olarak kabul ediliyor. Patronu Abramoviç’in kovduğu Jose
Mourinho’yu geri getirebilmek için aylarca Portekizli teknik adama dil döken ve
sonunda başaran Granovskaia, Chelsea’nin genç oyuncu politikasını da belirleyen
isim. Çok sayıda genç oyuncuyu Avrupa’nın dört bir köşesine kiralık olarak
gönderen Granovskaia, Hollanda’nın Vitesse Arnheim kulübünü de pilot kulüp
olarak kullanıyor.
Fernando
Torres’in Liverpool’dan Chelsea’ye transferi, Eden Hazard’ın takıma kazandırılması,
kaptan John Terry’ye yeni kontrat vermeyip pazarlık masasından kovması, Çin’e
Oscar ve Ramires’i 100 milyona yakın bir rakama satması kadar kulübün
sponsorluk anlaşmalarındaki başarısı da Granovskaia’yı İngiliz kulübünde bir
numara yapmaya yetti. Nike ile yıllık 60 milyon Sterlin’e yapılan anlaşmaya
imza atan Granovskaia şimdi büyük bir krizi yönetmek zorunda.
İstediği
oyuncular alınmadığı ve transfer görüşmelerinde yer almadığı için sezona kalbi
kırık başlayan teknik direktör Antonio Conte’ye patron Abramoviç artık selam
vermiyor.
Başarı kriteri Şampiyonlar Ligi Kupası’nın kazanmak olarak açıklayan
Rus patrona bu kupayı getirenin “geçici” olarak göreve gelen Roberto di Matteo
olduğunu hatırlarsak; “Demir Leydi” Granovskaia’nın bugünlerde ne aradığını
bilebiliriz. Marina Granovskaia’nın transferi olarak bilinen Diego Costa’yı
takımdan göndermeyi başaran Antonio Conte, 1-0 öne geçtiği maçı üçlü defans da
oynasa 4’lü de denese 2-1 kaybedecek… Evet goller Marina Granovskaia ve Roman
Abramoviç’ten…
Mavi Umuttur Hayatta
Ve Bordonun Yanında
Bu akşam Trabzon’da
Trabzonspor-Galatasaray maçı var. Sadece 50. yılında değil her sezona
şampiyonluk parolasıyla giren ev sahibi takım bu 90 dakikaya liderlik
koltuğunda oturan rakibinin 14 puan gerisinde çıkacak. “9 haftada bu fark nasıl
oluştu?” sorusunun cevabı spor sayfalarında aranıyor haftalardır, gelin 9 yıl
öncesine dönelim. Trabzonspor’un Karadeniz Derbisi’nde Rizespor’u 4-0 yendiği
28 Ocak 2008’e… Maçı, galibiyeti değil, Trabzonspor ve kazanma kültürünü
sorgulamıştım hiç yayınlanmayan bu satırlarda:
“Tamam belki de coğrafya
bilgimiz kıttı ama Trabzon'u çok daha büyük bir şehir olarak kurgulamıştım
kafamda çocukluğumda. Haritayla öğrenilmez ki hayat, gitmek lazım. İlk kez ayak
bastığımda ve çarşıyı gördüğümde "Bu kadar mı?" demiştim. Sebebi
Trabzonspor'du. Trabzon'u büyük gösteren şehrin futbol takımıydı. Kolay
mı; o şampiyonluklar, gelen çıkamamış
Avni Aker'den, ligin her zaman en sert deplasmanı. 3 Büyükler’in yıllar boyunca
"beraberlik iyi sonuç" dediği şehir Trabzon... O gidişlerin sayısı
arttıkça sevdim Trabzon'u. Çardak Pide'de İstanbul'un 3'de 1 fiyatına karın
doyurmayı; Maraş Caddesi ve Uzun Sokak'ta yürümeyi... Yol üzerine futbolcuların
fotoğraf kağıdına basılmış kartpostallarını satan işporta tezgahı, envai çeşit
bordo mavi aksesuar. Meydanda çay bahçesinde süzgeç yüzü görmemiş demli çay.
Anadolu'da çok şehirde o gün maç olduğunu bilmezsin, Trabzon'da deplasmanda
olduğunu sana hatırlatırlar. Otelin iki cephesinde de birikir taraftar, maçın
önemine göre sabaha kadar davul çaldıkları da olur kapı önünde. Rakip takım
stada giderken 200 kişi otobüse tezahüratlarla gözdağı verir. Avni Aker
alemdir, ilk 20 dakikada Trabzonspor atarsa o gün zor çıkarsın oradan,
taraftarı şahlanır, dar eder sana sahayı. Formül, ilk golü atıp Trabzonsporlu
futbolcuları taraftarın pençesine teslim etmektir. Sen aradan sıyrılıp, 3
puanla dönersin memleketine. Sabahtan akşama kadar Trabzonspor'u konuşurlar
şehirde.”
Her yeni transferde
taraftar sorar biz futbol yorumcularına: “İş yapar mı?” Bazen doğru tespit
yaparsın bazen yanılırsın, futbol bu; güzel ve zor oyun ama mesele bu değil.. 9
yıl önce de teknik direktör Ersun Yanal’dı, 15 gün öncesine kadar da Ersun
Yanal… Yönetimler değişir, teknik adamlar değişir, futbolcular değişir de değişmemesi
gereken kazanma kültürü değil mi? Büyük takımları büyük yapan kazanma kültürü…
Bir kere kulübün genlerine girdiğinde çıkmayan ama zaman zaman unutulan,
unutturulan kazanma kültürü…
Son 15 yılda Avrupa
futboluna damga vuran kupa bırakmayan Barcelona’nın tarihinde geçtiği karanlık
tüneller, sıradan jenerasyonlar, istifalar, mağlubiyetler, hayal kırıklıkları
yok mu? Borussia Dortmund iflas etmemiş miydi? Atletico Madrid, 1996’dan 2011
yılına kadar neredeydi? Yıllardır “Aranıyor” ilanı verilen Valencia bu sezon
küllerinden doğmadı mı? Milan ve Inter neden geçmişlerini arıyor? Futbolu sevenler bu soruların cevaplarını
biliyor. Trabzonsporlular da biliyor. O zaman bir zamanlar işleyen doğru
formülü hatırlamanın vaktidir. Rol modeli Manchester City (yeni patron, büyük
sermaye), Juventus (kulübün başkanı değil zengin sahibi Agnelli Ailesi), Bayern
Münih (güçlü finansal kaynaklarıyla rakiplerinin aslarını satın alan) değildir.
Örnek Barcelona’dır
çünkü Katalanların kulüplerine aidiyet duygusu Trabzon’da da vardır. Trabzonlu
başka takım tutmaz. Anadolu hiçbir şehrinde bu oranı yakalayamazsın.
Türkiye'nin her deplasmanında o şehirde yaşayan Trabzonlu; illa ki doldurur
tribünü, “Bize her yer Trabzon”dur kısaca…
Barcelona futbolcu yetiştirir ve değer verir. Trabzonspor da yetiştirir…
Örnek Real
Sociedad’dır. Alt yapısından yetiştirdiği onca genci yanına aldığı seçme
yabancı futbolcularla hem yarışmayı bilen hem de futbol kültürüne sahip
İspanyol kulübü… Karadeniz gencinin futbol yeteneği de başardıkları da futbol
tarihimizde yazılı…
Kaybedilen maçın
ardından en bildik futbolcu repliğidir: “Önümüzdeki maçlara bakacağız.”
Trabzonspor’un önündeki maçlara bakması için geçmişini, o bir köşede unuttuğu
kazanma kültürünün harmanını hatırlaması lazım... Bu akşam kazanıp,
kaybetmekten çok daha ötesi mavi umuttur hayatta ve bordonun yanında…
15 Ekim 2017
Maestro Gidiyor Işıkları Söndürün
Inter,
transferde yaşadığı hayal kırıklıkları, kaçan şampiyonluklar kadar elindeki
değerleri bilmeyen kulüp olarak da bilinir futbol tarihinde. Kahramanımıza
geleceğiz ama birkaç ismi hatırlatmak lazım. Milano kulübü, dünyanın gelmiş
geçmiş en iyi sol beki Roberto Carlos’u genç yaşta Real Madrid’e satmıştı.
Bugün Atletico Madrid’in hocası olan Diego Simeone’yi Lazio’ya kaptırdılar.
Ronaldo’yu en iyi zamanında alıp sakatlandığı dönemde pamuklara saran, ardından hasatı
görmeden Brezilyalı efsane golcüyü Real Madrid’e satan da Inter’dir, Zlatan
İbrahimoviç ile yollarını ayıran da. Tarihin en iyi stoperlerinden biri
Cannavaro’nun Juventus’a gidişine izin veren de; Seedorf gibi bir orta saha
sihirbazını ezeli rakibi Milan’a kaptıran da Inter’dir... Bütün bu isimler büyük
futbolcu ama onlar bir kenara, Andrea Pirlo bir kenara…
Brescia’da
doğan ve ilk kez 16 yaşında A takım formasını giyen Pirlo’yu Inter’e getiren
bugün bizim milli takımın başında olan Lucescu... İtalyan gence çok güvenen
Lucescu uzun bir dönem çalışma fırsatı bulsa, belki de Pirlo kariyerinin büyük
bir bölümünü Inter’de geçirecekti. Onun yeni yetmeliğinde futbolcuların bildik,
yoksul aile, mahalle sahasında keşfedilen kadiye ayaklar hikayesi yok. Pirlo,
zengin bir ailenin oğlu ve hayatın tesadüfü; gün gelip de büyük servete sahip
olduğunda babası ve kardeşinin sahip olduğu çelik fabrikasının iflas etti.
Reggina’da bir sezon ardından Inter’in yine kafasını taşlara vurması gereken
bir kararla yolladığı bir başka efsane Roberto Baggio ile Brescia’daki bir
yılın ardından Pirlo kendini Milano’nun öteki devinde buldu. Doğrusu akıllara
ziyan bir karar gibi görünmüyordu Milan’a imza attığında. Kariyerine forvet
arkasında başlayan Pirlo, Carlo Ancelotti’nin yönettiği takımda orta sahanın
göbeğine çekildi ve içindeki orkestra şefi ortaya çıktı. 21 yaş altı milli
takımını şampiyon yapan genç Milan’daki ikinci sezonunda Manchester’da
Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanırken yarı finalde eski takımı Inter’i finalde
ise müstakbel kulübü Juventus’u devirdiler…
Andrea
Pirlo, İspanyolların Xabi Alonso’su gibi futbol taktik tablolarına yeni bir
nefes getiren adam oldu. “10 numaralar öldü mü?” sorusunun sıkça sorulduğu
yıllarda bu ikili, müthiş oyun görüşlerini sahaya yansıtıp çim üzerinde geometri
dersi verdiler rakiplerine. Gün geldi İstanbul’da rakip de oldular. Şampiyonlar
Ligi finalinde Pirlo’lu Milan’ın 3-0 öne geçip, Xabi Alonso’lu Liverpool’u 3-3
ile geri döndüğü efsane maç. Pirlo, 2005 Mayıs’ındaki finalde kaçırdığı
penaltıyı hiç unutmadı. Kupayı Liverpool aldığında İtalyan futbolcular soyunma
odasında hayatı sorguluyorlardı. Pirlo o anları yıllar sonra otobiyografisinde
“O gece futbolu bırakmaya karar vermiştim” diye anlattı. Bırakmadı elbette... 14
ay sonra Berlin’de İtalya penaltılarla Fransa’yı devirirken, Zidane,
Materazzi’ye kafa atarken Dünya Kupası finalinin en iyi adamı Pirlo idi.
Liverpool ile hesabı bir yıl sonra Atina’da kapattılar ve Milan ile ikinci
Şampiyonlar Ligi kupasını kazandı Pirlo... 400’den fazla giydiği kaptanlığını
yaptığı Milan’ın 18. şampiyonluğuna en güzel imzayı atan da oydu ama Inter’de
olan bir kez daha başına geldi.
Milan’ın hocası Allegri, 30 yaşın üstündeki
oyunculara sadece bir yıl kontrat verilmesini istedi. Milan yönetimi teknik
adamın yanında durdu ve olan oldu. Çizme’yi sallayan transferdi, Pirlo artık
Juventus forması giyiyordu. Conte takımın onun etrafında kurdu ve “Maestro”
lakaplı futbol virtüözü ikinci baharını Torino’da yaşadı. Kader işte. 2006’da
Dünya Kupası’nı kazandığı Berlin’de 2015 yılında Barcelona’nın Şampiyonlar Ligi
Kupası’nı kazanmasına engel olamadı. Artık yakışıklı bir veda vaktiydi.
Çocukluğunda Inter taraftarı olan, İtalya’nın en çok kupa kazanan 3 kulübünde
forma giyip bunlardan sadece büyük aşkı Inter’e faydası dokunmayan Pirlo, New
York City’nin yolunu tuttu. Resital iki yıl daha sürdü ve Maestro geçen hafta
yıl sonunda futbolu bırakacağını açıkladı…
Akıllıca
yaptığı emlak yatırımları, şarap bağları ve bir moda ikonu olacak kadar seçici
giyim tarzıyla Andrea Pirlo, saha dışında çok da fazla konuşmadan 38 yaşında 23
yıllık kariyerine son noktayı koyuyor. Zaten onu izleyenler bilir, Pirlo söz
değil; müziktir, olabileceği kadar da klasik üstelik…
8 Ekim 2017
Hiç Pas Vermiyorsun
Hayatımıza yerleşmiş en talihsiz soru kalıplarından biridir: “X, Y’den anlar mı?” Hadi X, kadınlar, Y de futbol olsun… Ne kötü bir soru öyle değil mi: “Kadınlar futboldan anlar mı?” Kısa ve öz cevabı vereyim ve biraz daha derinlerde yüzelim: Kadınlar anlamak istedikleri her konuyu anlarlar, basit ve “güzel oyun” futbol nedir ki!
Uzun yıllar önce Amerikan spor endüstrisinin tepe noktası olan Super Bowl’u (Amerikan futbolu finali) izleme sebebi, oyuna olan tutkum değildi. Ortada büyük bir ihtişam, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş teknolojiyi son noktasına kadar kullanan bir yayıncılık anlayışı vardı. Bir sporsever ve gazeteci daha ne ister ki! Ne takımların tarihi hakkında bilgim vardı ne de oyuncuların kariyerlerini biliyordum. İtiraf ediyorum, oyun kurallarına da vakıf değildim, yıllar içinde “anlamadığım” değil, bilmediğim bu spor dalının kurallarını “öğrendim”, takımların finale nasıl geldiğini araştırdım, Tom Brady gibi ikon sporcuların kariyerlerine göz attım. Hayır, hiçbiri beni Amerikan futbolu uzmanı yapmadı, yapmaya yetmez de zaten…
İşte tam da bu yüzden o sorudaki “anlar mı?”yı alıyor ve yerine “keyif alır mı, merak eder mi, sever mi, tutkusu olur mu?” koyuyoruz. Kadınlar futboldan keyif alır mı, merak eder mi, sever mi, tutkusu futbol olan kadınlar var mıdır? Futbola “22 adamın bir topun peşinden koşturması” diye bakan milyonlarca erkek olduğu gibi; bu oyunu sevmeyen, 90 dakikasını tv başında geçirmek istemeyen, futbolu basit ama güzel bulmayan kadınlar vardır elbette. Bir de milyonlarca erkek gibi futbola büyük bir aşkla bağlanan, stadyuma giden, hafta sonu programını maçlara göre yapan, “David Beckham” dediğinizde size yarım saat hayat hikayesini anlatıp oradan Luis Figo’nun Real Madrid’e transfer olduğunda Barselona şehrinde neler yaşandığını anlatabilecek, Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş veya şehrinde hangi takımı tutuyorsa 11’ini bir çırpıda sayabilecek kadınlar olduğu gibi…
Şimdi derin sulardan sahile çıkalım ve şezlongun kenarında duran bir kitaba uzanalım… Kitabın yazarı Moleküler Biyoloji ve Genetik diplomasının yanı sıra pazarlama üzerine de yüksek lisans yapmış bir kadın. Kendi alanında da çalışmış, bir gün hayallerinin peşinden gidip ayakkabı tasarımı eğitimi de almış. Durun daha futbola gelmedik çünkü futbolu sevmek çocukluktan babanın kucağından başlar bu hayatta. Hangi kadın hayalindeki ayakkabıyı giymek istemez ki? Bu kitabın yazarı fazlasını yapmış kendi markasını yaratmış. Hayaller bitmez tabii bu hayatta. Bir başka tutkusu futbolun peşinden koşmaya başlamış. Önce radyo programı ardından televizyonda adı ziyadesiyle kendini anlatan “Tutkumuz Futbol” programı. Memleketten, dünyanın dört bir köşesinden futbol hikayeleri anlatmış yıllarca. Futbolu rakamıyla, istatistiğiyle, ısı haritasıyla sevenlere saygım büyük ama mesele o nefis golü atan Dybala’nın da çocukluğunu bilmek, çektiği acıları öğrenip hissedebilmek değil mi?
“Hiç Pas Vermiyorsun” adı gibi hınzır bir kitap... Burcu Kapu çocukluğundan beri biriktirdiği, bir köşeye not ettiği futbol dağarcığını, yaşadığımız hayatın sokaklarıyla verkaça sokmuş. Futbolu iyi bilen, hikayelerini yazmış bir kadının hemcinsleri için hazırladığı bir kılavuz aslında bu kitap. Oyunun kurallarından başlıyor, tribünler, tezahüratlar, efsaneler, kulüpler bir zaman sonra Zeki Müren, Ajda Pekkan ile buluşuyor ceza sahası önünde… Evet kitap, futbolu seven ama kısa zamanda tarihi ve figürlerini öğrenmek için bir başucu kaynağı ama aynı zamanda Gareth Bale gibi depara kalkmış diliyle de erkekler için kadınlar karşısında bir hayatta kalma rehberi Bu hayatta Boca Juniors’un stadı La Bombonera’nın ne anlama geldiğini, Metin Tekin’in gol attığı maçın ardından taksi şoförüyle yaşadığı diyalogları okuduğunuz satırların ardından bir yerde şair Ah Muhsin Ünlü’nün dizeleriyle karşılaşıyorsunuz: “Samimi olmak en güzel keramettir, bırakın uçmak kuşlara kalsın.” Sizce de bu gol değil mi? Bakın hiç ofsayt demedim… Ne samimiyete kalksın; ne de kuşlara o ofsayt bayrağı bu hayatta…
1 Ekim 2017
Pique'den Ekrem Ekşioğlu'na
Gerard Pique, dünyanın en iyi beş
stoperinden biri, Barcelona’nın kaptanı. Gelecekte kulübe başkan olmayı hayal
eden, Katalunya’nın bağımsızlık referandumuna destek veren ve siyasi fikirlerini
bir futbolcu olarak açıklamaktan çekinmeyen Pique, futbol sonrası hedeflerine
ulaşmak için bir taraftan da Harvard’da eğitim veriyor. Yaz aylarında
Harvard’da derslere katılan Katalan futbolcu geride kalan haftada Lizbon’da
oynadıkları Şampiyonlar Ligi maçına saatler kala video konferans yöntemiyle
Harvard’da bir anfiye bağlandı ve 190 öğrenciye bir sunum yaptı. Barcelona’nın
yerel köklerinden küresel bir kulübe dönüşmesi hakkında konuşan ve yetiştiği
alt yapı La Masia’yı anlatan Pique, “futbol kariyeriyle üniversite eğitimi bir
arada yürür mü?” diyenlere de bir cevap vermiş oldu aslında…
Haftada üç maç oynayan, beş gün idman
yapan, hayatları tesisler, deplasmanlardaki oteller ve uçaklarda geçen
futbolcuların üniversitede okumalarının doğrusu hayatta bir pratiği yok..
Milyon Euro’lar kazanan ve muhtemelen kramponlarını astıkları gün de futbolun
içinde teknik adam, yetiştirici, yorumcu olarak kalacak olanlardan mühendis,
doktor ve mimar olmalarını beklemek, elbette fazla iyimser bir fikir.. Ama
başaranlar var… Bizde üniversite okumuş futbolcular denildiğinde parmakla
gösterilen 4-5 isim vardır. Fenerbahçe’de Oğuz Çetin ve Aykut Kocaman,
Beşiktaş’ta ise efsane üçlü Metin-Ali-Feyyaz… Ali Gültekin Marmara Üniversitesi
Ekonomi mezunu. İki dil bilen Feyyaz Uçar da aynı üniversitenin spor
akademisinde okudu. Uzun yıllardır ekranda futbol yorumculuğu yaparken zarafet
dolu Türkçe’siyle hep farklı ve ayrı bir noktada anılan Metin Tekin ise
İstanbul Üniversitesi İktisat mezunu… Geçen sezon Göztepe’nin Süper Lig’e yükselmesinde
attığı gollerle büyük pay sahibi olan Mehmet Umut Nayır ise halen Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitimine devam ediyor. Hayat boyu eğitime
inanan isimlerden biri ise Türk futbolunun sahadaki en efendi ve profesyonel
isimlerinden biri olan Ekrem Ekşioğlu... Columbia Üniversitesi’ne bu eğitim
yılı başında başvuran ve spor endüstrisi sertifika programına yazılan Ekşioğlu,
uzaktan eğitimle gelecekte Türk futbolunun yönetim katında etkin rol alabilecek
bir yolun başlangıcında…
İtalya’da Juventus defansının uzun
yıllardır değişmez ismi Giorgio Chiellini üç yıllık eğitimin ardından Torino
Üniversitesi’nden ekonomi yüksek lisans tezini de verip mezun oldu. İspanya’ya
uzanalım, Barcelona’dan Iniesta ve Sergi Roberto, Spor Akademisi mezunu, futbolu
bırakan Xabi Alonso ve halen Chelsea forması giyen Fabregas ise işletme
fakültesinden terkler. Real Madrid yıllarında bir taraftan da eğitim
hayatlarına devam eden Arbeloa, işletme ve gazetecilik lisanslarını aynı
dönemde alırken, kitap kurdu Granerro ise psikoloji diplomasını evinin duvarına
astı…
Geçmiş yılların efsane isimlerinden Manuel Sanchis ve Butragueno da
işletme mezunu. Pirri’nin Tıp fakültesini bitirmesi ise kendi başına bir
hikaye… Arjantinli efsane teknik adam Carlos Bilardo da tıp fakültesi mezunu.
İspanya’da iki Madrid kulübünde de forma giyen ve gol sevinçleri attığı
taklalarla kutlayan Meksikalı santrfor ise –mesleğini yapmasa- da diş hekimi…
Brezilyalı efsane Socrates’in tıp fakültesinden mezun olduktan sonra felsefe
doktorası yaptığını hatırlamadan olur mu hiç? Fransız teknik adam Arsene
Wenger, Arsenal’deki 20 yılı geride bıraktı ama o aslında bir ekonomist…
Hollanda’nın yetiştirdiği en büyük ve en zarif golcülerden biri olan Dennis
Bergkamp ise makine mühendisi… Rusya’da kendi tekstil markasıyla büyük cirolara
ulaşan Andrey Arshavin’in üniversitede bitirme tezinin konusu “Spor giyim
üretimdeki yenilikler.”
Ve “Bir futbolcu gün gelir yeşil sahalar dışında profesör ünvanına sahip
olur mu?” Bu sorunun cevabı ise Fethi Heper. Türk futbolunun efsane
isimlerinden Heper, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler
Akademisi’nden mezun olduğunda yıl 1967’deydi. 1974’te futbolu bırakan, 1981’de
doçent olan Fethi Heper, 1988 yılında ise profesör ünvanına sahip oldu… Alt
yapılarda çalışan futbol adamlarına naçizane tavsiyemdir: “Çocuklara, Oğuz’u,
Aykut’u Metin-Ali-Feyyaz ve Profesör Fethi Heper’i anlatın…” Oynarken okusunlar
ve pes etmesinler, vazgeçmesinler diye…
24 Eylül 2017
Pietro Pellegri
İtalya’da
90’ların ilk yarısında Milan fırtınası eserken, Roberto Baggio, Del Piero gibi
yıldızları sahne alırken 17 yaşında bir genç Modena’nın genç takımından A takım
kadrosuna alınmıştı. Baggio’nun Dünya Kupası finalinde penaltı kaçırdığı 1994
yazı. O gencin Çizme futbolunun en büyük sahnesi Serie A’ya çıkması çok uzun
sürdü. 23 yaşına geldiğinde ikinci ligde Brescia formasıyla patlama yaptığında
onun için “Çok geç kaldı” diyenler vardı.
![]() |
| Luca Toni/Modena |
Luca Toni, iki sezon Palermo, iki sezon
Fiorentina formalarını giydikten sonra 12 yıl önce Dünya Kupası’nı kaybeden
milli takımının 2006’da Berlin’de kazandığı kupayı kaldıran isimlerden biri
olmayı başardı. Bayern Münih’e 29 milyon Euro’ya transfer olduğunda 30, futbolu
bıraktığında 39 yaşındaydı. 1 metre 93 cm boyundaki santrfor “Olmadı ondan,
olmaz da” diyenleri tek tek utandırdı, Roma, Juventus ve Genoa formalarını da
giydi….
Bugünlerde
İtalya’da genç bir santrfor bir zamanlar Luca Toni’nin formasını giydiği
Genoa’da güçlü fiziğiyle (1.88 cm.) onu hatırlatıyor. Yaz transfer döneminde 19
yaşındaki Mpabbe’ye 180, 20 yaşındaki Dembele’ye 140 milyon Euro ödenen futbol
piyasasında Pietro Pellegri’nin henüz bir fiyatı yok! Çünkü Pietro daha sadece
16 yaşında. Geçen yıl Aralık ayında Genoa teknik direktörü Juric onu Torino
deplasmanında sahaya sürdüğünde, 80 yıl önce sahaya kendisiyle aynı yaşta çıkan
Romalı Amedeo Amadei’den İtalya Serie A’da forma giyen en genç oyuncu ünvanını
ay farkıyla alan Pietro Pellegri, İtalyan medyasının manşetlerine Mayıs ayında
bir kez daha çıkmayı başarmıştı…
28 Mayıs’ta
Roma Olimpiyat Stadı’nın tıklım tıklım dolduran Roma taraftarları, bayrak
adamları Totti’nin veda maçında gözyaşı dökerken, kenardaki teknik direktör Luciano
Spalletti, üç puanı almak için kıvranıyordu. Kazanmazlarsa takım Şampiyonlar
Ligi’ne direkt gidemeyecek belki de Spaletti
koltuğundan olacaktı. Genoa kümede kalmayı garantilemişti, rahattı, genç
forvetleri Pietro’yu 11’de sahaya sürdüler ve 16 yaşındaki Pietro Pellegri 3.
dakikada takımını 1-0 öne geçirdi. “Totti futbolu bırakıyor”a mı yansın
taraftar yoksa kaçan Şampiyonlar Ligi biletine mi!... Roma maçı 3-2 kazandı ama
bu teknik direktör Spalletti’nin takımda kalmasına yetmedi. Inter’in başına
geçen İtalyan teknik adam, Pietro’nun alınmasını istedi ama Inter yönetimi,
flaş transfer bekleyen taraftarları 16 yaşındaki bir gencin imzasıyla ikna
edemeyeceklerine inanmışlardı…
Babası Genoa
kulübünde A takımın menajeri olarak çalışıyordu ve Pietro’nun transfer için
acelesi yoktu. Doğduğu şehirde, Ponente mahallesinde yeteneği keşfedildiğinde
onu hemen Genoa alt yapısına almışlardı. Güçlü fiziği nedeniyle onu hep bir üst
yaş grubunda oynattılar. 15 yaşında da A takıma çıkabilirdi ama İtalyan teknik
adam Gasperini bu kararı alacak kadar cesur olmadığını söyledi bir zaman sonra.
Onun yerine gelen Ivan Juric, geçen hafta Pietro Pellegri’yi Lazio maçında
oyuna aldığında dakika 33’tü ve Genoa 5. dakikada 1-0 geriye düşmüştü. 57’de
maçı 1-1’e getiren Pietro’ya, usta bir santrfor Immobile 70’de cevap verdi ama 16
yaşındaki çocuk üç dakika sonra bir kez daha fileleri havalandırdı. Ustalık
başka elbette; o gün son sözü söyleyen yine Ciro Immobile oldu ama İtalya ve
ertesi gün tüm Avrupa’nın konuştuğu isim genç Pietro oldu…
Gol attığı
iki maçta da iki Roma şehri takımı AS Roma ve Lazio’ya mağlup olan Pietro, 16
yaşında iki gol atarak; Serie A tarihinde bir maçta iki kez fileleri
havalandıran en genç isim olurken, kulübede gözyaşlarına boğulan bir adam
vardı. İtalyan rejisi, lise öğrencisi Pietro’nun gollerinin ardından Genoa
kulübesinde sevinç gözyaşlarına boğulan babası Marco Pellegri’ye çevirmişti
kameralarını…
Maçın ardından naklen yayındaki röportaja Genoa yönetimi genç
Pellegri’yi yolladı. Ekrana babasının ağlayan görüntüleri geldiğinde canlı
yayında ağlamaya başlayan ve “Gollerden birini taraftarı olduğum Genoa
tribünlerine diğerine ise beni bugünlere getiren babama armağan ediyorum” diyen
16 yaşındaki çocuk o gece tüm İtalya’yı ağlattı… “Futbolda atanın ve tutanın
iyi olacak” derler... İtalyanlar iki yıl önce dünya vitrinine 16 yaşındaki
kaleci Donnarumma’yı sürmüşlerdi, şimdi de 16 yaşındaki santrfor Marco
Pellegri’yi… Daha ne olsun…
21 Eylül 2017
Bir Röportajın Organik Kareleri
Röportaj fotoğraflarında poz vermek yerine röportaj sırasında çekilen karelerin doğallığı... Ağlatan-güldüren-kızdıran sorular
(Raul Tamudo/Jot Down Magazin)
20 Eylül 2017
6 Ligde 2016-2017 Sezonu
Stadyum Doluluk Oranları
Süper Lig’de stadyumlar neden boş? Kulüpler ne kadar
sorumlu? İspanya’daki uygulama belki Türk futbolu için örnek olur
La Liga yönetimi, tv yayın hakları sözleşmesi gereği
stadyumunun yüzde 70’ini dolduramayan kulüplere para cezası veriyor.
TV yayınında geniş planda kameraların gördüğü tüm
tribünlerde –yağmur, kar, fırtına hariç- taraftar sayısını La Liga her hafta
kontrol ediyor.
Celta Vigo, 29 bin kapasiteli Balaidos’ta Sociedad ve Alaves
maçlarında yüzde 70’in altında kaldı. Yüzde 50’nin altında kaldığında ceza
ikiye katlanıyor.
Bir ceza daha yememek için Celta Vigo, Getafe maçının biletlerini kale arkaları için 15 Euro
(25 yaş altı: 10) ve iki tribünü 40 Euro yaptı.
19 Eylül 2017
17 Eylül 2017
İki Dürüm Biri Adana Biri Şiş
Türk
futbolunun temel problemleri ne Milli Takım, Ukrayna’ya mağlup olduğunda arttı
ne de Hırvatistan’ı mağlup ettikten sonra yok olup gitti. Yerli futbolcuların
oynadıkça milli takımın başarılı olacağı tezi dünyada çürüyeli çok oldu. Yazı
geride bırakıp güze girerken şiddetli yabancı yasağı tartışmaları dinerken bir
X raporu almanın vaktidir. Başarısız olduklarında yabancı sınırlaması getiren
ve sonuç elde edemeyen İtalyanlar, 2006’da Dünya Kupası’nın aldıklarında
ligleri yabancı futbolcu kaynıyordu. İspanyollar 2008’e kadar 44 yıl kupa
hasreti çekerken Avrupa Birliği kurulmadan önce üç yabancı kuralıyla
götürdükleri ligden kupa kaldıran bir milli takım çıkaramadılar. 98 ve 2000’de
kupa kazanan Fransa, federasyonun tesisleri Clairefontaine’de yetişen yeteneklerle
sonuca gittiler. 2000’de dibe vuran Almanlar, sınırsız yabancıyla oynarken,
yetenekli bir tek 10 numaraları bile yokken, 15 yılda 3 milli takım çıkaracak
seviyeye geldiler. Sorunun yabancı futbolcu kontenjanında olmadığı ortada.
Pasaportlara bakmadan, yerli yabancı diye ayırmadan, futbolcuları çok yetenekli
ve vasat, profesyonel yaşamın kurallarına uyan ya da kendine ihanet edenler
olarak ayırsa aslında işin içinden çıkacağız… Gelin Türk futbolcusunun temel
problemlerine isimlere takılmadan bir göz atalım… “Ben iyi çalışıyorum, doğru
besleniyorum, kariyerime saygım var” diyenler alınmasın ama işte bazı
gerçekler:
Yıllarca
“Bizim futbolcularımız çok teknik adam fizik olarak Avrupalıların gerisinde”
bahanesiyle şerefli mağlubiyetler yaşadığımız yıllar çok geride kaldı. İçi boş
sahte bir klişeydi bu. Bugünün gençliği Avrupa Ligleri’nden haftada 20-30 maç
seyrederken kimseye beş metreye düzgün pas atamayan futbolcuları teknik diye
sunamazsınız. Zaten yetenek bu oyunda çok şeydir ama her şey midir ki! Bizim
futbolcularımız maalesef idman sevmez. Avrupalı bazı teknik adamların
geldiklerinin ikinci ayında yaptırdıkları antrenmanlarla pestili çıkanlar
isyanı patlatırlar. İdmanda çok yoruluyorlardır! 90 dakikada 110 km’nin üstünde
koşması gereken bir takımın idmanda yapması gereken elbette laubali bir çift
kale maç değildir. Salonda kondisyon çalışılır, sahada çabukluk idmanı yapılır,
yapılır da yapılır. Günde iki idmanı ağır bulurlar. Kazanılan paralar helali
hoş olsun da hayatta kim günde iki saat çalışarak yaptığı işte zirveye çıkar
ki! Maç temposunda idman yapılmaz, ağır idman yaptıran teknik adam yönetime
şikayet edilir…
Saat
17:00’de başlayan antrenmana 16.45’te spor arabasından inip çıkan futbolcu,
Avrupa arenasında rakiplerinin hızına yetişemeyeceğini bilir ama idmandan iki
saat önce gelip fitness salonunda çalışması gerektiğini unutur. İdman bitiminde
en yakın AVM’de soluğu almak yerine açma-germe çalışması yapıp adalelerinde
laktik asidi atması gerektiğini de bilir de yine unutur. Bunu yapmadığında ne
olur? Gelsin adale yırtıkları, çekmeleri…
Haftada üç
maç oynayan futbolcunun günde uyku uyuduğu saat de, yediği içtiği de önemlidir.
Bakın nargile içenleri hiç hatırlatmak istemiyorum ama bu ağır tempo içinde
sabah idmanına gecenin üçünde yatıp gelen futbolcudan takımına değil önce
kendisine hayır gelmez. Futbol ve bilimsellik artık iç içeyken, oyuncunun
tesislerde doğru beslenmesi için uzmanlar görev yaparken, evdeki buzdolabında
ne olduğunu elbette kimse bilemez, ya da gecenin vakti aranan dürümcünün getirdiklerini…
Kendini
ifade etmek, kendini anlatmak, kendini savunmak birikim gerektirir. “Spor
sayfalarını okumuyorum, futbol programlarını izlemiyorum” demekle işin içinden
çıkılmaz. Basın toplantılarında ya da maçın ardından röportajlarda onca
eleştiriye karşılık düzgün bir cümle kuramayan ve kendini taraftarına
anlatamayan futbolcu sahadan önce hayatta yenilmeye mahkumdur…
Futbolda
rakibin varlığını unutan ve “Çıkar oynarız” diyen futbolcuya günümüz futbolunda
yer yokken, “Bu hafta oynayacağımız rakibi teknik direktörümüz iki saat
videolarla anlattı, çok sıkıldık” diyen futbolcu, modern futbolun 90 dakikalık
bir satranç olduğundan da habersizdir… Bu oyun yetenek kadar taktik de
gerektirirken “Video-analiz izlemeyi sevmiyorum” diyeni futbol da sevmez…
Tugay
Kerimoğlu, bir zamanlar yıldız oyuncuların futbolu bıraktığı 29 yaşında,
bavulunu toplayıp oyunun doğduğu topraklarda, İngiltere Premier Lig’de 10 yıl
forma giyip efsane olduysa ve bazı futbolcularımız onun yaptıklarını örnek
almak yerine, gece yarısı gelen dürümlerin ikincisinden büyük bir ısırık
alıyorsa; sorun, yabancı futbolcular değil; kendine, kariyerine yabancı
olanlardır… Her Türk futbolcusunun kendisini tanıması ve her şeyden öte
kendisiyle barışık olması dileğiyle, iyi pazarlar…
11 Eylül 2017
Xavi Simons
“Regillio
Simons’u hatırlar mısınız?” diye sorsam sanırım Hollanda’da yaşayan gurbetçi
vatandaşlarımız dışında kimse “Evet” diyemez. “Kim o?” diyorsunuz, biliyorum o
zaman Simons’un hikayesiyle başlayalım. Bugün 44 yaşında olan Regillio Simons,
1993-2005 yılları arasında Hollanda’da orta sıra takımlarda forma giymiş bir
santrfor, 12 yılda attığı toplam gol sayısının 22 olduğunu da eklersem sanırım
hikayenin baş kahramanı olmadığını anlarsınız. 22 golün 4’ünü bir maçta PSV
Eindhoven’a atmak dışında parlak bir futbol hikayesi olmayan Simons’un yolu
artık oyunun sahnesinden inmiş bir kulüpten de geçmiş. Amsterdam
Türkiyemspor’da üç sezon geçiren Simons, kulüp 2009’da kapanınca ailesiyle
tatil için gittiği İspanya’da kendi kaderini değil ama bilmeden oğlunun geleceğini
inşa etti. Alicante’deki tatilde eşiyle birlikte İspanya’ya yerleşmeye karar
veren Regillio Simons oğlunu Barcelona kulübünün alt yapı seçmelerine götürdü.
Geçen hafta Hollandalı bir annenin İspanyol eşinden olan oğluna Marco van
Basten’e olan hayranlığından dolayı oğluna Marco adını verdiğinden bahsetmiştim
siz. O Marco, bugün Real Madrid’in parlayan yıldızı Marco Asensio işte…
Hollandalı Simons Ailesi de Barcelona’nın unutulmaz yıldızı Xavi Hernandez’e
hayran oldukları için ikinci çocuklarına Xavi adını vermişler..
Barcelona
altyapısı, akıllara “La Masia” olarak kazınan futbol fabrikasından yetişen
Xavi, Iniesta, Messi, Puyol, Pique, Pedro, Fabregas ve Busquets gibi
yıldızların ardından son 2-3 sezonda yaşanan tıkanma İspanya’da herkesin
dilinde. Katalan kulübünün alt yapısından eskisi kadar yetenekli oyuncuların
yetişmediği bir futbol gerçeği… Bojan Krkic’den Münir’e, Samper’den Roberto’ya
çok isim çıktı A takıma ama hiçbiri kalıcı olamadı, kalan Sergi Roberto da taraftara göre “evlat” kontenjanından forma
giyiyor… Bir zamanlar OIeguer’in giydiği gibi…
Xavi Simons
işte tam da bu yüzden hikayenin baş kahramanı. 14 yaşındaki Xavi’nin daha A
takıma yükselmesine çok var ama daha bugünden Instagram’da 400 bin takipçisi
var ve İspanya’da onlarca profesyonel futbolcudan çok daha popüler bir futbol
fenomeni. 10 yaşından beri Chelsea, Manchester City gibi İngiliz devlerini
peşinden koşturuyor ama babası onu Barcelona alt yapısında tutmaya kararlı.
Gelin onun sözleriyle devam edelim biraz: “Futbolcu
menajerleri her yerde. 10 yaşındayken de bana ulaşıp oğlumun menajeri olmak
istediler. Kramponlar, futbol malzemeleri ve inanılmaz paralar teklif ettiler.
Maalesef futbol dünyası böyle, bunu durduramazsınız.”
Regillio
Simons haklı çıktı, geçen hafta Barcelona tesislerine dünyanın en çok kazanan
ve kazandıran menajerlerinden biri geldi. Hollanda’ya göç eden Güney İtalyalı
bir ailenin oğlu olan Mino Raiola, garsonluktan futbolcu menajerliğine uzanan
gençlik yıllarında Dennis Bergkamp’ı Inter’e satarak sesini duyurmayı başarmış
bir futbol simsarıydı. Bugün Zlatan İbrahimovic’ten Pogba’ya, Donnarumma’dan
Lukaku’ya birçok süper starın menajeri olan Raiola, yeteneğin de paranın da
kokusun almıştı. Barcelona 15 yaş takımında forma giyen Xavi Simons’u bugüne
kadar babası temsil ediyordu ama Raiola, Barcelona’nın tesislerinden kendisini
el sallayarak uğurlayan Xavi’yi çoktan ikna etmişti bile…
Biraz da sözü Xavi’ye bırakayım ve Barcelona
altyapısını anlatsın bize: “Ailelerimiz
haftada bir idman izleyebiliyor. Sahada hakemi kandırmamız kesinlikle yasak.
Gol attığımızda bireysel sevinç yasak, hocamıza koşmamız gerekiyor. Bir kez
golden sonra dans ettik, teknik direktörümüz kenarda çok sinirlendi. Kamplara
ve turnuvalara ailemizin gelmesi yasak ve otele girdiğimizde cep telefonlarına
teslim etmemiz gerekiyor. Playstation oynamamıza izin var ama o da ancak takım
olarak bir salonda toplandığımızda.”
Sabah
07:15’te tesislerden kalkan okul servisini kaçıranların o gün idmana alınmadığı
Barcelona altyapısının gözbebeği Xavi Simons… Gelecekte bir Xavi Hernandez
olacak mı? Ya da 16’sına geldiğinde Fabregas’ın Arsenal’e bonservissiz gittiği
gibi La Masia’nın arka kapısından menajer Raiola ile birlikte kaçıp bir İngiliz
kulübüne imza mı atacak? Bunu bize zaman gösterecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






































