10 Nisan 2018
8 Nisan 2018
Okan Kardeşim Neredesin?
Formasını
bir daha giymemek üzere çıkardığı günden üç yıl sonraydı. Teknik
direktörlüğünün ilk zamanlarıydı ve hazırlık kampında çift kale maçlarda
oynamaya bayılıyordu. Futbolculuğu kafada bitirmemişti sanki o yüzden sormuştum
kendisine: “Hagi, 2-3 sezon daha oynamaz mıydın?” Nefis bir cevap vermişti:
“Hafta sonlarında maçları oynardım ama beş gün idman yapacak ne kafa ne de
gücüm kalmıştı. O beş gün idmanı yapamayan da oynamayı hak etmez, o yüzden
bıraktım.” Zinedine Zidane, 2006’da finalde Materazzi’ye kafayı atıp
kramponlarını çıkardığında 34 yaşındaydı. Lig, kupa, Şampiyonlar Ligi ve Fransa
Milli Takımı… Bir yılda 60’ın üzerinde maça çıkan Zidane “Artık bu tempoyu
vücudum kaldırmıyor” demişti. Uzun yıllar “Ya başarısız olursam” diyerek
ertelediği teknik adamlığında ise iki Şampiyonlar Ligi Kupası’nı arka arkaya
kazandı, geride kalan haftada da eski takımı Juventus’u sürklase edip bir
üçüncü kupanın yolunda yarı final biletini cebine koydu…
Oyunun
hızlandığı, güçlü fizikleriyle rakibe acı çektiren defans oyuncularının olduğu,
yetenek bir yere kadar önce profesyonel olmalısın günlerinde en tepede olmak
isteyenlerin hayatlarından feda ettikleri şeyler var. Messi artık sabaha kadar
pizza yemiyor, Güney Amerikalı futbolculara mangal partilerinde uzak durmaları
öneriliyor. Her takımda yeni gelen teknik adamın basit kuralıdır.
Özgürlüklerden yanayım diye dolananlar, “Vücut sizin, en iyi de siz bakarsınız,
ne yerseniz yiyin” ile tesislerin restoranındaki mayonez, ketçap ve gazlı
içeceklere yan basmazken, bazıları beslenme uzmanlarıyla çalışıyor. Yılların ezberidir,
maçtan bir gün önce kırmızı et ve sebze yenir, maç günü öğle yemeğinde ise
tavuk ve makarna… 90 dakikalık efor için protein de karbonhidrat da mühimdir de
25 futbolcunun 25’inin de bedeni, alerjileri, yiyeceklere toleransları bir
midir, işte uzmanların devreye girdiği an budur…
Finalde
kaybettiği 2014 Dünya Kupası’nın ardından İtalya’nın ufak bir kasabasında
yaşayan Doktor Guiliano Poser ile çalışan ve onun öğütlerini telefon ya da
e-posta ile almak yerine düzenli olarak ziyaret etmeyi tercih eden Messi’nin
sizce o turnuvada 4 kilo fazlası var mıydı? Bence yoktu ama doktor Poser,
Arjantinli 10 numaraya yazdığı yemek listesiyle onun bütün yaşam biçimini
değiştirdi. Messi, kaslarına zararlı olan şekerden uzak duracak, enerji
içeceklerinden içmeyecek, tuz miktarı ne az ne çok olacak ve en önemlisi uyku
dışında hareket etmediği zamanın süresi yarım saati geçmeyecekti. Bir
futbolcuyu sadece yetenekleriyle değerlendireceksek parmağımızla Messi’yi
işaret ederiz ama günlük içeceği su miktarı bile belli olan bu yıldızın uyuduğu
uykunun süresinin kontrol altında olduğunu bilmeyebiliriz.
Fransız
doktor Patrick Lemoine’e göre birinci şart uyku. Birçok futbolcuya danışmanlık
veren Lemoine, futbolcuların her gün aynı saatte uyanması gerektiğini ve uykusu
geldiği anda da yastığa kafasını koyması gerektiğini söylüyor. Doğru idman,
fitness çalışması, özenli beslenme… Her şey bununla bitmiyor elbette bugünün
futbolunda. Adale ağrıları çeken futbolcunun sorunu bacaklarında değil çürük
dişinde olabiliyor mesela. Osteopati uzmanları devreye giriyor ve sakatlığı ya
da hastalığı bir sonuç olarak alıp hikayeyi başa sarıp koruyucu hekimlik
yapıyorlar. Kinesioloji uzmanları hareket eden kaslarındaki enerji akışını
kontrol altında tutup, zayıf bölgelere işaret ediyorlar. Fransa’da son yıllarda
luminoterapiyle uyku problemi çeken futbolcular için özel ışıklar ve duvar
rengi seçimleriyle, sahada ayaklarıyla koşan beyinleriyle iş bitirenlerin
mental olarak da sağlıklı olmalarını sağlıyorlar.
Bir eski
zaman hikayesidir. Beşiktaş’ın menajerliğini yaptığı dönemde Sinan Engin
trafikte takımın yıldız adaylarından Okan Koç’a rastlar ve hemen cep telefonunu
çaldırır: “- Okancım neredesin? Evdeyim abi.” Sinan Engin, gereğini yapmıştır
elbette.. . 6 yıl önce 30 yaşında futbolu bırakan Okan Koç’a bir soru daha
sormaya gerek yok : “Okan kardeşim neredesin demiyorum, biliyorum ki evdesin.”
1 Nisan 2018
Dede-Baba-Oğul
![]() |
| Dede Marcos Alonso İmaz ve oğlu |
Kuşaklar
boyu aynı mesleği yapan esnafın verdiği bir güven duygusu vardır, ne satıyor
olursa olsunlar dükkanlarına girdiğimde bir huzur kaplar içimi. Bir köfteci de
olabilir, bir kumaş dükkanı da, bir turşucu da, bir balık tezgahı da. Duvarda
aile büyüklerinin fotoğrafı asılıdır, bilirsiniz ki bu aile bu işin erbabı ve
bir ömür değil bir asırdır yapıyorlar ve evet para yapan sattıkları ama asıl
önemlisi esnaflık itibarları. Sanatkarlığı, zanaatkarlığı kuşaklardan kuşaklara
aktardık ama söz konusu spor olunca almamız gereken çok yol var. Dede-baba-oğul
milli futbolcu yok mesela spor tarihimizde. Başka spor dallarında da
araştırdım, bulamadım, “Biz varız” diyen üç kuşağın hikayesini burada anlatmaya
hazırım. Çocuklarının iyi bir eğitim alması için amatör ya da profesyonel
spordan bir zaman sonra uzak durmasını isteyen eski futbolcuları da
anlayabiliyorum. Vakti zamanında eğitimini bir noktada bırakmış bir çocuğun
gelecekteki evladına verdiği sözdür “Oku ve adam ol” fikri. Baba yüreğidir
anlarım ama sporda başarının sürekliliği için o güzelim esnaf aileler gibi
kuşaklar boyu soyadının bayrağını taşıyacak sporcu ailelere de ihtiyacımız var.
![]() |
| 3 Kuşak Forlan |
Uruguaylı
Diego Forlan, Meksikalı Javier Hernandez, Kuzey İrlandalı Warren Feeney,
Mısırlı Hazem Emam, Slovak Vladimir Weiss ve Malta’dan Andre Schembri futbol
tarihine dedeleri ve babaları da milli futbolcu olarak geçmiş isimlerdi. Onlara
bir isim daha eklendi hafta içinde. İspanya’nın Arjantin’e tarihi bir hezimet
(6-1) yaşattığı akşamda Marcos Alonso oyuna girdiğinde İspanyollar da kendi
spor tarihlerinde yeni bir sayfa açtılar. Santander’li bir ailenin oğlu olan
Marcos Alonso İmaz 1933 doğumluydu ve 22 yaşında İspanya-Fransa maçında ilk kez
milli formayı giymişti.
![]() |
| 3 Kuşak Hernandez |
Alfredo di Stefano ve Puskas’lı kadrosuyla 5 Şampiyon
Kulüpler Kupası kazanan Real Madrid’in defansında değişilmez bir isim olmayı
başaran dede Alonso, tarihin en iyi 90 dakikalarından biri olarak kabul edilen
Real Madrid-E. Frankfurt (7-3) maçında
da sahadaydı. 158 kez Real Madrid forması giyen Marquitos, 1971’de futbolu
bıraktı ve 2012 yılında 79 yaşında hayatını kaybettiğinde torununu Premier
Lig’de izlemişti. Baba Alonso 1959 Santander doğumlu. Dede Alonso’nun oynadığı
Real Madrid’de yetişti ama doğduğu şehrin takımı Racing Santander’de parladı.
Madrid’e tekrar döndüğünde adresi Real değil Atletico Madrid’di. Barcelona 1982
yılında bonservisini almak için 150 milyon pesetas ödediğinde rekor diye not
düştü İspanyol medyası. O rekoru birkaç hafta sonra kıran adam Baba Alonso’nun
6 katı fiyata Barcelona’ya gelen Maradona kırdı. Baba Alonso, Katalan kulübünde
kanatta forma giydiği yıllarda 11 sezonluk şampiyonluk hasreti sona erdi.
İngiliz teknik adam Venables’in favori forvet oyuncusuydu ama o görevinden
ayrılınca baba Alonso da kalmadı Barcelona’da ve tekrar Atletico Madrid forması
giymeye başladı. 1991’de futbolu bırakan ve teknik adamlığa başlayan baba
Alonso, son olarak 2008 yılında Endülüs ekibi Granada’yı çalıştırdı.
Babasını
tribünden izleyemeyen 1990 doğumlu Marcos Alonso, dedesinin efsane olduğu,
babasının yetiştiği Real Madrid’de futbola başladı. Los Galacticos 3 projesi
Ronaldo ve Benzema ile 2009 yılında start alırken, oğul Alonso kendini 19
yaşında İngiltere’de Bolton’da buldu. Fiorentina formasıyla Serie A’nın da
havasını yaşadı ama asıl patlamayı Chelsea formasıyla yaptı. Oğul Alonso, 28
yaşında milli formayı ilk kez bu hafta sırtına geçirdiğinde dede-baba-oğul
üçlemesi tamamlandı.
25 Mart 2018
Gitmelerin 1984 Hali
Bin Dokuz
Yüz Seksen Dört denildiğinde aklınıza ne gelir önce, eğer siz ya da
yakınlarınızdan biri o yıl doğmamışsa… George Orwell’in kült eseri 1984.
İngiliz yazarın 1949’da yayınlanan distopya türünün bir numarası olan 1984 alıp
uzaklara götürür insanı. Biz şimdi ayaklarımızı yere sağlam basalım ve geleceği
anlatmak yerine 1984 yılına dönelim. O yıl doğan çocuklardan bazıları bir zaman
sonra hayatımıza girdiler ve 20 yıl boyunca futbol sevgimizi yetenekleriyle
şenlendirdiler. Şimdi birçoğu için veda vakti. Aralarında kariyerlerinin
sonbaharında ve hatta kışında yolu bizim memlekete düşenler de var. Gelin
1984’lüleri hatırlayalım. Atletico Madrid alt yapısından yetişen, Liverpool,
Chelsea ve Milan formaları giydikten sonra kürkçü dükkanına dönen Fernando Torres.
O mahallenin çocuğuydu taraftar için, hala da öyle. Kırmızı beyazlı forma
altında geri döndüğünden beri hiç birinci tercih olmadı ama onun bir dileği
vardı. Atletico Madrid’in yeni stadyumunda forma giymek, başardı da. Ona
sorsanız bir sezon daha kalır ama teknik direktör Simeone, gelecek sezon için
acı gerçeği açıkladı: “Torres seneye yok.” Madrid’den 600 km ötede bir başka
84’lü vedaya hazırlanıyor. 12 yaşında elini tuttuğu babasıyla Barça alt yapısı
La Masia’dan içeriye giren Iniesta, 22 yıl sonra yol ayrımında. Milli Takım
için “Olmak için olmam” diyerek Dünya Kupası sonrasında bırakacağını söyleyen
Iniesta büyük bir ihtimalle Camp Nou’ya, Barselona taraftarına da veda edecek
ve kariyerine Çin’de devam edecek. Real Madrid’in ikinci Los Galacticos döneminin
yıldızlarıydı onlar. Sneijder yıllar sonra Milano üzerinden İstanbul’un yolunu
tutarken, Robben için belki de hala öyle bir ihtimal var. Bir sağlam bir sakat
derken, Bayern Münih ile özdeşleyen Hollandalı da artık sahneden inmek üzere. Mascherano yaşıtları arasında ışığı söndürüp
odadan ilk çıkan oldu belki de. Barcelona’nın şık vedası sonrası çok daha iyi
bir emeklilik için Çin’in yolunu tuttu Arjantinli Küçük Şef. 34 yaş futbolu
bırakmak için günümüzde erken yaş ama vitrinde kalabilmek için de çok geç..
Geçirdiği 10 ameliyatın ardından İspanyol Cazorla da artık kramponlarını
çıkarmak üzere. Carlos Tevez’in çok milyonlu az futbollu kariyeri sonrasında
döndüğü Boca Juniors’da bir sezon daha kalacağı meçhul.. 1984 doğumluların
yaprak dökümünde yolu İstanbul’dan geçenlere gelelim. Kaleci Kameni’nin gelecek
sezon Fenerbahçe’de kalma ihtimali var mı sizce? Bence yok… De Jong futbol
oynamadan para kazandığı Galatasaray’dan ayrılıp Bundesliga’ya gitti ama da
yolun sonunda. Adebayor ise Başakşehir formasıyla ligi sallamaya devam ediyor,
yaşıtları arasında belki de en diri adam… Gelecek sezon oynar mı, oynar
elbette. Beşiktaşlı Adriano da bir
sezonu da kaldırır çünkü takım içindeki rakibi Caner Erkin’den sahada daha genç
duruyor. Futbol tarihinin en akıllı yatırımcısı ve en zengin futbolcusu ne
Messi ne de Cristiano Ronaldo. Fransız Mathieu Flamini biokimya alanına yaptığı
yatırımla bugün milyarlarca Euro değer biçilen bir şirketin iki ortağından
biri. Keyif olsun diye oynuyor ve o da kramponlarını asacak. İki büyük stoper
Juventuslu Chiellini ve Thiago Silva da 1984 doğumlu. Vitrinden düşecekler mi
yeni sezon başladığında göreceğiz. Adı transfer haberlerinin manşetlerinden
düşmeyen ama bir türlü bizim memlekete gelemeyenlerle 1984’lülere selam ederim:
Lichtsteiner, Maxi Lopez, Pazzini ve Muntari… Evet Sabri Sarıoğlu da 1984
doğumlu, bırakır mı peki? Hiç sanmıyorum…
18 Mart 2018
Andre Gomes
Barselona güzel şehir, Akdeniz
kıyısında güneşi bol, Gaudi’nin şaheserlerinin caddeleri, parkları süslediği,
mutfağı lezzetli bir turist destinasyonu. Peki Barselona’da yaşayanlar mutlu
mu? Gören ve bilenler şimdi soru mu bu diyebilir. Plajlarında günde 18 saat
insanların spor yaptığı, şehir planlamasıyla Paris ile yarışan, tarihi dokusunu
koruyan ve Messi’li Barcelona kulübüne ev sahipliği yapan bir şehirde
yaşayanlar gerçekten mutsuz olabilirler mi? Bir adamın mutsuzluğundan eminim
sözü ona getireceğim ama milyonlarca turistin geldiği Barselona’nın eski
Barselona olmadığından yakınanlar, evlerin turistler yüzünden kiralanması
yüzünden banliyöde oturmak zorunda kalan gençlerin protesto kampanyanları ve
bir şehrin kimliğini kaybettiğine dair belgeseller arşivlerde. Şimdi mutsuz
adamın hikayesine gelebiliriz…
Portekiz’de Porto’ya yakın bir
kasabada doğan Andre Gomes, Benfica alt yapısından yetişti ve İspanyol kulübü Valencia onu kiraladığında sadece 21 yaşındaydı. Ülkesinde 14
maç forma giyen bir futbolcu için büyük sınavdı elbette. Gomes o sınavdan tam
puan aldı ve kadrosundaki yıldızları kaybetmiş Valencia’nın geçiş döneminde iki
sezonda 11’in değişmez oyuncusu oldu. Bir orta saha oyuncusu için uzun boyluydu
(1.88 m), forvetin arkasında ve kanatlarda görev yapıyordu. Portekiz Milli
Takımı, Euro 2016’yı kazandığında Andre Gomes, milli takımın önemli bir parçası
olmayı da başarmıştı.
Barcelona, finallerden bir ay sonra
Valencia’nın kapısını çaldı ve genç Portekizli için 35 milyon Euro nakit ve 20
milyon da ileri vadeli bonus ödemek üzere anlaştı. İspanyol medyasına göre
Katalanlar kesenin ağzını fazlasıyla açmışlardı ve Iniesta, Rakitic,
Busquets’in olduğu orta sahada Gomes ancak iyi bir yedek olurdu. Haklı da
çıktılar. Gomes geçen sezon ne zaman şans bulsa top ayaklarına dolandı, en iyi
bildiği şeyleri bile yapamaz oldu sahada.. Büyük kulüplerde forma giymek için
yetenek yetmez. Hani yüzdeye vursak, yetenek yüzde 50, iyi antrenman yüzde 25
ve kalan 25 de zor günlerde vazgeçmeyecek bir karakter.
Barcelona’da Messi ve arkadaşları
sahada güvendiklerine pas verirler, pas verdiklerinde de özgüven ararlar.
Mükemmel takımda iyi olmak yetmez, çok iyi olduğunda bir parçası olursun. Andre
Gomes bu sezon da kadronun zayıf halkası olmayı sürdürdü. Geçen sezon onu ligin
en kötü transferi seçen gazeteler bu sezon da acımasızca eleştirmeye devam
ettiler. Barcelona, Andre Gomes’den olmayacak denilen günlerde Coutinho için
160 milyon Euro ödeyince, her yorumcu aynı cümleyi kurdu: “Andre Gomes sezon
sonunda gidiyor.”
İki hafta önce Atletico Madrid,
Barcelona deplasmanına geldiğinde sezonun en kritik 90 dakikasında Andre Gomes
kulübedeydi. Iniesta sakatlandığında 36. Dakikada oyuna girdi. Camp Nou
tribünlerini dolduranlar için kredisi dolmuştu, her pas hatasında ve hatta her
top ayağına geldiğinde onu ıslıkladılar. Kenarda teknik direktör Valverde,
oyuncusunu yuhalayan tribünlere küfür ederken yakalandı kameralara. Andre
Gomes’in kariyeri o akşam bitebilirdi ama bir dergi röportajı her şeyi ama her
şeyi değiştirdi. İspanya’da yeni nesil spor dergiciliğinin yüz akı Panenka,
Gomes ile röportaj için masaya oturdu. Portekizli birçok futbolcunun
yapmadığını yaptı, zayıf yönünü ve dibe vurmuşluğunu ifşa etti. “Evimden çıkmak
istemiyorum çünkü insanlar bana bakıyor ve o utanç duygusu sokağa çıkmama engel
oluyor. Evde de kimseyle konuşmuyorum. Bunları düşünmek beni üzüyor ve kırıyor.
Utanıyorum” dedi Gomes...
Barcelona forması giyen, posterlerde
dağ gibi duran, ülkesindeki genç futbolcuların idolü birinden bunları
duyabilmek kolay değildi. Gomes konuştu, adeta “Vuracaksanız vurun beni” dedi
ve kazandı. Geride kalan haftada Barcelona, Chelsea’yi Şampiyonlar Ligi’nden
elerken tribünleri dolduran 98 bin taraftar, son yarım saatte oyuna giren Andre
Gomes’i ayakta alkışladılar, 10 gün önce yuhalanan genç adam topu her ayağına
aldığında tribünlerin de rüzgarını arkasına aldı… En zor günlerinde susan yeri
geldiğinde haddinden fazla eleştirilen Galatasaraylı Selçuk İnan’a bu köşeden dört
yıl önce (Eylül 2014) bir çağrı yapmış hayatın
sakatladığı adamlar sahada daha fazla "ölmesin" diye
susmamasını rica etmiştim. O susmayı
tercih etti. Oscar Wilde’ın mısrasını demek ki bilen Andre Gomes’miş… /Herkes öldürebilir sevdiğini /Ama
herkes öldürdü diye ölmez.
13 Mart 2018
11 Mart 2018
Cüzdandaki Yara Bandı
Şampiyonluk şansları yoktu, sezon
başında şampiyon olma hedefleri de. Küme düşme tehlikeleri de. Geçen Cumartesi
günü öğleden sonra Udine şehrine geldiler, her zaman kamp yaptıkları otele.
Akşam önce Lazio-Juventus maçını izlediler, ardından Napoli-Roma kapışmasını.
Bazı futbolcular tek kişilik oda da kalırdı onun gibi. Kaleci Marco
Sportiello’nun odasına gitti, biraz Playstation oynayıp erken yatacaklarında,
Udinese maçı Pazar öğleden sonra… Kaptan iyi akşamlar deyip odasına gittiğinde
Sportiello ayakkabılarını odasında unuttuğunu fark etti. Whatsapp’dan mesaj
attı: “Davide, ayakkabılarını unuttun.” Cevap hemen geldi: “Sabah kahvaltıya
inerken alırım.”
Fiorentina kaptanı Davide Astori o
kahvaltıya inemedi. Bütün takım onun kamplarda yemek yenilen salona ilk gelen
olduğunu bilirdi. Malzemeci gidip kapısını çaldı. Açan yok. Telefonunu çaldırdı
açan yok. Yöneticiye haber verdi, futbolcuların ne olduğundan haberleri yoktu.
09:35’te otel müdürü kapıyı açtı, oda düzenliydi, Davide yatağında “uyuyordu”.
Telefonu baş ucunda… Takım doktoru hayatının en zor teşhislerinden birini
yaptı. Çok geçti, Fiorentina’nın kaptanı saatlerce önce hayatını kaybetmişti.
Ani ölüm sendromu… Çok değil bir hafta önce elektrokardiyografisi temiz çıkmış,
Fiorentina ile hafta başında belki de kariyerinin son kontratını yapacaktı…
Bir evlat, bir erkek, bir baba … Gitti. İtalya Serie A gibi dünyanın
en sert liglerinden birinde yıllardır aslanlar gibi defansta çarpışan bir
sporcu o kahvaltıya inemedi. Fiorentina yöneticileri, Floransa’daki evinde hiçbir
şeyden haberi olmayan ve iki yaşındaki kızıyla maç saatini bekleyen eşinin
kapısını çaldılar.
Milan alt yapısından yetişen, idolü
İtalyanların efsane stoperi Nesta olan, Maldini’nin maçlarını izleyerek büyüyen
ama bir zaman sonra Milan’dan uzaklaşan Davide Astori’in ardından iki adamın
sözleri ve gözlerini anlatacağım sizlere…
Tarihin en iyi sağ beklerinden
olabilir. Barcelona onu hala arıyor olabilir. Yolu kariyerinin sonunda
Juventus’a çıkan Dani Alves geçen yıl Şampiyonlar Ligi finalini kaybettikten
sonra takım arkadaşları gözyaşlarına boğulurken kendine yeni kulüp bakıyordu.
İtalyan kulübüne karşı 2015 yılında Berlin’de Barcelona formasıyla kazandığı
Şampiyonlar Ligi finalinde giydiği kramponları sosyal medya hesabından
paylaşınca Torino’da kıyamet kopmuştu. Takımın genç yıldızı Dybala için “Daha
büyük takımda oynamalı” dediğinde ise bir daha Torino’da kahve içme şansı
kalmamıştı. Herkes onun Manchester City’e, Barça’dan eski hocası Guardiola’nın
yanına gideceğini sanıyordu. Bir engel vardı. Yakın geçmişte “Beş yıl öncesine
kadar Manchester şehrinde tek bir kulüp olduğunu sanıyordum” sözünü sahibi
kendisiydi, giderse de hayatı zorlaşacaktı… Paris Saint Germain’e imza attı.
Şampiyonlar Ligi’ndeki Real Madrid maçı öncesi basın toplantısında Dani Alves’e
Davide Astori’yi sordular. Verdiği cevapla salonda buz kesti: “"Astori'nin ölümü nedeniyle üzgün değiliz çünkü onu
çok tanımıyorduk. Bu kaotik dünyada yapması gerekeni yaptı ve şimdi daha iyi
bir dünyada. Bu dünyada çocuklar her gün açlıktan ölüyor. Önemli olan
onlar" Dani Alves, açlıktan ölen çocukları hatırlamak duyarlılığını
göstermek ve yardım etmek için Davide Astori’nin vefatını elbette
beklemeyebilirdi…
İkinci adam, Giorgio
Chiellini… Tottenham ile rövanşta işleri zordu. 2-2’nin rövanşında kupanın en
genç takımına karşı kazanmak zorundaydılar. Maç öncesi Astori için saygı
duruşunda gözünden yaşlar gelen emektar Chiellini oyuna kötü başladı ama
toparladı. Öne geçen İngilizleri, üstelik de Wembley’de iki gol atıp
devirdiler. Chiellini yine geçit vermedi, aslanlar gibi savaştı ve maçta sonra…
Ona Davide Astori’yi sordular. “Hayatımın en zor akşamlarından biriydi. Yarın
son kez onun yanında olacağız” diyen İtalyan savunmacı ertesi gün Floransa’da
Juventus’u sevmeyen Fiorentina taraftarının boynuna sarılmış, Astori’nin yasını
tutan insanların arasında ağlıyordu…
Chiellini, bu hayatta
cüzdanında yara bandı taşıyanlardan… O yara bandını taşımak lazım çünkü bu
dünya aynı zamanda kanatan, yaralayan Dani Alves’lerin de dünyası…
4 Mart 2018
Bankacıya Takım Teslim Eder misin?
Valizlerini
hazırladılar, telefonlarını meşgul olmasın diye az görüşme yapıyorlar ve her
hafta sonu lig maçlarının ardından teklifin gelmesini bekliyorlar. Mart ayıyla
beraber Superman teknik direktörler mevsimini de merhaba demiş oluyoruz.
Avrupa’nın en çok teknik adam öğüten ülkesiyiz ve kimin kaç takım çalıştırdığı
hesabı artık yorumcularda değil istatistikçilerin dosyalarında. Superman
hocalar, ligin bitimine 10-12 hafta kala sahneye çıkıyorlar, devraldıkları
takım küme düşmezse bir günlüğüne kahraman oluyorlar ve yeni sezonu da
muhtemelen yine televizyon karşısında açıyorlar. Türk futbolunda teknik adamlık
eski futbolcu olmayı gerektiriyor. Kramponlarını astığında, UEFA lisanslı
kurslarda diplomanı alıyor ve teknik direktör oluyorsun. Antrenman bilimine,
insan yönetimine, taktiklere ne kadar hakimsin, karakterin yoğun baskı altında
ne kadar dayanıklı bunu sorgulayan yok. Sorgulanınca da ağırlarına gidiyor,
eski futbolculara göre futbolu onlardan daha iyi bilen yok… Fakat büyük resime
baktığımızda da başarısızlığın bu kadar ödüllendirildiği, koltuğunu kaybeden bu
kadar çabuk yeni koltuk bulduğu bir başka meslek yok…
Evet, konuyu
“teknik adam olmak için futbol oynamış olmak gerekir mi?” getiriyorum elbette.
O çok bilindik Jose Mourinho örneğini pas geçiyorum. 24 yıl öncesine gidelim,
Baggio’nun topu bulutlara gönderdiği Dünya Kupası finaline. 11 yıl sonra
Fenerbahçe’yi güzel futbol oynatıp şampiyon yapan Carlos Alberto Parreira,
Brezilya’nın teknik direktörü. Karşısında ise bir zamanlar ayakkabı satan ve gençlik
günlerinde amatör futbol oynamaktan öteye gitmeyen ama tarihin en iyi 10 teknik
adamın biri kabul edilen İtalyanların efsane teknik adamı Arrigo Sacchi vardı.
Sacchi’nin ellerinde büyüyen Milan ve oynadığı futbol, tarihin en iyilerinden
biri olarak kabul ediliyor. Fransa’da Auxerre’i amatöre kümeden en tepeye
taşıyan ve kült bir kulüp haline getiren Guy Roux 44 yıl aynı takımı çalıştırdı
ama kimse ona sen nerede futbol oynadın demedi.
Kimilerinin kaderinde ise
profesyonel futbolcu olamadan yaşadıkları kazalar, sakatlıklar var. Chelsea’ye
Şampiyonlar Ligi finali oynatan ve ülkesinde bir ömür teknik adamlık yapan
Avram Grant, 17 yaşında geçirdiği motor kazası sonrasında teknik adamlığa
yöneldi ve sıkı durun tam 14 yıl alt yapılarda çalıştı. Arjantin ile Dünya
Kupası’na gelecek olan Jorge Sampaoli günümüzün en büyük taktisyenlerinden biri
olarak kabul ediliyor. 19 yaşında ayağı kırıldığında profesyonel kontrat bile
imzalamamıştı. Şili’yi 2015 yılında Güney Amerika şampiyonu yapan bu futbol
tutkunu Arjantinli’nin oyuna dair yazılmış kitap ve eski maçlar arşivi dillere
destan… Mourinho tercümandan fazlasıydı, Lizbon’da spor akademisinde okumuş ve
oyuna her zaman bilimsel yaklaşmış Portekizli’nin yanında rakip takımları
analiz ederek yetişen Andre Villas Boas aynı yoldan gitti. Porto’a kupalar
kazandırırken, Chelsea’yi çalıştırırken kimse bu genç adam bir zamanlar nerede
oynamış diye sorgulamadı. Liste uzar gider ama sona gelirken bir bankacıyı
anmadan olmaz. Futbolda son 10 yılda devrim yapan 5 teknik adam say deseniz ben
Guardiola’nın ardından onu iki numaraya yazarım. “Maradona”sız Napoli’ye çağ da
sınıf da atlatan Maurizo Sarri, Avrupa’nın vitrinine çıkabilmek için 25 yıl
çabaladı, bankacılığı bıraktı ve bugün 59 yaşında…
Elbette ki
çimin kokusunu, tekmenin acısını, golün sevincini en iyi eski futbolcular bilir
ama bu adamların da ortak noktaları futbol tutkuları, çok çalışmaları ve
vazgeçmemeleri. Bir gün bizde de
bakarsınız bir bankacı, bir mühendis teknik adam çıkar bir takımı şampiyon
yapar. Bizim gazetecilik yapmak için mutlaka iletişim fakültesi mezunu
olmamızın gerekmediği gibi… “Nasıl olur?” diye soran olursa, önce kendimi ihbar
edeyim…
27 Şubat 2018
Ricardo Quaresma
Superman vs. Clark Kent
Zidane'ın 2006 Dünya Kupası finalinde Materazzi'ye kafayı atıp oyundan atıldığı an en güzel cümledir: "Bir adamı gettodan çıkartabilirsiniz ama içindeki gettoyu çıkartamazsınız." Quaresma'ya da futbol sahasında defansa yardım etmesini, basit oynamasını, bencil olmamasını, rakiplerle ve hakemle dalaşmamasını söylersiniz. O, ne diyorsanız tersini yapar ama sahada bazen yaptıkları da hiçbirimizin aklına gelmeyen, nice yetenekli futbolcuların denemeyecekleridir.
Delilik ile dahilik arasındaki ince bir çizgide yaşayanlardan Quaresma... Yoksa kim geride olduğu bir derbide iki trivela dener ve birini uzak köşeye mıhlar ki... Rüştü, Ronaldinho ile birlikte Barcelona'nın kapısından girmişti. Net adamdır Quaresma, hocası Rijkaard ile anlaşamadığında "O varsa ben yokum" dedi. Barça'da kim kalmak istemez ki! O, yetiştiği Sporting'in rakibi Porto'nun yolunu tutarken, Katalanlar karşılığında Deco'yu aldılar.
Çok satan bir romanın yazarının da bazı cümlelerini anlayamayabiliriz hayatta, bir rock yıldızının giyim tarzını da garip bulabiliriz. Zor adamlardır, işin doğrusu her seferinde anlaşılmak, kabul görmek de hoşlarına gitmez... Futbol sahası da bir sahne ve sahneye çıkıp ürettiklerini sergileyenlerin o olmazsa olmaz egosu var Quaresma'da. Makas ortalarını, ayağının dışıyla vurduğu topları başkalarında göremeyeceğinin farkında. 18 yaşından beri oynadığı her kulüpte assolist... Assolist altı olan bu adam bir taraftan milyonlar kazanırken Beşiktaş'ta parayla satın alınamayacak olanı bulmuştu. Siyahbeyazlı formayla ilk ve ikinci döneminde Beşiktaş tribünlerinin ve takım arkadaşlarının ona hissettirdikleri sevgi ve şefkat ve de en önemlisi zorda olduğu zamanki hoşgörü...
Burak Yılmaz bir zamanlar Fenerbahçe'nin sağ kanadında oynarken yuhalandığı maçlarda başını öne eğer sonra da ruh halinin tezahürü gidip o başını sıfıra vurdururdu. Quaresma da geçti o günlerden. Inter forması giyerken San Siro'nun tribünleri üzerine çöküyordu Portekizli deli-dahi adamın. Burak da Quaresma da sonra sığınacak bir yuva buldular. Babam ve Oğlum'daki gibi; Beşiktaş bir oda verdi ona... F.Bahçe derbisinde Fernandao'nun golü sonrasında Mehmet Topal'ın alnının kanayıp yerde kaldığı pozisyonda tribünleri sakinleştirmeye çalışan adamın, Beşiktaş'a derbiyi iki golüyle kazandırması tesadüf değil.
Portekiz'de ona genç yaşlarında "Mustang" lakabını takmışlardı. Sonra sahada akıllara ziyan hareketlerle yeteneğini konuşturduğunda "Harry Potter" dediler. Quaresma, kariyerinin başından beri "Superman" olduğunun farkında. O sadece Clark Kent olduğu anlarda sevgiyi arayan, anlaşılmak, kabul görmek isteyen biri... Zaten kim bu siyah-beyaz aşk hikayesinde sevdiği için çabalarken, sevildiğini duymak istemez ki?
25 Şubat 2018
Cengiz Ünder
Yirmi
yaşında okul arkadaşlarınızla üç gün Roma’ya gitseniz yapacaklarınız bellidir.
Aşk çeşmesine para atar, İspanyol merdivenlerinde oturur bir dondurma yer, Kolezyum’un
önünde gladyatör kostümü giymiş hatıra fotoğrafı için emekçilik yapanlarla bir
poz verir, makarnaların annelerimizin pişirdiğinden daha sert olduğuna karar
verir, ailenizden aldığınız harçlığı hele de futbol seviyorsanız Roma ya da
Lazio maçında açık tribün biletini yatırsınız. Tarihi eserler, müzeler, neşeli
dakikalar, keşfetmek de güzeldir arkadaşlarla birlikte olmak da, sonunda
turistsinizdir, memleket hasreti basar, ailelerinize kavuşursunuz…
Bu yaz 20
yaşında bir Türk genci Roma’ya ilk adımını attığında karşısında onlarca
gazeteci ve televizyon kamerası buldu. Francesco Totti’nin veda ettiği sezonun
ardından yeniden yapılanma için İtalyan kulübü, dünyanın bir numaralı sportif direktörü
İspanyol Monchi ile anlaşmıştı. Dani Alves’den Rakitic’e, Negredo’dan
Gameiro’ya onlarca ismi üç kuruş paraya Sevilla’ya transfer eden ve
“olduklarında” da 5-10 katına satan Monchi’nin İtalyan futbolunda yaratacağı
devrim merakla bekleniyordu. Cengiz Ünder’i uzun zamandır takip eden Monchi,
Manchester City ile girdiği transfer yarışında Roma adına son sözü söyleyen
oldu. O ısrarcı olmasa Roma’nın patronları, bizim ligimizde sadece bir sezon
forma giyen 20 yaşındaki bir gence 15 milyon Euro vermezlerdi. Kısaca
Monchi’nin bir bildiği vardı da İspanyol sportif direktör takımın para eden
isimlerini, Salah, Rüdiger ve Parades’i toplam 100 milyona satınca ortalık
karıştı. Monchi, Roma’yı şampiyon yapmaya mı gelmişti, yoksa takımı satmaya mı?
Kulübün eski futbolcusu ve İtalya’da son dönemin yükselen teknik admalarından
Eusebio de Francesco, Monchi referanslı Cengiz için sezon başında temkinliydi.
İlk gün Totti ile hatıra fotoğrafı çektiren Türk gencinin öğrenmesi gereken çok
şey vardı. Kendini ispatlamak için ayağında fazla top tutuyor, takım oyununa
uymuyor ve İtalyan futbolunun olmazsa olmazı taktik disiplin için tecrübesi
sıfıra yakındı. Yakın geçmişte Salih Uçan’ın Roma’da yaşadığı bozgunu çok iyi
hatırlayan Roma taraftarının da Cengiz’den büyük beklentisi yoktu doğrusu…
Salah, İngiltere’de harikalar yaratınca Monchi’yi Cengiz Ünder transferi için
eleştiren İtalyan gazeteciler, vatandaşları teknik adam Di Francesco’nun bu
transferi istemediğini de yazdılar.
Başakşehir
kulübüne veda töreninde anne ve babasıyla mikrofonlar karşısına geçen Cengiz
için doğrusu zor günlerdi. Spor gazeteleri Juventus’un Arjantinli starı
Dybala’yı örnek gösterip ona “Türk Dybala” demiş beklentilerin çıtasını çok
yükseğe koymuştu. Cengiz’in devre arasında bir takıma kiralık gideceği
konuşulmaya başlanmıştı. Bir taraftan İtalyanca dersler alan, bir taraftan da
idmanlarda hocasının dediklerini yapabilmek için çırpınan Cengiz’in kulaklarını
tüm bunlara kapamış olması onun İtalya kariyerinde çıktığı ilk basamaktır.
İtalya
futbolunda devrim yaratan adam olarak bilinen Zeman’ın öğrencisi olan Di
Francesco genç oyunculara inanan ve şans veren hoca olarak bilinirdi. Daha 18
yaşındayken vitrine çıkardığı Marco Verratti bugün PSG orta sahasında. Santrfor
Luis Muriel, rekor ücretle Sevilla’ya gitti. Lecce günlerinde yetiştirdiği Juan
Cuadrado bugün Juventus forması giyiyor. Hırvat sol bek Vrsaljko ve İtalyan
futbolunun son dönem golcülerinden Domenico Berardi de, Eusebio Di
Francesco’nun parlattığı genç oyuncular…
Bazen ne
kadar çalışsanız ne kadar yetenekli olsanız da futbolda size inanan, sizdeki
futbolculuk kumaşını gören ve genç yaşınızda ayaklarınız titrediğinde, taraftar
ve medya üzerinize geldiğinde bir baba şefkatiyle size koruyacak, kollayacak
insanlara ihtiyacınız var. Onlar size sadece futbolu değil, hayatı da
öğretirler… Cengiz Ünder ile Monchi-Di Francesco ikilisini bir araya getiren
kader değil, kariyer yönetimidir…
18 Şubat 2018
İçinden Futbol Geçen İnsan Hikayeleri
Yıllar önce
futbolcularla yaptığım röportajlarda çocukluk günlerinden çıkıp formayı
giydikleri son maça kadar bir dizi sorar hepsi birbirinden farklı hayat
hikayelerini aktarırken sayfanın bir köşesini kısa sorulara ayırırdım. Bu
insanların posterlerini duvara asan gençler onların okuduğu son kitabı, en
sevdiği şarkıyı, annesinin elinden çıkma en favori yemeği, hayranı oldukları
aktör-aktristleri unutamadıkları filmleri merak ediyorlardı. Bütün
futbolcuların cüzdanlarının ve otomobillerinin torpido gözlerini boşaltmalarını
istiyor bir masaya yayılmış kartlar, fotolardan, müzik albümlerinden bir başka
hikaye çıkıyordu.
Dünyanın en
yerinde böyledir. Sevdiğiniz futbolcunun favori 10 şarkısının listesini merak
edersiniz, uğurlu rakamını, ağzına sürmediği yemeği, fobilerini, hobilerini… Bu
güzel oyunun aktörleri sadece krampon giydikleri 90 dakikalarda birer
gladyatördür. Hayatın geri kalanında ise gelecek kaygısı olan bir genç bir
zaman sonra da çocuğu ateşlendiği için aklı onda idmana çıkan bir babadırlar.
Bu duyguları bize hiçbir maç vermez, veremez. Sahnenin arkasında kostümsüz
hayatta neler olduğunu çoğu zaman röportajlar ve belgeseller ışık tutar…
Lafı
bugünlerde tüm dünyada yankı yaratan üç projeye getireceğim. Taze fırından
çıkanı, Netflix tarafından 190 ülkede aynı anda yayınlanmaya başlayan Juventus
belgeseli. İtalya’nın en başarılı kulübü olabilirsiniz belki de dünyada yüz milyonlarca
genç 11’inizi ezbere sayabilir ama tarihinizi anlatan bir belgeseli yeryüzünün
her köşesine nasıl taşıyabilirsiniz ki! Spor yayıncılığında, dijital
platformların üstlendiği yeni misyon budur. ESPN’in o çok meşhur “30 for 30”
spor belgesellerini duymamış olabilir misiniz?
İkinci proje
Barcelona’ya ait. Gerçekten de Barça’nın artık kendini tanıtmaya ve anlatmaya
ihtiyacı var mı diyebilirsiniz ama Katalan kulübünün yönetimi öyle düşünmüyor.
Konunun bir numarası Pixar ile Barcelona’yı anlatan bir animasyonun son
görüşmelerini yapıyorlar. Japonların sadece kendi çocuklarına değil bir zaman
sonra tüm dünyaya futbolu sevdiren Kaptan Tsubasa çizgi filmini izlememiş olan
var mı peki? Basketbolu, Beyaz Gölge dizisiyle daha çok seven kaç jenerasyon
var sizce bizde?
Üçüncü
proje, son yılların flaş ekiplerinden Manchester City’e ait. Bu sezonun
hikayesi ilk haftadan beri kayıt altına alınıyor. İngiliz kulübünün soyunma
odası Amazon Prime ekibine kapılarını sonuna kadar açtı. Manchester City’i bu
belgesel projesine sokan son ise son çeyrek aşırın en büyük futbol endüstrisi
gurularından eski Barcelona profesyoneli Ferran Soriano. Pep Guardiola ve takımının bir yıllık
serüveni önümüzdeki yıl Amazon Prime aracılığıyla 200 ülkeye ulaşacak…
40’a yakın kamerayla çekilen maçlar, 360
derece teknolojisiyle kocaman bir dünya olan o goller, sadece bir teknik adamı
ya da futbolcuyu çeken kameralar, ultra ultra yüksek çözünürlüklü yayınlar ve
onları izlediğimiz dev ekranlar, pas sayıları, koşu mesafeleri, koca bir tarihi
bir anda önünüze getiren istatistikler… Bunların hepsi güzel ama oyunu sevenler
insan hikayesi de izlemek istiyor. O teknik adam ve futbolcuların da kendileri
gibi olduğunu görmek huzur veriyor insanlara… Sadece güldüklerini değil
ağladıklarını, acı çektiklerini, korkuları olduğunu görüyorsun o belgesellerde…
İşte o zaman onlar kadar bir futbol sahasında koşamazsan da daha fazla sevmeyi
ve en önemlisi saygı duymayı öğreniyorsun… Daha çok futbol belgeselinin
çekildiği ve tüm dünyada yayınlandığı bir Türkiye’ye itirazı olan?..
13 Şubat 2018
11 Şubat 2018
Sponsorlar Sosyal Medya ve Neymar
Lionel Messi,
oğluna kitap okurken çekilmiş bir fotoğraf karesini Instagram hesabında
paylaştığında her detaya dikkat eden takipçileri yatakta masumca bırakılmış
telefona takılmışlardı. Dünyanın en çok kazanan futbolcusu, en son model en
pahalı ya da altın kaplama telefonu kullanır diye düşünenler hayal kırıklığına
uğramışlardı. Messi paraya mı kıyamamıştı? Elbette değil. Telefon markasından
yılda 15 milyon dolar kazanan Arjantinli elbette ki gündelik hayatında o
markayı kullanmak zorundaydı, ya da Barcelona’nın sponsoru otomobil markasının
ona verdiği son modelle stadyuma gelmeliydi.
Sosyal medyada direkt reklam kadar
ürün yerleştirme de artık milyonlar kazandırıyor. Barcelona’da yılda 22 milyon
Euro kazanan Neymar’ın Paris Saint Germain’in teklifini kabul ederken tek nedeni
elbette ki Fransız kulübünden yılda alacağı 37 milyon Euro değildi.
Barcelona’da Messi’nin gölgesinde kalan Neymar, Paris’te kendi krallığını ilan
etti. Nasıl mı? Pazar gününüzü rakamlara boğmak istemem ama yeni medya
gerçekleri başka türlü anlatılmıyor. 2009’da sahneye çıktığında Brezilya’da
kulübünden yılda 1.2 milyon Euro kazanan Neymar, İspanya’ya adım attığında
Güney Amerika kıtasında markalar için zaten ikon bir isimdi. Barcelona ona
yılda 15 milyon Euro verdiğinde Brezilyalı yıldız 22 milyon Euro da
reklamlardan kazanıyordu. 19 yaşında Nike ile imzaladığı kontratı 2021 yılına
kadar uzatan Neymar, Ronaldo gibi yılda 12 milyon Euro’yu kasasına koyuyor.
Volkswagen, Panasonic, Gillette, Castrol, Beats ve Police ile yaptığı reklam
anlaşmalarıyla Barcelona kariyerini geçiren Neymar Paris Saint Germain formasıyla çok daha büyük
bir fırsatı yakaladı. Sosyal medya
mecralarındaki takipçi sayısını göre bir gönderimin değerini ölçen Blinkfire
şirketinin açıkladığı rakamlar başta Neymar olmak üzere spor dünyasının
yıldızlarının artık birer holding haline geldiğini gösteriyor. Brezilyalı
yıldızın, Instagram’da 88.8 milyon, Facebook’ta 60 milyon ve Twitter’da 37.6
milyon takipçisi var ve ben bu satırları yazarken takipçi sayısı elbette ki
artıyor. Bu üç sosyal medya platformunda Ocak ayında 74 paylaşım yapan
Neymar’ın her fotoğrafta reklam yapmadığı bir gerçek ama yaparsa ne kazanır?
İşte o çılgın rakam!
Reklam sektörüne göre toplam takipçi sayısıyla Neymar’ın
bir Instagram ya da Facebook paylaşımı için alması gereken para 459 bin Euro.
Dünya Kupası finalinde bir marka Avrupa’da yayıncı kuruluşlara reklam vermek
istediğinde de bu parayı ödediğini bir kenara yazalım ve hesap makinesiyle yola
devam edelim. Neymar aylık paylaşımlarının yarısını bu marka tanıtımlarına
ayırsa PSG’den aldığı yıllık ücreti iki ayda cebine koyabilir. Üstelik
Brezilyalı sosyal medyanın bir numarası değil. Cristiano Ronaldo, 120 milyonu
Instagram’da olmak üzere toplam 300 milyon takipçiye sahip. LeBron James
parkenin efendisi ama yeşil çimlerin bir hayli gerisinde ve toplam 98 milyon
takipçisi var. Transferi sonrasında Paris Saint Germain’in sadece ürün
satışlarını değil sosyal medyada takipçi sayısını da uçuran Neymar’ın sadece
Internet kanalıyla reklamlardan 50 milyon Euro kazanabilme ihtimali futbol
dünyasında kulüpleri de yeni düzene uyan kontratlar yapmasını gerektiriyor.
Oyunun imaj haklarının yarısını ya da daha düşük bir yüzdeyi kontratta talep
eden kulüpler de elbette ki haklı… Sonuçta sahne onların, kostüm onların, rolü
veren de onlar, assolist olarak sahneye çıkartan da…
Futbol dünyasının
yıldızlarının fotoğraflarına bakıp pantolon, gömlek, saat, kulaklık, ayakkabının
fiyatını yazanlar da yeni medya düzenine ayak uydurmalı… Mesele o ürünlerin
etiket fiyatı değil, bu starların o kulaklıkla müzik dinlemek, o saati koluna
takmak için kaç milyon aldığı….
4 Şubat 2018
Ciro Nagatiello
Manchester
United’ı dünyanın en çok kazanan kulübü yapıp ardından Chelsea’nin yolunu tutan
Peter Kenyon, Uzakdoğu pazarını en iyi kullanan yönetici olarak bilinir. Yüksek
alım gücü olan Japon futbolseverlere başta forma olmak üzere resmi ürünleri
satmak için posterlik futbolculara ihtiyaç vardır. United ve Chelsea’nin böyle
bir sıkıntısı yoktu. Beckham ikon futbolcuydu ve önce United ardından Real
Madrid ile Japonya fethedildi. Avrupa’nın dev kulüpleri Uzakdoğu turnelerine
çıktılar, formalara imzalar atıldı, hatıra fotoğrafları çektirildi, taraftar
dernekler kuruldu… Internet çağında para kazanmanın formüllerinden biridir,
ürettiğin içerikle bir bir topluluk oluştur ardından elindeki ürünleri onlara
sat. Kadrosunda süperstar olmayan kulüpler ne yaptı peki? Japonların
duvarlarına posterlerini astıkları futbolcuları kadrolarına kattılar. Nakata 19
yıl önce Perugia formasını giydiğinde binlerce Japon orta halli İtalyan
kulübünün formasını satın almış, Çizme’ye maç turları düzenlenmeye başlanmıştı.
Nakata yetenekli adamdı ama Japon futbolcuların bir pazarlama objesi olduğu ve
takıma faydalarından daha çok ürün satışı için transfer edildikleri de her
zaman söylendi, kimi futbolcular da bu tezi haklı çıkardı. Lafı Galatasaray’ın
yeni transferi Nagatomo’ya getireceğim ama ondan önce sarı kırmızılı formayı 11
yıl önce giyen Inamoto bir zamanlar Arsenal’e imza attığında İngiliz medyası,
Japon futbolunda büyük emeği olan Londra kulübünün hocası Arsene Wenger’e
“Inamoto’yu o değil pazarlama departmanı aldı” diye takılmıştı…
Kagawa,
Nakamura, Honda, Okazaki, Hasebe ve Ono’yu bugün Avrupa’da bilmeyen futbolsever
yok. Yuto Nagatomo da bu listenin bugünlerde manşete çıkan adamı. FC Tokyo’dan
ayrıldığı gün 25 bin taraftarın uğurladığı ve Cesena forma giydiği günlerde
oynadığı futbolla Avrupa’nın devlerinin radarına giren Nagatomo, uzak ve derin
bir kültürün temsilcisi olarak eski kıtaya en iyi uyum sağlayan Japon futbolcu
olarak biliniyor. Nakata’nın anılarında bahsettiği üzere Japon futbolcular için
Avrupa’da tek sorun dil ya da farklı mutfak değil. Yaşama bakışları, eğitimleri
ve toplum içindeki davranışlarıyla Avrupa onlar için Amazon ormanları gibi.
“Herkes kendinden bahsediyordu. ‘Ben, ben, ben’i duymak sıkıldım başlarda.
Sürekli kendini savunma zorunda kalan bir topluluğun içine gelmiştim. Japon
kültürüne çok uzaktı. Bir zaman sonra bizde hiç olmayanı yaptığımı farkettim.
İtalyanlar gibi, konuşurken ellerimle de derdimi anlatıyordum” diye anlatır o
günleri Nakata…
Nagatomo, kısa süren Cesena macerasının ardından geldiği Inter’de yedi sezon kalmayı başardı. İtalyanların hafif çatlak adamı Cassano takım arkadaşı için “En iyi anlaştığım futbolcu Nagatomo. İkimiz de birbirimizin ne dediğini anlamıyoruz ama çok iyi arkadaşız” demişti. Galatasaray’ın eski 10 numarası Sneijder ile de çok yakın dost olan Nagatomo, Inter soyunma odasındaki eşek şakalarının, kahkahaların da baş kahramanı. Japon futbolcunun güney İtalya kültürüne merakı, Napoliten şarkıları ezberlemesi ona yeni bir isim kazandırmış: “Ciro Nagatiello”. Eşi Tairi’ye evlenme teklifini Inter’in stadı San Siro’da yapan Nagatomo hakkında bugüne kadar yayınlanmış iki kitap var. 25 yaşında otobiyografisi yayınladığında “Biraz erken değil mi?” diyenler olmuştu.
Nagatomo, kısa süren Cesena macerasının ardından geldiği Inter’de yedi sezon kalmayı başardı. İtalyanların hafif çatlak adamı Cassano takım arkadaşı için “En iyi anlaştığım futbolcu Nagatomo. İkimiz de birbirimizin ne dediğini anlamıyoruz ama çok iyi arkadaşız” demişti. Galatasaray’ın eski 10 numarası Sneijder ile de çok yakın dost olan Nagatomo, Inter soyunma odasındaki eşek şakalarının, kahkahaların da baş kahramanı. Japon futbolcunun güney İtalya kültürüne merakı, Napoliten şarkıları ezberlemesi ona yeni bir isim kazandırmış: “Ciro Nagatiello”. Eşi Tairi’ye evlenme teklifini Inter’in stadı San Siro’da yapan Nagatomo hakkında bugüne kadar yayınlanmış iki kitap var. 25 yaşında otobiyografisi yayınladığında “Biraz erken değil mi?” diyenler olmuştu.
Haziran
ayındaki Dünya Kupası 31 yaşındaki Nagatomo için son büyük fırsat. Milano’da
kendisine sushi hazırlayan ustasını yanında getirdi mi bunu da öğreneceğiz ama
bildiğim bir şey var. 55 numaralı forma Galatasaray taraftarına Sabri’yi
hatırlatır. Kariyeri boyunca 5 numara giyip Inter’e geldiğinde Stankoviç 5’in
sahibi olduğundan 55’i seçen Nagatomo kendisine Florya’da başka bir numara
seçsin, aksi takdirde auta attığı her ortada Sabri’nin kulakları çınlar…
28 Ocak 2018
1996 Yazı Sıcaktı Anımsıyor musun?
Basit bir
soruyla başlayalım: “Futbol 50 yıl önce daha popüler daha izlenir bir spor dalı
mıydı? Avrupa’da 60-70 yıl önce yapılan 80-100 bin kapasiteli stadyumların
benzerleri neden son 25 yılda yapılmadı?”
Şimdi cevap
bulmaya çalışalım: “Kısa cevabı, insanlar artık konforu seviyor. Beton yığını
stadyumlar, tahta sıralar, güvenlik kriterlerinin olmadığı ayakta izlenen
maçlar, tadı unutulmaz köfte ekmekler, demi kaçmış çaylar yok artık.
Futbolsever artık bilet peşinde koşmuyor. Kombine ile koltuğunu da sağlama
alıyor, açık büfelerde yemekler yeniyor, ısıtmalı tribünlerde kış günü
titremeden maç izleniyor, omuza omuza tezahüratı hatırlayan yok, yenilsen de
yensen de zaten gereksiz bir romantizm genç kuşaklar için.
Geçmişte ne
localar vardı ne de VİP tribünler. Stadyum dediğin iki açık tribün bir kapalı
(üstü açıksa Maraton) bir de numaralı tribündü. Futbolsever olmak artık sevda
yetmiyor. Bizim büyük çaresizliğimiz değil bu, tüm Avrupa aynı sıkıntıyı
çekiyor. Kimse yeni stadımı 90-100 bin kapasiteli yapayım demiyor. Juventus
gibi dev bir kulüp 42 bin taraftar bana yeter diyor yeni stadında. Milano ve
Roma’da dev ve eski stadyumları kullanan dört İtalyan kulübünün hala maket
olmaktan kurtulamayan yeni stadyumları da 50 bini aşmayacak. Ne Real Madrid ne
de Barcelona yeni stadyum yapmayı aklından geçirmiyor. Şehrin göbeğindeki
mabedlerini şehir dışına taşımak yerine yenileme projeleri geliştirip para
olmayınca da ertele tuşuna basıyorlar…
İngilizlerin
4 milyon sterlin ile başlayan ve yeni ihalede 5 milyar sterlini aşması beklenen
Premier Lig yayın hakları bize şunu anlatıyor. Futbolda artık daha çok para var
ama futbol tribünlerin değil artık dev ekranların güzel oyunu. Hakkını vermek
lazım, yüksek çözünürlükte yapılan yayınlar, 35 kamerayla çekilen maçlar,
öncesi ve sonrasındaki yorumlarıyla futbol Avrupa’nın her yerinde birçok insana
göre evde izlerken de güzel…
Neymar’a
222, Coutinho’ya 160 milyon Euro bonservis ödenen futbol ekonomisi nereye
koşuyor peki? Gerçekten paniklemeli miyiz bu oyunu sevenler olarak? Bir adım
geri çekilip baktığımızda tüm astronomik bedelli transferlerin bir çemberi
oluşturan kulüpler arasında yapıldığına ikna olursak paniğe gerek yok. 100
milyon ve üstü alan kulüpler belli. Barcelona, Real Madrid, PSG; Manchester
United, City, Chelsea, Juventus… Evet futbolcular 20 yıl öncesine göre
inanılmaz paralar kazanıyorlar, evet Cristiano Ronaldo’nun garajında her biri
milyonluk 10 otomobil var, evet Platini de sıradan bir Fransız malı otomobile
biniyordu ama değişen bir şey yok. Ronaldo da gideceği yere gidiyor, Platini de
gidiyordu… Transfer domino taşları gibi.. Liverpool yok yere bir stopere 80
milyon ödüyor diyorsunuz, ertesi gün 160 milyona bir oyuncusunu satıyor. Barça
222 milyon kazandı Neymar’dan satırı arşiv olmadan Dembele’ye 120 milyon
ödüyorlar Katalanlar. Juventus, Higuain’i alıyor, Pogba’yı satıyor vs. vs…
1996 yılına
döneceğiz, tablolarda Avrupa’nın üç liginde o günlerin büyük yeteneklerine
ödenen bonservislerin sudan ucuza olduğun görecek ve belki de gözlerinize
inanamayacaksınız. Şaşırmayın, şaşırmak bir gençlik eylemidir…
1996’DA
YILDIZLARIN BONSERVİSLERİ
İNGİLTERE
Shearer
(Newcastle) 15 milyon Sterlin
Di Matteo
(Chelsea) 4.5 milyon
Poborsky
(Man. United) 3.6 milyon
Ravanelli
(M.Brough) 7 milyon
İSPANYA
Ronaldo
(Barcelona) 12.8 milyon
Mijatovic
(Real Madrid) 6.4 milyon
Rivaldo (La
Coruna) 5.4 milyon
Karpin
(Valencia) 5.3 milyon
Romario
(Valencia) 4.8 milyon
Seedorf
(Real Madrid) 3.2 milyon
Davor Suker
(Real Madrid) 5.2 milyon
İTALYA
Chiesa
(Parma) 10 milyon
Boksic
(Juventus) 6 milyon
Thuram
(Parma) 4.5 milyon
Toldop
(Fiorentina) 4 milyon
Djorkaeff
(Inter) 3.6
milyon
Zidane
(Juventus) 3.2
milyon
24 Ocak 2018
21 Ocak 2018
Sen Gidince...
Bugün Jorge
Mendes ve Mina Raiola’nın bir numaraya oynadığı menajerlik mesleğinde bir
zamanlar büyük ağabeyleri eski bir spor gazetecisi olan Pini Zahavi’ydi. 1974
Dünya Kupası’na maçları izlemekten daha çok teknik adam ve kulüp
yöneticileriyle tanışmak için giden Zahavi’nin işi zordu. İngiltere’ye oyuncu
satmak istiyordu ama Ada’daki teknik adamlar bırakın onun getireceği İsrailli
futbolcuları Avrupa kıtasındaki oyuncuları bile tanımıyordu. 80’lerde
Liverpool’a Avi Cohen ve ardından Rosenthal’ı satan Pini Zahavi’nin iki kozu
vardı, biri ağzı iyi laf yapıyordu iki; Liverpool tesislerine ülkesinden kasa
kasa portakal taşıyor, eli boş gitmiyor, herkese kendini sevdiriyordu.
Teknolojinin emeklediği yıllar elbette. Bırakın interneti, bir başka ülkenin
lig maçlarını bile izlemenin zor olduğu günlerdi.
Bugün bir
teknik adam ya da kulüp yöneticisi için transfer listesindeki futbolcunun
oynadığı bütün maçların görüntüsüne ulaşmak bir tuş ötesinde. Yetenek avcıları
sadece sahadaki performansı değil oyuncuların özel hayatlarını hakkında çıkan
haberleri de raporluyorlar. Yani, Brezilya’ya oyuncu izlemeye gitmenin modası
geçti. Avrupa’nın dev bütçeli kulüpleri, dünyanın dört bir köşesinde yerel
izleme komiteleri kuruyor ve bırakın fidan olmayı futbolcu daha fide verirken
ileride ne hasat alacaklarının hesabını yapıyorlar. Bugün Türkiye’de bir
futbolsever Cumartesi günü ekran karşısına geçip, Pazar gece yarısına kadar
aralıksız naklen yayınlanan maçları izleyebilir. Bugünün gençleri Avrupa’nın 5
büyük liginde şampiyonluk yarışındaki takımların 11’lerini ezberden sayıyorlar.
Zahavi’nin video kasetlerle oyuncu tanıttığı yıllarda ansiklopediden 200
ülkenin başkentini ezberleyen kuşak ise bugün artık 40 yaşın üzerinde…
Taraftarlık
hele de babayla maça gitmek en güzel çocukluk hatırasıdır, gençlik günlerinde
tutulan takıma kendisine aynı yaşta bir futbolcu geldiğinde insan büyüdüğünü
anlar. Gün gelir kendisiyle aynı yaşta futbolcu takımında kalmadığında,
sahadakilerin hepsinden duvarlara fazla takvim asıldığında ise Yaş 35 şiiri
anlam kazanır…
Bir
fotoğrafa bakarak yazıyorum bu satırları… Best, Platini, Maradona’nın lig
kariyerlerinin tamamını izleyebilmek mümkün değildi. Fotoğraftaki gençler,
90’ların sonunda Arjantin 23 yaşaltı milli takım formasını giydikleri günlerde
bir araya gelmişler. Kimi Boca Juniors’lı kimi River Plate’li. Hepsinin
hayalleri var, fonda The Cranberries çalıyor mesela, Dolores O’Riordan’ın eşsiz
sesi yankılanıyor Buenos Aires’te, Londra’da, İstanbul’da, Ankara’da…
Bu gençler
Arjantin’e 1997’de Dünya Gençler Şampiyonası’nda getiren gençler ve bizim için
özel olan, bu futbolcuların yıldız olma yolunda ilerdiklerini günden
kramponlarını astıkları güne kadar tüm kariyerlerini izleyebilmiş olmamız. Sol
bek Diego Placente’yu belki her futbolsever hatırlamaz ama Samuel, Riquelme,
Aimar ve Saviola dendiğinde bu oyunu seven herkesin hatırladığı bir gol, bir
maç bir hikaye vardır mutlaka…
Şimdi fonda
yine The Cranberries çalıyor; İstanbul
nere Buenos Aires nere… Erkin Koray’ın “Öyle Bir Geçer Zaman ki” sindeki eşsiz
yorumu, Dolores O’Riordan’ın “When You’re Gone”daki (Sen Gittiğinde) kalp
ağrısı sesine karışıyor. “Ama seni özleyeceğim gitmiş olduğun zaman” diyor
Dolores, “Öyle bir geçer zaman ki /Dediğim aynı ile baki/ Birden dursun
istersin/Seneler olunca mazi/Öyle bir geçer zaman ki” diyor Erkin Koray…
Samuel, Placente, Riquelme, Aimar ve Saviola kramponlarını asıyorlar,
formalarını çıkartıyorlar, Dolores O’Riordan ölüyor ansızın 46’sında… “Sen
gittiğinde” kalıyor geriye bir de öyle bir geçer zaman ki…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

































