27 Mayıs 2017
21 Mayıs 2017
Valdano'dan Michel'e
Jorge
Valdano’nun ağlattığı bir eski futbolcu bu akşam Jorge Valdano’yu anlayabilecek
mi ya da onun yaptığını yapabilecek mi? Bu sorunun cevabını bulmak için çeyrek
asır öncesine gideceğiz ama önce bugünün anlam ve önemi. İspanya’da şampiyonluk
düğümü bu akşam 21:00’de oynanacak iki maçla çözülüyor. Barcelona evinde Eibar
karşısında net favori. Üç puan önündeki Real Madrid ise Endülüs bölgesine
Malaga deplasmanına gidiyor. 35 kez şampiyonun son hafta belirlendiği İspanyol
futbol tarihinde “Tenerife’de Mayıs sıkıntısı” Valdano’nun başrolünü oynadığı
bir dram filmiydi, çok tutuldu ki ertesi sezon ikincisi çekildi. Önce o günleri
hatırlayalım. Cruyff yönetimindeki Barcelona’nın şampiyon olması için son hafta
Real Madrid’in Tenerife deplasmanında kaybetmesi lazım. Tenerife’nin teknik
direktörü Jorge Valdano, Real Madrid’in eski yıldızı. Arjantinli efsane o gün
zor olanı yaptı ve Tenerife kazandı. Sahayı ağlayarak terk eden ve bu bir film
olsa afişinin fotoğraf karesindeki isim ise Michel. Dedim yu bu dram çok tuttu,
ertesi yıl ne hesap değişti ne de aktörler. İnanılmaz ama yine Tenerife, Real
Madrid’i yıktı ve Barcelona şampiyon oldu…
Valdano
sonra Real Madrid teknik direktörü oldu. Raul’a ilk formayı veren isimdi.
Bugünlerin en çok konuşulan hocası Sampaoli onun konuşabilmek için
Arjantin’deki evinin kapısında beş saat beklediğini açıkladı yıllar sonra.
Valdano oyunun filozofu adamdır, çok okur, çok tartışır, yorumculuğu kadar
gazeteciliği de birinci sınıftır, bugün İspanyol futbolunda en çok konuşulan
röportajlara imza atan da Valdano’dur… Şimdi Valdano’nun Tenerife’de ağlattığı
o futbolcuya gelelim…
Jose Miguel
Gonzalez Martin del Campo resmi evraklarda yazar ama futbol dünyası onu kısaca
Michel diye bilir. 27 yaşında bir trafik kazası sonrasında futbolu erken yaşta
bırakmak zorunda kalan bir babanın yetenekli oğlu Michel. Madrid doğumlu
yetenekli bir çocuğu Real Madrid alt yapısının kaçırması düşünülemezdi o
yıllarda. Butragueno, Pardeza, Martin Vasquez ve Manuel Sanchis ile birlikte Real
Madrid’in efsane Akbaba Beşlisi’nin ve aynı zamanda kadife ayaklı futbolcular
derneğinin üyesiydi. Doğduğu şehirden teknik adamlığının ilk yıllarında da
ayrılmadı. Rayo Vallecano, Real Madrid B takımı, Getafe… İspanya’nın başkenti
onun için yuvaydı. İlk kez uzaklara, dört yıl önce Endülüs bölgesine gitti,
Sevilla’ya. Sonra komşuya Olympiakos ve sürpriz bir şekilde Marsilya’ya…
İspanya’nın güneyinden onu ikinci kez çağırdıklarında işi zordu. Malaga’nın zor
günleriydi ama takımı toparlamayı başardı. Barcelona’yı devirdiğinde Madrid’de
spor gazeteleri için o “Eski Real Madrid’li Michel, Barça’nın önünü kesti”
yazdılar. Hafta içinde Real Madrid erteleme maçı için Vigo şehrine gittiğinde
Barselona’da yayın yapan iki spor gazetesi El Mundo Deportivo ve Sport aynı
manşetle çıktılar: “Força Celta”. Tek dilekleri Celta Vigo’nun sezon ortasında
Kral Kupası’nda elediği Real Madrid’in şampiyonluk yolunu bir taş koymasıydı.
Olmadı, Real 4-1 kazanmayı başardı.
14 Mayıs 2017
Lorca Flamenko Tapas
Granada ve Futbol
Real Madrid
ve Barcelona’ya, Ronaldo ve Messi’ye sahip bir lig neden kendini daha fazla
tanıtma ihtiyacı duyar? Dünyanın en çok izlenen lig maçıyla- El Clasico
(Real-Barça)- 200 ülkeye ulaşan İspanyollar neden daha fazlasını anlatmak
isterler ve yılda 18 kez düzenledikleri “La Liga Experience” (La Liga Deneyimi)
programıyla dünyanın dört bir köşesinden İspanyol futbolu tutkunu taraftarları
ve gazetecileri ülkelerine davet ederler? Çünkü futbolun 90 dakikadan ibaret
olmadığını, bir hayatı, bir sokağı, bir efsaneyi, bir tabak yemeği, güneşi,
yağmuru paylaşıp futboldan ötesini göstermek isterler. Bunu İspanya’nın
güneyinde Endülüs bölgesinde Granada’nın ülkenin ve edebiyat tarihinin en büyük
şairlerinden birinin Federico Garcia Lorca’nın adını taşıyan havaalanına adım
attığında anlıyor insan. Lorca’nın unutulmaz dizeleri “Akar Guadlkuivir/
Portakal ve zeytin bahçelerinin gölgesinde/ Senin iki nehrin Granada/Düşer karlardan,
vadilere /Ah sevda /Geri gelmez bir daha” ile yüz yüze geldiğinizde daha bir
hafta önce küme düşmüş şehrin takımı Granada’nın şampiyonluğa koşan Real Madrid
ile oynayacağı maçtan çok daha fazlasını vaad ettiklerini anlıyorsunuz.
Anlatmak, anlaşılmak ve konuşulmak istiyor İspanyollar. Geride kalan yüzyılın
yarısında kendini Avrupa’ya kapamış bir ülke bugün sadece Çin’de 52 milyon tv
ekranında izleniyor, Türkiye’de 7.2 milyon futbolsever, tv’dan, 6.9 milyon
insan ise özet görüntüler ve programlarla bir ligin peşinden koşuyorsa bunun
arkasında koskoca bir organizasyon ve modern dünyanın pazarlama ve reklam
teknikleri var.
Elhamra
Sarayı’na bakan bir tepede Flamenco ezgileri eşliğinde size İspanya’nın bin
yıllık tarihini özetleyen, Endülüs bölgesinde çekilen acıları ve sevinçleri
paylaşan İspanyol yerini bir zaman sonra Taraftarlar Birliği Başkanı’na
bırakıyor. 60 yaşın üstünde emekli insanların maça 6-7 saat kala geldikleri
stadyum çevresindeki kafelerde futbolu nasıl yaşam biçimlerine çevirdiklerini,
bu tutku sayesinde ömürlerine ömür kattıklarını görüyor, futbolda şiddeti
azaltmak için son 10 yılda neler yaptıklarını dinliyorsunuz. Taraftar
dernediğinin yöresel ve mütevazi sofrasında “Granada neden düştü? Siz
Türkiye’den nasıl görüyorsunuz?” diye soran boynunda kırmızı beyaz Granada
atkılı yaşlı amcaya “Bir takım 11 yabancıyla sahaya çıkarsa kimliğini kaybeder.
Tony Adams da teknik adam olarak kötü tercih” dediğinizde aranızdaki
mesafelerin kısaldığını ve sohbetin artık İspanya’nın mutfağına kaydığını görüyorsunuz.
22 bin 500
kapasiteli Estadio Nuevo Carmenes’i dolduran Granada halkının küme düşmüş
takımlarının gelecek sezon yine bu lige geri döneceği inancının yanında, en üst
ligdeki geliri bir alt ligde bulamayacak olan kulüp yönetiminin işten çıkartabilme
ihtimali gözlerine yansımış çalışanlarla tanışıyor ve modern futbolun bir
yüzünü de daha tanıyorsunuz. İspanyolların,
ligleri için Türkiye’de yaptıkları araştırmalarda futbol taraftarı sayısını 27
milyon olarak belirlemişler. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın 25 milyon
söylemlerinden çok daha gerçekçi elbette bu rakam. 27 milyon aktif futbol
izleyicisinin 14 milyonu La Liga’yı Beinsports kanallarında takip ediyor.
9 Mayıs 2017
Don Carlo
İtalyan
futbolunun bir geleneğidir. Ülke dışından teklif alan futbolcular, milli takıma
tekrar seçilememe korkusuyla “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” der ve
Çizme’nin sınırları dışına çıkmazlar. Elbette bu da teknolojiye yenik düşmüş
bir gelenektir ama Totti’nin, Del Piero’nun kariyerilerinde bir köşede hep
hatırlanır. Teknik adamlık denildiğinde parmakla gösterilen, yüksek taktik
bilgileriyle rakiplerini mat eden İtalyanların zirveyi gören ilk ismi değil o ama
gidişata bakılırsa en iyisi ve durmaya da niyeti yok. Carlo Ancelotti’den
bahsediyorum. Ülkesi İtalya’dan sonra İngiltere ardından Fransa’da şampiyon
olan Ancelotti, geçen hafta Bayern Münih’i de şampiyon yapıp Avrupa’nın dört
büyük liginde şampiyon olan teknik adamlar listesine adını yazdırdı. Oyunun
tarihinde garip tesadüfler vardır. Juventus, Barcelona’yı 3-0 devirdikten sonra
hatırlatılan bir Avrupa Kupası maçı gibi. 1980’da Roma, Carls Zeiss Jena’yı 3-0
devirir ilk maçta, kadroda takıma bir yıl önce gelen Ancelotti de vardır.
Rövanşı Roma 4-0 kaybeder ve futbol tarihinde 3-0’dan turu veren tek İtalyan
takımı olma ünvanını sürdürür. Kaderin böylesi, 12 yıl önce yine bir Mayıs
akşamında İstanbul’da 3-0 öne geçtiği Şampiyonlar Ligi finalini Liverpool’a penaltılarla
kaptıran Ancelotti, yıllar sonra bir gazetecinin benzer skor sonrası ne
hissettiği sorusuna “Bir maçta 3-0 öne geçtiğimizde kazanmış olmadığımı ben
İstanbul’da öğrendim” der. Öğretenler mühim elbette hayatta. O zaman filmi geri
saralım.
Ufak kasabaların
toprak sahalarında topun peşinden koşan çocuklardan 1959 yılında İtalya’da
Reggiolo’dan doğanlardan Carlo Ancelotti. 16 yaşında Parma formasını giydiği
Parma o günlerde bir üçüncü lig takımıydı, gün gelecek bu genç o Parma’ya
tarihinin en büyük başarısını yaşatacaktı. Çalıştığı teknik direktör de
kariyerini yönetti Ancelotti’nin. Milan’ın efsane kaptanı Paolo Maldini’nin
babası Cesare Maldini, onu forvet arkası oynatıyordu, beraber bir üst lige
çıktıklarında Inter ve Roma çaldı kapıyı. 1979’da kazanan taraf Roma oldu ve
Ancelotti, bir başka futbol dehası Liedholm ile birlikte orta sahanın merkezine
yerleşti. Gün gelecek bir 10 numara olan Pirlo’yu defansın önüne çekip Milan’da
hocalarından öğrendiklerini tekrar edecek ve zaferler kazanacaktı. Roma ile
şampiyonluk kazandı, sakatlık yüzünden gidemediği Şampiyon Kulüpler Kupası
finalinde gülen taraf penaltılarla Liverpool’du. 24 yıl sonra bu kez kulübede
İstanbul’da yine Liverpool’a kaybedecek, hesabı iki yıl sonra Atina’daki
finalde kapatacaktı. Elbette ki haberi yoktu ilk maçından sonra utangaç
tavrıyla RAI muhabirine “Ben Ancelotti, çift değil tek ‘L’ ile yazılıyor” diyen
genç adamın. Roma formasıyla geçen 8 yılın ardından, geldiği rakamın sekiz
katına Milan’a gitti. Milan ile iki şampiyonluk, iki Şampiyon Kulüpler Kupası…
Teknik
direktör olmak isteyen futbolcular için doğru adamın yanında yetişmek mühimdir.
Ancelotti, 1992-1995 yılları arasında bir futbol profesörünün yanında
asistandı. Arrigo Sacchi’nin İtalyan Milli Takımı’nda yardımcı hoca olmak
hocalık kartvizitini bastırdı ama Seria A için bu yetmezdi. Reggina’yı bu lige
çıkarması rüştünü ispat etmesi demekti. Kürkçü dükkanı erken döndü, yetiştiği
Parma’ya kazandırdığı ikincilik kulüp tarihinin en büyük başarısıydı. Lippi’den
teslim aldığı Juventus’taki koltuk, Roma ve Milan geçmişi yüzünden taraftar
desteği bulmadı. Torino şehrinde sevilmedi Ancelotti… 16 yaşında Parma’da
kendisine forma veren Cesare Maldini onun Fatih Terim’in yerine Milan’a hoca
olması için kulis yaptı ve başarılı oldu. Old Trafford’da eski takımı
Juventus’u Şampiyonlar Ligi finalinde devirdiğinde iki kere Milanlı olmuştu
artık. İstanbul’da hüzün, Atina’da bayram derken yurt dışına ilk adımını
Chelsea için attı. Londra kulübünde kazanılan şampiyonluk ardından televizyonda
futbol yorumculuğu derken 2013’da Paris Saint Germain ile Fransa şampiyonluğu. Yedi
yıl önce teklifini geri çevirdiği Real Madrid’e bu kez “Hayır” diyemeyen ve
dördüncü büyük ligde şampiyonluk yaşamak için İspanya’ya koşan ama kaderin
cilvesi Liznon’da Şampiyonlar Ligi
Kupası kazanıp, Real Madrid ile şampiyonluğu kariyerine yazdıramayan Ancelotti.
Bir üst kuşaktan ustaların ustası Trapattoni’nin, İtalya, Almanya, Portekiz ve
Avusturya’da şampiyonluğu vardı. Jose Mourinho, Portekiz, İngiltere, İtalya,
İspanya şampiyonluklarıyla çıtayı yükseltti. Zorluk derecesine bakarsak,
Ancelotti, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya dörtlemesiyle (Yugoslavya,
Hollanda, Belçika, Yunanistan, Fransa ve Portekiz’de, 5 farklı ülkede şampiyon
olan Tomislav İvic’i unutmadan) zirveye
bayrağını dikti.
İtalya,
İspanya ve Güney Amerika’da “Don” ünvanı, İngilizler’in Sir ünvanı gibi
verilmez. Toplumun içinde sivrilen başarılı ve saygınlık kazanmış kişiler için
halk “Don” ünvanını soyadı değil; ismin önünde kullanır. Ancelotti’lerin Carlo’su
da işte tam bu yüzden: “Don Carlo”
30 Nisan 2017
Bir Buenos Aires Romanı
“İyiymiş” dedi takımın en uzun
boylusu. Sezonu yeni açmışlar, aralarına yeni katılanları ilk idman öncesinde
soyunma odasında süzüyorlardı. Herkes herkesi sahadan tanıyordu ama önemli olan
dört duvar arasında nasıl bir adam olduğunu öğrenmekti. Soruyu soran “İyiden
fazlası olmalı bu adamda. Bu takımın iyiye değil çok iyi top atacak adama
ihtiyacı var. Geldiği yerde ilah olması beni hiç ilgilendirmiyor, bakalım
burada formayı nasıl kapacak” diye devam etti. Hiç hoşlanmamıştı yeni 10
numaradan. Sessiz ve biraz da kibirli gibiydi, aynı dili de konuşmuyorlardı,
üstelik yeni transfer kendi dilinin konuşulduğu bir yabancı ülkeye gelip ondan
bir adım öne geçmişti. Onun idman
sevmediğini anlamak için çok fazla beklemelerine gerek kalmadı. Başka kıtanın
10 numarası, düz koşu yapmayı sevmiyor, fitness salonuna da pek uğramıyordu ama
sahada dört gözü olan bir canavardı. Top ayağına geldiğinde ikiye bir yapmayı
seviyor ve santrforun önüne lokum gibi paslar atıyordu. Lig, takım için iyi
başlamadı. Yeni 10 numaraya da teknik direktör kafayı taktı. Sabah idmanlara
uykusuz geliyor ve kondisyonunu bir türlü takım seviyesinde tutamıyordu. Kulüp
özel hayatını takip etmesi için bir adamını görevlendirdi ama 10 numara, bar
kapısı bile bilmiyor, idmandan sonra evinin geldiği günden beri kaldığı otelin
yolunu tutuyordu. Bir deplasman dönüşü kaybedilen üç puanın hıncını 10
numaradan çıkardı teknik direktör: “Sahada ayakta duracak halin yok. Burada
tutunamazsın.” Söylediklerini 20 yıl önce de o uzak ülkede bir başka teknik
adam söylemişti ama ne büyük takımın hocası bundan haberdardı ne de 10 numaranın kendisi..
Doğduğu şehrin esaslı takımlarından birini
alt yapısında başlamıştı futbola. Hocası onun yeteneklerine hayrandı ama
çözemediği de bir sorun vardı. 10 numara idmanlara yorgun geliyor, üstelik izin
gününden sonraki ilk idmanda çok daha yorgun görünüyordu. Bir gün idmandan
sonra çocuğun peşine düştü. 10 numara, toprak sahada minyatür kale maçta
takımını toparlamıştı. Sahanın uzak köşesine çekildi teknik direktör ve büyük
bir şaşkınlıkla çocuğu izlemeye başladı. 10 numara deli gibi çalışıyordu
sahada, kenardaki kalabalık dikkatini çekti, ellerinde paralar, kendi yaşındaki
adamlar sahaya direktifler yağdırıyordu. Şehirde bilinen bir kumar türüydü.
Bahis çocukların maçlarına oynanıyor ve kazanan takım da bahislerden yüzde
alıyordu. Çok kazanmak istiyorsan, sahayı kaybetmemek için sabahtan akşama
kadar maçları almak zorundaydın ve 10 numaranın babası da o ufak çaplı bahis
medyasının adamlarından biriydi. Çocuk koşmak zorundaydı çünkü akşamları bazen
hayat onun için zorlaşıyordu...
Juan
Roman Riquelme, 39 yaşında... Avrupa kariyerinde formasını giydiği Barcelona ve
Villarreal’de koşmadığı için eleştirildi. Alt yapısında yetiştiği Argentinos
Juniors’da futbolu bıraktı. O “10”u çok özlüyor, sevenleri de onu..
Riquelme İçin
Sahada bazıları A noktasından B
noktasına gitmek için dört şeritli otobanı kullanırlar. Riquelme’nin yolu ise
taşlıdır ama manzarası güzeldir. Siz muhteşem köy görüntülerinin olduğu bir
yolculuğa çıkartır çimlerde… (Jorge Valdano/Arjantinli futbol efsanesi)
Ona bir gün belki beni anlamayacaksın
ama söylemem lazım dedim. Gabriel Garcia Marquez der ki: “Bacakları kesilmiş
insanlar bacakları varmış gibi kramplar, acılar hissederler.” İşte ben de sen
futbolu bıraktığından beri böyle hissediyorum. Yoksun ve yokluğunun acısı var
bende. (Gezim Qadraku /Yazar)
Roman Riquelme’yi beğenmiyorsun
futbolu da sevmiyorsun demektir. (“Harbi” Ronaldo /Brezilyalı efsane golcü)
Futbolu bıraktığım maçta Riquelme’nin
forması elimde soyunma odasına gitmiş olmak benim için büyük onurdu. (Zinedine
Zidane)
Top ayağındayken sen dünyanın en iyi
futbolcususun ama sende değilken biz hep 10 kişi bırakıyorsun. (Van Gaal
/Hollandalı teknik adam)
River Plate forması giyeceksen ne
stadyuma gelirim ne de televizyonda izlerim maçını. (Baba Riquelme)
Maradona, Milli Takım’ın ve hainlerin
idolüydü. Sen bizim en büyük idolümüzsün. Seni seviyoruz Roman (Boca Juniors
tribünündeki pankart)
Riquelme'den
Futbolu herkes başka hisseder.
İnsanlar bana yıllarca sahada neden hiç gülümsemediğini sordular. İşimi
yapıyordum. Ben, Zidane’ı da hiç gülerken görmedim karşımda.
Futbolu bıraktığım gün futbol
oynamaktan keyif almadığım gündü. O gün anneme gidip beraber çay içeceğimize
söz vermiştim ve içtik.
Şampiyonlar Ligi yarı finalinde
Arsenal’e karşı kaçırdığım sadece bir penaltıydı. Ben o gün kimseyi öldürmedim.
Boca Juniors’u hep sevdim. Yoksa neden
burada bedava oynayayım ki. Bu kulüp için bedava çalışan tek manyak bendim.
Kimsenin bana gelip sorumluluklarım hakkında öğütler vermesine izin vermedim.
Babamın bana bir gün de iyi oynadın
dediğini hatırlamıyorum. Gazeteler “Roman iyiydi” yazardı, babam gelip bana
hatalı verdiği pasları sayardı.
Top bana her şeyimi verdi. Küçük kız
çocukları nasıl bebeklerine sarılırsa benim de en sıkı sarıldığım oyuncağım
futbol topuydu. Bu oyunu icat eden bence dünyanın en büyük kahramanı.”
Sırtımda yazan 10 sadece bir
numaraydı. Futbol oynarken dönüp hiç geriye bakmadım.
23 Nisan 2017
A'dan Z'ye El Clasico
Alkış: Real Madrid-Barcelona ezeli
rekabetinin tarihi anlarından biri 2005 Kasım’ında Santiago Bernabeu’da
yaşanmıştı. Barça’nın 3-0 kazandığı maçta Ronaldinho’nun attığı golü ayakta
alkışlayan Real Madrid taraftarı baba-oğul hiç unutulmadı.
Bernabeu: Barcelona’nın Camp Nou’su 98
bin kapasiteli. Real Madrid’in Santiago Bernabeu ise 81 bin. İki stadın
atmosferi karşılaştırıldığında Bernabeu tribünleri çok daha ateşli. Hakemin
üstüne oynamayı biliyorlar ve son kurbanları Bayern Münih oldu.
Cruyff: El Clasico tarihinde futbolcu
ve teknik adam olarak Barcelona’nın tarihini değiştiren bir dahi. Onun forma
giyip Barça’nın Madrid’de 5-0 kazandığı maç, teknik adamlık günlerinde Camp
Nou’da yine 5 golle Real Madrid’e hezimeti yaşatmıştı Sarı Fare.
Di Stefano: İspanyol futbol tarihinde
kendi başına bir bölüm olabilecek kadar önemli bir karakter. Real Madrid ve
Barcelona’nın transferi için kapıştığı sonunda Real Madrid’in Katalanların
iddiasına göre Franco yardımıyla imza attırdığı dünyanın gelmiş geçmiş en iyi
ve çok yönlü futbolcularından.
Eto’o: Bugün Antalyaspor forması
giyiyor ama Real Madrid’in yetenek avcılarının keşfettiği Kamerunlu golcü,
değerini bilmeyen mor beyazlı kulübü, Barcelona formasıyla attığı gollerle
pişman etti. Bir şampiyonluğun ardından Real Madrid aleyhine 100 bin taraftar
önündeki kötü tezahüratı İspanya’yı ayağa kaldırmıştı.
Figo: Futbol tarihinde hikayesi daha
büyük bir transfer yoktur. Barcelona kaptanı, Real Madrid Başkanı Florentino
Perez’e evet dedi ve kıyamet koptu. Katalanlar onun için “Senden nefret
ediyoruz çünkü seni çok sevmiştik” dedi Portekizlinin ardından. Figo, futbolu
bıraktığında turist olarak bile Barselona’ya gidemedi.
Gamber: Barselona şehrinde bir gazete
ilan verip Katalanlar için bir kulüpten öte olan FC Barcelona’yı kuran İsviçreli. Ülkesinde FC
Basel’de de oynadı, FC Zurih’in de kuran isimlerden biri. Hans Kamper ya da
Katalanlara göre Joan Gamper…
Hernandez: Alejandro Jose Hernandez
Hernandez. 80 bin taraftar, 600 milyon futbolsever ve Bernabeu’daki bin
gazetecinin gözü onda olacak. El Clasico’nun hakemi Hernandez 35 yaşında. Geöen
sezon Camp Nou’da Real Madrid’in Barcelona’yı 2-1 devirdiği derbide de düdük
çalmıştı.
Iniesta: Geçen sezon Barcelona,
Santiago Bernabeu’da 4 golle kazanırken onu füzesi de tabeladaydı. Xavi
gittiğinden beri boynu büyük ama Barcelona’nın maetrosu eski fizik gücünden
uzak olsa da döktürmeye hazır yeteneğiyle yine Katalanların en büyük
silahlarından.
Leo Messi: Şampiyonlar Ligi’nde
Juventus duvarını 180 dakika boyunca aşamayan Messi için bu El Clasico -Kral Kupası finale bir kenara- sezon
finali. Barselona şehrinde artık merak
edilen iki şey var: El Clasico’nun sonucu ve Messi’nin yeni kontratı ne zaman
imzalayacağı…
Manita: İspanyolca “Hermanita"dan, kız kardeşten türeme ve küçük el anlamına
geliyor. Bu isimde 5 yapraklı bir çiçekten de futbol dünyasına sızdığını
söyleyenler var. Manita, rakibe 5 gol atmak demek. El Clasico tarihinde iki
takımın da birbirlerine 5 atıp, medyaya “Manita” manşetleri attırdıkları çok
maç var.
Neymar: Real Madrid, El Clasico’ya
Barcelona’nın 3 puan önünde ve bir maç eksiğiyle çıkıyor. Bu son 6 haftaya
girilirken Barça için son şans demek ve Katalanların 3 forvetinden biri Neymar,
bu El Clasico’da cezalı.
Pique: Dünyanın en iyi üç stoperinden
biri. Barcelona defansının sigortası, kulübün gayri resmi basın sözcüsü. Madrid
medyasının kabusu, geleceğin FC Barcelona başkanı.
Ronaldo: Real Madrid’deki en vasat
sezonunda Bayern Münih’i 3 golle uğurladı Santiago Bernabeu’dan. Messi ile
büyük kapışmasına bu kez arkasında 80 bin taraftarıyla çıkıyor. Yetenek Messi
ise çok çalışmak Cristiano Ronaldo…
Sergio Ramos: 90+’larda attığı kafa
golleriyle Real Madrid’e kupalar getiren, Pique’ye verdiği her cevapla Real
Madrid taraftarını ayağa kaldıran, yeteneğinden büyük yüreğiyle beyaz formanın
içinde güzel oyunun eşsiz bir karakteri
Tenerife: Cruyff’un Altın Jenerasyonu,
Barcelona tarihine çeyrek asır önce arka arkaya dört şampiyonluk getirirken,
Tenerife’ye çok şey borçluydular. Real Madrid iki yıl arka arkaya ligin son
haftasında Tenerife’ye kaybetmiş, Katalanlar şampiyonluk kupasını kaldırmıştı.
Ultras: İtalyan futbol kültürünün
İspanya’daki etkisi Franco sonrası yıllarda başladı. Real Madrid’in Ultras grubu Ultras Sur, Bernabeu’da artık kale
arkasında birinci katta değil, üst katlara sürüldüler. Barça cephesinde ise
Boixos Nois var ama deplasman kontenjanı olmadığından Madrid’e gelemiyorlar.
Zidane: Yan kulübede Luis Enrique,
Barcelona’nın maçında son derbisine çıkıyor. Bir gün döner mi bilinmez. Zidane,
ilk teknik adamlık denemesinde Şampiyonlar Ligi kazandıktan sonra şimdi de La
Liga şampiyonluğuna koşuyor.
22 Nisan 2017
El Clasico
REAL MADRİD-BARCELONA
23 NİSAN 2017 21:45
SANTİAGO BERNABEU
beINSPORTS 3
185 ülkede naklen
50 yayıncı
650 milyon izleyici
400 teknik ekip
40 kamera
38 Intel 360 kamera
El Clasico'da İhanet
Laporta döneminde Barcelona vs. Real Madrid
Barça ve Kaçan Yıldızlar
Ben Luis Figo
16 Nisan 2017
Orta Saha Hikayeleri
ATİBA’NIN PARTNERİ LİNDEROTH
Türk
futbolunda son 10 yılda kazanılan şampiyonluklarda defansif orta sahaların
önemi adlı bir tez yazılacaksa eğer giriş cümlesi şu olmalıdır: Mehmet
Aurelio-Melo-Mehmet Topal-Atiba. Belin sağlamsa başın dik durur. Golcüler atar,
kaleciler kurtarır, Oscar’lar belki onlara gider ama defansif orta sahalar her
şampiyonlukta en büyük karakter oyuncusudur bu oyunda. Orta saha hikayelerinin
bizden kahramanı Atiba olsun. Beşiktaş geçen sezon şampiyon oldu, bu sezon da
şampiyonluğa koşuyor ve Avrupa’da Nisan ayını gördüyse aslan payı Kanadalı
oyuncunun terinde emeğinde saklı. Dizinden 18 ay içinde 3 kez operasyon
geçirmiş bir futbolcunun 34 yaşında takımının her maçında en çok koşan oyuncu olması
sadece kendi başına bir roman da onun geçmişindeki bir isim var ki o da kısa
ama acıklı bir öykü. 11 yıl önce Şampiyonlar Ligi’nde Celtic’e karşı Kopenhag
forması giyen iki oyuncunun sığdığı bu fotoğraf karesindeki Atiba’nın partneri,
deklanşöre basıldıktan altı ay sonra Galatasaray’a transfer olmuştu. Dönemin en
muteber defansif orta sahalarından biri olan İsveçli, Atiba’dan 4 yaş büyüktü
ve kariyerinde ciddi tek bir sakatlık yaşamamıştı. En verimli çağında, 27’sinde
geldiği Galatasaray’da Linderoth 3 sezonda sadece 13 maça çıkabildi, diz
sakatlığı kariyerini kararttı ve 31 yaşında futbolu bırakmak zorunda kaldı.
Linderoth’un yanında yetişen Atiba ise ondan 6 sezon sonra geldiği Beşiktaş’ta
şimdi taraftarına “40 yaşına kadar oynar mı acaba?” sorusunu sordurtuyor.
BEREKETLİ FUTBOLCU LJUBOMİR FEJSA
Sizi ismi
spikerleri zorlayan bir futbolcuyla tanıştırmak isterim: Ljubomir Fejsa. Ama
onun özel hikayesine gelmeden Zlatan İbrahimoviç’in kulaklarını çınlatmamız
lazım. İsveçli santrforun muhteşem kariyerinden altını çizeceğim satır, 2001
yılından beri oynadığı her takımda her sezon mutlaka bir kupa kazanmış olması.
Milan’daki bir sezonu dışında Ajax, Juventus, Inter, Barcelona ve Paris Saint
Germain ile şampiyon olan Zlatan’a Ljumobir Fejsa nasıl rakip olabilir peki?
Sırp oyuncu defansif orta saha ve 29 yaşında, onu özel yapan ise “şampiyonluk
garantili” futbolcu olması! Partizan ile 2008-2011 arasında 3 şampiyonluk
kazanan Fejsa, Komşu’da Olympiakos’ta da üçleme yapıp 2014’de geldiğinde
kariyerine 6 şampiyonluk, 4 Kupa yazdırmıştı. Benfica onu Ocak 2014’te transfer
ettinde Sırp oyuncu bereketini Portekiz’e taşıdı. Kariyerinde 19 kupa olan
Fejsa bunu sadece 191 maça çıkıp yaptı. 300-400 maça çıkıp bir kupa kazanamayan
oyuncu yok mu sanıyorsunuz Avrupa’da…
REAL MADRİD’İN MAKELELE ÖZLEMİ
İspanya ve
İngiltere’de onun oynadığı dönemde futbolcularla yapılan anketlerde “Sizi en
çok zorlayan kimdi?” sorusunun cevabıydı. Claude Makelele, ayağında top gördüğü
rakibine bir ahtapot gibi sarılır ne yapar eder ya topu kapar ya oyunu bozurdu.
İki sezondur Premier Lig’de esen Kante fırtınası işte bu Fransız yapımı filmin
bir devamı. Real Madrid’in Barcelona karşısında zorlandığı 2003-2010 yılları
arasında Makelele bir referans zirvesi oldu. Katalanlar karşısında Los Galacticos,
orta sahadaki savaşçısını Chelsea’ye sattığı günden itibaren hep onu aradı. Alt
yapıdan gelen genç Borja Fernandez’den, Pablo Garica’ya, Thomas Gravesen’den
omuzlarda Arjantin’den gelen genç yetenek Fernando Gago’ya, Mahamadou
Diarra’dan “Tamam aranan adamı bulduk” denilen ve 2009’da imzayı atan Xabi
Alonso’ya kadar.. Real Madrid’in bugün de başkanlık koltuğunda oturan
Florentino Perez onu sattıktan sonra söyledikleriyle adını futbol tarihinin en
talihsiz demeçleri listesine yazdırmıştı: “Makelele’yi özleyeceğimizi
sanmıyorum. Tekniği vasat, rakipten top çalıyor olabilir ama topu ya sağına ya
soluna veriyor. Kafa toplarında zayıf ve üç metreden öteye top attığını
görmedim. Genç oyuncular gelir ve Makelele’yi unutturur.” Fransız orta sahayı
izlediyseniz Perez’in bu sözlerini okurken güldüğünüzü biliyorum. Orta saha
hikayeleri bir soruyla bitsin: “Atiba, Real Madrid’de oynar mı?” İyi Pazarlar…
9 Nisan 2017
Olympique Lyon
Avrupa
Kupaları’nda Nisan ayına geldiğinde kuranın kolayı olmaz ama Beşiktaş da son
sekizdeki rakibi de diğer takımlara bakıldığında en zor kurayı çektiler. İki
randevunun taktik savaşı, güncel satırları spor sayfalarındayken biz Pazar günü
Fransız kulübünün tarihinde bir yolculuğu çıkalım. 2000-10 yılları arasında
Şampiyonlar Ligi’nin gediklisi olan ama bir türlü bu kupada Nisan ayını
göremeyen O. Lyon ne oldu da kendini baharın en güzel zamanında Avrupa’nın iki
numaralı kupasında Beşiktaş karşısında buldu. 10 spor dalında sporcu
yetiştiren, yarışan Beşiktaş adında Jimnastik Kulübü iken futbol dışında şubesi
olmayan Olympique Lyon nasıl oluyor da Olimpik oluyor? 1899’a dönmemiz lazım.
Rugby takımı olarak kurulan yanına futbolu da ekleyen Lyon Olympique
Universitaire Kulübü’nde yarım asır sonra çıkan anlaşmazlık sonrasında futbol
şubesi Olympique Lyon olarak yola devam etme kararı aldı. İkinci Dünya
Savaşı’nın ardından zorlu yıllarda 1950’da kurulan Fransız kulübü, ülke futbol
tarihinde bugün çok önemli bir kulüp ama ilk 50 yılın ezeli rakipleri Saint
Etienne’in gölgesinde kaldığı da bir gerçek. İlk kupasını kazanmak için 14 yıl
bekleyen O.Lyon, şampiyonluk için ise 52 yıl bekledi.
“BÜYÜK BAŞKAN AULAS”
67 yıllık
tarihinde sadece 8 başkanın görev yaptığı kulübü ayağa kaldıran ve Avrupa
vitrinine sokan adam ise hala koltuğunda oturan Jean Michel Aulas. 1983’de
ikinci lige düşmüş kulübe 1987 yılında başkan olan Aulas, “4 yıl sonra Avrupa
Kupaları’na katılacağız” dediğinde Fransa’da çok insan ona gülmüş ama 1991’de
bunu başaran Aulas son gülen olmuştu. 1999’da aldıkları bir golcü ve ardından
gelen bir 10 numara ise Fransız futbolunda Lyon ambargolu yıllara imza attılar.
Sonny Anderson ve frikiklerin efendisi Juninho, 4 Mayıs 2002’de Stade de
Gerland’da Lens’i 3-1 devirip O.Lyon’a ilk şampiyonluğu kazandırdılar. Yarım
asır sonra gelen ilk şampiyonluğun ardından Fransad’da diğer takım taraftarları
için azap dolu yıllar başladı. Yedi yıl arka arkaya şampiyon olan, başarının
parayı, paranın da yeni transferlerle başarıyı getirdiği Aulas başkanlığındaki
kulüp, Avrupa’nın devlerine parlatıp sattığı isimlerle de Fransa’nı Porto’su
oldu. Essien, Govou, Cris, Essien, Abidal, Mahamadou Diarra ve Karim Benzema
isimleri O.Lyon’un ihracatını sanırım anlatmaya yeter… Paul Le Guen, Raymond
Domenech ve Gerrard Houllier, O.Lyon’da iz bırakan teknik adamlar olarak tarihe
geçtiler. Juninho ve genç Karim Benzema’nın ayrıldığı 2008-2009 sezonunda
üçüncü olan ve yedi yıllık şampiyonluk serisinin ardından bugüne kadar zirveyi
hep rakiplerine kaptıran O. Lyon, Lisandro Lopez, Gourcuff ve Gomis gibi
kalburüstü yeteneklerin varlığına rağmen bir daha gülemedi.
60 BİN KAPASİTELİ HİBRİT ÇİMLİ
STADYUM
Başkan
Aulas’ın 2008’de müjdesini verdiği ve 4 yıl sonra ilk kazmanın vurulduğu yeni
stadyumun zemini evet aynı Vodafone Arena gibi hibrit! Geçen yıl 9 Haziran’da
yeni evi Parc Olympique Lyonnais’de ilk maçına çıkan Alexandre Lacazette ve
arkadaşlarının arkasında 60 bin taraftarlık bir güç var. Euro 2016’da da sahne
alan ve 415 milyon Euro’luk maliyetiyle Fransa’nın en modern stadyumlarından
biri haline gelen ve 8 Haziran’da ilk büyük konserinde Coldplay’e ev sahipliği
yapacak olan Parc O.Lyon’da Perşembe akşamı 10 bini aşkın Beşiktaş taraftarı
olacak ama Fransızların iki taraftar grubundan da bahsetmeden olmaz...
TRİBÜNDEKİ “KÖTÜ ÇOCUKLAR”
Bad
Gones (Kötü Çocuklar) 1987’da Başkan
Jean Michel Aulas kulübün başına geçtiğinde kurulan ve bugün PSG ve Olmypique
Marsilya taraftar gruplarıyla beraber ülkenin en etkili ve sert Ultras
oluşumlarından biri. Kuzey Kale arkasını kontrol eden Bad Gones grubunun karşı
tribününde ise Cosa Nostra Lyon yer alıyor. İki Ultras grubunun da son 15 yılda
Avrupa Kupaları’nda Lyon şehrine deplasmana gelen Avrupa kulüplerine pek iyi
evsahipliği yapmadığının altını çizmem lazım. Kimsenin burnunun kanamadığı ama
Beşiktaş’ın yarı final için ilk maçta Parc Olympique Lyonnais’den gereken skoru
alıp, Vodafona Arena’da bu iş bitirmesi hepimizin ortak dileği…
8 Nisan 2017
2 Nisan 2017
Video Hakem
Direkten
dönen top, verilmeyen haklı, verilen haksız penaltı, çıkan-çıkmayan
sarı-kırmızı kartlar, canı istemeyince çizgiyi geçmek bilmeyen meşin yuvarlak,
bazen pirinç bazen patates tarlasına dönen zeminler, yağmur, kar, çamur, aşırı
sıcak, donduran soğuk.. Futbol hiçbir zaman adaletli bir oyun olmadı, düşük
skorla biten bir spor her zaman sürprize açıktır, hatasıyla doğrusuyla da
futbolu güzel yapan bu ve basit kurallarıdır. Peki teknoloji futbolu daha
adaletli bir oyun yapabilir mi? Hakem hataları sıfıra indirebilir mi? Acaba bu
kadar mükemmelik bu oyunun doğasını bozar mı? Bütün bunları önümüzdeki
sezonlara yaşayarak öğreneceğiz. Gol çizgisi teknolojisiyle top kale çizgisini
geçti mi tartışmaları artık tarihe karıştı ama bunun dünyanın tüm liglerinde
uygulanması için de çok bekleyeceğiz. Bizim ligimizde de gelecek sezondan
itibaren gol çizgisi teknolojisi uygulamasına geçileceği sözü ortadayken şimdi
Video Yardımcı Hakem’i konuşuyoruz. Fransa-İspanya maçında iki gol kararında
etkili olan Video Hakemi gün gelecek sahadaki hakemden çok daha fazla yetkiyle
mi donatılacak? Oyuncular ve teknik adamlar tartışmalı her pozisyon için video
hakeme başvurulmasını isteyebilecek mi?
FIFA’nın
uygulaması aslında basit. Gol kararı verilen pozisyonlarda ofsayt var ise video
hakemin tekrarını izlediği görüntülerden çıkacak kararı beklenecek. Penaltı
pozisyonları için de video hakemler devrede olacak. Son iki şık ise, kırmızı
kart ve hakemlerin sarı ya da kırmızı kartı doğru futbolcuya verip vermemekte
şüpheye düştüğü pozisyonlar. Maçın hakemi, video hakemine başvuracağı gibi,
video hakem de sahadaki hakemi uyarıp, kararını değiştirebilecek. İkili
arasındaki karar mekanizmasına futbolcu ve teknik adamların müdahil olabilme
ihtimali yok. Orta hakem, video hakemle anlaşmazlığa düştüğünde saha kenarına
gelip monitörden pozisyonu değerlendirip son kararını verecek. Teniste şahin
gözü ve basketbolda tekrar görüntülerle artan oyun kalitesi ve adaleti bakalım
video hakemle ile futbola ne katacak? “Video hakemin gözüne gözlük”
tezahüratlarıyla mı tanışacağız yoksa artık spor programlarında eski hakemlere
“Penaltı/penaltı değil” polemiklerinde söz mü kalmayacak? Almanya gelecek sezon
video hakem uygulamasına geçiyor, bu sezon hakem hatalarıyla kaynayan İspanya
Ligi ise hedefini Ağustos 2018 olarak belirledi. Bizde ise yeni sezon için
hummalı bir çalışma var. Video hakem uygulaması için ortak kanı 2018 Dünya
Kupası’ndan alnının akıyla çıkması halinde artık futbolun değişmez bir parçası
haline geleceği…
Video hakem
geçmişte olsa futbol tarihinde neler değişirdi? İtalyan Corriere della Sera
gazetesinin yayınladığı listeye bir göz atalım.
1- Geçen sezon Milano’da San Siro’da
Şampiyonlar Ligi finalinde Sergio Ramos’un Atletico Madrid’e attığı gol
ofsayttı, video hakem bu golü iptal ederdi.
2- Mayıs 2014’te Camp Nou’da 1-1
berabere biten ligin son hafta maçının ardından şampiyonluğunu ilan eden
Atletico Madrid’e Messi’nin attığı gole ofsayt bayrağı kalkmıştı. Video hakem
olsa, şampiyon Barcelona idi.
3- 1998’te Amsterdam’da oynanan
Şampiyonlar Ligi finalinde Real Madrid’e kupayı getiren ve Juventus’u yıkan
golü atan Mijatovic ofsayt pozisyonundaydı.
4- 2010 Dünya Kupası play-off’unda
Paris’te İsveçli hakem Hansson, Henry’nin İrlanda’ya attığı golde eli görmemiş,
Güney Afrika’daki finallere Fransa gitmişti. Aynı stadyumda video hakem hafta
içinde Griezmann’ın golünü ofsayt gerekçesiyle iptal etti.
5- 1986’da Meksika’da Maradona’nın
İngiltere’ye eliyle attığı golde video hakem olsa kararı vermesi sadece 30
saniyesini alacaktı.
6- 2002 Dünya Kupası’nda Ekvadorlu hakem
Byron Moreno, İtalya’yı yakmış, Güney Kore çeyrek finalde İspanya’nın rakibi
olmuştu. Mısırlı hakem Gamal Al-Ghandour, İspanyolların iki nizami golünü iptal
etmişti.
7- 94 Dünya Kupası’nda İtalya-İspanya
maçında İtalyanlar 2-1 öndeyken 90+ dakikalarda İtalyan Tassotti ceza sahası
içinde Luis Enrique’ye acımasız bir dirsek atmış, İspanyol oyuncu kanlar içinde
kalmıştı. Penaltı skoru 2-2 yapacak ve uzatmalarda İtalyanlar 10 kişi
oynayacaktı.
8- 2008-2009 sezonunda Londra’da
Chelsea-Barcelona Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Norveçli hakem Ovrebo, futbol
otoritelerine göre İngilizlerin 4 penaltısını görmezden geldi. Barcelona finale
çıktı. Peki, video hakem olsaydı….
30 Mart 2017
26 Mart 2017
Sözlerimi Geri Alamam
Futbol
dünyası “Ağzından çıkan lafa dikkat et, gün gelir hatırlatırlar” hikayeleriyle
doludur. Bursaspor’da parlayan ve Fenerbahçe’den Real Madrid’e uzanan bir
kariyere sahip olan Baliç’i bir cümle uzun süre peşini bırakmamıştı.
Profesyonel futbol bu, bir sezon sonrasında nerede olacağını bilemezsin. Baliç
de Galatasaray formasını giydiğinde o meşhur cümleyi hatırlattılar, bizzat bir
röportajda sorduğumu hatırlarım: “Baliç, Kefen giyerim, Galatasaray forması
giymem” dedin mi? Bosnalı büyük yetenekti, sonraları daha da geliştirdi
Türkçe’sini ama bana o gün “Ben kefen kelimesini bilecek kadar Türkçe
konuşamıyordum ki o zamanlar ağabey, söylemedim öyle” demişti. Ne diyorsa odur
sonuçta… Baliç bu konuda yalnız değil. İspanyollar hatırlattı, onların yakın
tarihinde kısa bir tura çıkalım:
GÜİZA:
“ÖLÜRÜM DE CADİZ’DE OYNAMAM”
Yolu
Fenerbahçe’den geçen ama burada mutlak golü kaçırdıktan sonra kafasını kale
direğine yaslamış “Küçük Emrah” bakışıyla hatırlanan Daniel Güiza futbola Xerez
takımında başlamıştı. Bir gün “Ölürüm de Cadiz forması giymem” dedi. Cadiz,
yetiştiği Xerez kulübünün ezeli rakibiydi. Gün geldi Güiza, 35 yaşında Cadiz’e
imza attı. O sözünü unutmayan yeni takımının taraftarı da transfer haberini
duyunca sokağa döküldü, Güizz ölüm tehditleri aldı, özür diledi, neyse ki sular
duruldu sonra…
INİESTA: REAL MADRİDLİYİM
Iniesta’nın
Barcelona tarihindeki önemini anlatmaya gerek var mı? İspanya’nın bir ucundan
ailesinin Katalan kulübünün alt yapısı La Masia’ya emanet ettiği Iniesta, 12
yaşındayken kendisine uzatılan mikrofona “Real Madrid’liyim” demişti. Kimse
çocuk yaşta ona bunun hesabını sormadı elbette gün geldi o görüntüler tekrar
yayınlandı, Iniesta yine sakindi: “Ne var yani, çocukken Real Madridliydim,
herkes olabilir” dediğinde Barselona şehrinde kimse sesini çıkartamadı.
MOURİNHO: AVRUPA LİGİ İLE
İLGİLENMİYORUM
Jose
Mourinho’nun Manchester United’da fikayasının bozulduğu kesin. Rafael
Benitez’in Fenerbahçe’nin yarı finalde elendiği Benfica’yı devirip Chelsea ile
kazandığı Avrupa Ligi Kupası’na burun kıvıran ve 3.5 yıl önce “Avrupa Ligi beni
ilgilendirmiyor. Bizim seviyemizin aşağısında” diyen Portekizli teknik adam,
şimdi 180 derece dönüşüyle “Dün, dündür” dedirtti. Manchester United, Beşiktaş
ile birlikte Avrupa Ligi’nde son sekize kalan takımlardan biri ve teknik
direktörü Mourinho artık “Premier Lig’de dördüncü olacağıma, Avrupa Ligi’ni
kazanmayı yeğlerim” diyor.
RAFA MARQUEZ: REAL MADRİD’DE OYNARIM
Rafael
Marquez, klas bir stoperdi. Barcelona bugün Pique gibi dünyanın en iyi iki
stoperinden birine sahip ama taraftara sorsanız futbolu bırakan tekmeye kafa
uzatan kaptanları Carles Puyol ve Rafa Marquez başka adamlardı. Meksikalı
savunmacı, 7 sezon Barcelona forması giydi ama arşivden çıkan bir röportaja
kendisi de güldü. Barcelona’ya gelmeden ik yıl önce kendisiyle röportaj yapan
İspanyol muhabir, Marquez’in eline Real Madrid formasını tutuşturmuş,
deklanşöre basmıştı, manşet de hazırdı: Real Madrid’de oynamaya hazır.”
Transfer olmadı elbette, hem zaten kim Real Madrid formasını giymek istemezdi
ki…
ZİDANE: BARCELONA’DA OYNAMAK KEYİF
VERİR
İspanyolların
efsane futbol dergisi Don Balon yayın hayatına son verdi ama derginin arşivi
elbette ki futbol tarihi için bir hazine değerinde. 1998 Dünya Kupası’nda
Taffarel’i iki kafa golüyle avlayan ve o dönemde Juventus forması giyen
Zidane’ı Aralık 1998’de kapağına taşıyan Don Balon manşeti de oyuncunun
sözünden vermişti: “Zidane bize özel bir itiraf yaptı: “Barcelona’da oynamaktan
dolayı büyük keyif alırım.” Zİdane haklıydı, Barcelona’da Figo gibi büyük bir
yetenek vardı, herkes onunla oynamaya can atardı ama olmadı, ikili Barcelona
yerine Real Madrid forması altında buluştular…
SİMEONE: SADECE REAL MADRİD’E GİDERİM
Jorge
Valdano, Real Madrid tarihinde futbolcu ve teknik adam olarak çok önemli bir
yere sahip. Kulübün sportif direktörlüğünü de yapan bugünler de naklen
yayınlarda yorumcu olan Arjantinli efsane, 90’ların ortasında bir vatandaşına
Real Madrid’e getirmek üzereydi. İspanyol medyası hemen oyununun peşine düşüp
röportajı patlattı, manşette; “Gidersem bu sadece Real Madrid için olacak” dedi
Arjantinli genç ve dediğiyle kaldı. Diego Simeone, Real Madrid değil ezeli
rakibi Atletico Madrid’in sembol oyuncularından biri oldu, gün geldi teknik
adam olarak takımın tarihini yeniden yazmaya başladı ve 6 yıldır da yazmaya
devam ediyor…
22 Mart 2017
19 Mart 2017
Leonardo Jardim
Beşiktaş’ın
10 kişiyle Vodafone Arena’nın çimlerine serdiği Olympiakos, 21 yıl sonra ilk
kez 3 mağlubiyet aldı diye ilk maçtan önce teknik direktörünün görevine son
vermişti. Acele etmişler demeyin çünkü aynı kulüp dört yıl önce ligde 10 puan
farkla lider olan teknik direktörüne “Valizlerini topla” demişti. Olympiakos,
İstanbul’da Beşiktaş’a teslim olmadan 24 saat önce o adam Monaco’nun başında
son 10 yılın en başarılı teknik direktörü Pep Guardiola yönetiminindeki
Manchester City’yi Şampiyonlar Ligi dışına itti. Yine Portekizli yine
futbolculuk kariyeri olmayan biri var karşımızda. Leonardo Jardim, 15 yıl önce
Portekiz’in Madeira Adası’nda ismini kimslerin bilmediğii Camacha’da yardımcı
hoca olarak başladığı kariyerinde basamakları üçer beşer değil birer birer
çıktı. 2009’da Beira-Mar’ı Portekiz Süper Ligi’ne çıkarttığında ülkede artık
herkes tanıyordu onu. Teknik adamlar kıyma makinesi Olympiakos ile olan altı
aylık hikayesinin ardından Sporting Lizbon’da gençlerle takımı zirve yarışına
sokunca ülke dışından da taliplileri çıkmaya başladı. Monaco’ya gelen Rus
sermayesinin, PSG gibi bir dev karşısında ezileceğine inananlar çoktu ama
Jardim, Fransa’da bütün futbol ezberlerini bozan adam oldu. 2003-2004 sezonunda
vatandaşı Mourinho’nun çalıştırdığı Porto’ya Şampiyonlar Ligi finalinde
kaybeden ve 13 yıl tek bir kupa bile kazanamayan Monaco bu sezon şampiyonluğa
koşarken, Avrupa’nın en çok gol atan takımı da olmayı başardı. Kulübün Rus
patronu Dmitri Rybolovlev, Ranieri döneminde akıttığı milyonları Leonardo
Jardim döneminde kısmış olmasına rağmen 42 yaşındaki Portekizli teknik adamın
cımbızla seçilmiş gibi duran prensleri, Monaco’yu zirveye taşıdı. 18 yaşındaki
“Yeni Thierry Henry” denilen Kylian Mbappe, Caen’den sadece 4 milyon Euro’ya
alınan, orta sahanın canavarı 21 yaşındaki Thomas Lemar’a menajer Jorge
Mendes’in Benfica’dan 16 milyon Euro’ya getirdiği 22 taşındaki Bernard Silva’yı
da ekleyelim. Sağ bekten ortaya saha devşirme 23 yaşındaki Brezilyalı Fabinho,
solda harikalar yaratan 22 yaşındaki Benjamin Mendy ve yine 22 yaşındaki Timoue
Bakayoko’yu aynı kadroda buluşturan futbol aklının, kendisini 10 puan öndeyken
kovan Olympiakos kulübüne bir selamı olmalı elbette. Leonard Jardim adını
ilerleyen yıllarda çok daha fazla duyacağız, bugüne kadar Mourinho gibi kendine
“Special One” (Özel biri) demediğini bu Pazar not düşelim…
Yerli mi Yabancı mı?
Lig
şampiyonluğu için yerli teknik adam mı, yoksa kulübe yeni bir vizyon
kazandıracağı söylenen yabancı teknik adamlar mı? Bu soruyu Avrupa’da soran ve
cevap arayan tek ülke biz değiliz. Türk futbolunda yabancı bir teknik adamın
(Zico/Fenerbahçe) şampiyonluk yaşadığı sezondan bu yana 10 koca yıl geçti. Bu
sezon da 18 takımın sadece 5’inde yabancı teknik direktör yapıyor ve bunlardan
ikisi şampiyonluk yarışına ilkbaharı görmeden havlu atan Fenerbahçe ve
Galatasaray. Soruyu yüksek sesle seslendiren Fransızları sona bırakayım.
İngiltere’de 20 kulübün 15’inde yabancı hoca var. İspanyollarda 7 yabancı
teknik adam görev yapıyor. Alman kulüplerinden altısı kendini yabancı teknik
direkrtörlere teslim etmiş. Bu konuda her zaman tutucu olan İtalyanlar 4 ile
yetinirken Fransızlarda 6 yabancı teknik adam var ve bunlardan 3’ü, Portekizli
Jose Mourinho modasının rüzgarına kapılıp ufaktan marka olmayı başarmış
isimler. Fransızların sorusuna gelelim şimdi: 2013’te İtalyan Carlo Ancelotti’nin
şampiyonluğundan önce mutlu sona ulaşan son yabancı teknik adam yine Paris
Saint Germain ile, 23 yıl önce Artur Jorge ise gerçekten Fransız futbolunun
yabancı teknik adamlara ihtiyacı var mı? İlk maçı 4-0 kazanıp, Barcelona
karşısında futbol tarihinin en büyük geri dönüşüne seyirci kalan Paris Saint
Germain’in İspanyol teknik direktörü Unai Emery’in basiretsizliği mi bu sorunun
cevabı yoksa Manchester City gibi bir devi kupa dışına iten Monaco’nun hocası
Leonardo Jardim’in şovu mu? Fransızların
hep bardağın dolu tarafına baktıklarını düşünürsek…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















































