28 Mayıs 2016
23 Mayıs 2016
Sezonun Z Raporu
TÜRKİYE
+
Gemiyi hiç
limana yanaştıramadığı için eleştirilen bir teknik adam, yedi yıldır
şampiyonluk hasreti çeken bir takımı çalıştırırsa ne olur bunu gördük bu sezon.
Başarıya aç hoca ve takım, 34 hafta boyunca futbol keyfimizi doyurdu. Mario
Gomez gibi klas bir golcü, Sosa gibi bir maestro, Mesut Özil yolunda giden
Oğuzhan ve sözlüğünde yorulmak kelimesinin karşılığı olmayan Atiba ve
diğerleri. Başarılı bir yönetim, tam zamanında yetişen Vodafone Arena ve
inanmış “O sene bu sene”yi dilinden düşürmeyen bir taraftar. Herkes gereğini
yaptı, bu şampiyonluk Beşiktaş’a da Şenol Güneş’e de çok yakıştı.
+
Konya tarihi
şehir, Konya güzel şehir, Konya güzel yönetilen şehir. Konya’nın Konyaspor’una
güzel yöneten bir futbol aklı bir de yeni stadyum lazımdı. Yeni stadyumda Aykut
Kocaman bize ülkenin en muteber futbol adamlarından biri olduğunu kanıtladı.
Milli maçlarla futbola ısınan, Euro 2016 yolunu açan Konyalılar, tribünleri boş
kalan her şehre de örnek oldular. Avrupa’da da devamını neden getirmesinler ki?
+
Şampiyonun
golcüsü Gomez 26 attı ama ardından gelenler de bizim lige renk katan isimlerdi.
Son 15 yılın en büyük golcülerinden biri Eto’o, 20 golle, Rodellega, 19 ve
Abdullah Avcı ile sıkıcı futbola son veren ve sınıf atlayan Başakşehir’den
Visca 16 golle krallık yarışında sıralandılar. Osmanlı doğru yabancı
transferleriyle korkulu rakip olurken, Akhisar da ligin esaslı takımlarından
biri oldu. Genç teknik adamlardan İbrahim Üzülmez en çok alkışı hak eden
isimdi.
-
Fenerbahçe
ihtiyacı olan değil, Fenerbahçe’ye kariyeri için ihtiyaç duyan Pereira ile yola
çıkınca tren raydan çıktı. Starları yönetmekte zorlanan bir karakter, savunmayı
oturttum derken, Nani-Van Persie’li kadroyla taraftarının “İyi futbol
oynadığımız maç sayısı bir elin parmaklarını geçmez” dediği bir Fenerbahçe. Bahar aylarında Mehmet
Topal-Gökhan Gönül-Caner Erkin’in yeni sözleşmesi derken Beşiktaş atı almış
Üsküdar’ı geçmişti bile!..
-
Üç kupayı
birden almış bir takım ertesi sezon şampiyonun nasıl 31 puan gerisinde kalır
adlı teze imza atan Galatasaray yönetimi bu yönüyle dünya futboluna ibreti
alemlik bir örnek oldu. Melo ve Burak gibi iki kilit adamını satan, bir sezonda
3 teknik adam değiştiren ve UEFA’dan bir yıl ceza ile sarsılan sarı-kırmızılı
camia sezon bitsin de kurtulsak dediler.
-
Donk, Markovic,
Erkan Zengin taraftarına saç baş yoldururken, kötü yönetilen Mersin İdman
Yurdu, cefakar taraftarına rağmen Eskişehirspor kabus gibi bir sezon yaşadılar.
Hakemler yine taraftarları çileden çıkardı. Deplasman taraftarına yine fahiş
fiyatla bilet satıldı. Yönetimler kombine fiyatlarını yine İngilizlerle yarışır
hale getirdiler. Yine de tribünde ve ekran başında kimse tutkusu futbol ve
biricik aşkı iki renklerinden ve armasından vazgeçmedi.
İSPANYA
+
Sezonu
Sevilla ile oynadığı UEFA ve İspanya Süper Kupa finalleriyle başlayıp, müzesine
bir kupa daha koyan Barcelona, sezon boyunca hayal ettiği üstü üste iki
Şampiyonlar Ligi Kupası’nda Atletico Madrid’e elenince raydan çıktı ama çabuk
toparlandı. Arda 6 ay top oynamamanın sıkıntısını, çabuk adapte olarak atlattı
ama gerçek Arda’yı gelecek sezon izleyeceğiz. Resmi maçlarda 130 gol atan
Messi-Neymar-Suarez, Katalanlara 24. şampiyonluğu getirdi.
+
Cristiano
Ronaldo, Real Madrid formasıyla 5 sezon 50’nin üzerinde gol attı ama
şampiyonluk sayısı hala bir. Benitez ile başlamak hata, teknik adamlık
tecrübesi sıfır olan Zidane ile yola devam etmek riskliydi ama Fransız efsane
hem takımı şampiyonluk yarışında son haftaya hem de Milano’daki Şampiyonlar
Ligi finaline taşıdı. Casemiro, orta sahanın savaşçısı oldu, Bale kendine
geldi, Benzema kariyer rekoru kırdı, James ve Isco ise sezonun hayal
kırıklığıydı.
+
Her sezon
yıldızlarını satan, son olarak da 10 numarası Arda’yı uğurlayan Atletico
Madrid, Avrupa’nın en iyi defans yapan takımı ünvanıyla iki yıl sonra yine
Şampiyonlar Ligi finalinde. 30 gol barajını aşan Griezmann, 80 milyon Euro’luk
adam oldu. Kaleci Oblak ligin en iyisiydi. Diego Simeone bu sezon da Avrupa’nın
son 5 yıldaki en formda ve klas hocası olduğunu kanıtladı.
-
10 yıldır
bitmeyen stadı, 300 milyon Euro’yu aşkın borcunu rağmen İspanya’nın hep klas
kalan takımı Valencia bu sezon dibe vurdu. Uzakdoğulu patron kulübü uzaktan
yönetmeyi tercih edip bir de arkadaşı tüy sıklet Gary Neville’ı teknik direktör
yapınca Yarasalar gelecek sezon Avrupa Kupaları’na vize alamadılar. Kadro
kalitesinin her şey olmadığını, yanlış teknik adam ve disiplinsiz takımın
yiyeyeceği tokatları yediler sezon boyunca.
-
Sezon başında
Barcelona’nın elinden İspanya Süper Kupası’nı aldılar, kendi evlerinde geçit
vermediler, Avrupa Ligi’nde üç yıl arka arkaya finale yürüdüler ama deplasmanda
bir tek maç bile kazanamadılar. Sevilla inanılmazı başardı. Küme düşen
takımların bile en az bir deplasman galibiyeti olduğu ligde evden ırak fobisi
onları lig yedinciliğine attı.
-
Madrid’in
iki büyük külübü Real Madrid ve Atletico Madrid, Milano’ya Şampiyonlar Ligi
finaline giderken kaderin böylesi, şehrin diğer iki kulübü Getafe ve Rayo
Vallecano küme düşüp ikinci ligin yolunu tuttular. Valensiya bölgesinde
Villarreal çıkış, Valencia çöküş yaşarken, coğrafyanın üçüncü takımı Levante
dibe vurdu ve küme düştü.
İTALYA
+
Üç yıl arka
arkaya şampiyonluktan sonra tarihlerinin en kötü başlangıcını yaptılar. “Carlos
Tevez, Vidal ve Pirlo gitti, Juventus bitti” diyenler haklı çıkabilirdi
Buffon-Pogba-Dybala olmasa. İtalya’nın en iyi yönetilen kulübü Juventus, sezon
başında rakiplerine adeta avans verdi, Napoli heyecan yaptı ama sonunda Torino
ekibi 9 puan farkla yine şampiyon oldu. 19 gol atan genç Arjantinli Dybala,
Juventus tribünlerinin yeni poster adamı artık.
+
Maradona’lı
yıllardan beri şampiyonluğa hasret Napoli “O sene bu sene” diye bahar aylarına
geldi ama Juventus, güney temsilcisine fazla geldi. Higuain, 36 golle kral
olurken, Şampiyonlar Ligi gruplar biletini kaptılar ama sonunda kimse mutlu
olmadı Napoli’de.
+
Zaza gibi
klas golcüsünü Juventus’a 4. forvet olsun diye yollamasına rağmen Sassuolo,
zirveye oynayan her takımı devirerek küçük bütçeli takımların gururu oldu.
Roma’da sezon sonunda Totti patladı, takım Devler Ligi’ne bileti aldı. Fiorentina da uzun zaman sonra klas
futboluyla lige renk katarken, Torino ve Genoa ikilisi de sezon boyunca eski kabusları
küme düşme hattından uzak durdular.
-
İtalya’da
hayal kırıklığının adı elbette yine Milan oldu. Berlusconi, 30 yıl önce dipten
aldığı takımı yine dibe vurdurup bırakmakta kararlı ki, yanlış transferler ve
teknik adam seçimleriyle Milan bu sezon da yarışın içine giremedi. Tek teselli
16 yaşındaki yetenekli kaleci Gianluigi Donnarumma’nın San Siro’da üç direği
teslim almasıydı.
-
Milano’nun
öteki yakasında da işler yolunda gitmedi. Juventus’un dibe vurduğu ilk 10
haftada rakibine 9 puan fark atan Roberto Mancini’nin Inter’i sezon sonunda
rakibinden 24 puan fark yedi! Garip ama yıllar önce Galatasaray’a gönderdikleri
Sneijder gibi bir oyun liderleri olmadığı için kaybettiler.
-
Geçen
sezonun gol kralı Luca Toni futbolu bırakırken takımı Verona küme düştü. Ligin
marka golcüsü Di Natale’nin Udinese’si ise zar zor ligde kaldı. Kaleci Abbiati
eldivenlerini çıkardı. Serie A’a sezon başında geldiklerinde “Ne işi var bu
zayıf takımların bu ligde” karşılanan Frosinone ve Carpi, geldikleri gibi Serie
B’ye döndüler.
15 Mayıs 2016
Tenerife'de Mayıs Sıkıntısı
Sahada döktürürken biz ona "Futbolun, Bolşoy Balesi'ne cevabı" diyorduk, Şampiyonlar Ligi finalinde uzatmalarda Leverkusen'e attığı golde top kanattan ortalandığında vuruş pozisyonu için bir balerin gibi vücudunu kullanan adıyla anılan çalımlarla nice rakiplerinin belinde hasar bırakan Zinedine Zidane, Juventus formasıyla çok çıktığı Milano'daki San Siro Stadı'na şimdi Real Madrid teknik direktörü olarak çıkacak ve son yılların tartışmasız en iyi hocası Diego Simeone ile Serie A yıllarda olduğu gibi kozlarını paylaşacak. İspanya, bizim ligimizle beraber şampiyon kim olacak sorusunun cevabını son haftalara bırakan iki ligden biriydi. Dün akşam gözler iki takımın İspanya'daki sezon finalindeydi. Barcelona, geçen hafta kümede kalmayı garantileyen Granada deplasmanına gitti, Real Madrid ise ülkenin kuzeyine çıktı ve Deportivo La Coruna'ya konuk oldu.
Barcelona bir puan önde gitti ama çok değil Şubat ayında 12 puan geriye düşüp Barselona'daki spor gazetesi Sport'a "The End" (Son) manşeti attıran Zidane ve takımı şimdi hayat varsa umut vardır deyip santra noktasına yürüdü. İki yıl önce So Foot Dergisi'ne verdiği röportajda görkemli futbolculuk kariyeri sonrasında teknik adamlıktan neden uzak durduğu sorusuna "Başarısız olmaktan korkuyorum" yanıtını veren Zidane, sezonu iki kupayla da kapatabilir, fırtınalarla boğuşan ama gemiyi limana yanaştıramamış kaptan olarak koltuğunu bir başkasına da kaptırabilir.
İspanya'daki nefes nefes yarışın son 90 dakikasında ne olduğunu biliyorsunuz ama biz eski bir hikaye için yine yılları geri saralım. 1987 yazında Arjantinli yıldız Jorge Valdano futbolu bıraktığında bu kararın yanlış olduğunu savunan çok gazeteci vardı İspanya'da. Real Madrid'de üç yıl forma giyen Valdano'nun 32 yaşından futboldan kopmasının altında yatan gerçek ise hepatit hastalığının onu çok zorlamasıydı. Real Madrid alt yapısında çalıştı, futbol programlarında yorumculuk yaptı ve teknik adam olduğu Tenerife'de İspanyol futbol tarihini belki de dünya futbol tarihinin akışını değiştirdi.
Real Madrid'in 80'lerin ikinci yarısına damga vuran kadrosunun karşısına Barcelona ile dikilen Johan Cruyff, 1990-91 sezonundaki şampiyonluğun ardından Londra'da Katalanlar'a ilk Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kaldırdığı sezonun son haftasına Real Madrid bir puan farkla önde girmişti. İki puanlık sistemde olan oldu ve Madridlilerin gözde tatil merkezi Tenerife'de Real Madrid çöktü kaldı. Dönemin muteber teknik adamlarından Hollandalı Leo Beenhakker yönetimindeki Real Madrid'de kimler yoktu ki... Hagi, Michel, Luis Enrique, Hierro, Sanchis, Chendo, Butragueno, Maqueda, Gordillo, Hugo Sanchez, Prosinecki ve Alfonso... 2-0 öne geçen Real Madrid, Hagi'nin de gol attığı maçta Tenerife'ye 3-2 mağlup olurken, kenarda sevinen hoca Jorge Valdano idi. Bir yıl sonra aynı senaryo. Real Madrid yine Tenerife deplasmanında Zamorano gibi bir golcü var kadrolarında, genç İsmail Urzaiz de. Raul derseniz o daha genç takımda. Barcelona, 58 puanla şampiyon olup, üç kez üst üste La Liga'nın zirvesine kurulurken, Katalanları sevindiren yine Jorge Valdano olmuştu.
Dört şampiyonluğun üçünü son haftada alan Barcelona ve Cruyff ertesi sezon Deportivo La Coruna ile yarış verdi. Bir yıl önce La Coruna formasıyla 28 gol atan ve gol kralı olan Brezilyalı Bebeto'nun penaltıyı atmaktan kaçtığı maç. Barcelona'nın Sevilla'ya 5 attığı son haftada Valencia ile oynadıkları maçta takımın penaltıcısı Donato oyundan çıkmış, Bebeto "Atmak istemiyorum" demiş, topun başına Sırp Miroslav Dukic gelmişti. Kaçırdı penaltıyı ve Barcelona bir kez daha mutlu sona ulaştı. Cruyff'un efsane "Rüya Takımı"nın pamuk ipliğine bağlı hikayesi budur. Tenerife ile Real Madrid iki sezon yakan Valdano ertesi yıl takımın başına geçti ve şampiyon oldu. İlk kez forma verdiği Raul, yıllar sonra ilk oğluna onun adını verdi.
Tenerife'den yanında getirdiği Redondo'yu yıllar sonra Real Madrid'den Milan'a gönderen de Valdano idi, çok daha sonra Mourinho ile birbirlerine girip istifa eden de. Real Madrid'in şampiyonluğundan sonraki sezon hem ligi hem de kupayı kazanan Atletico Madrid, çifte zaferden üç yıl sonra küme düştü ve bir sonraki şampiyonluk için tam 18 yıl bekledi ve kupayı Barcelona'ın evi Camp Nou'da kaldırdı. Atletico küme düşerken ligin şampiyonu, altı yıl önce bir penaltıyla yıkılan Deportivo La Coruna idi. Johan Cruyff, Barcelona ile kazandığı dört şampiyonluğun ardından eski bir Real Madrid'liyi kadrosuna kattı: Hagi. Başkan Nunez, Real ve Atletico şampiyon olunca Cruyff'un biletini kesti ve 100 bin taraftarı karşısına haldi. Hagi ve bir yıl sonra Popescu, Galatasaray'ın yolunu tuttular. Valdano'nun ilk kez forma verdiği Raul ile Monaco'da Avrupa Süper Kupa finalinde karşı karşıya geleceklerdi, elbette ki haberleri yoktu...
Barcelona bir puan önde gitti ama çok değil Şubat ayında 12 puan geriye düşüp Barselona'daki spor gazetesi Sport'a "The End" (Son) manşeti attıran Zidane ve takımı şimdi hayat varsa umut vardır deyip santra noktasına yürüdü. İki yıl önce So Foot Dergisi'ne verdiği röportajda görkemli futbolculuk kariyeri sonrasında teknik adamlıktan neden uzak durduğu sorusuna "Başarısız olmaktan korkuyorum" yanıtını veren Zidane, sezonu iki kupayla da kapatabilir, fırtınalarla boğuşan ama gemiyi limana yanaştıramamış kaptan olarak koltuğunu bir başkasına da kaptırabilir.
İspanya'daki nefes nefes yarışın son 90 dakikasında ne olduğunu biliyorsunuz ama biz eski bir hikaye için yine yılları geri saralım. 1987 yazında Arjantinli yıldız Jorge Valdano futbolu bıraktığında bu kararın yanlış olduğunu savunan çok gazeteci vardı İspanya'da. Real Madrid'de üç yıl forma giyen Valdano'nun 32 yaşından futboldan kopmasının altında yatan gerçek ise hepatit hastalığının onu çok zorlamasıydı. Real Madrid alt yapısında çalıştı, futbol programlarında yorumculuk yaptı ve teknik adam olduğu Tenerife'de İspanyol futbol tarihini belki de dünya futbol tarihinin akışını değiştirdi.
Dört şampiyonluğun üçünü son haftada alan Barcelona ve Cruyff ertesi sezon Deportivo La Coruna ile yarış verdi. Bir yıl önce La Coruna formasıyla 28 gol atan ve gol kralı olan Brezilyalı Bebeto'nun penaltıyı atmaktan kaçtığı maç. Barcelona'nın Sevilla'ya 5 attığı son haftada Valencia ile oynadıkları maçta takımın penaltıcısı Donato oyundan çıkmış, Bebeto "Atmak istemiyorum" demiş, topun başına Sırp Miroslav Dukic gelmişti. Kaçırdı penaltıyı ve Barcelona bir kez daha mutlu sona ulaştı. Cruyff'un efsane "Rüya Takımı"nın pamuk ipliğine bağlı hikayesi budur. Tenerife ile Real Madrid iki sezon yakan Valdano ertesi yıl takımın başına geçti ve şampiyon oldu. İlk kez forma verdiği Raul, yıllar sonra ilk oğluna onun adını verdi.
Tenerife'den yanında getirdiği Redondo'yu yıllar sonra Real Madrid'den Milan'a gönderen de Valdano idi, çok daha sonra Mourinho ile birbirlerine girip istifa eden de. Real Madrid'in şampiyonluğundan sonraki sezon hem ligi hem de kupayı kazanan Atletico Madrid, çifte zaferden üç yıl sonra küme düştü ve bir sonraki şampiyonluk için tam 18 yıl bekledi ve kupayı Barcelona'ın evi Camp Nou'da kaldırdı. Atletico küme düşerken ligin şampiyonu, altı yıl önce bir penaltıyla yıkılan Deportivo La Coruna idi. Johan Cruyff, Barcelona ile kazandığı dört şampiyonluğun ardından eski bir Real Madrid'liyi kadrosuna kattı: Hagi. Başkan Nunez, Real ve Atletico şampiyon olunca Cruyff'un biletini kesti ve 100 bin taraftarı karşısına haldi. Hagi ve bir yıl sonra Popescu, Galatasaray'ın yolunu tuttular. Valdano'nun ilk kez forma verdiği Raul ile Monaco'da Avrupa Süper Kupa finalinde karşı karşıya geleceklerdi, elbette ki haberleri yoktu...
11 Mayıs 2016
9 Mayıs 2016
Hayat O Kadar Adaletsiz Değil
Üç yıl önce aidatını yatırmadığı için yönetime giremeyen, "Mario Gomez 9 milyonmuş, elimde Burak-Umut var" diyen hocasına inanan, Melo'yu son gün yollayan, Dzemaili'ninGenoa'daki maaşını ödeyen, Jem Karacan'ın bonservisi elindeyken imza parası veren,Grosskreutz'u faksa kaptıran, "İbrahimovic'e bakarız" deyip, "Messi'yi bile alırız" diye röportaj veren, Avrupa Şampiyonu olmuş koçunu sezon başında görevden almaya kalkan, yönetici olmayan kardeşinden futbol şubesi sorumlusu yapan, puan farkı 20'ye çıktığı günlerde "Sportif olarak başarılıyız" diyen, Mustafa Denizli kariyerini feda ederken (!) 1.5 milyon Euro'yu kendisine ödeyen, ortalığı karıştıran yöneticileri kaçacak delik ararken 77'sine gelmiş Cengiz Özyalçın'ı medyanın ve taraftarın önüne atan, kongrede ibra içinakşam olmasını bekleyip boş salonda kalkan 200 elden medet uman, Kalamış Tesisleri'nin sözleşmesi kaybolduğunda sorumluyu bulmak yerine, kulübe çelik kasa alan, yılda 5 milyon Euro kazanacağız dediği otel betondan ibaret olan, kongreye maketini getirdiği Riva projesinin ruhsatının bile olmadığından bahsetmeyen, takımın tek golcüsü BurakYılmaz'ı satan, satarken de bir milyon komisyon ödeyen Galatasaray'ı küçültmeye gelmiş Dursun Özbek ile Vodafone Arena'yı bu sezona yetiştiren, Mario Gomez'i bin Euro'ya kiralayan, Beşiktaş'ı büyütmeye çalışan Fikret Orman derbiyi yan yana seyretti.
Gomez attı, Beşiktaş kazandı. Farklı bir skor mu bekliyordunuz. Hayat o kadar da adaletsiz değil! Futbol da...
8 Mayıs 2016
Ortaya Karışık
Bir futbol sezonun daha sonuna gelirken oyunun kuralları değişse, işin içine teknoloji girse bile değişmeyen kazanmanın basit formülleri. İlki, atan ve tutanın iyi olacak: Lizbon'da iki yıl önce Şampiyonlar Ligi finalini oynayan iki Madrid kulübü şimdi Milano'daki finale yürürken, sezon boyunca Oblak ve Keylor Navas ile tutup, Griezmann ve Cristiano Ronaldo ile attılar. Atletico Madrid ve Real Madrid'i elbette ki dört adam üzerinden hele ki ortada bir Diego Simeone gerçeği varken, teknik adamlardan bahsetmemek mümkün değil, Godin ve Sergio Romos'u, bir tarafta Modric'i, diğer tarafta Koke'yi anmadan olmaz ama topu 'atan ve tutan'ın ayağında tutalım. Bakın bizde yarış nefes nefese, bu akşam derbi var. Beşiktaş atanıyla mutlu ama tutanından muzdarip. Fenerbahçe'de tutandan yana bir sıkıntı yok ama atanı Van Persie de bütün sezon bir Mario Gomez olmadı elbette. İtalya'da Buffon tuttu, Dybala attı, Juventus şampiyon oldu. Kadronuzda Zlatan İbrahimovic varsa tutana ihtiyacınız mı var? Paris Saint, Zlatan kuralıyla Fransa'nın zirvesinden inmiyor. İngiltere'de Leicester'in bir sezon boyunca yaptıkları üzerine tezler yazılacak, futbol kitapları piyasaya çıkacak. Efsane bir kaleci Peter Schmeichel'ın oğlu Kasper tuttu, Mahrez-Vardy attı. Galatasaray'da tutan tarafında Muslera ne kadar iyi olursa olsun, atanın olmayınca derbiye çıkarken hedefin beşinci sıra oluyor işte...
DEFANSLAR ŞAMPİYON YAPAR
'Forvetler yarışta tutar, defanslar şampiyon yapar'ın peşine takılanlardansanız Barcelona'yı bir kenara bırakırsak, futbol tarihini doğru okumuşsunuzdur. Bu oyunda en çok gol atana değil, atarken en azından rakibinden bir fazlasını atana üç puan veriyorlar. Elinizde Messi-Neymar-Luis Suarez varsa, bu tabirin peşinden koşmayabilirsiniz ama maalesef onlar da her destede bulabileceğiniz kupa, kare, maçı ası değiller. Beşiktaş şampiyon olursa, Mario Gomez'in bu tabiri bu sezonluk tedavülden kaldıracağı kesin de, Fenerbahçe rakibini sollayıp sezon sonunda gülerse, Kjaer ve Mehmet Topal'lı bir fotoğraf karesinin altı şimdiden hazır. Geçen sezon Bursaspor ülkede en iyi futbolu oynarken, bir şey kazanamadıysa, Galatasaray iyi futbol oynamadığı geçen sezonu şampiyon tamamlayıp, bu sezon da lige erken havlu attıysa işte hep bu oyunun yazılı olmayan 'Forvetler yarışta tutar, defanslar şampiyon yapar' kuralı yüzünden...
KADRO REAL MADRID'E BENZİYOR
Şimdi topu bu akşamki derbinin misafir tarafına atsam ve kadrosunun işlevselliğini bir zamanların Real Madrid'ine benzetsem ne dersiniz? Beşiktaş, Real Madrid gibi takım anlamı çıkmasın buradan ama sizce de Sosa, Zinedine Zidane gibi orta alan ve kanatta iş yapmıyor mu? Oğuzhan, Guti gibi olabilir mi? Ya peki Quaresma, ülkesinin efsanesi Luis Figo gibi... Atiba'nın Makelele gibi olduğu kesin, Mario Gomez de Real Madrid'in Raul'u, Ronaldo'su gibi değil mi? Tamam, bu takımda bir Fernando Hierro, Roberto Carlos yok, Tolga da hiç Iker Casillas gibi oynamadı, çokca 'yağlı parmak' Barthez gibiydi..
10 NUMARALARIN DEVRİ KAPANDI MI?
'Klasik 10 numaraların devri kapandı' diyenlerden misiniz? İki yıldır Fenerbahçe'de o formayla Diego'nun yaptıklarını değil yapamadıklarını izlediyseniz, evet öylesiniz. Platini, Hagi, Pirlo her devirde kolay yetişmiyor elbet... Ama en çok koşanın en iyi futbolu oynadığının sanıldığı, 25 metreden topu 90'a asana son pası verenin hanesine asist yazıldığı, üç metreye al-ver yapanın hiç top kaybı yapmadığı günümüz futbolunda varsın o canım 10 numaraların devri kapansın. Bir bakmışsınız bir gün yeniden moda olurlar. 10 numarayı sırtında taşısın ya da taşımasın orta sahada bir oyuncu tipi var ki, ben onlara 'gladyatörler' diyorum. Leicester City, imkansızın şarkısını çalarken, Kante'nin assolist olduğu orta sahadan bahsediyorum. Roma, sezonun ikinci yarısında çatır çatır top oynarken, orta sahadan rakip kaleye ok gibi kopup giden Nainggolan'a selam duruyorum. Juventus tarihinin en kötü başlangıcını yapıp, sonunda Napoli'ye uzak ara yaptığı ve arka arkaya beşinci şampiyonluğunu kazandığı sezonda Paul Pogba'nın üstün fiziği ve kadife bilekleriyle çökerttiği rakiplerini anımsıyorum. Guardiola'nın futbolunu geleceğini yine önceden görüp Bayern Münih'e aldığı Arturo Vidal'ın delişmenliğinden, oyunu kaosa sürükleyen karakterini bir kenara yazıyorum. Paris Saint Germain orta sahasında oynadığı futbolla gladyatörler sınıfına giren Blaise Matuidi'nin Euro 2016'da ne yapacağını merak ediyorum.
FUTBOL DOLU GÜNLER
Oyunun yüzde 60-65 hücum, 35-40 savunma tarafını oynayan ve bir takım omurgasında öne de arkaya da esneyebilen bir insan beli gibi yeşil çimlerde mücadele eden futbolcuların santrforlardan daha çok para edeceği günler yakın diyorum. Futbol '10 numara' Mesut Özil'den belki de bir başka Türk asıllı Alman Milli Takım oyuncusu Emre Can'ın oyunu olacak önümüzdeki sezonlarda. Bu akşam derbiyi kim kazanır, kim şampiyon olur bilmiyorum. 28 Mayıs'ta Şampiyonlar Ligi finali var. 3 Haziran'da A Spor ve A Haber ekranlarında 23 gün boyunca Copa America ve 2008'de masal yazan Fatih Terim ve bizim çocukların peşine düşeceğimiz 10 Haziran'da başlayacak olan Euro 2016 var. Bu haziran- temmuz bu ufak demlikle geçmez, işte bunu çok iyi biliyorum.
DEFANSLAR ŞAMPİYON YAPAR
'Forvetler yarışta tutar, defanslar şampiyon yapar'ın peşine takılanlardansanız Barcelona'yı bir kenara bırakırsak, futbol tarihini doğru okumuşsunuzdur. Bu oyunda en çok gol atana değil, atarken en azından rakibinden bir fazlasını atana üç puan veriyorlar. Elinizde Messi-Neymar-Luis Suarez varsa, bu tabirin peşinden koşmayabilirsiniz ama maalesef onlar da her destede bulabileceğiniz kupa, kare, maçı ası değiller. Beşiktaş şampiyon olursa, Mario Gomez'in bu tabiri bu sezonluk tedavülden kaldıracağı kesin de, Fenerbahçe rakibini sollayıp sezon sonunda gülerse, Kjaer ve Mehmet Topal'lı bir fotoğraf karesinin altı şimdiden hazır. Geçen sezon Bursaspor ülkede en iyi futbolu oynarken, bir şey kazanamadıysa, Galatasaray iyi futbol oynamadığı geçen sezonu şampiyon tamamlayıp, bu sezon da lige erken havlu attıysa işte hep bu oyunun yazılı olmayan 'Forvetler yarışta tutar, defanslar şampiyon yapar' kuralı yüzünden...
KADRO REAL MADRID'E BENZİYOR
Şimdi topu bu akşamki derbinin misafir tarafına atsam ve kadrosunun işlevselliğini bir zamanların Real Madrid'ine benzetsem ne dersiniz? Beşiktaş, Real Madrid gibi takım anlamı çıkmasın buradan ama sizce de Sosa, Zinedine Zidane gibi orta alan ve kanatta iş yapmıyor mu? Oğuzhan, Guti gibi olabilir mi? Ya peki Quaresma, ülkesinin efsanesi Luis Figo gibi... Atiba'nın Makelele gibi olduğu kesin, Mario Gomez de Real Madrid'in Raul'u, Ronaldo'su gibi değil mi? Tamam, bu takımda bir Fernando Hierro, Roberto Carlos yok, Tolga da hiç Iker Casillas gibi oynamadı, çokca 'yağlı parmak' Barthez gibiydi..
10 NUMARALARIN DEVRİ KAPANDI MI?
'Klasik 10 numaraların devri kapandı' diyenlerden misiniz? İki yıldır Fenerbahçe'de o formayla Diego'nun yaptıklarını değil yapamadıklarını izlediyseniz, evet öylesiniz. Platini, Hagi, Pirlo her devirde kolay yetişmiyor elbet... Ama en çok koşanın en iyi futbolu oynadığının sanıldığı, 25 metreden topu 90'a asana son pası verenin hanesine asist yazıldığı, üç metreye al-ver yapanın hiç top kaybı yapmadığı günümüz futbolunda varsın o canım 10 numaraların devri kapansın. Bir bakmışsınız bir gün yeniden moda olurlar. 10 numarayı sırtında taşısın ya da taşımasın orta sahada bir oyuncu tipi var ki, ben onlara 'gladyatörler' diyorum. Leicester City, imkansızın şarkısını çalarken, Kante'nin assolist olduğu orta sahadan bahsediyorum. Roma, sezonun ikinci yarısında çatır çatır top oynarken, orta sahadan rakip kaleye ok gibi kopup giden Nainggolan'a selam duruyorum. Juventus tarihinin en kötü başlangıcını yapıp, sonunda Napoli'ye uzak ara yaptığı ve arka arkaya beşinci şampiyonluğunu kazandığı sezonda Paul Pogba'nın üstün fiziği ve kadife bilekleriyle çökerttiği rakiplerini anımsıyorum. Guardiola'nın futbolunu geleceğini yine önceden görüp Bayern Münih'e aldığı Arturo Vidal'ın delişmenliğinden, oyunu kaosa sürükleyen karakterini bir kenara yazıyorum. Paris Saint Germain orta sahasında oynadığı futbolla gladyatörler sınıfına giren Blaise Matuidi'nin Euro 2016'da ne yapacağını merak ediyorum.
FUTBOL DOLU GÜNLER
Oyunun yüzde 60-65 hücum, 35-40 savunma tarafını oynayan ve bir takım omurgasında öne de arkaya da esneyebilen bir insan beli gibi yeşil çimlerde mücadele eden futbolcuların santrforlardan daha çok para edeceği günler yakın diyorum. Futbol '10 numara' Mesut Özil'den belki de bir başka Türk asıllı Alman Milli Takım oyuncusu Emre Can'ın oyunu olacak önümüzdeki sezonlarda. Bu akşam derbiyi kim kazanır, kim şampiyon olur bilmiyorum. 28 Mayıs'ta Şampiyonlar Ligi finali var. 3 Haziran'da A Spor ve A Haber ekranlarında 23 gün boyunca Copa America ve 2008'de masal yazan Fatih Terim ve bizim çocukların peşine düşeceğimiz 10 Haziran'da başlayacak olan Euro 2016 var. Bu haziran- temmuz bu ufak demlikle geçmez, işte bunu çok iyi biliyorum.
2 Mayıs 2016
Sürprizlerle Dolu Bir Hayat Jack Mansell ve Galatasaray
2013 yazının sonlarına doğru Sussex bölgesinin sakin bir
yerleşimi olan Seaford’da, düzenli bir dairenin oturma odasına tıkılmış
durumdaydık. Jack ve Moira Mansell yirmi yıldan fazla bir süredir İngiltere’nin
güney kıyısında emeklilik hayatını sürdürüyorlardı. Geçmişi düşününce, Jack’in
1974-1975 sezonunda Galatasaray’ı çalıştırdığını ilk kez nerede okuduğumu
hatırlayamıyorum. Otobüs güzergâhımın üzerinde yaşadığını nasıl keşfettiğimi de
hatırlayamıyorum. Akşam trafiğinin içinden sıyrılmak için acele etsem de biraz
geç kalmıştım; fakat birkaç gün önceki telefon konuşmamızda olduğu gibi kapıyı
açan Moira canayakındı. Zamanda geri gidebilsem işten o kadar geç çıkmamış olmayı
dilerdim; ama ben mütemadiyen çok yavaştım.
Kapıdan ilk girdiğinizde önceden ne olduğuna veya nasıl
yaşadıklarına dair hiçbir ipucu bulamazdınız. Onların neredeyse çeyrek
yüzyıllık zamanda, üç farklı kıtada yedi farklı ülkede takım çalıştırdığı sonradan
anlaşılırdı. Onlar konuştuğunda, nereye giderlerse gitsinler görevi hep beraber
üstlendiklerini, her zaman “birlikte” başardıkları anlaşılıyordu. Jack için bir
ses kaydedici ve karmakarışık sorular hazırlamıştım yine de işler beklediğimden
farklı şekilde sonuçlandı. Kuşkusuz futbol üzerine konuştuk fakat konuşmanın
büyük bölümü İstanbul’daki hayatları üzerineydi. En büyüleyici ve en esrarengiz
şehirlerden biri olan İstanbul.
Ailesinin kökleri ülkenin kuzeybatısındaki Lancashire’a
uzansa da, futbolcu olarak Jack Mansell kariyerinin büyük çoğunluğunu güney
kıyısında geçirmişti, önce Brighton & Hove Albion ve sonra Portsmouth
takımlarıyla. Brighton’daki ilk yıllarında antrenörlüğe ilk adımlarını atmış,
federasyonun Lilleshall’daki yaz kurslarına katılmıştı. Antrenörlük Direktörü
olarak federasyondaki yeni görevini sürdüren Walter Winterbottom tarafından
düzenlenen kursların amacı antrenörlük kavramını cesaretlendirmek ve gelişimini
sağlamaktı. Ayrıca katılımcılara federasyon nişanı elde etme imkanını sağlıyordu.
Zaman içerisinde Winterbottom, sadece kursları yürütmekle kalmayacak aynı
zamanda dünya çapında organizasyonu temsil edecek federasyona bağlı eğitmenlerden
oluşan bir yapı kuracaktı.
Brighton’dayken, Jack şehrin gençlerini eğitmek üzere
okulunu açmıştı. Oyuncuyken çoğu zaman antrenmanlardan sonra takım
arkadaşlarıyla çalışırdı ve yönetmek onun için olağan bir kademe olarak
gözüküyordu. “Futbol oynarken, bu yapmaktan zevk aldığım bir şeydi. Bunu
amaçlamadım, kendiliğinden gelişti” diye anlatmıştı. Apandisit sebebiyle
futbola erken veda etmişti, sonrasında yarı profesyonel Eastbourne United ile
Metropolitan Ligi’nde oyuncu-menajerlik görevini kabul etmişti. İki çocuk
sahibi olarak ailesiyle beraber Sussex’e geri taşındılar.
Konuşmanın bir yerinde Moira federasyondan yurtdışındaki
uygun iş imkânlarını istediklerini hatırlamış gibi gözüktü. O devirde dünya üzerindeki
tüm ülkelerden takımlar İngiltere Futbol Federasyonu’ndan antrenörlük ve
menajer bulma konularında yardım istiyordu. Jack’in denizaşırı antrenörlük
deneyimi evvelden vardı, önceki sezonlarda Güney Afrika ve Bermuda’yı ziyaret
etmişti. İtibarlı bir antrenör olarak artık bu tecrübelerinden faydalanmalıydı.
“O zamanlar fazlasıyla maceraperesttik” demişti Jack “Söz konusu şeye bakar ve
ilgimizi çekerse ona giderdik”. Bu macera ruhu Hollanda, Birleşik Devletler ve
Yunanistan’da geçen zamanlar sağlamış, arada Rotherham United ve Reading
sorumlulukları alınmıştı. “Aşağı yukarı otuz yedi kez taşındık” demişti Moira
gülümseyerek; bir yandan gazete kupürlerine hızlı hızlı göz atarken. “Yerleşik
hayata alışkın değilim”.
1974 sezonun sonuna gelirken, onunla Türkiye’deki bir iş
hakkında temasa geçen Antrenörlük Direktörü Alan Wade olmuştu. Yunanistan’da
geçirdiği tecrübesini dikkate alan Federasyon’un, Galatasaray’dan gelen
antrenör adayı ricası için onu öne sürdüğünü anımsıyor. “İngiltere Futbol
Federasyonu tarafından önerilmek son derece önemliydi” dedi ve yüzündeki
gülümsemeyle ekledi “iyi veya kötü olmanız fark etmez”. Başka bir İngiliz ve
Salford’dan arkadaşı Brian Birch’in dört yıllık başarılı bir dönem sonunda
görev süresi uzatılmamıştı. O zamanlar bile Galatasaray antrenörü için hayati
önem taşıyan Fenerbahçe derbisini ligin sonlarına doğru kaybetmesi buna yol
açmıştı. Ne Jack ne de Moira’nın iş görüşmesi sürecini hatırlamadıkları
öğrenince üzüldüm. Moira resmi bir görüşmenin olup olmadığını bile merak
ederken Jack olması gerektiğine kanaat getiriyordu. Hatıralarında yer
etmediğine göre önemli bir durum olmamıştı.
Kısaca çocukları hakkında sorular sordum. 60’ların sonunda
maaile Hollanda’ya ve sonra Boston’a gitmişti, iki çocukları Steve ve Nick ve
yanlarında kedileriyle. Büyük evlat Steve, üniversiteyi kazanınca Reading
görevi için Jack ile gelmeyip ABD’de kalmıştı. Küçük Nick, sonraki denizaşırı
taşınmalarda Yunanistan’a kadar gelmişti, fakat o da Lancing College’a yatılı
öğrenci olunca ebeveynleriyle İstanbul’a gelmedi.
Çiftimiz, geleneksel Doğu ruhuna karşılık emekleyen Batı
modernliği arasındaki değişim sürecinin ortasındaki şehre varmıştı. Ben bunları
yazdığım sırada, ulusal bir haberde akademist John McManus “Türk hayatındaki
başlıca çelişki”yi güzelce tasvir etmişti; uygarlık ve refah timsali ve her
şartta ulaşılması gereken Avrupa ve diğer yandan “kültürü, siyaseti ve dini
farklı” ve güvenilmez. Avrupa etkisinin örneği olarak şüpheli görülmüş; kulüp
Mansell ailesini yeni İstanbul’un ışık saçan sembolü Hilton Hotel’de ağırlamayı
uygun bulmuştu. Roman yazarı Orhan Pamuk bu dönemde batılı yeniliklerin ilk kez
otelde görüldüğünü anlatmıştı. Adı hamburger olan harika şeyin ilk tadına
bakmasını ve annesinin evde kullandıkları çamaşır kurutma makinesini. Birçok
gazete buraya görevli bir muhabir atamıştı. Moira otelde kalmanın harika bir
şey olduğunu düşünüyordu ve kulüp onlara kendilerine ait bir daire bulduğu
zaman üzüldüğünü hatırlayınca kahkahasını tutamadı.
Hilton’u geride bıraktığımızda, İstanbul geleneklerin ağır
bastığı, geniş ölçüde fakir bir şehirdi. Türkiye Cumhuriyeti laik olsa da ülke
İslam dininin gerekliliklerine göre yaşıyordu. Batılı ziyaretçilerin nazarında
İslam adetleri her yerdeydi; eski camiler birbirine geçmiş çatıların uyumunu
bozuyor, minareler göğe doğru uzanıyordu. Ezan sesleri şehrin telaşına
karışıyordu. Kurban bayramı süresince, fakirinden en zenginine şehrin her
mahallesinde binlerce koyun kurban edilmişti. Pamuk, kaldırım taşlarının kanla
kaplandığı İstanbul’u bir mezbahayla mukayese ederek tarif etmişti. Ekonomik
açıdan, 1960’dan itibaren İstanbul hızlı bir sanayileşme hareketi başlatmış,
diğer büyük şehirler gibi Anadolu’dan gelen işçilere ait gecekondulardan oluşan
kasabalarla çevrilmişti. Dükkânlardaki yiyecek kıtlığını gören Moira yıldırım
çarpmışa dönmüş ve ikisi de özellikle Taksim Meydanı etrafındaki sokakları
dolduran dilencileri görünce şok olmuşlardı. Jack, İstanbul’u tarif ederken
istemeden de olsa futbola benzetiyordu, şehir iki yarı sahadan oluşuyordu, para
ve ciddi fakirlik.
Çiftin şehre varışında birkaç hafta sonra, 1974 yılının
temmuz ayında Türkiye, Yunanistan destekli hükümet darbesine cevaben Kıbrıs’a
asker çıkarmıştı. İstanbul’daki gergin atmosfer akıllarına geliyor ve Moira
özellikle harekât öncesi akşam şehirde yapılması emredilen karartmaları
anımsıyor. Krizin büyümesinden ve çatışmalar çıkmasından çoğu kesim korkuyordu.
O dönemlerde siyasi şiddet şehrin sokaklarına yabancı bir şey değildi, 1971 ve
1980’de asker botları hüküm sürmüştü. Diğer taraftan Yunan birlikleri sınıra
intikal ediyor ve Ege Denizi’nin doğusunda donanma konuşlanıyordu. Felakete
doğru gidişat hissedilebiliyordu. Kaderin cilvesi, Jack önceki sene,
Papadopoulos’un makamından düştüğü dönemde Yunanistan’da takım çalıştırmıştı.
Dört yıl sonra İsrail’de, Lübnan işgali sırasında çalışacaklardı. Krizler onların
gelişiyle çıkıyor gibiydi; Jack Reading’de bir arkadaşıyla bu konu üzerinde
şakalaştığını hatırlıyor. Arkadaşı, çiftin eve geri dönüşü sonrası Birleşik
Krallık’ta çıkacak olası bir krize karşı hazırlık yapmaya başlamıştı.
Sahada işler daha kolay başlamıştı. Kulüp iç saha maçlarını
o dönemde İnönü Stadı’nda oynuyor, stadı şehirdeki rakipleri Fenerbahçe ve
Beşiktaş ile paylaşıyordu. Jack tesisleri görmeye götürülmüştü, kocaman bir kâseye
benzeyen tozlu derinliklere sahip bir kum sahası. Yardımcısı olarak, kulüp
Jack’in yanına Tamer Kaptan’ı tahsis etmişti; Kaptan arkadaş canlısı ve
İngilizce konuşabilen eski bir Kasımpaşa futbolcusuydu. Teknik direktör
yardımcısı olarak sorumlulukları takımdaki sorunları çözmek ve maçlardan sonra
basına hitap etmek ile saha dışı sorunları futbol şube sorumlusuna aktarmaktı.
Bu görevde Metin Oktay bulunuyordu, Galatasaray tarihinin önemli şahsiyeti altı
kez gol kralı olmuştu. 1991’de bir araba kazasında vefat eden Taçsız Kral’ın
kariyerindeki 642 gollük rekor hala kırılamamış durumda. İsmi kulübün antrenman
tesislerini onurlandırıyor.
Jack’e yabancı ülkelerdeki görevine yaklaşımını sorduğumda
ilkeleri kolay anlaşılırdı. O her zaman futbolcularla başlardı. Takım kurmak
için kesinlikle teknik kabiliyetin değerlendirilmesi gerekirdi ve keza “oyuncunun
sahip olduğu özellikler” ile de ilgilenilmesi gerekirdi. Tecrübeyle sabit
olarak “bir futbolcuyu izlerken oyuncunun özellikleri bakımından onda ne
aradığınızı bilirdiniz. Bakışının, yaşamının, görünümünün nasıl olduğuna”. Yeni
antrenör kesinlikle yetenekli bir kadro miras almıştı, 1972/73 sezonunda ligi
ve kupayı kazanan takımın omurgası korunmuştu. Kadrodan birkaç kişi İngilizce
konuşuyordu. Çok iyi bir kaleci, Yasin Özdenak, daha sonra kalesini koruyacağı
ve kısa süreliğine çalıştıracağı New York Cosmos’a transfer olacaktı. Kale
önünde tecrübeli oyuncular Tuncay Temeller, Muzaffer Sipahi ve Ekrem Günalp’ten
oluşan defans hattı. Onlara katılan 20 yaşındaki Fatih Terim, güneydeki Adana
Demirspor’dan transfer edilmişti. Orta sahada Mehmet Oğuz ve Aydın Güleş uzun
zamandır takımdaydı. Ve gol yollarında Metin Kurt, Gökmen Özdenak ve Mehmet
Özgül yer alıyordu. Yerel basının zihni taktik disiplin ile meşguldü, yine de o
bu konuda konuşmaya tenezzül etmemiş daha ziyade taktiksel basitliğe inancını
önemsemişti.
İlk lig maçı öncesi Jack çıkış tünelinde kurban kesimi için
durdurulduğunu hatırlıyordu. Bir ses duvarına çarpmıştı, eşikten geçtiklerinde
akan kana basmışlardı. Bu dini görevin yerine getirilmesinin katkısı olup
olmadığını söyleyemeyiz ama 2-0’lık Giresunspor galibiyetiyle sezona müspet bir
başlangıç yapılmış, kulüp ilk on maçında mağlubiyet görmemiş, önemsiz iki gol
yemişti. Stadyumlar her zaman doluydu ki Moira kendisinin bile içerideki
maçlarda boş yer bulmak durumunda olduğunu hatırladı. Jack hayatında ilk kez,
daha önceden bilmedikleri ünlü olma deneyimini yaşamıştı. Daha önceden de
başarılı olmuşlardı fakat takdiri ağırbaşlılıkla karşılamayı öğrenmişlerdi.
Moira bana Jack’in Reading’teki ilk döneminde nasıl yere göğe sığdırılamadığını
anlatmıştı, yine de bir sezon sonra kovulmuştu. İstanbul’daki tepkinin
yoğunluğu ise farklı bir yerdeydi. Bir keresinde bir adamın önlerinde durup
Jack’in ayağını öpmeye çalıştığını hatırladılar. Çiftin tamamıyla rahat
hissettikleri bir durum değildi ve kısa zamanda bundan kaçmanın zor olduğunu
fark ettiler. “Bir süre sonra sinirlerinizi bozuyor”, hem fikirdiler; ilk başta
yeniydi ama sonra can sıkıcı olmaya başladı.
Konuşmamız mutlu bir biçimde sahadan hayata dönmüştü ve
Moira İstanbul’da ne kadar çok eğlendiklerini saklamıyordu. Etraflarının
kalabalık olduğunu ve ziyaretçilerin dünyanın her tarafından geldiğini
hatırlıyordu, buna rağmen çoğu sima yok olmuştu. Renzo adında Hilton’da piyano çalan
bir İtalyanla ilk günlerde ahbap olmuşlardı. Çoğu toplantıda Amerikan aksanı
ağır basıyordu, şehirde görevli Birleşik Devletlerin Hava Kuvvetleri personeli
genellikle yanlarında olurdu, ayrıca orada yaşayıp çalışan Türkler vardı. Ara
sıra kulüptekilerle akşam yemeği yiyor ve bazen yerli bir gazeteci ve İngiliz
eşiyle çay içiyorlardı. Çiftimiz Tamer Kaptan’ı çok seviyordu, oyuncu ve teknik
kadrodan sadece onunla arkadaşça vakit geçirmişlerdi. Fırsat bulduklarında
dışarıda yemek yiyorlar ve restoran sahiplerinin onları taze et ve balıklarını
göstermek için mutfaklarına davet ettiklerini anlattılar. Bazı hatıralar akla
gelmemek konusunda inatçıydı, fakat pek çok unutulmuş karakter yeniden
hatırlandı. İsimleri ise günümüze gelene kadar ağır ağır kaybolmuştu; Moira’nın
umutsuzca bir adamı üst kattaki Pirelli lastikli adam olarak hatırlamasına
gülmüştük.
Ailelerine ve arkadaşlarına duydukları özlemi öğrenme konusunda
istekliydim. Jack “Mansellerin Tatil Köyü”nden bahsederken Moira gülümsüyordu. Ardı
arkası kesilmeyen arkadaş ve aile üyelerinin ziyaretleri için bu sevecen ismi
bulmuştu. Oğulları Nick okul tatillerinde geliyordu, şehrin ünlü Pudding Dükkânı*
önünde kendi deri ceketini genç birine satmaya çalışarak ailesini güldürüyordu.
Misafirleri bilfiil Moira’ya, yakındaki tanıdık sokakların dışına çıkarak, bir
turist gibi şehrin belli başlı yerlerini görmesini ve Anadolu Yakasına
geçmesini sağlamıştı. Hatta birkaç günlüğüne İzmir’i ziyaret etmişti. Aslında
daha az mesafe kat etse de Türkiye’yi Jack’ten daha fazla görmüştü. Futbol
Jack’i ülkenin farklı köşelerine götürmüştü, fakat onu korkutan küçük uçakların
pencerelerinden ve takımı stadyum ile havaalanına götüren otobüslerden çok az
şey görebilmişti.
İlk yenilgi Aralık ayında gelmişti ama basındaki çatlak
seslerin yükselmesi hızlıydı. Alınan iyi sonuçlar taktiğin sorgulanmasını
susturmuştu fakat yakında geri dönecekti. Orta sahayı hızlı geçen ve ağırlıkla
dosdoğru ileriye pas atmak üzerine kurulu oyun anlayışı esnek olmayan prese
dayalı 4-2-4 sisteminden ortaya çıkmıştı. Taraftarlar ve medya bir ağızdan orta
sahadaki adam eksikliğinden şikâyet ediyor ve kulübün bu sisteme uygun
futbolcularının olmadığında ısrar ediyorlardı. Ümitsizce Alan Clarke tarzı bir
futbolcuya özlem duyuyorlardı.
Taktiksel başarısızlık görüşlerine takımın fizik
kondisyonunun eksik olduğuna dair suçlamalar eşlik ediyordu. Brian Birch’in
başarısının sırrı takımın sağlamlığı ve yorulan rakip takımlar karşısında
maçları kazanmalarında saklı olduğunun altı çiziliyordu. Fakat sıra Jack’e
gelince oyuncuların tembelleştiği ve disiplinsiz davrandıkları hissediliyordu.
Jack’in hatırladığı bu ikinci suçlamanın gerçeklik payının düşük olduğuydu. Belki
de bu algıya karşın kültürel bir bakış vardı ama Jack son derece istekli ve
terbiyeli bir futbolcu grubu olduğunu hatırlıyor. Hatta maç İstanbul’da olsa
bile kulüp, yönetim ve oyuncuları hafta sonu için otelde kampa sokmakta ısrar
ederdi. Gerçek ne olursa olsun Jack Mansell’in Galatasaray’ının performans
seviyesini maçların sonuna kadar sürdüremediğine ve sonuçta kaçınılmaz sona
ulaştığına inanılıyor.
Şubat ve Mart başındaki galibiyet alınmadan geçilen altı maç
sorunların su yüzüne çıkmasına neden oldu. Türkiye Kupası’nda çeyrek finalde
elendikten sonra Doğan Koloğlu hem Metin Oktay hem de Mansell’i denetlemek
üzere göreve getirildi. 23 Mart 1975’te yeni yönetimiyle beraber Galatasaray
sezonun belirleyici maçında ezeli rakibi Fenerbahçe ile karşılaşacaktı. Jack’in
takımının, pek istekli görünmeseler de, kontratak oynayacağı anlaşılmıştı. Brezilyalı
efsane Didi tarafından yönetilen Fenerbahçe gayretle istediği sonuca ulaşmak
için elinden geleni yapıyordu fakat Galatasaray son yirmi dakikada kendi yarı
sahasına çekilmişti. Gazetelere
baktığımızda çamurlu sahadan dolayı Jack’in oyuncuları oldukça yorulmuş ve
seksen sekizinci dakikada Arif Aydın Çelik maçı Fenerbahçe’ye kazandıran ve
şampiyonluğu getiren golü atmıştı. Galatasaray perde arkasında yeni hoca
arayışına başlamış fakat Jack sondan bir önceki maça kadar görevinde kalmış,
son maça kısa bir süre kala ayrılmıştı. İşin sonunda rüzgarın nereden eseceğini
her zaman hissederdiniz demişti. Kulüp yetkililerinin davranışlarındaki ve
vücut dillerindeki değişim asıl niyetlerini ortaya çıkarıyordu. Lancashire
aksanıyla kibarca ifade etti, “eğer kazanamıyorsanız, burnunuz boka batmış
demektir”.
Böylece Jack ve Moira yola koyuldu. Sıradaki görev
Bahreyn’deydi, daha sonra uzun bir süre İsrail’de olacaklardı. Farklı kulüp
görevleri yanı sıra Jack milli takımı çalıştıracak ve 1982 Dünya Kupası
elemelerinde başarısız olacaklardı. İsrail sonrası Sussex’e geri döndüler.
Moira gülümseyerek Jack’in devam etmesini dilediğini söyledi, maceraya
bayılıyordu ve daha önceden bana söylediği bir şeyi açıklığa kavuşturdu. “Her
ülkeye yerleşebilirim” diyerek güldü, “yerleşmenin zor olduğu tek ülke
İngiltere’ydi”. Sonra ayrıldığı için ağladığı tek şehrin İstanbul olduğunu
söyledi. 2013 yılındaki Seaford’daki bu buluşmadan sonra tekrar görüşebilmeyi
çok denedim. Ama hep bir şeyler buna mani oldu.
Keşke yavaş davranmasaydım diyorum ama ben her zaman
yavaştım. İşyerinde bir öğlen, 88 yaşındaki Jack’in 18 Mart 2016’da aramızdan
ayrıldığını okudum. Aklıma gelen Moira ve ailesi olmuştu. Onlara sunacak kadar
bir şeyi tamamlamadığıma pişman oldum. Sonra konuştuğumuz son şeylerden biri
aklıma geldi. Farklı nesillerden gelen insanlar arasındaki sohbetlerde genellikle
hayat hakkında konuşma alışkanlığı kazanılıyor. Moira bana pişmanlıkları
olmadığını söylemişti, yıllar boyu muhtemelen birkaç hataları olabilirdi. Buna
Jack şakayla karışık “her cumartesi hatalar yaptım” diyerek karşılık verdi.
İkisi beraber güldüler ve Moira kocasına
dönerek şu sözleri sarf etti “yaşadığımız hayattan zevk aldık ama öyle değil
mi”.
Aydın Kulak’a Jack’in Türkiye’deki günleri hakkında çeviriye
gerek duymadığım, kibar ve kıymetli yardımları için teşekkür ederim.
Steve Ringwood
Çeviren: Toygar Çalapöver
(*)Ç.N: İnci Pastanesi olduğunu tahmin ediyorum.
1 Mayıs 2016
Juventus
10 yıl önce
9 Temmuz akşamı Berlin’de Zinedine Zidane, Materazzi’ye kafa atmış, İtalyanlar
adına son sözü, sağına atlayan Barthez’in soluna doksana vuran Fabio Grosso
söylemişti. Ertesi gün La Gazzetta dello Sport, yüzyılı aşan tarihinin belki de
en unutulmaz manşetiyle çıktı: “Tutto Vero”. (Her şey gerçek. İtalyan Dünya
Şampiyonu.) İki milyondan fazla satan 10 Temmuz 2006 tarihli gazetede Dünya
Kupası ellerinde yükselen Fabio Cannavaro, o yaz Real Madrid’e transfer oldu.
İbrahimoviç, Inter’e gitti. Sezonu şampiyon kapatan Juventus taraftarı ise
Dünya Kupası zaferinin sevincini yaşayamadı bile...
“Calciopoli” skandalı
olarak futbol tarihine geçen şike operasyonunun bedelini Juventus büyük ödedi.
Kaleci Buffon, Nedved ve Del Piero, ikinci lige düşürülen takımı terk etmediler.
Berlin’de son penaltıyı atan Grosso o sezon Inter’e gidip şampiyonluk yaşadı,
yolu üç yıl sonra Juventus’a düştü ve beşlemenin ilk ikisinde siyah-beyazlı
formayı giydi. Yıllar çabuk geçiyor, o Grosso şimdi Juventus alt yapısında
kramponlarını asmış ve antrenörlük hayatının ilk basamaklarını çıkmaya
çalışıyor.
2006
skandalına Juventus itiraz etmedi. Eksi puanlarla başladıkları Serie B’den
tekrar Serie A’ya yükseldiler. Calciopoli, İtalya’nın ilk şike skandalı değildi
ama özelliği bu kez işin içinde maç sonucuna etki eden teknik adam ve
futbolcular yoktu. Napoli’yi Maradonalı yıllarda Napoli yapan, ardından
Juventus’un genel menajerliğini üstlenen Luciano Moggi, hakem komitesi
başkanını ve hakemleri baskı altına almış ve takımın son iki sezondaki şampiyonluğunda
kartlar ve düdükler Torino şehri ekibine yaramıştı. FIAT’ın patronu ve
İtalya’nın kraliyet ailesi olarak kabul edilen Angelli Ailesi’nin son
kuşağından Andrea Angelli bugün bile Calciopoli skandalını kabullenemiyor. Ona
göre İtalyan futbolunda herkes herkesle telefonla görüşüyor, hakemleri
etkilemeye çalışıyordu ve telefon kayıtlarında yakalanan Juventus olmuştu…
“Yaşlı
Kadın” ( La Vecchia Singora) lakabı Juventus için sık kullanılır. İtalya’nın en
eski üçüncü kulübü, “yaşlı” anılmayı hak eder, kadın ise takım kelimesinin
İtalyanca karşılığı olan “La Squadra”nın dişi bir kelime olmasından gelir.
1899’da Torino’da Giovanni Angelli tarafından kurulan “Fabbrica İtaliana di
Automobili Torino” ya da baş harflerinden doğan kısaltmasıyla tüm dünyada bilinen
FIAT, 1923 yılından beri Juventus kulübünün patronu.
İtalya’da 15 milyonu geçen
taraftar kitlesiyle en fazla taraftarı olarak bilinen futbol kulübü olan
Juventus, sanılanın aksine kendisine ev sahipliği yapılan Torino şehrinin köklü
ailelerinin desteklediği kulüp değil. İtalya’nın kuzey ve güneyi arasındaki
kapanmaz ekonomik ve sosyolojik yaraların sarılmasında Juventus, kuzey şehri
Torino’da bir tampon bölge aslında. Güneyden FIAT fabrikalarına gelen işçilerin
kuşaklar boyunca desteklediği ve ülke içindeki göçlerle taraftar kitlesini
kuvvetlendiren Juventus, 32 şampiyonlukla ülkenin iki büyük şehri Milano ve
Roma kulüpleri çok ama çok yukarıdan bakıyor İtalyan futbol tarihinde...
Bugün
İtalyan Milli Takımı’nın başında, yeni sezonda ise Chelsea’nin başında olacak
Antonio Conte yönetiminde 5 yıl önce, son şampiyon Milan’ın önünde ligi zirvede
bitirdiklerinde, eski oyuncuları Zlatan İbrahimovic’in “forma giydiği her
sezonda şampiyon olan futbolcu” ünvanını tarihe gömmüşlerdi. Mourinho
sonrasında çöken Inter, gün gelip Endonezyalı patron Erick Thohir’e satılırken,
Milan da 6 yıldır o eski kadrolarını arayınca Berlusconi’yi Çinli milyarderlerle
pazarlık masasına oturttu. Yetmedi, Roma ve Lazio da eski zengin ve bonkör
patronlarının kurduğu kadroları ararken, “Yaşlı kadın” dört yıl arka arkaya
şampiyonluğu kimse kaptırmadı. Üstelik pastanın kreması da o Grosso’nun 10 yıl
önce son penaltıyı attığı Berlin’deki Şampiyonlar Ligi finaliydi. Olmadı,
Barcelona’ya kaybettiler.
İki yıl önce
Milan’dan gelirken taraftarın “Yetersiz, Juventus ayarında değil” diyerek
protesto ettiği teknik direktör Allegri, Berlin’de kaybettiği final yetmemiş
gibi takımın üç ası Carlos Tevez, Pirlo ve Vidal’e de sezon başlarken veda
etmek zorunda kaldı. Lig tarihinin en
kötü başlangıcını yapan ve “Bu sezon şampiyon olamaz, gidenlerin yeri dolmadı”
dedirten Juventus, Dybala, Pogba, emektar Chiellini ve Buffon’lu kadrosuyla o
kötü grafiğin arkasını 25 maçta 24 galibiyet bir beraberlikle (Bologna) sona
erdirdi. Napoli, Roma ve Inter için de “Yaşlı Kadın”a selam durmaktan başka bir
seçenek kalmadı.
Arka arkaya
5 şampiyonluk kazandıkları bu dönemde 187 maçın, 136’sını kazanıp sadece 14 maç
kaybettiler. 358 gol atıp, 109 gol yediler ve sıkı durun topladıkları 445
puanla, Napoli’ye 92, Roma’ya 104, Milan’a 131 ve Inter’e 157 puan totalde fark
attılar. Kulübün başkanı Andrea Angelli ve Türk kız arkadaşı Deniz Akalın,
İtalyan futbolunun en popüler çifti… 2006’da takımı terk etmeyen Pavel Nedved
ise kulüp yöneticisi olarak Akalın- Angelli çiftinin en yakınındaki isim...
Yıldızları Pogba’ya 100 milyon, Dybala’ya ise 80 milyon Euro’luk teklif var...
Torino,
hiçbir zaman İtalya’nın en güzel şehri olmadı ama Juventus, ülkenin en iyi
yönetilen, patron-kulüp ilişkisini kuran, doğru transferleri yapan kulübü oldu.
Onları 1985’de Heysel’de 39 taraftarını kaybeden kulüp olarak da hatırlayabilirsiniz,
2006’daki Calciopoli skandalının baş aktörü olup küme düşen de. Tercih
sizin…
24 Nisan 2016
İtalyansız Serie A Maçı
İtalya Serie A tarihinde bir ilk olduğu için bu 11'ler burada dursun. Inter-Udinese maçında sahaya çıkan 22 futbolcu da yabancı...
Avrupa'nın Hayalet Stadyumları
Euro
2016’nın açılış maçına 48 gün var ve bu turnuvanın ev sahipliğini elimizden
alan Michel Platini ülkesi Fransa’daki Avrupa Şampiyonası’nı futboldan men
edildiği için şeref tribününden değil, televizyondan izleyecek. Bir büyük
futbol organizasyonuna ev sahipliği yapmak için elbette ki tek kriter modern
stadyumlar değil ama bizim yeni stadyum projelerinde biten ve devam edenlerle
birlikte Avrupa’da fark yarattığımız da fark attığımız da ortada. İstanbul’da
Türk Telekom Arena ve Başakşehir Fatih Terim Stadyumu, Kayseri, Rize, Antalya,
Konya, Bursa’dan sonra neredeyse iki yılda üstelik de eskisinin yerinde inşa
edilen Vodafone Arena’nın ardından Sivas, Trabzon, Gaziantep, Ankara,
Eskişehir, Kocaeli, Sakarya, Samsun, Malatya da yeni stadyumlarına kavuşacak.
Üç yıllık vadede 18 stadyum projesi ve 510 bin seyirci kapasitesiyle 2020’den
sonra bir Avrupa Şampiyonası ya da Dünya Kupası düzenlememiz için karşımızda
bir Platini deği üç Platini dursa fayda etmeyecek. Bu ülkenin gençleri ve
çocuklarının böylesine büyük bir organizasyona şahitlik edecek olmaları umudumu
hiç yitirmeden yine Avrupa’ya uzanalım.
Geride kalan haftada Barcelona, sonunda
yeni Camp Nou projesini tanıttı. Katalanlar, 98 bin kapasiteli futbol
mabedlerini yıkıp yapmak yerine modernize edecekler ve kapasiteyi sadece 6 bin
yükseltirken, tek tribünün üstü kapalı stadyumu son teknoloji çatıyla
kapatacaklar. Bu proje ise 3 yıllık bir süreye ihtiyaçları var ve yeni mini
stadyumla birlikte ancak 2021-22 sezonunu hedef gösteriyorlar. Valencia, 2007
yılında inşaatına başlanan ama kulübün borç batağına batması nedeniyle hayaler
proje haline gelen Yeni Mestalla’ya ne zaman taşınacağını bilmiyor. 61.500
kapasiteli yeni Mestalla’nın 2011’de bulunan finans kaynağı da son anda
çekilince soğuk ve gri betonlar Valensiya
şehrinin kabusu haline geldi.
Madrid’de Real Madrid, Santiago Bernabeu için defalarca yenileme projesi
sunarken, şehrin göbeğindeki efsane stadyumun çevresindeki yoğun nüfus yüzünden
Madrid Belediyesi bu planları her seferinde geri çevirdi. Madrid’in öteki
yakasında ise Atletico Madrid yeni stadı La Peinata’yı bekliyor. Bu sezon
başında açılması planlanan ama yıllardır geciken 68 bin kapasiteli stadyumda
inşaat son dönemde yine nakit sıkıntısı yüzünden yavaşladı. Atletico Madrid’in
gelecek sezon da emektar stadı Vicente Calderon’da olacağı kesin. İspanya’da
yeni stadını eskisinin yanında yapan A. Bilbao, Yeni San Mames’i lokasyon
zorluğu yüzünden parça parça inşaa etmek zorunda kalsa da bugün İspanya’nın
gururu haline geldiler.
İtalya’da
Angelli Ailesi’nin patronajındaki Juventus, Dünya Kupası için Alpler’in
eteğinde yapılan ve sahaya uzak tribünleriyle taraftarın hiç sevemediği Stadio
Delle Alpi yerine 120 milyon Euro’ya 41 bin 475 kapasiteli Avrupa’nın en modern
stadyumlarından biri olan Juventus Arena’yı inşaa etti. Çizme’de Udinese de bu
sezon yeni stadı, 25 bin kapasiteli Friuli’ye kavuşurken, aynı stadı kullanan
Milano ekipleri Milan ve Inter’in yeni San Siro projesi gibi, Roma’da da Lazio
ve Roma’nın yeni stadyum hayallerine şimdilik dozer sesi eşlik edebilmiş değil.
Almanlar, 2006 Dünya Kupası’na ev sahipliğine hazırlanırken yaptıkları yeni
stadyumlarıyla sıralarını savarken, Haziran-Temmuz’da Euro 2016’ya sahne olacak
Fransa’da Bordeaux, Lille, Lyon ve Nice şehirleri yeni stadyumlarına kavuştu.
Ruslar, 2018 Dünya Kupası için en büyüğü 66 bin 800, en küçüğü ise 35 bin
kapasiteli yedi yeni stadyum inşaa ederken, futbolun anavatanı İngiltere’de
Arsenal ve Manchester City’den sonra Tottenham da 2018’e yetişmesi beklenen 61
bin kapasiteli yeni White Hart Lane’in hayalini kuruyor.
Ali Sami Yen’in kale
arkalarına, Şükrü Saracoğlu’nun Maraton’ununa, İnönü’nün kapalısında iki direk
arasına, Hüseyin Avni Aker’in Yattara tribününe selam etmenin vaktidir.
Kimbilir belki de bir gün dokuz futbol sahası büyüklüğünde zemine sahip, 220
bin kapasiteli Prag’da Strahov Stadyumu’nun başına gelenlerden bahsederiz.
19 Nisan 2016
Kobe Bryant
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























