21 Eylül 2017
Bir Röportajın Organik Kareleri
Röportaj fotoğraflarında poz vermek yerine röportaj sırasında çekilen karelerin doğallığı... Ağlatan-güldüren-kızdıran sorular
(Raul Tamudo/Jot Down Magazin)
20 Eylül 2017
6 Ligde 2016-2017 Sezonu
Stadyum Doluluk Oranları
Süper Lig’de stadyumlar neden boş? Kulüpler ne kadar
sorumlu? İspanya’daki uygulama belki Türk futbolu için örnek olur
La Liga yönetimi, tv yayın hakları sözleşmesi gereği
stadyumunun yüzde 70’ini dolduramayan kulüplere para cezası veriyor.
TV yayınında geniş planda kameraların gördüğü tüm
tribünlerde –yağmur, kar, fırtına hariç- taraftar sayısını La Liga her hafta
kontrol ediyor.
Celta Vigo, 29 bin kapasiteli Balaidos’ta Sociedad ve Alaves
maçlarında yüzde 70’in altında kaldı. Yüzde 50’nin altında kaldığında ceza
ikiye katlanıyor.
Bir ceza daha yememek için Celta Vigo, Getafe maçının biletlerini kale arkaları için 15 Euro
(25 yaş altı: 10) ve iki tribünü 40 Euro yaptı.
19 Eylül 2017
17 Eylül 2017
İki Dürüm Biri Adana Biri Şiş
Türk
futbolunun temel problemleri ne Milli Takım, Ukrayna’ya mağlup olduğunda arttı
ne de Hırvatistan’ı mağlup ettikten sonra yok olup gitti. Yerli futbolcuların
oynadıkça milli takımın başarılı olacağı tezi dünyada çürüyeli çok oldu. Yazı
geride bırakıp güze girerken şiddetli yabancı yasağı tartışmaları dinerken bir
X raporu almanın vaktidir. Başarısız olduklarında yabancı sınırlaması getiren
ve sonuç elde edemeyen İtalyanlar, 2006’da Dünya Kupası’nın aldıklarında
ligleri yabancı futbolcu kaynıyordu. İspanyollar 2008’e kadar 44 yıl kupa
hasreti çekerken Avrupa Birliği kurulmadan önce üç yabancı kuralıyla
götürdükleri ligden kupa kaldıran bir milli takım çıkaramadılar. 98 ve 2000’de
kupa kazanan Fransa, federasyonun tesisleri Clairefontaine’de yetişen yeteneklerle
sonuca gittiler. 2000’de dibe vuran Almanlar, sınırsız yabancıyla oynarken,
yetenekli bir tek 10 numaraları bile yokken, 15 yılda 3 milli takım çıkaracak
seviyeye geldiler. Sorunun yabancı futbolcu kontenjanında olmadığı ortada.
Pasaportlara bakmadan, yerli yabancı diye ayırmadan, futbolcuları çok yetenekli
ve vasat, profesyonel yaşamın kurallarına uyan ya da kendine ihanet edenler
olarak ayırsa aslında işin içinden çıkacağız… Gelin Türk futbolcusunun temel
problemlerine isimlere takılmadan bir göz atalım… “Ben iyi çalışıyorum, doğru
besleniyorum, kariyerime saygım var” diyenler alınmasın ama işte bazı
gerçekler:
Yıllarca
“Bizim futbolcularımız çok teknik adam fizik olarak Avrupalıların gerisinde”
bahanesiyle şerefli mağlubiyetler yaşadığımız yıllar çok geride kaldı. İçi boş
sahte bir klişeydi bu. Bugünün gençliği Avrupa Ligleri’nden haftada 20-30 maç
seyrederken kimseye beş metreye düzgün pas atamayan futbolcuları teknik diye
sunamazsınız. Zaten yetenek bu oyunda çok şeydir ama her şey midir ki! Bizim
futbolcularımız maalesef idman sevmez. Avrupalı bazı teknik adamların
geldiklerinin ikinci ayında yaptırdıkları antrenmanlarla pestili çıkanlar
isyanı patlatırlar. İdmanda çok yoruluyorlardır! 90 dakikada 110 km’nin üstünde
koşması gereken bir takımın idmanda yapması gereken elbette laubali bir çift
kale maç değildir. Salonda kondisyon çalışılır, sahada çabukluk idmanı yapılır,
yapılır da yapılır. Günde iki idmanı ağır bulurlar. Kazanılan paralar helali
hoş olsun da hayatta kim günde iki saat çalışarak yaptığı işte zirveye çıkar
ki! Maç temposunda idman yapılmaz, ağır idman yaptıran teknik adam yönetime
şikayet edilir…
Saat
17:00’de başlayan antrenmana 16.45’te spor arabasından inip çıkan futbolcu,
Avrupa arenasında rakiplerinin hızına yetişemeyeceğini bilir ama idmandan iki
saat önce gelip fitness salonunda çalışması gerektiğini unutur. İdman bitiminde
en yakın AVM’de soluğu almak yerine açma-germe çalışması yapıp adalelerinde
laktik asidi atması gerektiğini de bilir de yine unutur. Bunu yapmadığında ne
olur? Gelsin adale yırtıkları, çekmeleri…
Haftada üç
maç oynayan futbolcunun günde uyku uyuduğu saat de, yediği içtiği de önemlidir.
Bakın nargile içenleri hiç hatırlatmak istemiyorum ama bu ağır tempo içinde
sabah idmanına gecenin üçünde yatıp gelen futbolcudan takımına değil önce
kendisine hayır gelmez. Futbol ve bilimsellik artık iç içeyken, oyuncunun
tesislerde doğru beslenmesi için uzmanlar görev yaparken, evdeki buzdolabında
ne olduğunu elbette kimse bilemez, ya da gecenin vakti aranan dürümcünün getirdiklerini…
Kendini
ifade etmek, kendini anlatmak, kendini savunmak birikim gerektirir. “Spor
sayfalarını okumuyorum, futbol programlarını izlemiyorum” demekle işin içinden
çıkılmaz. Basın toplantılarında ya da maçın ardından röportajlarda onca
eleştiriye karşılık düzgün bir cümle kuramayan ve kendini taraftarına
anlatamayan futbolcu sahadan önce hayatta yenilmeye mahkumdur…
Futbolda
rakibin varlığını unutan ve “Çıkar oynarız” diyen futbolcuya günümüz futbolunda
yer yokken, “Bu hafta oynayacağımız rakibi teknik direktörümüz iki saat
videolarla anlattı, çok sıkıldık” diyen futbolcu, modern futbolun 90 dakikalık
bir satranç olduğundan da habersizdir… Bu oyun yetenek kadar taktik de
gerektirirken “Video-analiz izlemeyi sevmiyorum” diyeni futbol da sevmez…
Tugay
Kerimoğlu, bir zamanlar yıldız oyuncuların futbolu bıraktığı 29 yaşında,
bavulunu toplayıp oyunun doğduğu topraklarda, İngiltere Premier Lig’de 10 yıl
forma giyip efsane olduysa ve bazı futbolcularımız onun yaptıklarını örnek
almak yerine, gece yarısı gelen dürümlerin ikincisinden büyük bir ısırık
alıyorsa; sorun, yabancı futbolcular değil; kendine, kariyerine yabancı
olanlardır… Her Türk futbolcusunun kendisini tanıması ve her şeyden öte
kendisiyle barışık olması dileğiyle, iyi pazarlar…
11 Eylül 2017
Xavi Simons
“Regillio
Simons’u hatırlar mısınız?” diye sorsam sanırım Hollanda’da yaşayan gurbetçi
vatandaşlarımız dışında kimse “Evet” diyemez. “Kim o?” diyorsunuz, biliyorum o
zaman Simons’un hikayesiyle başlayalım. Bugün 44 yaşında olan Regillio Simons,
1993-2005 yılları arasında Hollanda’da orta sıra takımlarda forma giymiş bir
santrfor, 12 yılda attığı toplam gol sayısının 22 olduğunu da eklersem sanırım
hikayenin baş kahramanı olmadığını anlarsınız. 22 golün 4’ünü bir maçta PSV
Eindhoven’a atmak dışında parlak bir futbol hikayesi olmayan Simons’un yolu
artık oyunun sahnesinden inmiş bir kulüpten de geçmiş. Amsterdam
Türkiyemspor’da üç sezon geçiren Simons, kulüp 2009’da kapanınca ailesiyle
tatil için gittiği İspanya’da kendi kaderini değil ama bilmeden oğlunun geleceğini
inşa etti. Alicante’deki tatilde eşiyle birlikte İspanya’ya yerleşmeye karar
veren Regillio Simons oğlunu Barcelona kulübünün alt yapı seçmelerine götürdü.
Geçen hafta Hollandalı bir annenin İspanyol eşinden olan oğluna Marco van
Basten’e olan hayranlığından dolayı oğluna Marco adını verdiğinden bahsetmiştim
siz. O Marco, bugün Real Madrid’in parlayan yıldızı Marco Asensio işte…
Hollandalı Simons Ailesi de Barcelona’nın unutulmaz yıldızı Xavi Hernandez’e
hayran oldukları için ikinci çocuklarına Xavi adını vermişler..
Barcelona
altyapısı, akıllara “La Masia” olarak kazınan futbol fabrikasından yetişen
Xavi, Iniesta, Messi, Puyol, Pique, Pedro, Fabregas ve Busquets gibi
yıldızların ardından son 2-3 sezonda yaşanan tıkanma İspanya’da herkesin
dilinde. Katalan kulübünün alt yapısından eskisi kadar yetenekli oyuncuların
yetişmediği bir futbol gerçeği… Bojan Krkic’den Münir’e, Samper’den Roberto’ya
çok isim çıktı A takıma ama hiçbiri kalıcı olamadı, kalan Sergi Roberto da taraftara göre “evlat” kontenjanından forma
giyiyor… Bir zamanlar OIeguer’in giydiği gibi…
Xavi Simons
işte tam da bu yüzden hikayenin baş kahramanı. 14 yaşındaki Xavi’nin daha A
takıma yükselmesine çok var ama daha bugünden Instagram’da 400 bin takipçisi
var ve İspanya’da onlarca profesyonel futbolcudan çok daha popüler bir futbol
fenomeni. 10 yaşından beri Chelsea, Manchester City gibi İngiliz devlerini
peşinden koşturuyor ama babası onu Barcelona alt yapısında tutmaya kararlı.
Gelin onun sözleriyle devam edelim biraz: “Futbolcu
menajerleri her yerde. 10 yaşındayken de bana ulaşıp oğlumun menajeri olmak
istediler. Kramponlar, futbol malzemeleri ve inanılmaz paralar teklif ettiler.
Maalesef futbol dünyası böyle, bunu durduramazsınız.”
Regillio
Simons haklı çıktı, geçen hafta Barcelona tesislerine dünyanın en çok kazanan
ve kazandıran menajerlerinden biri geldi. Hollanda’ya göç eden Güney İtalyalı
bir ailenin oğlu olan Mino Raiola, garsonluktan futbolcu menajerliğine uzanan
gençlik yıllarında Dennis Bergkamp’ı Inter’e satarak sesini duyurmayı başarmış
bir futbol simsarıydı. Bugün Zlatan İbrahimovic’ten Pogba’ya, Donnarumma’dan
Lukaku’ya birçok süper starın menajeri olan Raiola, yeteneğin de paranın da
kokusun almıştı. Barcelona 15 yaş takımında forma giyen Xavi Simons’u bugüne
kadar babası temsil ediyordu ama Raiola, Barcelona’nın tesislerinden kendisini
el sallayarak uğurlayan Xavi’yi çoktan ikna etmişti bile…
Biraz da sözü Xavi’ye bırakayım ve Barcelona
altyapısını anlatsın bize: “Ailelerimiz
haftada bir idman izleyebiliyor. Sahada hakemi kandırmamız kesinlikle yasak.
Gol attığımızda bireysel sevinç yasak, hocamıza koşmamız gerekiyor. Bir kez
golden sonra dans ettik, teknik direktörümüz kenarda çok sinirlendi. Kamplara
ve turnuvalara ailemizin gelmesi yasak ve otele girdiğimizde cep telefonlarına
teslim etmemiz gerekiyor. Playstation oynamamıza izin var ama o da ancak takım
olarak bir salonda toplandığımızda.”
Sabah
07:15’te tesislerden kalkan okul servisini kaçıranların o gün idmana alınmadığı
Barcelona altyapısının gözbebeği Xavi Simons… Gelecekte bir Xavi Hernandez
olacak mı? Ya da 16’sına geldiğinde Fabregas’ın Arsenal’e bonservissiz gittiği
gibi La Masia’nın arka kapısından menajer Raiola ile birlikte kaçıp bir İngiliz
kulübüne imza mı atacak? Bunu bize zaman gösterecek.
3 Eylül 2017
Marco Asensio
Dört yıl
önce Real Madrid tesislerinin kapısından babasıyla giren çocuğun hayali idolü Cristiano
Ronaldo ile tanışmaktı. Zinedine Zidane’ın çalıştırdığı Castilla’da (Real
Madrid B Takımı) oynamasını isteyen babası Wilfrid, Zidane ile görüştü. Fransız
teknik adam çocukla ilgileneceğini söyledi ama gerisi gelmedi. Baba-oğul
ülkelerine döndüler ve Mbappe, Monaco’da oynama başladı.
Bu yaz Real Madrid
onun bonservisi için 140 milyon Euro’yu gözden çıkardı ama babası Wilfrid,
oğluna İspanyol kulübünün teklif ettiğinin üç katını veren Paris Saint
Germain’i tercih etti. Zinedine Zidane’a da kırgındı baba, “Real Madrid B
Takımı’nı bırakıp Ancelotti’nin A takımda yardımcısı olunca oğluma ayıracak
vakti olmadığını söyledi” dedi… Doğru zamanda doğru yerde olmak lazım, Mbappe
Real Madrid alt yapısından yetişebilirdi olmadı ama bir başka çocuğun en büyük
hayali gerçek oldu…
Gilberto
Asensio, İspanya’nın büyük market zincirlerinden birinde kamyon şoförü olarak
çalışıyordu. 10 yıl önce Mallorca deplasmanına gelen Real Madrid’in başkanını
görebilmek için oğluyla stadın yolunu tuttu. Zordu ama konuşmayı da başardı
Florentino Perez ile… “Özür dilerim sayın başkan, bu benim oğlum Marco ve bir
gün Real Madrid’de oynayacak” dedi. Real Madrid Başkanı, çocuklarının Real
Madrid’de oynamasını hayal eden babalara alışkındı, gülümsedi… Annesi Maria
Gertruida Margaretha Willemsem, Hollandalıydı ve Marco adını efsane Hollandalı
golcü Marco Van Basten’den almıştı. 11 yaşına girdiğinde Mallorca alt yapısında
oynamaya başladı, en büyük destekçisi de futbolu çok seven ve oğlunun futbolcu
olmasını istediği annesiydi..
Marco, Real Madrid taraftarıydı ve odasının
duvarında en sevdiği futbolcunun posteri asılıydı: Zinedine Zidane… 15 yaşına
geldiğinde büyük bir acıyla sarsıldı. Annesi kansere karşı verdiği uzun savaşı
kaybetmişti… İspanya İkinci Ligi’nde pişip 56 maçta 7 gol atınca Mallorca
sokaklarında konuşulmaya başlandı. Real Madrid Başkanı Perez’i arayan Rafael
Nadal, Mallorca’dan tanıdığı Marco’yu tuttuğu takıma transferi için ısrarcı
oldu. Asensio, Real Madrid’in kapısından içeriye girdiğinde 18 yaşındaydı ve 14
aydır Mallorca A Takımı’na forma giyiyordu. Real Madrid, ezeli rakibi
Barcelona’nın şehrinin diğer takımı Espanyol’a gönderdi Asensio’yu… Kaleci Kiko
Casilla, Callejon ve Lucas Vasquez gibi o da La Liga tecrübesini Espanyol’da
edinecek ve başkent Madrid’e geri dönecekti. 19 yaşındaki genç 37 maçta attığı
4 golden daha çok yaptığı 15 asistle ligi sallamayı başardı. Duvarına posterini
astığı Zidane ile çalışmaya başladığında Fransız efsane birkaç antrenman sonra
onun eşsiz sol ayağına hayran kalmıştı, “Messi’den beri böyle bir sol ayak
görmedim” dedi..
Real
Madrid’e imza töreninde babasına teşekkür edip, dört yıl önce kaybettiği
annesini andığında gözyaşlarına boğulan Asensio şimdi Real Madrid ile attığı
her golü gökyüzüne bakıp annesine armağan ediyor ve her röportajında “Annemin
beni korumaya devam ettiğini biliyorum” diyor…
Çifte
pasaporta sahip olan Asensio, kendisini Hollanda Milli Takım’ına davet edenlere
teşekkür edip, babasının memleketi İspanya’yı seçti. 15 yaşından beri her yaş
kategorisinde milli formayı giyen Asensio, 21 yaşında ve bu yaz Real Madrid
yönetiminin adeta transfer politikasını değiştirdi. Zidane onu 11’e
hazırlıyordu, oynamayınca sorun çıkartan James Rodrigues’i Bayern Münih’e
yolladılar ve Morata’yı da Chelsea’ye sattılar. Şampiyonlar Ligi finalinde
Juventus’a dördüncü ve son golü atan Asensio, geride bıraktığım ayda İspanya
Süper Kupa finalinde iki maçta da Barcelona filelerini jeneriklik iki vuruşla
havalandırdı ve Cristiano Ronaldo’nun yokluğunda Valencia maçında İspanyol
devini Santiago Bernabeu’da tek başına ayakta tuttu…
Real
Madrid’in bonservisine sadece 3.5 milyon Euro ödediği Marco Asensio, günümüz
futbolunun olmazsa olmazı çok yönlü yeteneğiyle rakiplerin korkulu rüyası
olmayı başardı. Sol ayağından çıkan sert şutlar, köşeleri bulan plaseler,
frikikt atarken yüzündeki özgüven, oyun görüşü, rakipe pres, yardımlaşma… Her
şey var Asensio’da…. Real Madrid soyunma odasındaki lakabı ise “Torero”
(Matador).. Madridli ünlü matador Cayetano Rivera Ordonez’e benzerliği
nedeniyle Sergio Ramos ve Carvalhal’ın “Torero” lakabını taktığı Marco
Asensio’yu almak isteyen bir kulüp 350 milyon Euro ödemek zorunda. Evet, Real
Madrid’in iki önce ödediğinin yüz katını…
31 Ağustos 2017
27 Ağustos 2017
Çekmecemdeki Soru İşaretleri
Avrupa’da bu sezon transferleri sosyal medyada akıl dolu videolarla duyurma modası var. Bizde de bunun en güzel örneklerini Beşiktaş verdi. Taraftarın “#cometobesiktas” kampanyası ise bu yaz tüm dünyada konuşuldu. Kulübün iletişim komitesi, son iki sezonun şampiyon takımıyla büyük bir sinerji yarattı. Şimdi soru, bu kaliteli iletişimi yapabilmek için şampiyon mu olmak gerekiyor, yoksa şampiyon olmanın coşkusu bu insanların içindeki iletişim aşkını mı dışarıya çıkartıyor?
****
Fenerbahçe, neden yıllar boyunca Volkan Demirel ile eldiven savaşına girecek bir kaleci transfer etmez de Volkan her hata yaptığında taraftarın önüne atılır. Carlos Kameni kariyeri boyunca Volkan seviyesinde olmadığı için Kadıköy’e ikinci kaleci ünvanıyla gelmişken beklenti nedir? Şimdi soru, yıllarca yerli kaleci geleneğini sürdüren, 3-5 yabancı sınırı olduğu günlerde kalede yerliyle oynamanın da avantajını yaşayan Fenerbahçe neden Volkan’dan daha yetenekli bir yabancı kaleciyi aramaz?
****
Avrupa’da şampiyonluk yarışı veren hangi takım milli takımda da forma giyen beklerini, ezeli rakibine kaptırır? Caner ve Gökhan Gönül’ü Beşiktaş formasıyla izleyen Fenerbahçe yönetimi, yıllardır neden transferde sürekli sağ-sol bek ve sağ-sol açık alır da Alex de Souza gittiğinden beri bir maestro transfer etmemek, Emre gittiğinden beri bir merkez oyuncusu almamak için ısrar eder. Şimdi soru… Galatasaray Başkanı Dursun Özbek’in “Bizde yok” dediği futbol aklı Fenerbahçe’de var mı?
***
Son iki sezonda ilk üç dışında kalan Galatasaray’da yönetimin onca transfer yanlışı varken nasıl oluyor da aynı yönetim bu sezon sıfırdan kurduğu kadroda bu kadar isabetli transfer yapabiliyor? Şimdi soru: Futbolu, futbolu bilenlere bırakmak en iyisi değil mi? Teknik direktör Igor Tudor, Sportif Direktör Cenk Ergün’ün önüne Scout ekibinin hazırladığı her mevki için 5 alternatifli listeyle transfer yapılmış olabilir mi mesela?
***
Süper Lig, yıllarca -bir iki derbi istisna- ülke dışında yayınlamazken, bu sezon beIN Sports kanallarında 60 ülkeye İngilizce anlatımlı yapılan naklen yayınlar ülke futboluna çıta atlatır mı? Yeni transfer edilen Fransız ve İspanyol yıldızlar sayesinde Avrupa’nın en önemli spor gazetelerinde bizim ligimiz bizim futbolumuz hakkında çıkan haberlerin patlama yapması bize ne sağlar? Önce Enes ardından Cengiz Ünder ile devam eden Avrupa’ya genç yetenek ihracatı, kulüplerin gelecekte daha yüksek bonservis bedelleriyle oyuncu satmasını sağlar mı? Çok sorulu bir değişimin tek cevabı var… Yerel kalırsan, ufak kalırsan, büyümek istiyorsan sınırlarını büyüt…
***
Başta Fransız futbolu olmak üzere her ligde çok yetenekli siyahi oyuncular varken neden siyahi teknik adamların sayısı bir elin parmaklarını geçmez Avrupa’da… Futbolu bıraktıklarında neden teknik adamlık kurslarından uzak dururlar? Diploma alan sadece büyük liglerde alt liglerde de neden iş vermezler? Futbolun doğduğu topraklar İngiltere’de bu sorunun peşine düşen akademisyenler bile neden işin içinden çıkamaz? Siyahi teknik adamlara uygulanan bu ayrımcılığa, UEFA, FIFA neden ses çıkarmaz?
***
Türkiye’de takımlar 14 yabancı futbolcu transfer edebilir, kadrolarını 11 yabancı futbolcuyla sahaya çıkabilirken, Türk teknik adamlar yabancı dillere neden bu kadar yabancıdır? 4-5 farklı dilin konuşulduğu bir soyunma odasında her dili “Barselona’da hediyelik eşya alırken pazarlık yapacak kadar” bilen tercümanlarla nereye varılır? Anadili Hırvatça olan Igor Tudor neden mesela İngilizce röportaj vermeye zorlanır? Yüzde 50 verimle İngilizce konuşan Tudor’un söyledikleri kısıtlı çeviriyle yüzde 20’ye düştüğünde Tudor söylemek istediklerinin beşte birini söylemiş olmaz mı? Türkiye’de başarısız olmuş Rijkaard, Mancini ve Prandelli gibi “usta” teknik adamlar burada kendilerini anlatamamış olamaz mı?
***
Hagi, Simeone ve Chiesa, İtalya’da aynı takımda oynadı mı? Cevap hayır ise Fiorentina kadrosunda bu sezon yer alan Hagi, Simeone ve Chiesa kim? Yolu Brescia’dan geçen Hagi’nin oğlunu, Lazio ve Inter’de oynayan Diego Simeone’nin oğlunu, İtalyanların bir zaman muteber klas golcülerinden biri olan Enrico Chiesa’nın oğlunu Floransa’da “Mor Menekşeler” forması altında buluşması bu soruyu sordurtur mu? Babalarını geçebilecekler mi? Çok sorunun cevabı sizde, ben sonuncusuna bir yanıt vereyim: Hagi, Simeone ve Chiesa çıtayı o kadar yükseğe koydular ki, maalesef hayır…
20 Ağustos 2017
La Liga 2017-2018 Başlarken
Avrupa
futbolunu son 10 yılda teknik adam ve yıldızlarıyla domine eden Barcelona’nın
Real Madrid’e İspanya Süper Kupası’nda iki maçta beş golle teslim olmasının
ardından tanıdık bir manşet yine ülkenin spor gazetelerinin birinci sayfasını
süsledi: “Barcelona’da bir devir sona erdi.” Bu tespiti, Guardiola gittikten,
Xavi sahneden çekildikten sonra da atan Katalanlar, kaptanları Pique’nin bir
cümlesiyle gerçeklerle yüzleşti. “Dokuz yıldır ilk kez kendimi Real Madrid’den
daha aşağıda ve güçsüz hissediyorum” diyen Pique, iflasın içeriden gelen sesi
oldu aslında. Dört yıl önce “Neden teknik adamlık yapmıyorsun?” sorusuna
“Başarısız olmaktan korkuyorum” yanıtını veren ve geçen sezon Rafael Benitez’in
görevine son verildiğinde “İçimizden biri” kartvizitiyle Real Madrid’in başına
getirilen sıfır tecrübe Zinedine Zidane, 18 ayda kazandığı 7 kupayla, Messi ve
arkadaşlarına adeta “Pes” dedirtti.
2008/2009
yıllarında alt yapısı La Masia’dan yetişmiş sekiz oyuncuyla sahaya çıkan
Barcelona’nın son 3-4 yılda alttan oyuncu gelmiyor çığlıklarına kulaklarını
tıkayan yönetimi de “Bir devir kapandı” manşetlerinden sorumlu elbette.
Xavi’nin yaştan dolayı vedası, Dani Alves’in kırgın ve üzgün vaziyette valiz
toplaması ve transferde saçılan milyon Euro’lar, stadyumu ve mağazaları para
basan kulübü bugün kocaman bir soru işaretiyle karşı karşıya bıraktı.
Çok değil
iki ay önce İspanya’da yaşadığı vergi problemi nedeniyle “Real Madrid’den
ayrılacak” denilen Cristiano Ronaldo için ellerini oğuşturan Barcelona’nın
kasasına 222 milyon Euro koysa da 25 yaşında dünyanın en iyi üçüncü futbolcusu
olan Neymar’ı kaybetmiş olması elbette ki dibe gidişin büyük ağırlığı ama hepsi
bu değil elbette!
“Alt yapıdan
oyuncu oynatmaz. Süper star yıldızlarla sahaya çıkar” denilen Real Madrid için
bu tespit maalesef bir klişeden öte değil. Süper Kupa finalinde alt yapıdan
yetişmiş dört ismi kadrosunda bulunduran ve kaleci Navas ile orta sahanın
maestrosu Modric dışındaki tüm futbolcuları 23 yaşına gelmeden kadrosuna katmış
olan Real Madrid, son üç yılda hep geleceğin takımını kurma adına elini cebine
atıyor transfer piyasasında…
Futbolda son
yıllarda “orta sahası iyi olan kazanır” kuralını çok paslı oyunuyla tüm
Avrupa’ya ezberleten Barcelona’nın bugün ezeli rakibi Real Madrid’in çok
alternatifli orta sahasına gıptayla bakmasında elbette ki transfer
yanlışlarının payı var. Paris Saint Germain’in İtalyan maestrosu Verratti’yi
almak bir yana Fransız kulübüne Neymar’ı kaptıran Barcelona’nın kariyerine
Çin’de devam etmeye karar vermiş Paulinho’ya 40 milyon Euro verip tarihinin en
pahalı transferleri listesine dört numaradan sokmuş olması da bizde bugünlerde
çok moda olan “Futbol aklı”nın varlığını sorgulatıyor elbette İspanya’da…
Katalan
oyuncuları kollayan ve Luis Suarez ile Neymar dışındaki yabancı oyuncuların
hayatını zorlaştıran ve sürekli olarak açıklarını arayan Barselona şehri
merkezli iki spor gazetesinin editoryal kadroları da bu kaosun bir parçası
elbette. Barcelona şimdi Coutinho ve Dembele için 200 milyon Euro’dan fazlasını
harcayacak ve yaralarını sarmaya çalışacak…
İspanya
Ligi’nin 87. sezonu bu hafta sonu start aldı.
“Neymar’sız” Barcelona ve Ocak ayına kadar transfer yasağı olan Atletico
Madrid’in önünde elbette ki Real Madrid şampiyonluğun bir numaralı favorisi…
Sezon 38 hafta, top yuvarlak ama şu soru ve yanıtı İspanyol futbolunun iki
devini kantara çıkarmaya yetiyor: “Barcelona’dan Messi’yi, Real Madrid’den
Cristiano Ronaldo’yu çıkarın. Kim daha güçlü?” Sizce…
14 Ağustos 2017
6 Ligde Top 5 Transfer
Fransızlar
topu en erken santraya diken ligdi, bu hafta sonunda biz ve İngiltere, haftaya
İspanya, İtalya ve Almanya yeni umutların, hayal kırıklıklarının, “ne goldü
ama”ların, “bu da kaçar mı”ların kapısını açıyor. O zaman transfer dönemi devam
ederken bir X raporu alma ve en pahalı beş transferleri hatırlama vaktidir…
SÜPER
LİG: Son iki sezonda ilk üç dışında kalan Galatasaray, Belhanda, Ndiaye, Maicon
ve Fernando transferleriyle listenin ilk 4 sırasını kaparken, Beşiktaş Pep ve
Negredo ile La Liga havasını getirdi memlekete. Aykut Kocaman, Fransa Ligi
sever, Valbuena ve Dirar’ın yanında Kartal’ın Negredo’sunun karşısına
kariyerleri hep aynı yolda yürüyen Soldado’yu koydu Fenerbahçe… Sıcak bir Pazar
günü sizleri bonservisler, bonuslar ve yıllık ücretlerin neti, brütüyle bozmak
istemem ama daha fiyakalı bir lig olduğumuzu söylemem lazım.
PREMİER
LİG: Yayın gelirleri sayesinde harcarken pek bonkör olan İngiliz kulüplerinin
ilk 5’inde üç santrfor ve iki defans oyuncusu var. Mourinho, Chelsea’yi
çalıştırırken kapının önüne koyduğu Lukaku’yu Manchester United’a rekor ücretle
alırken, son şampiyon Chelsea, arıza Diego Costa’nın yerine Real Madrid’in
efendi ama aynı zamanda yedek santrforu Morata için kesenin ağzını açtı.
Fransız hoca Wenger, Arsenal’in gol umutlarını yine bir vatandaşına bağladı ama
kabul edelim Lacazette, Londra kulübüne çok yakıştı. Dani Alves’ten son dakika
kazığı yiyen Guardiola, defans hattına Walker’ı ve geçen sezonun flaş ekibi
Monaco’dan Mendy’yi monte etti.
LA
LİGA: Avrupa’da iki büyük kupaya da yıllardır ambargo koyan İspanyollar transferde
çılgın rakamlar ödemeyi geçen sezon bırakmışlardı. Listenin ilk sırasında Real
Madrid’e gelen Brezilyalı Vinicius var. Atletico Madrid, Sevilla’dan kopardığı
Vitolo için transfer yasağı nedeniyle altı ay beklemek zorunda. 222’lik Neymar
ile idmanda yaptığı kavgayla manşet olan Semedo, Barça’nın tek transferi ama
Katalanların bu hafta gaza basıp Dembele ve Coutinho için 200 milyondan
fazlasını harcaması bekleniyor. İspanya Ligi’nde gözümüz elbette Villarreal’in
gol umudu bizim çocuk Enes Ünal’da olacak. Sevilla’nın kendi transfer rekorunu
kırıp aldığı Muriel’e de dikkat. İlk 5 listesindeki son isim ise Atletico
Madrid’den ezeli rakibi Real Madrid’e giden defans oyuncusu Theo Hernandez…
SERİE
A: İtalya’da transferin şampiyonu Galatasaray gibi kadrosunu sil baştan
yenileyen Milan. Bu yazın en pahalı değil ama en ses getiren ikinci transferi
elbette ki Bonucci’nin Juventus’u bırakıp Milan’a gelmesi. İki numarada
Çizme’nin genç yeteneği, Fiorentina’dan “Baggio havası” ile Juventus’un yolunu
tutan Bernardeschi var. Listeye dört adam sokan Milan’da Andre Silva, Kessie ve
Conti’den daha çok bizi heyecanlandıracak isim elbette Hakan Çalhanoğlu… “Transferde
henüz büyük bombayı (muhtemelen Mahrez) patlatmadık” diyen Roma’da ise kalbimiz
Cengiz Ünder ile birlikte atacak. Yolu açık olsun…
LİGUE
1: Futbol tarihçileri 2017 yazını bir paragraf ve hatta bir sayfa ile
geçiştirmeyecekse bunun nedeni elbette ki Paris Saint Germain’in çılgın hamlesi
olacak. Neymar’ın 222 milyonluk bonservisini ödemeye göze almak kadar, dünyanın
üç numarasının “Bir numara olacağım” diyerek Fransa’nın başkentinin yolunu
tutması da kendi başına bir kitap olacak kadar mühim. Monaco’nun Tielemans,
PSG’nin İspanyolların en değerli sol beklerinden biri olan Yuri’yi alması
elbette ki Neymar’ın gölgesinde kaldı ama önümüzdeki günlerde Mbappe için
ödenmesi muhtemel 180 milyon Euro futbolseverlerin gözlerini kamaştırabilir.
BUNDESLİGA:
Almanya’da son yılların transfer ezberini bilirsiniz. Bayern Münih, şampiyonluk
yarışındaki en büyük rakibi B. Dortmund’un en kilit adamlarını satın alır ve
lig başlamadan çelmeyi takar. Bu sezon bunu tercih etmediler ama O.Lyon’dan
aldıkları Tolisso’nun orta sahada oynayacağı futbol sadece Bundesliga’yı değil
tüm Avrupa’yı sallayacak. Bonservise en yüksek rakamın 41 milyon ödendiği, ilk
5’in 19 milyonla tamamlandığı Almanya, transferde en renkli ülke yine olamadı,
zaten hiç bir zaman da olmamıştı. Her sezon tek bir boş koltuğun olmadığı
Bundesliga maçlarına bakınca zaten kimin umurundaki transfer döneminin
şampiyonu olmak…
3 Ağustos 2017
2 Ağustos 2017
Kimi Aşk Kısadır Kimi Uzundur
Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!
Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.
31 Temmuz 2017
Olmasaydı Sonumuz Böyle
Futbolda
sezonun startına iki hafta kala taraftarların gözü yeni transferlerde. Yıldız alacak mıyız? 30 gol atar mı? Uyum
sağlar mı? Gelin biraz baltaya taşa vuranların hikayelerine bakalım ve
Fransa’ya uzanalım. Bu sezon Türkiye’de çok sayıda futbolcu ihraç eden, Paris
Saint Germain’in güçlü ekonomisi, Monaco’nun ise parlayan genç yıldızlarıyla
damga vurduğu ligin geçmişinde France Football dergisinin hatırlattığı çok
sayıda “Olmasaydı sonumuz böyle” hikayesi var. Cristiano Ronaldo, Sporting
Lizbon’dan Manchester United’a gitmek yerine O.Lyon forması giyebilir miydi?
Bugün 44 yaşında olan Tony Vairelles’in futbolculuğu az insan hatırlar ama
Fransız golcü, Ronaldo’nun kariyerinde önemli öznelerden biri. Bastia’da iyi
bir sezon geçirdikten sonra Sporting Lizbon’un teknik direktörü Lasszlo Boloni,
Vairelles’i ister ama Portekiz kulübünün kasasında nakit olmadığından O.Lyon’a
takasta iki futbolcu teklif ederler. Biri Cristiano Ronaldo’dur. Fransız kulübü
bu teklifi “cazip” bulmaz, sonrasını biliyorsunuz!.. Aynı sezon O.Lyon
transferde yine baltayı taşa vurur. Takımın usta golcüsü Sonny Anderson,
İspanyol takımı Villarreal’in yolunu tutarken, yöneticiler Brezilyalı forvetin
yerine santrfor bakarlar. Ajax forması giyen 21 yaşındaki genç yeteneklidir ama
tecrübesizliği yüzünden Fransız ekibi, Bayern Münih’ten Giovanni Elber’i
kadrosuna katar. 21 yaşındaki o genç Zlatan İbrahimoviç’tir ve Fransa’ futbol
oynamak için (PSG) önünde daha 9 yıl vardır.
Samuel Eto’o 14 yaşında Fransa
sınırlarından içeriye girdiğinde bir kaçaktır. İki kardeşiyle kendilerinden
daha önce Paris’e gelen ablalarının evinde saklanarak yaşarlar. Samuel Eto’o
bir gün Paris Saint Germain tesislerine gider, Kamerunlu genç yeteneği çok
beğenirler ama iş alt yapıya kayıt olmaya gelip de “Evrakların” dendiğinde
Eto’o susar kalır. Yıllar sonra o günü “Şansımı denedim ama kimliğim
olmadığından bu işin olmayacağını da biliyordum”der ve gün gelir Fransa’yı terk
eder ve yıllar sonra Real Madrid ona kucak açar. Fransız kulübü Nancy’nin 1995
yılında denediği 16 yaşındaki Uruguaylı çocuk 5 ay boyunca tesislerde kalır.
Teknik kadro beğenir ama yönetim bir türlü imzayı attırmaz bu gence. Sonraları
“Kaçtı gitti” deseler de Diego Forlan genç yaşında “Olmaz” denilip ülkesine
yollanan forvettir. Dünya Kupası tarihinin en çok gol santrforu Miroslav
Klose’nin babası Joseph Close, 70’lerin sonunda Fransa’da Auxerre’de forma
giydiği dönemde oğlunu takımın seçmelerine sokar. 15 yaşındaki Miroslav Klose
2-3 idmana çıkar, bir hazırlık maçında forma giyer, takımın efsane teknik
direktörü Guy Roux, Alman genci yeterli bulmaz, Miroslav da memleketine döner. İsviçre’de
Basel’de yıldızı parlayan Hakan Yakın, 2003 yılında transfer olduğu Paris Saint
Germain’de sakatlık talihsizliği yaşar ve tedavisini İsviçre’de yaptırmak
isteyince Fransız kulübünün yönetimini kızdırır. Hakan Yakın’ın yerine adam
bakan Paris Saint Germain’e Brezilya kulübü Sao Paulo’da forma giyen bir genci
önerirler. Fransız kulübü o genç yerine Sırp Branko Boskovic’i kadrosuna katar.
O genç de “Kaka, Milan’da” manşetleriyle Milano’daki yeni hayatına başlar. Fransız
teknik adam Luis Fernandez, yeni yetenekler keşfetmek için gittiği Brezilya’da
genç bir sol beki gözüne kestirir ve dönemin Paris Saint Germain Sportif
Direktörü Jean Michel Moutier’i arar ve “Burada bir sol bek buldum, sağ ayağı
da iyi. Defansı iyi ama hücumda çok çok iyi, sahada nerede durması gerektiğini
biliyor ve 30 metreden nefis şutları var” der. Sportif direktörün cevabı
kısadır “Boşver Jean, bizim elimizde Patrick Colleter var” der. Colleter’i kim
hatırlar bilmem de futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi sol beki Roberto
Carlos’u kim unutabilir ki…
28 Temmuz 2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























