Arşiv: 5 Mayıs ve Hector Cuper




İspanya'da 1989-1990 sezonunda Hugo Sanchez'in Real Madrid formasıyla bir sezonda attığı 38 golün ardından Pizzi ve Ronaldo 30 barajını geçmişlerdi. "Harbi" Ronaldo'nun Barça formasıyla attığı 34 golün ardından son 3 sezona kadar gol kralları yine 30 barajının altında kaldılar ki bu patlama öncesindeki son kral da Güiza'dır. Ardından Forlan, 32 gol attı. Messi, 34 ile devam etti ve geçen sezon Cristiano Ronaldo 41 gol attı. Bu sezon Messi ve Ronaldo'nun rakamları artık yeter dedirtiyor. 50'ye kadar yolları var kalan iki maçta! Gol dağılımları tabloda. Messi, Espanyol derbisi ve Betis deplasmanı oynayacak. Cristiano Ronaldo ise bu akşam Granada deplasmanında ve son hafta Mallorca ile Santiago Bernabeu'da. Bilbao deplasmanı da gösterdi ki bütün takım Ronaldo'ya çalışacak kalan iki maçta...
5 Mayıs Cumartesi
Arşiv:
28 Nisan Cumartesi
Sene 2012 Jupp Heynckes, Bayern Münih’in başında. Allianz Arena’da ilk maçı 2-1 almışlar. Real Madrid’in rövanş için motivasyonu efsane yıldızı Juanito’nun unutamadıkları bir demeci: “Santiago Bernabeu’da 90 dakika çok uzundur.” Basın toplantısında İspanyol gazeteciler de bunu soruyor Heynckes’e, “İyi bilirim” diyor 67 yaşındaki Alman teknik adam. O bilmeyecek de kim bilecek…
Sene 1985... Jupp Heynckes. Borussia Monchengladbach’ın hocası. UEFA Kupası’nda çeyrek finalde rakipleri Real Madrid. Düsseldorf’taki ilk maçta Real Madrid’i hezimete uğratıyorlar. Skor 5-1…
Muhteşem geri dönüşlerin takımı Real Madrid, yarı finalde de yine efsane iki maç oynuyor. San Siro’da İnter’e 3-1 mağlup oluyorlar. İki Tardelli bir de Salguero kendi kalesine. Real’in golü Valdano’dan. Rövanşta 90 dakikayı Real Madrid 3-1 kazanıyor. Uzatmalarda Santillana’nın iki golüyle Real Madrid finale çıkıyor ve bir başka Alman, Köln’ün elinden kupayı alıyorlar.
Jupp Heynckes’in yolu 12 yıl sonra bir kez daha Santiago Bernabeu’ya düşüyor. Bu kez rakip kulübede değil. Real Madrid’in hocası Heynckess, takım ligde iyi gitmiyor, Barcelona’nın şampiyon olduğu sezonu Bilbao ve Sociedad’ın ardında dördüncü sırada bitiriyorlar ama 32 yıl sonra en büyük kupayı getiren de Heynckes oluyor. Rakip finalde Juventus, kupayı getiren tek gol Mijatoviç’ten...
Koltuğu devraldığı Rijkaard kadar hiçbir üst düzey teknik adam bu kadar yokuş aşağı koşmamıştır futbol dünyasında. Bir sene inziva ardından Galatasaray'da yaşadığı hayal kırıklığı, azalan talipliler ve vitrinden düşmek için yeterli bir tercih. Avrupa futbolundan uzakta Erik Gerets gibi garip bir milli takım tercihi. Guardiola, Rijkaard'ın mirasını mı yedi? Yedi, yemedi, yediyse de helalı hoş olsun derler adama, Barcelona, Rijkaard'ın babasının malı değildi. Bir geleneği devam ettirdiler. B takımından gelip hiçbir hoca onun kazandıklarını kazanamaz bu futbol dünyasında. Birinci sezonundan itibaren de "Barcelona dışında bir takımda başarılı olana kadar rüştünü ispat edemeyecek" kılıcı kafasının tepesinde sallandı. 2008-2012 arasında Guardiola'daki fiziki değişim inanılmaz. Her şeyi kazanan, stadyumlardan güle oynaya çıkan, kazandıkça medyanın eleştirilerinden muaf olan adam kırklarının ilk yarısında 4 yılda çöktü. Çünkü Barcelona'yı tek başına idare ediyor. Geçen yıl Kral Kupası finalinde maç uzatmalara gitmeye yakınken yanımda oturan Barcelona'lı gibi birçok Katalan da onun oyunu okuyamadığını ve maç çevirecek hamleleri yapamadığından muzdarip. Garip ama gerçek... Yetiştiği kulüpte 3 yılı doldururken o koltukta, sözleşmeyi uzun tutmak yerine bir yıl uzatmakla gideceğinin sinyalini geçen yıl vermişti zaten... Futbolcusu kanser olmuş, yardımcısı kanser olmuş Guardiola, bir fıtıkla devam ediyor hayatına... Doktorların ona artık biraz dinlen, kenara çekil dediği söyleniyor...
Üç yılda Guardiola ile kazanabilecek ne varsa kazanıyorsun, bütün dünya senin peşinden koşuyor, en sempatik takım sensin, topun kralını sen oynuyorsun, en çok sen izleniyorsun ama Deloitte Para Ligi'nde hala zirveye çıkamıyorsun. Real Madrid bırakmıyor sana o zirveyi. İspanya'da yayın havuzunun yüzde ellisini iki büyük olarak paylaşıyorsun, Avrupa'nın en büyük stadı sende, forman, bayrağın dünyanın her yerinde satılıyor, 40 yıl sonra bir kuralını çöpe atıyor, formanın dünyanın en pahalı reklamını alıyorsun, operasyon harcamalarının neredeyse tamamını sponsorlara ödetiyorsun, alt yapın dünyanın en iyisi, her sene 3-5 adam yetişiyor, 1-2'sini takıma monte ediyorsun ama elindeki kadroya takviye yapman gerektiğinde para musluklarını kısan bir başkanın var ve hala yüz milyonlarca Euro borç batağındasın...
Sezon çok uzun ama 3 gün futbolda çok şeyin değişmesi için yeterli bir süre. Takvimi geri saralım. El Clasico akşamında Barcelona kazansa puan farkı bire düşecek ve ertesi gün 10 puanlık farkın kapanması nedeniyle Jose Mourinho toplu tüfekli saldırıya uğrayacaktı. Olmadı, 3 yıllık serinin ardından bu sezon olmasa gelecek sezon olacak olan oldu. Real Madrid, ligin fişini çekti ve el bombası Guardiola’nın kucağında kaldı. Barcelona-Chelsea maçı bir dram. Savunmanın bir sanat olduğunu gösterseler de, onca dakika 10 kişi oynasalar da Chelsea, karşısında tam kadro bir Barcelona bulsa Camp Nou’dan çıkamazdı. Ne kaçan pozisyonlar, ne direkler, ne Messi’nin ben de insanım oyunu...
Barça bu sezonki transfer politikasıyla, gidenlerin yerine adam koymayarak ikinci hedefini de dipsiz kuyuya attı. Guardiola’nın eline bırakılan el bombasının pimi de böyle çekildi. Real Madrid, 10. Şampiyonluğa giden yolda bu kupada en baş belası takıma elendi. Herkesin bir baş belası var bu futbol dünyasında. Bayern Münih de Real Madrid’inki.. 3 günde çok şey değişti. Mourinho, kaybedilen yarı finalin ardından “Kalıyorum” derken, Barcelona’da Guardiola, başkanla 4 saatlik pazarlık masasına oturdu ve...
20-25 yıl önce başka bir futbol oynanıyordu. Eskinin uçuk gol rekorlarını, galibiyet sayılarına hep kırılamazmış gibi bakardım. Bir sezonda 40 gol atmak. Bir takımın 100 golün üstüne çıkması... 2-3 yıldır bireysel rekorlarını paramparça eden iki süperstarın istisnasız her maçını izliyor, bu tarihe canlı tanıklık ediyoruz. Real Madrid’in 22 yıl önceki rekoru da böyle uçuk bir rekordu. Real Madrid’in 80’lerin sonunda yakaladığı efsane kadro, Akbaba Beşlisi, Toshack yönetiminde 107 gol atmıştı. Mourinho’nun takımı Camp Nou’ya giderken cebinde bu rekoru egale etmiş kartvizitini taşıyordu.
Şampiyonluk yarışı kadar önemli bir diğer istatistik ise son 5 yılda geriden gelip galibiyet sayısında beraberliği bulan (86-86) Barcelona’nın kazanıp El Clasico’da öne geçme ihtimaliydi.İki takım da Şampiyonlar Ligi deplasmanlarından mağlup döndüler. Real Madrid çok daha fazla efor sarfeden takımdı. Bayern Münih, Chelsea’dan çok daha dişli bir takım. Topa sahip olmazsan yorulursun. Barça, şanssız olduğu akşamda Chelsea’ye mağlup olurken, aslında haftalar öncesinden fizik probleminin sinyallerini veriyordu. Real Madrid daha sert, daha sağlam... Barça daha kırılgan ve daha yorgun...
İki ihtimalin Real Madrid’e yaradığı bir 90 dakikaya, kendi evinde Barça’nın yine bayıltarak başlamasını beklemek doğaldır. Guardiola ‘Onlar buraya kaybetmemek için değil, kazanmak için gelecekler” demişti maçtan bir gün önce. David Villa’nın sakatlığı sonrasında transfer yapmamak, Mascherano’dan stoper yaratıp ısrarla kaliteli bir stoper almamak, Abidal’ın yaşadığı büyük talihsizlik... İdmana 15 A takım oyuncusuyla çıkıp, genç takımdan sürekli olarak çift kaleler için adam çağıran bir takımdan bahsediyoruz. Bugün 90 dakikanın genelinde, Premier Lig’de Manchester City’nin sallandığı haftalarda ne yaşadıysa, aynısını yaşadılar. Büyük maçlara, derbilere zinde çıkacak olan onbir ligde de fasulyeden rakiplere karşı ter döktü. Bu bir teknik adam tercihidir.
Thiago’dan istedikleri verimi alamadılar. Guardiola gemileri yakıp Xavi’yi oyundan aldığında da Real Madrid’in attığının bir benzerini 1 dakika önce oyuna giren Alexis ile buldular. 1-1’e kadar oynadıkları oyun, bu maçı çevirirler havasında değildi. Khedira ve Alonso ile iki stoperin önüne seti kuran Mourinho, Barça’nın en büyük kozu aşırtma topları kesmeyi başardı. Adriano kısıtlı bir adam, Alves röportajındaki kadar iyi değildi...
Real Madrid bu kez kavga etmeden sert durmayı başardı sahada. Bunda 4 puan önde olmanın özgüveni de fazlasıyla etkiliydi tabii. Yedikleri golün ardından Mesut’un nefis pasıyla da Ronaldo ile ikiyi buldular. Raul’un Camp Nou’ya çektiği sus’un ardından Ronaldo’nun “Sakin olun, ben burdayım” jesti, ona yakıştı doğrusu. 42 gol atan adamın da biraz kibiri olsun değil mi?
Sahadaki oyundan bağımsız bu iki fotoğraf karesini sona sakladım. 90 dakika öncesi Mourinho ve Cristiano Ronaldo'nun tavırları soyunma odasında anlaşmışçasına benzer. İkisi de selamı almıyorlar, gözlerini kaçırıyorlar...
20 Nisan 2012 Cuma
Del Piero'nun Juventus kariyeri Raul'un Real Madrid kariyerinden de uzun. 20 sene. Öyle 20 sene yazmak kolay, gel de oyna! Del Piero üç yaş daha büyük Raul'dan. Juventus'un yeni sezon kadrosunda ona da yer yok. Biraz vefasızlık var işin içinde. Conte'nin fazla profesyonelliği. Bir yıl daha kalmak istese de geçen sezon yapamadıklarını bu sezon yaptılar Del Piero'ya. Küme düştüğünde gemiyi terk etmeyen üç adamdan birine... Dört gün sonra yeni biyografisi çıkıyor piyasaya. Pes etmediğini o kitabın kapağından ilan ediyor Del Piero. Daha oynayalım diyor. Onun bileti yüksek ihtimalle ABD'ye...
Destek olur muyum? Olmamak mümkün mü? Buradan yolu geçenler destek olmaz mı? Mutlaka olurlar. BİRSİLGİBİRKALEM sosyal sorumluluk projesine katkıda bulunmak isterseniz, ihtiyaçları bir ısıtıcı, birkaç defter, bir kutu kalem, 5-6 çorap olan çocukların yüzünün gülmesini isterseniz bu siteyi ziyaretin edin lütfen.
Röportaj: Sid Lowe (Guardian)
Seksenyedi yazıydı. Son model Mercedes’inde Napoli tabelasını gördüğünde güldü ve yanındaki karısına “Hatırlıyor musun?” dedi. “Neyi?” dedi Giovanna... “20 yıl önceyi... Fiat 600 ile gelmiştik Napoli’ye. 60 bin liret taksitlerini ödüyorduk.” 20 yılda onca şey yaşamışlardı, Luciano onca araba değiştirmişti. Kafa sallamakla yetindi Giovanna Moggi...
1967’de Büyük Inter’i yaratan Helenio Herreira, şampiyonluğu Juventus’a kaptırdığında 30 yaşındaydı Luciano Moggi ve taraftarı olduğu kulübün zaferini kutlarken; bir yandan da “Benim yerim futbol dünyası” dedi. İşten kalan vakitlerinde, hafta sonlarında durmadan maç izliyordu ufak stadyumlarda. Futbolcularla arkadaş olmayı başarmıştı. Onların sevdiği üç şeyden iyi anlıyordu: Kadınlar, arabalar ve futbol dünyasının dedikoduları... Yıllar sonra “Futbolcularla arkadaş olmak istiyorsanız, bir yemekte susup onları dinleyin. Onlar yalnız adamlardır ve konuşmak isterler” dedi. Bir spor gazetecisi Pini Zahavi’nin varlığından elbette haberdar değildi. İsrailli gazeteci o yıllarda Moggi ile aynı taktiği kullanıyor ve futbolculara yakın olmak için muhabbet adamı rolüne soyunuyordu. Zahavi yıllar sonra dünyanın bir numaralı menajeri olacak ve Moggi ile aynı transfer masasında onlarca futbolcu için pazarlık yapacaktı...
Avrupa’nın en muteber gençler turnuvası İtalya’da oynanıyordu ve Viareggio Cup’un müdavimi olan Moggi, 20 yaş altındaki genç yetenekler hakkında detaylı dosyalar tutmaya başladı. Ailelerine araştırdı, evlerine kadar gitti ve menajerleri olmak için saatlerce dil döktü... Başardı da... 1968 yazında hayatı değişti. Dönemin bir numaralı menajeri İtalo Allodi elinden tuttu Moggi’nin. Inter’i Inter yapan transferlerin baş sorumlusunu Torino’da Angelli Ailesi çağırıyordu ve Moggi, taraftarı olduğu kulübün kapısından Allodi ile birlikte girdi. Dosyalardan ilk çıkan isim Moggi’nin Floransa’da ufak bir kulüp olan Catolica Virtus’ta keşfettiği Paolo Rossi idi! Kimsenin tanımadığı Rossi ile birlikte Claudio Gentile’yi de bulup çıkartan Moggi idi. İki genç de İtalya’nın efsaneleri olacaktı bir zaman sonra...
Juventus alt yapısında tonla genç vardı ve A Takım’a çıkamayacağı belli olan isimleri allayıp pullayıp satma görevi Moggi’nindi. “Gelecekte milli takımın sol beki olacak” diye sağa sola haber saldığı Cheula’yı iyi paraya sattı. Cheula’dan bir daha haber alınamadı! Patronu Allodi, Juventus yönetimiyle ters düşüp ayrıldığında Moggi “Ben kalıyorum” dedi ama büyüyen egosu bir zaman sonra Juventus’ta efsane Boniperti’ye çarptı. 1976’da valizini toplayıp Roma’nın yolunu tuttu. AS Roma kulübünde çalışmak kadar başkentin etkili politikacıları ve gazetecilerini tanımak birinci hedefiydi. Yıllar sonra Hristiyan demokratlarla kurduğu dostluklar futbol arenasında çok işine yarayacaktı.Geldiği gibi eski kulübü Juventus’a ilk darbeyi vurdu ve Pruzzo’ya imza attırıp, oyuncuyu isteyen zengin Juventus’u medya karşısında zor durumda bıraktı. İtalya, yaptığı transferlerle kuzey ve güney takımları arasında dengeyi bozan Moggi’yi konuşuyordu artık…
Gazeteciler her zaman baştacı oldu Moggi için. Onlarla arasını hep iyi tuttu ve yarım kilo prosciutto, parmesan ve bir şişe şarap ile başlayan minik hediye sepetleri bir zaman sonra yerini kaşmir paltolar ve pahalı saatlere bıraktı. 20 yıl sonra da o pahalı saatleri vermeye devam edecekti ve futbol dünyası 2006 yılında İtalya’daki Calciopoli skandalıyla tanışacaktı... AS Roma’da işleri yolunda gitmedi, kulübü satın alan patron ile yıldızı barışmadı ve Moggi altın kuralı devreye soktu. Roma’dan kim nefret ediyorsa, oraya gitti. 1980 kışında çantayı topladı ve Lazio’nun kapısından içeriye girdi ve girdiğine de pişman oldu. İki ay sonra “Totonero” skandalı patlak verdi. İtalya’nın ilk büyük şike skandalını ihbar eden bir manavdı. Massimo Cruciani ve “La Lampara” adlı restorantın sahibi Alvaro Trinca, bahis tutkunuydu ve restoranta gelen Lazio yönetimi ve futbolculara onlara kaybedecekleri maçları “söylüyorlardı”. Problem maçların o skorlarla bitmemesiydi. 23 Mart 1980’da İtalya Serie A’da maçların oynandığı yedi stadı polis ve savcılar bastı... Lazio ve Milan kısa sürede küme düşürüldü. Moggi “Ben yeni geldim. Hiçbir şeyden haberim yok” dedi ve kendini kurtardı.
Başkent ona uğursuz gelmişti. Lazio düştüğü ikinci ligden dönemeyince Moggi yine valizi topladı. 82 baharında Lazio çırpınırken o altın kuralı ikinci kez devreye soktu. Bu kez eski kulübü Juventus’un ezeli rakibi Torino ile el sıkışmıştı. Saffet Susiç’i keşfeden de Moggi idi. Onu evinden alıp italya’ya getiren de... Ama İnter’in parası daha çoktu. İki kulüp birbirine girdi ve federasyon Torino ve Inter’e “İkiniz de alamazsınız” deyince Paris Saint Germain’li Saffet Susiç efsanesi doğdu. Moggi’nin olduğu kulüp daha şampiyonluk yüzü görmemişti ama adamda şeytan tüyü vardı. Ertesi sezon Torino küme düşmekten zor kurtuldu ve ardından Moggi transferlerle takımı toparladı.
Torino taraftarı tribünlere döndü ve takım 80’lerin ortasında zirve yarışı verir hale geldi. Juventus yönetimi Moggi’den intikamını Aldo Serena transferiyle aldı. Torino’ya gelmesi beklenen forvet, öteki tarafa gidince şehirde kıyamet koptu. Torino taraftarı “Angelli’nin casusu Moggi” pankartları açtı ve İtalyan tribün tarihinin unutulmaz pankartlarından biri tribüne asıldı: “Almayın, hep satın. Biz de Pazar günleri kayak yapmaya gidelim.” “Lucky Luciano” o kafiyeli “Moggi Moggi, Quanti soldi rubi oggi? (Moggi bugün ne kadar çaldın?) tezahüratını duyduğunda bir yıl sonra bitecek olan kontratını çöpe attı ve sağlığı için kuzeyden yine güneye bir yolculuğa çıktı. İtalya’da herkes onun sadece bir transfer sihirbazı olmadığını biliyordu. Hakemlere en yakın isimdi ve kurulları da etkisi altına almıştı. Sahaya bir bozuk para atıldı diye kaybettikleri maçı, masada 2-0 kazanan Moggi’nin bu hünerlerine hayran kalan Napoli’nin efsane başkanı Corrado Ferlaino’ydu...
Eşsiz yeteneğini Moggi’nin hünerleriyle birleştirdi ve ertesi sezon UEFA Kupası’nı alan takım, final öncesi Juventus ile eşleşti.. Sonucu Alman hakem Kirschen belirledi ve UEFA bir daha Kirschen’e maç vermedi. Moggi finalde de iyi çalıştı. Arie Haan yönetimindeki Stuttgart’ı Napoli’de devirdikleri gecenin devamında Excelsior Hotel’e hakem Germanakos ve iki yardımcısı için üç kadının yollandığı La Gazzetta dello Sport tarafından sabahın dördünde belgelendi...
Maradona’yı kaybederse koltuğunu da kaybedeceğine iyi bilen Moggi, onun tüm kaprislerine boyun eğdi; ta ki bir gün Napoli, Moskova deplasmanına gitmek için havalanına geldiğinde Maradona evinden “Canım istemiyor, gelmiyorum” diyene kadar... Moggi’nin yolladığı 4 takım arkadaşı da Arjantinliyi ikna edemeyince uçak onsuz Moskova’ya uçtu. Maradona oynuyordu ama bu kez saha dışında. Ertesi gün uçağa atlayıp Moskova’ya geldi ve tam işler düzeldi derken “Moskova’da turistim. Sahaya çıkmayacağım” dedi. Moggi için tek yol vardı, umutsuz ve sonu olmayan bir yol. “Ya ben; ya Maradona” dedi. Napoli elbette ki “Maradona”dedi ama ne tesadüftür ki (!) birkaç gün sonra Arjantinli’nin doping testinde kanında kokaine rastlandı.
Torino ve Roma bile bile lades oldular. 90’ların başında yine Moggi ile çalıştılar. 1994 yazında Angelli Ailesi ve kulübü Juventus çok ama çok yakından tanıdığı Luciano Moggi’ye “Gel” dedi. İtalya’nın “Yaşlı Kadın”ı celladını kendi seçti. Juventus’a Moggi 12 yılda büyük yıldız adayları ve yıldızlar (Zidane,İbrahimoviç, Nedved...) getirdi, takım şampiyonluklar, Şampiyonlar Ligi kazandı, doping iddialarının arkası kesilmedi. Moggi’ye göre İtalya’da kimse Juventus’un başarılarını çekemiyordu...
Juventus, iki yıl arka arkaya şampiyon olmuş, İtalya Milli Takımı, 2006’da Almanya’daki Dünya Kupası’na hazırlanıyordu. İktidardan giden Berlusconi’den koltuğu alan Prodi döneminde savcılar kilitli dolapları açtılar. “Lucy Luciano” hep şanslıydı, hep kurtulmuştu ama bu kez değil! Berlin’de Cannavaro kupayı kaldırırken, Juventus ecelini bekliyordu ve savcılığın kapısında çıkan Moggi, gazetecilere sadece bir cümle söyledi o gün. İtalya’da herkesin 30 yıldır bildiği ama söyle-ye-mediğini: “Ne yaptıysam Juventus için yaptım...” Roma, Lazio, Torino Napoli için yaptığı gibi...