21 Ocak 2018

Sen Gidince...


Bugün Jorge Mendes ve Mina Raiola’nın bir numaraya oynadığı menajerlik mesleğinde bir zamanlar büyük ağabeyleri eski bir spor gazetecisi olan Pini Zahavi’ydi. 1974 Dünya Kupası’na maçları izlemekten daha çok teknik adam ve kulüp yöneticileriyle tanışmak için giden Zahavi’nin işi zordu. İngiltere’ye oyuncu satmak istiyordu ama Ada’daki teknik adamlar bırakın onun getireceği İsrailli futbolcuları Avrupa kıtasındaki oyuncuları bile tanımıyordu. 80’lerde Liverpool’a Avi Cohen ve ardından Rosenthal’ı satan Pini Zahavi’nin iki kozu vardı, biri ağzı iyi laf yapıyordu iki; Liverpool tesislerine ülkesinden kasa kasa portakal taşıyor, eli boş gitmiyor, herkese kendini sevdiriyordu. Teknolojinin emeklediği yıllar elbette. Bırakın interneti, bir başka ülkenin lig maçlarını bile izlemenin zor olduğu günlerdi.

Bugün bir teknik adam ya da kulüp yöneticisi için transfer listesindeki futbolcunun oynadığı bütün maçların görüntüsüne ulaşmak bir tuş ötesinde. Yetenek avcıları sadece sahadaki performansı değil oyuncuların özel hayatlarını hakkında çıkan haberleri de raporluyorlar. Yani, Brezilya’ya oyuncu izlemeye gitmenin modası geçti. Avrupa’nın dev bütçeli kulüpleri, dünyanın dört bir köşesinde yerel izleme komiteleri kuruyor ve bırakın fidan olmayı futbolcu daha fide verirken ileride ne hasat alacaklarının hesabını yapıyorlar. Bugün Türkiye’de bir futbolsever Cumartesi günü ekran karşısına geçip, Pazar gece yarısına kadar aralıksız naklen yayınlanan maçları izleyebilir. Bugünün gençleri Avrupa’nın 5 büyük liginde şampiyonluk yarışındaki takımların 11’lerini ezberden sayıyorlar. Zahavi’nin video kasetlerle oyuncu tanıttığı yıllarda ansiklopediden 200 ülkenin başkentini ezberleyen kuşak ise bugün artık 40 yaşın üzerinde…

Taraftarlık hele de babayla maça gitmek en güzel çocukluk hatırasıdır, gençlik günlerinde tutulan takıma kendisine aynı yaşta bir futbolcu geldiğinde insan büyüdüğünü anlar. Gün gelir kendisiyle aynı yaşta futbolcu takımında kalmadığında, sahadakilerin hepsinden duvarlara fazla takvim asıldığında ise Yaş 35 şiiri anlam kazanır…

Bir fotoğrafa bakarak yazıyorum bu satırları… Best, Platini, Maradona’nın lig kariyerlerinin tamamını izleyebilmek mümkün değildi. Fotoğraftaki gençler, 90’ların sonunda Arjantin 23 yaşaltı milli takım formasını giydikleri günlerde bir araya gelmişler. Kimi Boca Juniors’lı kimi River Plate’li. Hepsinin hayalleri var, fonda The Cranberries çalıyor mesela, Dolores O’Riordan’ın eşsiz sesi yankılanıyor Buenos Aires’te, Londra’da, İstanbul’da, Ankara’da…
Bu gençler Arjantin’e 1997’de Dünya Gençler Şampiyonası’nda getiren gençler ve bizim için özel olan, bu futbolcuların yıldız olma yolunda ilerdiklerini günden kramponlarını astıkları güne kadar tüm kariyerlerini izleyebilmiş olmamız. Sol bek Diego Placente’yu belki her futbolsever hatırlamaz ama Samuel, Riquelme, Aimar ve Saviola dendiğinde bu oyunu seven herkesin hatırladığı bir gol, bir maç bir hikaye vardır mutlaka…



Şimdi fonda yine The Cranberries çalıyor;  İstanbul nere Buenos Aires nere… Erkin Koray’ın “Öyle Bir Geçer Zaman ki” sindeki eşsiz yorumu, Dolores O’Riordan’ın “When You’re Gone”daki (Sen Gittiğinde) kalp ağrısı sesine karışıyor. “Ama seni özleyeceğim gitmiş olduğun zaman” diyor Dolores, “Öyle bir geçer zaman ki /Dediğim aynı ile baki/ Birden dursun istersin/Seneler olunca mazi/Öyle bir geçer zaman ki” diyor Erkin Koray… Samuel, Placente, Riquelme, Aimar ve Saviola kramponlarını asıyorlar, formalarını çıkartıyorlar, Dolores O’Riordan ölüyor ansızın 46’sında… “Sen gittiğinde” kalıyor geriye bir de öyle bir geçer zaman ki… 

14 Ocak 2018

Philippe Coutinho'nun Hikayesi


Futbol tarihinin rekor transferleri son altı ayda arka arkaya patlarken bu oyunun sevdalıları için soru hep aynıydı: “Futbol nereye gidiyor, bu adamlar bu kadar eder mi?” Bu ilerleyen haftaların konusu olsun ama sıcak olan; Barcelona’nın Liverpool’dan kadrosuna kattığı Coutinho için 160 milyon Avro ödemeyi kabul ettiği haberiydi. Önce bir klişeyi ortadan kaldıralım sonra Brezilyalı yıldızla yola devam ederiz. Avrupa’nın en büyük futbol rekabetinde pek de itiraz edilmeyen tarif şudur: “Real Madrid yıldız futbolcuları transfer eder, Barcelona alt yapısından çıkanlarla kazanır.” Cümle aslında pratikte doğru gibi duruyor ama rakamlar başka şeyler anlatıyor bize. 21. Yüzyılda geride kalan 17 yılda Real Madrid’in transfere harcadığı para 1 milyar 628 milyon Avro. Peki alt yapısından oyuncu yetiştiren Barcelona onu yarısına mı harcamış? Hayır, Katalanlar da transfere 1 milyar 554 milyon Euro harcamışlar. Üstelik tek bir sezonda 324 milyon Avro ile rekoru da 2009’da 259 milyon Avro harcayan Real Madrid’den teslim aldılar. Real Madrid bu 17 yılda 812 milyon Avro’luk satış yaparken, Barça ezeli rakibinin gerisinde kaldı ve 778 milyon Avro’yu bonservislerden kasasına koydu. 21. Yüzyılda Real Madrid 25 kupa kazanırken, kupa başına 32.4 milyon harcarken, Barça 30 kupa kazandı ve kupa başına 25.8 milyon Euro harcadı. 


Görüldüğü gibi bazen doğru bilgi, klişeleri paramparça eder. Şimdi filmi 1o yıl öncesine sarabiliriz. İspanyol Marca Gazetesi’nin muhabiri Brezilya’nın 15 yaş milli takımındaki iki yetenekli çocukla röportaj yapıyor. “Hangi kulüpte oynamayı hayal ediyorsunuz?” sorusuna iki çocuk da “Real Madrid” cevabını verirken biri hızını alamayıp “Real, dünyanın en büyük kulübü” diyor. Hızını alamayan Coutinho diğeri de Neymar. “Hayaller Real Madrid, gerçekler Barcelona” bir hikayenin başındayız daha. Gün gelecek ikisinin bonservisine 6 ayda 372 milyon Avro ödenecek ama nereden bilsinler ki? Neymar, Barcelona formasıyla “En büyük” dediği Real Madrid’in canını yakıp, PSG’nin yolunu tutarken, Coutinho da Zidane’nın takımı için yeni bir tehdit olarak Barselona şehrinin yolunu tuttu.
Transfer piyasasının basiretsiz kulübü Inter onu 15 yaşında keşfederek büyük iş yapmıştı aslında ama sonra bir çuval inciri berbat ettiler. İki yıl ülkesinde kiralık bıraktıkları Coutinho pişince Milano’ya çağrıldı. İlk idmanlarından birinde takımın ağası olarak bilinen Materazzi’ye beşlik atınca kulağını çektiler ama İtalyan savunmacı yıllar sonra o anı “Onun çok büyük yetenek olduğunu o gün gördüm ama 160 milyon Avro eder mi hesaplayamadım” diye anlattı. 


Roberto Carlos, Bergkamp gibi efsane futbolcuları gençlik günlerinde transfer edip etinden sütünden faydalanmadan satan Inter, Coutinho’da da aynı hataya düştü. Takımın 10 numarası Sneijder’di ve üç kupayı da kazanan Mourinho, Real Madrid’in yolunu tutmuştu. Yeni hoca Liverpool geçmişiyle bilinen Rafael Benitez, Coutinho’ya pek yüz vermedi. Çare kiralık gitmekti. Yeni yetmeliğinde “En büyük Real Madrid” diyen Coutinho’nun aklına Barcelona belki de kiralık gittiği kulüpte düştü. Onu kiralayan Barselona şehrinin diğer kulübü Espanyol’du. Sneijder’in Galatasaray’ın yolunu tuttuğu günlerde Inter, Coutinho’yu 10 milyon Avro’ya Liverpool’a sattı. Şimdi çılgınlık gibi görünebilir ama finansal fair play’in köşeye sıkıştırdığı İtalyan kulübü için deniz bitmişti. Başkanlığı döneminde transfere 1.5 milyar Avro harcayan Massimo Moratti, “Inter’in geleceği” dediği Brezilyalı’yı elden çıkarmak zorundaydı. Sonra bir başka “Inter’in geleceği” Kovaciç’i de Real Madrid’e sattılar…

Liverpool’da kupa kazanamadı Coutinho, zaten kim kazandı ki? Kariyerindeki tek şampiyonluk Vasco da Gama ile ülkesinde ikinci lig şampiyonluğu olan daha sadece 26 yaşında. Peki Coutinho, 160 milyon Avro eder mi? Son ayların çılgınlığı kripto para Bitcoin bir gün 18 bin, bir hafta sonra 13 bin dolar ediyorsa; Barcelona kulübü bence  daha sağlam yatırım yaptı… Gerçekten de Coutinho, kaç Bitcoin eder acaba? 

7 Ocak 2018

2018 Spor Takvimi


Ocak
Yılın ilk büyük spor organizasyonu dün başlayan ve 20 Ocak'a kadar sürecek olan Dakar Rallisi. 15-21 Ocak arasında Moskova'da Avrupa Artistik Patinaj Şampiyonası var. 2018'in ilk Grand Slam'i Avusturalya Açık 15-28 Ocak arasında oynanacak.

Şubat
Efsane spor organizasyonu Super Bowl 4 Şubat'ta Minneapolis'te. NBA All Star maçı 18 Şubat'ta. Kış Olimpiyatları 9-25 Şubat tarihleri arasında sporseverleri ekran başına toplayacak. Yılın ilk derbisinde 25 Şubat'ta Beşiktaş ile Fenerbahçe karşı karşıya gelecek.

Mart
Paralimpik Kış Olimpiyatları'na Güney Kore ev sahipliği yapacak 9-18 Mart arasında. Beşiktaş'ın Bayern Münih ile rövanş maçı 14 Mart'ta. Galatasaray-Fenerbahçe derbisi 18 Mart'ta. 21-25 Mart tarihleri arasında Milano'da Dünya Artistik Patinaj Şampiyonası var.

Nisan
Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde yarı finaller ayın öne çıkanları. Galatasaray derbide Beşiktaş'ı ağırlayacak. 16 Nisan'da Boston Maratonu koşulacak. Formula 1 takviminde Bahreyn, Şangay ve Azarbaycan var. İspanya'da Kral Kupası finali 21 Nisan'da.

Mayıs
Lyon'da Avrupa Ligi finali 16 Mayıs'ta. Şampiyonlar Ligi finali ise 26 Mayıs'ta Kiev'de oynanacak. Atletizmde Diamond Lig mayıs ayında farklı şehirlerde yine nefes kesecek. Rolland Garros 27 Mayıs'ta başlayacak ve 10 Haziran'da sona erecek.

Haziran
Biz yine yokuz ama Dünya Kupası ilk kez bize bu kadar yakın! Ev sahibi Rusya'nın Suudi Arabistan ile oynayacağı açılış maçı 14 Haziran tarihinde. Bu ay elbette en çok yine futbol konuşulacak. 21 Haziran'da NBA Draft'ları var.

Temmuz
Dünya Kupası finali 15 Temmuz akşamı Moskova'da. Bir tenis klasiği, Wimbledon 2-15 Temmuz arasında yine milyonları ekran başına toplayacak. 7-29 Temmuz arasında Fransa Bisiklet Turu var. 14-28 Temmuz arasında ise Barselona'da Avrupa Sutopu Şampiyonası oynanacak. 16-29 Temmuz arasında ise Finlandiya'da 19 yaş altı futbol şampiyonası var.

Ağustos
Futbolda yeni sezon Avrupa'da Dünya Kupası yüzünden her zamankinden biraz rötarlı start alacak. 15 Ağustos'da Estonya'da UEFA Süper Kupa finali var. Bisiklet sporu tutkunları gözlerini 25 Ağustos'ta İspanya'daki heyecana çevirecek.

Eylül
Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde yeni sezon eylül ayının en merak edileni olacak elbette. 2 Eylül'de İtalya Monza pistinde Formula 1 var. Judo Dünya Şampiyonası 20-27 Eylül'de Bakü'de.

Ekim
Ekim ayı da yoğun. Teniste Şangay Masters 7-14 Ekim arasında oynanacak. 9-14 Ekim arasında bisiklet heyecanına biz ev sahipliği yapacağız. Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası'na 25 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında Doha ev sahipliği yapacak.

Kasım
4 Kasım'da New York Maratonu koşulacak. Madrid, 6-11 Kasım arasında Dünya Karate Şampiyonası'na ev sahipliği yapacak. Teniste 12-18 Kasım arasında Londra'da Masters turnuvası var. Davis Cup finalleri ise 23-25 Kasım'da oynanacak.

Aralık
Yılın son ayında en büyük organizasyon 12-22 Aralık tarihleri arasındaki Dünya Kulüpler Şampiyonası finalleri. Euro 2020'nin eleme kuraları 2 Aralık'ta Dublin'de çekilecek.

6 Ocak 2018

2017'nin Z Raporu


EN İYİ TAKIM: BEŞİKTAŞ /REAL MADRİD
Yeni stadyum, kampanyalarıyla taraftara dokunan sponsor, doğru görev dağılımı yapılmış yönetimi ve akıllı iletişim politikasını sahada güzel futbolla birleştiren Beşiktaş tarihin en parlak yıllarından birini geride bıraktı. Şampiyonluk ünvanını koruyan, Şampiyonlar Ligi grubundan namağlup lider çıkan Kartal’ın transfer dönemindeki “#cometobeşiktaş” kampanyası dünyada bir milyardan fazla insana ulaştı. Avrupa,ABD ve Uzak Doğu medyasında yayınlanan makaleler, Pepe transferinin ihtişamı ve dolup doşan Vodafone Park ile Beşiktaş 2017’i unutulmayacak yılları arasına yazdı.
Barcelona ile girdiği şampiyonluk yarışından bu kez mutlu ayrılan ve Şampiyonlar Ligi Kupası’nı arka arkaya kazanan ilk takım olmayı başaran Real Madrid, 2017’de kupalara doymadı. UEFA ve İspanya Super Kupa’nın ardından Dünya Kulüpler Şampiyonası’ndan bir kupayı müzesine getiren İspanyol devi, efsane oyuncusu Zinedine Zidane yönetiminde 2017’in ikinci yarısında ligde Barcelona’dan 14 puan fark yese de başkanı Perez’in dediği gibi tarihinin en yılını geride bıraktı.

EN İYİ TEKNİK ADAM: ŞENOL GÜNEŞ/PEP GUARDİOLA
Bir Trabzonspor efsanesinin İstanbul’da başarılı olması kolay değildir ama Şenol Güneş, 2016’dan sonra 2017’de de zirveyi kimselere bırakmadı. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde Napoli’den 4 puan alıp gruptan çıkamayan takımı bu sezon işi şansa bırakmadı. Doğru transfer politikası, kaliteli yerli oyuncuların transferi, yabancı oyuncu transferinde düşük maliyetlerle kurulmuş kadroyu en efektif kullanan ve stresi yüksek maçlardan alnının akıyla çıkan Şenol Güneş bu yıl da vitrine koyduğu isimleri (Cenk, Tolgay) parlatmayı sürdürdü.

Zidane bütün kupaları toplamış olabilir ama 2017’nin en iyi teknik direktörü ünvanı için bence önünde iki isim var. Napoli’ye oynattığı futbolla sınıf atlatan Sarri ve mükemmel futbol arayışında son 10 yılda her zaman son imzayı atan Pep Guardiola. Katalan teknik adam Manchester City’ye 2017’nin ikinci yarısında oynattığı futbolla rekor üstüne rekor kırdı. İngiltere Premier Lig’de 20 maçta 19 galibiyet bir beraberlik alıp 5 büyük ligde bir ilki başaran Guardiola kadrosundaki yıldızlara sınıf atlatmaya devam etti. Manchester City uzun zaman sonra Barcelona’dan “en iyi futbolu oynayan takım” bayrağını teslim aldı.

EN İYİ FUTBOLCU: CENK TOSUN /RONALDO
Burak Yılmaz’dan sonra ilk kez bir Türk santrfor Şampiyonlar Ligi seviyesinde Avrupa’nın klas golcüleri arasına girdi. Beşiktaş’ta marka santrforların arkasında hiç küsmeyen ve sürekli kendini geliştiren Cenk, Şenol Güneş sayesinde sınıf atladı. Everton’a tranferi an meselesi olan Cenk Tosun, 25 milyon+ Euro bedelle Türk futbol tarihinin en pahalı futbolcusu olacak.
Messi ile son 10 yıla girdiği amansız mücadeleden 2017’nin ilk yarısında galip çıka Ronaldo oldu. Arka arkaya iki Şampiyonlar Ligi, İspanya Ligi şampiyonluğu, artı üç kupa derken, Portekizli makine, Real Madrid’i bir kez daha golleriyle sırtladı ve 53 gole imza attı geride kalan yılda. 2017’nin ikinci yarısında ise rövanşı alan ve Ronaldo’yu geçen hafta tatile Madrid’de El Clasico’yu 3-0 kazanan Barcelona ve onun süper starı Messi idi.

EN İYİ ÇIKIŞ YAPAN GENÇ: YUSUF YAZICI/ MBAPPE
“Geçmiş kuşaklarda çok daha yetenekli Türk futbolcular vardı” diyenlere hiç itirazım yok ama bu topraklarda çok yetenekli adamlar yetiştirmiş Trabzonspor’un son mahsulü Yusuf Yazıcı endamı ve kadife bilekleriyle “Çok çok iyi yerlere gelecek” dedirtti. Şut çekerken vücuduna verdiği açı, pas oyunundaki yüksek görüşü ve skora katkısıyla Yusuf her renkten taraftarın sevgisini kazandı.

19 yaşındaki bir genç Monaco formasıyla Fransa Ligi’nin altını üstüne getirdi ve 180 milyona PSG’ye transfer oldu. Son yılların en büyük çıkışını yapan Mbappe, 222 milyonluk Neymar’ın gölgesinde kaldı ama aynı takımdan Valencia’ya kiralanan 20 yaşındaki Portekizli Guedes, İspanya’yı attığı gollerle ve yaptığı asistlerle ayağa kaldırdı. 

17 Aralık 2017

Küçük Şef Mascherano


Londra’da yine Chelsea, Arsenal ve Tottenham’ın gölgesinde bir transfer dönemi geçiriyorlardı, 2006 yazıydı ve West Ham taraftarı bir sabah uyandıklarında Arjantinli iki star adayının takımlarına transfer olduğunu öğrendiklerinde bunu sabah mahmurluğuna verdiler. Haber doğruydu, Carlos Tevez ve Javier Mascherano artık West Ham forması giyecekti. “Apaçi” Tevez’i bir kenara bırakalım bu Pazar’ın aktörü Mascherano için filmi biraz daha geri saralım..
Rus oligarkların Chelsea ile başlayan futbol aşkı daha flört dönemindeyken transfer piyasası gizemli bir adamla tanıştı. 33 yaşındaki Kia Joorabchian, 60 milyon dolar borcu olan Corinthians kulünbünü kurtaracağını ve yıldızları transfer edeceğini söyleyip manşetlere çıktığında Brezilya medyası “Kim bu adam?” diye Joorabchian’ın izini sürmeye başladı. 4 yaşında ailesiyle İran’dan Kanada’ya göç eden, İngiliz vatandaşlığı olan ve Rusya’da yatırımları olan Joorabchian daha 33 yaşındaydı. 1999’da Roman Abramoviç ve Boris Berezovsky ile Rusya’nın saygın gazetelerinden Kommersant’a talip olduklarında Moskova’da gazeteler,  Kia Joorabchian’ın arkasındaki sermayenin “Büyük ağabey” Boris Berezovsky’nin olduğunu yazmıştı.


Londra’da kolej yıllarında sıkı bir Arsenal taraftarı olan menajer ve yatırımcı Joorabchian’ın Corinthians’a transfer ettiği Tevez ve Mascherano bir gecede West Ham’lı oldular. River Plate alt yapısından yetişen Mascherano daha A takıma çıkmadan dönemin milli takım teknik direktörü “Deli” Marcelo Bielsa onu A Milli Takım’a çağırınca Arjantin medyası ayağa kalktı. Bielsa, genç yetenekleri keşfetmeyi severdi. Mascherano, 3 Dünya Kupası oynadı, 4.’yü Rusya’da oynayacak ve milli takımı bırakacak. 4 Copa America, 2 Olimpiyat’ta forma giyen Arjantinli oyuncunun Londra günlerindeki kariyerini belirleyen adam İspanyol hoca Rafael Benitez oldu. Onu Liverpool orta sahasına monte etmek isteyen Benitez evine kadar gidip görüştüğü Mascherano’yu ikna etmeyi başardı. Milan, Inter ve Juventus da onun peşindeydi ama kazanan Liverpool oldu. Üç sezon giydiği kırmızı forma altında orta saha merkezinde dünyanın en iyilerinden biri olmayı başaran Mascherano’ya gözünü diken teknik adam bu sefer Guardiola idi. Inter’e giden Rafael Benitez’in “Milano’ya gel, yine beraber çalışalım” teklifine bu kez “Hayır” dedi, çünkü artık Camp Nou çimlerine çıkacaktı ve memleketinin gözbebeği Messi ile birlikte oynayacaktı. 


1.74 cm boyunda bir oyuncunu defansın göbeğinde oynamasını beklemek üstelik orta saha ve forvetinde kısa boylu oyuncular varken, ilk başta Barcelona için çılgınlıktı ama Pep Guardiola, Mascherano’yu ikna etti. Orta sahada Busquets’in yeri garantiydi, Puyol’un uzun sürecek sakatlığında, Mascherano’nun yetenekli ayaklarına ve defanstan topla çıkarken yüksek oyun görüşüne güvenen Guardiola, Arjantinli’yi stoper yaptı. Sonra gelsin kupalar, kupalar… Yedi yılda 200’ün üzerinde maça çıkan Mascherano, Barcelona soyunma odasında “Küçük şef” olarak anılırdı. Bir de takım içinde gol atamadığı için takım arkadaşlarının sürekli takıldığı adam. Daha önce de kazanılan bir penaltıyı atabilirdi ama yedi yıl bekledi ve geçen Nisan ayında Barça formasıyla ilk golünü Osasuna ağlarına yollardı. Bu gol, Barcelona’da 7 yılda 17 kupa kazanan Mascherano’nun muhtemelen ilk ve son golü olacak çünkü 33 yaşındaki Arjantinli, devre arasında takımdan ayrılmak istediğini söyledi. Barça’nın ondan tek ricası var, yerine bir transfer yapana kadar başka bir kulübe imza atmaması.


14 yıl önce bir hazırlık kampında okuduğum La Gazzetta dello Sport gazetesine bakıp, parmağıyla sayfadaki Mascherano’yu işaret eden ve bana “Çok büyük futbolcu olacak bu” diyen Hagi’yi selam olsun, Küçük Şef’in Camp Nou’daki büyük ve ışıltılı kariyeri artık daha küçük ve loş bir sahnede sürecek. 

10 Aralık 2017

Igor Tudor'un Derdi Ne?


Tarihi boyunca her sezona şampiyonluk parolasıyla giren ama son üç sezonda ilk iki içinde yer alamayan bir futbol takımının kadrosunu sil baştan yapıp 14 haftada ezeli rakiplerinin üç puan önünde ilk yarının son virajına sokmak başarıysa, Galatasaray’da Igor Tudor neden tartışılıyor? Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin alınabilecek 42 puanın 16’sını kaybettiği bir sezonda Tudor’un başarısı, ezeli rakiplerinin başarısızlığı üzerinden anlatılırsa, evet Hırvat teknik adam başarısız, çünkü “başarısız” ezeli rakipleriyle oynadığı maçların hiçbirini kazanamadı.

Sahada işler yolunda gitmeyince dünyanın her yerinde teknik adam medya ilişkileri gerginleşir. 2008’de Barcelona Rijkaard sonrası yeni hocasını ararken Lizbon’da “Özel biri”nin kapısını çalmış ve “Seninle çalışmak istiyoruz ama medyayla kavga etmeyecek ve rakiplerle polemik yaratmayacaksın. Bizim kulüp etiğimizde kavgaya gürültüye yer yok” demişlerdi. Jose Mourinho teklife “Hayır” derken kestirip atmıştı: “Ben değişmem, ben buyum.”
Galatasaray’da son 10 yılda Rijkaard, Mancini ve Prandelli gibi muteber teknik adamlar görev yaptı. Rijkaard’ın İngilizcesi iyiydi, tercümanın kötü. Mancini sinirlendiğinde İtalyanca konuşur, kendini doğru dürüst ifade edemezdi. Prandelli’nin tercümanının İtalyancası mükemmel ama Türkçesi 150 kelimeydi. İnsan sinirlendiğinde kendini en iyi anadilinde ifade eder. Tudor da kırık İngilizce ile kendisinden önce görev yapan şöhretli teknik adamlar gibi yarım anlatıyor, yarım anlaşılıyor...

Karabük'e iyi futbol oynatmak, kısıtlı bir kadroyla başarılı olmak… Avrupa’da her teknik adam, Zidane gibi Real Madrid’de ilk deneyimini yaşamıyor. Tudor da basamakları tek tek çıkan, futbol oynadığı Juventus’ta çok şey öğrenmiş bugün Galatasaray’da çalışırken bir gün İtalya Serie A’da, İspanya La Liga’da çalışmayı hayal eden bir hoca…

Ne futbol bilgisini ne de zekasını sorgulayabiliriz Tudor’un ama bir gerçek var ki duygusal zeka en çok o sıcak 90 dakikaların içinde verilen kararlarla ortaya çıkar. Bunu ben demiyorum, Jose Mourinho diyor.. Oyunu okuyabilmek, yolunda gitmeyeni düzeltmek, tabelada geri düştüğünde sahadaki futbolcudan önce pes etmemek teknik adamlığın en zor tarafı… Bir pilotun, bir cerrahın ihtiyaç duyduğu o soğukkanlılık Tudor’da yok…

Üst futbol aklı diye Bükreş’e gidip Lucescu ile görüşen Galatasaray yönetimi  Tudor’u o gün zaten çırak ilan etmişti. Ustalığına çok var ama kalfalık günlerinde Tudor “Ben ustayım” diye bağırabilmek adına takımının rulmanlarıyla, vidalarıyla oynuyor. Söküyor ama tekrar toplayamıyor…


Dünyanın her liginde şampiyonluk yarışı verdiğin rakiplerle oynadığın maçlar üç puandan fazlasıdır.  “Ben derbileri kaybederim ama diğer maçları alırım” demek o takımların yarıştaki rakiplerin Başakşehir, Beşiktaş ve Fenerbahçe’den puan almalarını gerektirir. Igor Tudor, “Yazgını başkalarının ıstakasına bırakıyorsun” diyen Murathan Mungan’ı tanımaz ama bir İspanyol edebiyatı klasiği Cervantes’in Don Kişot’unu mutlaka bilir… Tudor’un, Don Kişot’luk yapıp –özellikle medyadan- hayali düşmanlar yaratmasına gerek yok çünkü yeterli kadar yarışabileceği, çarpışabileceği rakibi var. Hayatta yel değirmenlerini yenebilmiş insan var mı, işte o yok… (SABAH PAZAR eki)

Guadiola vs. Mourinho



6 Aralık 2017

Paul Le Guen

Futbolcuların büyük bir çoğunluğunun ailelerin ekonomik imkanlarının kısıtlı olduğu bir çocukluk hikayeleri vardır. Kolay iş değildir profesyonel futbolcu olmak, yetenek yetmez, yokluğu varlığına çevirmek için çok çalışmak ve vazgeçmemek gerekir. İstisnaları yok mudur, vardır elbette… Arjantinli “Deli” lakaplı teknik adam Bielsa, çok zengin bir ailenin oğludur. Kaka da Brezilya’da zengin bir ailenin çocuğudur. 
Bursaspor ile kariyerinde beyaz sayfa açan Paul Le Guen de, Fransa’nın kuzeyinde Bretagne bölgesinde doğduğunda annesi ülkede büyük bir itibara sahip politikacıydı, Marie-Françoise Le Guen uzun yıllar belediye başkanlığı yaptı. Brest’ten Nantes’a oradan Paris Saint Germain’e uzanan ve Başkent kulübünde 7 sezon forma giyen Paul Le Guen, defans ve orta sahada 602 maçla kariyerine son noktayı koydu. Zinedine Zidane gibi Paul Le Guen de alt liglerde çalışmadan Fransa 1. Ligi’nde göreve başladı. Yolu Galatasaray’dan geçen Nonda’nın golleriyle sırtladığı Nantes onun ilk sezonunda puan tablosunda beşinci sırada yer aldı. Üç sezonun sonunda yönetim Paul Le Guen ile yollarını ayırdığında Fransız teknik adam bir yıl kenara çekilmeyi tercih etti. Fransa’da O.Lyon fırtınası esiyordu ve hocası Santini’yi milli takıma yollayan Başkan Aulas, her zamanki gibi doğru seçimi yaptı. Le Guen ile arka arkaya 3 yıl şampiyon olan O.Lyon iki kez de Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final gördü. Le Guen yine yorulmuştu ve yine bir yıl kenara çekildi, gelecekte aynı yöntemi Guardiola ve Luis Enrique de deneyecekti. 
2005’de eski takım arkadaşı Fournier’nin yerine göreve gelmeyi kabul etmedi ve PSG’nin teklifine “Hayır” dedi. Çok okuyan, çok gezen ve Avrupa Ligleri’ni ekranda yorumlayan Le Guen, New York Maratonu’nu da koştu o yıl. Avrupa’nın “A+” teknik adamlarından biriyken G. Rangers’a gitmesini kimse doğru bulmadı. İskoçya’da farklı bir futbol kültürü ve iklimiyle tanıştı. Geri çevirdiği PSG’e de bir yıl sonra “’Evet” dedi. Birçok Fransız teknik adam gibi, dil avantajıyla kariyerinin direksiyonunu Afrika’ya çevirdi. Önce Kamerun ardından Umman.
Geçen sezon kalplere zarar bir sezon finaliyle ligde kalmayı başaran Bursaspor ve iki yıl sonra yine teknik adamlığa dönen Paul Le Guen’in birlikteliği bir kazan-kazan projesidir. 1998 Dünya Kupası’nı Fransız kanalında yorumladığı günden bu yana teknik adamlığında her zaman rakip analize inanan Paul Le Guen, Fransız futbolcuların bu sezon favori adresi Süper Lig’de geçmiş parlak kariyerinin üstüne yeni bir hikaye yazmaya başladı. Bretagne Üniversitesi’nden ekonomi diploması alan bir insan Bursaspor’da hesabını iyi yapıyor. Şaşıran…

3 Aralık 2017

Hayallere Vurulan Neşterler

Futbol, güzel çalımların, unutulmaz gollerin oyunu olduğu kadar acımasız tekmelerin, dirseklerin de, sevinçler kadar acıların da oyunu. İtalyanca’da karşılığı “Calcio”, bir anlamı da tekme zaten “Calcio”nun. Futbol dünyası eşsiz yeteneklerini daha uzun yıllar sahalarda sergilemesi beklenen onca yıldızı ağır sakatlıklar yüzünden erken emekli etti, kimi de kariyerinin yarısını ameliyat masalarında, rehabilitasyon merkezlerinde ve tribünde geçirdi. Giyemedikleri formaya, vuramadıkları topa bakıp yutkundular. Hayat bir gün onlara “Kramponunu as”dan başka çare bırakmadı. Rıdvan Dilmen, Frank Pingel ve Tobias Linderoth gibi.. Kimi de Beşiktaşlı Atiba gibi üç kez diz operasyonu geçirip kariyerinin sonbaharında mevkisinde parmakla gösterilir oldu Avrupa’da…

Ben bu satırları yazarken Santi Cazorla, 19 Ekim 2016’da sakatlandığı günden bu yana 9. Operasyonu için ameliyat masasında yatıyor. 2014’te İspanya-Şili maçında yediği tekmeden bu yana da çekiyor Arsenal’in ele avuca sığmaz futbolcusu. “Çocuğunla bahçede oynayabilirsen şükret” ile “Tekrar Arsenal formasını giyeceğim” arasında gidip geliyor hayatı. İspanyol Marca Gazetesi, geçtiğimiz ay spor gazeteciliğinin tarihi birinci sayfalarından birine imza attı ve Cazorla’nın “Ameliyat masaları aşil tendonumun 8 santimini yedi” dediği sakat ayağının fotoğrafını kapak yaptı. Cazorla hala futbol oynamayı hayal ediyor ama gelin hayallerine neşter vurulan yıldızları hatırlayalım… 


“Harbi” Ronaldo, hani Brezilyalı olan, Barcelona’dan Inter’e geldiğinde İtalya ayağa kalkmıştı ama Milano kulübünün şampiyonluk hasreti çektiği yıllarda “Fenomen” yıkıldı kaldı sahada, Kasım 99’du, Nisan ayında sahalara döndüğünde Lazio maçında kendine has vücut çalımını yaparken dizi bir kez daha onu yalnız bıraktı. O gün ağlayan sadece Ronaldo değildi, Laziolu futbolcular da gözyaşlarını tutamadılar. Real Madrid sonra Milan, 2008’de bu kez sol diz bağları koptu, sonrası flu günler… Tarihin en iyi golcülerinden biri olan Marco Van Basten, ayak bileğine Ajax günlerinde yediği tekme kariyeri boyunca kapanmaz bir kılıç yarası gibi taşıdı. Rivayet odur ki Milan forması giyerken, rakip savunmacılar onun zayıf karnına, bileğine bileğine vururlardı, Hollandalı da kalecilerin uzanamayacağı köşeye… Bir diz sakatlığını atlattı, 92’de ayak bileğinden sakatlandığında 27 yaşındaydı, olmadı, 3 yıl direndi, 30 yaşında futbolu bıraktı.


Real Madrid’de Başkan Florentino Perez, “Los Galacticos” operasyonunu Figo ile başlatırken Milan’a satılan Fernando Redondo için Madrid Barajas Havaalanı’nda cam çerveve indi aşağıya, kadife bilekli Arjantinli’nin satışına isyan eden taraftarlar onu uğurlarken gözyaşlarına boğuldular. Milan’da daha sezonun başında sağ diz bağları koptu Redondo’nun, üç ameliyat oldu, tekrar sahalara döndüğünde aradan iki yıl geçmişti. Olmadı, Redondo da yapamadı, San Siro ona doyamadan futbolu bıraktı. 

Giuseppe Rossi son 10 yılda İtalyanların yetiştirdiği en parlak golcülerden biriydi ama 2011’de Real Madrid maçında Villarreal formasıyla yığıldı kaldı sahada, sağ diz yan bağları parçalanmıştı, pes etmedi döndü ama diz bir kez daha ihanet etti ona. Üçüncü ameliyatı olurken takımı ligden düşmüştü. Fiorentina’ya gitti, bir kez daha aynı sakatlık. Yine hava değişimi,  bu kez İspanya’da Celta Vigo, yine diz bağları… Rossi 30 yaşına geldi şimdi Genoa formasıyla geçmişini arıyor… 


Barcelona alt yapısından yetişen ve Pep Guardiola ile sudan ucuz bonservis bedeline Bayern Münih’in yolunu tutan Thiago Alcantara’nın 2014 Dünya Kupası kadrosunda yeri hazırdı.  29 Mart 2014’te dizinin bağları “Brezilya’ya gitmiyorsun” dedi. Ekim ayında döndüğünde sağ dizi bir kez ameliyat masasına yatırıldı. Sordular, “Ne diyebilirim ki… Ne olursa olsun bırakmayacağım futbolu” dedi sadece…



Hayallerine çok neşter yiyen bir büyük yıldızla son vereyim. Roberto Baggio, Vicenza formasıyla ayağına topu aldığında İtalya genç yeteneğin bir büyük takıma transferini bekliyordu. 1985’de 18 yaşındayken dizinden operasyon geçirdi. Bir yıl oynamadı. 90’ların ortasında Serie A’da herkes Baggio’ya tekme atıyordu, o yılmıyordu, dizinden, bileğinden sakatlıklar. 1994 Dünya Kupası finalinde penaltıyı kaçıran Baggio’nun hayali 2002 Dünya Kupası’na gitmekti. Takımı Brescia küme düşme hattındaydı, bir mucize gibi diz ameliyatından 77 gün sonra sahalara döndü ama milli takım teknik direktörü Trapattoni onu finallere giden kadroya almadı. Baggio o günleri şöyle anlatmıştı: “Brescia’da maçtan sonra iki gün zor yürüyordum. İdmandan eve döndüğümde arabamdan zor inerdim, önce bir ayağımı çıkartır, kapıyı tutunur diğer ayağımı çekerdim dışarıya. Bir ağrı kesici hayatımın parçası olmuştu. Arabadan zor çıkar ama her hafta sonu da Brescia formasıyla sahaya çıkardım…”