21 Haziran 2017
Mino Raiola ve Adamları
Mino Raiola, Güney İtalyalı bir ailenin oğluydu, babası o bir yaşındayken Hollanda'nın Haarlem şehrine göç etti. Mino'nun ilk işi ailesinin açtığı İtalyan lokantasında garsonluktu. Ticarete kafası yatkın Mino menajerlik şirketinde çalışmaya başladığı zaman 23 yaşındaydı. Üç dil biliyordu ve ağzı iyi laf yapıyordu. Büyüdüğü Hollanda ile doğduğu İtalya arasında transfer köprüsünü kurması çok zaman almadı. Bombayı DennisBergkamp'ı Inter'e satarak patlattı. Pavel Nedved'i Sparta Prag'dan Lazio'ya götürdüğünde piyasadaki itibarı tavan yaptı. Ajax'ta bir İsveçli santrafor, Hollanda liginin savunmacılarının kabusu olmuştu. İhtişamlı fiziği, müthiş tekniğiyle herkesten farklıydı. Ülkeye Brezilyalı Ronaldo'dan beri böylesine klas bir yabancı genç golcü gelmemişti. 9 numaranın adı Zlatan İbrahimoviç, menajeri de elbette ki Mino Raiola idi. Zlatan'ı 16 milyona Juventus'a sattı... Zlatan İbrahimoviç, Mino Raiola'nın Jorge Mendes seviyesineçıkmasının bir numaralı öznesi. Ajax'tan Juventus'a, oradan Inter'e, Barcelona, Milano derken Paris Saint Germain'e ve bu sezon Mourinho'nun çalıştırdığı Manchester United'a... Raiola onu PSG'e götürdüğünde "Paris'e gelenlere Mona Lisa'dan daha iyi eser görmelerini sağladım" demişti. Bu yaz transfer piyasasının bir numarası elbette ki FransızPaul Pogba'ydı. Manchester United'tan bedelsiz Juventus'a gittiğinde Raiola, İtalyan kulübünden 6 milyon Euro komisyon almış, üstüne "Satıldığı takdirde yüzde 20 alırım"demişti. Alex Ferguson'un nefret ettiği Raiola, Pogba'yı Serie A'da büyüttü ve rekor transferine imza attı. Man. United "Bundan olmaz" dediği Pogba için 105 milyon Euro ödedi. Henrikh Mkhitaryan'ı keşfeden bir zamanlar futbol dünyasına Diego Simeone ve Pirlo'yu armağan eden Lucescu değil, ama onda emeği büyük. Şaktar'dan Borussia Dortmund'un yolunu tutan Mkhitaryan son dönemin en büyük yeteneklerinden. Raiola, ondaki ışığı çok önce gördü ve futbolun en güzel yaşında, 27'sinde onu Mourinho'nun Man. United'ına götürdü. Jorge Mendes'in portföyünde İspanyol kaleci David de Gea varsa, Raiola'nın da Gianluigi Donnarumma'sı var. Geçen sezon 16 yaşında Milan kalesini teslim aldı. Kısaca 'Yeni Buffon.' Raiola onu satmak için fiyatının oluşmasını bekliyor ve 50 milyon Euro'dan aşağıya kimseyle masaya oturmayacak. (Ağustos 2016)
Jorge Mendes ve Adamları
Jorge Mendes, babasının çalıştığı petrol şirketinin takımı Petrogal'de, ardından Vianense'de forma giydi. Video filmlerin kiralandığı bir dükkan açtı ve 30 yaşında futbolubıraktığında parayı, bar ve gece kulübünden kazanacağına karar verdi. Caminha'da açtığı bara gelen bir kaleci tüm kariyerini sil baştan değiştirdi. Guimares forması giyen 22 yaşındaki Santo, Porto'ya transfer olmak istiyordu ama iki takım arasındaki düşmanlıkyüzünden imza çok zordu. Jorge Mendes, Deportivo La Coruna'ya 1996 yılında Santo'yu satmayı başardı. Alt ligden Costinha'yı Monaco'ya, Capucho'yu da Porto'ya sattığındaülkede yeteri kadar tanınmıştı. 2002'de hayatının randevusunu almıştı. Manchester United'ın teknik direktörü Sir Alex Ferguson bekliyordu onu. Lizbon'da havaalanına giderken Porsche'sini parçaladı, doktorlar "Uçağa binemezsin" dedi ama dinleyen kim!Cristiano Ronaldo, Quaresma ile birlikte Barcelona'ya gidebilirdi, Mendes, onu Manchester United'a sattı. Ferguson'un tornasından geçen Portekizli'yi Real Madrid Ada'dan koparmak istediğinde ödemesi gereken bedel 96 milyon Euro'ydu. Şöhreti, yıldız adayı birçok futbolcunun Mendes ile çalışmasını sağladı. Bir oyuncunun nereli olduğu önemli değildir Jorge Mendes için. Eğer yolu Portekiz'e düşmüş ve yetenekliyse, menajerkokuyu alır. Rus sermayesi Monaco'yu coşturduğunda Porto'dan 40 milyona götürdüğü Kolombiyalı genç yetenek James Rodriguez'i, 2014 Dünya Kupası'ndaki muhteşem golleriyle ambalajlayıp 80 milyona Real Madrid'e sattı. Atletico Madrid'in son beş yıldaki transferlerinde Jorge Mendes'in futbol aklı hep en önde geldi. Arda Turan da dahil olmak üzere kadroda Portekizli menajerle çalışan altı-yedi futbolcu hep vardı. Diego Costa, çoksakatlanırdı, sahada çirkefti ama Atletico Madrid'i şampiyon yapınca Mendes'in çalıştığı Jose Mourinho, Costa'yı Chelsea'ye almak için gözünü bile kırpmadı. Angel Di Maria, Mesut Özil ile birlikte Cristiano Ronaldo'nun eşsiz istatistiklerinin mimarı oldu ama Real Madrid sahnesine hep yeni başaltı solistler lazımdı. Manchester United, Angel Di Maria'yı aldığında, "Premier Lig'in beklerinin baş belası olacak kanat oyuncusu geldi" dediler amao İngiliz kulübünün vatandaşı Veron ile birlikte tarihindeki en büyük hayal kırıklığı oldu. Form geçici, klas kalıcı. Angel Di Maria, Zlatan İbrahimoviç'in kanatları altında Paris SaintGermain'de eski günlerine döndü. Atletico Madrid ve Real Madrid'e çok adam satan JorgeMendes'e hep mesafeli duran Barcelona, bu yaz servet akıttığı Andre Gomes transferiyle Portekizli menajerini ihya etti. Benfica'dan Uzakdoğulu patronunun danışmanlığınıyaptığı Valencia'ya getirdiği vatandaşını, Euro 2016 sonrasında sadece 13 kez milli olmuşken, Messi-Neymar-Suarez'in takım arkadaşı yaptı. (Ağustos 2016)
18 Haziran 2017
Son Çıkan Işığı Söndürsün
Şampiyonluk için ben, sen, o yeter mi? Ev mi kurmak zor kadro mu? Büyük futbolcu olmak için kaç kupa kazanmak gerekir? Bir stadyuma veda ederken kaybettiğimiz nedir? Biraz futbol biraz hayatla sezonun Z raporu..
“BİZ” OLAMADIKTAN
SONRA
Savaşta düşmanı yenmek için önce içerden parçala demek için
yüksek rütbeli bir subay olmaya gerek. Her takım oyununda olduğu futbolda da
teknik adamından futbolcusuna, masöründen malzemecisine herkesin soyunma
odasında birbirine güvenmesi ve inanması. Chelsea’da Jose Mourinho’nun sonunu
hazırlayan entrikalar neyse tam tersi bu sezon Antonio Conte önderliğinde
yaşandı Chelsea’de ve hikaye mutlu sonla bitti. Manchester City’nin dev
kadrosu, Pep Guardiola ile içerden parçalanırken, milli takımlar düzeyinde biz
de uzun ve ibretlik bir hikaye yazdık. Ne takımın kalitesi ne tarihi ne teknik
adamın taktik zekası… İçeride “Biz” olamazdığında sahada “Ben, sen ve o”yu
paramparça ediyorlar bu oyunda…
BİR KADRO KURDUĞUNDA
BUZDOLABI HANGİSİ?
Futbolda kadro kurmak biraz evi tutup döşemek gibi aslında.
Her evin sahibinin bütçesi kadar elbette ama olmazsa olmazlar hep aynı.
Buzdolabı olmadan kurutma makinesi olmayacağına göre iki kaliteli golcün varken
sıradan iki stoperin de olmamalı bu oyunda. Yeni evin eksiği bitmez derler.
Önce sahadaki 11’in omurgası: kaleci, stoper, orta sahayı süpüren, takımın
futbol aklı ve topu rakip kaleye vuran santrfor. Buzdolabı, yatak, koltuk,
çamaşır makinesi ve ocak gibi… Elbette bir de komşularla iyi geçinen ev sahibi
olmak var. Bu ev bu sezon bizim ligimizde Beşiktaş’tı. Şenol Güneş, mikrodalga
ve kurutma makinesinin derdisine yine düşmedi. İhtiyaçlar belliydi, evi arada
bir havalandırmak gerekti ve yine mutlu son…
KAÇAN BALIKLAR HEP Mİ
BÜYÜK OLUR?
Uzun yıllar kullanacağınız ev eşyalarının garanti sürelerini
ek ücret ödeyerek uzatanlardan mısınız? Kiraladığınız evi “En az 4 yıl
otururum” deyip ona göre masraf yapanlardan mısınız? Cevap evet ise kulüp
başkanı olsanız elinizdeki değerli kabul ettiğiniz futbolcularla uzun vadeli
kontrat yapar, süre kısaldığında da sözleşmeyi uzatırsınız. Yapmasanız ne olur?
Örneğin Galatasaray’ın son 16 yılda gelenler başınıza gelir. Emre Belözoğlu’nun
Inter’e kaptırır, 100 bin dolar ödeme yapmadınız diye Ribery diş fırçasını da
alır kaçar ve “Gelecekte en az 50 milyon Avro” eder dediğiniz Bruma’yı
aldığınız paraya satar, kasaya para koydum diye avunursunuz. Sonuçta kimse
buzdolabını üç yılda bir yenilemez, onca masraf yaptığı evden de bir yıl sonra
ev sahibi tarafından çıkartılmaz, çıkartılamaz değil mi?
FRANCESCO TOTTİ’DEN
AL PACİNO’YA
İlk romanı, albümü, filmi muhteşem olan ama kariyeri boyunca
da bu ilki aratan sanatçılar hepimizi hayal kırıklığına uğratır da peki sevmez
miyiz onları? Bence severiz, o satırlar, o müzik, o film kareleri hayatımızda
yer etmiştir, vedalaşılmaz onlarla… Peki en çok kupa kazanan futbolcu en iyi
futbolcu mu, en büyük futbolcu mu? Francesco Totti, 65 bin taraftarını bir saat
boyunca ağlatarak ettiği vedasında bize bunun cevabını verdi. Çeyrek asır
boyunca her maça gittiğinde gördüğün adam hayatının bir parçası olmuştu ve
ortada kupalardan daha çok samimiyet vardı…. Sizce de Al Pacino’nun bazı
filmlerinin senaryosu facia değil mi?
GERİDE BIRAKTIĞIN
MAHALLEDEN KALANLAR
Son eşyaları da kamyona yükleyip semt değiştirdiğinizde ve
hatta başka bir şehre, ülkeye göç ettiğinizde geriye dönüp baktığınızda
özlediğiniz o evin dört duvarı ve balkon ve manzarası mı,, yoksa çok daha
fazlası mı? O evde yaşanmışlıkları o evde bırakıp gidiyormuş gibi hisseder de
insan o hatıralar nakliye kamyonun peşinden koşar gelir. Beki mahalle esnafı,
eve giden yollar, binilen otobüsler, minibüslerin hat numarası, kimsenin
görmediği hep boş olan bir aracı park edeceğiniz alan, gecenin vakti evde
kalmayanın istendiği komşular, top oynanan mahalle arkadaşları… Stadyumlar
taraftarın evidir. Beşiktaş, yeni stadını eskisinin yerinde yaptığı için
taraftar mahalleden ayrılmadı ama Madrid’de Atletico Madrid taraftarı yeni ve
lüks stadyumlarında, yıkılacağı günü bekleyen altından karayolu geçen eski
evleri Vicente Calderon’u da çevresini de çok özleyecekler. Maçtan önce 30
yıldır gidilen cafe, restoran, çıkışında buluşulan metro istasyonu, tribüne
girmeden önce toplanan apartman bahçesi, nehir kenarında piknik yapılan, futbol
konuşulan alanlar… Bir stadyumdan gitmek
sadece bir tribünden, bir koltuktan gitmek değil işte….
11 Haziran 2017
Merhaba Baba Nasılsın?
Ne Dünya
Kupası ne de Avrupa Şampiyonası’nın olmadığı –evet Konfederasyon Kupası bir
ısınma turu- tekli bir yılın sezon finalinde Cardiff’te Real Madrid, Juventus’u
ezerek Şampiyonlar Ligi finalini alırken yine öncesinde ve sonrasında insan
hikayeleri aktı önümüzden. Bir zamanlar Real Madrid forması giymiş sekiz adamı
bir araya getiren fotoğraf karesi kimilerini gençliğine, kimilerini çocukluğuna
götürdü. Fotoğrafta Zinedine Zidane ile Cardiff hatırası pozu veren Karembeu,
Raul, Roberto Carlos, Mijatovic, Salgado ve Seedorf, kariyerlerinde toplam 21
Şampiyonlar Ligi kazanmışlardı ve hepsi; futbolculuğunda bir, teknik
adamlığında geçen sezon bir Şampiyonlar Ligi kazanan Zidane’a destek için
oradaydılar. Bu fotoğrafı sosyal medyada paylaştığımda, bir okurun Sergio
Ramos, Ronaldo, Casillas-Bale ve Marcelo’nun yer aldığı bir reklam çekiminin
fotoğrafını iliştirdiği “Ne var ki; bu karedekiler de 16 kupa kazandılar”
cevabı, sorusu ya da serzenişi bu satırları yazdırdı.... İki fotoğraf
arasındaki farkı, 140 karakterle anlatamazdım elbette.
Aktif
kariyerlerine devam eden futbolcuları sponsor çekiminde bir araya getirmek
kolay. Zor olan ise futbolu uzun yıllar önce bırakmış, sonra yalnız kalmış ya da
çevresi daha kalabalıklaşmış, başarmış ya da başarısız olup dibe vurmuş,
hatırlanan ya da unutulan 40 yaş üstündeki bu adamları, hayatların bu dertleri
ve tasalarını bir kenara bırakıp Zidane’ın yanına koşturan duyguyu
yaşatabilmek. Atılan ve kaçırılan gollerin, kazanılan ve kaybedilen kupaların
yanında futbolculuğun emeklilik döneminde eski dostun başarısı için koşup
gidecek kadar anı biriktirmek, iyi hatırlanmak ve iyi hatırlamak…
Peşinen
söyleyeyim, fotoğraftaki sekiz adamın en yeteneklisi de Zidane’dı, bugün
futbolculuk kariyerleri sonrasında aralarındaki en başarılı insan da Zinedine
Zidane. Dışarıdan bakınca kupa sayarsın, teknik adamlığını sorgularsın ama bu
onların umurunda mı? Hayır…
Şampiyonlar
Ligi finalinin ardından geride kalan haftada yine insan ilişkilerinin kaosa
dönüştüğü, egoların çarpıştığı, kalplerin kırıldığı, onarılmaz yaraların
açıldığı, saygının sevginin çöpte arandığı Türk futbolunda işte unutulan budur...
Kimin kaç para kazandığı, oynadığı kulübün müzesine kaç kupa eklettiği, nasıl
harika ortalar yaptığı, usta golcülüklerinin, belden su alan çalımlarının
hikayesi unutulur gider. Çok hatırlamak isteyen de Google’ı tıklar, geçer...
Mühim olan iyi anılar, dostluklar biriktirmek değil mi hayatta. Elimizde olsa,
geçmişimizi mi değiştirmek isteriz yoksa geçmişte mutlu olduğumuz bazı anların
hakkını veremediğimize karar verip o onları tekrar doya doya yaşamak mı
isteriz? Bizim futbolumuzda kıranı, kırılanı, yöneticisi, gazetecisi,
futbolcusu, taraftarı, çok seveni, nefret edeni posteri asanı, formayı yakanı
her kimse; Predrag Mijatovic’in geçen hafta İspanyol gazetesi El Mundo’ya
verdiği röportajdan bazı satırlarla yüzleşmeye davet ediyorum ve soruyorum: “Acıları
ve sevinçleri anlayabilmek için öznesi siz mi olmak zorundasınız?” Ya da
kısaca: “Değer mi?” Söz Real Madrid’e 1997’de Juventus’a attığı golle Şampiyonlar
Ligi Kupası’nı kazandıran Predrag Mijatovic’te. Herkesin yeni sezon öncesi
hayatının X raporunu alması dileğiyle…
“Bana 1998’te Amsterdam’da Juventus’a
attığım ve Real Madrid ile kupayı kazandığım golü soruyorsun. Neyle mi
değişirim? Oğlumun sağlığı için o golü feda ederdim diyeceğim ama çok daha
fazlası. Hayatta ne kazandıysam, oğlumun yaşıyor olması için verirdim. Andrea
iki yaşından itibaren beynindeki rahatsızlık nedeniyle konuşamadı, yürüyemedi,
evde bizimle iletişim kuramadı. Biliyor musunuz, bana bir gün “Merhaba baba,
nasılsın” demesi için bile her şeyimi verirdim. Futbolu bıraktıktan sonra
futbolun yerine bir şeyi koyamadığımız için hayatta zorlandığımızı söylüyorlar.
Futbol kariyerimin en güzel yıllarında oğlumun hastalığıyla boğuştuk. Futbol
sahasında bazen uçacak kadar formda ve iyi hissedersiniz kendinizi ama ben
çocuğumun yanına gittiğimde onun için bir şey yapamadığımdan kendime “Sen bir
hiçsin” diyordum. İnsan hastane odalarında gecelerini geçirince kendisine bu
soruyu soruyor. “Kimim ben?” diyordum. Cevap, “Kimse” idi. Yıllar boyunca onu
hayatta tutmaya çalıştım ama başarılı olamadım.”
Predrag
Mijatovic, 48 yaşında. Partizan, Valencia, Real Madrid ve Fiorentina’da 13
sezon forma giydi. Kariyerinde İspanya Ligi şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası,
Şampiyonlar Ligi Kupası var. Mijatovic büyük futbolcuydu. Oğlu Andrea, 2009
yılında 15 yaşında hayatını kaybetti…
4 Haziran 2017
Yollar da Senin
Goller de
Babasından
en büyük miras futbol yeteneği, çok çalışmak, okumak, kendi kendine büyümek ve
hep hayal kurup, başarmak ise onun karakteri. Enes Ünal gelecek sezon ustalar
sofrası İspanya'da Villarreal forması giyecek... Enes'e dair, Enes'li satırlar...
20'SİNDE
NERESİNDEYİZ HAYATIN
Yirmi yaşında
kim bizden büyük başarı bekler ki hayatta... Derslerine iyi çalış diyen
anneler, arkadaşlarını doğru seç diyen babalar, odada gürültü yapma diyen ağabeyler,
ablalar, kardeşler. Herkesin hayal kurduğu yaştır yirmi, şaşırmak bir gençlik
eylemidir ya, her öğrendiği her yaşadığına şaşırır insan o yaşta. Emeklemenin,
ayaklarının üzerinde durmanın bir bebeklik eylemi olduğunu hatırlayıp 20'sinde
de insan üniversite anfilerinde, bir iş yerinde emekler ve gün gelir ayakta
durur. Kim madalya aldın mı, ödülün var mı diye sorar ki o yaştaki insana. 20
yaşındaki Enes Ünal'ı yaşıtlarından ayıran işte bunlar. 25 yaşındaki futbolcuya
"genç" denilen futbol sözlüğümüze baharı da yazı da getirdi bu çocuk.
İki onluk olmadan ayaklarının üzerinde durmayı başardı, yetmedi, sıçradı,
yetmedi, zıpladı ve hiç yetinmedi. Onu ehliyet aldığı yaşta Manchester City'e
götüren, Hollanda'da pişiren ve bugün ustalar sofrası İspanya La Liga'ya
oturtan karakterini yoğuran anne ve babası, onu yetiştiren hocaları, ona gol
pası veren takım arkadaşları, o gol attığında ekran başında coşan lise
arkadaşları... Hepsi biliyor ki, Enes yaptı, yapmaya devam edecek.
BABADAN
KALAN EN BÜYÜK MİRAS
Mesleğin
babadan oğula geçtiği, ustalık-kalfalık-çıraklık basamaklarının en güzel ve en
uzun olduğu bizim topraklarda futbolcu babanın futbolcu oğlu olmak zordur.
Çünkü çocuk yaşta futbol, acıdır, ağrıdır, terdir, yırtık krampondur,
yokluktur... Şöhrete, paraya giden yollar hep yokuştur futbolcuların hayat
hikayelerinde. Oysa ki yetenekli bir futbolcu babadan kalan en büyük miras onun
zamanında futboldan kazandığı dairelerin kirası değil, benzeyen kaşı gözü kadar
ayaklarına miras bıraktığı yeteneğidir.
Zengin çocuğu futbolcu olmaz derler, çokça doğrudur. Çok çalışıp olmadığında
yine çok çalışmak 14-15 yaşındaki çocukların dünyasına zor gelir ama futbolcu
Mesut Ünal'ın oğlu Enes Ünal işte bu yüzden özel bir çocuktur. Babası
Sakaryaspor'da oynarken başladığı futbol, yeni yetmeliğinde babası Bursaspor'da
oynarken sürdü. Biliyoruz ki Enes şımarmadı. Ehliyetinin olmadığı yaşta, taksi
parası çok tutuyor diye babasının evinde değil, kulübünün tesislerinde yattı bu
çocuk...
ÜNİVERSİTE
ANFİSİNDEKİ RAUL'U BEĞENMEK
En okumuş
forvet hattımız Metin-Ali-Feyyaz'dı.
Haftada beş gün idman yapan, sezonda 60 maça çıkan bir gencin mühendis,
doktor olmasını kimse beklemez elbette ama okumayı unutan, gün gelip de yorumcu
olduğunda 150 kelimelik dağarcılıklarıyla konuşan ya da konuşamayan eski futbolcuların
yapmadığını yapıyor Enes Ünal. Basit olanı yapıyor, okuyor ve kendi kendini
büyütüyor memleketten uzakta. Başucunda her zaman 4-5 kitap olan, ruh haline
göre birini seçip, profesyonel dünyasından uzaklaşan, konuşmaya geldiğinde evet
yaşından dolayı utangaç ama kelimeleri özenle seçen bir genç var karşımızda.
Onunla tek ortak anımız sosyal medyada paylaştığım, Real Madrid efsanesi
Raul'un takıma girdiğinde Madrid Üniversitesi'nde girdiği bir sınavda
çekilmiş fotoğraf karesini çok beğenmiş
olması. Biliyoruz ki o Raul olmak istiyor ama aynı zamanda okumuş Raul da...
ATTIKLARINI
UNUTAN GOLCÜ
Bursaspor
alt yapısında, genç milli takımlarda golleri atarken yeteneğine güvenen çocuk,
"Yetenek seni bu kapıdan içeriye sokar, çok çalışman burada kalıcı olmanı sağlar"
sözünü aklına çok kazıdı. 20 yaşında Hollanda Ligi'ni sadece yeteneğinizle
sallayamazsınız. Daha güçlü kaslar, daha hızlı ayaklar, daha gelişmiş oyun
zekası ister futbol. Bireysel idman yapmanın, güçlü defans oyuncularıyla ceza
sahası içinde kapışırken sadece fizikle değil akılla da ayakta kalınacağını
farkında Enes Ünal. Golcünün iyisi maç içinde kaçırdığı pozisyona takılı
kalmayandır. Bir öncekini atamadığını düşündükçe atamazsın bu oyunda. Enes, 19
dakikada üç gol attığı maçtan sonra verdiği röportajda, attığını bilen unutan
golcü... "Geçmişe değil, geleceğe bakıyorum" diyen 20 yaşında bir gol
koleksiyoncusu... İspanya'da Villarreal formasıyla o koleksiyonuna katacağı
nadide parçaları hepimiz görmek istiyoruz çünkü biz Enes Ünal'ı örnek sporcu, genç olduğu için seviyoruz...
3 Haziran 2017
Pedja Mijatovic
- Finalde attığın golü neyle değişirdin?
+ "Şampiyonlar Ligi finalinde Juventus'a attığım golü değil, her şeyimi oğlumun sağlığı için verirdim. Beynindeki rahatsızlık nedeniyle 2 yaşından itibaren konuşamadı, yürüyemedi ve bizimle iletişim kuramadı. Her şeyimi ama her şeyimi bana bir kere olsun "Merhaba, nasılsın" demesi için verirdim."
Andrea Mijatovic, 2009 yılında 15 yaşında Valencia'da hayatını kaybetti.
29 Mayıs 2017
28 Mayıs 2017
Senin En Güzel Düşmanların
Sinema tarihinin eşsiz başyapıtlarından “Godfather”da Vito Corleone’nin unutulmaz repliğini hatırlayın: “Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım.” Bu repliği getirip şimdi futbol dünyasına uyarlayalım. Çin futbolunun ödediği akıllara ziyan rakamlar bir tarafa futbolda artık tek takım formasıyla bir kariyeri noktalamak fedakarlıktan çok daha ötesi. İki renge sadakat, İtalyan futbolunun çimentosu gibi. Alessandro Del Piero ve Paolo Maldini’den sonra Son Mohikan olarak kalan Francesco Totti’nin ölümsüz Roma aşkına bugün Roma Olimpiyat Stadı’nda son nokta konulacak ama Totti futbol oynamaktan vazgeçmeyeceği için filmin sonunda bir başka formayı göreceğiz onun üzerinde...
Çocuk yaşta gelip yetiştiği Roma’da 786. maçına bugün çıkacak olan Totti’yi özel yapan ne kazandığı altı kupa ne de attığı 307 gol. O İtalyan futbol tarihinin en önemli derbilerinden biri olan Roma derbisinde “Seviyorum” diyen sarı-kırmızı tribünlerin ikonu. O aynı zamanda “Nefret ediyorum” diyen mavi-beyazlı Lazio tribünlerinin de nefret objesi. Lazio’nun en önemli taraftar grubu Irrudicibili geçen hafta onu tribünden “Büyük düşmanımızsın ama seni selamlıyoruz” pankartıyla uğurladı, yetmemiş olacak ki bir de açık mektup yazdılar Totti’ye. Milano’da 37 yıllık taraftar grubu “Fossa dei Leoni” kendini fesh ettiğinde Milan’ın ezeli rakibi Inter’in bir taraftarının dediğini hatırlayalım önce: “25 yıldır sizden nefret ediyorum. Fakat şimdiden özledim sizi. San Siro’da tezahüratlarınızı duymadığım bir derbi, nasıl olur bilemiyorum? Bildiğim derbiler artık eskisi gibi olmayacak... Şimdi, çeyrek asır boyunca sahadaki varlığıyla Lazio taraftarını çileden çıkartan, attığı gollerin ardından onlara medya aracalığıyla sert mesajlar yollayan, bir başka kulübü gitmeyerek sadakatiyle aynı zamanda saygı uyandıran Francesco Totti’ye bakın Irrudicibili grubu nasıl seslenmiş:
“Seninle ilk karşılaştığımızda 6 Mart 1994’tü. Oyuna sonradan girmiş, yalandan bir penaltı kazandırmıştın. İyi rol kesmiştin doğrusu, tarihini uydurma penaltılarla yazan bir takım için oynuyordun sonuçta. Bizim sevdiğimiz takımla hep uğraştın, bir reklamda oynarken de San Remo’da sahneye çıktığında bile. Sen bunları yaparken biz şampiyon olduk, Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nın, Süper Kupa’yı kazandık. Beş İtalya kupasını da aldık, hatta birinin finalinde sen de sahadaydın, ne büyük keyifti senin olduğun takımı yenip o kupayı almak.
Real Madrid seni çok istedi... Oraya gitseydin kaç kupa kazanabilirdin, bunu kimse bilemeyecek ama kabul ediyoruz ki Real Madrid’in istediği ve almayı başaramadığı tek şampiyon da sendin. Totti, Real Madrid’e gitmedin ama onlar sensiz 5 Şampiyonlar Ligi, 7 şampiyonluk ve başka kupalar kazandılar. Senin gibi büyük futbolcu için az(!) mı dersin?
Yine de her şartta özellikle de bu değişen dünyada duruşun ve geldiği noktada saygıyı hak ediyorsun. O saygıyı kendi taraftarından hiçbir zaman gördüğüne inanmıyoruz. Roma camiasının da sana saygı duymadığını gördüğümüzü bütün samimiyetimizle söylememiz lazım, bizi affet. Senin gibi bir futbolcu bizim takımda olsaydı, Roma yönetiminin sana davrandıkları gibi davranamazdı. Sana yapılan saygısızlıkları sessizce takip ettik. Şimdi seni kimse korumuyor Roma’da, kusura bakma biz de bunu yapamayız.
Bize karşı yaptıklarını hiçbir zaman unutmayacağız. Bunlar olması gerekendi. Roma’dayız, rakibiz ve derbi, ezeli rekabet böyle yürüyor.
Yine de Roma şehrinin futbol sahnesinden düşerken bunca yıl sonra sana el uzatan rakip taraftarın senin en iyi düşmanın olduğu hiç unutma.”
İmza: Irrudicibili Lazio/ Senin en güzel düşmanların…
27 Mayıs 2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















































